Meryem Suresine Dön

Meryemمريم

6. Ayet

6Meryem Suresi

يَرِثُن۪ي وَيَرِثُ مِنْ اٰلِ يَعْقُوبَۗ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا

“Benim ve Ya’kûb ailesinin (geride bıraktığı ilim ve hikmete) mirasçı olur. Rabbim! Onu razı olduklarından eyle.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

5,6. “Doğrusu, benden sonra yerime geçecek yakınlarımın iyi hareket etmeyeceklerinden korkuyorum. Karım da kısırdır. Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Yakup aline mirasçı olsun. Rabbim! Onun, rızanı kazanmasını da sağla” Ya Rabbi ben arkamdan geleceklerden korkuyorum. Arkama kalacak akrabalarımdan endişe ediyorum. Benim varislerimin, akrabalarımın durumunu beğenmiyorum. Onların benim arkamdan dinimi, yolumu değiştirmelerinden korkuyorum. Arkamdan geleceklerin ümmete halifelik görevini yapamayacaklarından endişe ediyorum. Benim dinimin, benim dâvâmın, benim yolumun takipçilerinin biteceğinden korkuyorum. Onun için ya Rabbi senden sulbümden dinimi ayakta tutacak, yolumu diri tutacak sâlih bir evlât, sâlih bir mirasçı istiyorum. Ya Rab-bi ben kendime bir şey isteyecek, bir şey talep edeceğim ama ben çok yaşlıyım, karım da kısır. Bana katından, hazinenden bir velî lütfet. Bana bir dost, bir halef, bir yardımcı, bir evlât ver ya Rabbi. Benim yo-lumu takip edecek, benim dâvâmı sürdürecek, benim dinimi yaşatacak, benim mirasıma sahip çıkıp onu gelecek nesillere aktaracak bir evlât ver ya Rabbi. Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde Ra-sulullah efendimizin şöyle buyurur: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Biz peygamberlerin mirasçısı olmaz. Biz arkamızda ne bırakırsak o sadakadır” Zekeriya (a.s) da: Ya Rabbi bana bir evlât ver ki o evlât bana vâris olsun derken elbette malına mülküne değil dinine, yoluna vâris olmasını istiyordu. Ya Rabbi bana bir evlât ver ki Yâkup ailesine vâris olsun, ve de ya Rabbi Sen ondan razı ol. Senin kendisinden razı ola-cağın bir evlât ver bana ya Rabbi. Senin katında ve yaratıklarının ya-nında sevimli olsun. Senin de mahlukâtının da sevdiği sâlih bir kul olsun. Sana ve kullarına karşı zâlim ve zorba birisi olmasın. Senden, Sana kulluktan, Senden gelenlerden, Senin hükümlerinden razı ve hoşnut olsun. Yâni o peygamber olsun. İşte evlât bunun için istenecekti. Malıma, mülküme sahip olsun diye değil. Adımı, namımı sürdürsün diye değil. Bana hizmet etsin di-ye değil. Benim dinimi sürdürsün diye, benim yolumu, benim dinimi, benim dâvâmı takip edip devam ettirsin diye istenir evlât. Evet ihtiyar, karısı da kendisi kadar yaşlı ve kısır. Allah’ın kutlu elçisi içinde bulunduğu Yahudi toplumuna bakıyor, insanların alabildiğine tefessüh ettiğini görüyor ve için için ağlıyor, bu manzara karşı-sında ve Rabbine dua dua yalvarıyordu. Çevresine bakıyor, İsrâil oğullarının Dâvûd ve Süleyman (a.s) lar dönemindeki kulluklarının, iz-zet ve şereflerinin zirvedeki durumlarını kaybedip, zilletin, tedenninin en alt sınırına doğru hızla yuvarlanmaya başladıklarını görüyor, böylesine materyalistleşmiş bir toplum içinde dâvâsını, yolunu sürdürecek ciddi, samimi müslümanların azaldığını görüyor ve gelecek ko-nusunda endişe içine düşüyordu. Allah’ın elçisi hayattayken gözleriyle yolunun takipçisini görmek ve arkasından emin olmak istiyordu. Allah’ın elçilerinin tümünde aynı endişeyi görüyoruz. Kendilerinden sonra kendi misyonlarını üstlenecek, kendi dâvâlarına sahip çıkacak, yollarını kaybetmeyecek bir oğlu, bir varisi hepsi de görmek istemektedirler. Gözleri arkada kalmasın istemektedirler. Çevrelerinde, akrabaları arasında böyle kendi kulluklarını devam ettirecek birilerini göremeyince de üzülüyorlar. İşte Zekeriya (a.s) da böyle bir halet-i ruhîye içinde Rabbine dua ediyordu. Tek arzusu vardı, o da dininin kıyâmete kadar devam ettirilmesi. Gerçi Rabbimiz bu dinin kendileriyle kaim olmadığını, dininin kıyâmete kadar yeryüzünde sahipsiz bırakılmayacağını onlara bildirmiş, güven vermiş ama yine de Allah’ın elçisi gözleriyle bunu görmek istiyordu. Rasulullah efendimizin hayatında da bunun benzerini görüyoruz. Allah’ın Resûlü zaman zaman dininin, dâvâsının hâkimiyetini ha-yattayken bir an evvel gözleriyle görmek istiyordu. Dâvâsının galibiyetine, düşmanlarının hezimetine şahit olmak istiyordu da Rabbimiz Kur’an’ın pek çok yerinde onu bu konuda uyarıyordu. Meselâ bakın Ra’d sûresindeki uyarılarından birisi şöyleydi: “Ey Muhammed! Onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını sana göndersek de, senin canını alsak da, vazifen sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek Bize düşer” (Ra’d 40) Ey peygamberim! Biz onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını dünyada sana gösteririz, yahut da biz seni onların arasından çekip alırız. Sen bunu hiç düşünmeden, bunun hesabına girmeden tebliğ görevine devam et. Tabii her dâvâ adamı hayatındayken dâvâsının yeşerdiğini, dâvâsının galibiyetini, dâvâsının önünü kesmek isteyen düşmanlarının mağlubiyetini gözleriyle görmek ister. Bunu dünyada görememeye dayanamaz. Mutlaka bunun için sabırsızlanır. İşte zaman zaman düşmanlarının zâhiren güçlüymüş gibi görünmesi, dâvâsının zâhiren hüsnükabul görmemiş gibi görünmesi karşısında Rasulullah efendimiz de sabırsızlanıyor, üzülüyor, sıkıntı çekiyordu. Allah dâvâsının bir an evvel insanlar tarafından anlaşılıp sahiplenilmesini istiyordu. Dâvâsından habersiz insanların cehenneme gidişine dayanamıyordu da Rabbimiz buyuruyordu ki: Ey peygamberim! Sen bunu hiç düşünme. Dâvânın galibiyetini hiç kafana takma. Bu dâvâ Benim dâvâmdır ve bu dâvâyı galip geti-recek olan Benim. Ama bu hemen olmayabilir. Dünyada âcilen olmayabilir. Bunu sen hayatında görebilirsin de, görmeyebilirsin de. Sen sabret, dayan, diren! Aldırış etmeden yoluna devam et! Bıkma! Usan-ma! Şunu kesinlikle bilesin ki Allah’ın vaadi haktır. Allah seni ve dâvâ-nı mutlaka galip getirecektir. Allah senin düşmanlarını mutlaka mağlup edecektir, bundan en küçük bir endişen olmasın. Sen görevini yap gerisini düşünme. Şunu kesinlikle unutma ki netice sana ait değildir. Bu dâvâ senin dâvân değil Allah’ın dâvâsıdır ve de bu dâvâ seninle bağımlı değildir buyuruyordu. İşte Zekeriya (a.s) da kesin biliyor ve inanıyordu ki Allah kendi dinini, kendi dâvâsını yeryüzünde sahipsiz bırakmayacaktı ama yine de bir vâris isteyerek bunu hayattayken gözleriyle görmek istiyordu. Çünkü Âl-i İmrân sûresinde anlatıldığına göre Rabbimizin Meryem’e ihsanlarını görmüş, daha önce yine Rabbimizin yaşlılık döneminde üstelik karısı da çok yaşlı iken ama İbrahim (as)’ın karısı kısır değil, sadece yaşlıydı ona bir evlât lütfettiğini biliyordu. Bunu bildiği için Rabbine dua dua yalvarıyor, bir evlât istiyordu. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi duasının karşılığına: