75,76. “Rab’lerine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. Bu, arınanların mükâfatıdır.” Ama kim de küfrünü, şirkini, tâğutluğunu, Rabb’lığını, İlâhlı-ğını bitirir de iman ederse, Rabb’inin huzuruna mü’min olarak gelirse, imanının gereği olan sâlih ameller işleyerek, hayatını iman kaynaklı yaşayarak gelirse işte onlar için de en üstün dereceler, taht-ı tasarruflarında akıp giden, içinde ebedîyen kalacakları Adn cennetleri vardır. Bal, süt, şarap ırmaklarının arasında sonsuza dek yaşamak vardır. Orada onlar için ölüm yok, hastalanma yok, sıkıntı yok, mahrumiyet yok, zulüm yok, keyiflerinin istediği gibi ilelebet yaşayıp gideceklerdir. İşte temizlenen, arınan, tâğutluğu, küfrü, şirki, Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın dinine kafa tutmaktan vazgeçip Allah’a iman eden, hayatını Allah için yaşayanların mükâfatları da budur. Firavun istediği kadar zulmetsin, istediği kadar gururlanıp tan-rılık taslasın, istediği kadar hüküm versin, bakın müslüman olan, özgürlüğü bilen sihirbazlar Onu uyarmaya devam ediyorlar. Onu kendi imanlarına, kendi teslimiyetlerine, kendi kurtuluşlarına, kendi cennetlerine çağırmaya devam ediyorlar. Şu merhamete, şu cesarete bakın. Adam onları ölümle tehdit ediyor, onlarsa Ona merhametlerinden ötürü Onu imana ve cennete çağırıyorlar. Onun cehenneme gidişine, ateşe gidişine engel olmaya çalışıyorlar. Elbette, o günün kuşluk vaktine kadar onların durumu da öyle değil miydi? Lütfuyla kendilerine cennete gidiş yolunu gösteren Allah hatırına onlar da Onu Hakka dâvet etmeliydiler. Onlar Onu Hakka çağırıyor, berikisi de onlara karşı ateş püs-kürüyordu. Asacağım, keseceğim, öldüreceğim diye naralar atıyordu. Suçu neydi bu insanların? Suçları sadece Allah’a iman etmek. Başka hiçbir suçları yoktu bu insanların. Zaten kâfirin gözünde en büyük suç Allah’a imandır. İşte şu anda da onun yolunun yolcusu zalimlerin müslümanlardan intikam almaya soyunduklarını görüyoruz. Sebep ne? Suçları ne bu müslümanların? Zina mı etmişler? Hırsızlık mı yapmışlar? Ça-lıp çırpmışlar mı ülkenin hazinesini? Rüşvete, suiistimalleri mi bulaş-mışlar? Vergilerini mi vermemişler? Veya bombalar imal edip insanlar için katliamlar mı gerçekleştirmişler? İnsanların can ve mallarına mı kast etmişler? Hayır hayır bu insanların bir tek suçları var o da müslüman olmak. Kendileri gibi âciz insanların egemenliklerini reddedip Rab-lerinin egemenliğini savunmak, işte hepsi bu. İmanları sebebiyle zulmediyorlar zalimler müslümanlara. Eğer şu anda devlet dairelerinde üçüncü sınıf vatandaş oluyorsanız imanınız sebebiyle değil mi? Askerde dışlanıp dayak yemeye götürülüyorsanız müslümanlığınız sebebiyle değil mi? Birileri kendilerinden olmadığınız için, kendileri gibi sizler de içemediğiniz için, kendileri gibi namazsız bir hayatı kabul edemediğiniz için, kendileri gibi rüşveti kabul edemediğiniz için, kendileri gibi çıplak gezmeyi sineye çekemediğiniz için, kendileri gibi balolara gidemediğiniz için horlanıyor ve hakaretlere maruz kalıyorsunuz. Evet işte böyle bir devri devrimleriyle silmeye çalıştılar, ama bir Mûsâ geliverdi de kül altında kalmış közler yeniden canlanıp açığa çıkıverdi. İnsanlar imana yöneliverdiler. Beyyine’yle tanışıp küfürlerini şirklerini anlayıverdiler. Demek ki insanların ve toplumların dirilişi için Beyyine’nin gelmesi şarttır. Beyyine gelmeli ki insanlar değişsinler. Beyyine ortaya konmalı ki insanlar sapıklık noktalarını onda anlasınlar. Beyyine anlaşılmalı ki insanlar kimlere kulluk ettiklerini anlayıversinler. Kur’an insanların hayatına girmeden bunun gerçekleşmesi asla mümkün olmayacaktır. Evet Mûsâ (a.s) nın ortaya koyduğu bu Beyyine’yle bakın insanlar ne kadar değiştiler. Firavunların ölüm tehditleri bile artık vız geliyordu onlar için. Haydi ey Firavun ne yapacaksan yap da görelim diyorlardı. Onların bu tavırları karşısında Firavun da diyordu ki; sizin çaprazlama el ve ayaklarınızı keseceğim ve sizi yirmilik çivilerle ağaçlara asacağım. Rabbimiz Tâ-Hâ sûresinde konuyu burada bitirir. Artık o yaman dönen insanları öldürdü mü? Öldüremedi mi? Bu konuda bilgi vermiyor Rabbimiz. Ama ne fark eder? Ölseler de galip o müslüman-lar, sağ kalsalar da. Rasûlullah efendimizden de bu konuda açıklayıcı bir bilgi intikal etmediği için bir şey diyemiyoruz. Ama başka sûrelerden anlıyoruz ki bu hadiseden sonra Firavun âdeta kudurdu, çılgına döndü bu yenilgisini kapatmak için İsrâil oğullarının erkek çocuklarını tekrar öldürmeye yöneldi. Mûsâ (a.s)’a iman etmiş çok az sayıda insan vardı. Rabbimiz Firavunun zulümlerine karşılık o müslümanlara evlerini mescit yapıp orada kendisine kulluk etmelerini emretti. Namaz kılın ve Bana güvenin, kesinlikle bilesiniz ki sizi Onun zulmünde Ben kurtaracağım buyurdu. Mûsâ (a.s) Rabbine dua etti. Ya Rabbi, sen bu zalimlere mal mülk verdin. Egemenlik, saltanat verdin. Sen Ona bunları bu kullarını saptırsın diye mi verdin ya Rabbi? Sana ve dinine düşmanlık yapsın diye mi verdin ya Rabbi? Ya Rabbi seninle savaşa tutuşan bu zalimin tüm malını mülkünü, tüm saltanatını bitir ya Rabbi! Kalbinin üzerine baskı kur ya Rabbi! Onu sıkıştır ya Rabbi! Sıkıştır ki kullarına zulmedemesin. Sıkıştır ki kullarını ezemesin diye dua ediyordu Mûsâ (a.s). Nihâyet uzun bir mücâdeleden sonra Rabbimiz elçisinin duasını kabul ediyordu. İlk önce Firavun ve avenelerine bir kıtlık belâsı gönderdi. Firavun şaşırdı, dengesini kaybetti. Çünkü tanrıydı ya. Rezzak’tı ya. Rızık veren de oydu, doyuran da oydu, bilgi veren de oydu, idare eden de, egemen de oydu? Onun üzerinde hiçbir güç yoktu. Ama şu anda rızık veremiyordu. Tanrılığı bitmiş probleme çare bu-lamıyordu. Ne yapacağını şaşırdı ve Mûsâ (a.s)’a geldi, dedi ki, ey Mûsâ Rabb’ine bir dua et, şu belâyı üzerimizden bir savuştursun, sana ve Rabb’ine iman edeceğiz ve İsrâil oğullarını sana vereceğiz dediler. Rabbimiz Mûsâ (a.s)’a şöyle buyurdu: