10-13. “Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye.” “Ey peygamberim, bir de şu özelliklerin sahibi olana da kesinlikle itaat etme. Sakın ha kesinlikle itaat etme. Sakın ona benzemeye çalışma. Onlar gibi olmaya, onları kullukta örnek almaya kalkışma.” Kimmiş bu kendilerine itaatin haram olduğu kişi? Ne özellikleri varmış onların? Bakın burada Åu6 denildiğine göre, yani her bir denildiğine göre, demek ki bu ifadeden sonra gelecek özellikler bir kişide bulunabileceği gibi, birkaçı bir kişide, yahut da bu özellikler ayrı ayrı kişilerde de bulunabilecektir. Öyleyse bu özellikleri kim üzerinde taşıyorsa, sakın ola ki ona itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Onlara itaatin haram olduğunu anlıyoruz buradan. Neymiş bu özellikler? Bakın birinci özellikleri şuymuş: ¯‘ŸÒ«& Åu6 Her bir Hallâf olana sakın itaat etme. Sakın Hallâfa, Hallâf olana itaat etmeyin.” Hallâfın birkaç mânâsı vardır: 1- Hallâf, çok yemin eden demektir. Dilini yemine alıştırmış, o-lur olmaz her şeye yemin eden, sürekli yemin eden kişi demektir. 2- Uzlaşmacı, anlaşmacı demektir. Herkesle uzlaşan, herkesle anlaşan, herkesle arası iyi olan kimse demektir. Demek ki Rabbimiz bu iki özellik sahibi hallâfa itaati haram kı-lıyor. Böyle bir adama kesinlikle itaat etmeyin, kesinlikle onu dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Bir adam düşünün ki, sürekli yemin ediyor, ağzına gelen her konuda yemin ediyor. Aklına geldikçe yemin ediyor. İşte böyle birisine asla itaat etmeyeceğiz. Peki neden? Çünkü kendisine güvenmeyen, kendisine bile güveni olmayan, kendisinden emin olmadığı için sürekli kendisini yeminle desteklemeye çalışan bir adama biz hiç güvenmemeliyiz. Adam kendisine güvensiz. Kendisine güveni olmadığı için yemine sarılıyor. Kendi kendisine güveni olan bir adamın öyle olur olmaz her konuda yemin etmesine gerek yoktur. Niye öyle durup dururken Allah’ı şahit tutup duruyorsun? Öyle diyor adam değil mi? Öyle değil mi? Sen de vardın orada değil mi? Niye sık sık birilerini şahit tutmaya çalışıyorsun? Ne gerek var sürekli yemine? Demek ki adamın kendisine güveni yok da onun için yapıyor bunu. İstikrarı yok adamın. Yani ne demek istediğini, ne yapmak istediğini bilmiyor adam. Onun için böyle bir adam dinlenmemelidir. Bir de şunun için dinlemeyecekmişiz onu. Çünkü o uzlaşmacı ve anlaşmacı kimsedir. Yani herkesle arası iyidir adamın. Herkesle iyi geçinmektedir. Falanlarla arası iyi, filancılarla da iyi. Falan hiziple de iyi, filan grupla da iyi. Televizyonun her kanalıyla tanışık, barışık, hepsiyle arası iyi. Hanımıyla da iyi, komşularının hepsiyle de arası iyi. Ar-kadaşlarının hepsiyle arası barışık. Münâfıkla da barışık, müşrikle de, içkiciyle de, biracıyla da, zinacıyla da, açık gezenle de, kapalıyla da, namaz kılanla da, kılmayanla da, dinsizle de, ateistle de, demokratla da, komünistle de barışık. Adam böyle herkesle baştan sona barışıksa, böyle bir adama da itaat etmeyeceğiz. Onu asla dinlemeyeceğiz, asla onu kullukta örnek almayacağız, onunla istişare etmeyecek, onun dediklerini yapmayacağız. Çünkü böyle herkesle arası iyi olan bir adam bize de iyi görünmek için, bizimle de geçinebilmek için bize de yalan yanlış bir şeyler söyleyebilecek, bizi de aldatabilecektir. Böyle uzlaşmacı, herkesle iyi geçinen hallâflara kesinlikle itaat etmeyeceğiz. Herkesle barışık olanlarla beraber olmayacağız. Biz kendimiz böyle hallâf olmadığımız gibi, hallâflarla da beraber olmayacağız kesinlikle. Çünkü olmaz bu yahu! Yani hele hele böyle bir toplumda hiç kimseyle geçinilmez yahu! Kendimiz de dahil bu toplumda hiç kimseyle geçinilmez! Kendimizle de geçinilmez. Çünkü ben, sen, biz işte müslümanlığımız ortada. Hepimizin Kitap-sünnet bilgisi belli. Müslümanlığı kendisine şiâr edinen, Kitap ve sünneti kendisine dert edinen, hayatını vahye sorarak yaşayan geçinebileceğimiz kaç kişi var içimizde? Çok az böyle kimseler değil mi içimizde? Öyleyse kiminle, hangi tavrımızla geçineceğiz? Yemek modelimizle mi geçineceğiz? İslamî değil. Giyim-kuşam anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Vahye dayanmıyor. Sosyal ve beşerî münasebet an-layışlarımızla mı geçineceğiz? Ekonomik hayat anlayışlarımızla mı? Siyasal bakış açımızla mı? Mala bakışımız, meslek anlayışımız, ev tefrişi anlayışımız, kazanma-harcama anlayışımız, infak, ikram, israf anlayışlarımız, çocuk eğitimi anlayışlarımız, evimizle ilgilenme anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Hiçbirisi vahiyden kaynaklanmıyor. Neyimizle geçineceğiz biz yahu? Hangi anlayışımızla geçineceğiz? Hayır hayır, hiçbir şeyimizle geçinmeyeceğiz. Her şeyimize vuracağız, her şeyimize çatacağız, her şeyimize karşı çıkacağız. Ama kimileri, “tamam vuralım da lakin biraz tatlı vuralım” diyor. Peygamberden daha nazik anlatmanız mümkün mü? Adamlar peygamberi dinleyince deliye dönüyorlardı değil mi? Hatta adamlar, Kur’an’ın anlatımıyla, “aslan görmüş yaban eşekleri”ne dönüyorlardı. Allah böyle dedikten sonra da bu işin nazikliği filan da kalmayacaktır öyleyse. Bakın Allah bir âyet-i kerîmesinde buyurur ki: “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştir-mez.” (Cum’a 5) Kitabı yüklenenler, Tevrat’ı, Kur’an’ı yüklenenler, Kur’an’ı öğrenenler, Kur’an’ı hıfzedenler, Kur’an’la tanışanlar, sonra da onu hamletmeyenler, ona tahammül etmeyenler, onun yükünü ve sorumluluğunu taşımayanlar, onun istediği şekilde yaşamayanlar, onunla amel etmeyenler, onu insanlara ulaştırma sorumluluğundan kaçanlar, tıpkı kitap yüklü merkep gibidirler. Allah, “merkep” diyor onlara. Şimdi bunu ne kadar hafifletebilirsiniz? Nasıl yumuşak söyleyebilirsiniz? Ne kadar da ılımlı söylerseniz söyleyin, aslı serttir değil mi? Demek ki hallâf olana itaat etmeyecekmişiz. Öyleyse haydi hallâf olmayan birisini bulalım da ona itaat edelim. İslâm’ın, müslü-manın şahsiyeti anlatılıyor burada. Müslüman sadece Allah’la uzlaşmak, Allah’la geçinmek zorundadır. Hep Allah’a uymak, hep Allah’ı dinlemek zorundadır. Bir de Allah’la anlaşan, Allah’la uzlaşan, hayatını Allah’a sorarak yaşayan kimseleri dinler müslüman, gerisini kim olursa olsun ciddiye almaz. Daha ne özelliği varmış o itaat edilmeyecek adamın? ¯ˆ@ÅW«; ¯w[¬Z«8 Mehîn, alçak kimse demektir. Rey ve düşüncesi alçak, süflî düşünen, kendi kendisini alçak konuma indiren, kendisini küçük düşüren, değersiz, her fenalığa sürüklenen, her adiliğe meyleden kimse demektir. Mehînin bir de psikolojik bir düşüklüğü vardır. Psikopat demektir. Yani adam baştan sona değersiz, alçak ve rezil. İşte böyle bi-risine de itaat edilmeyecektir. Niye? Düşük, çukur adam da ondan. Kitap-sünnet bilmiyor, düşünce, eylem, bilgi planında çukur… Dinin “d”sinden habersiz. Hemmaz da, gammaz mânâsınadır. Yani onu bunu gammazlayan, şunu bunu ayıplayan, insanlara tepeden bakan, ta’n eden, iğneleyen, zemmeden, gıybet eden, dürtüştüren, eziyet eden kimse de-mektir. “Hemmâz”; çokça gıybet edip adeta müslümanların etini yiyen, insanları dürtükleyen, çimdikleyen ve onları döven, demektir. Böylelerine de itaat haramdır. Sonra: ¯v[¬W«X¬" ¯š³@ÅL«8 Meşşa’ bi nemîm de, nemîmeyle yürüyen, kovuculukla gezen, boşboğazlık eden, kendisini ilgilendirmeyen şeylerin peşinde ha-yatını sürdüren kişi demektir. “Meşşâin binemîm” insanların bazıla-rının sözlerini alıp diğerlerine götüren, yalan sözler gezdiren, demektir. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Koğuculuk yapan cenne-te giremez.” (Buhâri, Edeb: 50, Müslim, İman: 169-170). Yine Rasu-lullah (s.a.v.) kabir azabı çeken iki kimse için şöyle buyurmuştur: Şüp-hesiz ki bunlar azap görüyorlar. Bunlar, büyük bir günahtan dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan biri kendisini idrardan sakındırmıyordu. Diğeri ise koğuculuk yapıyordu.” (İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, 8/387) Nemime hem dedikodu, hem de kovuculuk anlamlarına gelmektedir. Kötü bir sözü insanların birisinden diğerine onların aralarını bozmak, ifsad etmek için nakletmektir. Yani kötü bir söz var ve birisi onu iki insanın arasını açmak için birinden diğerine taşıyor. İşte bunu yapana da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Nemîme/koğuculuk; fesatçılık yapmak, ara bozmaya gayret etmek amacıyla insanlar arasında söz getirip götürmek, sözü yalanlarla süslemek anlamındadır. İslâm, nemîmeyi büyük günah olarak kabul ederek, onu münâfıklık ameli saymıştır. Allah için birilerinden birilerine iyi sözü de nakletmeyelim başta. Yani farz edin ki filan kişi falan hakkında bir şey dedi. Bu dediği iyi de olsa, kötü de olsa zaten nakletmeyelim. Neden? Çünkü adamın iyi döneminde iyidir o söz de, ama adamın pek bir belalı dönemi vardır ya, yani eşref olmayan bir dönemi vardır ya, işte o kötü döneminde de senin onun hayrına söylediğin söz bile kötüdür, ters anlayabilir onu. Allah aşkına, birbirimize birbirimizin sözünü nakletmeyelim. Al-lah aşkına birbirimize insan sözü nakletmeyelim. Peygamber dışında, Allah aşkına insanlara insanların sözlerini nakletmeyelim. Eğer birbirimize bir şeyler diyeceksek, bir şeyler nakledeceksek o zaman mutlak hayır olan, hiç şerden eser olmayan, kişinin baştan sona hayrını gerektirecek olan söz var ya işte onu söyleyelim. Yani Allah’ın sözünü nakledelim, Peygamberin sözünü, sahâbenin sözünü nakledelim. Ne gerek var filanın, falanın sözünü nakletmeye? Peki hiç mi izin yok? Hiç mi insan sözü nakletmeyeceğiz? Meselâ adam bize küsmüş, gücenmiş, hakkında kötü düşündüğümüzü zannediyorsa, o zaman onun hakkında hayır düşündüğümüzü ifade ederiz. “Öyle değil, sen yanılıyorsun, bak senin hakkında filan yerde şöyle dedi, falan yerde böyle dedi, hatta bir iki yalan da katıverelim,” diyor kimileri. Bu iki kişinin arasını bulmak için söz konusudur tabi. Onun dışında nakledilen söz birbirimizin sözü olmayacak. Kim olursa olsun insan sözü nakletmeyeceğiz birbirimize. Konuşacaksak, duyuracaksak âyet konuşacağız, hadis duyuracağız, bunun dışında hiç kimseden nakil yapmamaya çalışacağız. Falan şöyle dedi, filan böyle dedi diyerek insan sözü nakilciliği yapmayacağız. İkincisi, nakledilecek söz kesinlikle dünya ile ilgili, dünya imarıyla ilgili de olmayacak. Sakın ha, birbirimize nakledeceğimiz söz dünyayı imar edici nitelikte sözler de olmasın. Niye? Çünkü hiç lâzım değil ki bize bu. Vallahi lâzım değildir bize bu. Filan adam makine için, falan adam yol için, falan adam mazotların depoda donmaması için, bilmem ne için, ne için laflar üretmiştir de, Allah aşkına biz de onu birbirimize nakletmeyelim. Oturduğumuz yerlerde Allah aşkına bunlardan söz etmeyelim. Ne olacak yani? Adam karbüratörün çalış-masıyla alâkalı bir şeyler bulmuş, betonun statiğiyle alâkalı, sobanın hava sirkülasyonuyla alâkalı, depodaki benzinin donmamasıyla alâkalı, markın, doların prim yapmasıyla alâkalı birilerinin buluşlarını, sözlerini konuşmayalım Allah aşkına. Yani dünyamızın imarına yönelik söz nakletmeyelim. Niye? Zaten çöplükten berbat olmuş zihinlerimiz! Bir âyet duyuyoruz, arkasından bir insan sözü, arkasından bir kâfir sözü, arkasından bir filozof sözü, arkasından falan da böyle diyordu, filan da böyle diyordu derken kafalarımızın içi çöplüğe dönüyor Allah korusun. Naklettiğimiz sözler mutlak bizi diriltici, bizi hakka götürücü, bizi cennete ulaştırıcı, bizi cehennemden kurtarıcı cinsten olsun inşallah. h²[«F²V¬7 ¯@ÅX«8 Bir de hayra engel olanı da dinlemeyin! Hayır engeli, hiç hayra yaramaz, kendisi cimri olduğu gibi başkalarını da cimriliğe sevk eden, başkalarının hayrına da engel olmaya çalışan hayır düşmanı kimse. Durmadan hayra engel olana, cimri olup malını Allah yolunda harcamayana, üzerine düşen hakları yerine getirmeyene, zere kadar kimseye bir hayırda bulunmayana, her iyi işe karşı çıkan ve diğer in-sanların İslam’a girmelerini önlemek için tüm çabasını sarf edene, zu-lüm ve taşkınlık yaparak haddi aşana, insanların üzerine saldıran ve Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyerek haramlara düşen mütecavize, Rabbine karşı günah işleyen ve haram yiyen suçlu hiç kimseye uyma! Bir de hani Kur’an’ın başka bir yerinde hayır, mal mânâsınadır ya, öyleyse hayrı engellemekten maksat malı engellemektir. Malı, ha-yır yolunda kullanmaktan engellemeye çalışmaktır. Bir de çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen demektir. Düşünün ki bir adam çocuklarına öyle yollar açar, öyle programlar çi-zer, öyle meşgaleler arzeder, yollarına öyle barikatlar koyar ki, mümkün değil o çocuklar İslâm’ı, namazı düşünemezler, işte engel olmak budur. Sonra da kalkar engel olan mı var? Yapmak istediniz de engel mi olduk? Kılmak istediniz de biz mi engel olduk? demeye başlar. Ge-rek malını, gerek çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen, malını mülkünü ona hakkı olanlardan engelleyen, ya da her türlü hayra engel koyan adamı dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Ona itaat etmeyin, di-yor. Birileri hep hayra engel olacak, şeytan rolünü üstlenecektir, onlara da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Başka: Mu’tedin, mütecaviz, zulümkâr, haddi aşkın, hakkına razı olmayan, zulmeden birisidir o. Esîm; vebal yüklü, günahtan, vebalden çekinmeyen, vebal yüklü, kendi vebali, çocuklarının, hanımlarının, komşularının, işçilerinin, memurlarının, tebaasının, talebelerinin vebalini yüklenen, günahlara karşı cesur davranan, günahlara katlanmaya çalışan veya günahı seven, günahtan yana olan bir adam. Utullin; zobu, kaba-saba, saygısız, obur, çarpıp yiyen bir adam. Kaba, haşin, sert, hayasız, edepsiz, kavgacı, sinsi, şerri çok şid-detli, katı kalpli, yardakçı ve anlayışsız kâfir ve münâfık. “Utul”: Katı, kaba, çabucak kötülük yapan demektir. Şiddetle çekmek manasına gelen utl kökünden alınmıştır. “Huzûhu fa’tulûhu: Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin.” (Duhân:47) Katı, sert, sıhhatli, dolgun vücutlu, kimsenin kendisine dokunamadığı kişi demektir. Bu âyetteki utul hakkında Rasulullah’a sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: “O, vücudu kuvvetli, sağlam, çok yiyen, çok içen, yiyecek, içecek bulan, insanlara çokça zulmeden ve karnı geniş olandır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/227) Böyle olanlara da itaat etmeyin. İslâm’ın istediği tavrı sergilemeyene kaba denir. Değilse, meselâ İslâm’a yeni girmiş birisi mescide gelmiş, kenara geçip tuvaletini yapmış, çok mu kaba saba? Hayır! İslâm’ın dışındakini kendine ahlâk edinen kişi, meselâ örtüsüzlüğü kendisine din edinen kişi, misafirlerine hanımını yahut da içki ik-ram eden kişi, işte kaba, görgüsüz budur. Zaten Cenâb-ı Hakk «: demişti ya, işte buraya kadar anlatılanlar hep onun tersinedir. Rasûlullah’ın ahlâkının tersine ahlâk sahibi herkes kaba ve sabadır diyoruz. ¯ Bir de zenîmdir o. “Zenîm”: Bir toplumdan olmadığı halde onlara yamanmış olan. Babası tanınmayan evlatlık manasınadır. Şair şöyle der: “Babasının kim olduğu bilinmeyen bir nesepsiz. Annesi zi-na eden, âdî soylu bir kişi.” Yani delme, basma, uydurma, fenalıklarla mimli demektir. En münasibi bu mimli, tescilli, şirret damgalı veled-i zina mânâsına gelir. Yani bu sayılan vasıflarla mimli, damgalı, tescilli demektir. Veya zenîm, şerle tanınan kişidir. Eskiden köyde koyunların kulaklarına "Zeneme" yapılırdı, yani en koyulur, enlenme yapılırdı. İş-te o koyun nasıl o zenemeyle, o enle tanınırsa, bu adamın da böyle tanındığı bir zenemesi, bir eni, bir işareti vardır. Meselâ adam çevrede deyyus, pezevenk, hırsız, homoseksüel, dalkavuk, yağcı veya yeminci bilinirse işte öyle bilinen, mimli birisi demektir. Velid Bin Muğıre adındaki Mekke’li müşrik bu vasıfları Rasûlul-lah’ın ağzından duyunca, anasına koşar ve: “Ana! Adam ol, akıllı davran, bak! Doğru söyle değilse mahvederim seni!” der. Anası korkar ve: “Ne var? Ne oldu? Niye böyle konuşup beni korkutuyorsun evladım?” deyince Velid der ki: “Ana! Bugün Muhammed bana bir şeyler saydı hepsi bende var. Hallâf dedi bu ben! Mehîn dedi ben, Hemmaz dedi ben, Meşşa’ bi Nemîm dedi, Menna’ lil hayr dedi, Mu’ted dedi, Esîm dedi ben, ben, ben... Hepsi ben. Ama bir zina lafı var ki, bu ne biçim iştir? Yoksa bu da mı ben? Doğru söyle bunun da aslı var mı?” Annesi der ki: “Oğlum evet o da doğrudur. Baban filan yere gitmişti de bir dönemler, malımız mülkümüz çoktu da bütün bunlar başkalarına kalmasın diye seni çobandan alıvermiştim” der. Burada anlatılanın Velid Bin Muğîre olduğu söylenmiştir. Belki dün oydu, peki ya şimdi ne anlayacağız bundan? Velid’in suçu değildir bu. Annesinin, babasının suçudur bu. Velid ne yapsın ki? Yani veled-i zina olmak o çocuk açısından bir suç değildir. Baba-ana için bir suçtur bu. Peki bizim anlayacağımız ne o zaman bundan? Gerçek suç, bu konumu benimsemek, bu ortamı kabullenmek, böyle bir sosyal hayattan rahatsız olmayıp onu sürdürmeye çalışmaktır. Unutmayalım, gerçek suçlular bugünkü zina ortamını kabul edenlerdir. Kadının bugünkü giyinişini, erkeklerin bugünkü durumunu, bugünkü mal-mülk, eğitim anlayışını, bugünkü tefessüh etmiş sosyal ve siyasal yapı derekesini ve derecesini kabullenip peygamberin getirdiği inkılabî hayata sırt çevirmeye veya Kur’an’ın emrettiği hayata Esatîr’ul Evvelîn demeye çalışan insanların suçlu olduğu, reddedilme-si gerektiği anlatılıyor burada. İşte bu âyetlerden anlayacağımız budur. Zinadan, zinacılardan, zina ortamından razı oluş ve de zina orta-mı hazırlamaya çalışma. İşte en büyük suç budur.