Kalem Suresine Dön

Kalemالقلم

16. Ayet

16Kalem Suresi

سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ

Onu burnundan damgalayacağız.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

16. “Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz.” “Biz onun hortumunu damgalayacağız, hortumunun üzerinden damgalayacağız!” Dikkat ederseniz burada burnu denmemiş de hortumu denmiş. Hortumunun üzerinden damgalayacağız onu. Gurur, kibir anlamında burnu büyük, burnu yukarda mânâsı da çıkıyor buradan. Burnunun damgalanması, Türkçe’de biraz da burnunun sürtülmesi mânâsına gelecektir. Aslında bir adam en çok yüzünü koruyacaktır değil mi? Ayağı bir yere çarpabilir, kolu, eli bir yerlere değebilir ama insan yüzünü daha bir korur. Hele hele burnunu hiçbir yere değdirmez adam, çünkü bir bakıma şan-şeref ifadesidir, ilk göze çarpan yer burundur. Ama bakın Allah oradan yakalayacak, oradan damgalayacağım, buyuruyor. Hani ayıların burnundan yakalandı mı işi bitiyor veya kurbanlık hayvanların burnundan yakaladınız mı işi bi-tiyor ya, burnunu damgalayacağız, diyor Allah. Bunu şöyle de anlayabiliriz: Ona öyle bir damga, öyle bir alâmet-i fârika vuracağız ki, adam burnunu da kesse, adını, vatanını, milletini, pasaportunu da değiştirse, başka bir ülkenin vatandaşlığına da girse, dünyanın neresine giderse gitsin asla kendisinden kurtulamayacağı bir işaret, bir alâmet-i fârika vuracağız, bir zillet ve meskenet damgası vuracağız ki ona, asla ondan kurtulamayacak diyor Rab-bimiz. Dünyanın neresine giderse gitsin, nasıl kamufle etmeye çalışırsa çalışsın asla kurtulamayacağı bir horluk, hakirlik damgası vuracağız ona, diyor Rabbimiz. Kur’an’a karşı böyle bir tavır takınan kişiye Rabbimiz böyle bir damga vuracaktır. Şu andaki durumumuza bakınca bunun gerçekleştiğini görmüyor musunuz? İşte görüyoruz dünyanın neresine giderseniz gidin, ikinci, üçüncü sınıf vatandaşsınız. Kitabımıza karşı takındığımız Velid bin Muğıre tavrından ötürü alnımıza öyle bir zillet damgası vurulmuş ki, dünyanın neresine gidersek gidelim beş paralık bir değerimiz kalmadı. Bir zamanlar ecdadımızın eyaletim gözüyle baktığı iki paralık ülkelerin artığıyla beslenir duruma geldik. Şu anda Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da en kötü şartlar altında çalışanlar bizim vatandaşlarımızdır. Bizim kadınlarımız, kâfirlerin pisliklerini temizlemeye mahkum olmuştur. Yardım için çalmadık kapı bırakmadık. Dünyanın dilencisi olduk. Bundan daha büyük bir zillet ve meskenet olur mu? Hayvanların bile yüzüne vurmak caiz değilken, Allah’ın insanlara böyle bir damga vurmasından anlıyoruz ki, Kur’an’la alay eden, Kur’an’la dalga geçen, Allah’ın hayat programı olarak kullarına gönderdiği Kur’an’a “Esatîr’ul Evvelîn” diyen, “o eskilerin kitabıdır, o Arapların kitabıdır, o bugünün problemlerini çözemez” diyen biri, Allah ka-tında cehennemle damgalanacaktır. Eğer şu anda bizim toplum olarak Kur’an’a karşı tavrımız da böyle ise, yani bazen laf taşıyor, bazen dedikodu yapıyor, insanlara Allah sözü değil de hep insan sözü taşıyor, insanların sözlerini Allah sözlerinin önüne geçiriyor, insanların kitaplarını Allah’ın kitabının önüne geçiriyor, Allah’ın kitabını kendisine az müracaat edilir bir konuma getiriyor, bazen kaba-saba davranıyor, bazen hayrı engelliyor, çok çok yemin ediyor, çok psikopat, aşağılık davranıyor, fikir, düşünce, a-mel ve eylem planında alçaklığı tercih ediyorsak, Kitap-sünnet bilgimiz sıfırsa, günahtan yanaysak, kendimizin vebalini, Kur’an-sünnetle tanıştırmadığımız çoluk-çocuğumuzun veballerini yüklenmeden yanaysak, Kur’an’a da bugünün çözümü değildir gözüyle bakıyor, yani evimizin çözümü için müracaat etmiyor, ülkemizin problemlerinin çözümü için müracaat etmiyor, arabamız bozulunca Kur’an’a gitmiyor, elektriğimiz kesilince Kur’an’a gitmiyor, çocuklarımızın eğitimi konusunda Kur’an’a müracaat etmiyor, evlenmemizde, boşanmamızda, mirasımızda, hukukumuzda Kur’an’a baş vurmuyor, Kur’an’a eskilerin kitabı gözüyle bakıyor, bugünün çözümü gözüyle bakmıyorsak, herhalde bizim de burnumuza bir esaret zinciri vurulacak, burnumuza bir ip takılacak ve ipin ucu kimin elindeyse o çekip bizi istediği yere götürecektir. Değil mi? Öyle olmamış mı? Bizim durumumuz şu anda öyle olmamış mı? Hep başkalarının çektikleri yere gitmiyor muyuz? Hem öyle ki, burnumuzun, yüzümüzün her yanı yara bere içinde. Kadınlarımız bir taraftan kanca takmış, toplum bir tarafa takmış, zevklerimiz, eğlencelerimiz, medeniyet dediğimiz şeyler, teknik dediğimiz şeyler bir tarafa kanca takmış. Bir tarafta A.B.D’nin kancası, I.M.F’nin kancası, bir tarafta A.E.T.'nin kancası… Biri bir tarafa, biri öteki tarafa a-sılıyor. Ne muhteşem bir burunmuş ki, dayanıyor, kopmuyor, yırtılmı-yor! Allah korusun, şu anda her şeyimizle reziliz. Ekmeğimize, yiyeceğimize, şehrimize, okulumuza, kuralımıza, kaidemize, evlenmemize, boşanmamıza, alacağımıza, vereceğimize, düğünümüze, derneğimize, kısacası hiçbir şeyimize sözümüz geçmiyor. Tam rezillik iş-te! Bundan daha büyük bir rezillik ve rüsvalık olur mu? Tam rezil ve rüsva bir hayat. İnsan bu kadar şahsiyetini kaybetmez elbette ama Allah korusun kitabımıza Velid bin Muğire gözüyle bakar olduğumuz için işte bu hale gelmişiz. İşte bu zillet ve meskeneti şu andaki halimiz en güzel biçimde anlatmaktadır. Şu anda bu ümmet de bu rüsvalığı iliklerine kadar ya-şamaktadır. Allah korusun, işte vaziyetimiz. Burnumuza öyle esaret zincirleri takılmış ki, Allah’tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın kitabından kaçacağız derken pek çok ilahların kulu-kölesi durumuna düşmüşüz. Allah öyle ipler takmış ki burunlarımıza, öyle boyunduruklar vurmuş ki boyunlarımıza, onlardan asla kurtulma imkânımız da kalmamış. Artık öküz boyundurukları mı, yoksa şu anda kendisine kulluktan kaçan, başkalarının kulu-kölesi zilletine düşen, kendi yasalarını uygulamaktan, kendi kitabına sahip çıkmaktan ve hayatlarını o kitapla düzenlemekten kaçtıkları için başkalarının yasalarını uygulamak zorunda kal-mış, Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla varlığın kulu-kölesi durumuna düşmüş şu andaki biz perişan müslümanların boyunlarımıza vurulmuş resmî boyunduruklar mı? Zalim tâğutlar tarafından boyunlarımıza vurulmuş vatandaşlık boyundurukları mı, resmî bağlar, resmî ip-ler mi, yoksa A.B.D’nin vurduğu kölelik ipleri mi? A.T.’nin, I.M.F’nin vurduğu boyunduruklar mı? İşte âyetten bunların hepsini anlıyoruz. Biz Kur’an'a bu gözle baktığımız için alnımıza, burnumuza bu damga vurulmuş, bu zincirler takılmış. Peki bu durumdan kurtulmamız mümkün olmayacak mı? Hep böyle rezil bir hayatın adamı mı olacağız? Hayır, eğer biz vaziyetimizi, kitabımıza karşı bu bozuk düzen bakışımızı değiştirir, onu hayat programı kabul eder ve hayatımızı onunla düzenlemeye karar verirsek, elbette Rabbimiz bizim bu makus kaderimizi değiştirecektir. Öyleyse vakit kaybetmeden değiştirelim ba-kışlarımızı da, Allah durumumuzu değiştirsin. Sûrenin bu bölümünde ²v­;@«9²Y«V«" _Å9Ë! buyurarak bu anlattıklarına tarihten bir örnek sunacak. Biz onları dener, imtihan ederiz. Böyle mallarına mülklerine, evlatlarına, çevrelerine, saltanatlarına güvenerek Kur’an’a karşı müstekbir bir tavır takınan, Allah’ın âyetleriyle dalga geçen kimselerin akılları başlarına gelsin de adam olsunlar, Kitaba bakışlarını düzeltsinler, Rabblerine kulluğa yönelsinler diye onlara be-lâlar, iptilâlar, denenmeler göndererek onları deneriz, diyerek tarihten bahçe sahipleriyle ilgili bir hadise anlatacak. Tıpkı En’âm’da anlatıldığı gibi: “Şüphesiz ki senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; onları yalvarsınlar diye darlık ve sıkıntılara sokmuştuk. Hiç değilse onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lâkin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi.” (En'âm 42,43) Önceki toplumlara da peygamberler gönderdik. Onlar kendilerine gönderilen bu peygamberlere ve onlar vasıtasıyla kendilerine gönderilen kitaplara değer vermediler. Bu peygamberler ve onların kendilerine getirdiği mesajlarla ilgilenmediler. Hayat programlarını Al-lah’tan ve Allah’ın elçilerinden almaya yanaşmadılar. Allah’ı da, Allah’ın elçilerini de hayatlarına karıştırmamaya çalıştılar. Allah hayata karışmaz, Allah âyet göndermez, Allah elçi göndermez, Allah kitap göndermez, dediler. Onlar Allah’a, elçilerine ve kitaplarına küfrettiler de onlara merhametimizden dolayı akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zarûretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki, kabukları yırtılsın da tevhit açığa çıksın diye. Küfürden şirkten vazgeçsinler de, iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp yakarsınlar diye. Bizim gönderdiğimiz Kitaba sarılsınlar diye. Ama beri tarafta şeytan onlara sürekli amellerini süslü gösterdi de, hayrı şer, şerri hayır, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma ve uyanma istidatlarını kaybettiler. “Onlar ne zaman ki kendilerine hatırlatılanları unuttular, biz de onlara her şeyin kapısını açıverdik.” (En'âm 44) Onlara her şeyin kapılarını açıveririz de, hiçbir kayıt, hiçbir kaygı duymaz olurlar. Her türlü nimetlerin, refahın, bolluğun içine gömülürler. Bütün bu nimetleri kendilerine lütfeden Allah’a şükretmeyi akıllarının ucundan bile geçirmeden, kalpleri nimet vereni anmadan, nimet vericiden korkmadan sanki her şey kendilerininmiş gibi keyif çatmaya başlarlar. Eğlencelere, zevklere dalarlar. Şehvetlerinin peşinde solucanlar gibi kıvranmaya başlarlar. Sanki tüm bu nimetler kendilerininmiş, sanki ölüm gelmeyecekmiş, sanki ahiret, hesap kitap yokmuş gibi coşarlar taşarlar da: “Kendilerine verilenlerle sevinip coşmaya başlayınca da ansızın onları yakalayıveririz de iblis gibi oluverirler.” Allah korusun, tüm ümitlerini yitirmiş, ümitsizlik ve mahrumiyet içinde donakalırlar. Sonsuz bir acı, onulmaz bir hasret içine gömülüverirler. İşte Nuh kavmi, işte Hûd kavmi, işte Lût, işte Salih (as) kavmi, işte Roma, işte Firavunlar, işte Nemrutlar ve işte Amerika, Almanya ve Fransa… Allah her şeyin kapılarını açıvermiş ve işlerini bitirmiş bunların. Rasulullah böyle dua etmiştir: “Ya Rabbi, bu Mudar kabilesi üzerine azabını indir, şedit darbeni onların üzerine indir ve de onlara Yusuf'un yılları gibi kıtlık ver.” Bu duanın kabulüyle Mudar kabilesi mahvoldu, perişan oldu. Sonra gelip bel büktüler, boyun büktüler, mecburen dediler ki: “Ya Muhammed, Rabbine dua et te şu belâ üzerimizden kalksın.” Müşrikler, Peygamberimizin duasının kabul edildiğini biliyordu. Mulâane âyeti gelmişti de hiçbirisi buna yanaşmamıştı. Aklı başında olanlar dediler ki: “Aman ha peygamberle böyle bir şey yapılmaz.” İşte böyle azaplar geldiğinde akılları başlarına gelseydi bari, ama yine de gelmedi. İşte burada da böyle bir imtihan anlatılacak. Ama ondan önce şimdi bize dönelim. Acaba şu anda bizler aklımızı başımıza getirecek nasıl bir bela bekliyoruz? Ne bekliyoruz biz? Ne verecek Allah bize? Neyi bekliyoruz? Ağzınıza aldığımız suyun kan olmasını mı? Kızlarımızın, oğullarımızın gözümüzün önünde kesilmesini mi? Kızlarımızın, kadınlarımızın ırzına geçilmesini mi? Evlerimize girilip mallarımızın müsadere edilmesini mi? Neyi bekliyoruz? Nasıl bir belânın gelmesini bekliyoruz? Evlerimizin Karun evi, çarşılarımızın Firavun çarşısı gibi olmasını mı bekliyoruz? Yani ne bekliyoruz? Gökten azab yağmasını, yerden suların fışkırmasını mı? Göğü unuttuk, arzı unuttuk, Allah’ın gökteki, yerdeki âyetlerini, Kur’an âyetlerini, aile hayatını, refah ve sa-adeti, gülmeyi, ağzımızın tadını unuttuk. Daha ne bekliyoruz?