50-51. “Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu in-kar edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde nerdeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. “O delidir” diyorlardı.” Allah onu seçti. Allah onu affedip seçilmişlerden kıldı da tarihte helâkten dönen tek kavim olan kavme yine onu peygamber olarak gönderdi. Kavmine verilen azap süresi dolunca, kavmi tevbe edip Allah’-tan af diledi. Allah da onları affetti ve üzerlerine gelmekte olan azabı kaldırdı Rabbimiz. Nihayet Hz. Yunus, kavminin helâk olmadığını, tev-beleri sonucu Allah’ın onları affettiğini öğrenince tekrar onlara dönüp geldi de kavmi ona iman etti. Yunus’un (a.s) dört hatası onu bu kadar eziyete soktu: 1- Yunus (a.s.) görevini, birilerine rağmen veya birilerine binaen yapmıştı. Kesinlikle yasaktı bu. Oysa bu özelliğinin dışında En’âm 90’da anlatıldığına göre Yunus (a.s.) bizler için en güzel bir örnektir diyor Rabbimiz. Demek ki birinci hatası tebliğini birilerine binaen, birilerine rağ-men yapmasıydı. Öyleyse biz de davranışlarımızı birilerine rağmen, birilerine binaen ayarlamayacağız. İnsanlar dinlemediler, insanlar değer vermediler diye hareketlerimizi ona göre değiştirmeyeceğiz. Onlar öyle yaptılar diye biz de ters davranmayacağız. Ama onlar öyle diye de düz davranmayacağız. Sadece Allah dedi diye yapacağız yapacağımızı. İşte en büyük yanlışlarımızdan biri budur. Ya seviyoruz, ya nefret ediyoruz, ya beklediğimiz gerçekleşmiyor, insanlar bizi dinlemi-yorlar, istenilen noktaya gelmiyorlar, adam olasıları yok diye sapıveriyoruz, dağıtıveriyoruz kendimizi Allah korusun. Ya da insanlar dinler görününce de şımarıveriyoruz. Olunca şımarıyor, olmayınca da dağıtıveriyoruz, ümitsizliğe kapılıveriyoruz. Birine beş yıl emek çekiyoruz, olmuyor diye üzülüp, moral bozup bırakıveriyoruz. Peki ona iyi davrandığımız, uğraşıp, didinip, emek çektiğimiz o beş yıl içinde ona bu kadar iyi davranmamızın sebebi neydi? Onun İslâm’a ihtiyacıydı değil mi? Peki bugün ihtiyacı yok mu aynı İslâm’a? Elbette var, öyleyse de-vam etmeliyiz. Ya da ona yaptığımız bu beş yıllık çabamızı Allah için yapıyorduk değil mi? Evet. Peki şimdi niye bırakıyoruz? Aynı Allah bu-gün de buna lâyık değil mi? Ama şu ayrı, sadece ona mı din anlataca-ğız? Elbette hayır. Öyleyse bıkmayacağız, usanmayacağız, anlatmadan anlamalarını beklemeyeceğiz. 2- Kavmine gelecek azabın geleceği vakti kendisi tayin etmeye kalktı. “Üç gün sonra Rabbinizden size azap gelecek eğer adam olmazsanız” dedi. 3- Kavmine haber verip uyardığı azabın gelmesinden önce kavmini terk etti. Üç gün sonra size azap gelecek demişti ama bu üç günün sonunu kendisi beklemeden kavmini terk etti. Halbuki Allah’tan böyle bir hicret emri gelmemişti kendisine. 4- Kavminin tevbe edip te Allah’ın kendilerini affedip azabın kaldırılmasından sonra kendisi dönmeyip Allah’ın onu döndürmesidir. “Öyleyse ey Nebim! Allah sana hükmünü gönderinceye kadar sabret! Sakın sıkılıp ta kaçıp gitme! Endişe etme Allah mutlaka imdada yetişir,” diyor ve böylece hem ona hem de bize bir örnek sabırsızlık örneği veriyor Rabbimiz. Öyleyse bugün bizler de sabredeceğiz. Günahtan kaçmaya sabır, bizi imandan, İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışan şer güçlerin karşısında dayanmaya sabır, bizi satın almak isteyenlere karşı, altımıza atacakları bir koltukla bizi Allah’ın dinini tebliğden uzaklaştırmaya çalışanlara karşı, ağzımıza bir bant yapıştırıp konuşturmamak için kodese atmak isteyenlere karşı sabır, sabır, sabır.. Bakın Allah’ın el-çisi önce anlatmış, toplumunu uyarmış, sonra onlar kabullenmeyince kaçmış. Ama bizler anlatmadan kaçıyoruz, uyarmadan adam olmalarını bekliyoruz. Belki de bugün bütün bu konularda Allah’ın bizden istediği sabrı gösteremeyerek kaçtığımız için biz de şu anda tıpkı Hz. Yunus (a.s) gibi balık tarafından, balığın karnından daha beter şu toplum tarafından yutulmuşuz da haberimiz yok. Pisliğin içine diz boyu gömülmüşüz de haberimiz yok. Unutmayalım ki bundan kurtulmanın yo-lu tevbe ederek, Allah’a dönmek ve Allah’ın istediği gibi kulluk görevlerimizi yerine getirmektir. “Onlar bütün bu gerçekleri dile getiren, insanı kulluğa çağıran bu Kur’an’ı duydukça öfkeden deliye dönüyorlar, kendilerini yiyecekmiş gibi ayrı, bir de sanki peygamberi yiyecekmiş gibi bir gözle bakıyorlar. Peygambere delice gözle bakıyorlar, sanki yok ediverecek, de-viriverecek, silip süpürüverecek bir gözle bakıyorlar.” Bir de deli diyorsunuz utanmadan ona. Madem deli, madem cinnî, cin çarpmış birisidir o peygamber, o zaman niye bu kadar düşmansınız ona? Niye bu kadar ondan korkup tedbirler alıyorsunuz? Hangi deliye bu kadar nefret edilir? Hangi deliye bu kadar nefret edilmiş bugüne kadar? Hangi deliye bu kadar gayz ve kin taşınılır? Ne bu haliniz sizin böyle? Madem mecnunsa bırakıverin onu kendi haline. Bakın çevrede yığınlarla deli var, mecnun var, hangisinin peşine bu kadar insan takılmış? Hangisi sizi bu kadar korkutmuş? Araplardan bir adam, kendisini riyazata çekiyormuş, sonra bir deve, bir koyun gösteriyorlarmış. Ne kadar da hoş diye adam bir baktı mı, deve devriliveriyormuş. Müthiş göz etkisi olan bir adam. İşte müşrikler bu tür adamlara rica ediyorlardı. “Ne olur o etkili gözünüzle bir bakıverin de şu Muhammedin işini bitiriverin” diyorlardı. Hani gücü yetse, adam gözüyle yiyecek deriz ya, veya hırsızın mala baktığı gibi bir bakış anlıyoruz. Sanki peygamberi yok ediverecekler böyle.