Murselât Suresine Dön

Murselâtالمرسلات

12. Ayet

12Murselât Suresi

لِاَيِّ يَوْمٍ اُجِّلَتْۜ

(İnsanlar) hangi gün için ertelenmiştir?

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

8-13. “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar pamuk gibi atıldığı zaman, Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman, bu, hangi güne bırakılmıştı? Hüküm gününe bırakılmıştı.” Yıldızlar silindiği, yok edildiği, ışıkları ve cisimleri kaybolduğu zaman. Gök yarıldığı, paramparça parçalandığı zaman. Dağlar kökünden köklenip pamuk gibi sağa sola atıldığı zaman. Elçiler de tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Onlar hangi güne ertelenmişlerdi? Fasıl gününe, hüküm gününe ertelenmişlerdi onlar. Evet görüyoruz ki: İfadesindeki vaki olacak şeyin vaktini beyan için burada “İza” lar anlatılmış. Yani “iza” edatlarıyla anlatılan bu konular kıyametin zamanını beyan sadedinde gündeme getirilen konulardır. Bunlar kıyamet sahneleri olarak Kur’an’da bildirilen vahyî bildiriler olunca, vahyî konular olunca elbette ki şu meşhud alemdeki müşahedelerle bunları izaha kalkışmanın anlamsızlığını baştan kabul ediyoruz. Yani acaba yıldız nasıl silinir, sema nasıl parçalanır, bunları bilmiyoruz. Lâkin Kur’an bize anlaşılır bir kitap olarak beyan edildiğine göre elbette anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize şunları söylüyor: “Ey insanlar! Sakının! Korunun! Dikkat edin! Gün gelecek yıldızlar, ay, güneş, gece, gündüz, sema, arz, dağlar, tepeler şu mevcut yapısını kaybedecek. Hepsi de Rablerini dinleyecekler. Hepsi de Rabblerinin komutuna, Rabblerinin fermanına kulak verecekler. Zaten şu anda hepsi de sahiplerinin bu komutunu beklemektedirler. Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da siz de O’nu dinleyin. Gelin siz de Rabbinizin kitabındaki emirlerine kulak verin. Gelin sizler de O’nun size gönderdiği hayat programı olan kitabını anlamaya çalışın. Gelin şu kitapsız Müslümanlıklarınıza bir son verin. Unutmayın ki yarın şu gördüğünüz her şey değişecek. Her şey imtihan konumundan hesap konumuna geçecek. Sizler de yaşadığınız hayatın hesabını vermek üzere Rabbinizin huzurunda toplanacaksınız,” buyurarak Rabbimiz bize tablolar sunuyor. İşte bu müthiş hadiseler, korkunç boyutta olduklarından, dayanılmayacak şeyler olduğu için Rasûlullah efendimizin beyanına göre mü’minlerin canları alındıktan sonra vukua gelecek bunlar. Hoş bir rüzgarla bu olaylardan önce mü’minlerin canları alınacak ve bu hadiselerin dehşetinden sadece kâfirler mutazarrır olacaklar. Elçiler tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Peygamberler buluştuklarında. Peygamberler kendilerine verilen vakitte toplandıkları zaman. “Vukkıtet” de denilmiş kimi kıraatlerde. Peygamberler vakitlerine erdirildiklerinde. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada peygamberlerin belli bir vakitte randevulaştıkları anlatılıyor. Bu da kıyamet dönemi, hesap ki-tap vaktidir. Hani Kur’an’ın başka yerlerinde peygamberlere de sorulacağı anlatılıyordu ya. “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilen-lere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (Araf 6) Rabbimiz diyor ki, her iki tarafa da hesap soracağım. Kendilerine peygamber gönderilen toplumlara da soracağım, o toplumlara gönderdiğim peygamberlere de. Her ikisinden de hesap soracağım, diyor Rabbimiz. Rabbimizin elçilerine soracağı soru Mâide sûresinde anlatıldığı gibi bir sorudur: “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler.” (Mâide 109) İşte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: “Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu?” Aslında Rabbimiz peygamberlerinin tümünün mâsum olduğunu, vazifelerini hakkıyla ifa ettiklerini, onların yeryüzünde tüm yalanlamalar, tüm eziyetlere ve sıkıntılara rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevlerini yerine getirdiklerini bilmektedir. Bunu bilmediğinden ya da onlardan şüphe ettiğinden değildir bu soru. Çünkü Allah kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilmektedir. Suçluları da suçsuzları da bilmektedir Rabbimiz. Bunu Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz: “O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.” (Rahmân 39) “Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas 78) Suçlular ve suçsuzlar yüzlerinden belliyken acaba bunlar suçlu mu suçsuz mu diye suçlular hakkında sormaya gerek olmadığı gibi, suçsuz oldukları kesin olan peygamberler hakkında Rabbimizin onlardan da soracağım buyurmasının mânâsını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberlere karşı gelmiş, onları yalanlamış, onlara zulmet-miş zâlimlerin bizzat peygamberler huzurunda, onların gözleri önünde açığa çıkarılacak ve rezil edilecekleri vurgulanarak böylece bir tehdit unsuru oluşturulsun istenmiştir. Peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Onlara sorulacak soruları da yine Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz. Kasas sûresinde Rabbimiz bunu şöyle anlatır: “O gün Allah onlara seslenir: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” (Kasas 65) O gün şöyle nida olunacak onlara ve denilecek ki, “Peygamberlere nasıl icabette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere ne cevap verdiniz. Onları nasıl karşıladınız? Nasıl muamele yaptınız onlara?” “Bilemiyorum da ya Rabbi onlar bize bir şey demedi ki biz onlara ne diyelim?” diyeceğiz her halde. Yani ya Rabbi peygamberin bi-ze namaz kılın dedi biz de kıldık, oruç tutun dedi tuttuk, zekât verin dedi verdik, çocuklarınızı sünnet ettirirken yemek verin dedi biz de yaptık. Bunun dışında bize başka bir şey demedi ki peygamberin, biz ona cevap verelim. Yani din diye ne anlattı bize peygamber? İlmihal bilgileriydi her halde, onu da Tavaslı mı anlattı Ömer Nasuhi mi anlattı, unuttuk, diyeceğiz her halde. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette diyebileceği işte budur. Halbuki Peygamber elli bin, altmış bin söz söyleyen, amel eden varlıktır. Yani tespit edilen hadisleri 50-60 bin kadar olan bir örnektir. Altmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa sizde kaç parça varsa arabanızda o kadar parça vardır. Her halde bir direksiyon bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000’de kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar Müslümanlığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da, bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 bin odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız durdunuz artık. İşte kumar oynama! Zina etme! Sağa bakma! Sola gitme! Dükkana git! Tezgaha git! Yat! Uyu! Tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcabet edecek, amel haline getirecektiniz. “Ecebtüm” olacaktı o zaman. Eğer sadece namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şehadet insanı cennete götürecekse, Kur’an’dan diğer bölümleri alalım çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte bir kaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim eğer din bozulmuyorsa. O zaman hâşâ boşuna bu ka-dar söz söyledi peygamber. Hayır hayır, kitabın da, peygamberin de, bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indirilemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla, peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla Müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur ama, bu Kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Hangi güne ertelenmişti peygamberler? Ne zamana ertelenmişlerdi? Ne güne randevulaşmışlardı? Veya ne zamana kadar bir gecikme vardı? Fasıl gününe. Öyle bir fasl günü ki, o gün her şey hall ü fasledilecek. O gün her şey fâsılalı, fâsılalı ortaya konulacak. Veya her şey tafsilatlı bir biçimde ortaya dökülecek. Kâfirlerin: “Eyvah! Hiçbir şey eksik bırakılmamış!” diyecekleri bir gündür o.