96. “Sâmirî: "Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o sana İlâhî elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim böyle yaptırdı" dedi.” Onların görmediklerini, göremediklerini ben gördüm. Cebrail’i, vahiy Meleğini gördüğünü söylüyor hain. Resûlün izinden, elçinin eserinden bir avuç toprak parçası aldım, onu o ateşin içine attım ve nefsim bunu bana hoş gösterdi. Böylece bu işi böyle yaptım. Ben bunu kendi kafamdan yapmadım diyor. Yâni güya Cebrâil geldi, Mûsâ (a.s) ile konuştu, Onun ayak bastığı yerden bir avuç toprak aldı ve o onu altınları kaynattığı kazanın içine attı ve böylece o buzağı ses çıkaran bir canlı haline geliverdi. Ya da Mûsâ (a.s) ayaklarını toprağa bastığı yerlerden bir şeyler aldığını ve böylece buzağının kutsallaşmış olduğunu iddia etti. Yâni Allah adına, peygamber adına, onların etkisiyle bir buzağı yaptı. Bu anlayışı, bu ekolü Allah’a ve elçiye dayandırmaya çalışıyor. Zaten tüm küfür ve şirk anlayışların temelinde bu vardır. Kendi başlarına bir şey yapamayacaklarını, yapsalar bile insanlar tarafından hüsnü kabul görmeyeceğini, uzun süreli yaşayamayacağını bildikleri için yarı hak, yarı bâtıl, yarı Rahmân, yarı şeytan yapmaya çalışıyorlar. İşte Sâmirî de diyor ki ben elçinin ayak izlerinden bir şeyler aldım ve bu buzağı bu hale geldi diyor. Veya bu sözün bir başka anlamı da, ben elçiyi, Mûsâ (a.s)’ı izledim, Ona tabi oldum. Nihâyet Onun imanında, Onun teslimiye-tinde, Onun takvasında insanların görmediği bir eksiklik, bir zayıflık gördüm ve belli bir yere kadar takip ettiğim Onun izini terk ettim. Peygamberden farklı bir takva anlayışı, Ondan farklı bir din anlayışı geliştirmeye çalışanlar gibi. Peygamberin yapmadıklarını yaparak, peygamberin istemediği şeyleri yaparak bid’atlere düşenler gibi. Onun bu cevabı karşısında Mûsâ (a.s) dedi ki: