19,20. “Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, en iyi yiyeceklere baksın ve size getirsin. Orada nazik davransın, sakın sizi kimseye duyurmasın" dediler. Zîra onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız.” Sonra onları uyandırdık, dirilttik diyor Rabbimiz. Birbirlerine sorsunlar diye, kendi aralarında tartışıp orada ne kadar kaldıklarını? Ne kadar uyuduklarını araştırsınlar diye. Evet Allah onları uyudukları bu derin uykudan, yüz yıllar süren uykularından uyandırınca onlardan biri ötekilerine şöyle dedi: Ne kadar kaldınız burada? Ne kadar uyudunuz? Bir gün, yahut bir günden daha az kaldık dediler. Ama baktılar birbirlerine ve her halde durumlarının bu söylediklerine pek uygun olmadığını biraz biraz anlamış olmalılar ki; işi, her şeyi en iyi bilen Allah’a havale ettiler ve dediler ki ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Diyorlar ki ne kadar kaldığınızı en iyi bilen Rabbinizdir. Ne hoş bir ifade değil mi? İşte imanın gündemi. İşte Allah’ın zikri. İşte işin Allah’a havalesi. Allah’tır ancak onların orada ne kadar kaldığını bilen. Allah’tır her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilen. O’nun gibi bilgisi tam olan, eksiksiz olan kim var da? Bu konu önemlidir. Çünkü kıssanın sonunda bu gençlerin sayıları konusunda insanların tartışmaları gündeme getirilecek. Nedense insanlar böyle kendilerine lâzım olmayan şeylerin peşine düşüyorlar. Halbuki Allah bilen olduğuna, ama bize de net bir şekilde bildirmediğine göre bizim susmamız gerektiğini, işin en doğrusunu Allah bilir dememiz gerektiği vurgulanıyor. Evet, Allah onları birbirlerine ne kadar kaldıklarını sorsunlar diye kaldırdı. Sordu içlerinden biri; “ne kadar kaldınız?” Elbette bir Allah yasası olarak uyandıklarında orada ne kadar kaldıklarını sorgulayacaklardı. Bizler de bugün nerede, ne adına ve ne kadar kaldığımızı sormak, sorgulamak zorundayız. Bir plan uğruna, bir eylem adına bir yola çıkmışsak, bir yerlerde o hedefimize bir mola vermiş, biraz oyalanmışsak veya bir uyku, bir gaflet tutmuşsa bizi, elbette bunu kendimize sormak zorundayız. Ne kadar kaldık? Ne kadar oyalandık? Ne kadar hedeften ayrıldık? Sordular birbirlerine ne kadar kaldıklarını. Dediler ki bir gün, ya da daha az bir süre burada kaldık. Anlayamadılar. Nasıl anlasın-lardı? Çünkü onlar bir âyettiler. Allah’ın kendileri aracılığıyla kıyamete kadar kullarına zamana egemenliği, zamana etkinliği konusunda mesaj ulaştıracağı seçilmiş kimselerdi onlar. Onun için ne kadar kaldıklarını bilemediler. Bilmemeleri gerekiyordu çünkü. Yarın kıyamet günü insanlar da aynı şeyi söyleyecekler. Bir kuşluk vakti kadar ancak dünyada kaldık diyecekler. Yâni öyle değil mi? Söyleyin 50 yaşında, atmış yaşında olanlar, bir gün gibi gelip geçmedi mi bu ömürleriniz? Öyleyse gelin acele edelim, çünkü sadece bir gün gibi gelip geçiyor bu hayat. Ve uyandıktan sonra açlık hissederler. Yemek ihtiyaçları oldu. Orada yemeden yaşamışlardı. Allah acıkmayacak şekilde doyuruvermişti onları. Tıpkı çölde İsrail oğullarını bıldırcın eti ve kudret helvasıyla doyurduğu gibi. Ya da bizler çocukken, hiç haberimiz bile yok-ken anlarımızın göksünde sütü daha biz doğmadan hazır edip beslediği gibi. Ya da işte şu anda Allah’ın dediği gibi yaşayan nicelerini hiç çalışmadıkları halde Rabbimizin doyurup beslediği gibi. Ellerinde gümüş paraları vardır, içlerinden birini şehre göndermeyi düşünürler. İçinizden birini şehre gönderin de size yiyecek getirsin. Ama müşrik bir şehrin yiyeceklerine de güvenilmez, kestikleri yedikleri helâl mı haram mı böyle bir toplum buna pek dikkat etmez. En iyisi mi yiyecek için şehre inen kişi bizim için yiyeceklerin helâlini ve temizini araştırsın. Aman bir de orada, şehirde dikkatli davransın ve sakın sizi kimseye duyurmasın dediler. Çünkü eğer kaçıp kurtulduğumuz bu müşrik toplum bizim yerimizi tespit ederse sizi ya öldürürler ya da size zor kullanarak işkence ederek kendi milletlerine kendi sapık dinlerine döndürürler. O zaman da ebedîyen kaybedersiniz dediler. Onun içindir ki gidenin cesaretli ve ferasetli olması gerekiyor. Çünkü karışık, kozmopolit bir toplum. Nereden kazandıkları, neler yiyip içtikleri belli değil. Yiyecek diye insanların ağızlarına sunduklarının içinde neler var, neler yok hiç belli olmayan bir toplum. Ne yapsınlar böyle bir şehirden bir şeyler alırken? Mevcudun en temizini, en helâlini araştırıp alsın. Çünkü vücudun, aklın, beynin, gözün, kulağın, elin, ayağın yapı taşlarıdır yenenler. Bir de bizi sezdirmesin, bizi hissettirmesin. Eğer onlar sizi fark ederler, yakalarlarsa sizi taşa tutarlar. Ya da sizi kendi dinlerine döndürürler. Bunun için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Sanki bu âyetler bize diyor ki; ey müslümanlar unutmayın kâfirler sizi dinlerine döndürmeye çalışacaklar. Din bir yaşam biçimidir. Din bir hayat programıdır. Ev tefrişinden sofra tanzimine, ticaret şeklinden eğitim programlarına kadar hayatın tümünü kapayan programlar manzumesidir. Öyleyse sizler onların dinine girmeyin, onlar gibi olmayın, onlar gibi bir hayatın, bir programın insanı olmayın. Demek ki birileri var ayrı bir dinde, bizler varız ayrı bir dinde, biz onların dininde olmayacağız. Bizim dinimiz, bizim hayatımız, hayat programımız Allah endeksli olacak. Eğer onların dinlerine dönersek artık felâha eremeyiz, kurtulamayız, helâk oluruz Allah korusun. Anlaşılıyor ki bilinmeme konusunda dikkatli davranmalarının sebebi işte bu korkularıdır. Allah korkusu. İman korkusu. Ya ölüm, ya da dinden döndürülmek sûretiyle dünyalarını da âhiretlerini de berbat etme korkusu. Çünkü aradan yıllar geçtiğini, korktukları kralın ve o krala kulluk eden müşrik toplumlarının geberip gittiğinin farkında değillerdi. Çünkü kendi hesaplarına göre daha dün şehri terk edip kaçmışlardı mağaraya. Olup bitenlerden haberleri olmadığı için tedbir alıyorlar ve gönderiyorlar içlerinden birini. Gönderdiler içlerinden birini şehre. Meselâ elli yıl önce Konya’yı terk edip tekrar dönen bir adam bu şehrin sokaklarını tanımakta çok zorlanır değil mi? O da şehri tanımakta zorlandı. Bir taraftan da insanlar kendisini tanımasınlar diye azami gayret gösteriyordu. Onlar istedikleri kadar bilinmemek için tedbir alsınlar bakın Allah buyurur ki: