42-43. “O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; gözleri dönmüş olarak yüzlerini zillet bürür. Secdeye çağırırlar ama buna güçleri yetmez. Oysa kendileri sapasağlam oldukları zaman secdeye çağırılmışlardı.” “Sak”, bacak, “keşf” de açmak demektir. Yani Allah buyuruyor ki, o gün sak keşf olunur. “An sakın” dendiğine göre yani o gün ba-caktan açılır. Bunun iki mânâsı vardır: 1- “Keşf üs Saak” paçaları sıvamanın Arapça’sıdır. Yani işe girişmede ciddiyet ve hazırlık demektir. Hani kolları sıvadı, paçaları sı-vadı ve işe başladı denir ya, işte bu anlamdadır. Hem işi ciddiye almak, hem de hazırlık yapmaktır. Yani kolları sıvadı, o işi kendine iş e-dindi, yapmaya başladı demektir. Öyleyse Allah o gün işi ele aldı, defteri dürüleceklerin defterlerini dürmeye başladı, pili bitirileceklerin pillerini bitirmeye başladı demektir. Sıkıntılı bir günün, dehşetli bir olayın ortaya çıkmasıdır. Bu gün, bir savaş günü de olabilir. Zira böyle bir günde iş ciddiye alınır ve paçalar sıvanır. Veya yine mecazî bir anlam olarak; dünyanın gitmesi, âhiretin ortaya çıkmasıdır. O gün ameller ortaya dökülür. Kapalı olan baldırlar açıldığı gibi sırlar da açığa çıkar. Veya kıyamet günü-nün korkunçluğundan dolayı orada görülen sıkıntı ve darlıkların ortaya çıkmasıdır. Veya insanlara Allah’ı hatırlatan büyük bir nurun ortaya çıkmasıdır. İnsanlar bu nuru görünce Allah’a secde edeceklerdir. Veya insanlarla Rableri arasındaki perdenin kaldırılmasıdır. Yani ya-ratıcı ile yaratılan arasındaki perde kaldırılacaktır. 2- Bir de Allah-u Zü’l-Celâl’in kendi bacağını açması, sıyırması anlamına gelir. Nedir? Nasıldır? Mahiyetini, şeklini tipini bilmiyoruz. Heyet-i umumiyesini bilmediğimiz, sadece iman ettiğimiz bir konu. Tefsir kitapları bunu anlatır. Buhârî’de bu konuda Rasulullah Efendimizden bir hadis var. Rasulullah Efendimiz buyurur ki: “Allah kıyamet günü mü'minleri toplayacak, bütün insanları toplayacak, dünyada kim neye tapınıyor idiyse, haydi onun peşinden gitsin buyuracak.” Herkes kendi taptığının peşinden gidecek, Yahudiler Üzeyr ibnullah peşinde cehenneme, Hristiyanlar Mesih ibnullah peşinde cehenneme, Firavun-lar Firavun peşinde, Nemrutçular, Leninciler, Stalinciler, Maocular, La-ikler, demokratlar hepsi tapındıkları peşinde cehenneme gidecekler. “Geriye sadece mü’minler ve bir de dünyada mü’min olmadıkları halde iman gösterisinde bulunan münâfıklar kalacak. Onlara: “Siz niye Rab-binizin peşinde gitmediniz?” denecek. Onlar diyecekler ki: “Biz Rabbi-mizi bulamadık, Rabbimizi bilemedik ki peşinden gitsek?” O zaman secde ile emredilecekler. Allah: “Ben sizin Rabbinizim! Bana secde e-din!” buyuracak, kimileri inanmayacaklar ve Allah’tan Rabbleri olduğu konusunda bir işaret, bir alâmet isteyecekler ve Rabbimiz tarafından da böyle bir sâk keşfetme, bacağından bir açma söz konusu olacak deniyor. Ama Allah en iyisini bilir, burada anlatılan kıyamettir. Kıyametin zuhuruyla, kıyametin ikamesiyle iş ciddiye bindiğinde, ameller ortaya döküldüğünde, sırlar deşifre edilip açıldığında, amel defterleri ortaya dökülüp tüm sırlar keşfedildiğinde, hesap-kitap başladığında demektir. Yani dünyada gayb olan, dünyada sadece iman edilen tüm iman konularının, hakikatlerin ortaya çıkmaya başlaması, cennetliklerin cenneti, cehennemliklerin de cehennemi anlamaya başlaması, gözlerin önündeki perdelerin yavaş yavaş açılıp inananların gıyaben inandıkları, inkar edenlerin de inkar ettikleri gaybî konuların üzerinden esrar perdelerinin kaldırılması anlamına gelir keşfu’s saak. Orada secdeye dâvet olunacaklar, “secde edin!” denecek onlara ama, Güçleri yetmeyecek buna, secde edemeyecekler, secdeye varamayacaklar. Bir tabaka halinde, oklava gibi, kazık gibi dimdik kalacaklar, ne yapacaklarını şaşıracaklar. Çünkü: Onlar, o alçaklar dünyadayken, salimken, sıhhatliyken, dünyada imkânları varken secdeye dâvet olunuyorlardı da, secde etmi-yorlardı, şimdi ne secdesi yapacaklar ki, deniliyor. Nereden becereceklerdi şimdi secdeyi! Çünkü dünyada secde etmiyorlardı, dünyada Rabblerinin emirlerine boyun bükmüyor, Rabblerinin yasalarına teslim olmuyorlardı. Dünyada bunu yapmayan orada becerebilir mi? Beceremeyecekler secdeyi. Sap gibi dikilip kalacaklar orada. “Sâlimûn” afi-yettedirler, bedenleri sıhhattedir demektir. Yani onlar ezan ve kamet-le dünyada sağlam oldukları halde secdeye davet edilirler, fakat ibadet etmezlerdi. Felaha çağıran ezanı işitiyorlar, fakat icabet etmiyor-lardı. Ezan okunarak farz namazlarını kılmaya çağrılıyorlardı, ama müezzinin davetine icabet etmiyorlardı. Tıpkı Allah’ın emrine boyun büküp secdeye varan meleklere karşılık şeytanın kazık gibi dikilip kaldığı gibi. Veya tıpkı şu anda Allah karşısında acizliğini, küçüklüğünü ve Rabbinin büyüklüğünü ortaya koyma adına secdeye varan mü’minlerin yanı başında secde etmeyen kâfirler gibi. O gün de bunlar secde edemeyecekler. Sahabeler ve selef bunu hep cemaatle namaz olarak tefsir etmişlerdir. Bakın burada bir dâvet var. Sahâbe-i kiram efendilerimiz bu-nun, bu dâvetin ezan olduğunu anlamış. Yani onlar dünyadayken ezanla mescide, cemaatle namaza çağrılıyorlardı da güçleri yettiği halde, sıhhatleri olduğu halde buna icabet etmiyorlardı şeklinde anlamışlardır. Yani bireysel, ferdî bir namaz yok çıkıyor sahâbenin anlayışında. Namaz ancak cemaatle olur. Ferdi bir namaz ancak bir mâzeretle caiz oluyor. Meselâ çok hastadır, çok soğuktur, çok yağmurludur, çok tehlike vardır ve işte ancak o zaman mescide cemaate gitmeme mâzereti doğuyor. O zaman bireysel bir namaza namaz denebiliyor. Aksi taktir-de savaşta bile cemaatle kılınıyor namaz. Yani o zaman şu bizim kıldıklarımıza ne denecek onu bilmiyo-rum. Allah korusun da şu anda bizler ezansız namaz kılıyor, mescitsiz secde ediyoruz. Yani ezanımız yok bizim. Ezanı yok bizim namazların. Öyle değil mi? Eğer şu okunan ezanlar bizimse, bizi çağırıyorsa bu ezanlar, o zaman niye gitmiyoruz oraya bilmiyorum. Niye icabet et-miyoruz bu ezanlara bilmiyorum. Bakın Tirmizî’de Rasulullah Efendimizden bir hadis var: “Kim ezanın, müezzinin nidasını duyar da ona icabet etmezse onun namazı yoktur.” Öyleyse buradaki, ezandır denmiş. Yani onlar daha evvel, dünyada sıhhatteyken, imkânları varken ezanla sücuda, yani mescide, cemaatle namaza dâvet ediliyorlardı da gitmiyorlardı. Şimdi kendi kendimize soralım: Şu anda mescide gitmiyor ve evlerimizde, dükkanlarımızda namazın defterini dürüyoruz. Peki mâzeretimiz ne? Niye git-miyoruz mescide? Niye icabet etmiyoruz ezanlara? Bir mazeretimiz var, bu mâzeret değil diye söyleyeceğim onu. Şeytandan mı filan bil-mem. Caminin adı mescittir, yani secde edilen, secdenin gerçekleştirildiği, secdegahtır mescid. Allah’a kulluğun ya da hayat programının icra edildiği yerdir mescid. Oradan mesaj alınacak ve uygulanacaktır. Hayatın mesajının alındığı yerdir mescid. Hayatı düzenlemek için mesaj alınan makam. Yani vahiyle, kitap ve sünnetle tanışma yeridir mescit. Hayatı programlama yeri. Hayata program çizen merkezdir mescit. Şimdi bu olmadığı için, mescid bugün bu fonksiyonu icra etmediği için gitmiyoruz güya. Hayatı düzenleme fonksiyonu kalmadığı için, orada hayatı düzenleyecek Allah vahyi değil de başkalarının vahiyleri, başkalarının talimatları gündeme getirildiği, Allah egemenliğinde değil de başkalarının egemenliğinde olduğu için gitmiyoruz. Mes-cidlerde gerçek tevhid değil de bid’atler hakim olduğu için gitmiyoruz. Yani bugün gitmeyişimize böyle bir kısım mâzeretlerimiz var. Ama bunların hiçbirisi mâzeret değildir. Gidelim biz dolduralım oraları. Gidelim biz engel olalım bidatlere. Gidelim biz oluşturalım cemaati. Biz hakim olalım. Çünkü o mescidleri biz yaptırdık. Bizimdir oralar. Neden eğitim yerleri olarak kullanmayalım mescidleri? Meselâ eğer kafamızda komşularımızı programlama, komşularımızı eğitip müslümanlaştırma diye bir derdimiz varsa mutlaka oraya gitmeliyiz. Çünkü komşularımızı biz orda bulacağız. Gideceğiz ve mescide gelmeyenleri getirmeye, gelenleri de eğitmeye çalışacağız. Bu işi en güzel yapabileceğimiz yerler oralardır. Öyleyse ezansız ve mescitsiz müslümanlığa bir son verelim. Hele ezansız müslümanlık hiç olmaz. Çünkü ezan müslümanlığın şiârıdır. Eğer bir beldede, bir bölgede ezan okunmuyorsa, neredeyse o bölgede yaşayan insanların öldürülmeleri meşru olacaktır. Bizim evlerde şu anda ezan okunmuyor. Birileri gelip bizi öldürse ne diyeceğiz bilmiyorum? Allah korusun da, Resûl-ü Ekrem Efendimiz ya da Hz Ömer, Hz Ebu Bekir efendimiz ordular gönderse, bu şehirde, bu mahallede herkes yatağından kalkıp namazlarını tek tek kılıp yatağına yattığından dolayı, haklı olarak bunlar müslüman değil diye üzerimize saldırıp öldürebilecekler. Gerçekten bu garip bir iş. Bu beldede ezan okunmadı, bunlar müslüman değil diye öldürülmeyi hak edeceğiz. Onlar orada konuyu anlayacaklar. Kulluğa müsaitken yapmamanın, secdeye müsaitken secde etmemenin cezasını yarın çok ağır ödeyeceğiz. Sadece secde değil tabi. Paramız varken onunla Allah’a kulluk edelim, yarın Allah elimizden alabilir. Boş vaktimiz varken bunu Allah’a tahsis edelim, yarın buna imkânımız kalmayabilir. Sıhhatimiz varken Allah’a kulluğa koşalım, yarın elimizden alınabilir. Allah’ın verdikleriyle Allah’a kulluk edelim, yarın bu verilenlerin hiçbirisi elimizde kalmayabilir. Konuşma imkânımız varken Allah’ın dinini anlatmak üzere konuşalım, yarın ağzımıza bir bant yapıştırılıp kodese tıkılabiliriz. Bugün birilerine gitme imkânımız varken gidelim, yarın o gideceğimiz, ya da biz, ölmüş olabiliriz. İmkânlarımız varken bugünden çocuklarımızı terbiye edelim, yarın vakit çok geç olur bizi dinlemeyebilirler. Rasulullah efendimize ilk gelen âyetler bunlar. Düşünün o günlerde Mekke’de Ebu Cehiller var, Ebu Lehepler var, Utbeler, Uteybe-ler, kâfirler, zalimler, hainler var. Peki bunlar karşısında ezilecek miydi peygamber? Hayır, Allah, peygamberini kesinlikle ezdirmeyecekti. Ba-kın hemen buyurdu ki: