Kalem Suresine Dön

Kalemالقلم

3. Ayet

3Kalem Suresi

وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍۚ

Şüphesiz ki (onların bu eziyetlerine sabretmen karşılığında) senin için kesintisiz bir ecir vardır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

3. “Doğrusu sana kesintisiz bir ecir vardır.” Peygamberim, Rabbinin nimetleriyle hareket etmekle sen deli olmadığın gibi, üstelik bu yüzden senin için sonsuz bir ecir vardır. Gayri memnun bir de hiç zahmet çekmeden, elde etme konusunda hiç yorulmadan, hiç kimsenin minnetini çekmeden sırf Allah'ın lütfu ve yardımı olan bir mükafat anlamına gelir. İnsanlar sana bu yüzden deli demişler, mecnun demişler; hiç aldırış etme sen onlara. Kur’an’la ha-reket etmen, Kur’an’a dayanman ve Kur’an’ı insanlara ulaştırman ve bu yüzden eziyet çekmenden ötürü senin için çok büyük bir mükafat vardır sana. Buradaki “Ecr-i gayrî memnun” ifadesinin bildiğimiz kadarıyla üç mânâsı vardır: 1- Kesintisiz, sürekli bir ecir, sürekli bir ücret ve mükafat. Peygamber’e (a.s) ve onun yolunun yolcularına sunulacak mükafat kesintisiz, sürekli bir mükafattır. Çünkü cennet ebedidir. “Halidîne fihâ ebedâ” bir cennet sunulacaktır onlara. 2- Başa kakıntısız, baş kakıntısı olmayan bir ecir, bir mükafat demektir. Allah, “Hadi, hadi hak etmediniz bunu! Dünyada yatıp, yatıp geldiniz! Hiçbir şey yapmadınız! Ama yine de ben size bunları veriyorum!” demeyecek de, “siz kazandınız bunları! Siz hak ettiniz! İşlediğiniz amellerin sonucudur bunlar!” diyecek. 3- Gayr-i memnun ecir, yani memnuniyetin de ötesinde bir e-cir, bir mükafat demektir. “Tamam ya Rabbi! Yeter ya Rabbi! Daha is-temem ya Rabbi!” demenin de ötesinde Rabbimizin vereceği bir mü-kafattır. Bir mü’min Allah’ın nimetleriyle beraber olursa, Allah’ın nimetleriyle hareket edecek duruma gelirse, yani sürekli Kur’an ve sünnetle beraber olursa, amellerini, hareketlerini onlara dayandırır ve de tıpkı Peygamber (a.s.) gibi kendisinin dirilişine sebep olmuş o vahyi insanlara duyurma, insanlara ulaştırma kavgası içine girerse, işte ona Rab-bimizin mükafatı böyle olacaktır. Bir hadislerinde Resûlullah Efendimiz şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki senin vasıtanla, senin sebebinle bir tek kişinin hidayete ermesi senin için kızıl develerden daha hayırlıdır” Bu söz bize sanki birilerinin hidayete ermesi konusundaki çabamızla, kırmızı develerin bizim olması konusundaki çabamızın mu-kayesesini, karşılaştırmasını yapıyor, anlatıyor, söylüyor. Farklı bir a-çıdan değerlendirince, yani sen diyor peygamberimiz bu sözü dinleyene, anlatana değil mi ki, beni ilgilendirmez anlamına demiyorum, yâni ben şimdi kendim dinliyorum, şimdi sizler de dinliyorsanız hepimize diyor ki Allah’ın Resûlü; ey sizler, siz ne için çabalıyorsunuz? Sa’yiniz, çabalamanız, gayretiniz, uğraşınız neye doğru? Birilerinin hi-dayete ermesi için mi uğraşıyorsunuz, yoksa kırmızı develer sizin ol-sun için mi? Tabi konunun birinci bölümünde hemen itirazların yükselmeye başladığını siz de duyuyorsunuz. Ama itiraz eden biz olmayalım. Hidayet etmek mi? Kimin elindedir hidayet? İyi ama Allah peygamberine bile; “Sen istediklerini hidayete erdiremezsin, sen istediklerine hidayet veremezsin, sen istediklerini müslüman edemezsin” Evet, biz de istediklerimize hidayet edemeyiz. Böyle bir sorumluluğumuz yok zaten. Yâni Rasûlullah Efendimiz meselâ Ebu Talib’i çok sevdiği onun müslümanlığını çok istediği halde ona hidayet edemedi. Veya meselâ yine Kur’an’dan öğreniyoruz ki Hz Nuh aleyhisselâm o helâk olup giden oğlunun hidayetini elbette istiyordu. Ama elbette onun istemesi ötekisinin hidayette olması anlamına gelmezdi. Peygamberin bile istediklerini hidayete ulaştırma imkânına sahip olmadığı halde benim sebebimle, benim vasıtamla bir kişinin hidayete ulaşması konusunda bana düşen ne ola ki? Öyle şey olmaz demeye hakkımız yoktur. Çünkü madem ki peygamberimiz böyle demiş, elbette bunun bir başka yönü olmalıdır. Dahası, acaba biz kızıl develer konusunda da aynı durumda değil miyiz? Ama neden o konuda daha çok çaba içindeyiz? Söyleyin, o kırmızı develerden ne kadarının ne zaman kendisinin olması konusunda uğraşan, didinen insanlar bilirsiniz. Onlar bu kadar uğraştı diye daha çok uğraşana daha çok kızıl develerin verildiğini gördünüz mü? Yâni bir adam ki gecesini gündüzüne katarak, oğlunu kızını unutarak, karısını, namusunu, iffetini unutarak, dahası dinini, diyanetini, Allah’ını peygamberini unutarak bütün bu unutmalarını o kırmızı develere ulaşmak hatırına yaptığını kendisi de biliyor, ama bir deve ya buluyor, ya bulamıyor, bazen onu da bulduğu gün kaybediveriyor. Öyleyse biz ne kırmızı develeri kazanmak, ne de birilerinin hidayetine sebep olmak konusunda bir garantiye sahip değiliz, ama bu konuda sa’y etmekle, çalışıp çabalamakla mükellef ve sorumluyuz. Öyleyse bu hadiseyi, bu sorumluluğu bu açıdan değerlendirmeliyiz. Şimdi tekrar dönüyorum başa. Rasûlullah Efendimiz beni iki durumla karşı karşıya bırakıp düşünmemi istiyor sanki. Diyor ki, söyle sen Adem oğlundan kadın ya da erkek bir tek kişinin hidayete ermesi konusunda vasıta olabilir misin? İşte o, senin kırmızı develere sahip olman konusundaki o çabalarından daha hayırlıdır. Öyleyse bizim ka-faya takıp aklımızdan çıkarmamamız gereken gerçek şu olacak: Ben birilerinin hidayete ermesi konusunda vasıta olsam, birisi olmadı, diğerine, o da olmadı, bir diğerine şeklinde birilerinin daha iyi müslü-man olması konusunda gayret edersem, sonunu Allah’a bırakırsam kırmızı develerin benim olması konusundaki gayretimden daha hayırlı olacaktır bu. Sonunda yine bize ayrılan kadar geleceğini unutmamalıyız. Acaba bir tek kişinin hidayete ermesi konusunda çalışıp çabalayacak olan bizler, karşımızdakinin illa kâfirdi de müslüman olması gerekir şeklinde bir çalışmaya mı hazırlanmalıyız? Bir başka şekliyle söyleyelim, yani hidayet sadece kâfirin müslüman olması mı? Yoksa müslüman da yeniden hidayet bulabilir mi? Bunu Fâtiha sûresiyle söylersek daha bir anlaşılır hale gelecektir. “İhdinessıratal müstakim.” Aman Allah’ım bana hidayet lütfet. Öyle bir sırat ki ben o sıratta olayım. Bu sırat senin nimetlerine nail olanların yolu olsun. Beni o yola ilet, o yolda tut ya Rabbi. O yolun hidayetini bana lütfet ya Rabbi diye dua ediyoruz. Aman ya Rabbi, senin hidayetini bulduktan sonra dalâlette, sapıklıkta, yolunu şaşırıp gitmiş, dinini değiştirmiş olan Hıristiyan gibi olmayayım. Ya da kendilerine azap ve gazap ettiğin Yahudiler gibi olmayayım diye bir hidayet talebimiz var. Peki söyleyin bunu herhangi bir konumda okuyan müs-lüman hidayette değil mi ki Allah’tan hidayet istiyor? Ya da namaz kılan ve namazında bunu söyleyen bir müslüman namaz kılacak kadar Allah’ın huzurunda olma bilincinde iken yine de bana hidayet et ya Rabbi diyorsa, söyleyin o hidayeti nereden bulacak? Yâni kâfirliğe dönecek sonra tekrar müslüman mı olacak? Belki de böyle bir çapraşık düşünce, böyle bir farklı düşünce insanları, kâfirken müslüman olanlara sevgi konusunda farklı konuma getirmiş. Yâni bir adam önceden kâfirse, dinsizse, Hıristiyan’sa, Yahudiyse sonra da müslüman olmuşsa müslümanlar ona daha bir değer veriyorlar, daha bir el üstünde tutuyorlar. Ama önceden beri müslüman olan, hattâ biraz daha iyi müslüman olsa bile kimse onu dikkate almıyor. Ya da sonradan müslüman olan o kişi o önceki müslüman olanın seviyesinde olmasa bile daha elde tutuluyor nedense. Galiba hidayet denilen şeyin, küfürden dönmek şeklinde oluşuna daha bir özen gösteriyor, ya da özellik arz ediyor müslümanlar. Herhalde o kadar değil. Ben anladığımı söyleyeyim. Benim sebebimle bir tek kişinin eğer kâfirse müslüman olması, yok eğer müslüman ise daha iyi müs-lüman olması benim adıma kırmızı develerin benim olmasından çok daha hayırlı olmalıdır. Bir kişinin müslüman iken daha iyi müslüman olmasından kastım, kimi konularda müslümanlığı bilmiyorsa onları öğrenmesi, kimi bildiklerini yapmıyorsa onları yapmaya başlaması, İs-lâm’ın öğrenme ve yaşama seviyesinin alttan üste doğru çıkması şeklinde anlaşılabilir. Yâni benim sebebimle birisi önceki Müslümanlığına göre daha iyi müslüman oluyorsa, önceki cennet yolunda oluşuna nispetle daha iyi gidiyorsa, öncekine göre cennetteki derecesi daya yükseğe çıkmışsa, ya da kâfir olup cehenneme giderken müslüman olup cennete gitmeye başlamışsa işte ben buna sebep olmuşsam, benim sebebimle dini, âhireti, cenneti, cehennemi tanımışsa kırmızı develerin benim olmasından benim için çok daha hayırlıdır. Peki mademki kırmızı develerin hiç önemi yoksa, ben kırmızı develer konusunda hiç sa’y etmeyecek miyim? Öyle değil, ben Safa ve Merve’yi, ikisi arasında su aramak, rızık aramak üzere sa’y eden Hz. Hacer’i, ama sonunda kırmızı develerden çok daha değerli, çöl ortasında, dağların yalçın kayalıkları arasında, susuz, kimsesiz, insansız, evsiz, barksız bir ortamda ona lütfedilen Zemzem’i elbette u-nutmamalıyım. Onun için sa’y edecek, ama Safa ve Merve’yi aşmadan. Safa’yı öteye, Merve’yi beriye taşmadan sa’y edeceğim. Yâni Al-lah’ın haram-helâl sınırlarını çiğnemeden sa’y edeceğim. Lâkin sa’yim ve gayretim develerden önce, develerden daha çok birilerinin hidayeti üzerine olacaktır. Şimdi bir hadis okuyunca kendime soracaktım ya. Acaba bu hadis bana ne dedi? Acaba bu hadis sebebiyle ben neredeydim? Ne-rede olmalıydım ve şimdi neredeyim? Yâni acaba ben şu anda insanların hidayeti için uğraşıyor muyum, yoksa ben kırmızı develerin mi peşindeyim? İnsanlardan, yâni sizin yaşadığını çevrenin çok uzaklarındaki insanlardan söz etmiyorum. Ya da yeryüzünde farklı binlerce İslâm’ın dışındaki insanlardan da söz etmiyorum. Yâni çok uzaklarda birileri varmış, henüz ben onlarla tanışıp görüşmemişim, acaba onlarla nasıl görürümün hesabını yapmıyorum. Çünkü onlarla tanışabilmek, onların dillerini öğrenebilmek imkânı belki de hayatınız boyunca size hiç verilmeyecektir. Öyle değil mesele. Ama mutlaka komşunuz vardır sizin gibi konuşan, arkadaşınız vardır konuşup anlaşabileceğiniz, evinizde, dükkanınızda, okulunuzda, sofranızda birileri vardır. Pe-ki onların hidayetleri konusunda çalıp çabalamanız gerekmez miydi bu hadise göre? Ya da siz hâlâ kırmızı develerin mi peşindesiniz? Sen uğraş hele birilerinin hidayetine. Onlar hidâyete ermezler-se bile sen hidayette kalmaya devam edersin böylece. Yâni biz birilerinin hidayeti için çırpınırken, onlar hidayete ermezlermiş, onlar hidayette kalmazlarmış, onlar hidayeti bulmazlarmış ne fark eder bizim için? Çünkü nice peygamberler biliriz ki hiç ümmeti olmamış, hiç inananı olmamış. Ya da üç beş kişiyle sınırlı kalmış. Olsun, peygamberler hidayette kalmışlar ya. Ama unutmayalım ki bu işin sonunda gelecek mükafat insanlardan değil, Allah’tan olacaktır. Mü’min, mükafatını Allah’tan bekleyecek ve din duyurduğu insanlardan asla bir beklentisi olmayacaktır. Çünkü insanlardan gelebilecekler asla kesintisiz olmayacaktır ve de işin acısı Allah’tan gelecek bu kesintisize de engel olacaktır, bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.