Kehf Suresine Dön

Kehfالكهف

28. Ayet

28Kehf Suresi

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا

Sabah akşam Rabblerinin rızasını umarak O’na dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözünü onlardan ayırma. (İlgin, alakan onlar üzerinde olsun.) Kalbini zikrimizden gafil bıraktığımız, hevasına uyan ve işleri hep aşırılık olan kimseye itaat etme.

Dipnot

Benzer içerikli ayetler için bk. 6/En’âm, 52-53

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

28. “Sabah akşam Rablerinin rızâsını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek, gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.” Peygamberim sen sürekli onlarla beraber ol, onları yanından kovma. Unutma ki yarın onlar da tıpkı Ashab-ı Kehf gibi olmaya nam-zet insanlardır. Şu anda horlansalar da, hakaretlere maruz kalsalar da unutma ki onların şu andaki konumu Ashab-ı Kehf’in konumuyla aynıdır. Tıpkı onlar gibi bunlar da seneler sonra yeryüzünün efendisi olmaya namzet kimselerdir. Onlar bir dönem gelecek ki kıyâmete yeryüzünün ölümsüz kahramanları, örnek şahsiyetleri olacaklardır. Kıyâmete kadar insanlık onları baş tacı edecektir. Evet, ey peygamberim sakın sabah akşam seninle birlik olanlara karşı rahatsızlık gösterme, burun kıvırma, onları yanından kovma. Peki acaba böyle yapmış mı Allah’ın Rasûlü? Sadece Ümmü Mektûm’a küçücük bir tavrının akabinde bile hemen uyarıldığını biliyoruz. Peki ya bu neyin nesi? Anlayabildiğimiz kadarıyla müşriklerden peygamberimize bir teklif var. Diyorlar ki ey Muhammed, tamam senin yanına gelelim, ama bir konu var ki biz ona tahammül edemi-yoruz. Şu senin yanındaki malsız mülksüz, statüsüz, adam bile diye-meyeceğimiz baldırı çıplaklar var ya, şu seni çepeçevre kuşatanlar var ya, sen onları bizim yanımıza almazsan ancak o zaman gelebiliriz. Kabul edersen geliriz diyorlar. Yâni belki dış görünüşüyle güzel bir teklifti bu. Onların hidâyetine çok hâris olan Allah’ın Rasûlü; acaba bu adamlar biraz biraz dinlerlerse adam olurlar mı? Acaba bizim yakınımızda oluşları onların kalplerini ısındırır mı? Diye düşünürken, aklından geçirirken Rabbimiz hemen uyarıverir onu. En’âm sûresinde de böyle bir uyarı gelir. Eğer onları kovacak olursan, zalimlerden olursun buyuruluyor. Peki acaba bu konuda biz ne durumdayız? Peygamber bile böyle yapınca zalimlerden olacaksa, biz ne haldeyiz bu konuda? Allah’ın bize lütfettiği imkânlardan birisini kullanacak durumda olan komşularımıza, bize ihtiyacı olanlara karşı nasıl davranıyoruz? Aman belki bu kardeşimin, bu komşumun evinin ihtiyacı mı var? Hastası mı var? Arabaya mı ihtiyacı var? Onu mu yük sürecek acaba diye mi ka-çıyorsun ondan? Kimlere karşı yan çizmeye çalışıyoruz? Sosyal hayatta gariban bilinenlerden kaçmaya mı çalışıyoruz? Müstahdemlere karşı farklı davranmaya mı çalışıyoruz? Öyleyse peygamberim, sen onlarla beraber ol, ve sabret. Sa-habi diyor ki vallahi bu âyet geldikten sonra Allah’ın Resûlü biz yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılmıyordu. Allah’ın bu uyarısından sonra Rasulullah Ashab-ı Kehf konumunda bulunan toplumun bu en garibanlarıyla hayatını birleştirivermişti. Zîra Allah’ın dininde yeryüzünde hiçbir sınıf ayırımı yoktur. Ne sosyal, ne ekonomik, ne dinsel hiçbir ayırım söz konusu değildir. Bakın aynı konuda Allah’ın Resûlü En’âm sûresinde de uyarılmıştır: “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir dost, ne bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah’tan korkarlar. Sırf Allah’ın rızası nı dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değildirler. Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” İslâm’ın ilk maya tuttuğu Mekke toplumunda Rasûlullah’ın çevresinde onun dâvetine kucak açanlar toplumun en gariban insanlarıydı. Mekke’nin ileri gelen zenginleri, kendini beğenmiş müstekbir, toplumun kalburüstü insanları Resûlü Ekremin yanına geldikleri zaman, bu gariban insanlarla onun meclisinde birlikte yan yana oturmak şöyle dursun, tükürüklerini bile bu adamlara reva görmüyorlardı. Rasûlul-lah’ın yanına geldiklerinde Bilal gibi, Habbab Bin Eret gibi, Ammar Bin Yasir gibi, Süheybi Rumi gibi garibanları, kendi ifadeleriyle baldırı çıplakları orada, onun yanında gördükleri zaman kahroluyorlar, mahvoluyorlar ve: Ey Muhammed! eğer bizim senin yanına gelmemizi isti-yorsan kov bu adamları. Bu baldırı çıplaklar senin meclisinde bulundukları sürece kesinlikle senin yanına gelmeyiz, gelemeyiz. Biz bu adamlarla birlikte asla oturamayız diyorlardı. Biz aziz, bunlarsa zelil diyorlardı. Malda, makamda, elbisede, servette, samanda izzet görüyorlardı. Bunlara sahip olanlar aziz, bunlardan mahrum olanlar da zelildir diyorlardı. Ey Muhammed! Kavminden bunlara mı razı oldun? Bu kadar insanın içinden bunları mı seçip beğendin? Yâni sence aramızda Allah’ın nîmet verip üstün kıldıkları bunlar mıdır yâni? Biz bunlara mı tabî olacağız? Bunlara mı uyacağız? Senin bu anlayışından vazgeçip bize bu adamlardan ayrı bir meclis yapmanı istiyoruz. Dışarıdan gelen Arap elçilerinin bizleri bu düşük insanların yanında görmelerini iste-miyoruz, buna tahammül edemiyoruz diyorlardı. Biz senin yanından ayrıldıktan sonra onları yanına alabilirsin. Biz çıktıktan sonra istediğin kadar onlarla otur, ama biz varken onları çıkar diyorlardı. Bunların İslâm’a girmeleri konusunda çok haris davranan Allah’ın Resûlü, bunların cehenneme gitmelerine vicdanı asla dayanmayan Allah’ın Resûlü, peki bunu bir düşüneyim buyurunca, hemen arkasından bu âyet-i kerîme geliyordu. Bakın Allah diyor ki peygamberim, sen bırak başkalarını da Rablerinden korkanları, Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları, bu dünyadaki imtihânları bitip de tüm yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceklerini ve huzurda toplanacaklarını bilen ve buna inananları ve hayatlarını bu îmânâ bina etmeye çalışanları Kur’an’la uyar. Âhirette kendilerini kurtaracak Allah’tan başka bir velileri, Allah’tan başka hayatlarına kulluk maddesi alacak bir velileri, Allah’tan başka bir kurtarıcıları, bir dostları ve şefaatçileri yoktur onların. Babalarının, dedelerinin, şeyhlerinin, liderlerinin, mürşitlerinin, hattâ peygamberlerinin bile kendilerini kurtaramayacağına inananları uyar peygamberim. Zîra uyarıdan nasibini alacak olanlar da bunlardır. Söz dinleyecek olanlar da bunlardır. Sakın buna inanmayanları inananlara tercih etme! Allah’a îman edip sırf Allah’ın rızasını kazanmak derdiyle sabah akşam Rablerine dua eden ve bu dâvânın temel taşları, yâni bu dâvânın temel taşları ve bereketi durumunda olan bu garibanları sakın berikilerin hatırına huzurundan kovma! Çünkü ne sen onların hesabından sorumlusun ne de onlar senin hesabından sorumludur. Senin hesabın sana, onların hesabı da kendilerine aittir. Yâni bu gariban müslümanların gariban olmaları ya da onların fakir olmaları benim Rableri olarak onlara takdir ettiğim rızın neticesidir. Bu benim takdirimdir, senin bununla bir ilgin alâkan yoktur. Sonra bu gibi şeylerin, fakir fukara olmak gibi ölçülerin îman yönünden hiçbir değeri yoktur. Yâni ne zenginler daha iyi müslüman-dır, ne de fakir olanlar daha az müslümandır. Bunun îmanla bir ilgisi yoktur. Öyleyse ey peygamberim, sakın bu insanlar fakirdir diye huzurundan kovmaya ve ötekileri bunlara tercih etmeye kalkışma. Resûl-i Ekremin hayatında bir Abese hadisesi var. Allah’ın Resûlü kâfirlere Mekke’de büyük kabul edilenlere, bu müdürdür, bu reistir, bu liderdir, bu kalburüstü, bu elit tabakadır denenlere İslâm’ı anlatma çabası içindeyken ama bir sahabe, Abdullah İbni Ümmü Mektum çıkagelir ve Allah’ın Resûlünden Îslâm talebinde, îman talebinde bulunur. Allah’ın Resûlü onu bırakarak berikilere anlatmaya devam eder. Ümmü Mektum ısrar eder. Allah’ın Resûlü onun bu ısrarını münâsebetsizlik kabul eder. Zîra beriki reis konumunda olan kimse-lerin İslâm’a girmelerini istemektedir ve onlara tebliğine özen göstermektedir. Âdeta onları kazanabilmek için bütün gücüyle çırpınmaktadır. Rasûlullah’ın bir mâzereti vardı bu konuda. Ümmü Mektum Rasûlullah’ın akrabasıydı, binaenaleyh başka zaman da anlatabilirdi ona. Bir ikinci mâzereti de Abdullah müslümandı, o anda ölseydi cen-nete gidecekti, ama berikiler kâfirdi, o anda ölselerdi onlar cehenneme gideceklerdi. Onun için Allah’ın Resûlü felâketin ciddiyetine binaen berikilere yöneliyordu. Lâkin Abdullah Bin Ümmü Mektum amaydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti, samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak gelmişti. Ama berikiler ona karşılık şartlı gelmişti. Bizim bu dine ihtiyacımız yoktur diyerek gelmişlerdi. Müstekbirce müstağnîce gelmişlerdi. Onun yanında berikilere yönelmek cahili değer yargısından kaynaklanıyordu. Bunlar müdürdür, bunlar amirdir, bunlar elit tabakadır diyerek, bunlar îman ederlerse Îslâm güç bulacaktır diyerek bunlara yönelmek cahili bir anlayıştı. İşte o anda Rabbimiz Abese sûresini gönderivermişti. Rasûlullah donakalmış, Ümmü Mektum donakalmış, kâ-firlerin hepsi şaşırıp kalmışlardı. Allah o anda, o ortamda âyetlerini gönderivermiş ve peygamberini düşmanlarının gözü önünde uyarıvermişti. Bir daha bunu yapma peygamberim! Buyuruvermişti. Öyleyse müslümanlar hüküm verirken cahiliyeden, cahilî değer yargılarından etkilenmelidir. Bu konuda her zaman vahiy önde olmalıdır. Kim iyi? Kim kötü? Kim büyük? Kim küçük? Kim önce? Kim sonra? Kim bereketli kim bereketsiz? Bunu vahiy belirlemelidir. Bunu kendi kendimize belirlemeye kalkışmamalıyız. Müslüman ne kadar da fakir olursa olsun, ne kadar da sosyal yönden zayıf olursa olsun her zaman kâfire tercih edilmelidir. Yâni yirmi dört saatimizin herhangi bir bölümünde bizden Îs-lâm isteyen bir talep olursa, bunu derhal yerine getirmek zorunda ol-duğumuzu asla unutmamalıyız. Ya da insanlardan böyle bir talep ol-madığı halde kendiliğinden bir fırsat oluşmuşsa yine hemen onu yerine getirmek zorunda olduğumuzu da unutmamalıyız. Yâni karşımız-daki insanların, hanımlarımızın, çocuklarımızın, komşularımızın illâ da dilleriyle bizden İslâm’ı sormalarını, istemelerini beklememeliyiz. Halleriyle, vaziyetleriyle sorduklarının ve istediklerinin hemen farkına va-rarak onlara onların muhtaç oldukları İslâm’ı anlatmaya başlayıvere-lim. Evet garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zîra Rabbimiz buyurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Bunun niyeti öğrenmek değil! Bunun niyeti dalga geçmek! Bunun niyeti beni oyalamak! Demeyelim. Bakın Allah diyor ki: Sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Onun hesabı senden sorulmayacak, senin hesabın da ondan sorulmayacak. Ne bilirsin? Belki samimi olarak dinleyip amel edecektir o. Allah peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o zaman sen zalimler den olursun. Peygamberim, sakın dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Gözlerini o garibanlardan ayırma. Yâni onlar bir yana sen bir yana program arama. Onlarla beraberken saate bakıp durma. Birilerini gözleme bahanesiyle sakın dışarıya bakıp, içeriye girip durma. Dersim vardı, işim vardı, toplantım vardı filan deme. Onlarla beraberliğe sabret. Biz onlarla beraber olunca Allah bizden razı olacaksa niye yapalım bunu? Bunu ancak şu dünya hayatının geçici zevk ve eğlencelerini isteyenler yapabilir. Yâni bunu yapanlar ne için yaparlarmış? Bakın devamında Rabbimiz onu şöyle anlatıyor: Ya şu dünya hayatının ziynetini, ya da Allah’ı ve âhireti istersiniz. Peki ikisini birlikte istesek olmaz mı? Mümkün değil. Yâni hem Konya’da olmayı, hem de İstanbul’da olmayı istemek gibi bir şeydir bu. Hem arabayı satmak istiyor-sun, hem de aynı arabaya binmek istiyorsun. Yâni hem o, hem o olmaz. Bakın Ahzâb sûresinin 28 ve 29. âyetlerinde Rabbimiz bu ko-nuyu bize çok hoş anlatır. “Ey peygamber! Eşlerine şöyle söyle: “Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, peygamberini, âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi davrananlara büyük ecir hazırlanmıştır.” (Ahzâb 28,29) Rasûlullah efendimizin hanımları Beni Kureyza Yahudilerinin ganimetleri müslümanların ellerine geçince Rasûlullah efendimizi sıkıştırdılar. Dediler ki; “ey Allah’ın Resûlü, başkalarının hanımları refah içinde bir hayat yaşarlarken görüyorsun ki bizler sıkıntı ve yokluk içinde kıvranıyoruz. Bizim de bolluk içinde yaşamak hakkımız değil mi? Diyerek Rasûlullah efendimizden dünyalık bir şeyler istediler. Tabi o günlerde müslümanların ellerine son savaşlarda bolca ganimet geçince hayat standartlarında değişmeler oldu. Bu durumdan tüm mü’minler etkilendikleri gibi Rasûlullah efendimizin hanımları da etkilendiler. Bizim de başkaları gibi yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya hakkımız vardır derler. Bizim de hayat standardımız biraz değişsin, biz de biraz rahat edelim, bizim evimiz, eşyamız da biraz hoşumuza gidecek hale gelsin derler. Ey Allah’ın Resûlü biraz da biz hanımlarını düşünsen, biraz da bizim için harcama yapsan derler. Belki peygambere karşı hanımlarının istekleri, bu tavırları Onun insanlığa getirip sunmuş olduğu, insanlardan istemiş olduğu hayat tarzının bir bakıma bir sorgulanması anlamına da geliyordu. Belki de Rasûlullah’ın hanımları Onun diğer müslümanlar gibi şimdiye kadar elinde avucunda bir şey olmadığı için böyle garipçe bir hayat yaşadığı hükmüne, zannına varmışlardı. Şimdi ise müslümanların eline bolca ganimet malı geçmişti. İster o sebeple, isterse bolluk içinde bir hayat özlemiyle olsun Resûlullah efendimizi sıkıştırırlar. Resûlullah efendimiz bu duruma çok üzülür. Rabbimiz buyurur ki; Ey peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah'ı, peygamberini, âhiret yurdunu istiyorsanız bilin ki, Allah içinizden iyi davrananlara büyük ecir hazırlanmıştır. Tehdidin büyüklüğünü anlayabiliyor musunuz? Eğer sizler peygamber eşleri olarak dünya hayatını, dünya hayatının ziynetini, süsünü, rahatlığını, konforunu, lüksünü istiyorsanız. Eğer derdiniz dünyada refah içinde bir hayat yaşamaksa, gelin sizi metalandırayım. Size bağışta bulunayım. İstiyorsanız sizi boşayayım, boşamam do-layısıyla size vermem gereken mutayı, mehirlerinizi vereyim de gü-zellikle sizi salıvereyim. Böylece benim içinde bulunduğum sıkıntılı hayattan kurtulup serbest olursunuz. Özgürce dilediğiniz gibi bir ha-yat yaşarsınız. İstediğiz şekilde yer, içer, giyinir, kuşanırsınız. Evet işte peygamber hanımlarına söylenen söz budur. Peki bize söylenen nedir? Bize ne söyleniyor burada? Ey insanlar, ey müs-lümanlar eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız gelin sizi serbest bırakayım, keyfinize göre bir hayat yaşayın. Ama unutmayın ki bu tercihinizle peygamber ailesinden, peygamber çevresinden, peygamberle birlik olmaktan, peygamber yolunun yolcusu olmaktan uzaklaşmış olursunuz. Buyurun dilediğiniz gibi yaşayabilirsiniz. Yine peygamber ailelerine ve bizlere ikinci teklifte şöyle. Yok eğer dünyayı değil de Allah’ı, Resûlüne ve âhiret yurdunu istiyorsanız muhakkak ki Allah sizden muhsin olanlara, Allah’ı görüyormuş gibi Ona kulluk yapanlara büyük mükâfat hazırlamıştır. Haydi buyurun bu mükafat da sizi bek-liyor. Evet hem hanımlarına hem de kıyâmete kadar gelecek tüm erkek ve hanımlara bunu teklif ettiriyordu Rabbimiz. Arkadaşlar, bakın burada bu ikisinin birbirine zıt olarak bir değerlendirilmesine şahit oluyoruz. Rabbimizin yaptığı bu değerlendirme gerçekten çok önemlidir. Teklif çok açık ve net. Bir tarafta dünya, diğer tarafta âhiret ve Allah’ın rızası. Öyleyse Rabbimizin bu değerlendirmesinden anlıyoruz ki bunun her ikisi de birlikte olmayacaktır. Yâni hem dünya olsun, hem dünyanın süsü ve ziyneti olsun, hem de Allah, Resûlü ve âhiret olsun. Niye biri olunca diğeri olmuyor? diye bir soru soruyor veya işte bu konuda şu andaki mevcut hayatımıza göre bir takım felsefeler geliştirmeye çalışıyorsak, kesinlikle bilelim ve iman edelim ki işte Rabbimizin bu âyet-i kerimesindeki değerlendirmesi bizim şu andaki yanlış anlayışlarımızı kesinlikle reddediyor. Vallahi ben demedim bunu gardaş, bunu Allah dedi. İşte âyet, buyur sen de oku ve nasıl anlaşılması gerektiğini sen de düşün. Bu kitap benim olduğu kadar senin de kitabın. Acaba aynı durumda bizim hanımlarımız olsa hangisini tercih ederlerdi? Ey müslüman hanımlar, sizler hangisini tercih ediyorsunuz bugün bir düşünün. Hangisinden yanasınız? Dünya ve dünya nimetlerine ulaşmak mı? yoksa Allah ve Resûlünün hoşnutluğu mu? Dünyada lüks bir hayat mı? Yoksa cennet mi? Hangisinden yanasınız? Önce dünyayı bir kazanalım, sonra âhireti de ayarlarız mı diyoruz? Dünya hayatı ve süsü olsun, bunun yanında âhiret de olsun mu diyoruz? Yoksa dünya hayatı ve süsünü bir tarafa bırakıp, bu konuda kendi kendimize hiçbir yorum yapmadan, hiçbir çıkış yolu aramadan Allah, Resûlü ve âhiret yurdunu mu tercih ediyoruz? Böyle yapalım da efendimizin hane-i saadetlerinde bizim de yerimiz olsun, biz de ehl-i beytten olalım mı diyoruz? Öteler âleminde Rasûlullah yanında bir yerimiz olsun mu diyoruz? Tercih bize bırakılmış, buyurun neyi, hangisini tercih edeceksek tercihimizi güzel yapalım. Ey peygamber yolunun yolcuları, öyleyse sabah akşam Allah’a kul olanlarla, Allah’a kul köle olanlarla, Allah’a dua edenlerle birlikte olmayı kendinize bir şeref kabul edin. Sakın ha düzeni bozmayın. Dünya hayatının süsü ve ziyneti hatırına sakın gözlerinizi başka tarafa çevirmeyin. Yâni mal mülk sevdasına onlardan uzaklaşmayın. Kalem sûresinde de fakir fukarayı diskalifiye etmeye çalışanların bağlarını kaybettikleri anlatılır. Evet bu uyarının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kirâmın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri gibi bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları ne de üstünlük alçaklık anlayışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya müslü-manlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım, belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü'mindir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çeki düzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerîmesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. Öyleyse inzar edeceğiz, ama kovmayacağız. Uyaracağız, a-ma azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evlerine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? Efendim zatı alileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'-minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Ve sakın ha peygamberim, o garibanları bırakıp da kalbi bizim zikrimizden gafil olan, yâni bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek kendi hevâsına uyan kimseye uyma. Evet, sakın ha şu bizim zikrimizden, zikir olarak, hayat programı olarak gönderdiğimiz kitabımızdan kalbi gafil olan, kalbi uzak olanlar var ya, işte onlara da itaat etme. Sakın onları dinleme. Onlardan yana meyletme. Çünkü onlar başka değil, sadece hevâ ve heveslerine uyuyorlar. Kitabı bir kenara bırakıp kendi kendilerine program yapmaya çalışıyorlar. Onların işleri de gerçekten çok dağınıktır. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Ne dersiniz? Kimi dinliyorsunuz bugün? Kitapla beraber olma-yanları mı dinliyorsunuz, yoksa kitapla konuşanları mı? Kendi hevâ ve heveslerinden konuşanları mı dinliyorsunuz, yoksa vahiyle konuşanları mı? Düşüncelerini, fikirlerini, fikri yapılarını Kur’an ve sünnetten bağımsız geliştirenleri mi dinliyorsunuz, yoksa vahye teslim olanları mı? Meselâ yeme, içme ve doyma modelimizde kimin peşi sıra gidiyoruz? Kılık kıyafet mantığında, ev tefrişi konusunda kimleri din-liyoruz? Kendilerinden öğrenilecek hiçbir şeyiniz olmayanları mı dinli-yoruz, bunu düşünmek zorundayız. Âyetin ifadesiyle söylersek; işleri güçleri aşırılıktır onların. Aşırılıktan yanadırlar. Çizgi, had, hudut, sınır tanımaz onlar. Böylelerini asla dinlemeyeceğiz. Kalem sûresinin baş taraflarında da itaat edilmeyecek kimselerin özellikleri anlatılıyordu. “Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye” (Kalem 10,13)