28. “Ortancaları: “Ben size Allah'ı anmanız gerek-mez mi? dememiş miydim?” dedi.” Buradaki “ortanca”, anlayabildiğimiz kadarıyla yaş ortancası değil, boy ortancası değil, daha bir mutedil hareket edenleri, içlerinde daha bir dengeli olanları, yani bu işi daha bir dengeli düşünenleri demektir. Çünkü biz biliyoruz ki vasat, adil dengeli demektir; vasat, denge, muvazene unsuru demektir. İşte içlerinden en dengeli davrananları, en müslümanca düşünenleri dedi ki: “Ben size tesbih edin demedim mi! Ben size “Sübhanal-lah” deyin demedim mi! Ben size “istisna” edin, “İnşallah” deyin demedim mi! Allah’ı unutmayın, gelin fakir-fukaranın hakkını da ayıralım demedim mi!” Buradan şunu anlıyoruz: Birilerini uyarıp, sonra da uyardığımız o insanların uyarının tersine hareketlerinde onlarla beraber olursak, unutmayalım ve kesinlikle bilelim ki onların başına gelecek belâ aynen bizim başımıza da gelecektir. Bakın âyetten anlıyoruz ki bu kardeşlerden biri, yani daha bir dengeli olanı, daha bir müslümanca düşüneni ötekilerini uyarmış ama onlardan ayrılmamış. Uyarının tersine hareket ettikleri halde onlarla o konuda birlikteliğini sürdürmüş ve bu yüzden de onların başına gelenin aynısı onun da başına gelmiştir. Allah onu diğerlerinden ayırmamıştır. Demek ki sadece uyarmak yetmiyor. “Hanımım! Oğlum! Kızım! Arkadaşım! Hısımım! Akrabam! Yapma bu işi! Haramdır! Günahtır!” dedikten sonra eğer hâlâ onunla canciğer kardeş olmaya devam edersek, ondan ayrılmayıp, ona karşı ciddi bir tavır koymazsak, unutmayalım ki onların başına gelenin aynısı bizim de başımıza gelecektir. Biliyoruz ki bizden önceki İsrailoğullarının sapması da böyle başlamıştır. Ebu Davud ve Tirmizî’nin rivayet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde Rasulullah Efendimiz şöyle buyurur: “İsrailoğulları arasında ilk sapma şöyle başladı. Bilenlerden birisi günah işleyen bir adama rastlar ve: “Ey adam, Allah’tan kork ve bu yapmakta olduğun işi terk et, zira bu iş sana helal olmaz” der. Ertesi gün yine o adama aynı halde rastlar da, böyle olduğu halde yine de onunla oturup kalkmaktan, yiyip-içmekten çekinmezdi. Onlar böyle yapınca da, Allah onların kalplerini birbirine benzetiverdi.” (Riyazu’s –Salihîn, l09 No’lu hadis) O konunun âlimi, o konunun günah olduğunu bilen biri, günah işleyen birisine rastlar. Onun işlediğinin günah olduğunu, münker olduğunu bilen birisi… Yani buradaki bilenden kasıt her konuyu peygamber gibi bilen birisi değil de, işlenenin günah olduğunu bilen birisi. Önce onu uyararak “Allah’tan kork” derdi. “Allah’tan kork ta Allah’ın yasak kıldığı bu günahı işlemekten vazgeç, çünkü bu yaptığın haram-dır” derdi. Ama ikinci defa ona rastladığı zaman, onu yine aynı günahları işler buldu da onunla irtibatını kesmedi. Onunla birlikte oturup kalkmaya, onunla birlikte yiyip-içmeye, onunla birlikte kol kola pikniğe gitmeye devam etti. İşte bu sebepledir ki, Allah da onların kalplerini günahkarların kalplerine benzetiverdi. Onların kalplerini de berikilerin kalpleri gibi yapıverdi. Öyleyse buna çok dikkat etmeliyiz. Eğer gördüğümüz bir kötülüğü yasaklamaya çalışıyorsak, kesinlikle o kötülüğün işlendiği makamda, konumda bulunmamalıyız. Belki sadece o kötülüğü yasaklayacak kadar bir dönem orada bulunabiliriz. Onun ötesinde eğer kalplerimizin günahkarların kalplerine benzetilmesini istemiyorsak, derhal o makamı, o ortamı terk etmek zorundayız. Allah korusun da şu anda müslümanların durumu İsrailoğulla-rının bozuluş durumlarından farksız. Meselâ bir müslüman düşünün ki, ortağı namaz kılmıyor, içki içiyor veya faiz yiyor. Ama buna rağmen o müslüman onunla ortaklığı devam ettiriyor. Halbuki bir müslü-man olarak bizim onunla ortaklığımız asla bir ortaklık adına değil, o-nunla uğraşma adına, onu yola getirme adına olmalıydı. Veya meselâ adam dükkanında içki satıyor, kadın çalıştırıyor, gayr-ı meşru işler çeviriyor diye bu adama kızıyoruz ama başka şeyleri alma adına yine de onun dükkanına girip çıkmaya devam ediyoruz. Oysa onun dükkanına alışveriş adına, dostluk gösterileri, peynir, zeytin alma adına değil ancak onu bu işten men etme adına gitmeliydik. İçki bulunduran lokantaya yemek için değil de onu değiştirmek için gitmeliydik. Veya meselâ hanımlarımızın düzelmelerini, kapanmalarını, Kur’an ve Sünnetle tanışmalarını ve hayatlarını bu doğrultuda düzenlemelerini istiyoruz. Sonra da hiçbir şey yanlış değilmiş gibi, onlarla beraber gezmeye gidiyoruz. Veya onlara bir kaş bile ekşitmeden, en ufak bir tavır bile almadan istedikleri her şeyi almaya, gönüllerini hoş etmeye çalışıyor, bu konuda en küçük bir tavır alamıyoruz. Veya İslam adına onlardan bir şeyler istiyor, bir şeyler bekliyoruz. Onlarda is-tediğimiz değişiklikleri göremeyince de hemen boşamaya kalkışıyoruz. Halbuki onlardan istediklerimiz konusunda hiçbir sa’yimiz olmu-yor. Onlara zorlayıcı, ya da yol gösterici hiçbir tedbirimiz olmuyor. Veya meselâ adamlar içkiye, faize riayet etmiyorlar diye onları ikaz ediyor, kızıyoruz ama kooperatifimize iki-üç tane üye lâzım olunca da yine onlara gidiyor, onlara değer veriyor, adam yerine koyuyoruz. Allah’ın Resûlü, “alimler, bilenler böyle yapınca da Allah onların kalplerini günahkarların kalpleriyle birleştiriverdi” diyor. Bu, günahı günah olarak bilen ama günahkarlarla birlikte hareket etmekten vazgeçmeyen, onlara tavır koymayan, onlardan ayrılmayan, onlara küsmeyenlerin kalplerini günahkarların kalplerine benzetiverdi, diyor Allah’ın Resûlü. Acaba bu kalplerin birleştirilmesini nasıl anlayacağız? Kalp iman, kabul ve red yeridir. Kalp, telakki ve değerlendirme yeridir. İşte Allah bu iki grubun kalplerini birleştiriverdi. Artık her iki grup için de kabul ve retler aynıdır, aynı şeyler beğenilmekte, aynı şeyler hoş görülmekte, aynı yerlere bakılmakta, aynı şeyler okunmakta, aynı şeyler konuşulmakta, aynı şeyler seyredilmekte, aynı metotlar, aynı yollar benimsenmekte, aynı değer yargıları hakim olmaktadır. Her iki grubun üyeleri de demokrasiden yana, her iki taraf da makamdan, servetten yana, her iki grup için de evler aynı anlayışla tefriş edilmekte, sofralar aynı, kılık-kıyafetler aynı, ikramlar aynı, eğitim anlayışları aynı, yazıları, takvimleri aynı, kabulleri, tasvipleri, retleri aynı. Bakın kalpler nasıl birleştirilivermiş? Onlar velî kabul edecek bi-rilerini, mü'minler de kabul edecekler onu. Onlar Allah yerine birilerine velâyetlerini verecekler, mü’minler de onlar gibi düşünmeye başlayacaklar. Onlar Allah yasalarını terk edip kendi aralarından bir kısım ya-pay tanrıların yasalarını uygulamaya kalkışacaklar, mü’minler de onlar gibi yapacak. Onlar birilerini sevecek, mü’minler de sevecek. Onlar reddedecek, mü'minler de reddedecek. Onlar karar alacak, berikiler uygulayacak. Onlar İslâm’dan, Kur’an’dan, peygamberden, peygamber yolundan, sarıktan, sakaldan, cübbeden, hocadan, Kitap ve sünnetin gündeme getirilmesinden, Kitap ve sünnetin uygulanmasından nefret edecekler, mü'minler de onların nefret ettiklerinden nefret edecekler. Onlar şeytan vahiylerine teslim olacaklar, şeytan vahiylerini seyredecekler, mü’minler de onların seyrettiklerini seyredecekler. İşte kalplerin birleşmesi. İşte İsrailoğullarının sapması ve işte bugün de İsmail oğullarının sapma noktası… İlk gelen âyetlerde görüyoruz, meselâ Müzzemmil’de Rabbi-miz, Peygamber Efendimize şöyle buyuruyordu: “Putperestlerin söylediklerine sabret, yanlarından güzellikle ayrıl.” (Müzzemmil 10) “Güzelce hicret et onlardan!” Bunun mânâsı, onları bırak git, terk et onları, onlarla görüşüp konuşma değildi tabi. “Onların hayat programından hicret et! Onlar gibi yaşamaktan ayrıl!” demekti. Öyleyse birilerini uyaracağız, ama onlar gibi yaşamayacağız. Meselâ, “kardeşim, evindeki televizyonu kaldır, yapma etme! Bak ço-cuklarının eğitimini sakın ona bırakma!” diyeceğiz. İçlerinden birisi, “tesbih etmeli değil miydiniz? Keşke tesbih et-seydiniz!” dedi. Hemen akılları başlarına geldi ve şöyle dediler: