35,36. “Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: “Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.” Evet, bahçesine girer azgınlık içinde, kendisine zulmederek, haksızlık ederek. Öyle yapmamalıydı. O göz olayı öyle görmemeli, o kalp olayı öyle değerlendirmemeli, o ağız öyle terennüm etmemeliydi. Başka türlü duymalıydı, başka türlü bakmalıydı olaya. Ama yapmadı, yazık etti. Yapmaması gerekeni yaparak, yapması gerekeni yapmayarak zulmetti, yazık etti kendine. Bakın daha da zulmederek şöyle dedi: “Zannetmiyorum ki bu bağım bahçem, bu malım mülküm elimden alınsın. Bu imkânlar hep benim olacak. Ben buna lâyığım zaten.” Nasıl da sigortalatmış kendine göre değil mi? Nasıl da bilivermiş yarını? Dahası; “Kıyamet de kopmaz da, ben ölmem de, bu mümkün değil de, hadi diyelim ki, gerçek olsa bile, elbette orada da Rabbim bana senden daha hayırlılarını verecektir.” Diyor. Öyle değil mi? Bu dünyada sana değil de bana verildiğine göre, elbette öbür tarafta da beni lâyık görecek, sana vermeyecek bana verecektir. Küstahlığın zirve noktası. Halbuki o içinde bulunduğu hayatı düzenleme noktasında etkisi ne ki? Tüm hayatını düzenleyen Allah değil mi ki? Bunu düşüne-miyor adam. Karşısındaki bunu düşündürüyor ama bakın. Malı, mülkü, serveti, oğlu, kızı, çevresi, siyasal ve ekonomik gücü var diye, Allah’ın âyetleri kendisine duyurulunca; “yok, bunlar çağdaş değil, bunlar bize göre değil, eskilerin masallarıdır bunlar, mitolojik şeyler bunlar, bunlar beni ilgilendirmez” dediği anlatılır. Neden böyle diyor mu adam? Çünkü malı, mülkü, ekonomik ve siyasal gücü varmış adamın. Ama bütün bunlar onu isyana değil de verene kulluğa yönlendirmeli değil miydi? Ama adamın tavrına, planına, programına bir bakın ki; ben ölmeyeceğim diyor. Dünyayı kucaklama sevdasıyla koştururken biz de bu adam tavrında değil miyiz? Dünyaya kazık çakma sevdalısı plan program yaparken biz de aynen onun gibi değil miyiz? Meselâ sıhhat adına nice imkânlar yaşıyoruz. Ama öyle inanıyor ve davranıyoruz ki, sanki bun bizden hiç alınmayacak. Sanki dimdik ayakta olacağız hep. Onu bize veren Allah’ın istediği gibi değerlendirebiliyor muyuz? Sanki bu gün, güneş hiç bitmeyecek, sanki bu çeşmenin suyu hiç kuramayacak, bu gelirler hiç bitmeyecek gibi hovardaca bir harcama progra-mının içinde değil miyiz? Sanki hesaba çekilmeyecekmişiz, sanki Al-lah huzuruna hiç gitmeyecekmişiz gibi bir hayatın adamı değil miyiz? Hesabımız böyle değil mi? Onun için değil mi ölüm geliverince apışıp kalıvermemiz? Kafalarımız, düşüncelerimiz, hesaplarımız, planlarımız bir depremle evlerimizden önce yerle bir olmuyor mu? Bir yangın yaktıklarından önce neden ciğerlerimizi yakıyor? “Olacak bu” demeyi bilemediğimiz için değil mi? Buna hazır olmadığımız için değil mi? Sanki ölmeyecekmiş gibi bir hayat yaşadığımız için değil mi bütün bunlar? Bizler de buradaki insanın yanlışına düşmemiş miyiz? Öyleyse, eğer biz kendimiz böyle bir durumda isek, bizde de şımarıklık varsa, biz de küstahlık yapıyorsak, biz de malımız mülkü-müz konusunda yanılgı içindeysek, o zaman biz de bir dost bulalım. Yakınlarımızdan, çevremizden, arkadaşlarımızdan bir dost bulalım da ona zaman zaman söyleyelim, aman ha, eğer bende bir şımarıklık görürsen dikkat et, uçarsam tut ayaklarımdan ve beni uyar diyelim. Çevremizde böyle bizi uyaracak dostlarımız olsun. Bir çok zenginde, bir çok ekonomik, siyasal ve askeri güç sa-hibinde, bir çok idarecide ayaklanan huy bu kişide de harekete geçiyor. Nedir o huy? İmanın, hidâyetin, vahyin kontrolüne verilmediği için, İslâm’a kanalize edilemediği için bu tür insanlarda uyanan huy kendisine verilen her şeyi, malı, mülkü, aklı, bilgiyi, beceriyi, sağlığı, sıhhati, gücü, kuvveti kendisinden bilmesi. Gerçekten bu çok kötü bir huydur ve vaktiyle Firavunda aynı huy açığa çıkmıştı. Kasas sûresi bunu anlatır. Kendine, nefsine zulmederek girdi.... Adam nefsini bilmiyor, Rabbini tanımıyordu. Mülk ile sahibini, nefsiyle Allah’ı, sebeplerle se-bepler ötesi, sebepler sebebi Allah’ı ayırt edemiyordu. Ama arkadaşı öyle değildi. Allah onun basiretini açmış ve onu rüşte ulaştırmış, hakkı ve hidâyeti göstermişti ona. Bu âlemde her şeyi evirip çeviren, her şeye hükmeden, sebepleri yaratan ve bu dün-yayı idare edenin yalnız Allah olduğunu biliyor, iman ediyor ve bu imanının sevinciyle seviniyordu. Bu imanının savunusu olarak, imanının gereği olarak arkadaşını uyardı. Ona aslını, yaratılışını hatırlatarak söze başladı. İnsanların, daha ziyade varlıklı insanların, ekonomik ve siyasal güç sahiplerinin nedense az hatırladıkları bir gerçekti bu. Böylece üstünlük taslayarak, kendisine yazık ederek bahçesine, cennetine girdi. Adam o bahçeyi cennet kabul ediyordu. Cenneti dünyada arama cinnetine kapılan ve dünyada cenneti yaşadıklarına inanan insanlar. Bizim için dünyada olanlar yeterlidir, bizim bunun dışında başka cennete ihtiyacımız yoktur havasına girenler, elbette bu tür dünyalık bahçeleri cennet bilecekler ve onu kucaklamaya çalışacaklardır. Çünkü görüp görecekleri budur zaten. Ya da cennetlerini dünyada yiyip bitirenler elbette öbür taraftaki cennetlerini kaybetmenin azgınlığı içinde buradaki cennetlere sıkı sıkıya sarılacaklardır. Elbette buradaki cennetler hatırına Allah’ı unutacaklar, Allah’a kulluğu unutacaklar, hayatlarında Allah’ı diskalifiye edecekler ve kendilerini mülkün sahibi bileceklerdir. Kendilerini hayata ve mülke etkin ve yetkin bilecekler ve şöyle diyeceklerdir: Bu bahçenin batacağını, bu bahçenin harâp olacağını hiç sanmıyorum. Bu bahçem hiçbir zaman harâp olmaz, olamaz diyecek ve bu inancı, bu zannı, sonunda onu kıyâmetin kopacağını da yalanlamaya kadar götürecektir. Diyecektir ki kıyâmetin kopacağını da hiç sanmıyorum. Kıyâmetin kopacağına da inanmıyorum. Evet dikkat ediyor musunuz? Dünya sevgisi, mal mülk tutkusu ve elindekilere güvenerek onlarla duyduğu bu gurur adamı nereye kadar götürüyor? Adam gurur ve kibir içinde bahçesinin içine giriyor. Ya da işte şirketinin içine giriyor, fabrikasının oturma bölümüne giriyor, saltanatının içine giriyor, makamına giriyor. Kendisinde güç ve kuvvet görerek gurur ve kibir içinde, nefsine ve çevresindekilere zulmeder, tepeden bakar olduğu halde, Allah’ı da diskalifiye ederek di-yor ki: Ben gerçek güç ve kuvvet sahibiyim! Bütün bunların sahibi be-nim! Bu gücümün, bu saltanatımın, bu çevremin, bu kredimin, bu ha-yatımın sahibi benim ve artık ben bu mülkün batacağına da inan-mıyorum! Yok olmaz bu iş yerleri! Yok olmaz bu fabrikalar! Bitmez bu saltanat! Son bulmaz bu hayat! Gelmez ölüm bana! Ben ebedîyen yaşarım bu saltanatımın içinde! Bütün bunlara sahipken artık ben kıyâmetin kopacağına da ihtimal vermiyorum! Bu saltanatın, bu gücün ve bu imkânın sahibi olan birinin üzerine kesinlikle kıyâmet kopmaz! Benim üzerime kıyâmet kopmaz! Kimse benim önüme geçemez! Kimse benimle baş edemez! Allah’ın da beni öldüreceğini sanmıyo-rum! Gerçi eğer bu zavallı fakirlerin, şu ayak takımının dedikleri doğru da kıyâmet kopacaksa bile ne önemi var? Eğer bunların dedikleri gibi ölecek ve yeniden dirileceksek elbette yine bize orada ayrıcalık tanınacak ve ayrı muamele yapılacaktır. Zatıalileri orada da korunacaktır elbette. Çünkü dünyada bu kadar servetin bu kadar saltanatın sahibi değil miydik bizler? Öyleyse sayın cenapları elbette âhirette de düşünülecek, elbette orada da protokol bozulmayacak, orada da saygınlığını koruyacaktı. Böyle düşünüyordu adam. Evet zenginler ölmez, paralılar ölmez, makam sahipleri, sal-tanat sahipleri ölmez. Karun bir gün karşısına geçip sevinçten mest olup ayakkabıya döndüğü paracıklarını sayarken, hizmetçisi de uzaktan gülerek onu seyrediyormuş. Hizmetçisini böyle garip bir tavır içinde gören Karun, onun paracıklarına göz koyduğunu ve onları çalmayı planladığını zannederek onu ayaklarının altına alıp ezmeye başlar. Niye gülüyordun lan söyle bakalım? Diye onu ezmeye çalışırken bir ara fırsat bulan hizmetçi bağırır: Efendim! vallahi onları çalmayı filan düşünmedim! Düşündüm ki siz ölünce.. Filan demeye çalışırken daha onun sözünü boğazında kesen Karun der ki: Sus lan! Ben ölmem! Zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez! diye onu daha bir beter yapmaya koyulur. Evet zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez! Bu Ehramlar, bu anıt kabirler de onun için var ya. Ölmediklerini ortaya koymak için, ölümsüzlüklerini ispat için, ya da öldükten sonra da hegemonyalarını sürdürebilmek için yaptırıyorlar bunları. Hani Selçuklular döneminde zalim mi zalim bir vezirden söz edilir. Sadettin Köpek diye maruf, ismiyle müsemma bir adam. Zulmetmedik, canını yakmadık adam bırakmamış bölgesinde. Herkes yaka silkeleyip illallah eder olmuş. Bu pislikten bizi kurtar Allah’ım di-ye herkes dua eder olmuş. Nihâyet bir gün gebermiş. Şairin birisi öy-le demiş arkasından: "Ne kendi etti rahat ne başkasına verdi huzur, Yıkıldı gitti dünyadan dayansın ehli kubur!" Yâni biz kurtulduk bu zalimin şerrinden ama vay ki kabir ehlinin bunun elinden çekeceği var deyivermiş. Adamın tabutunu katafalk mı derler? Oraya koymuşlar gece. İşte sabah olsun da bir çukura atıverelim diye. Ama işin garibine bakın ki gece oradan geçen bir ga-riban kafasını tabutuna vurmuş ve oracıkta can vermiş. Gebermiş git-miş ama bakın ki tabutu bile adam öldürüyor alçağın. Nice geberip gidenler var ki şu anda tabutu bile adam öldürmeye devam ediyor. Allah böylelerinin şerrinden korusun bizi. Evet bakın adam bahçesine girerken diyor ki ben bu bahçenin yok olacağını sanmıyorum ve ben kıyâmetin kopacağına da inan-mıyorum. Gerçi kıyâmet kopup oraya gitsem de ben bu hayatımdan daha iyisini orada da bulurum. Orada da keyfime göre mülk ve saltanat içinde yamasını bilirim diyordu. Yâni dikkat ederseniz adamın ilk tezi kıyâmetin kesinlikle kopmayacağı iken, sonradan kopsa bile bu aklıyla bu becerisiyle orada da işi kıvıracağını söylüyor. Mantık bu. Bu dünyada işini becerenler öbür tarafta da işini becerecektir. Bu dünyada kendisine mal mülk verilenler, saltanat imkân verilenler elbette öbür tarafta da bunlara sahip olacaklar ve işlerini orada da becereceklerdir diyorlar. Evet bakıyoruz adamlar dünyada işlerini çok rahat becerebiliyorlar. Mal sahibi mi olmak istiyorlar? Kolayca bunun yolunu bulabiliyorlar. Meselâ adamlar ekonomik gücü şu kadar olanlar ancak bu haktan istifade edebilecektir diye bir yasa çıkarıyorlar, bir hak çıkarıyorlar ve... Evet kıyâmet kopsa bile biz öbür tarafta da işimizi beceririz diyorlar. Zannediyorlar ki bu dünyada geçerli olan değerler öbür tarafta da geçerlidir. Madem ki bu dünyada kendilerine mal mülk verilip insanlara hâkim konuma getirilmişler, öyleyse neden öbür tarafta da kendileri için özel yerler hazırlanıp düşünülmüş olmasın? Öteki arkadaşına gelince cıbılın teki. Malı yok, mülkü yok, bağı bahçesi yok, atı arabası yok, makamı koltuğu yok, oğlu kızı, sülalesi onun kadar değil, sosyal statüsü çevresi kredisi yok, cüzdanı onunki kadar şişkin değil, karnında onunki kadar şey de yok. Sadece imânâ yatırım yapmış çulsuzun teki. Evet adam arkadaşına karşı böyle deyince arkadaşı da ona şöyle demişti: