Nâziât Suresine Dön

Nâziâtالنازعات

18. Ayet

18Nâziât Suresi

فَقُلْ هَلْ لَكَ اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰىۙ

Ona de ki: “Temizlenmek/Arınmak istiyor musun?”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

15-19. “Ey Muhammed! Mûsâ’nın başından geçen olay sana geldi mi? Tuva’da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti: “Firavun’a git; doğrusu o azmıştır. Ona de ki: “Arınmağa niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki O’na saygı duyup korkasın.” Peygamberim sana Mûsâ’nın haberi geldi mi? Tabii bu soru, cevap isteyen bir soru değildir. Allah sözü insan sözü gibi anlaşılmamalıdır. Dinle bak onu sana ben anlatayım! demektir bunun mânâsı. Bu vahyin bir parçasıdır. Kur’an okurken bunun Allah sözü olduğunu unutmadan okumak zorundayız. Öyle değil mi? Soran kim? Allah. Yani ilim kendisinden olan, ilmin kaynağı olan, ezelin ve ebedin bilgisini bilen Allah. Sorulan kim? Yine Kur’an’ın beyanıyla cahilin cahili olan insan. Öyleyse bu bir soru değildir. Cevap isteyen bir soru değildir. Peki nedir bu? Bu şu demektir: Bak dinle onu sana ben söyleyeceğim! Allah’ın Resûlü önceleri bunu bilememişti de Allah’ın uyarısına sebep olacak bir takım tavırlarda bulunmuştu. Burada Rabbimiz Hz. Mûsâ ve Firavunla alâkalı, İsrail oğullarıyla alâkalı tarihten bir örnek verecek. Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapan bir Allah elçisinden, bir de tamamen zıddını örnekleyen Firavun’dan örnek verecek. Kur’an ne Hz. Mûsâ’yı ne de Firavun’u anlatmak için gelmemiştir. Kur’an bize kulluğu anlatmak için gelmiştir. Kur’an bu tarihî ör-nekleri gündeme getirirken benim kulluğuma örnek olsun diye gündeme getirir. Eğer çok kısa bir özetleme yapacak olursak, Kur’an bize üç şey anlatır: 1. Kur’an bize kulluğu anlatır. Âbid ve Mâbudu tanıtır. Yani ki-me kul olacağız? Kimin kulu olacağız? Kur’an önce bunu anlatır. Allah’a kul olacağız, tamam anladık da bu Allah kim? Nasıl bir Allah’tır bu kendisine kulluk yapacağımız Allah? Sıfatları, esmâsı, özellikleri nedir? İşte Kur’an bize bunu anlatır. Çünkü esmâsıyla, sıfatlarıyla bi-linmeyen bir Allah’a kulluk yapılamaz. 2. Buna kabulüm diyen, böyle bir Allah’a inandım diyen kişiye mü’min denir. Peki şimdi bu mü’min böylece kabullenip inandığı Allah’a kulluk yapacak. Acaba bu Allah kendisine nasıl bir kulluk ister? Nelerden razıdır? Nelerden razı değildir? İşte Kur’an ubûdiyet dediği-miz bu konuyu anlatır. Bu ubûdiyet konusunu da Rabbimiz iki merhalede anlatır: a. Kur’an’da bizzat kulluk emirlerini, kulluk icaplarını anlatarak. b. Kur’an’da örnek kullar sergileyerek, şekilde görüldüğü gibi buyurarak. Kur’an’da direk kulluk icapları ortaya konulmuş. Meselâ namaz kılın! Oruç tutun! Zekât verin! Haccedin! İçki içmeyin! Zina etmeyin! Cihad edin! gibi bizzat kulluk icapları anlatıldığı gibi bir de kulluk örnekleri anlatılmış. Meselâ İblisle mücadelede, tevbede, dönüşte Adem (a.s) gibi olun, Tâğutla mücadelede Hz. Mûsâ gibi davranın, kadın karşısında Yusuf (a.s) gibi, cinsel sapıklık karşısında Lût (a.s) gibi, ekonomik bozukluklar karşısında Salih (a.s) gibi, salihlerin putlaştırılması karşısında Nuh (a.s) gibi davranın diye bize kulluk örnekleri sunulmuştur. 3. Kur’an bize âhireti anlatır. Rabbimiz bize hem birinci konuyu hem de ikinci konuyu anlatırken tabiri caizse dekor olarak âhireti, âhiretteki hesap ve kitabı kullanır. Kendisine kulluk yapmamız gereken Allah anlatılırken eğer böyle bir Allah’a kulluk yaparsanız sonunda size cennet var, değilse cehennem sizi beklemektedir diye cennet ve cehennem arz edilir. Eğer örnek kullar, kullukta örnekler olarak si-ze arz edilen peygamberleri örnek olarak kabullenir ve onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya çalışırsanız karşılığında size cennet var, aksini yaparsanız cehennem sizi beklemektedir buyurularak sürekli dekor değiştirilmektedir. Zaten âhiret gündeme getirilmedikçe, cennet ve cehennem dekor olarak gündeme getirilmedikçe namaz, oruç anlatılamaz, kulluk anlatılamaz, din anlatılamaz. Meselâ bir adamın elinde bir kağıt olsa ve adam bunu yırtmaya teşebbüs ederken: “Dur! Yapma! Sakın yırtma onu! Eğer yırtarsan beş milyar kaybedeceksin!” dense ne yapar adam? Beş milyarı duyunca şöyle bir irkilir değil mi adam? İşte bir ameli icra ederken, ya da bir amelden geri dururken adam sonunda neyi kazandığını, neyi kaybettiğini bilmeli ki onu icra edebilsin. Bakın işte burada da bir tâğutluk örneği ve onun karşısında bir mücadele ve kulluk örneği anlatılacak. Bir örnek kul gündeme getirilecek: “Hatırlayın, hani Rabbin mukaddes Tuva’da Hz. Mûsâ’ya şöyle demişti:” “Ey Peygamberim Mûsâ Firavun’a git! Zira o tuğyan içindedir, Tâğutluk yapmaktadır.” Ey Peygamberim Firavun’a git! Çünkü o azmıştır, tağâ yapmıştır. Tağâ, tuğyan, tâğutluk Firavunluktur. Firavu-n’un özelliğidir. Allah karşısında varlık iddiasında bulunmaktır. Sen varsan ben de varım! demektir. Veya Allah karşısında bilgi iddiasında bulunmaktır. Ne yani! Sen bilirsen ben de bilirim! Benim de aklım var! Benim de bilgim ve keyfim var! Sen bir hayat programı göndermişsen de benim de bir programım var! Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi ben de bilirim! Nasıl giyineceğimi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımı, çocuklarımı nasıl eğiteceğimi, nasıl bir hukuk yapacağımı, na-sıl bir hayat yaşayacağımı, ne yiyip ne içeceğimi ben de bilirim! Benim senin hayat programına ihtiyacım yoktur! Senin kitabına ve peygamberine ihtiyacım yoktur! tavrına tâğutluk, ya da Firavunluk denir. Hayat programını Allah’a danışmadan, peygamberine sormadan yaşamak. Allah’ın kitabına ve peygamberin Sünnetine karşı ilgisiz, ey-vallahsız yaşamak. İşte Firavun böyle bir tâğuttu. Firavun’a git ey Mûsâ, çünkü o tâğutlaşmıştır. Kur’an-ı Kerîm-de en çok ismi geçen peygamber Hz. Mûsâ’dır. Toplum da, onun top-lumu olan İsrailoğullarıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz topluma çok benzediği için bu konuyu çok iyi tanımak zorundayız. Rabbimiz peygamberini Firavun ve toplumuna gönderiyor. Peki Hz. Mûsâ ne yaptı bu emir karşısında? Allah’ın peygamberi itiraz edecek değildi tabii bu emir karşısında. “Ya Rabbi iyi ama pek erken oldu! Şu anda hazırlıksızım! Vaktim yok! İmkânlarım el vermiyor! Şöyle biraz bir derlenip toparlansam! Bir hazırlık filan yapsam!” diyecek değildi bizim gibi. Veya “ya Rabbi! Bu nasıl iş böyle? Benim gibi şerefli birini onun gibi şerefsiz birinin ayağına mı gönderiyorsun? O kaç paralık adam ki böyle bir şerefsizin ayağına beni gönderiyorsun? O benim ayağıma gelmeli değil mi?” filan diyecek değildi bizim gibi elbette. Zira bunu ona emreden Rabbi Azîz ve Rahîm olandı. Karşı ge-linmez, itiraz edilmez bir Rabb idi O. Veya şimdi bizim dediğimiz gibi “tamam! Gidelim! Anladık da ama Ya Rabbi o bir haindir! O bir sarhoştur! Dinsizin, imansızın tekidir o! Kesin biliyorum ki dinlemez beni! Beni dinlemeyeceği kesin olan bir hainin ayağına neden gideyim?” demiyor. Allah git diyorsa gidecekti. Başka çaresi yoktu. Firavun’a gitmek, Firavun gibilere gitmek... Firavun gerçekten güçlüydü. Yani o günün toplumuna göre çok güçlü idi. Ayağının birini Karun’a, diğerini de Belâm’ın omuzuna basmış, böylece gücünü pekiştirmiş biriydi. Düzenli orduları vardı. Allah’ı inkâr ettiği gibi bunun da ötesinde kendi Rabliğini, kendi tanrılığını iddia edip insanları ken-disine kulluğa zorlayarak onlara zulmeden bir tâğuttu. Halkını gruplara ayırarak onları köleleştirmiş bir zalim tâğuttu. Bu tâğutluk tavırlarıyla Firavun kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsemiş ve onların düşüncelerine, inanışlarına ve değer yargılarına ipotekler koymuştu. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz! diyerek onları kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsemişti. Sizler beni dinlemek zorundasınız! Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız! Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi? Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek istiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak istiyorsanız, e-ğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent ol-mak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davranmadan, şunları şunları yapmadan bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu Müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden onların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? İşte günümüz tâğutlarının belki seleflerinin, akıl hocalarının, hem de belki tarihte en güçlülerinin, en zalimlerinin ayağına gönderiyordu Rabbimiz şerefli elçisini. Tamam Firavun güçlüydü, azgındı, önüne geleni ezecek bir saltanata ve orduya sahipti ama ona giden de peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Şunu demek isti-yoruz: Biz de gideceğiz Firavunlara. Biz de gideceğiz çağdaş Firavunlara. Ama bizim zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse biz de, bize denk Firavunlara gideceğiz, gitmek zo-rundayız. “Şerefsizin teki ya bu adam! O dinsizin ayağına mı gideceğiz?” demeyelim! Şu anda bizim gitmek zorunda olduklarımızdan çok daha şerefsiz birine, bizden çok daha şerefli birini göndermişse Allah, öyleyse biz de gideceğiz, başka çaremiz yoktur. Gideceğiz ve diyeceğiz ki, “ben Allah’ın elçisiyim! Ben sana bunları Allah’ın elçisi, Allah’ın sözcüsü olarak söylüyorum. Âlemlerin Rabbi olan, âlemlere hakim olan Allah beni sana gönderdi.” Dediğimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşalım. “Bunlar benden değil, bu benim planım programım değil, bu benim tüzüğüm, benim programım değil, bunlar benim fikrim değil, bunlar Allah’tandır” diyerek gidelim. Yani Allah’ın âyetleriyle gidelim. Allah’ın kitabıyla gidelim. Allah’ın sözcüsü olarak gidelim ve isteyelim ki İsrailoğullarını bize bıraksın Firavunlar. Yani Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul-köle durumu-na düşürülmüşlerse, onları özgürlüğe çağıralım. Köleleştirilmiş insanları özgürlüğe, Allah’a kulluğa çağırırken, köleleştirenleri de hakka, hakikate çağıralım. Çünkü biz biliyoruz ki Hz. Mûsâ’ya karşı gelen sadece Firavun ve Firavun oğulları değildi. Hatta Firavun oğullarından daha çok peygamberi uğraştıranlar İsrailoğullarıydı. Firavun sisteminin köleleştirdiği Müslümanlardı. Halbuki Hz. Mûsâ onları kurtarmak için gelmişti. “Yahu siz köle değilsiniz! Siz parya değilsiniz! Siz Firavunların değil Allah’ın kullarısınız! Sizin alın terlerinizi Firavun oğulları istismar ediyor! Eğitmek üzere evlerinizden kopardığı çocuklarınızı öldürüyor! Ka-dınlarınızın Rahîmlerini yoklatıp onları hayasızlaştırıyor bu Firavun! Gelin beni dinleyin! Sizi bu çirkef hayattan kurtarmak üzere Allah beni size gönderdi!” diyen peygambere karşı: “Var git başımızdan ey Mûsâ! Biz hayatımızdan memnunuz! Bizler köle olarak yaratılmışız! Bizler Allah’ın ayaklarından, Firavun oğulları da Allah’ın gövdesinden ya-ratılmışlardır. Ayak elbette gövdeyi üzerinde taşımak zorundadır. Köleler elbette efendilerini omuzlarında taşımak zorundadırlar!” diyerek kendilerini kurtarmak için çırpınan peygamberi çok uğraştırdılar, çok yordular. Şimdi de kendilerini uyarmaya çalışan Müslümanları kâfirlerden çok Müslümanlığının farkında olmayan köle ruhlu Müslümanların uğraştırdığını görüyoruz. Dün Firavunoğulları İsrailoğullarına zulmediyordu. Bugün İsrail oğulları Firavunoğullarının yerini almış İsmailoğullarına zulmediyor. Müslümanlara zulmediyorlar. Sanki bu günkü İsmailoğulları, yani yeryüzündeki Müslümanlar dünkü kendilerine zulmeden Firavun oğullarının torunuymuş da dedelerinin intikamını alıyorlarmış gibi. Müslümanlardan intikam alıyorlar Yahudiler. Halbuki dün kendilerine zulme-den Firavunoğullarının torunu bugünkü batıdır. Yahudiler eğer bugün birilerinden intikam alacaklarsa Hıristiyan batıdan intikam almalılar. Çünkü günün Firavunoğullarının torunları bâtılılardır. Hal böyleyken gariptir ki Müslümanlardan intikam almaya çalışıyorlar. Kâfir mantığı böyledir işte. Devamlı ters çalışır. Hz. Mûsâ (a.s) Allah’tan emir alır almaz hemen Firavuna gitti ve bakın şöyle diyordu Firavun’a: “Ey Firavun! İster misin gel temizleyeyim seni!! Tezkiye edeyim seni!! İster misin temizlenmeye giden yolu, Rabbe giden, kulluğa giden yolu göstereyim mi sana!” Şu anda Hz. Mûsâ Firavun’un karşısında ve direk konuya giriyor Allah’ın peygamberi. Yani böyle lafı dolandırmıyor. “Bak ey Firavun! Biraz düşünsen! Bak hanımın var, Hâmân’ın var, Karun’un var, Belâm’ın var. Bak ağaçlar, bağlar, bahçeler. Bak Nil nehri, Fırat nehri. Gel şöyle bir köprü yapalım! Bir baraj kuralım! Sanayileşelim! Ülkenin her bir yerinde fabrika bacaları yükselsin! dedikten sonra gel iman et! Ey Firavun” diye dolambaçlı yollardan gitmiyor da direk imandan, te-zekkiden, tezkiyeden başlıyor. “Var mısın gel seni tezkiye edelim! Gel seni küfürden, şirkten, tâğutluk’tan kurtaralım! Firavunluğunu, Firavunlaşmanı bitirelim senin! Gel senin Firavunluğuna bir son verelim!” Tezkiye, Firavunluğa son verip Allah’a kulluğu gerçekleştirmenin adıdır. Hayat programını Allah’a danışmadan, hayatı Allah’a sormadan yaşamaktan vazgeçip, vahiyle diyalog kurmanın adıdır tezkiye. Kitap ve sünnet rehberliğinde bir hayat yaşamaya yönelmektir tez-kiye. Ey Firavun istersen temizleyeyim seni! Temizlenelim gel! Seni tezkiyeye, temizlenip arınmaya götüreyim mi? Sana tezkiye yolunu göstereyim mi? İstersen gel senin yolunu Rabbine çıkarayım! Sana Rabbe, temizlenmeye giden yolu göstereyim! demişti. İşte tezekkî bu-dur. İşte tezkiye, arınma budur. Rabbe giden yola girmek, Rabbe kul-luk yoluna girmek, Rabbin koruması altına girmek ve Rabbin istediği hayata talip olmak. İşte tezkiye budur. Değilse işte nefis tezkiyesi için bir kenara çekileceksin, eline tesbihi alacaksın, şunları şunları yapacaksın vs, vs. Hayır, tezkiye bu değildir. Allah’ın dediklerini yapacaktır kişi, ancak o zaman tezkiye olur. Allah’ın dediği gibi vahiyle tanışacak, tanıştıkça hem niyetlerini, hem düşüncelerini, hem bakışlarını hem de amellerini bu tanıştığı vahiy doğrultusunda temizleyecektir. İşte o zaman tüm hayatı vahiyle yıkanmış ve temizlenmiş olacaktır. Seni Rabbine ileteyim. Seni Rabbini bilmeye ileteyim. Sana Rabbini tanıtayım da ondan korkasın, haşyet duyasın. Rabbi bildiren peygamberdir. Rabbi tanıtan peygamberdir. Rabb, Rabbin kitabı ve peygamberiyle bilinir. Ve unutmayalım ki Rabbi bilmeyen O’na karşı saygı duymasını da bilemez. Rabbi tanımayan, O’na O’nun istediği kulluğu da yapamaz. Rabbi tanımayan bir insanın arınması, temizlenmesi de mümkün değildir. Yani Kitap ve sünnet bilgisinden mahrum olan birisinin arınması, temizlenmesi, tezkiyesi mümkün değildir. O halde tezkiye, Rabbi bilmeye bağlıdır. Rabbi bilmenin yolu da Kitap ve sünnetten geçer. O halde tezkiye Kitap ve sünneti tanımak demektir. Kitap ve sünneti tanımayan birinin nefsini tezkiye iddiası da boştur. Kim ki Kitap ve peygamberin ortaya koyduğu tezkiye yolunun dışında bir tezkiye öneriyor, kesinlikle bilelim ki, o, onun hevâ ve hevesinden başka bir şey değildir. Hz. Mûsâ Firavun’u Rabbi bilmeye ve böylece arınmaya, temizlenmeye çağırdı. Sonra da işte bunu gerçekleştirmek üzere ona Allah’ın âyetlerini gösterdi: