Leyl Suresine Dön

Leylالليل

13. Ayet

13Leyl Suresi

وَاِنَّ لَنَا لَلْاٰخِرَةَ وَالْاُو۫لٰى

Kuşkusuz, son da (ahiret de) ilk de (dünya da) bize aittir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

13. “Şüphesiz âhiret de, dünya da Bizimdir.” Dünya da bize aittir, âhirette bize aittir. dünya da bizimdir âhi-ret de bizimdir diyor Allah. İmam Mâlik der ki: “Ömer bin Abdülaziz bir defasında bize akşam namazı kıldırdı, bu âyete gelince hıçkırığa boğuldu, okuyamadı ve başka âyete geçti.” Bize hiçbir şey demeyen bu âyet sahâbeye çok şey söylüyordu. Evet dünya da bizimdir, âhirette. Bunun mânâsını şöyle birkaç madde halinde özetlemeye çalışalım: 1. Dünya da bize aittir, âhiret de bize aittir. Ey insanlar, konumu gereği veya iradeleriniz gereği Allah dünyada size dokunmadı diye dünyayı atlattık zannediyordunuz, ama âhirette bizimdir, orada ne yapacaksınız ya? Allah’ı dünyada atlattığınızı zannediyorsunuz belki ama, âhirette ne yapacaksınız? Orası da bizimdir. Yani dünyanın konusu sizin kendi kendinize plan, program yapmanıza müsaittir. Hikmeti gereği Allah sizlere irade vermiştir. İmtihan gereği Allah do-kunmuyor dünyada size. Peki öbür tarafta ne yapacaksınız? Dünya kendinizin zannediyorsunuz ve aldanıyorsunuz, halbuki dünya Allah’ındır, âhiret te onundur. 2. Sakın şaşırıp yanılıp ta mülkün kendinize ait olduğunu zannetmeyin. Dünyanın da, âhiretin de mülkü bizimdir diyor Allah. 3. Sizin zannettiğiniz gibi dünya ile âhiret ayrı değildir. Dünya ile âhiret bir bütündür. Öyleyse Allah yolunda olun, Sırat-ı Müstakîme girin, diyor Rabbimiz. 4. Dünyanın da, âhiretin de mülkü bizimdir. Binaenaleyh hangisini isterseniz onu size veririz, ama neticesi size aittir. Kim dünyayı isterse kıl payı bile eksiltilmeden onu ona veririz, ama sonucuna kendisi katlanmak şartıyla. Bu âyetten anlaşılan o ki, sadece dünyalık isteyen, planını, programını dünyalık elde etmek için yapan ve âhireti hesaba katmayan kimselerin ne kadar akılsız ve aptal olduklarını anlatıyor Rabbi-miz. Biz biliyoruz ki dünya rızkı mü'min-kâfir ayırımı yapılmaksızın Al-lah’ın bir lütfudur. Yani dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de dünya rızkı verilmektedir. Bu konuda ikisi arasında bir fark gözetilme-mektedir. Bunu Kitabımızın başka âyetleri anlatmaktadır. Bu zaten ezelde takdir edilip hükme bağlanmıştır. Onun için tüm hesaplarını dünyalık için yapanlar aslında en büyük aptaldırlar. Neden? Zaten ve-rilecek de ondan. Zaten Allah onu onlara verecek. Allah zaten herkese dünyada bir şeyler ayırmışken, âhiretini ayaklarının altına alırcasına dünyanın ve dünyalıkların peşine takılanlar aptal değil de nedir şimdi? Öyle değil mi? Bana ayırdığını zaten bana ulaştıracak Rabbim dünyada. Bana ayırdığını kesinlikle başkalarına vermeyecek, başkalarına ayırdığını da, çatlasam patlasam da kesinlikle bana vermeyecek. Ya da ben gecemi gündüzüme katarak çırpınsam da Allah’ın ba-na takdir ettiğinden fazlası da bana gelmeyecek. Bunu zaten vaad e-diyor Allah. Hal böyleyken, ben tutmuşum bana ayrılan dünyalık rızık konusunda tüm zamanımı harcayarak âhiret konusunda plan program yapmayayım. Bu aptallığın, ahmaklığın daniskasıdır. Bakın burada bu konuyu açıklayan bir hadis okuyayım. “Eğer sizler rızık konusunda hakkıyla Allah’a güvenip tevekkül etmiş olsaydınız, sabahleyin yuvalarından aç çıkıp akşamleyin tok dönen kuşları doyurduğu gibi Allah sizleri de doyururdu.” Eğer gereği gibi, hak neyi gerektiriyorsa, tevekkülün hakkı neyse onu ona vere vere Allah’a bir tevekkülünüz, Allah’a bir vekalet vermeniz varsa, Allah’ı vekil kabul etme konusunda bu iş neyi gerektiriyorsa ona baştan evet diyorsanız, o zaman iyi bilin ki Allah sizlere tıpkı kuşlara rızık verdiği gibi rızık verirdi. Hani bilirsiniz kuşlar açlıktan karınları çekilmiş olduğu halde sabahleyin yuvalarından çıkarlar, karınları dolmuş olduğu halde akşamleyin geri dönerler. Bizim hayatımızda ne kuş kalmış, ne kuşların yuvaya dönüşü. Ne kuşların yuvası kalmış, ne de yuvada bekleyen kuşlar. Biz onları kafese koymuşuz. Sabah karınları aç, akşam karınları doymuş değil, biz ne zaman verirsek o zaman, biz ne zaman ver-mezsek o zaman, bu manzaraları biz öyle görürüz diyenlere sözüm yok. Öyle değil benim anlattığım, ayrı bir ortam, farklı bir özgürlük or-tamı. Kuşlar, yuvalarında sabahlayan kuşlar. Gagalarında getirdikleri yiyecekleri yavrularıyla paylaşan kuşlar. Yuva yapan, orada yavrularının büyümesi için kanat çırpan, kanat geren kuşlar. Sabah aç karına çıkıyorlar, Allah onlara bir yerlerden rızık veriyor, yeter ki onlar rızık a-ramaya çıksınlar. Sonra karınları doymuş olarak geri geliyorlar. Peki biz de aynı şekilde mi? Yani biz de Allah’ın bize tahsis ettiği rızkı bulmak üzere, ama helalinden bulmak gayesiyle sabah evlerimizden çıkıp, bulunduğumuz makam ve mekândan ayrılıp Allah’ın bize ta ana karnında tahsis ettiği rızkı bulmak adına helalinden bulmak üzere sa’y u gayret etsek, bulur muyuz? Ben bunun için anlattım zaten, elbette buluruz. Yani yaygın bir halk tabiri ile söylersek Allah elbette deldiği boğazı aç bırakacak değildir. Eğer öldürmeyecekse onu aç bırakacak değildir. Vakti gelemeden, eceli dolmadan da kimsenin ölmeyeceğini biliyoruz. Ecel gelinceye kadar Allah’ın bize tahsis ettiğini mutlaka biz bulacağız. Ama nedense insanlar anlamak istediği anlamaya, istediği gibi anmak için dinlemeye hazırlar sanki. Aynı konuşmayı birden fazla insan dinlesin, ne anlatıldı desinler, hepsi aynısını söyleyemiyorlar. Neden mi ki? Kasıtları olduğunu zannetmiyo-rum, ama o konuşmayı dinlemeye gelmeden önceki hayatları, kafaları, kafa yapıları, beklentileri, istekleri, arzuları farklı da ondan. Bir ramazan bir büyük camide bir hoca efendi vaaz verirken orucu bozan ve bozmayan şeylerden söz ediyormuş. Derken söz arasında demiş ki; “cemaat, toz ile balgam orucu bozmaz” Toz ve balgam. Zaruridir bunlar, onsuz bir hayat düşünemezsiniz, engelleyemezsiniz diye anlatmış. Tam o arada uyur uyanık dinlerken kendine gelen cemaatten biri; oh demiş, ne âlâ, demek tuzla şalgam orucu bozmazsa tamam bu iş. Camiden çıkışı zor beklemiş, bütün milletin gözü önünde başlamış şalgamı tuza basıp yemeye. Hayrola demişler, nerden icap etti? Adamın cevabı hazırdır; duymadınız mı, hoca demedi mi tuzla şalgam orucu bozmaz. Adamın kastı var mıydı size gö-re? Bence yok. Yani adam aslında samimi, mazeretli. Ama bu mazeret onu kurtarır mı, kurtarmaz mı o başkadır. Onu hesap gören bilecektir. İşte bu sözleri dinleyenler de aynı şekilde dinliyorlar. Aynen o insan gibi sözü yanlış anladıklarını görüyoruz. Allah eğer siz cidden bana güvenir dayanırsanız, beni gerçekten Rezzâk bilirseniz. Hocanın biri, bir müslüman müslümanlara bu konuyu anlatıyormuş. Ey müslümanlar, Allah’ı vekil kabul edin. Sadece O’na dayanıp güvenin. O’nu Rezzâk bilin, rızık konusunda endişe etmeyin. Allah’a güvencinizi sarsmayın. Acaba mı demeyin. Acaba Allah bana da rızık verir mi ki, vermez mi ki demeyin diye anlatınca, oradaki dinleyenler iki grup olmuşlar. Bir grup demiş ki; olmaz öyle şey. Ne demek? Demek ki ben yatsam da Allah rızık verecek öyle mi? Ötekiler de demişler ki; öyle anlaşılmaz. Sen yat da Allah sana rızık versin anlamına gelmez bu iş. Ama her şeye rağmen Allah, kime ne rızık ayırmış ise o mutlaka ona ulaşacaktır, gibi açıklamalarla tartışma sürmüş gitmiş. Sonra adam inat edip ötekilerin haksızlığını, yani yatınca insana rızık gel-mezmiş konusunu onlara anlatmak için şöyle orman kenarında kendine uygun bir yer bulmuş ve beklemiş. Beni bulacak demek rızık tamam ben de bekliyorum demiş. Bir gün, iki gün, derken üç gün, dermanı bitmiş, sonra saatler dakikalar ne kadar geçmiş bilmez öylece yarı baygın kalmış orada. Bir ara bir hayat belirtisi, derken iki adam çıka gelmiş. Vurdukları bir av hayvanını şöyle bir kenarda kızartıp yeme çabasındalar. Berikinin onlara seslenecek gücü kalmamış, bağıracak imkânı yokmuş, dermanı kalmamış ama gücü yettiği kadar inlemeye başlamış. Derken onlardan biri fark etmiş. A! Demiş, durun hele, buralarda bir inilti var, bir ses duydum. Derken fark etmişler, şu taraftan, aha işte burada, bir adam var, yarı baygın galiba demişler, adamın boğazından bir şeyler vermişler, şöyle biraz kendine getirmişler, ateşte ısıtmışlar, vücudunu ovmuşlar, gözünü açmışlar, sonra sormuşlar; arkadaş, nedir senin halin ahvalin? Kimsin, necisin, ne ararsın burada? Kim getirdi seni buraya? Üstelik elin ayağın da bağlı değil. Adam başından geçenleri anlatmış. Ben demiş, Allah’ın her şe-ye rağmen rızık vereceği konusunda şüphem vardı. Yani bir kenara geçerim öyleyse, rızık verecekse verecektir diye ondan dolayı gelip buraya yattım, evet Allah rızık veriyor ama, demek ki biraz fazla inlemek gerekiyormuş, sadece ben burayı unutmuşum demiş. Evet, biraz daha inlemek gerekiyor bazen. Hani ağlamayan çocuk ve meme gibi belki ama, siz isterseniz insanların en gözde çocuklarından biri, en gözde annelerinden biri olan Hacer ve oğlu İs-mail’i hatırlayın. Rızıkları bitmişti onların da. Çocuğun yiyeceği kalmamıştı. Yanlarında yiyecek kalmayınca yapılacak iş rızık aramak için sa’ydi, çabaydı, bir Safa’ya bir de Merve’ye gidilecekti. Çünkü on-lar Allah’ın şeairiydi, işaret levhalarıydı. Rızık aramak için onların ötesine, berisine gidilmezdi. Dikkat edilmesi gerekiyordu……. İşte eğer biz, Allah’a hakkıyla tevekkül etseydik, rızkın Allah’a ait olduğunu gerçek bilseydik, biz bize düşen helâl rızık arama konusundaki sa’yimizi yapınca, kesin Allah bize rızık verecekti, tıpkı kuşların sabahleyin yuvalarından karınları aç çıkıp akşamleyin tok olarak döndükleri gibi. Ama galiba bizim burada biz hesap farkımız var, hesap hatası diyemeyeceğim, onu herkes kendisi değerlendirsin. Tamam, Allah as-lında herkese rızık vermeyi verir de diyorlar Allah’ın Rezzâk olduğunu bilen müslümanlar, ama O’nun bana vereceği rızık benim hesapladığım rızıkla uyuşmuyor. O’nunki ile benimki bir birini tutmuyor. Soframda şunlar, dolabımda bunlar olsun istiyorum. Kesemde şu kadar, kasamda bu kadar olsun istiyorum. Altımda şöyle bir rızık, üstümde böyle bir nimet bekliyorum. Ama ben bunu Allah’a bırakırsam O kendisi gibi verirse hiç de benim istediklerimi kale almıyor, göz ardı ediyor sanki dercesine müslümanlar Allah’ın rızık tahsisine razı değillermiş gibi ne kadar olacağını kendileri belirlemeye kalkışıyorlar. Belirlesinler, sonuç yine Allah’ın ayırdığı kadar ulaşıyor insanlara değil mi? Yani biz çatlasak patlasak da, ölsek bitsek de aslında yine bize tahsis edilen kadar geliyor. Sonrası, insan daha fazlasını kazanır gibi görünse de birden elinden kayboluveriyor, alınıveriyor, hattâ eğer ona ait değilse kullanma imkânı bile bulamıyor insanlar. Demek ki as-lolan Allah’ı vekil bilmek, rızık konusunda Allah’a güvenmek, sen öyle dediysen tamam ya Rabbi diyebilmektir. Allah’ın Rezzâk olarak bizi doyuracağını kabul ettikten sonra artık gerisi elbette bizim için problem olmayacaktır. Ama siz bilirsiniz. Siz bilirsiniz, isterseniz öyle yapmayın. İsterseniz âhireti yok farz edip tüm plan ve programlarınızı dünya adına, dünyayı elde etme adına, dünyayı kucaklama adına yapın. İsterseniz Rabbinizin hayat programından habersiz bir hayat yaşayın. İsterseniz Rabbinizin hidâyetine tâbi olmamada ısrarlı davranın. Şunu unutmayın ki: