30,31. “İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfât ve ne güzel yaslanacak yer!” İman edenler Allah’a, Allah’ın kitabına ve kitabı vasıtasıyla Allah’ın gönderdiği hayata, Allah’ın elçisinin örnekliliğine. İman edenler ve bu îmanlarını sadece sözde bırakmayarak amele dönüştürenler, îmanlarını hayatlarında görüntüleyenler, hayatlarını Allah adına ve Allah’ın belirlediği ölçüler istikâmetinde yaşayanlar var ya, biz onların amellerini asla zayi etmeyeceğiz. Onlar için taht-ı tasarruflarında, egemenlikleri altında ırmaklar akan cennetler hazırladık. Hem de içi dışından, dışı içinden görülen Adn cennetleri, Firdevs cennetleri ve Naiym cennetleri hazırladık. Orada onlara bal ırmakları, süt ırmakları ve şarap ırmakları hazırladık. Ama bunların içecekleri ötekilerin içecekleri gibi içildiği zaman yüzü yüzlükten çıkaran, insanı insanlıktan çıkaran bir içecek değildir. Bundan başka orada onlar altın bileziklerle süslenirler. İnce ve kalın her cinsten ipekli elbiseler giyerek tahtları üzerinde, çevrelerinde Hurileriyle beraber zevk içinde yaşayacaklar. Evet Allah güvencesinde olanlar, bir de salih ameller işleyerek inançlarının gereği bir eylemin insanı olmuşlarsa. Amelin en güzelini yapanları karşılıksız bırakmayacağız diyor Allah. Eğer insanlar iman ederlerse, Kur’an sünnetin istediği inancın eri olurlarsa, kitabın tanıttığı gibi bir Allah inancının sahibi olurlar, bu Allah’ın hayata karışmak, hayata program yapmak üzere peygamberler seçip onlara kendi programını aktardığına, kitaplar indirdiğine, bu kitaplar doğrultusunda peygamber rehberliğinde bir hayat istediğine, böyle bir hayat yaşanıp yaşanmadığının açığa çıkarılması adına yarın hesaba çekeceğine, gereği gibi hareket edenlerin cennete, aksini yapanların da cehenneme gideceğine inanan ve bu imanını görüntüleyerek bir hayat yaşarsa cennet onlarındır. Onlar kendilerine Adn cennetleri lütfedilecek kimselerdir. Bu amellerin karşılığı Adn cennetleridir. İşte yarışanlar bunun için yarışmalı. Plan yapanlar bunun için plan yapmalı. Rasûlullah efendimizin hadisinin beyânıyla Rabbimizden en üstün cennet istenmelidir. Allah’tan az istenmez. Direk cennete gitmek için çalışıp çabalayıp işi garantiye almak dururken, birilerine şefaat edecek kimselerden olmak dururken neden birilerinin şefaatiyle cennete gitmeye razı olalım da? Birilerinin şefaatiyle cennete girmek ümidiyle gafil, pespaye bir hayat yaşamaktansa elbette birilerine de şefaat edebilecek bir iman ve teslimiyetin sahibi olmaya çalışmak çok daha evlâ olacaktır. İşte Rabbimiz bize Adn cennetlerini hedef gösteriyor ki biz bunu isteyelim, buna sa’y edelim diye. Öyle değil mi? Dünya konusunda, dünyalıklar konusunda hangimiz daha azına razı oluyoruz? Bir bakın hayatınıza, bir bakın birikimlerinize, on yıl öncesine göre hepimiz daha dünyevileşmedik mi? On yıl öncesine göre hepimizin dünyalığı artmadı mı? Öyleyse Allah için söyleyin, bu mal mülk hırsı hep önde gider de, cennet için aza razı olacağız? Aman şu kadar süre içinde şu kadar Kur’an oku, şu kadar hadis oku diye yüklendiğimiz, zorladığımız müslümanlardan pek çoğunun; “Çok oldu, bu kadarını yapamam” diye sızlandığına şahit oluyoruz. Neden? Kur’an’la beraber olacak ya, peygambere daha yakın olacak ya. Sevabı daha çok olacak ya. Zamanını daha çok Allah’a kulluğu ayıracak ya. Daha azına razı oluyor adam. Dünya ve dünyalıklar için hep çoktan yana olan bu insanlar maalesef âhiret için azına talipler. Gerçekten çok garip değil mi? Cennetin bir tarifini, bir açılımını alacağız burada. Altından ır-maklar akan. Altın ırmak. Altından ırmak akıyor. Böyle anlayanlar da olmuş, ama öyle değil, zemininden ırmakların akıp gittiği cennet. Ya da taht-ı tasarruflarında ırmakların akıp gittiği cennetler. Yâni cennetliklerin tasarrufları altında, yetkileri altında, emirleri doğrultusunda akıp giden ırmaklar. Hani Firavun Nil nehri için öyle diyordu ya: “Firavun, milletine şöyle seslendi: "Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” (Zuhruf 51) Rabbimizin ve elçisinin tüm uyarıları karşısında adam olmaya yanaşmayan alçak kendi yanlışına kendi sapıklığına insanları da ortak etmek istiyordu. Firavun şöyle seslendi şöyle ünledi. Aslında seslenen oydu da onun tellalları onun adına bağırdılar. Basınları vasıtasıyla medyası vasıtasıyla Firavun şöyle seslendi: Ey kavmim! Mısır mülkü benim değil mi? Mülk benim değil mi? Şu ırmaklar, şu akıp giden Nil de benim taht-ı tasarrufumda değil mi? Siz hiç düşünmüyor musunuz? Mısırı kendisinin yarattığını söylemiyordu ama kendisinin mülkün sahibi olduğunu söylüyordu. Kendisini mülkün sahibi görüyor Hz. Musâ’yı da gariban birisi görerek küçümsüyordu. Tabii kendi saltanatı yanında Hz. Musâ’nın Mısırın bir mahallesinde belki çocuklarıyla birlikte yaşadığı küçücük bir evi veya annesinin evi vardı. Kendisi güçlüydü egemenlik sahibiydi. Allah’ın kendisine verdiği bu imkânlarla Allah’a hamd etmesi gerekirken onlarla insanlara Rablik taslamaya çalışıyordu. Bakın Musâ’yı küçük görerek kendisini büyük görerek diyor ki; İşte şu nehirler benim emrim altında akıyorlar, bunlara egemen be-nim, bunlar benim yetkim altındadır diyordu. Bu nehirler, bu topraklar, bu ülke benimdir, sizler de benimsiniz, bana itaat etmek zorundasınız, bana isyan edemezsiniz diyordu. Benim taht-ı tasarrufum altındasınız diyordu ya, işte bu ifadeyi de böyle anlamaya çalışıyoruz. O nehirler cennetlik mü’minlerin egemenliği altındadır. O nehirlere etkindir o mü’minler. İstedikleri yerden akıtacaklar, istedikleri kadar akıtacaklar, istedikleri miktar akıtacaklar, istedikleri yöne çevirecekler, istedikleri şekle sokabilecekler. Orada takılar da var. Yeşil elbiseler, yeşilin her tonunda elbiseler. Cennet hak etmek için dünyada ipek elbise giymeyenlerin hak edecekleri elbiseler vardır orada. Koltuklara yaslanmışlar zirvede bir zevk ve nimet icredirler onlar. Rabbimiz diyor ki onlar orada altın bilezikler takacaklar ve ipek elbiseler giyinecekler. Dünyada Allah bunları mü'min erkeklere yasak kıldığı için bunlardan Allah hatırına uzak durmuşlardı. Evet orada Allah bunları onlara ikram edecek. Daha neler neler ikram edecek Rabbimiz onlara. Zevk içinde, huzur içinde hiçbir şeyin mahrumiyetini çekmeden, kavga yok, kin yok, düşmanlık yok, ölüm yok, hastalık yok, yaşlanma yok, üşüme yok, terleme yok, ayrılık yok, hasret yok, bıkkınlık yok, usanma yok tahtlar üzerinde, koltuklar üzerinde oturmuşlar içkilerini Hurileriyle beraber yudumlamaktadırlar. Dünyada krallara bile nasip olmayan bir hayatı yaşayacaklar onlar. İşte görüyoruz bir süre dünyada zevk-ü safa içinde yaşayanların zevk-ü sefası bir rüya gibi ölür ölmez bitiveriyor. Halbuki orada mü'minler ebedîyen yaşayıp gidecekler. Bu ne güzel bir hayat? Ne güzel bir ikram? Ne güzel bir yaşantı? Bundan sonra Kehf sûresinde anlatılan bir başka kıssa ile bir başka darb-ı meselle karşı karşıyayız. Bu bölümde Rabbimiz daha önce sûrenin 28. âyetinde peygamberine ve kıyâmete kadar peygamber yolunun yolcularına yaptığı uyarıyı şerh ederek ona bir örnek sunmaktadır. Hatırlayın Rabbimiz sûrenin 28. âyetinde Mekke’de zor günlerde îman etmiş, işkenceye adaylığını koymak adına îmanlarını ilân etmiş, samimi olarak Rablerinin hidâyet hediyesini kabullenmiş, gariban müslümanları, fakir müslümanları yanından kovmamasını, onlarla beraber olmasını, hayatını onlarla birleştirmesini emretmiş ve toplumda onları küçük gören, onlarla birlikte aynı mecliste oturmayı gururlarına yediremeyen zenginlerin cahili değer yargıları hatırına onlardan yüz çevrilmemesi gerektiğini anlatmıştı. İşte burada da onların temsilcisi şımarık bir zenginle îmanlı bir fakir arasındaki bir diyalogdan söz edecek ve ikisinin farkını ortaya koyacak.