121. “Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabb’ine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı.” Ve nihâyet her ikisi de, Adem de, Havva da o ağaçtan, o yasaktan yediler. Hemen üzerlerindeki elbise soyuluverdi de ayıp yerleri, edep yerleri açığa çıkıverdi. Ya da günâhları açığa çıkıverdi. Ya da iradeleri, insan oluşları, zaafları açığa çıkıverdi. Önceleri ikisinin de avret yerleri Allah’tan bir nûrla örtülü idiydi de işledikleri bu günâhla açığa çıkıverdi. Ya da özlerinde, fıtratlarında, mayalarında bulunan günâh özelliği, günâh işleme özelliği, irade özelliği açığa çıkıverdi. Yâni insan oluşları açığa çıkıverdi. Çünkü insan oğlu iki şeyden meydana gelmiştir. Birinci yönü çamur yönüdür. Allah onu topraktan, balçıktan yaratmıştır. İkinci yönü de ruh yönüdür. Çamurdan yarattığı bu varlığa Allah bir de ruh vermiştir. İnsan ele alınıp tanınırken, değerlendirilirken bu iki yön ihmal edilmemelidir. Zira insan ne yalnızca ruh, ne de sadece çamurdur. Bu bizim babamız, anamız, karımız, kocamız, oğlumuz kızımız olabilir. Onlarla ilişkilerimizde, onlara ulaştıracağımız eğitimlerde onun bu iki yönünü ihmal etmeyecek ve dengeyi kurmaya çalışacağız. Bunu en iyi bilen elbette onun kurucusu, onun yaratıcısı olan Allah’tır. İşte onu en iyi bilen Allah ona kanun vazediyor. Allah’ın insan adına koyduğu kanunların, yasaların uygulanması bu iki yönün unutulmamasını gerektirir. Evet böylece fıtratları, iradeleri, günâh işleme özellikleri açığa çıktı ve de avret yerleri açılıverdi. Ve hemen cennet yapraklarıyla, hurma yapraklarıyla açılan yerlerini örtmeye başladılar, kapatmaya çalıştılar. Evet Adem atamız ve Havva anamız cennette açılan avret yerlerini hayalarından, edeplerinden ötürü hemen yapraklarla örtmeye çalışıyorlar. Halbuki ilk insandı bunlar. Önceden açıklık ya da örtünme nedir bilmiyorlardı da birdenbire avret yerleri açılıverince hemen yapraklarla oralarını yamamaya, örtmeye çalışıyorlar. Eğer o ikisi çıplaklıklarını devam ettirmiş olsalardı, hemen örtünme yoluna gitmemiş olsalardı belki de ebedîyen kaybedenlerden olacaklardı. Aynı şekilde şu anda Şeytanın vartalarına gelerek, moda sûretindeki, âdetler kılığındaki, yönetmelikler kisvesindeki, toplum ve çevre görünümündeki Şeytanların vesveselerine kulak vererek üzerlerindeki Allah’ın istediği elbiselerini çıkarıp Şeytanın emrine boyun eğen, Şeytana teslim olan, ilk raundu Şeytana kazandıran bir insan da, bir kadın da eğer hemen kendini toparlayıp örtünmeye çalışmaz-sa, kaybettiği elbisesini, örtüsünü terk etmekte devam ederse, örtüsüzlüğü kabullenirse kesinlikle bilelim ki o da aynen İblis gibi ebedîyen kaybedenlerden olacak, kaybedenlerin yoluna girmiş olacaktır. Ama olabilir. Bu bir savaştır ve gafleti sebebiyle, bilgisizliği sebebiyle savaşın ilk raundunu kaybedebilir insan. Bir anda Şeytanın vartasına düşebilir. Hemen kendisini toparlayıp kaybettiğini yeniden kazanma kavgası içine girerse Rabbimiz onu affedecektir unutmayalım. Örtünmeye çalışıyorlar. Ve işte savaşın ikinci raundunu kazanan onlar oluyor. Eğer o ilk yıkılışta üzerlerine elbiselerini almayı düşünmeselerdi elbette Şeytanın galibiyeti devam edecekti. Ama işte Şeytana en büyük darbe Onun vartasına düştükten sonra hemen toparlanıp, hemen aklını başına alıp, hemen ayağa kalkıp Allah’a yö-nelmektir. Hemen tevbe edip, hemen dönüş yapıp Allah’tan af dilemektir. İşte atamız ve anamız da öyle yaptılar. Elbise bulamasalar bile yapraklarla örtmeye çalışarak dönüşlerini, tevbelerini ortaya koyuyorlardı. Onlar böyle Rab’lerine dönüverince de Şeytanın burnu yere sürtülüyordu. Yâni onlar tevbe bilincine erince, dönüş şuuruna ulaşınca Şeytan yine yese düştü, yine kaybedenlerden oluverdi. Evet öyleyse unutmayalım ki bir anlık bir gaflet sonucu Şeytanın çelmesine takılıp düşen kişi hemen tevbe edip Allah’a dönerse kesinlikle bilelim ki Rabbimiz onun tevbesini kabul edecektir. Görüyoruz ki cennette avret yerleri açılan ebeveynimiz hemen örtmeye, örtünmeye çalışıyorlar. Peki, acaba O cennet ortamında kim vardı onları görecek de örtünüyorlardı? Kimden çekinip utanıyorlardı? Ve onlara bu utanma duygusunu kim vermişti? kimden öğrenmişlerdi örtünmeleri gerektiğini? Yâni hocaları kimdi onların? Kimse yoktu değil mi cennette? Sadece karı koca iki insandan başka hiç kimse yoktu. Hani kimi kâfirler öyle diyorlar değil mi? Efendim, eğer bu kadınlara, bu kızlara utanmaları, örtünmeleri gerektiği konusunda bir eğitim verilmese bunlar asla örtünmezler. Şu anda örtünenler mutlaka kendilerine ailelerinden, okullarından verilen bir telkin sonucu örtünmektedirler. Değilse hiçbir kadın örtünme gereksinimi duymaz di-yorlar. Şimdi sormak lâzım bu kâfirlere: İşte cennette iki insan örtü-nüyorlar. Kim dedi onlara örtünün diye? Kim telkinde bulundu? Ho-caları kimdi? Babaları kimdi onların? Nereden, kimden duydular örtünmek zorunda olduklarını. Hayır hayır yalan söylüyorsunuz alçaklar. Örtünmek fıtrîdir. Fıtratında vardır insanın bu. İşte bakın mayalarındaki örtünme duygusu açığa çıktı da Adem’le Havva onun için ör-tündüler. Ve bir de yine fıtratlarındaki utanmaları gereken çevrelerini bildiler de ondan örtündüler. Öyle değil mi? Kitabımızdan ve Rasûlul-lah efendimizin sünnetinden biliyoruz ki insanın iki çevresi vardır. Bi-rincisi maddî çevresi, ikincisi de manevî çevresi. Maddî çevre şu etrafımızda gördüğümüz insan, ağaç, taş her şeydir. Manevî çevremiz de Allah, melekler, cinler. Değilse materyalist kâfirlerin dedikleri gibi insan sadece maddeden ibaret değildir. Ve işte insan hem maddî çevresinden, hem de manevî çevresinden utanacaktır. Tabii asıl utanılması gereken Allah’tır. Zira utanmayı bizim fıtratlarımıza koyan, utan-mayı yaratan ve utanmanın sınırlarını belirleyen Rabbimizdir. Yâni ben önce Allah’ın utan dediklerinden utanacağım, utanma dediklerinden de utanmayacağım. Evet bir anlık bir gafletin sonucu düşen Adem ve Havva hemen doğrulup Rab’lerine yöneldiler. İnsan olmaları sebebiyle, insanî özellikleri sebebiyle, Şeytanın vesveselerine kanma özellikleriyle bir an Rab’lerine isyan ettiler ve de şaşırdılar. Ama Adem’in isyanı İblisin isyanı gibi devamlı olmadı. Şaşkınlığı devamlı olmadı. Birdenbire kendilerine gelip Rablerini tesbihe ve tevbeye yöneldiler. Tesbihlerini de A’râf sûresi şöyle anlatıyordu: “Her ikisi, “Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağış-lamaz ve bize "merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler.” (A’râf 23) Ya Rabbi biz nefislerimize zulmettik. Bulunmamamız gereken konumda bulunarak, yapmamamız gereken şeyi yaparak, dinleme-memiz gereken varlığı dinleyerek, gösterdiği yolda yürümememiz ge-reken düşmanın yoluna tabi olarak, dinlememiz gereken Senin emirlerinden bir an gaflet ederek biz kendi kendimize zulmettik. Eğer bu yaptığımızdan dolayı bizi bağışlamaz, bizi affetmezsen biz hüsrana mahkum olanlardan oluruz. Biz rahmeti kaybeden, cehenneme yuvarlanan ve ebedîyen amelleri boşa gidenlerden oluruz. Öyleyse ne olur ya Rabbi bizi affet, bizi bağışla ve bize merhametinle muamelede bulun diyorlar. Böylece suçlu olduklarını itiraf ederek Rab’lerine tevbe ediyorlar ve Allah ta onları affediyor. Bakın bundan sonraki âyet bunu şöyle ortaya koyuyor: