86: “Allah'ı bırakıp yalvardıkları şeyler, şefaat edemezler. Ancak hakkı bilip ona şahitlik edenler bunun dışındadır.” Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde İlâh, Rabb kabul ettikleri bu yapay tanrıların ve tanrıçaların hiç birisi O’nun katında şefaate sahip değildir. Allah berisinde büyük bildikleri, kendilerinde yetki gördükleri, adlarını andıkları, kendilerine dua edip yardım bekledikleri, daraldıkları zaman, “yetiş ey filan, kurtar ey falan” diye imdada çağırdıkları, kendilerine sığınıp kurtarıcı bildikleri varlıkların hiçbirisinin Allah katında en ufak bir yetkisi yoktur. Allah’a oğullar kızlar izafe ederek, Allah’a velîahtlar bularak şefaatini umdukları hiçbir varlığın onlara yapabilecekleri bir şeyleri yoktur. Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz ki, insanlar kimi varlıkların kendileri hakkında Allah huzurunda şefaatte bulunabileceklerine inanarak sapmışlardır. Müşrikler, Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu zannediyorlardı. Onlar, Allah katındaki şefaatin kral katındaki oğlun, kızın, vezirin, yardımcıların ve ona denk veya ondan daha üstün kralların şefaat etmesi gibi düşünüyorlardı. ehl-i kitap, Allah’a oğullar olarak izâfe ettikleri peygamberlerin, müşrikler de putların ve meleklerin kendilerine şefaatte bulunabileceklerine inanıyorlardı. Hristiyanlar ve tüm müşrikler meleklerden, vefat etmiş nebîlerden, şehitlerden ve salih kimselerden şefaat isterlerdi. Onların Allah katında şefaat etme yetkisine sahip olduklarını, bu yüzden de Allah’ın bunların şefaatlerini reddetmeyeceğini iddia ediyorlardı. Her şey ve herkes Allah’ın kulu iken Allah’ın mülkü iken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına alabilir? Allah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun, en çok sevdiği peygamberler ve melekler bile O’nun huzurunda ağızlarını açmaya cesaret edemezler. “Ancak hak ile şahitlik yapan, hakka şehadet edenler müstesnadır,” diyor Rabbimiz. Hak Kur’andır, imandır, hidâyettir. Öyleyse imanlarıyla, imanlarına dayalı yaşadıkları hayatlarıyla hakka şehadet-te bulunanlar, hayatlarıyla imanlarının eylemini gerçekleştirenler, gerçekten Allah’ın istediği biçimde gerçek bir Müslümanlık yaşayarak Allah’ın rızasını kazanmış olanlar bunun dışındadır. İşte bunlar, Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselerdir ki, yine Allah’ın razı olduklarına şefaatte bulunabileceklerdir. Buradaki hakka şehadet edip de şefaat edebilecek olanların onların haksız yere putlaştırmaya çalıştıkları Allah’ın salih kulları Hz. Îsâ, Hz. Uzeyr ve melekler olduğu söylenmiştir. Allah’ın bu salih kulları her ne kadar da insanlar tarafından İlâhlaştırılmak istenmişlerse de, her ne kadar Allah berisinde Allah’ın ortakları kabul edilip kendilerine kulluk edilmeye kalkışılmışsa da, bunlar bizzat kendileri asla böyle bir şeyi istememişlerdir. Onlar yaşadıkları hayatlarıyla hakka şahitlik etmişler, Allah’ın istediği kulluğu icra etmişlerdir. İşte bunların şefaatleri, kendileri gibi iman eden mü’minlere fayda verecektir. Ya da âyeti bir başka mânâda şöyle anlamaya çalışıyoruz: Kendilerine yarın Allah tarafından şefaat yetkisi verilmiş olanlar ancak şuurlu olarak hakka şehadet etmiş, Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman etmiş olanlara şefaat edebileceklerdir. Yoksa şuursuz bir şekilde kelime-i şehadet söyleyen ama söylediği bu kelimenin mânâsına uygun bir hayat yaşamayan, Allah’a inandığını diliyle iddia ettiği halde Allah’tan başkalarına da kulluk etmeye çalışan kimselere şefaatte bulunamayacaklardır. Bu âyet-i kerîme, şuursuz bir şehadetin Allah katında kabul görmeyeceğini de anlatıyor. Allah’tan başka İlâh olmadığını diliyle söyleyen kişi bunu kalbiyle de kabul edecek ve Allah berisindeki tüm sahte İlâhları reddedecektir. Çevreyi, modayı, âdetleri, töreleri, yönet-melikleri, yasaları, toplumu, âmiri, müdürü tümüyle reddedecek ve bu reddedişle birlikte ilâh olarak kimi kabul ettiğini de bilecektir.