13,15. “Ey Muhammed! Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidâyetlerini artırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa andolsun ki, bâtıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka İlâhlar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?” Evet peygamberim! Onların kıssalarını sana hak olarak anlatıyoruz. Hak olarak anlatırız. İşte yıllar önce gerçekleşmiş ve dilden dile dolaşan bir haberin iç yüzü. Kıssanın sahibi, kıssanın yönlendiricisi, olayın programlayıcısı ve yaratıcısı Allah. Yarattığı programladığı kıssayı yorumlayan ve haber veren de Rabbimiz. Olayı haber veriş sebebini de en iyi bilen şüphesiz yine Allah. Bu olay ve yorumla bize sunduğu mesaj istikâmetinde bizden de bir kulluk isteyen yine Allah. Biz onların haberlerini hak açığa çıksın diye size haber veriyoruz, dinleyin öyleyse. Hak ile. Hak ortaya çıksın, hakikat anlaşılsın di-ye. Hak nedir? Hak; Allah’ın hayata karışıcı tek Rab ve İlâh oluşu gerçeği ile, benim kul olmam gerçeğidir. Allah insan hayatına karışan tek Rab, ben de onun kulu olmak zorundayım. İşte bu âlemde en büyük ve tek hak budur. Bundan başka hak mı var ki? İşte tüm bu haberler, işte bu kitap, bu peygamber bu hakkın açığa çıkması için gel-miştir. Şu andaki haber merkezlerinin haberleri peşinde koşan bizler Rabbimizin bu haberiyle ne kadar ilgilendiğimizi düşünmek zorundayız. Bizim dirilişlerimize sebep olsunlar diye Rabbimizin yıllar sonra dirilttiği Ashab-ı Kehf’in haberiyle ilgilenmeyen bizler yoksa onların yerinde uyuyan insanlar konumunda mıyız? Onların uykusu uyandırma adına bir uykuydu. Tüm uyuyanları uyandırmak içindi onların uykuları. Tıpkı bir süre sonra uyanışıyla tüm tabiatı uyandıracak olan baharın uykusu gibi bir uykuydu bu. Bir neşv-ü nema uykusuydu bu. Bu uyku mesajın hüsnü kabul göreceği bir zamanın beklenmesiydi. Beklenecekti bir süre çaresiz. Kimi zaman zindanlarda bir bekleme, kimi zaman Hıra mağarasında bir bekleme, kimi zaman şehid olarak toprağın sinesinde bir beklemeydi bu. Geleceğe atılmış bir tohumun filizlenmesinin beklenmesiydi sanki bu. Yusuf’un zindanı da böyleydi. Zindan kendi ölümünü hırsla isteyen zulüm düzenlerinin kendi elleriyle oyduğu mağaradan farksızdır. Resûlü Ekremin hayatında da böyle bir mağara görüyoruz. Bu mağaralar aydınlığa çıkışın kapılarıdır. Onlar gençtiler, dinç ve dinamiktiler. İman ettiler de Allah da imanlarını artırıverdi. Yaşları genç değil, imanlarıyla genç ve dinçtiler. Rablerine iman ettiler, Allah’ı Rab ve İlâh olarak kabul ettiler, bu kabulün, bu güvencesine evet dediler, Allah da bu kabullerinin gereği onlara hidâyetini, yol gösterisi lütfediverdi. Allah onlara hidâyet buyurdu ve hidâyetlerini daha da artırıverdi. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh olduğuna inanmışlardı. İşte bu imanları kendilerine çok çok hidâyet kazandırıyordu. Bürûc sûresinde de aynı konu anlatılıyordu. Orada anlatılan, diri diri hendeklere gömülen mü’minlerin inanç modelleriyle buradaki gençlerinki aynıdır. Onlar Azîz olan, Hakîm olan ve göklere ve yere egemen olan bir Allah’a inanmışlardı da kâfirin gözünde suçlu görülmüş ve öldürülmüşlerdi. İşte bu gençler de onlar gibi inanmışlar ve suçlu görülmüşler. Evet onlar daha gençtiler, tomurcuktular, henüz hayatlarının baharını yaşıyorlardı. Diriydiler, canlıydılar. Eğer Rablerine îmanları olmasaydı, eğer onları yerlerinde durdurmayan Rablerine teslimiyetleri olmasaydı, eğer peygamberlerinin getirdiği hidâyet hediyesiyle gönülleri çarpmasaydı, eğer öteki arkadaşları ve akranları gibi vahiy bilgisinden, kulluk bilincinden habersiz olsalardı o zaman belki de öteki gençler gibi, öteki akran ve arkadaşları gibi analarının kucağında, evlerinde, köşklerinde kendi dünyalarını yaşayıp gidecek, bir nebat gibi, bir böcek gibi sonunda yok olup gideceklerdi. Belki rahatları bozulmayacaktı. Belki böyle bir hicret, böyle bir ayrılık, böyle bir kıyam ve böyle bir mağara ve onun getirdiği korku ve sıkıntı olmayacaktı. Belki huzurları kaçmayacaktı, rahatları yerinde olacaktı ama beri tarafta hayatları da ölümsüzleşmeyecekti. Toplumun öteki gençleri gibi yaşayıp ve ölüp gidecekler ama hayatları ölümsüzleşmeyecekti. Yâni kıyâmete kadar mü'minlerin gözünde kahramanlaşmayacaklar, destanlaşmayacaklardı. Bu îman ve teslimiyetleri olmasaydı tıpkı öteki akranları gibi unutulup gideceklerdi. Kendilerinden sonra ve şuanda kimse onları hatırlarına bile getirmeyecek, kendilerini saygı ve dua ile anmayacaktı. Bakın hayatlarını Allah için yaşayan, Allah için hayatlarından vazgeçen insanların hayatları nasıl değerleniyor? Allah böyle kimselerin hayatlarını nasıl bereketlendiriyor? Yazıklar olsun bir böcek gibi yiyip, içip, yaşayıp, ölüp de unutulup gidenlere. Ne mutlu hayatlarını o hayatın vericisi uğrunda fedâ ederek, Allah adına bu tür kıyamları gerçekleştirerek, hayatlarını Allah’a satarak ebedî ölümsüzlüğü elde edenlere. Ne mutlu fâni hayatı verip de bâkiyi satın alanlara. Ne mutlu gençliği tohum gibi ekip de kıyâmete kadar diri kalanlara. Rabbimiz diyor ki onlar henüz gençtiler. Henüz hayatlarının baharını yaşıyordular. Onlar Rablerine Rablerinin istediği şekilde îman ettiler. İmanlarını gündeme getirdiler. İnandıkları Allah’ın emirlerine teslim oldular. Çünkü îman beraberinde teslimiyeti de gerektiriyordu. İnandılar ve inandıkları Allah’a teslim oldular. İnandıkları Allah’ın seçimini seçim kabul ettiler. Seçimlerini Rablerinden yana kullandılar. İnandıkları Allah’ın kendileri adına seçtiği hayatı tercih ettiler. Rablerine güvenip dayandılar. Onlar böyle Rablerinin istediği biçimde iradelerini, hayatlarını, kalplerini Allah’a teslim edince Rableri de onların hidâyetlerini artırıverdi. Allah da onların hidâyetlerini ziyâdeleştiriverdi. Girdikleri yolda Allah da onların teslimiyet ve güvenlerini artırıverdi. İmanlarını gürleştirip yollarını açıverdi Allah. İmkan verdi onlara bu konuda. Kişi îman ettiği Rabbinin gösterdiği hidâyet üzere yürümeye karar verirse Allah da onun bu konudaki îmanını artıracaktır. Bu doğru orantılıdır. İman edenin hidâyeti artacak, hidâyette olanın da îmanı artırılacaktır. İlk önce bu gençler îman etmişler, ama teslimiyeti de gündeme getiren bir îmanla îman etmişler Allah da onların teslimiyetlerini ve hidâyetlerini artırıvermiş. Sonra Allah için kıyama kalkıştıkları zaman da biz onların kalplerini sağlamlaştırıverdik diyor Rabbimiz. Kıyam ettiler. Kıyam ne-dir? Yâni namaz mı kıldılar? Öyle değil, bizim namazla ulaşacağımız şeyin eylemini yaptılar. Ya da bizim namazımız bize bunların eylemini kazandırmalıydı. İşte şu bizim kılmaya çalıştığımız namaz bunun eğitim programıdır. Onlar Allah’ın dininin ikâmesi adına Allah’ın dininin hâkimiyeti adına kıyama kalkınca Allah da onların kendisine bağlılıklarını, Allah’a güvenlerini, itimatlarını ve teslimiyetlerini raptedip kavileştirdik kuvvetlendirdik diyor. Allah’a olan güvenlerini tevekküllerini artırdık ki onlar kıyama kalkabildiler diyor Rabbimiz. Onlara imanda sebat, amelde sebat verdik. Evet onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güvenle kıyama kalktılar. Kıyam: Ayağa kalkmak doğrulmak demektir. Kıyam müminin diniyle doğrulması dinini îmanını ayağa kaldırması demektir. Evet gençler sayısal azlıklarına bakmadan, güçsüzlüklerine, çaresizliklerine bakmadan gerçek güç kaynağından aldıkları güçle ayağa kalktılar. Dinlerini îmanlarını ayağa kaldırmak istediler. İmanlarını tüm dünyaya ilân etmek istediler. İmanlarını açığa vurmak istediler. Kabuklarını yırtıp dışa taşmak istediler. Dinlerini imanlarını dışa taşırmak istediler. Çünkü kalbe hapsedilen ve sosyal hayatta yaşanmayan bir din Allah’ın istediği bir din değildi. Mabetlere hapsedilen ve toplum hayatında varlığı hissedilmeyen bir îman, îman değildi. Bu gençler îmanlarıyla hayatı doğrultmak için doğrulmak istediler. İnançlarıyla çevrelerini, babalarını, analarını akrabalarını ve tüm toplumlarını doğrultmak için doğrulmak istediler. Onlar doğrulup ayağa kalkmalıydılar ki toplum doğrulsun. İşte bu niyetle doğruldular gençler. Dinlerini babalarına, analarına, akrabalarına, amirlere, müdürlere, başkanlara, tâğutlara, sahte İlahlara, yapay tanrılara ve onların kullarına, herkese ve her yere, her döneme, her asra îmanlarını haykırmak, Îslâmlarını ilân etmek istediler. Kulluğa lâyık varlığın sadece Allah olduğunu, kulları adına kulluk programı belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’a kulluğun dışındaki tüm varlıklara kulluğun sahte olduğunu, Allah kullarına Allah’tan başkalarının belirlediği yasaların tümünün geçersiz olduğunu, Allah sisteminin dışındaki tüm sistemlerin bâtıl olduğunu, Allah’tan başkalarına kulluğu kesinlikle reddettiklerini tüm topluma, tüm dünyaya ve tüm çağlara ilân etmek istediler. Bakın kendilerini ortaya koyarak tıpkı bizim şu anda kıyamını gerçekleştirmek üzere doğrulduğumuz kıyamımız olan namazlarımızın başında dediğimiz gibi dediler ki; Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Biz Ona îman edip teslim olmuşuz. Biz irademizi Ona teslim etmiş, Onun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu Ondan yana kullanmış, Ona güvenip dayanmışız. Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yâni tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda, kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hakim tek varlık Allah’tır, biz O dedi diye yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar O var ettiği için vardır. O tüm kâinata egemendir. Yeryüzünün küçücük bir ülkesinde, küçücük bir bölgesinde, küçücük bir şehinde hakları olmadığı halde insanlar üzerinde Rableşen Allah kullarının kendilerine kulluğunu isteyen, Allah yasaları dururken Allah kullarına yasa belirlemeye ve Allah’ın kullarını bu yasalara itaate zorlayarak onları kendilerine kul köle yapmaya çalışan sahte Rablere değil, biz onların da onlar gibi göklerde ve yerde ne varsa hepsinin de yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’a îman ettik. Gökleri ve yeri yaratan, göklerde ve yerde olanların tümünü yaratan ve yarattıklarını yaşatıp doyuran, onlar üzerinde saltanat ve egemenliğini sürdüren Allah’ı Rab bildik. Ondan başka Rab, Ondan başka İlah da tanımıyoruz. Ondan başka kendilerine kulluk edilecek, yasaları uygulanıp hatırı kazanılacak, Ondan başka emirleri dinlenecek bir İlah da bilmiyoruz. Onun dışındaki tüm sahte Rableri, tüm sahte İlahları reddediyoruz. Göklerde ve yerde Ondan başka Rab, Ondan başka kanun koyucu, Ondan başka İlah var mı ki onlara da kulluk yapalım? Göklerde ve yerde Ondan başka mülke sahip birileri var mı ki onun yasalarını da dinleyelim? Göklerde ve yerde Ondan başka yaratıcı var mı ki ona da minnet duyalım? Biz kendileri de bizim gibi âciz olan, kendilerini bile yaratmaktan âciz olan, ölümlerinin bile önüne geçemeyen bu sahte ilahların tümünü reddedip göklerin ve yerin Rabbine îman ettik. Hayatımızı Onun adına ve Onun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayacağız. Kesinlikle O’nun berisinde kulu kölesi olunacak varlık yoktur. Biz O’nun berisinde kendisine kulluk yapılacak varlık tanımıyoruz. O’nun dışında, O’nun izni olmadan hiç kimseye boyun eğmez, kulu kölesi olmayız. Sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak başkasını tanımayız. Kimileri için bu tür âyetler ilaç gibi sanki. Alırlar âyeti, istediklerini yükleyip kendilerince geliştirdikleri bir mantıkla herkesi kâfir ve müşrik ilan ederler. Eh madem ki bizler sadece Allah’ı dinleyecek, başkalarını dinlemeyeceksek, o zaman ne kadın kocasını, ne evlât babasını, anasını, ne talebe hocasını, ne tebaa reisini dinlemeyecek çıkar mı buradan? Hayır çıkmaz bu, Allah dediyse dinleyeceğiz çıkar. Allah’ın demediği konuda, evet kim olursa olsun dinlemeyeceğiz, anamız, babamız da olsa. Ama Allah’ın dinleme dediği konuda. Çünkü ben anamı, babamı Allah onları dinle dedi diye dinliyorsam bu ayrı olacaktır elbette. Yâni sözü dinleneni razı etmek için değil, Allah’ı razı etmek için dinleyeceğiz. Çünkü dinle diyen Allah’tır, O dinle dediği için dinleyeceğiz. Evet, gençler biz Allah’tan başkasını dinlemiyor, Allah’tan başkasını çağırmıyor, Allah’tan başkasına dua etmiyoruz. Eğer bunun aksini yapar, O’ndan başkalarını da dinler, O’ndan başkalarına da dua eder, O’ndan başkalarının arzularını da yerine getirmeye kalkışırsak, o zaman biz şaşırmış, sapmış, kaybetmiş oluruz dediler. Evet, “lâ ilâhe illallah” diyenler, Allah’tan başka İlâh yoktur diyenler bunu böylece yaşamak zorundadırlar. Öyleyse şu anda bu sözü söylediğini iddia eden bizler, hepimiz kendimizi bir ölçelim. Bu sözü söylemiş kimseler olarak acaba şu anda hayatımıza karışmaya yetkili Allah’tan başka varlık var mı, yok mu? Varsa, onlar Allah’ın izin verdikler mi, yoksa kendimiz mi öyle yaptık? Hattâ kendimiz de istemedik de birileri uzaktan kement atıp boynumuza ip mi geçirmişler? Herkes bir baksın hayatına. Evet, diyorlar ki gençler, boşuna üzerimize gelmeyin. Bize bu-nun dışında bir şey söyletemezsiniz. Eğer biz böylece tanıdığımız ve böylece inandığımız Allah’tan başka ilahlar, Allah’tan başka tanrılar ve tanrıçalar kabul edip onları da hayatımızda söz sahibi bilerek onlara da kulluk ve itaat edecek olursak o zaman Allah korusun biz sapıtmış ve şirke düşmüş oluruz. Hem Allah’ı hem de onları dinlemeye kalkarsak, hem Allah’ı hem de onları razı etmeye çalışırsak o zaman biz sapıtmış ve dinimizi kaybetmiş oluruz. Bu şirktir. Hayatı parçalamak, hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama bazı bölümlerinde de öteki Rableri dinlemeye başlar, hayatımızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırır öteki bölümlerinde de Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulamaya kalkışırsak o zaman şirke düşmüş oluruz. Yapamayız biz bunu. Yaptıramazsınız bize bunu. Bize Rabbimizden hidâyet geldikten sonra, biz Rabbimizin kitabıyla, biz Rabbimizin elçisinin mesajıyla tanıştıktan sonra, biz yolumuzu bulduktan sonra artık ebedîyen dedirtemezsiniz bunu. Öldürseniz de, kesseniz de, zindanlara tıksanız da, vücutlarımızı lime, lime parçalasanız da dedirtemezsiniz bize bunu. Bizi artık kesinlikle şirke düşüremezsiniz. Bu hidâyetimizden sonra artık kesinlikle bizi küfre düşüremezsiniz. Biz Âlemlerin Rabbine inandık ve sadece Onu Rab ve İlah bildik. Boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu da Ona teslim ettik, O ne tarafa çekerse o tarafa gitmeye karar verdik. Biz hayatımızı o hayatın sahibine adadık. Bu yola baş koyduk. Hayatımızı Allah için yaşamaya ve Allah için fedâ etmeye karar verdik diyerek ikrar ettiler imanlarını, ilân ettiler îmanlarını ve böylece kendilerini ortaya koydular. Biz buyuz diye kendilerini, kendi îmanlarını, kendi yollarını ortaya koyduktan sonra da toplumlarını ve toplumlarının şirkini küfrünü yargılama başladılar: Şu bizim kavmimiz bunlar Allah’tan başka, Allah berisinde, Allah dununda ilahlar edindiler. Hayatlarına karışacak, hayatlarında söz sahibi olacak Allah’tan başka ilahlar buldular. Allah’tan başka ilahlar bulup onları söz sahibi kabul ettiler. Allah’tan başka ilahlar bulup hâkimiyeti onlara verdiler. Allah’ı hayatlarından kovdular. Tamam ya Rabbi! Sen kitap gönderensin, sen peygamber göndererek arzularını emir ve yasaklarını bize bildirensin, anladık da ama bizim hayatımız değişti. Devir değişti. Öncedenmiş bunlar. Şimdi artık bizim hayatımıza karışacak başka tanrılarımız da var. Hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız var diyorlar. Tamam hayatımızın ibadet bölümünde seni dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi başka ilahlarımız var diyorlar. Bakın Rabbimizin bize örnek olarak sunduğu yiğit gençler diyorlar ki; şu bizim kavmimiz, şu bizim toplumumuz var ya, tutmuşlar Allah’tan başka ilahlar edinmişler. Allah’tan başka yetkililer bulmuşlar, onların dediklerini yerine getirmeye, onların arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bir şeyler yapıyorlar, bir şeyleri yapmak zorunda olduklarını iddia ediyorlar, lâkin bu yaptıklarını kimin dediğini de bil-miyorlar. Efendim, işte düğünde şunlar şunlar yapılmalı, nişanda böyle olmalı, gelin şöyle giyinmeli, damat böyle yapmalıdır, okulda şöyle şöyle giyinilmeli, başlık parası şöyle ödenmeli, filan günde şunlar şunlar yapılmalı. Peki kim dedi bunları? Kim koydu bu kuralları? Kimse yok ortada. Yâni kimin dediği de belli değil. Ondan dolayı da kimse sorgu-lanmıyor bu toplumda. Zaten kimin dediği ortada olmadığı için böyledir. Halbuki Allah’ın kitabı olsa, bakarız öyle mi, değil mi diye. Evet hayatta Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğinin dışına çıkıldı mı, Allah korusun her şey kimvurduya gidecektir. Yâni ayağa basan da yok, ayağa basılan da yok, ama kavga edenler var piyasada. Hani öyle bir fıkra var, anlatayım. Bir adam yolda giderken istemeden, kasıtsız olarak birinin ayağına basıvermiş. Ayağına basılan cıngar çıkarıp bağırıp çağırmaya başlamış. Berikisi son derece üzgün, mahcup özürler diler. Kusura bakma arkadaş, bilerek olmadı, istemeyerek oldu, filan dedikçe, ötekisi; olmaz arkadaş, dikkat edecektin, basmayacaktın, bu yaptığın insanlık değil diye üzerine varınca, laf kalabalıklaşınca insanlar da kalabalıklaşır. Oradakilerden birisi araya girmiş ve demiş ki; yahu nedir sizin derdiniz? Adam anlatmaya başlar, yâni gerçekten bilmeden istemeyerek, bu arkadaşın ayağına basmışım, özür diledim ama anlamadı adam. Derken bu üçüncü şahıs dön-müş ayağına basılan adama; arkadaş, olur böyle şeyler, adam hata etmiş, etme, eyleme, insandır, sen de yapabilirsin. Derken o ayağına basılan bu üçüncü şahsa dönmüş ve başlamış ona çatmaya; Olur mu kardeşim, ne demek? Bu adam insan değil mi? Gözü kör mü? Kulağı sağır mı? Aklı yok mu? Filan diye çıkışmaya başlayınca, derken o birinci, ayağa basan şahıs, bakmış ki zaten kendisine laf düşmüyor, yoluna devam etmiş. İkinci ve üçüncü şahıs kavgayı sürdürürken, bir dördüncü adam devreye girmiş; ne oluyor yahu? Nedir bu kavganız? Yahu demiş üçüncü, bu adamın ayağına birisi basmış, bir insanlık görevi olarak bu işin olabileceğini anlatmaya çalıştım, adam anlamadı. Dördüncü adam diyor ki, yahu be kardeşim, sana ne? Niye burnunu sokuyorsun el âlemin işine? Seni ne ilgilendirir bu iş? Filan deyince, bu defa beriki, olur mu yahu? İnsanlık öldü mü? İki kişi arasına girmeyelim mi? Filan diye onunla tartışmaya başlayınca, o ikinci, ayağına basılan da bakmış ki kendisine laf düşmüyor, o da yoluna devam etmiş. Ayağa basan da yok, basılan da yok. Berikilerin tartışması mahkemeye intikal etmiş. Hakim dosyaları incelemiş ve demiş ki; oğlum, alın sanıkları içeriye. Almışlar. Hakim; ayağa basan! Kalk bakalım ayağa! Ses yok. Ayağa basılan! Sen kalk! O da yok. Peki siz nesiniz? Demiş hakim. Efendim, biz filan demeye başlayınca; çıkın ulan! demiş. Sizden başka işim yok mu benim? Yâni kim dedi? Kim yaptı? Belli değil. Ya Rabbi! Bizim bu kavmimiz seni bırakıp başka ilahlar edindiler. Hayatlarını sana sorup öylece yaşamaları gerekirken seni unuttular. Çünkü Sûrenin başında Rabbimiz kendisinin Kayyûm olduğunu anlatmıştı. Kayyûm olan varlığı konusunda başka hiç kimseye muhtaç olmayan Allah kendi katından ıveci olmayan, eğri büğrülüğü olmayan ve başka hiçbir kitabın yardımına muhtaç olmadan insanlığın hayatını düzenleyebilecek ve insanların tümünü dünya ve âhiret saadetine ulaştıracak bir kitap göndermişti Rabbimiz. Halbuki kitap gönderen Oydu, halbuki peygamber gönderen Oydu, halbuki onları yaratan Oydu, öldüren de Oydu. Halbuki istifade ettikleri tüm nîmetleri kendilerine veren Oydu. Halbuki öteki İlahlar kendilerine hiçbir şey vermemişlerdi. Hiçbir şeyi yaratmamıştı onlar. Kendilerini bile yaratmamışlardı onlar. Gökten yağmuru yağdıran Oydu, rüzgarı estiren Oydu, rızık gönderen, doyuran besleyen Oydu. Mülkün sahibi Oydu mâlik Oydu. Halbuki ötekiler kendilerine bile mâlik değillerdi. Bu insanlar Allah berisinde ilahlar bulmaya çalıştıklarında, onlar da dinlenmeli, onlar da hayatımızda söz sahibi olmalı, onlara da egemenlik hakları vermeliyiz dedikleri varlıkların bu yetkileri konusunda apaçık bir belge, bir delil bulmalı değiller miydi? Var mı böyle bir delilleri? Onların da Allah’ın ortakları olduğuna dair bir belgeleri var mı? Kitaptan bir hüccetleri var mı? Hal böyleyken bütün bunlar güneş gibi ayan beyanken ya Rabbi şu bizim kavmimiz seni bırakıp da senin dununda kendilerine İlahlar ve Rabler buldular. Ama onların ilah edindikleri varlıklar ya kendileri ya da kendileri gibi âciz varlıklardır. Allah’tan kurtulalım da başka kim olursa olsun onlara kulluk edelim dediler. Çünkü biliyorlardı ki Allah’ı atlatmaları mümkün değildir, ama kendileri gibi âcizleri diskalifiye etme imkânları her zaman olabilecekti. Allah’ı şartlandırmaları, Allah’a yol gösterip akıl vermeleri mümkün olmayacaktı ama kendileri gibi olanları şartlandırmaları, yönlendirmeleri her zaman mümkün olabilecekti. Zaten tanrılarını kendileri seçecekti. Bu da yeryüzünde işleyen Allah’ın bir yasasıdır. İnsanlara bu yasayı da Allah koymuştur. Rabbimiz yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği insana demiş ki: Haydi seni yeryüzünde halîfe yaptım. Seni halîfelik özellikleriyle donattım, seni yeryüzündeki tüm varlıkların efendisi olacak biçimde yarattım. Bana kulluk yapmaya da bana isyan etmeye de imkân tanıyarak sana irade verdim. Yeryüzünde ilahlık taslayarak bana kafa tutmaya cüret etsen de sonucuna kendin katlanman kayd-u şartıyla sana bu iradeyi verdim demişti Allah. İşte insanlar yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu yasa gereği ona kulluk yapmaya da ondan başkalarına kulluk yapmaya da izinlidirler. İşte bu gençler kavimlerini sorguladılar. Toplumlarının şirklerini hayat anlayışlarını reddettiler. Toplumlarının değer yargılarını reddettiler. Biz sizden ayrıyız, bizim sizinle bir ilgimiz alâkamız yoktur dediler. Sizler Allah’a şirk koştunuz. Sizler Allah berisinde kendinize ilahlar buldunuz. Madem böyle iddia ediyorsunuz, buna apaçık bir delil getirmeli değil miydiniz? Allah’tan başka ilah edinenlerin bu konuda Allah’tan gelmiş bir delilleri olmalı değil miydi? Allah’tan gelme hiçbir delilleri yok. Öyleyse: Böyle Allah’a karşı yalan iftira edenlerden daha zalim kim var-dır? Allah’ın dediğini demedi, demediği dedi diye iftira eden kimseden daha zalim kim vardır? Allah hayatı yönetmeye yetmedi, başkalarına da ihtiyaç var diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışan, Allah’a yetki sınırlaması getiren kimseden daha zalim kim vardır? Yalan isnâdıyla Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah’ın kitabında dedikleri bellidir. Altı bin küsûr âyet. İşte bu âyetlerde anlatılanlar mutlak gerçektir. Bu mutlak gerçeklerin, bu âyetlerin peygamber planında uygulaması olarak da diyelim ki atmış civarında hadis var. Şimdi bu âyetlerde ve hadislerde olmadığı halde yaptıklarımıza ne diyeceğiz? Biz bunları Allah’a iftira olarak yapmıyor muyuz? Sabahta ve akşamda yaptıklarımız, eğer bu âyet ve hadislerde yoksa iftira değil mi Allah’a? Allah’ın dediğini demedi, demediğini dedi anlamına gelmez mi bu yaptıklarımız? Sanki o konuda Allah bir şey dememiş gibi bu kitaba ilgisiz yaşamak iftira değil de nedir Allah’a? İşte böyle yapan kimseden daha zalim yoktur, diyor Allah. Öyleyse aklımızı başımıza alalım da yaptıklarımızı kitaptan delillendirecek biçimde kitabımızla ilgi kurmaya, vahiyle beraber olmaya çalışalım inşallah.
13,15. “Ey Muhammed! Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış bir kaç gençti. Onların hidâyetlerini artırmış ve kalplerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa andolsun ki, bâtıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka İlâhlar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?” Evet peygamberim! Onların kıssalarını sana hak olarak anlatıyoruz. Hak olarak anlatırız. İşte yıllar önce gerçekleşmiş ve dilden dile dolaşan bir haberin iç yüzü. Kıssanın sahibi, kıssanın yönlendiricisi, olayın programlayıcısı ve yaratıcısı Allah. Yarattığı programladığı kıssayı yorumlayan ve haber veren de Rabbimiz. Olayı haber veriş sebebini de en iyi bilen şüphesiz yine Allah. Bu olay ve yorumla bize sunduğu mesaj istikâmetinde bizden de bir kulluk isteyen yine Allah. Biz onların haberlerini hak açığa çıksın diye size haber veriyoruz, dinleyin öyleyse. Hak ile. Hak ortaya çıksın, hakikat anlaşılsın di-ye. Hak nedir? Hak; Allah’ın hayata karışıcı tek Rab ve İlâh oluşu gerçeği ile, benim kul olmam gerçeğidir. Allah insan hayatına karışan tek Rab, ben de onun kulu olmak zorundayım. İşte bu âlemde en büyük ve tek hak budur. Bundan başka hak mı var ki? İşte tüm bu haberler, işte bu kitap, bu peygamber bu hakkın açığa çıkması için gel-miştir. Şu andaki haber merkezlerinin haberleri peşinde koşan bizler Rabbimizin bu haberiyle ne kadar ilgilendiğimizi düşünmek zorundayız. Bizim dirilişlerimize sebep olsunlar diye Rabbimizin yıllar sonra dirilttiği Ashab-ı Kehf’in haberiyle ilgilenmeyen bizler yoksa onların yerinde uyuyan insanlar konumunda mıyız? Onların uykusu uyandırma adına bir uykuydu. Tüm uyuyanları uyandırmak içindi onların uykuları. Tıpkı bir süre sonra uyanışıyla tüm tabiatı uyandıracak olan baharın uykusu gibi bir uykuydu bu. Bir neşv-ü nema uykusuydu bu. Bu uyku mesajın hüsnü kabul göreceği bir zamanın beklenmesiydi. Beklenecekti bir süre çaresiz. Kimi zaman zindanlarda bir bekleme, kimi zaman Hıra mağarasında bir bekleme, kimi zaman şehid olarak toprağın sinesinde bir beklemeydi bu. Geleceğe atılmış bir tohumun filizlenmesinin beklenmesiydi sanki bu. Yusuf’un zindanı da böyleydi. Zindan kendi ölümünü hırsla isteyen zulüm düzenlerinin kendi elleriyle oyduğu mağaradan farksızdır. Resûlü Ekremin hayatında da böyle bir mağara görüyoruz. Bu mağaralar aydınlığa çıkışın kapılarıdır. Onlar gençtiler, dinç ve dinamiktiler. İman ettiler de Allah da imanlarını artırıverdi. Yaşları genç değil, imanlarıyla genç ve dinçtiler. Rablerine iman ettiler, Allah’ı Rab ve İlâh olarak kabul ettiler, bu kabulün, bu güvencesine evet dediler, Allah da bu kabullerinin gereği onlara hidâyetini, yol gösterisi lütfediverdi. Allah onlara hidâyet buyurdu ve hidâyetlerini daha da artırıverdi. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh olduğuna inanmışlardı. İşte bu imanları kendilerine çok çok hidâyet kazandırıyordu. Bürûc sûresinde de aynı konu anlatılıyordu. Orada anlatılan, diri diri hendeklere gömülen mü’minlerin inanç modelleriyle buradaki gençlerinki aynıdır. Onlar Azîz olan, Hakîm olan ve göklere ve yere egemen olan bir Allah’a inanmışlardı da kâfirin gözünde suçlu görülmüş ve öldürülmüşlerdi. İşte bu gençler de onlar gibi inanmışlar ve suçlu görülmüşler. Evet onlar daha gençtiler, tomurcuktular, henüz hayatlarının baharını yaşıyorlardı. Diriydiler, canlıydılar. Eğer Rablerine îmanları olmasaydı, eğer onları yerlerinde durdurmayan Rablerine teslimiyetleri olmasaydı, eğer peygamberlerinin getirdiği hidâyet hediyesiyle gönülleri çarpmasaydı, eğer öteki arkadaşları ve akranları gibi vahiy bilgisinden, kulluk bilincinden habersiz olsalardı o zaman belki de öteki gençler gibi, öteki akran ve arkadaşları gibi analarının kucağında, evlerinde, köşklerinde kendi dünyalarını yaşayıp gidecek, bir nebat gibi, bir böcek gibi sonunda yok olup gideceklerdi. Belki rahatları bozulmayacaktı. Belki böyle bir hicret, böyle bir ayrılık, böyle bir kıyam ve böyle bir mağara ve onun getirdiği korku ve sıkıntı olmayacaktı. Belki huzurları kaçmayacaktı, rahatları yerinde olacaktı ama beri tarafta hayatları da ölümsüzleşmeyecekti. Toplumun öteki gençleri gibi yaşayıp ve ölüp gidecekler ama hayatları ölümsüzleşmeyecekti. Yâni kıyâmete kadar mü'minlerin gözünde kahramanlaşmayacaklar, destanlaşmayacaklardı. Bu îman ve teslimiyetleri olmasaydı tıpkı öteki akranları gibi unutulup gideceklerdi. Kendilerinden sonra ve şuanda kimse onları hatırlarına bile getirmeyecek, kendilerini saygı ve dua ile anmayacaktı. Bakın hayatlarını Allah için yaşayan, Allah için hayatlarından vazgeçen insanların hayatları nasıl değerleniyor? Allah böyle kimselerin hayatlarını nasıl bereketlendiriyor? Yazıklar olsun bir böcek gibi yiyip, içip, yaşayıp, ölüp de unutulup gidenlere. Ne mutlu hayatlarını o hayatın vericisi uğrunda fedâ ederek, Allah adına bu tür kıyamları gerçekleştirerek, hayatlarını Allah’a satarak ebedî ölümsüzlüğü elde edenlere. Ne mutlu fâni hayatı verip de bâkiyi satın alanlara. Ne mutlu gençliği tohum gibi ekip de kıyâmete kadar diri kalanlara. Rabbimiz diyor ki onlar henüz gençtiler. Henüz hayatlarının baharını yaşıyordular. Onlar Rablerine Rablerinin istediği şekilde îman ettiler. İmanlarını gündeme getirdiler. İnandıkları Allah’ın emirlerine teslim oldular. Çünkü îman beraberinde teslimiyeti de gerektiriyordu. İnandılar ve inandıkları Allah’a teslim oldular. İnandıkları Allah’ın seçimini seçim kabul ettiler. Seçimlerini Rablerinden yana kullandılar. İnandıkları Allah’ın kendileri adına seçtiği hayatı tercih ettiler. Rablerine güvenip dayandılar. Onlar böyle Rablerinin istediği biçimde iradelerini, hayatlarını, kalplerini Allah’a teslim edince Rableri de onların hidâyetlerini artırıverdi. Allah da onların hidâyetlerini ziyâdeleştiriverdi. Girdikleri yolda Allah da onların teslimiyet ve güvenlerini artırıverdi. İmanlarını gürleştirip yollarını açıverdi Allah. İmkan verdi onlara bu konuda. Kişi îman ettiği Rabbinin gösterdiği hidâyet üzere yürümeye karar verirse Allah da onun bu konudaki îmanını artıracaktır. Bu doğru orantılıdır. İman edenin hidâyeti artacak, hidâyette olanın da îmanı artırılacaktır. İlk önce bu gençler îman etmişler, ama teslimiyeti de gündeme getiren bir îmanla îman etmişler Allah da onların teslimiyetlerini ve hidâyetlerini artırıvermiş. Sonra Allah için kıyama kalkıştıkları zaman da biz onların kalplerini sağlamlaştırıverdik diyor Rabbimiz. Kıyam ettiler. Kıyam ne-dir? Yâni namaz mı kıldılar? Öyle değil, bizim namazla ulaşacağımız şeyin eylemini yaptılar. Ya da bizim namazımız bize bunların eylemini kazandırmalıydı. İşte şu bizim kılmaya çalıştığımız namaz bunun eğitim programıdır. Onlar Allah’ın dininin ikâmesi adına Allah’ın dininin hâkimiyeti adına kıyama kalkınca Allah da onların kendisine bağlılıklarını, Allah’a güvenlerini, itimatlarını ve teslimiyetlerini raptedip kavileştirdik kuvvetlendirdik diyor. Allah’a olan güvenlerini tevekküllerini artırdık ki onlar kıyama kalkabildiler diyor Rabbimiz. Onlara imanda sebat, amelde sebat verdik. Evet onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güvenle kıyama kalktılar. Kıyam: Ayağa kalkmak doğrulmak demektir. Kıyam müminin diniyle doğrulması dinini îmanını ayağa kaldırması demektir. Evet gençler sayısal azlıklarına bakmadan, güçsüzlüklerine, çaresizliklerine bakmadan gerçek güç kaynağından aldıkları güçle ayağa kalktılar. Dinlerini îmanlarını ayağa kaldırmak istediler. İmanlarını tüm dünyaya ilân etmek istediler. İmanlarını açığa vurmak istediler. Kabuklarını yırtıp dışa taşmak istediler. Dinlerini imanlarını dışa taşırmak istediler. Çünkü kalbe hapsedilen ve sosyal hayatta yaşanmayan bir din Allah’ın istediği bir din değildi. Mabetlere hapsedilen ve toplum hayatında varlığı hissedilmeyen bir îman, îman değildi. Bu gençler îmanlarıyla hayatı doğrultmak için doğrulmak istediler. İnançlarıyla çevrelerini, babalarını, analarını akrabalarını ve tüm toplumlarını doğrultmak için doğrulmak istediler. Onlar doğrulup ayağa kalkmalıydılar ki toplum doğrulsun. İşte bu niyetle doğruldular gençler. Dinlerini babalarına, analarına, akrabalarına, amirlere, müdürlere, başkanlara, tâğutlara, sahte İlahlara, yapay tanrılara ve onların kullarına, herkese ve her yere, her döneme, her asra îmanlarını haykırmak, Îslâmlarını ilân etmek istediler. Kulluğa lâyık varlığın sadece Allah olduğunu, kulları adına kulluk programı belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’a kulluğun dışındaki tüm varlıklara kulluğun sahte olduğunu, Allah kullarına Allah’tan başkalarının belirlediği yasaların tümünün geçersiz olduğunu, Allah sisteminin dışındaki tüm sistemlerin bâtıl olduğunu, Allah’tan başkalarına kulluğu kesinlikle reddettiklerini tüm topluma, tüm dünyaya ve tüm çağlara ilân etmek istediler. Bakın kendilerini ortaya koyarak tıpkı bizim şu anda kıyamını gerçekleştirmek üzere doğrulduğumuz kıyamımız olan namazlarımızın başında dediğimiz gibi dediler ki; Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Biz Ona îman edip teslim olmuşuz. Biz irademizi Ona teslim etmiş, Onun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu Ondan yana kullanmış, Ona güvenip dayanmışız. Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yâni tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda, kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hakim tek varlık Allah’tır, biz O dedi diye yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar O var ettiği için vardır. O tüm kâinata egemendir. Yeryüzünün küçücük bir ülkesinde, küçücük bir bölgesinde, küçücük bir şehinde hakları olmadığı halde insanlar üzerinde Rableşen Allah kullarının kendilerine kulluğunu isteyen, Allah yasaları dururken Allah kullarına yasa belirlemeye ve Allah’ın kullarını bu yasalara itaate zorlayarak onları kendilerine kul köle yapmaya çalışan sahte Rablere değil, biz onların da onlar gibi göklerde ve yerde ne varsa hepsinin de yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’a îman ettik. Gökleri ve yeri yaratan, göklerde ve yerde olanların tümünü yaratan ve yarattıklarını yaşatıp doyuran, onlar üzerinde saltanat ve egemenliğini sürdüren Allah’ı Rab bildik. Ondan başka Rab, Ondan başka İlah da tanımıyoruz. Ondan başka kendilerine kulluk edilecek, yasaları uygulanıp hatırı kazanılacak, Ondan başka emirleri dinlenecek bir İlah da bilmiyoruz. Onun dışındaki tüm sahte Rableri, tüm sahte İlahları reddediyoruz. Göklerde ve yerde Ondan başka Rab, Ondan başka kanun koyucu, Ondan başka İlah var mı ki onlara da kulluk yapalım? Göklerde ve yerde Ondan başka mülke sahip birileri var mı ki onun yasalarını da dinleyelim? Göklerde ve yerde Ondan başka yaratıcı var mı ki ona da minnet duyalım? Biz kendileri de bizim gibi âciz olan, kendilerini bile yaratmaktan âciz olan, ölümlerinin bile önüne geçemeyen bu sahte ilahların tümünü reddedip göklerin ve yerin Rabbine îman ettik. Hayatımızı Onun adına ve Onun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayacağız. Kesinlikle O’nun berisinde kulu kölesi olunacak varlık yoktur. Biz O’nun berisinde kendisine kulluk yapılacak varlık tanımıyoruz. O’nun dışında, O’nun izni olmadan hiç kimseye boyun eğmez, kulu kölesi olmayız. Sözü dinlenecek, arzuları yerine getirilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak başkasını tanımayız. Kimileri için bu tür âyetler ilaç gibi sanki. Alırlar âyeti, istediklerini yükleyip kendilerince geliştirdikleri bir mantıkla herkesi kâfir ve müşrik ilan ederler. Eh madem ki bizler sadece Allah’ı dinleyecek, başkalarını dinlemeyeceksek, o zaman ne kadın kocasını, ne evlât babasını, anasını, ne talebe hocasını, ne tebaa reisini dinlemeyecek çıkar mı buradan? Hayır çıkmaz bu, Allah dediyse dinleyeceğiz çıkar. Allah’ın demediği konuda, evet kim olursa olsun dinlemeyeceğiz, anamız, babamız da olsa. Ama Allah’ın dinleme dediği konuda. Çünkü ben anamı, babamı Allah onları dinle dedi diye dinliyorsam bu ayrı olacaktır elbette. Yâni sözü dinleneni razı etmek için değil, Allah’ı razı etmek için dinleyeceğiz. Çünkü dinle diyen Allah’tır, O dinle dediği için dinleyeceğiz. Evet, gençler biz Allah’tan başkasını dinlemiyor, Allah’tan başkasını çağırmıyor, Allah’tan başkasına dua etmiyoruz. Eğer bunun aksini yapar, O’ndan başkalarını da dinler, O’ndan başkalarına da dua eder, O’ndan başkalarının arzularını da yerine getirmeye kalkışırsak, o zaman biz şaşırmış, sapmış, kaybetmiş oluruz dediler. Evet, “lâ ilâhe illallah” diyenler, Allah’tan başka İlâh yoktur diyenler bunu böylece yaşamak zorundadırlar. Öyleyse şu anda bu sözü söylediğini iddia eden bizler, hepimiz kendimizi bir ölçelim. Bu sözü söylemiş kimseler olarak acaba şu anda hayatımıza karışmaya yetkili Allah’tan başka varlık var mı, yok mu? Varsa, onlar Allah’ın izin verdikler mi, yoksa kendimiz mi öyle yaptık? Hattâ kendimiz de istemedik de birileri uzaktan kement atıp boynumuza ip mi geçirmişler? Herkes bir baksın hayatına. Evet, diyorlar ki gençler, boşuna üzerimize gelmeyin. Bize bu-nun dışında bir şey söyletemezsiniz. Eğer biz böylece tanıdığımız ve böylece inandığımız Allah’tan başka ilahlar, Allah’tan başka tanrılar ve tanrıçalar kabul edip onları da hayatımızda söz sahibi bilerek onlara da kulluk ve itaat edecek olursak o zaman Allah korusun biz sapıtmış ve şirke düşmüş oluruz. Hem Allah’ı hem de onları dinlemeye kalkarsak, hem Allah’ı hem de onları razı etmeye çalışırsak o zaman biz sapıtmış ve dinimizi kaybetmiş oluruz. Bu şirktir. Hayatı parçalamak, hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama bazı bölümlerinde de öteki Rableri dinlemeye başlar, hayatımızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırır öteki bölümlerinde de Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulamaya kalkışırsak o zaman şirke düşmüş oluruz. Yapamayız biz bunu. Yaptıramazsınız bize bunu. Bize Rabbimizden hidâyet geldikten sonra, biz Rabbimizin kitabıyla, biz Rabbimizin elçisinin mesajıyla tanıştıktan sonra, biz yolumuzu bulduktan sonra artık ebedîyen dedirtemezsiniz bunu. Öldürseniz de, kesseniz de, zindanlara tıksanız da, vücutlarımızı lime, lime parçalasanız da dedirtemezsiniz bize bunu. Bizi artık kesinlikle şirke düşüremezsiniz. Bu hidâyetimizden sonra artık kesinlikle bizi küfre düşüremezsiniz. Biz Âlemlerin Rabbine inandık ve sadece Onu Rab ve İlah bildik. Boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu da Ona teslim ettik, O ne tarafa çekerse o tarafa gitmeye karar verdik. Biz hayatımızı o hayatın sahibine adadık. Bu yola baş koyduk. Hayatımızı Allah için yaşamaya ve Allah için fedâ etmeye karar verdik diyerek ikrar ettiler imanlarını, ilân ettiler îmanlarını ve böylece kendilerini ortaya koydular. Biz buyuz diye kendilerini, kendi îmanlarını, kendi yollarını ortaya koyduktan sonra da toplumlarını ve toplumlarının şirkini küfrünü yargılama başladılar: Şu bizim kavmimiz bunlar Allah’tan başka, Allah berisinde, Allah dununda ilahlar edindiler. Hayatlarına karışacak, hayatlarında söz sahibi olacak Allah’tan başka ilahlar buldular. Allah’tan başka ilahlar bulup onları söz sahibi kabul ettiler. Allah’tan başka ilahlar bulup hâkimiyeti onlara verdiler. Allah’ı hayatlarından kovdular. Tamam ya Rabbi! Sen kitap gönderensin, sen peygamber göndererek arzularını emir ve yasaklarını bize bildirensin, anladık da ama bizim hayatımız değişti. Devir değişti. Öncedenmiş bunlar. Şimdi artık bizim hayatımıza karışacak başka tanrılarımız da var. Hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız var diyorlar. Tamam hayatımızın ibadet bölümünde seni dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi başka ilahlarımız var diyorlar. Bakın Rabbimizin bize örnek olarak sunduğu yiğit gençler diyorlar ki; şu bizim kavmimiz, şu bizim toplumumuz var ya, tutmuşlar Allah’tan başka ilahlar edinmişler. Allah’tan başka yetkililer bulmuşlar, onların dediklerini yerine getirmeye, onların arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bir şeyler yapıyorlar, bir şeyleri yapmak zorunda olduklarını iddia ediyorlar, lâkin bu yaptıklarını kimin dediğini de bil-miyorlar. Efendim, işte düğünde şunlar şunlar yapılmalı, nişanda böyle olmalı, gelin şöyle giyinmeli, damat böyle yapmalıdır, okulda şöyle şöyle giyinilmeli, başlık parası şöyle ödenmeli, filan günde şunlar şunlar yapılmal��. Peki kim dedi bunları? Kim koydu bu kuralları? Kimse yok ortada. Yâni kimin dediği de belli değil. Ondan dolayı da kimse sorgu-lanmıyor bu toplumda. Zaten kimin dediği ortada olmadığı için böyledir. Halbuki Allah’ın kitabı olsa, bakarız öyle mi, değil mi diye. Evet hayatta Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğinin dışına çıkıldı mı, Allah korusun her şey kimvurduya gidecektir. Yâni ayağa basan da yok, ayağa basılan da yok, ama kavga edenler var piyasada. Hani öyle bir fıkra var, anlatayım. Bir adam yolda giderken istemeden, kasıtsız olarak birinin ayağına basıvermiş. Ayağına basılan cıngar çıkarıp bağırıp çağırmaya başlamış. Berikisi son derece üzgün, mahcup özürler diler. Kusura bakma arkadaş, bilerek olmadı, istemeyerek oldu, filan dedikçe, ötekisi; olmaz arkadaş, dikkat edecektin, basmayacaktın, bu yaptığın insanlık değil diye üzerine varınca, laf kalabalıklaşınca insanlar da kalabalıklaşır. Oradakilerden birisi araya girmiş ve demiş ki; yahu nedir sizin derdiniz? Adam anlatmaya başlar, yâni gerçekten bilmeden istemeyerek, bu arkadaşın ayağına basmışım, özür diledim ama anlamadı adam. Derken bu üçüncü şahıs dön-müş ayağına basılan adama; arkadaş, olur böyle şeyler, adam hata etmiş, etme, eyleme, insandır, sen de yapabilirsin. Derken o ayağına basılan bu üçüncü şahsa dönmüş ve başlamış ona çatmaya; Olur mu kardeşim, ne demek? Bu adam insan değil mi? Gözü kör mü? Kulağı sağır mı? Aklı yok mu? Filan diye çıkışmaya başlayınca, derken o birinci, ayağa basan şahıs, bakmış ki zaten kendisine laf düşmüyor, yoluna devam etmiş. İkinci ve üçüncü şahıs kavgayı sürdürürken, bir dördüncü adam devreye girmiş; ne oluyor yahu? Nedir bu kavganız? Yahu demiş üçüncü, bu adamın ayağına birisi basmış, bir insanlık görevi olarak bu işin olabileceğini anlatmaya çalıştım, adam anlamadı. Dördüncü adam diyor ki, yahu be kardeşim, sana ne? Niye burnunu sokuyorsun el âlemin işine? Seni ne ilgilendirir bu iş? Filan deyince, bu defa beriki, olur mu yahu? İnsanlık öldü mü? İki kişi arasına girmeyelim mi? Filan diye onunla tartışmaya başlayınca, o ikinci, ayağına basılan da bakmış ki kendisine laf düşmüyor, o da yoluna devam etmiş. Ayağa basan da yok, basılan da yok. Berikilerin tartışması mahkemeye intikal etmiş. Hakim dosyaları incelemiş ve demiş ki; oğlum, alın sanıkları içeriye. Almışlar. Hakim; ayağa basan! Kalk bakalım ayağa! Ses yok. Ayağa basılan! Sen kalk! O da yok. Peki siz nesiniz? Demiş hakim. Efendim, biz filan demeye başlayınca; çıkın ulan! demiş. Sizden başka işim yok mu benim? Yâni kim dedi? Kim yaptı? Belli değil. Ya Rabbi! Bizim bu kavmimiz seni bırakıp başka ilahlar edindiler. Hayatlarını sana sorup öylece yaşamaları gerekirken seni unuttular. Çünkü Sûrenin başında Rabbimiz kendisinin Kayyûm olduğunu anlatmıştı. Kayyûm olan varlığı konusunda başka hiç kimseye muhtaç olmayan Allah kendi katından ıveci olmayan, eğri büğrülüğü olmayan ve başka hiçbir kitabın yardımına muhtaç olmadan insanlığın hayatını düzenleyebilecek ve insanların tümünü dünya ve âhiret saadetine ulaştıracak bir kitap göndermişti Rabbimiz. Halbuki kitap gönderen Oydu, halbuki peygamber gönderen Oydu, halbuki onları yaratan Oydu, öldüren de Oydu. Halbuki istifade ettikleri tüm nîmetleri kendilerine veren Oydu. Halbuki öteki İlahlar kendilerine hiçbir şey vermemişlerdi. Hiçbir şeyi yaratmamıştı onlar. Kendilerini bile yaratmamışlardı onlar. Gökten yağmuru yağdıran Oydu, rüzgarı estiren Oydu, rızık gönderen, doyuran besleyen Oydu. Mülkün sahibi Oydu mâlik Oydu. Halbuki ötekiler kendilerine bile mâlik değillerdi. Bu insanlar Allah berisinde ilahlar bulmaya çalıştıklarında, onlar da dinlenmeli, onlar da hayatımızda söz sahibi olmalı, onlara da egemenlik hakları vermeliyiz dedikleri varlıkların bu yetkileri konusunda apaçık bir belge, bir delil bulmalı değiller miydi? Var mı böyle bir delilleri? Onların da Allah’ın ortakları olduğuna dair bir belgeleri var mı? Kitaptan bir hüccetleri var mı? Hal böyleyken bütün bunlar güneş gibi ayan beyanken ya Rabbi şu bizim kavmimiz seni bırakıp da senin dununda kendilerine İlahlar ve Rabler buldular. Ama onların ilah edindikleri varlıklar ya kendileri ya da kendileri gibi âciz varlıklardır. Allah’tan kurtulalım da başka kim olursa olsun onlara kulluk edelim dediler. Çünkü biliyorlardı ki Allah’ı atlatmaları mümkün değildir, ama kendileri gibi âcizleri diskalifiye etme imkânları her zaman olabilecekti. Allah’ı şartlandırmaları, Allah’a yol gösterip akıl vermeleri mümkün olmayacaktı ama kendileri gibi olanları şartlandırmaları, yönlendirmeleri her zaman mümkün olabilecekti. Zaten tanrılarını kendileri seçecekti. Bu da yeryüzünde işleyen Allah’ın bir yasasıdır. İnsanlara bu yasayı da Allah koymuştur. Rabbimiz yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği insana demiş ki: Haydi seni yeryüzünde halîfe yaptım. Seni halîfelik özellikleriyle donattım, seni yeryüzündeki tüm varlıkların efendisi olacak biçimde yarattım. Bana kulluk yapmaya da bana isyan etmeye de imkân tanıyarak sana irade verdim. Yeryüzünde ilahlık taslayarak bana kafa tutmaya cüret etsen de sonucuna kendin katlanman kayd-u şartıyla sana bu iradeyi verdim demişti Allah. İşte insanlar yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu yasa gereği ona kulluk yapmaya da ondan başkalarına kulluk yapmaya da izinlidirler. İşte bu gençler kavimlerini sorguladılar. Toplumlarının şirklerini hayat anlayışlarını reddettiler. Toplumlarının değer yargılarını reddettiler. Biz sizden ayrıyız, bizim sizinle bir ilgimiz alâkamız yoktur dediler. Sizler Allah’a şirk koştunuz. Sizler Allah berisinde kendinize ilahlar buldunuz. Madem böyle iddia ediyorsunuz, buna apaçık bir delil getirmeli değil miydiniz? Allah’tan başka ilah edinenlerin bu konuda Allah’tan gelmiş bir delilleri olmalı değil miydi? Allah’tan gelme hiçbir delilleri yok. Öyleyse: Böyle Allah’a karşı yalan iftira edenlerden daha zalim kim var-dır? Allah’ın dediğini demedi, demediği dedi diye iftira eden kimseden daha zalim kim vardır? Allah hayatı yönetmeye yetmedi, başkalarına da ihtiyaç var diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışan, Allah’a yetki sınırlaması getiren kimseden daha zalim kim vardır? Yalan isnâdıyla Allah’a iftira edenden daha zalim kim vardır? Allah’ın kitabında dedikleri bellidir. Altı bin küsûr âyet. İşte bu âyetlerde anlatılanlar mutlak gerçektir. Bu mutlak gerçeklerin, bu âyetlerin peygamber planında uygulaması olarak da diyelim ki atmış civarında hadis var. Şimdi bu âyetlerde ve hadislerde olmadığı halde yaptıklarımıza ne diyeceğiz? Biz bunları Allah’a iftira olarak yapmıyor muyuz? Sabahta ve akşamda yaptıklarımız, eğer bu âyet ve hadislerde yoksa iftira değil mi Allah’a? Allah’ın dediğini demedi, demediğini dedi anlamına gelmez mi bu yaptıklarımız? Sanki o konuda Allah bir şey dememiş gibi bu kitaba ilgisiz yaşamak iftira değil de nedir Allah’a? İşte böyle yapan kimseden daha zalim yoktur, diyor Allah. Öyleyse aklımızı başımıza alalım da yaptıklarımızı kitaptan delillendirecek biçimde kitabımızla ilgi kurmaya, vahiyle beraber olmaya çalışalım inşallah.