47-48. “Şöyle söylerlerdi: “Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar dirileceğiz? Önce gelip geçmiş babalarımız da mı?” “Yani şimdi biz öleceğiz, bu hayat bitecek, toprak olacağız, kemikler haline geleceğiz, hücrelerimiz dağılıp gittikten sonra tekrar dirileceğiz öyle mi? Tekrar diriliş varmış, sonra hesap, kitap başlayacakmış öyle mi? Bu Allah’ın mutlak sûrette gerçekleşecek vaadiymiş öyle mi? Yüz yıllar önce ölüp gitmiş babalarımız da dirilecekler ha? Bizim bu masallara inanmamızı istiyorsunuz öyle mi? Siz bunları bizim külahımıza anlatın. Hayır hayır, hayat bu hayattır. Varsa da, yoksa da bu hayatı yaşarız. Önemli olan bu dünya hayatıdır. Biz dünyacıyız, biz dünyayı biliriz gerisini bilmeyiz, gerisi zaten bize lazım değildir” diyorlar. Hem Allah’ı, hem kitabı, hem peygamberi, hem Müslümanları, hem de Allah’ın vaadini yargılamaya, Müslümanlarla alay et-meye, dalga geçmeye çalışıyorlar. “Söylesenize ey Müslümanlar, şu sizin bizi kendisiyle uyardığınız vaad ne zaman? Hani yıllar geçtiği halde o sözünü ettiğiniz vaadden ses yok. Hani nerde o? Olmaz böyle şey. Hikâye bu dedikleriniz. Kesinlikle böyle bir azap yoktur. Kesinlikle bize bir son gelmeyecek. Kesinlikle öldükten sonra tekrar dirilme olmayacak” diyorlar. Bu âyetler çerçevesinde bizler kendi kendimizi sorgulamak zorundayız. Acaba programını sadece dünyaya göre, ölmemeye göre yapanlardan mıyız, değil miyiz? Ölüm ötesi hayatın hayatımızda önemi ne kadar? Hesap, kitap bilincimiz ne kadar? Cennete ilgimiz ne kadar? Ahiret, cennet, cehennem, hesap, kitap ne kadar meşgul ediyor bizi? Dünyalık endişelerimiz yanında ahiret endişemiz ne kadar? Ahiret başarımız yanında dünya başarılarımız bizi ne kadar sevindiriyor? Ahiret cezaları yanında dünya cezaları bizi ne kadar korkutuyor? Bunu çok iyi düşünmek ve ona göre bir hayat yaşamak zorunda olduğumuzu unutmayalım. Onların bu tavırlarına, bu alaylarına karşılık bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor: