8. “Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.” Evet bir gün gelecek ki yeryüzündekileri kupkuru bir arâzî haline getireceğiz. O süslü o güzelim dünya, o güzelim hayat bir gün bitecek. Gençlik bitecek, güzellik bitecek, canlılık bitecek, hayat bitecek her şey bitecek. Baharınız bitecek, gençliğiniz bitecek, zindeliğiniz bitecek, sıhhatiniz bitecek, güçleriniz bitecek, devletiniz saltanatınız bitecek, gökler bitecek, yıldızlar bitecek, güneşiniz bitecek ve tüm kâinatta hayat bitecek. Zaten sizin imtihanınız için kurulmuştu bu dünya. Hanginiz ne ameller işleyecek? bunun için kurulmuştu bu dünya. Onun içindi bu kadar masraf, bu süsler bu ziynetler. Sizin imtihânınızın bitip de imtihân sonuçlarının açıklanma dönemine gelindiğinde bu ha yat da bitecek. Tıpkı kışın tüm ağaçların, tüm çayır ve çimenlerin, tüm çiçeklerin ve güzelliklerin solup, kuruyup bittiği gibi. Bugün göz kamaştıran bu süsler, bu ziynetler bu hayat yarın solacaktır. Öyleyse bunların birer imtihân vesilesi olduğunu unutmayın. Bu hayatı ebedî zannetmeyin. Dünyanın geçici süsüne ve ziynetine aldanıp da burada ebedî kalacağınızı sanmayın. Önemli olan bu dünyaya bel bağlayıp onun güzelliklerine meyledip imtihanı unutmamaktır. Baksanıza baykuşlar Efrasyab’ın çardağı üzerinde nöbet tutuyorlar ve örümcekler Kayzer’in köşkünde perdedarlık yapıyor. Hani dünyada güç kuvvet sahibi, egemenlik sahibi kralların, hükümdarların saltanatlarından ve devletlerinden hiçbir eser kalmamış. Bu dünyada gördüğünüz her şey sizin imtihanınız, sizin denenmeniz için yaratılmış süs ve ziynetlerdir. Ama sizler bütün bunların hedef olduğunu zannediyor ve bunlar peşinde koşuyorsunuz. Sizi bu aldatıcı şeylerden koruyup Rabbinize kulluğa teşvik eden Rabbinizin âyetlerinden yüz çeviriyorsunuz buyurduktan sonra, bakın Rabbimiz burada hayatı Allah için yaşayan, hayatı değerlendiren ve güzel ameller işleyerek Rablerinin rızasını kazanma şerefine ermiş bir kaç yiğit müslümanın örneğini su-nacak. Mekkeli gariban müslümanlar da tıpkı Ashabu’l-Kehf dönemi müslümanları gibi çok büyük bir baskı ve zulüm altındaydılar. Kitabımızın Enfâl sûresinin bir âyeti bunu şöyle anlatır: “Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir alıp götürmesinden korktuğunuz zamanları, hatırlayın. Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıyla desteklemiş, temiz şeylerle rızıklandır-mıştır.” (Enfâl 26) Hatırlayın. Hani sizler çok azdınız, yeryüzünde müs’taz’afdı-nız, aşağılanıyor, horlanıyordunuz. İnsanlar, müstekbirler sizi zaafa düşürüyorlardı. İnsanlar sizi zayıf görüyorlardı. Zâlimlerin, kâfirlerin baskıları altında bir takım fonksiyonlarınızı icra edemiyordunuz. Mekke, zulüm ortamında kâfirler tarafından mü’minlerin düşürüldükleri durum anlatılıyor. Mekke’de kâfirler tüm güçleriyle mü’min-lerin üzerine yükleniyorlar, onları bir kaşık suda boğmaya çalışıyorlardı. Bazen bir yerlere hapsediyorlar, ekonomik ambargolar uygulu-yorlar, bazen öldürüyorlar, bazen işkenceler altında inim inim inletiyorlardı. İşte ey Müslümanlar, o ortamı bir hatırlayın. Kimi görevlerinizi icra edemiyordunuz. İnsanların sizi esir alıp götürmelerinden korkuyordunuz. Bana imanlarınızı gündeme getiremiyor, Benim yüceliğimi açıktan açığa haykıramıyor, ilân edemiyordunuz. İnandığınız gibi bir hayat yaşayamıyordunuz. Kızgın kumlar üzerinde sürükleniyordunuz. İnsanların sizi kapıvermesinden korku içindeydiniz... Böyle bir zulüm ortamındayken, Allah şükredesiniz diye, kendisine, kendisinin istediği gibi kulluk edesiniz diye sizi oradan kurtarmış, Medine’de, dar’ul İslâm’da barındırmış ve zaferiyle sizi teyit etmiştir. Sizi Allah ve Resulü egemenliğinde Medine özgür ortamına ka-vuşturmuştur. Medine’de size güzel güzel rızıklar lütfetmiştir. Tabii o gün için bu âyetin muhatabı o Müslümanlardı, ama kıyâmete kadar her bir dönem Müslümanları bu âyetin muhatabıdırlar. Her çağın az olan, azınlıkta olan Müslümanları Rabbimiz tarafından aynen onlar gibi desteklenmekte, az iken, mus’taz’af iken, insanlar sizi kapıverecekler, boğuverecekler, tanklarıyla üzerlerinize yürüyüverecekler diye tir tir titrerken sizi onların elinden kurtaran, size güvenlik yurtları nasip eden de Rabbinizdir. Öyleyse Allah’ın üzerinizdeki bu büyük lütuflarını unutmayın. Bunu sürekli gündemde tutarak Rabbinize şükredin. Rabbinizin verdiği nîmetleri O’nun istediği yerde kullanın. O’nun verdiği hayatı O’-nun için yaşayın. Hayatı Allah için yaşamak zorunda olduğunuzu hep gündemde tutun. Bunu sürekli gündemde tutuş kişinin Allah’la bağını artıracaktır. Evet sürekli Rabbinizin size olan ihsanlarını gündemde tutun. Evet Bilâl’ın, Ammar’ın, Habbab’ın, Süheyb-i Rûmi’nin işkenceler altında inim, inim inledikleri, kurtuluş için hiçbir ümit ışığının görünmediği bir dönem. İşte böyle sıkıntının hat safhaya ulaştığı bir dönemde gelen bu sûrenin gençler kıssası, o garibanlara bu boğucu zulümattan sonra bir aydınlık, zorluktan sonra bir kurtuluş, zilletten sonra bir izzetin geleceği müjdesini veriyordu. Bakın ey müslümanlar, zâhirde hiçbir güçleri olmayan üç beş genci her türlü gücü, silahı ve iktidarı elinde bulunduran kâfirlere karşı nasıl galip getirmişse kesinlikle bilesiniz ki sizler de o yiğitlerin yolunda olduğunuz sürece sizi de galip getirecektir. Bundan hiç şüpheniz olmasın buyurmaktadır. Yine aynı dönemlerde gelen Yusuf sûresi de müslümanlara bir teselli ve destek oluşturuyordu. Güçlü olan kardeşlerine karşı Rab-biniz güçsüz Yusuf’unu nasıl desteklemiş, ona kötülük eden kardeşlerini nasıl onun önünde diz çöktürmüşse kesinlikle bilesiniz ki şu anda size zulmedenleri de pek yakında sizin karşınızda özür dileyecek bir konuma getirecektir buyurmaktaydı. Yine aynı dönemlerde Mûsâ (a.s) ile Firavun kıssası anlatılıyordu müslümanlara. Yeryüzünün en süper gücünün Allah desteğindeki bir tek mü’min karşısındaki hezimeti gündeme getirilerek hem kâfirlere bir tehdit, hem de onların işkenceleri karşısında âdeta ellerinde kor tutuyor gibi bir müslümanlık yaşamak zorunda kalmış mü’-minlere bir destek oluşturuluyordu. Çünkü onlar bu dünyanın tadı tuzuydu. Çünkü onlar kıyâmete kadar devam edecek bir iman ağacının en temiz ve taze çekirdeğiydi. Evet gerek Ashab-ı Kehf ve gerekse Mekke müslümanlarının o günkü durumuna benzer durumlar her zaman olabilecektir. Rab-bimizin hikmeti gereği inanmış kullarını eğitecek, olgunlaştıracak, yetiştirecek eziyetler, işkenceler, sürgünler her dönem olabilecektir. Bu bazen kâfir, zalim bir devletin, bir iktidarın gölgesinde olabileceği gibi, bazen de adı müslüman olan, İslâm’ın kimi emirlerini yerine getiren, mevlitler okutup mescitler inşa ettiren iktidarların gölgesinde olabilir. Çünkü adının ve halkının müslüman olmasının ötesinde bu iktidarlar İslâm’ı, tevhidi dinsizlik akımlarından, putperestlikten ve câhiliyenin her çeşidinden çok daha zararlı ve tehlikeli görebilen iktidarlar olabilir. İşte böyle ortamlarda bilelim ki Ashabu’l Kehf kıssası yeniden gündeme gelir ve güçlü zalimlerle Allah desteğindeki azınlık garibanlar arasındaki savaş yeniden başlayıverir. Ashabu’l-Kehf kıssası Ahd-i Atik sifirlerinde de varit olmuştur. Çünkü bu olay Hıristiyanlık tarihin başlangıç dönemlerine vaki olmuştur. Elbette Hz İsa’ya (a.s) iman edenlerin istikâmet ve cesaretlerinin gündem edildiği bu kıssa Hıristiyanlar arasında bir iftihar konusu edilmiştir. Evet şimdi nefeslerimizi tutuyor, Ashâbı Kehf diye bilinen kahramanlar geçidi önünde duruyor ve onları seyretmeye başlıyoruz. Kıyâmete kadar mü'minlere örnek olarak sunulan bu yiğitlerin hayatı nasıl değerlendirdiklerini, nasıl bereketlendirdiklerini, içinde bulundukları müşrik bir topluma karşı nasıl şanlı bir kıyamı gerçekleştirdiklerini anlamaya çalışacağız. Sûrede Rabbimizin bize anlattığı birinci kıssa ile karşı karşıyayız. Ya da Ashab-ı Kehf diye bilinen yiğit müslüman-ların mağarasına misafir olduk. Bakalım bize ne diyecekler? Ne anlatacaklar? Hangi mesajları verecekler. Onlarla beraber olmaya, onları tanımaya, onlarla sohbet edip hayatımızı onların bize anlattıklarıyla düzenlemeye çalışacağız. Kehf sûresinin bu bölümünde Allah için kıyameden gençlerin ölümsüz kıyamlarıyla karşı karşıyayız. Hangi târihte, hangi dönemde ve yeryüzünün hangi ikliminde, hangi coğrafyasında oldukları bizce hiç önemli değil. Allah için, Allah’ın dinini yaşamak için, Allah’ın rızasını kazanmak için, hayatlarını Allah’a sunmak için Allah’ın hatırıyla çatışan dünyayı, dünyanın süsünü ve ziynetini, rahatlarını istirahatlarını, Allah’ın arzularıyla çatışan toplumlarını, babalarını, analarını, kavim ve kardeşlerini, kendilerini ilahlaştırmış toplumun zalim idarecilerini ve bu zalim idarecilere kulluğu sineye çekerek şirke düşmüş toplumlarını terk ederek Allah adına kıyam etmiş gençler. Kendilerini ölümle tehdit eden sahte Rablerin tehditlerine ve toplumlarının baskılarına aldırış etmeden yalnız Allah’ı Rab bilen ve sadece onu İlah tanıyarak onun rızası na yönelen yiğitler. İşte îmanları tehlikeye girdiği andan itibaren, tâğutların fitneleriyle karşı karşıya kalıp ya öldürülmeleri ya da zorla işkenceyle dinlerinden döndürülmeleri tehlikesiyle burun buruna geldikleri bir anda sayılarının azlığına bakmadan, güçsüzlüklerini hesap etmeden Allah’a güvenerek şanlı bir kıyam da bulunmaları bu gençleri kıyâmete kadar ölümsüzlüğe eriştirmiştir. Kıyâmete kadar kendilerinden sonra gelecek ve kendilerini ta-kip edecek müslümanlara en güzel bir örnek oldular. Kendilerinden sonra gelecek ve yeryüzünün neresinde olursa olsun bu kitabı eline alan müslümanlara sürekli yayın yapacak ve yeryüzünde hiçbir yayın organının sunamayacağı en güzel mesajları sunacak yiğit gençler. Şanlı kıyamlarıyla kıyâmete kadar mü'minlerin dillerine destan oldular. Allah bu kıyamlarından ötürü onları destanlaştırdı, levhalaştırdı ve sembolleştirdi. Eğer bu adsız-sansız gençler Allah adına böyle bir kıyamı ger-çekleştirmeyip dönemlerinde aynı şehri, aynı mahalleyi, aynı hayatı paylaştıkları arkadaşları gibi, akranları gibi, babaları ve anaları gibi olsalardı, yâni çağdaşları gibi içinde yaşadıkları toplumun şartlarını kabul edip tâğutların arzularına boyun bükselerdi onlar da ötekiler gibi yok olup gideceklerdi. Unutulup gideceklerdi. Belki ötekiler gibi varlıklarından bile kimse haberdar olmayacaktı. Ama bakın Allah adına bu şanlı kıyamı gerçekleştirdikleri için şimdi dünyanın her yerinde ben müslümanım diyen, benim de kitabım var diyen ve kitaplarıyla ilgi kuran, kitaplarını ellerine alıp onu tanımaya çalışan tüm müslümanların artık ortak kahramanıdır bunlar. Tüm müslümanların ortak kahramanları. Adsız kahramanlar, isimsiz kahramanlar. Allah için sundukları örnek îmanlarıyla, örnek teslimiyetleriyle, örnek hayatlarıyla ve örnek kıyamlarıyla, Allah’ı yegâne Rab ve İlah bilip onun dışındaki tüm sahte tanrıları reddedişleriyle, küfre ve şirke baş kaldırışlarıyla tüm müslümanlar için örnek oldular. Rabbimiz sûrede bu yiğitlerin nerede ve ne zaman yaşadıklarını bize anlatmadığı için biz de bu konu üzerinde durmayacağız. Çünkü gaybî bir konu ve konunun sahibinden başka hiçbir kaynaktan bilgi edinme imkânımızın olmadığı için de onu konunun sahibine bırakıyoruz. O ne kadarını bildirmişse o kadarıyla iktifa ediyoruz. Allâm’ul ğuyûb olan, gaybın da şehâdetin de bilgisi kendisinden olan Rab-bimizin sûrede hakkında bilgi vermediği bir konu üzerinde delilsiz konuşmak Rabbimizin ifadesiyle gaybı taşlamak olacağından onu geçiyoruz. Ama bakıyoruz ki bu sûrede Rabbimiz bu yiğitlerin sığındıkları mağarada ne kadar kaldıkları, ne kadar yaşadıkları konusunda bilgi vermiş. Bu yiğitlerin âdetleri, sayıları konusunda da Rabbimizin bize sunduğu bilgiler belgeler var. Ama Rabbimiz bizim ilgimizi, düşüncemizi, dikkatimizi bu konular üzerine değil de başka şeyler üzerine yoğunlaştırmamızı, başka konular üzerine teksif etmemizi istemektedir. Bunların nerede? Hangi coğrafyada? Hangi dönemde? Kaç kişi olarak bu kıyamı gerçekleştirdikleriyle uğraşıp derinleşmekten ziyâde bizim anlamamızı, kavramamızı istediği başka konular var. Rabbimizin bu sûrede onların kıssalarını bize anlatırken öz olarak bize sunmak istediği mesajı anlayabilirsek o zaman bu kahramanları daha güzel tanımamız ve onları hayatımızda örnek almamız mümkün olacaktır. Bizler de bir gün çevremizdeki küfrün ve şirkin bizi boğacak, bizim kulluğumuza imkân vermeyecek, bizi fitnelere düşürerek dinimizden îmanımızdan edecek bir noktaya geldiğinde tıpkı onlar gibi yapacağımız bir şey kalmayınca kendilerini ilahlaştırmış tüm tâ-ğutlara karşı ve içinde bulunduğumuz şirke batmış topluma ve o toplumun tüm şirklerine ve küfürlerine karşı şanlı bir kıyam gerçekleştirme imkânı buluruz inşallah. Kim bilir belki bu yiğitleri çok iyi tanırız da bir gün tıpkı onlar gibi; biz de küfre batmış toplumumuzdan teberrî ettik! Biz sizlerden teberrî ettik! Biz sizin İlah kabul ettiğiniz, Rab kabul edip kanunlarını uygulamaya çalıştığınız, hayatınızda kendilerini söz sahibi kabul ettiğiniz tüm yapay tanrılarınızı, tüm sahte İlahlarınızı reddediyoruz! Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir! Biz sadece onu Rab biliyoruz! Sadece onun arzularını uygulamaya ve sadece ona kulluk etmeye karar verdik! Sizleri ve tüm inanışlarınızı reddediyoruz diyerek, ve sadece Allah’a dayanarak, sadece Allah’a güvenerek Allah adına yürürüz de Rabbimiz aynen o yiğitler gibi bizi de koruması altına alır, bizi de onlar gibi ölümsüzleştirir. Çünkü sûrenin ilerleyen bölümlerinde Rabbimiz kendi kelimelerinde kendi yasasında değişikliğin olamayacağını vurgulamaktadır. Yâni dün o kendisi adına kıyam edenlere nasıl yardım edip onları galip getirmişse onların yolunun yolcusu olanları da mutlaka koruyacağını ve onları galip kılacağını anlatmaktadır. Bir grup inanmış insanla kurtuluş mağarasına doğru gidiyoruz. Bakın kıssayı Rabbimiz şöylece anlatmaya başlıyor: