16. “Onlara: "Siz onlardan ve Allah'tan başka tap-tıklarından ayrıldınız, bunun için Mağaraya girin ki, Rab-biniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin" denildi.” Allah hariç onların tüm tapındıklarından ayrıldıktan sonra. Dikkat ederseniz Allah hariç onların tüm ilahlarını terk ediyorlar. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi onlar Allah’ı bilmeyen, Allah’ı tanımayan, Allah’tan habersiz bir toplum değildi. Aksine onların toplumu Allah’ı bilen, Allah’ı tanıyan Allah’a kulluk eden ama hayatlarının başka bölümlerine Allah’ı karıştırmayan, o bölümlerde öteki rablerini de dinleyerek şirke düşen bir toplumdu. Meselâ hukukları konusuna Allah karışmayacak başkaları karışacaktı, kılık kıyafet konularına Allah karışmayacak başkaları karışacaktı, kazanma harcama bölümlerine, eğitim bölümlerine başkaları karışacaktı. Dediler ki gençler: Allah hariç onların taptıkları tüm ilahlarını terk ettikten sonra bir mağaraya sığınınki Rabbiniz size rahmetini ulaştırsın ve size işinizde bir kolaylık bir çıkış yolu göstersin. Çünkü artık yapabilecekleri bir şey yoktu. Azdılar, yalnızdılar, güçsüzdüler. Karşılarındaki müşrik toplumla savaşacak mücâdele verecek bir imkânları yoktu. Tüm çevreleri zalimlerle kuşatılmıştı. İdarecileri, toplumları, aileleri, akrabaları, çevreleri hep zalimdi. Etraflarında zulüm kol geziyordu. Zalimler bu bir avuç müslümânâ göz açtırmıyorlardı. Allah’a bile iftiradan çekinmeyen böyle müşrik bir toplumun bu müs-lümanlara karşı iyi davranmaları da beklenemezdi elbette. Rablerine zulmeden bu insanlar, Rabbim Allah diyen bu üç beş gariban müs-lümanın varlığına tahammül edemeyecek ve onlara ellerinden gelen her türlü zulmü reva göreceklerdi. Elbette Allah hakkını tanımayan insanlar kul haklarını hiç tanımayacaklardı. Bu durumda statükoyu tehdit eden bu üç beş müs-lüman ya hemen öldürülecekler, ya da müşrik toplum tarafından fitnelere düşürülerek zorla dinlerinden döndürüleceklerdi. Ya susturulacaklar, ya susturulacaklardı. Ya da o toplumun içinde kalmaları sonunda onların da o toplumun anlayışına meyletmelerine sebep olacaktı. İnandıklarını inandıkları gibi yaşayamayan bu garibanlar, inançlarını kalplerine hapsetmek zorunda kalan bu müslümanlar sonunda yaşadıkları gibi inanmak ve düşünmek zorunda kalacaklardı. Belki de toplumda şahsiyetleri silik birer miskin haline geleceklerdi. İşte bütün bu sebeplerden ötürü ayrılmaları gerekiyordu o toplumdan. Ayrılmaları gerekiyordu babalarından analarından. Ayrılmaları gerekiyordu arkadaşlarından akranlarında ve toplumlarından. Zaten onlar kıyam edip kendilerini ortaya koyunca, Allah’tan başka toplumlarına hâkim olan tüm sahte tanrıları reddedince, şirke düşmüş toplumlarını ve toplumlarının hayat tarzlarını, inanışlarını, değer yargılarını reddedip açıktan açığa kendi îmanlarını haykırınca tüm şehir, tüm halk, tüm ülke ve o ülke insanlığının ilah kabul ettikleri, otorite ka-bul ettikleri tüm sahte tanrılar tüm sahte ilahlar onların üzerlerine çullanmışlardı. Diyorlar ki öldürün onları! Yok edin onları! Şu bizim düzenimizi reddeden, şu bizim ilahlarımızın aleyhinde konuşan, şu bizim yasalarımızı reddeden ayak takımlarını öldürün! Hapsedin! Susturun bunları! Asın! Kesin! Hapsedin! Yok edin! diyerek tüm toplum üzerlerine çullanmışlardı. Eski arkadaşları, eski dostları, babaları anaları bile onları düşman ilân etmişlerdi. Peki suçları neydi bu gençlerin? Ne yapmışlardı da bu kadar gazaplanmışlardı bu kâfirler? Bu müslümanların bir tek suçları vardı. O da Rabbim Allah demek. Sadece Rabbimiz Allah diyorlardı. Ama berikiler buna tahammül edemiyorlardı. Çünkü ilah biziz diyorlardı. Rab biziz diyorlardı. Yetki bizdedir diyorlardı. Bizim sözümüz geçer bu ülkede diyorlardı. Bizim kanunlarımız, bizim yasalarımız diyorlardı. Bizi dinlemek zorundasınız, bizim istediğimiz gibi inanacak, bizim istediğimiz gibi yaşayacak, bizim istediğimiz şekilde giyineceksiniz! diyorlardı. Rızkı veren biziz. Ekonominizi ayarlayan biziz. Sizi doyuran biziz. Hayatı veren biziz. Hayatınızı bize borçlusunuz diyorlardı. Halbuki kendilerine bile bir saniye hayat veremeyen, ömürlerini bile bir saniye uzatamayan, üşümelerine, acıkmalarına bile engel olamayan, sineğin başlarına konmasına bile engel olamayan, ağaran saçlarına bile dur diyemeyen ve Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasalara boyun bükmek zorunda kalan kimselerdi bunlar. Bunlar nasıl tanrı olabilirlerdi? Bunlar nasıl hâkimiyet bizdedir, yasaları biz belirleriz diyebiliyorlardı? Şirkin mantığı olmaz, diyorlardı işte. Bu durumda ne yapsın bu garibanlar? Ya her şeye rağmen canlarını kurtarabilmek için döndük diyecekler, vazgeçtik diyecekler. Biz bu düşüncelerimizden vazgeçtik, sizin dininize girdik diyecekler, pişman olduk diyecekler, affedin diyecekler ve dinlerinden îmanlarından vaz geçecekler, hem dünyalarını hem de âhiretlerini mahvedecekler yahut da kaçıp kurtulacaklardı. Başka çareleri kalmamıştı. Dinlerini değiştirip dünyalarını da âhiretlerini de mahvetme-yeceklerine göre tek seçenekleri kalmıştı o da kaçmak, saklanmak ve sığınmak. Sığınacakları yer de mağaraydı. Mağara mazlumların sığınağı. Zalimler için karanlık, vahşi, ürpertici ama onlar için aydınlık yolun başlangıcı. Mağara şirke düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalanlar için Allah’a ve cennete açılan bir kapı. Şu anda bile metropollerde Allah’a kulluk imkânını kaybeden, Allah’ın rahmetini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelenlerin sığındıkları yerlerdir dağ başları, mağaralar. Tek çıkar yol olarak bunu bulmuşlar ve birbirlerine bir mağaraya sığınalım ki Rabbimiz bize rahmetini yayıversin, bizi korusun, bizim îmanlarımızı korusun, bizi şirke düşmekten korusun ve bize bir çıkış yolu ve cennet nasip etsin dediler. Allah adına verdiğimiz bu karar ve çıktığımız bu yolculukta bu işimiz konusunda bize bir rıfk, bir kolaylık bir çıkış nasip etsin. Çünkü biliyor ve inanıyoruz ki tüm dünya bize düşman kesilse de Rabbimiz bizi korumasını bilir dediler. Yerde tüm kapılar kapansa bile Onun çıkış yolları bitmez dediler. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu, içlerinden birisinin teklifiydi. Bu zulümden kendinizi ancak bir mağaraya sığınmakla kurtarabilirsiniz diyerek ayrıldılar kentlerinden. Bir daha dönmemek üzere ayrıldılar evlerinden, barklarından. Ayrıldılar tüm akrabalarından arkadaşlarından. Ayrıldılar tüm kavim ve kardeşlerinden. Terk ettiler doğup büyüdükleri memleketlerini. Terk ettiler tüm hatıralarını. Geride bıraktılar her şeylerini. Girdiler mağaraya, yoruldular ve uyudular. Uzun bir uykuya daldılar. Uyutuverdi Rabbim onları. Mağarada uyudular, ama kul olarak uyudular, kulluk makamında uyudular. Demek ki kulluk makamında olan kişi uyanıkken de kuldur, uyurken de kuldur. Böyle mü’-minlerin pozitif ve negatif tüm hayatları kulluktur. Müslüman namaz kılarken de kuldur, hiçbir şey yapmayıp otururken de kuldur. Eğer otururken isyan içinde değilse. Onlar uykularına devam etsinler şimdi biz dışardan onların durumlarını takip edelim: