3. “Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dost edinenler: “Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsın diye kulluk ediyoruz” derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola eriştir-mez.” Dikkat edin halis din, saf din, katışıksız din Allah’ın dinidir. İlavesiz, eksiksiz din, Allah’ın dinidir. Dinin katışıksız, saf olanı Allah’a aittir. Elbette başkalarının dinleri, başkalarının hayat programları, başkalarının yaşam biçimleri de vardır, ama onlarınki katışıklıdır. Hayatın tümüne karışan, hayatın tümünü dolduran, hayatı parçalamadan onun tümünde söz sahibi olan Allah’ın dinidir. Hayatın tümünde sadece Allah’a iman, sadece O’na kulluk, sadece O’nu dinlemek, sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun hayat programını uygulamak Allah’ın dinidir. Ama katışıklı din sahipleri, hem Allah’a hem de Allah’tan başkalarına kulluk yapanlar, hem Allah’ı hem de başkalarını dinleyenler, hem Allah’ın dinini uygulamaya hem de Allah’tan başkalarının dinlerini uygulamaya, Allah’tan başkalarının sitemlerini uygulamaya çalışanlardır. Bir adamın hayatında, bir toplumun hayatında hayat programı olarak sadece Allah’ın dini olmalıyken, her konuda sadece Allah’ın dini söz sahibi olmalıyken, hayatın her bir kademesinde sadece Allah’ın dini geçerli olmalıyken, bunu terk edip hem Allah’a hem de Allah berisinde, hayatlarında söz sahibi kabul ettikleri bir kısım varlıkları, bir kısım insanları da dinleyenler katışıklı din sahipleridir. Hem Allah’ı razı etmeye çalışıp, hem de öteki Rabblerini, öteki İlâhlarını razı etmeye çalışanlar, katışıklı bir din takip ediyorlar demektir. Hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıp, hayatlarının bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, geri kalan bölümlerinde de öteki İlâhlarını söz sahibi kabul edenler, namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı söz sahibi bilip, Allah’ın dediklerini uygulayıp, hukuk, eğitim, miras, kılık-kıyafet, ekonomi, siyaset, ceza kanunları gibi konularda da öteki Rabblerini söz sahibi kabul edenler, Allah’ın dışında, Allah’ın dûnunda evliyalar, velîler kabul edip onların aldığı kararları da, onların yasalarını da uygulamaya çalışanlar, şirket içinde bir din kabul etmişler demektir. Yâni hayatlarının din içerikli, âhiret içerikli bölümünde Allah’ın sistemini, Allah’ın dinini, Allah’ın şeriatını uygulayıp, dünya içerikli bölümünde de başkalarının dinlerini, başkalarının şeriatlarını, başkalarının sistemlerini uygulayanlar, dini Allah’a halis kılmaya yanaşmayanladır. “Tamam Allah’a iman edelim, Allah’ı kabul edelim, hayatımızın bir bölümünün düzenlemesi konusunda Allah’ı söz sahibi kabul edelim ama hayatımızın öteki bölümlerini düzenlemek üzere öteki İlâhlarımıza da söz hakkı verelim,” diyenler katışıklı din sahipleridir. Allah’tan başka velîler edinenlere, Allah’ın dûnunda bir takım karar merciî bulanlara, hayatlarında Allah berisinde bir takım program yapıcısı, kanun koyucusu bulanlar, Allah’tan başka bir takım varlıkların da söz sahibi olduğunu iddia edenlere, Allah’tan başkalarına da kulluk edenler, Allah’tan başkalarına da dua edenlere, Allah’tan başkalarına da sığınanlara, “niye böyle şirke düşüyorsunuz, niye böyle Allah’a şirket içinde, ortaklık içinde bir kulluktan yanasınız,” denilince derler ki: “Aslında biz Allah’a iman ediyoruz. Biz Allah’ı kabul ediyoruz, aslında bunlara kulluk etmiyoruz. Ama bizim Allah’ı bırakıp ta başkalarına yönelmemiz, başkalarını dinlememiz, başkalarını razı etmeye çalışmamız onların Allah’la bizim aramızda aracı, şefaatçi olmalarındandır. Biz bu varlıklarla Allah’a yaklaşabilmek için, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onları dinliyor, onları seviyor, onlara itaat ediyor dua ediyor, ibadet ediyoruz. Biz onlara kendimizi beğendirelim ki, onlar da bizi Allah’a beğendirsinler. Biz onların sevgilerini kazanalım ki onlar da bizi Allah’a sevdirsinler. Biz onlara kulluk edelim ki, onlar da yarın Allah huzurunda bize şefaatçi olsunlar. Aslında bu varlıklar Allah katında şerefli, makbul varlıklardır. Bizim onlara kulluğumuz Allah’a kulluk, onları memnun etmemiz Allah’ı memnun etmemiz anlamına geldiği için bizler Allah’la aramıza bu insanları, bu müesseseleri, bu unsurları koyuyoruz, bunların eteğine yapışıyoruz,” diyorlar. Yâni kendi kendilerine Allah’a yaklaşma yöntemleri belirlemeye çalışıyorlar. Bir hadis-i kutside Rabbimiz şöyle buyurur: “Benim kulum, üzerine farz kıldığım şeylerden daha sevgili hiçbir şey ile bana yaklaşamaz. Bir de nafilelerle kulum bana peyderpey yaklaşa yaklaşa nihayet öyle bir hale gelir ki, ben onu severim. O zaman ben onun işitmesine vasıta olan kulağı, görmesine vasıta olan gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, anlayan kalbi, söyleyen dili olurum. Böyle bir kulum benden bir şey isterse, mutlaka veririm…” Evet, bu hadis-i kutsiden de anlıyoruz ki bir kul Allah’ın kendisine farz kıldığı farizalardan daha fazla hiçbir şeyle Allah’a yakla-şamaz. Bir mü’min düşünün ki Allah’a yaklaşmak istiyor. Kim istemez ki bunu? Tüm hedefimiz, arzumuz bu değil mi? Öyleyse evvel emirde Allah’a yaklaşmanın yolu farzlardan geçmektedir. Farzlar yerine getirilmedikçe bu iş olmaz. Bu, bu işin vazgeçilmez lâzımıdır. Ben marifet ehliyim, ben Rabbimi biliyorum, ben O’nu çok seviyorum, ben O’nun için ölürüm, benim kalbim temizdir, ben hacıyım, ben hoca çocuğu-yum, ben filan zâtın müridiyim, ben falan cemaatin üyesiyim gibi iddiaların hiç bir kıymeti yoktur. Çünkü bu konuda ölçüyü koyan Allah’tır. İş Allah’ça olmalıdır. Bir kişi şu dediği şeyler konusunda samimi de olsa, bolca infak da etse, çokça nafile hacc da yapsa, şalvar da giyse, sakal da bıraksa, geceleri şu kadar istiğfar da etse, farzları ye-rine getirmedikçe Allah’a yaklaşması mümkün değildir. Farzlar olmadan tek başına nafileler bir değer ifade etmez. Halbuki şu anda halk arasında farzlara riayet etmediği halde nafileler konusunda çok hassas davranan kimseler yüce şahsiyet olarak algılanmaktadırlar. Farz olan namazı kılmazlar, farz olan tesettüre riayet etmezler, farz olan zekâtlarını tastamam vermezler, farz olan emr-i bil’maruf ve nehy-i anil’münkeri terk edip yatarlar, Allah’ın dininin hakimiyeti adına hiç bir gayretleri yoktur. Haktan yana olmak, hakkı ortaya koymak farzdır, ama adamlar saflarını bile belirlemiş değillerdir. Cihad ve tebliğ farzdır, ama bunu hiç dert edinmemişlerdir. Mugay-yebat-ı hamseye Allah’ın istediği gibi iman farzdır, ama adamların buna bakışı terstir. Amentünün esaslarına iman farzdır, ama adamların anlayışı bozuktur. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh oluşuna iman farzdır, ama Allah’tan başkalarının yasalarını uygulama konusunda bir sıkıntıları yoktur. Her şeyi Allah’a irca etmek farzdır, ama onlar işlerini başkalarına götürürler. Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman farzdır, ama onlar böyle düşünmezler. Mü’minleri kardeş bilmek, onları sevmek farzdır, ama onların elleri kardeşlerinin boğazındadır. Çocuklarını müslümanca eğitmek farzdır, ama onlar tutup onları birilerine teslim etmektedirler. Yalnız Allah’ı Rezzâk bilmek farzdır, ama onlar kendilerine başka Rezzâklar bulma sevdasındalar. Yâni farzları terk ediyorlar ve nafilelerle Allah’a yaklaşabileceklerini zannediyorlar. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki Allah’a yaklaşanlar iki gruptur. Bir başka ifadeyle Allah’a iki türlü yaklaşma usulü vardır: 1- Farzların, vâciplerin îfası ve haramların terk edilmesiyle. Çünkü biliyoruz ki haramların terk edilmesi de farzdır. 2- Farzları îfa ve haramları terk etmekle beraber nafileleri de işleyerek. İşte Allah’a yaklaşabilmenin yolu da, usulü de budur. Bunun dışında başka bir yol yoktur. Allah’ın ve Resûlünün gösterdiği yolun dışında kişinin kendi kafasından koyduğu usullerle Allah’a yaklaşması mümkün değildir. Çünkü farz ve nafileleri insanlar kendileri tespit edemezler. Bunların tespiti Allah ve Resûlüne aittir. Bakın kitabımızın Mâide sûresi Allah ve Resûlünün kıstaslarına göre öyle olmadıkları halde kendi kıstaslarına göre Allah’a yakın olduklarını iddia eden yahudi ve Hıristiyanların sapıklıklarını şöyle anlatıyordu: “Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. (Mâide 18) Halbuki onlar ne Allah’ın oğulları, ne sevgilileri, ne de dostlarıdır. Allah’a yakın da değillerdir. Onlar Allah’ın dinini terk etmiş düşmanlarından başkası değillerdir. Onlar böyle oldukları gibi, Allah’a yaklaşabilmek için putlara tapınan şu müşrikler de Allah’a yakın değillerdir. Çünkü Allah’a ancak Allah’ın belirlediği usullerle yaklaşılır. Meselâ, efendim Allah katında zenginler O’na daha yakındır. Öyleyse ben de çalışıp çırpınıp çok para kazanayım da, böylece Allah yolunda hizmet ederek Allah’a yaklaşayım. Veya millet vekili olayım da hizmetimle Allah’a yaklaşayım. Veya doktor olayım da sağlığa hiz-met ederek Allah’a yaklaşayım. Veya kızımı şuralarda okutayım da, dine hizmet etsin de Allah’a yaklaşayım. Hayır hayır, her kim ki Allah’ın Resûlünden sadır olmayan bir yolla bir usulle Allah’a yaklaşmayı umarsa bilesiniz ki onun sonu hüsrandır. Farzları yerine getiren, haramlardan kaçınan ve de nafileleri işleyen kimseler ancak Allah’a yaklaşabilirler. Bakın hadis-i kutsi o kadar açıktır. “Kulum farzlardan sonra işleyeceği nafilelerle bana öylesine yaklaşır ki ben onu severim.” Diyor Rabbimiz. Allah’ın bizi sevmesi elbette hepimizin istediği şeydir. Resûl-i Ekrem efendimiz; “Ya Rabbi, beni sevdiklerinin içinde kıl, zira sen sevdiklerini mağfiret edersin.” Buyurur. Yine Resûlullah Efendimiz bir başka hadislerinde Allah’a yaklaşma usullerinden bir başkasını da şöyle anlatır: “Kulun Allah’a yaklaşma vesilelerinin en büyüklerinden birisi de düşünerek, kafa yorarak Kur’an okumasıdır. Bunun benzeri kişiyi Allah’a yaklaştıracak başka bir şey yoktur.” Sahabeden Habbab Bin Eret efendimiz de der ki; “Allah’a gücün yettiği kadar yaklaş, bil ki Allah’a kendi sözünden daha yaklaştırıcı bir şey yoktur.” Evet, Allah’ın sözü Kur’an’dır. Nasıl ki bir insana onun kendi sözünden daha yakın bir şey yoksa, Allah’a da O’nun kendi sözü olan Kur’an’dan daha yakın bir şey olamaz. Öyle değil mi? Birisine mektup yazıyorsunuz, uzaktır size. Telefon ediyorsunuz, yine uzaktır. Ama ne zaman ki yanına varıp yüz yüze konuşursunuz, işte o zaman yakındır size. İşte bunun gibi Kur’an’da Allah’ın kelâmıdır. Kur’an okurken bilesiniz ki O’nunla konuşuyorsunuz demektir. Karşı karşıya yakınsınız demektir. Öyleyse bırakalım başka yollar, başka usuller aramayı da elimizden bu kitabı düşürmeyerek Rabbimize yaklaşma imkânları bulalım inşallah. Yine bir başka âyet-i kerimenin beyanıyla Allah’a yaklaşmanın ve Rabbimizin bizi sevmesinin bir başka usulü de Resûl-i Ekrem Efendimize itaat esasına bağlanarak şöyle anlatılıyordu: “Ey Muhammed, de ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.” (Âl-i İmrân 31) Zaten yukarıda ifade etmeye çalıştığımız farzlardan sonra işlenmesi tavsiye edilen nafileler Resûlullah efendimizin sünnetleridir. Öyleyse Resûlullah efendimizin sünnetine sarılarak Allah’a yaklaşmaya çalışacağız inşallah. Aynen peygamberimizin izini takip ederek, aynen onun gibi bir hayat yaşayarak Allah’a yaklaşmaya çalışacağız. O nasıl otururdu, nasıl yemek yerdi, nasıl giyinirdi, nasıl yatardı, bir yarayı kına ile nasıl tedavi ederdi, ishali soğuk bal ile, kabızı sıcak bal ile nasıl iyileştirirdi, ağrıyan gözünü sürme ile nasıl tedavi ederdi hasılı onun tüm hayatını, tüm eylemlerini taklit etmek nafilelerdir. İşte biz onun sünneti dediğimiz nafileleri işleyince Allah’a öylesine yaklaşır, öylesine yaklaşırız ki sonunda Rabbimiz bizi sever ve hadis-i kutsinin beyanıyla bizim gören gözümüz, tutan elimiz, işiten kulağımız, anlayan kalbimiz oluverir. Yâni gözümüz kulağımız, elimiz ayağımız Allah’ın izniyle hakkı söylemeye, hakkı icra etmeye, hakka yönelmeye, hakkın rızasının nerede olduğunu bilmeye başlayıverir. Evet müşrikler böylece Allah’a yaklaşabileceklerini iddia ediyorlar. Ama dikkat ediyor musunuz? Mü’min, kâfir, müşrik insanların hepsinde Allah’ın koyduğu fıtratın böylece açığa çıktığına şahit oluyoruz. Bakın kâfirler, müşrikler bile küfürlerini, şirklerini Allah’a izâfe et-meye, Allah’a onaylattırmaya çalışıyorlar. İçine düştükleri şirk unsurlarıyla bile Allah’a yaklaşmayı hedefliyorlar. Halbuki bu dünyada kendilerini Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın elçisinden uzak bir hayatın mahkûmu ettikleri için zavallılar anlayamıyorlar. Bilmiyorlar ki Allah’a yaklaşmanın yolu Allah’ın gönderdiği kitabından geçer. Bilmi-yorlar ki bu kitapta Allah şirki asla onaylamıyor. Allah’ın onaylamadığı, Allah’ın istemediği, haram kıldığı, yeryüzünde en büyük suç dediği şirke sarılarak, Allah’a en büyük iftirayı yaptıklarının farkında değiller zavallılar. Halbuki Allah şu kitabında ve bu kitabın pratiği olan peygamberinin hayatında çok açık bir şekilde ortaya koymuştur ki, kullarıyla kendisi arasında gerek dua konusunda, gerek ibadet ve itaat konusunda hiç kimseyi görmek istemiyor. Kendisiyle birlikte başkalarını da dinleme konusunda, kendisiyle birlikte başkalarına da itaat konusunda kullarını soğanın dişisinden bile kıskandığını söylüyor. Kullarından nerede, hangi zaman dilimi içinde, hangi şartlar altında olursa olsun, sadece kendisine kulluk, sadece kendisine itaat istiyor. O, her zaman ve zeminde bizim kendisine yapacağımız dualarımızı, kulluklarımızı, isteklerimizi duyabilecek ve ânında icâbet edebilecek, kulluğumuzu kabul edip mükâfat verecek, isyanlarımızdan ötürü de ceza verecek güçtedir. Biliyoruz ki tarihin her devrinde insanların genelinde Allah inancı hep var olmuştur. Her dönemde madde ötesi, üstün güç ve kudret sahibi, yaratıcı olan Allah inancının var olduğunu ve insanların bu yaratıcıya iman ettiklerini biliyoruz. Ama işte burada da anlatıldığı gibi, aynı zamanda bu insanların genelinde şöyle bir kanaat söz konusu idi: “Allah vardır, yaratıcıdır, tüm kâinatı O yaratmıştır, kendilerini de O yaratmıştır, O yücedir ama bu yüce varlıkla insanların doğrudan doğruya irtibat kurmaları mümkün değildir. Onun içindir ki bu yüce varlıkla insanların irtibatlarını sağlayacak aracılara ihtiyaç vardır. İşte bu durumda bazı aracıların bulunması kaçınılmazdır,” demişler, bu yüce varlıkla bizim irtibatımızı sağlasın diye bir kısım varlıklar geliştirmişler ve kendilerine kulluk yapmaya, emirlerini dinlemeye başlamışlar. Veya kendilerini yüce varlıklar bilip Allah’a karşı şefaatçi kabul etmeye kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarına inanıp kendilerine harikulâde sıfatlar yüklemeye çalışmışlar. Bu varlıkları Allah sever gibi sevmeye, onların hatırına Allah arzularını ayaklarının altına almaya, Allah’a yapmaları gerekenleri kendilerine yapmaya, kendilerinde güç kuvvet görerek sıkıntılı anlarında dua edip imdatlarına çağırmaya başlamışlar. Karşılarında mest olup secdelere kapanmış, kalplerinin derinliklerinde kendilerine yer vermiş, Allah sever gibi onları sevmişlerdir. “Biz aslında Allah’a inanıyor, Allah’a kulluk ediyoruz ama eğer bunlara da secde ediyor, bunların arzularını da yerine getirmeye çalışıyorsak, bunların kanunlarını da uygulamaya, bunların hayat programlarını da gerçekleştirmeye çalışıyorsak bu bizim onlara da secde ettiğimiz, onlara da kulluk yaptığımız anlamına gelmez. Biz ancak bunları aracı kabul ediyoruz, bunları vesile kabul ediyoruz. Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara ibadet ediyoruz,” diyorlardı. İster melekleri, peygamberleri, Allah’ın salih kullarını, isterse diğer varlıkları putlaştırıp Allah yerine koysunlar, bunun hepsi birdir ve şirktir. Allah kesinlikle kendisine bu şekilde yapılan bir kulluğu kabul etmez. Zira O, kendisine şirk koşulmaya kesinlikle razı değildir. O’nun ortakları yoktur, yardımcıları yoktur, vezirleri, yetkilileri, oğulları, kızları, hanımları yoktur. O Allah tüm varlıklardan yüz çevirip sadece kendisine kulluk yapan, sadece kendisini dinleyen kullarının kulluğunu kabul etmektedir. Sadece kendisi önünde secde eden, başka hiç bir varlık önünde secde etmeyen, sadece kendisinin kanunlarına itaat eden, başka hiç kimsenin kanunlarına itaat etmeyen, sadece kendisinin hayat programını uygulayan, başkalarının hayat programlarını uygulamaya yanaşmayan ve sadece kendisini razı etmeye çalışan, başkalarını razı etme gereği duymayan kullarının kulluklarını kabul edecek, ötekilerin kulluklarını asla kabul etmeyecektir. Allah yakında hükmünü beyan edecektir. Muhakkak ki Rab-bimiz insanların bu şekilde tartışıp ihtilâf ettikleri konularda hükmünü verecektir. Şu anda işte bu kitabıyla, bu âyetleriyle hükmünü veriyor. Allah yalancıyı, dinini yalan sayanı, kitabını yok farz ederek, peygamberini gelmemiş kabul ederek yaşayan ve örtücü olan kimseyi asla hidâyete ulaştırmaz. Kitabını yok farz edenleri, kitabını örtüp peygamberini devre dışı bırakanları asla başarıya ulaştırmayacak, asla bu dünyada sahil-i selâmete çıkarmayacak, dünyada çözümsüzlük içinde, bunalımlar içinde bir bocalamanın içinde bırakacaktır. Çünkü onlar Allah’ı, Allah’ın kitabını, fıtratlarını örtüyorlar, Allah’ın beyanlarını örtbas ediyorlar, gündemlerine almıyorlar. Şu anda hükmünü beyan eden Rabbimiz, yakında ihtilâf ettikleri konularda onlara hükmünü be-yan edecektir. İnsanlar din, iman, kulluk tevhid ve şirk, dinin temel esasları, dünya ve âhiret, siyaset, hukuk, ahlâk konularında, tartıştıkları her ko-nuda kesinlikle bunu Allah’a sormak zorundadırlar. Çünkü her şeyin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu bilen ve bildiren Allah’tır. Zaten bu kitapların ve bu peygamberlerin geliş sebebi de budur. Yaşadığımız bu dünya hayatında neyin doğru, neyin yanlış, neyin hak, neyin bâtıl olduğu konusunda bizi bilgilendiren tek kaynak vahiy yani Allah ve Resûlünden gelen hak bilgilerdir. Ama ne yazık ki insanlardan kimileri ellerinde böyle bir kitap olduğu halde, önlerinde böyle bir peygamber olduğu halde kitapla ihtilâf ediyor, kitapla ve peygamberle tefrikalaşıyor, kitabı kendilerinden, kendilerini kitaptan uzaklaştırıyorlar. Allah bir tür söylüyor, onlar bir tür söyleyerek ihtilâf ediyorlar. Kitap ve peygamber bir tür söylü-yor, tâğutları, İlâhları bir tür söylüyor ve onlar da Allah’ın dediklerine muhalefet ederek O’nun berisindekilerin arkasından gidiyorlar. Hem Allah’ı hem de onları memnun etmeden, hem Allah’a hem de onlara itaat etmeden yana bir tavır sergiliyorlar. Hem Allah’a hem de onlara dua edip sığınıyorlar. Hem Allah’a hem de onlara hizmet ediyorlar. Bizim işimizi hallediverin, bizim problemlerimizi çözüverin, sıkıntılarımızı gideriverin diyorlar, medet diyorlar, imdat diyorlar, izzeti onlarda görüyorlar, karşılarında eğilip bükülüyorlar, Allah’a rağmen onlara gü-venip bel bağlıyorlar. İşte bu isyanlarının, bu tefrikalaşmalarının cezasını, Allah yakında onlara beyan edecektir. Tabii âyetin ortaya koyduğu gerçek şudur: Bu insanlar yalancıdırlar, yalan söylüyorlar. İşte bu şekilde şirki şirin göstermeye çalışanlar, şirki yasallaştırmaya çalışanlar yalancıdırlar. Ve de keffârdır onlar, örtücüdürler. Fıtratlarının sesini örten, bastıran insanlardır onlar. İçlerindeki ses onlara Allah’a yaklaşmaları gerektiğini söylediği halde, fıtratlarının bu sesini örtüp örtbas eden kimselerdir onlar. Bu âyette ortaya konan, Allah’la kullar arasında aracı koyma konusunda insanlar arasında en ileri gidenler, en aşırı olanlar hepimizin bildiği gibi Yahudi ve Hıristiyanlardır. Allah’ın kutlu elçisi Musâ’nın (a.s) getirdiği mesajı değiştirip, Îsâ’nın (a.s) getirdiği kitabı tahrif edip, kitaplarından ve peygamberlerinden tamamıyla koparak kendilerince bir din oluşturan, böylece Hz. Adem’den (a.s) bu yana tüm peygamberlerin, tüm mü’minlerin dini olan İslâm’dan ayrılıp küfre ve şirke düşen Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah’ın lânet ve gazabına uğramışlardır. Bu iki toplum Allah’la kulları arasına Allah elçilerini aracı olarak sokmuşlardır. Allah’la kulları arasına Allah’ın kulları olan Îsâ ve Uzey-r’i (a.s) sokmuş, bu iki kutlu elçiyi Allah’ın oğlu makamına çıkararak hem Allah’a, hem Allah’ın dinine, hem de Allah’ın elçilerine iftiraların en büyüğünü yapmışlardır.