Kehf Suresine Dön

Kehfالكهف

6. Ayet

6Kehf Suresi

فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ اِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَسَفًا

Bu söze (Kur’ân’a) inanmadılar diye arkalarından üzülerek kendini öldüreceksin/helak edeceksin öyle mi?

Dipnot

Allah’ın (cc), Resûl’ünü tesellisi için bk. 20/Tâhâ, 2

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

6. “Ey Muhammed! Bu inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!” Peygamberim! Neredeyse bu îman etmeyenlerin arkasından îman etmiyorlar diye, yola gelmiyorlar, istenilene yaklaşmıyorlar diye kendini parçalayacaksın. Bunlar Rablerine karşı bu tür iftiralarda bulunuyorlar, Rablerini gereği gibi tanımıyorlar diye neredeyse kendi kendini helâk edeceksin. Kendi kendini mahvediyorsun. Ne gerek var buna peygamberim? Kendi kendini parçala diye kim dedi sana? Böyle bir sorumluluğun olduğunu nerden çıkardın sen? Hangi âyet dedi sana bunu? Yâni bu adamların yola gelmeyişlerinden senin sorumlu olduğunu ve bunu becerinceye kadar kendi kendini yiyip bitirmen gerektiğini kim dedi sana? Ne oluyor sana! İnsanlar inanmıyorlar diye neredeyse kendi kendini kahredeceksin. Onların izleri, onları eserleri, tesirleri sebebiyle neredeyse kendini yiyip bitiriyorsun. Bu söze, bu Kur’an’a inanmıyorlar diye neredeyse kendi kendini mahvedeceksin. Senin böyle bir sorumluluğun yok. Ben sana böyle bir yük yüklemedim. Bırakıver hâinleri îman etmiyorlarsa canları cehenneme. Senin Rabbini senin tanıdığın gibi tanıyıp Ona teslim olmuyorlarsa, yerdekilere Rabbinin sıfatlarını vererek onlara kulluk etmeye çalışıyorlarsa, onların kanunlarını Rabbinin kanunlarına tercih etme budalalığında bulunuyorlarsa sen üzülme canları cehenneme onların. Kendini hârâp etmene, kendi kendini yiyip bitirmene değmez onlar için. Sen tebliğ edersin, anlatırsın, duyurursun eğer îman ederlerse, Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşarlarsa hem dünyada hem de âhirette kurtulacaklar. Yok eğer ayak diretirler, îman etmezler ve burunlarının doğrusuna giderlerse cehenneme kadar yolları var onların. Hem dünyada rezil rüsva olacaklar, hem de âhirette cehennemin berzahına yuvarlanacaklar onlar. Peki biz ne yapacağız? Tanıdığımız, tanımadığımız ulaşabildi-ğimiz herkese bu âyetleri duyurmak, onların dirilişine sebep olmak, onların cennetlerine sebep ve cehennemlerine engel olmak için elimden gelen her şeyi yapacağım, bunun için var gücümle çırpınacağım, ama dinlemediler diye de kahrolmayacağım. Yâni insanlar istenilen noktaya gelmediler, adam olmaya yanaşmadılar diye kendimi kahredecek, kendimi ihmal edecek, kulluğumu aksatacak noktaya gelmeyeceğim. Çünkü ben anlatmakla, duyurmakla mükellefim, dinletmek ve hidâyet etmek konumunda değilim. Şu anda insanlardan pek çoğunun bunu çokça dert edindiklerine şahit oluyoruz. Efendim, tamam anlatacağım da, ama ne yapayım dinlemiyorlar, dinlemek istemiyorlar. Eğer çevremdekiler-den birazcık ilgi görsem, birazcık dinleme meyli sezinlesem vallahi ben de anlatacağım. Peki Kur’an’da dinlerlerse anlatın diyen bir âyet var mı? Gördünüz mü böyle bir âyet? Yok değil mi? Öyleyse ne yapacağımızı, ne edeceğimizi kendi kendimize belirlemeye kalkışmayalım da, Allah’a soralım. Bıkmadan, usanmadan vahyi insanlara duyurmaya devam edelim inşallah. Karşımızdaki dinlemezse biz dinliyoruz ya. O adam olmazsa biz oluyoruz ya. O görevini yapmıyorsa biz yapıyoruz ya. O vahiyle beraberlik kurmuyorsa biz kuruyoruz ya. O Allah’la beraber olmak istemiyorsa biz oluyoruz ya. Oysa biz kendimiz Müslüman olmak için anlatıyoruz olduğumuzu unutmamalıyız. İnsanların îman etmeyişleri, Allah’a ve Allah’ın âyetlerine karşı vurdumduymaz davranarak, Allah’a ve Allah’ın elçisine karşı müs-tekbirce bir tavır takınarak süratle ateşe doğru gidişleri karşısında kahrolan mahvolan ve yerinde duramaz hale gelen Allah’ın Resûlüne en büyük teselli kaynağı oluyordu bu âyetler. Nasıl rahat etsindi Allah’ın elçisi? Yanı başında hızla cehenneme gidenleri görüyordu. En yakınları, akrabaları Allah’ı ve Onun azâbını tanımadan gafilce bir hayat yaşıyordu. Top yekün çevresi ateşe doğru gidiyordu. Kadınlar, erkekler, çocuklar, babalar, analar bilmeden ateşe doğru koşuyorlardı. İşte acı acı bunu seyreden Allah’ın Resûlü mahvoluyor, perişan oluyor ve zaman zaman dengesini kaybediyordu. Göz göre bu in-sanların farkında olmadıkları cehenneme gidişlerine vicdanı razı ol-muyor, yüreği dayanmıyordu. Üzüntüsünden, çâresizliğinden kendini yiyip bitiriyordu âdeta. Nasıl oluyor da bu insanlar anlamıyorlar? Nasıl oluyor da bu insanlar ateşe can atıyorlar? diye dengesini kaybedecek noktaya geliyordu da Rabbimiz onu bu âyetleriyle teselli ediyordu. Sen görevini yap peygamberim! Senin görevin bu insanları hidâyete ulaştırmak değil. Sen sana düşen tebliğ görevini yap gerisini bize bırak diyordu. Öyleyse bizler de çevremizde Allah’ı tanımadıkları için, Allah’ın elçisiyle ve Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabıyla diyalog kurma-dıkları için, Allah’ın kendileri için belirlediği hayat tarzını bilmedikleri için cehennem doğru koşan insanları gördükçe üzülmeli, yerimizde duramaz hale gelmeli ve tıpkı efendimiz gibi onların kurtuluşu için çırpınmalı ve onların cennete gidişlerini kendimize dert edinmeli, iş edinmeliyiz. Yeryüzünde en büyük derdimiz en büyük problemimiz, kafa yoracağımız en birinci işimiz bu olmalıdır. Gerekirse aç kalmayı gerekirse meteliksiz olmayı bile göze alarak Allah’ın kullarının kurtuluşunu en büyük dert edineceğiz. Üzüleceğiz, çalışacağız, çırpınacağız ama âyetin uyarısıyla hareket edecek ve bu üzüntümüz de hiç bir zaman bizi bitirecek noktaya da gelmeyecektir. Çünkü şu gerçeği hiç bir zaman unutmayacağız ki Rabbimiz az evvel peygamberine anlattığı konu Rabbimizin yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır. Bu yasa gereği yeryüzünde kâfirler de olabilecektir. Rızası olmamakla beraber yeryüzünde kâfirin olabileceğini bildirmektedir Rabbimiz. Rabbimizin murâdı gereği yeryüzünde biz ne yaparsak yapalım, biz ne kadar çırpınırsak çırpınalım cehenneme gidenler de olabilecektir. Yeryüzünde hiç kâfir insan kalmasa, yeryüzünün tamamı müslüman olsa ve bu müslümanların arasında bir tek kâfir kalsa bütün dünya müslümanları toplansa da bu bir tek kâfiri müslüman yapma imkânımız yoktur. Yeryüzünde bir tek kâfiri bile müslüman yapamayacağımızı, onu hidâyete ulaştıramayacağımızı bilerek, buna inanarak, hidâyetin Allah’a ait olduğunu anlayarak kendimizi dengede tutmaya çalışacağız. Biz bize düşeni yapıp yapmadığımıza, biz Allah’ın âyetleriyle önce kendi kendimizi sonra da insanları uyarıp uyarmadığımıza bakalım. Allah yolunda Allah’ın istediği hayatı yaşayıp yaşamadığımıza bakalım. Allah’ın bizden istediği hayatı yaşayıp bu yaşadığımızı da Allah’ın kullarına duyurduktan sonra gerisini bu dinin sahibine bıra-kalım. Kendimizi helâk edecek duruma da sokmayalım. Allah’ın Resûlü Mekke’de kendisine ve beraberindeki bir avuç müslümânâ yapılan işkencelere, alaya almalara değil, inanmayanların îmansızlığına üzülüyordu. Onu en çok üzen konu onların kendisine yaptıkları değil, her şeye rağmen, bütün çabalarına rağmen onların adam olmayışlarıydı. Onların göz göre göre ateşe doğru gitmeleri onu çileden çıkarıyordu. Buhârî’de insanlara karşı konumunu ve sorumluluğunu anlatan bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bakın şöyle buyurur: "Benim ve sizin misâliniz ateş yakan ve yaktığı ateşe kelebekler ve çekirgeler düşerek yanmaya başlayınca da onları ateşten kurtarmaya çalışan kimse gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten kurtarmak için çırpınıyor eteklerinizden tutuyorum. Oysa sizler benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz"