Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Enbiyâ Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

112 ayetSayfa 1 / 2
1. “İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hâlâ habersiz, haktan yüz çeviriyorlar.” İnsanların hesap günleri, hesaba çekilecekleri zaman yaklaştı. Kıyâmet yaklaştı, ama onlar hâlâ gaflet içindeler. Yarın başlarına gelecekler konusunda gaflet içinde bir hayatın içine gömülüp Allah’ın bu uyarılarından yüz çeviriyorlar. Evet hesaplarının görülme zamanı yaklaştı, ama onlar o gün konusunda hiçbir hazırlık içinde değiller. Allah’ın uyarılarına, Allah’ın âyetlerine kulak asmıyorlar, âkıbetlerini hiç düşünmüyorlar. Kamer sûresi de aynı uyarıyla başlamaktadır. Hesaba çekilme zamanı yaklaşmıştır. Her gelecek yakındır zaten de, bir de kıyâmet her şeyden yakındır. Bir göz açıp yumması kadar insana yakındır. Evet kıyâmet vakti yaklaşmıştır. Çünkü biliyoruz ki dünya ömrünün son dönemlerini yaşamaktadır. Kitabımızın ve Rasulullah efendimizin beyanlarına göre bu dünyada insanın yaratılışı dönemin sonlarına rast gelmektedir. İnsan cinsinin yaratılmasından önce tüm varlıklar yaratılmış, varlıklar zinciri tamamlanmış ve en son insan yaratılmıştır. Hz Adem yaratılmadan önce, yeryüzüne insan nesli gelmeden önce tüm varlıklar yaratılmıştı. Bu varlıklar zincirinin son halkasını teşkil ediyordu insanın yaratılışı. Daha önce melekler yaratılmış, cinler yaratılmış, dünya yaratılmış, semalar yaratılmış, güneş, ay, yıldızlar yaratılmış, arz yaratılmış, hayvanlar yaratılmış, bitkiler, madenler yaratılmış, mahlukât tamam, mevcudat tamam ve zamanın sonunda, âhir zamanda insan yaratılıyordu. Yaratıkların en son zinciri olarak insan dünyaya geliyordu. Ve böylece yaratılış süreci tamamlanıyor, ondan sonra da artık tamam dünyanın işi bitecek ve kıyâmet kopacaktır. Evet dünyanın ömrü sonuna yaklaşmış, Peygamberlerin tamamı gelip geçmiş, en son olarak âhir zaman Nebisi de gelmiş. Kitabın ve Rasulullah’ın haber verdiği şartların pek çoğu gerçekleşmiştir. Nitekim Allah’ın Resûlü bir hadislerinde şehadet parmağıyla orta parmağını birleştirerek şöyle buyuruyordu: “İşte ben ve kıyâmet böylece gönderildik” Buyurmuştur. O halde kıyâmet çok yakındır. İnsanların hesaplarının görülme, defterlerinin dürülme vakti çok yaklaşmıştır. Ama bu insanlar ondan gafildirler. Bedenleri oyun ve eğlencede olan bu insanların kalplerinin gaflette olmaması zaten mümkün değildir. Şimdi Rabbimiz Kitabında bu kadar açık ve net bir şekilde hesap kitap gününün yaklaştığını haber verdiği halde acaba bu insanlar daha neyi bekliyorlar? Bu Kitabı dinledikleri halde anlamaya yanaşmayan, onunla hayatlarını düzenlemeye ve onu hayat programı olarak kabul etmeye yanaşmayan, kitabı dinledikleri halde hiçbir şey anlamamış gibi, hiçbir şey duymamış gibi davranan ve kitaba rağmen kitapsız bir hayat yaşamaya çalışan bu gafiller daha ne bekliyorlar? Unutmasınlar ki o kıyâmet saati ona hazırlıksız olan kimselere ansızın gelecektir. Zira kendileri kıyâmetin geleceğinden gafil bir şekilde dünyaya dalmış, onu hatırlarından çıkarmış ve böylece lüzumuz şeylerin peşine takılmış insanlar için elbette kıyâmet ansızın gelecektir. Kıyâmete inanmayan ve onun hazırlığı içinde Allah için bir hayat yaşamayan insanlar onun kopmasına yakın bir dönemde alâmetler belirdiği zaman bile uyanmayacaklar, o zaman bile oyun ve oynaşlarını sürdüreceklerdir. Onun için şuurları yerinde değilken, haberleri yokken kıyâmet gelip onların tepelerinde patlayacaktır. Artık ondan sonra pişman olma ve geriye dönme imkânı da kalmayacaktır.
2, 3. “Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihbarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantılarında: “Bu zât, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız?” diye konuşurlar.” Rablerinden her ne zaman kendilerine yeni bir kitap, yeni bir din, yeni bir uyarı, yeni bir âyet geldiği zaman onlar kalpleri gaflet içinde eğlenerek, alaya alarak onu dinlerler. Çünkü onların kalpleri dünya tutkusuyla oyalanmaktadır. Dünyayı kıble edinmişlerdir onlar. Dünya boyunlarına öyle bir dolanmış ki; Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın Kitabıyla ilgilenecek zamanları kalmamıştır. Onlar bu hayatı oyun ve eğlence zannediyorlar. Veya Allah’ın uyarılarını ihtiva eden bu kitabı oyun ve eğlence yerine koyup ciddiye almıyorlar. Ve işte böyle kalpleri oyun ve eğlencede olan kimseler için uyarının varlığıyla yokluğu müsavi oluyor. Peygamber onları ha uyarmış ha uyarmamış, Kur’an diye bir kitap yeryüzüne ha gelmiş ha gelmemiş fark etmez oluyor. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Bizden önceki kitap ehline Rabbimiz ne zaman yeni bir kitap, yeni bir uyarıcı göndermişse mutlaka onu eğlence yerine almışlar, alay konusu yapmışlardır. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın elçilerini alaya almışlar, dalga geçmişlerdir. Allah’ın hak elçilerinin kendilerine getirdikleri âyetleri dinleyip onlar üzerinde ciddi ciddi düşünmek ve bir karara varmak yerine, kulak verip tanıdıktan sonra onları kabullenmek veya bir delille reddetmek yerine alaya alıyorlar, oyun ve eğlence yerine koyuyorlar. Neden? Çünkü sepetleri boştur adamların. Dağarcıklarında onu değerlendirecek sermayeleri yoktur adamların. Kafalarının içi bomboştur adamların. Bütün sermayeleri alay etmek, tekzip etmek, yalanlamak, karşı çıkmak, susturmak, asmak, kesmek, tehditler savurmaktır. Her devirde bu böyledir. Her devirde kâfirlerin karakteri budur işte. Halbuki her hangi bir kimseden bir söz duyulunca onu dinlemek, anlamaya çalıştıktan sonra ya kabullenmek ya da delilleriyle reddetmek icap etmek-tedir. Öyleyse aman Kur’an okurken çok dikkatli olalım. Kur’an o-kurken, Kur’an dinlerken onun Allah sözü olduğunu hiçbir zaman unutmayalım. İyi kulak verelim ona. O, okunurken mutlaka kalbimiz devrede olsun. Onu anlayabilmek için tüm dikkatimizi ona teksif etmek zorundayız. Bu kitabı okurken, dinlerken mutlaka susacağız. Başka hiçbir şeyle meşgul olmayacağız. Bütün benliğimizle, bütün varlığımızla ona yönelip anlamaya çalışacağız. Ukalalık etmeyecek, kendi düşüncelerimizi, önyargılarımızı, başkalarının düşüncelerini onun önüne geçirmeyeceğiz. Gündemi bu kitaba belirlettireceğiz. Gündemimizi bu kitap belirleyecek ve biz bu kitabın istediği gibi bir hayatı yaşayacağız, sergileyeceğiz. Yâni Allah’ın Resûlü bu kitabı nasıl okuduysa biz de öylece okuyacağız. Rasulullah hangi gayeyle, hangi niyetle okuduysa biz de o şekilde okuyacağız. Yâni okumanın şeklini, biçimini, zamanını, miktarını, sayısını, oranını, hedefini peygamberin tayin buyurduğu biçimde tayin edeceğiz. Bunları ondan bağımsız belirlemeye kalkıştığımız zaman da mutlaka yanlışa düşeceğimizin şuurunda olacağız. Biz biliyoruz ki Allah’ın Resûlü bu kitabı anlamadan sadece mücerret okumak için okumadı. Sadece bilgi olsun diye de okumadı. Âyetler kalbine indi Rasulullah efendimizin. Âyetler hayatına indi. İşte biz de tıpkı onun gibi okuyacağız. Anlamak ve hayatımızı onunla düzenlemek üzere okuyacağız. Kalbimizde ve hayatımızda tesirler ve değişiklikler icra edecek biçimde okuyacağız. Zaten okuma budur. Okuma, üç azanın işidir. Dil âyetleri telaffuz eder, akıl tercüme eder, kalp de okunan âyetlere göre tavır alır. İşte okuma budur. Dil, akıl ve kalp uyumu içinde okuyacağız. Hattâ Rasulullah efendimizin bu konuda bir hadisini hatırlıyorum: “Kur’an kıraatine Kur’an’la kalpleriniz arasında bir uyum mevcut olduğu sürece devam edin. Bu bağ ortadan kalktığı anda okumaya ara verin.” Buyurmaktadır. Yâni kişi okuduğu âyetlerle kalbinin irtibatı kesilip de kalbi başka şeyler düşünmeye, başka şeylerle ilgilenmeye başladığı anda Kur’an okuma kesilmelidir. Çünkü o bir eğlence değil Allah kelâmıdır. Öyleyse bu konuya çok dikkat edelim inşallah. Allah’ın âyetlerini oyun konusu yapmaya kalkmayalım. Allah’ın âyetlerini alaya almayalım. Allah’ın âyetlerini kendi zevklerinizi tatmine imkân verecek şekilde oyun ve eğlence yerine koymayalım. Allah’ın âyetleriyle dalga geçmeye kalkmayalım. Evet kâfirler, zalimler Allah’ın Kitabını eğlenceye alıyorlar ve gizli toplantılarında da şöyle diyorlar: Ne oluyor? Şimdi de sihre mi uyacağız? Bir sihirbazın dediklerine mi tabi olacağız? Bir sihre mi inanacağız? Mekke’de kâfirler kendi aralarında toplanıp Rasulullah efendimizin durumunu konuşuyorlardı. Bu adam asla bir peygamber olamaz. Çünkü bizden biridir. Bizimle hiçbir farkı yoktur. Bizim gibi yiyip içen bir beşerdir. O profesyonel bir sihirbaz olduğu için kendisiyle ilgi kuran, kendisini dinleyen herkesi sihirliyor. Kimse onun etkisinden kendisini kurtaramıyor. Onun içindir ki ne yapıp, yapıp kendimizi ve çevremizi ondan uzak tutmalıyız diyorlardı. Gerçekten de bir kerecik onu dinleyen kişi mutlaka onun etkisi altında kalıyordu. Ebu Cehil, Velid Bin Muğıre gibi toplumun en akıllı, en kültürlü insanları, İslâm’ın en amansız düşmanları bile bunu itiraf ediyorlar. İşte bunun için tedbirler alıyorlar. Mekkelilere ve taşradan gelenlere ısrarla onun bir sihirbaz olduğunu, okuduğu kitabın bir sihir olduğunu ve kesinlikle ondan uzak durmaları gerektiğini tavsiye ediyorlardı. Onların bu iftiralarına karşılık Rasulullah efendimizin şöyle demesini emrediyor Rabbimiz:
2, 3. “Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihbarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantılarında: “Bu zât, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız?” diye konuşurlar.” Rablerinden her ne zaman kendilerine yeni bir kitap, yeni bir din, yeni bir uyarı, yeni bir âyet geldiği zaman onlar kalpleri gaflet içinde eğlenerek, alaya alarak onu dinlerler. Çünkü onların kalpleri dünya tutkusuyla oyalanmaktadır. Dünyayı kıble edinmişlerdir onlar. Dünya boyunlarına öyle bir dolanmış ki; Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın Kitabıyla ilgilenecek zamanları kalmamıştır. Onlar bu hayatı oyun ve eğlence zannediyorlar. Veya Allah’ın uyarılarını ihtiva eden bu kitabı oyun ve eğlence yerine koyup ciddiye almıyorlar. Ve işte böyle kalpleri oyun ve eğlencede olan kimseler için uyarının varlığıyla yokluğu müsavi oluyor. Peygamber onları ha uyarmış ha uyarmamış, Kur’an diye bir kitap yeryüzüne ha gelmiş ha gelmemiş fark etmez oluyor. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Bizden önceki kitap ehline Rabbimiz ne zaman yeni bir kitap, yeni bir uyarıcı göndermişse mutlaka onu eğlence yerine almışlar, alay konusu yapmışlardır. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın elçilerini alaya almışlar, dalga geçmişlerdir. Allah’ın hak elçilerinin kendilerine getirdikleri âyetleri dinleyip onlar üzerinde ciddi ciddi düşünmek ve bir karara varmak yerine, kulak verip tanıdıktan sonra onları kabullenmek veya bir delille reddetmek yerine alaya alıyorlar, oyun ve eğlence yerine koyuyorlar. Neden? Çünkü sepetleri boştur adamların. Dağarcıklarında onu değerlendirecek sermayeleri yoktur adamların. Kafalarının içi bomboştur adamların. Bütün sermayeleri alay etmek, tekzip etmek, yalanlamak, karşı çıkmak, susturmak, asmak, kesmek, tehditler savurmaktır. Her devirde bu böyledir. Her devirde kâfirlerin karakteri budur işte. Halbuki her hangi bir kimseden bir söz duyulunca onu dinlemek, anlamaya çalıştıktan sonra ya kabullenmek ya da delilleriyle reddetmek icap etmek-tedir. Öyleyse aman Kur’an okurken çok dikkatli olalım. Kur’an o-kurken, Kur’an dinlerken onun Allah sözü olduğunu hiçbir zaman unutmayalım. İyi kulak verelim ona. O, okunurken mutlaka kalbimiz devrede olsun. Onu anlayabilmek için tüm dikkatimizi ona teksif etmek zorundayız. Bu kitabı okurken, dinlerken mutlaka susacağız. Başka hiçbir şeyle meşgul olmayacağız. Bütün benliğimizle, bütün varlığımızla ona yönelip anlamaya çalışacağız. Ukalalık etmeyecek, kendi düşüncelerimizi, önyargılarımızı, başkalarının düşüncelerini onun önüne geçirmeyeceğiz. Gündemi bu kitaba belirlettireceğiz. Gündemimizi bu kitap belirleyecek ve biz bu kitabın istediği gibi bir hayatı yaşayacağız, sergileyeceğiz. Yâni Allah’ın Resûlü bu kitabı nasıl okuduysa biz de öylece okuyacağız. Rasulullah hangi gayeyle, hangi niyetle okuduysa biz de o şekilde okuyacağız. Yâni okumanın şeklini, biçimini, zamanını, miktarını, sayısını, oranını, hedefini peygamberin tayin buyurduğu biçimde tayin edeceğiz. Bunları ondan bağımsız belirlemeye kalkıştığımız zaman da mutlaka yanlışa düşeceğimizin şuurunda olacağız. Biz biliyoruz ki Allah’ın Resûlü bu kitabı anlamadan sadece mücerret okumak için okumadı. Sadece bilgi olsun diye de okumadı. Âyetler kalbine indi Rasulullah efendimizin. Âyetler hayatına indi. İşte biz de tıpkı onun gibi okuyacağız. Anlamak ve hayatımızı onunla düzenlemek üzere okuyacağız. Kalbimizde ve hayatımızda tesirler ve değişiklikler icra edecek biçimde okuyacağız. Zaten okuma budur. Okuma, üç azanın işidir. Dil âyetleri telaffuz eder, akıl tercüme eder, kalp de okunan âyetlere göre tavır alır. İşte okuma budur. Dil, akıl ve kalp uyumu içinde okuyacağız. Hattâ Rasulullah efendimizin bu konuda bir hadisini hatırlıyorum: “Kur’an kıraatine Kur’an’la kalpleriniz arasında bir uyum mevcut olduğu sürece devam edin. Bu bağ ortadan kalktığı anda okumaya ara verin.” Buyurmaktadır. Yâni kişi okuduğu âyetlerle kalbinin irtibatı kesilip de kalbi başka şeyler düşünmeye, başka şeylerle ilgilenmeye başladığı anda Kur’an okuma kesilmelidir. Çünkü o bir eğlence değil Allah kelâmıdır. Öyleyse bu konuya çok dikkat edelim inşallah. Allah’ın âyetlerini oyun konusu yapmaya kalkmayalım. Allah’ın âyetlerini alaya almayalım. Allah’ın âyetlerini kendi zevklerinizi tatmine imkân verecek şekilde oyun ve eğlence yerine koymayalım. Allah’ın âyetleriyle dalga geçmeye kalkmayalım. Evet kâfirler, zalimler Allah’ın Kitabını eğlenceye alıyorlar ve gizli toplantılarında da şöyle diyorlar: Ne oluyor? Şimdi de sihre mi uyacağız? Bir sihirbazın dediklerine mi tabi olacağız? Bir sihre mi inanacağız? Mekke’de kâfirler kendi aralarında toplanıp Rasulullah efendimizin durumunu konuşuyorlardı. Bu adam asla bir peygamber olamaz. Çünkü bizden biridir. Bizimle hiçbir farkı yoktur. Bizim gibi yiyip içen bir beşerdir. O profesyonel bir sihirbaz olduğu için kendisiyle ilgi kuran, kendisini dinleyen herkesi sihirliyor. Kimse onun etkisinden kendisini kurtaramıyor. Onun içindir ki ne yapıp, yapıp kendimizi ve çevremizi ondan uzak tutmalıyız diyorlardı. Gerçekten de bir kerecik onu dinleyen kişi mutlaka onun etkisi altında kalıyordu. Ebu Cehil, Velid Bin Muğıre gibi toplumun en akıllı, en kültürlü insanları, İslâm’ın en amansız düşmanları bile bunu itiraf ediyorlar. İşte bunun için tedbirler alıyorlar. Mekkelilere ve taşradan gelenlere ısrarla onun bir sihirbaz olduğunu, okuduğu kitabın bir sihir olduğunu ve kesinlikle ondan uzak durmaları gerektiğini tavsiye ediyorlardı. Onların bu iftiralarına karşılık Rasulullah efendimizin şöyle demesini emrediyor Rabbimiz:
4. “Peygamber: “Benim Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir. O, işitendir, bilendir” dedi.” Evet göklerde ve yerde gizli ve açık kim ne konuşuyorsa, kim ne dolap çeviriyorsa Rabbim onu bilir. Benim Rabbim Alîm ve Habîr-dir. Sizi O’na havale ediyorum. Sizin gece gündüz neler konuştuğunuzu, neler planladığınızı da, bu tavırlarınızın karşılığı olarak size nasıl bir ceza vereceğini de bilen O’dur. Yâni ben sizin bu iftiralarınıza, bu saçmalıklarınıza cevap verecek değilim. Sizin muhatabınız ben değil Rabbimdir. Çünkü ben Rabbimin elçisiyim. Bu söylediklerimin hiçbirisi benden değil, Ondandır. Sizin işinizi O görecektir. Çünkü her şeyi bilen ben değil O’dur. Göklerde olsun, yerde olsun, gizli olsun, açık olsun kim ne söylemişse, kim ne düşünmüşse bilen O’dur. Evet onların terbiyesizce, seviyesizce, küstahça takındıkları alaylı tavırlarına Rabbimiz tarafından verilmiş en güzel bir cevaptır bu.
5. “Onlar: “Hayır, onun söyledikleri karmakarışık rüyalardır.” Hayır, onu uydurmuştur.” Hayır; o bir şairdir” “Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mûcize getirsin” dediler.” Görüyor musunuz saçmalamalarını? Duyuyor musunuz zır-valarını? Çok değişik şeyler söylüyorlar. Hayır hayır bu senin söylediklerin karmakarışık düşlerdir. İçinden çıkılmaz rüyalardır bunlar. Hayır onu kendisi uyduruyor. Kendi kendine düzüp ortaya koyduğu şeyleri Allah’a izafe ederek, bunlar bana Allah’tan geliyor diyerek Al-lah’a iftira ediyor. Yo hayır, o bir şairdir. Eğer gerçekten bir peygamberse o zaman haydi önceki peygamberler gibi bize bir âyet, bir mûcize getirsin de görelim diyorlar. Ne dediklerini bilmiyor adamlar. Sanki gece rüyalarında gördükleri belli belirsiz şeyleri, karmakarışık rüyaları onlara yol gösteriyor. Rüyalarında gördüğü şeyleri söylüyor adamlar. Yâni bu Allah elçisini reddetme işini, bu Allah âyetlerini reddetme işini bir bilgiye, bir delile dayandırmıyorlar. Bir belgeyle hareket etmiyorlar da bunu onlara akılları, hayalleri, rüyaları, düşleri emrediyor. Peygambere isnat ettikleri bu sözlerindeki çelişkileri, bu saçmalıkları onların akılları emrediyor? Ve tabii böylece bu adamların akılsızlıkları açığa çıkıyor. Yâni akıl işi mi bu yaptıklarınız? Hangi akla, hangi mantığa sı-ğar bunlar? Kâh şair diyeceksiniz, kâh deli diyeceksiniz, olmadı kâhin diyeceksiniz, olmadı sihirbaz diyeceksiniz. Yâni nasıl iştir bu? Diyecekseniz bari bir tanesini deyin. Birbiriyle taban tabana zıt, birbiriyle asla uyuşmayan şeylerdir bunlar. Hiç deliden şair olabilir mi? Hiç deli bir kimse şiir söyleyebilir mi? Hiç deli birisi kâhin olabilir mi? Kâhin akıllı, zeki kimsedir. Yok yok, bu adamlar azgın, haddi aşmış, bildikleri halde pey-gamberi kabule yanaşmayan bir topluluktur. Yâni bu adamların akıl-ları kendilerine saçma sapan şeyler emrediyor? Yoksa gece rüya-larında gördükleri şeyleri mi peygamber hakkında, din hakkında, müslümanlar hakkında söylüyorlar? Zaten kendileri de inanmıyorlar bu söylediklerine. Herhalde bu adamlar akıllarına esen şeyleri söylü-yorlar. Bugün beyaz dediklerine yarın siyah diyorlar. Bugün doğru dediklerine yarın yanlış diyorlar. İşte kıyâmete kadar ki kâfirlerin değişmeyen özellikleridir bu. Bakıyoruz tıpkı dünküler gibi günümüz kâfirleri de kitap ve peygambere aynı şeyleri söylüyorlar. Ya Rabbi senin gönderdiğin ki-tap, senin gönderdiğin peygamber bin dört yüz yıl öncesinin hayatını düzenlemiş. Aradan bin dört yüz yıl geçmiş. Devir değişmiş. Zaman değişmiş. Şimdi bizim bilimlerimiz var, bizim pozitif bilimlerimiz gelişti. Bizim laboratuarlarımız var, teknik bilimlerimiz var, bilimsel çalışmalarımız var. Binaenaleyh artık senin modası geçmiş Kitabına ve peygamberine ihtiyacımız kalmadı diyorlar. Kitap ve sünnet için pozitif değildir diyorlar, tarafsız değildir diyorlar, günümüz hayatının çözümü değildir diyorlar. Bakın bir de şöyle diyorlar: Ey Muhammed, eğer gerçekten sen peygambersen, gerçekten bu söylediklerin Allah’tansa, haydi o zaman evvelki elçiler gibi bize bir âyet getir, bir mûcize getir de görelim. Ölmüşleri dirilt, atalarımızı geri getir de bizimle konuşsunlar. Şu dağları altın yap, gökten bize bir sofra indir de yiyelim vs.vs.
6. “Onlardan önce yok etmiş olduğumuz kasabalar halkı inanmadılar, bunlar mı inanacaklar?” Kendilerinden önceki beyinsizler de elçilerinden bu tür âyetler istediler. Ama Allah kendilerine istedikleri cinsten âyetler gönderdiği halde onlar yine inanmadılar. Onlar inanmadılar da bunlar mı inanacaklar? Yâni şu anda kendilerine arz ettiğimiz bunca görsel ve işitsel âyet yetmiyor da başka âyet mi bekliyorlar? Şu Kitabın âyetleri yetmi-yor mu? Şu kâinatta serpiştirdiğimiz meşhut âyetler az mı geliyor? Bu tutumlarıyla Rablerinden helâklerine dâvetiye çıkardıklarının farkında değil mi bu adamlar? Allah o tür âyetleri de göndermeye kadirdir. Ama o tür inkârı asla mümkün olmayan âyetler geldi mi artık defteriniz dürülecek demektir. Eğer şu anda önceki beyinsizlere yaptığı gibi size bu tür âyetler gönderilmiyorsa bu size Rabbinizin merhametinin, dönüş imkânı tanımasının gereğidir.
7,8. “Ey Muhammed! Senden önce de, kendilerine vahy ettiğimiz adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız Kitaplılara sorun. Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi” Peygamberim, senden önce de kendilerine vahiy gönderdiğimiz kişiler insandı. Senden önce de biz insanlara vahiy gönderdik. Önceki peygamberler insan değil miydi ki sana itiraz ediyorlar? Eğer bilmiyorlarsa sorsunlar ehl-i kitaba? Sorsunlar Yahudi ve Hıristiyanlara? Sorsunlar akıl hocalarına? Sorsunlar Yahudilere Mûsâ (a.s) bir insan değil miydi? Îsâ (a.s) bir insan değil miydi? Yolundan gittiğini iddia ettikleri İbrahim (a.s) bir beşer değil miydi? Sorun bakalım sizi kışkırtan, size peygambere karşı mücâdele yöntemleri ulaştırmaya çalışan şu kitap ehline. Yâni şimdi bu adamlar Rablerinden kendilerine insan yerine bir Meleğin gönderilmesini mi bekliyorlar? Eğer sizler insan değil de yeryüzünde dolaşan melekler olsaydınız tamam elçi olarak Allah’ın bir melek göndermesi uygun olurdu. Ama sizler insansınız ve peygamber de size kulluk örneği olmak ve sizi gittiğiniz yolun yanlışlığı konusunda uyarmak için gelmektedir. Sizi Allah’ın rahmetine ulaştırmak için gelmektedir. Böyle bir neticeyi sağlamak ve sizi Allah’ın cennetine ulaştırmak için içinizden seçilmiş, bildiğiniz, tanıdığınız bir elçiyi neden garip karşılıyorsunuz? Rabbinizin sizin içinizden sizin gibi yaşayan, sizinle konuşan, sizin problemlerinizi bilen ve her an kendisini örnek alabileceğiniz bir elçiyi seçip göndermesi size merhametinin gereğidir. Değilse Allah size elçi olarak bir melek gönderseydi, Onunla nasıl diyalog kuracak, nasıl anlaşacak, nasıl örnek alacaktınız? Sizler o melek gibi nasıl yaşayacaktınız? O Meleği nasıl örnek alacaktınız? Hoş zaten bu adamların böyle bir kulluk dertleri de, kullukta örnek arama dertleri de yoktu. Zaten bu adamların peygamberi reddetmelerinin altında yatan sebep de işte buydu. Adamlar peygamberi örnek alma, peygamber gibi kulluk yapma, peygamber gibi yaşama derdinden kurtulmak için onu reddediyorlardı. Peygamberi reddederlerken birinci dertleri Allah’ın vahiy göndererek, hayat programı göndererek hayatlarına karışmasını reddetmekti. Allah böyle içimizden bir beşerî elçi seçerek, kitap göndererek, vahiy göndererek bizim hayatımıza karışmasın demeye çalışıyorlardı. Onun için olmaz böyle şey derken şaşkınlıkları da buradan kaynaklanıyordu aslında. Biz onları, o elçileri yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi. Onlar da aynen sizin gibi yiyen, içen, doğan, ölen insanlardır. Onların sizden tek farkları bizim kendilerini sözcü seçmemizdir. Kendilerine kendi bilgimizi aktarmamızdır.
7,8. “Ey Muhammed! Senden önce de, kendilerine vahy ettiğimiz adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız Kitaplılara sorun. Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi” Peygamberim, senden önce de kendilerine vahiy gönderdiğimiz kişiler insandı. Senden önce de biz insanlara vahiy gönderdik. Önceki peygamberler insan değil miydi ki sana itiraz ediyorlar? Eğer bilmiyorlarsa sorsunlar ehl-i kitaba? Sorsunlar Yahudi ve Hıristiyanlara? Sorsunlar akıl hocalarına? Sorsunlar Yahudilere Mûsâ (a.s) bir insan değil miydi? Îsâ (a.s) bir insan değil miydi? Yolundan gittiğini iddia ettikleri İbrahim (a.s) bir beşer değil miydi? Sorun bakalım sizi kışkırtan, size peygambere karşı mücâdele yöntemleri ulaştırmaya çalışan şu kitap ehline. Yâni şimdi bu adamlar Rablerinden kendilerine insan yerine bir Meleğin gönderilmesini mi bekliyorlar? Eğer sizler insan değil de yeryüzünde dolaşan melekler olsaydınız tamam elçi olarak Allah’ın bir melek göndermesi uygun olurdu. Ama sizler insansınız ve peygamber de size kulluk örneği olmak ve sizi gittiğiniz yolun yanlışlığı konusunda uyarmak için gelmektedir. Sizi Allah’ın rahmetine ulaştırmak için gelmektedir. Böyle bir neticeyi sağlamak ve sizi Allah’ın cennetine ulaştırmak için içinizden seçilmiş, bildiğiniz, tanıdığınız bir elçiyi neden garip karşılıyorsunuz? Rabbinizin sizin içinizden sizin gibi yaşayan, sizinle konuşan, sizin problemlerinizi bilen ve her an kendisini örnek alabileceğiniz bir elçiyi seçip göndermesi size merhametinin gereğidir. Değilse Allah size elçi olarak bir melek gönderseydi, Onunla nasıl diyalog kuracak, nasıl anlaşacak, nasıl örnek alacaktınız? Sizler o melek gibi nasıl yaşayacaktınız? O Meleği nasıl örnek alacaktınız? Hoş zaten bu adamların böyle bir kulluk dertleri de, kullukta örnek arama dertleri de yoktu. Zaten bu adamların peygamberi reddetmelerinin altında yatan sebep de işte buydu. Adamlar peygamberi örnek alma, peygamber gibi kulluk yapma, peygamber gibi yaşama derdinden kurtulmak için onu reddediyorlardı. Peygamberi reddederlerken birinci dertleri Allah’ın vahiy göndererek, hayat programı göndererek hayatlarına karışmasını reddetmekti. Allah böyle içimizden bir beşerî elçi seçerek, kitap göndererek, vahiy göndererek bizim hayatımıza karışmasın demeye çalışıyorlardı. Onun için olmaz böyle şey derken şaşkınlıkları da buradan kaynaklanıyordu aslında. Biz onları, o elçileri yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi. Onlar da aynen sizin gibi yiyen, içen, doğan, ölen insanlardır. Onların sizden tek farkları bizim kendilerini sözcü seçmemizdir. Kendilerine kendi bilgimizi aktarmamızdır.
9. “Sonra Biz onlara verdiğimiz sözü yerine getir-dik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık; aşırı gidenleri ise yok ettik.” Evet elçilerimize kendilerini reddedenler karşısında vaad et-tiğimiz zafer sözümüzü, kurtuluş vaadimizi yerine getirdik, onların hepsini toplumlarına galip getirdik. Onlar elçilerimizi yalanladılar, biz de onları ve beraberlerindeki inananları, onların mücâdelelerini destekleyenleri kurtardık diyor Rabbimiz. Evet tercihini peygamber yolunda olmaya kullanan, oylarını peygamber safında olmaya kulla-nanları kurtardık. Evet peygamberlerimizi ve dilediklerimizi kurtardık, müsrifleri de helâk ettik. Müsrif hayatını israf eden demektir. Allah’ın kendisine verdiği fıtrî özellikleri gereği gibi kullanamayarak boşa harcayan demektir. Veya müsrif böyle sere serpe istediği gibi bir hayat yaşamadan yana olan, ne Allah, ne din, ne iman hiçbir kayıt tanımadan, hiçbir sınır tanımadan canı ne isterse yapmaya çalışan kimsedir. İşte böyle keyfine göre bir hayat, keyfine göre bir kılık kıyafet, keyfine göre bir hukuk, keyfine göre bir ekonomi, keyfine göre bir inanç sistemi, keyfine göre bir itikat sistemi belirleyerek hayat yaşayanları, Alah’ın yasalarını görmezden gelenleri helâk ettik diyor Rabbimiz. Allah’ı İlâh kabul etmeyerek kendi kendilerini İlâh makamına koyanları, kendilerine hidâyet kapısı olarak gelen Allah elçilerini reddederek kendi kendilerini, kendi bilgilerini putlaştıranları helâk ettik. Bu müsrifler, kendi hayatlarını israf ettikleri gibi toplumlarını israf etmişlerdir. Kendilerini mahvettikleri gibi etraflarındaki insanları da kendi görüşlerine, kendi yasalarına çağırıp onları buna uymaya mahkum ettikleri için; tüm toplumu da israf etmiş zalimleri helâk ettik. Çünkü toplumunun iradesini ipotek altına alarak herkesi kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayan zorba zalimler hem kendilerini, hem de tüm toplumlarını israf etmişledir. İşte bunlar hem dünyada hem de Ukba’da helâk üstüne helâke uğramaya lâyık insanlardır.
10. “Andolsun ki, size şerefiniz ve öğüt veren bir Kitap indirdik; akıl etmiyor musunuz?” Evet ey Mekkeliler, ey Kureyş, andolsun ki size bu kitabı indirmekle, sizi bu kitapla şereflendirmekle sizi başkalarına üstün kıldığımızı anlamıyor musunuz? Size bu kitapla şeref kazandırdığımızı düşünemiyor musunuz? Bu kitapta sizin şerefiniz vardır. Bir zamanlar bu zikir, bu şeref, bu liderlik İsrail oğullarındaydı. Kendilerine gönderilen kitaplar ve elçilerle Rabbimiz onları âlemlere tafdil buyurmuş, kendilerine büyük şeref kazandırmıştı. Ama onlar kitaplarını arkalarına atarak, peygamberlerine karşı ilgisiz kalarak bu şerefe lâyık olmaktan uzaklaşınca Rabbimiz bu şerefi onlardan alıp İsmail oğullarına devrediverdi. Peygamberliğin İsrail oğullarından İsmail oğullarına intikali, kıblenin değişmesi onların bu şereflerinin ve liderliklerinin bittiğinin beyanıdır. Kudüs merkezli dinler artık yerini Mekke merkezli, Kâbe merkezli dine bırakmıştır. Ve böylece şan, şeref, liderlik, halifelik İsrail oğullarından alınıp bu son elçiye, bu son kitaba iman etmiş İslâm ümmetine verilirken, bu son elçiye inanmayan İsrail oğulları için de kıyâmete kadar horluk, hakirlik, zillet ve meskenet yasa oluyordu. Evet bu kitap izzet ve şeref kaynağıdır. Çünkü bu Kitabın sa-hibi izzet ve şeref sahibi, güç ve kuvvet sahibidir. Ve yine kesinlikle bileceğiz ki bu kitapla beraber olanlar yeryüzünde en büyük izzet ve şeref sahibi, hikmet ve hâkimiyet sahibidirler. Bu kitapla beraber o-lanlar şereflidirler. Bu kitapla beraber olanlar güçlüdürler. Bu kitapla beraber olanlar, bu kitabı anlayanlar ve bu kitabın istediği şekilde ha-reket edenler yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. Zikri şeref olarak anladık. Rabbimiz bu kitapta sizin zikriniz vardır buyururken Allahu âlem bu kitapta sizin şerefiniz vardır, bu kitap sizin için inmiştir, bu kitap sizi konu edinir, sizin hayatınızı, sizin problemlerinizi, sizin mutluluğunuzu, sizin cennetinizi konu edinir. Bu kitap sizin fıtratınızı, sizin kökeninizi, sizin kulluğunuzu konu edinir. Bunun dışında zikir şu anlamlara da gelmektedir. Sizin için bu kitap bir zikirdir, bir gündemdir, bir hayat programıdır. Doğumdan ölü-me tüm hayatınız bu kitaptadır. Zikir, dindir. Öyleyse sizin dininiz bu kitaptadır. Zikir, öğüt demektir. Öyleyse sizin alacağınız öğüt bu kitaptadır. Sürekli bu kitapla beraber olmak ve hayatınızı bu kitapla düzenlemek zorundasınız diyor Rabbimiz. Değilse siz bilirsiniz:
11,12,13. “Halkı zalim olan nice kasabaları kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler var ettik. Onlar bizim baskınımızı hissettiklerinde, oradan kaçmağa koyuluyorlardı. Koşup kaçmayın; size nîmet verilen yere, yurtlarınıza dönün, elbette sorguya çekileceksiniz" dedik.” Evet biz halkı zalim olan, kendilerini olmamaları yerde tutan, kendilerini Rablerine kulluk makamından indirip kendi hevâ ve heveslerine, ya da kendileri gibilerinin hevâ ve heveslerine kulluk ortamında tutarak Allah’ın hakkını vermeyen, Kitabın, peygamberin hakkını, fıtratının hakkını vermeyen nice kasabaları, nice kentleri kırıp geçirdik. Onların yerine başkalarını getirdik. Unutmayın ki sizi de helâk eder, yerinize başkalarını getiririz. Eğer zikriniz olan, gündeminiz olan, dininiz olan, hayat programınız olan bu kitaptan ve bu Kitabın pratiği olan peygamberden uzak bir hayat yaşamaya kalkışırsanız sizin sonunuz da onlarınkinden farklı olmayacaktır buyuruyor Rabbimiz. Onlar bizim baskınımızı, azabımızın gelişini hissettikleri zaman oradan kaçıp kurtulmaya çalışıyorlardı. Nereye kaçabilecekler de Allah’ın azabından? Onlara dendi ki kaçmayın.
11,12,13. “Halkı zalim olan nice kasabaları kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler var ettik. Onlar bizim baskınımızı hissettiklerinde, oradan kaçmağa koyuluyorlardı. Koşup kaçmayın; size nîmet verilen yere, yurtlarınıza dönün, elbette sorguya çekileceksiniz" dedik.” Evet biz halkı zalim olan, kendilerini olmamaları yerde tutan, kendilerini Rablerine kulluk makamından indirip kendi hevâ ve heveslerine, ya da kendileri gibilerinin hevâ ve heveslerine kulluk ortamında tutarak Allah’ın hakkını vermeyen, Kitabın, peygamberin hakkını, fıtratının hakkını vermeyen nice kasabaları, nice kentleri kırıp geçirdik. Onların yerine başkalarını getirdik. Unutmayın ki sizi de helâk eder, yerinize başkalarını getiririz. Eğer zikriniz olan, gündeminiz olan, dininiz olan, hayat programınız olan bu kitaptan ve bu Kitabın pratiği olan peygamberden uzak bir hayat yaşamaya kalkışırsanız sizin sonunuz da onlarınkinden farklı olmayacaktır buyuruyor Rabbimiz. Onlar bizim baskınımızı, azabımızın gelişini hissettikleri zaman oradan kaçıp kurtulmaya çalışıyorlardı. Nereye kaçabilecekler de Allah’ın azabından? Onlara dendi ki kaçmayın.
11,12,13. “Halkı zalim olan nice kasabaları kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler var ettik. Onlar bizim baskınımızı hissettiklerinde, oradan kaçmağa koyuluyorlardı. Koşup kaçmayın; size nîmet verilen yere, yurtlarınıza dönün, elbette sorguya çekileceksiniz" dedik.” Evet biz halkı zalim olan, kendilerini olmamaları yerde tutan, kendilerini Rablerine kulluk makamından indirip kendi hevâ ve heveslerine, ya da kendileri gibilerinin hevâ ve heveslerine kulluk ortamında tutarak Allah’ın hakkını vermeyen, Kitabın, peygamberin hakkını, fıtratının hakkını vermeyen nice kasabaları, nice kentleri kırıp geçirdik. Onların yerine başkalarını getirdik. Unutmayın ki sizi de helâk eder, yerinize başkalarını getiririz. Eğer zikriniz olan, gündeminiz olan, dininiz olan, hayat programınız olan bu kitaptan ve bu Kitabın pratiği olan peygamberden uzak bir hayat yaşamaya kalkışırsanız sizin sonunuz da onlarınkinden farklı olmayacaktır buyuruyor Rabbimiz. Onlar bizim baskınımızı, azabımızın gelişini hissettikleri zaman oradan kaçıp kurtulmaya çalışıyorlardı. Nereye kaçabilecekler de Allah’ın azabından? Onlara dendi ki kaçmayın.
14,15. “Vay başımıza gelenlere! Doğrusu biz haksızlık yapmış kimseleriz" dediler. Biz onları biçilmiş ot ve bir yığın kül haline getirinceye kadar haykırmaları devam etti.” Eyvah! Yazıklar olsun bize! Doğrusu bizler zalimler idik. Bizler yapmamamız gereken şeyleri yaparak, olmamamız gereken yerlerde bulunarak, kendimizi Rabbimize kulluk ortamından çıkararak, kendimizi Rab ve İlâh makamında görüp hayat programımız konusunda Rabbimizi diskalifiye ederek, Rabbimizin kitabını, Rabbimizin elçisini görmezden gelerek kendi kendimize zulmedenlerden olmuşuz dediler ve hemen yaptıklarından pişman oldular. O ana kadar, Allah’ın azabı kendilerine gelmeden önce Al-lah’a isyan içinde çok rahat bir hayat yaşıyorlarken, yaşadıkları hayattan memnunlarken, Allah’ın azabı kendilerine geliverince hemen pişman olup zalimliklerini itiraf ediyorlar, hayatlarını sorgulamaya baş-lıyorlar. Allah’ın azabına lâyık olduklarını haykırmaya başlıyorlar. Dün böyle demiyorlardı hainler. Dün Allah’ı da, Allah’ın elçisini de, Allah’ın yasalarını da diskalifiye ederek, Allah’a kulluktan yüz çevirerek bir hayat yaşayan zalimler kendilerine azap geldiği zaman, başları daraldığı zaman Allah’ı hatırlıyorlar. Eyvah! Yazıklar olsun bize! Meğer biz-ler zalimlermişiz! Meğer bizler Rabbimize ve kendimize karşı zulüm içindeymişiz! Meğer bizler Rabbimizin hayat programını terk edip ken-di hayatımızı kendimiz belirlemeye kalkışmışız. Meğer Rabbimizi bı rakıp kendi tanrılığımızı iddia etme cehaletine düşmüşüz. Meğer Allah yasaları dururken, Allah elçileri dururken ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı kendimiz belirlemeye kalkmışız diye feryadı figan ediyorlar. Şimdi de öyle değil mi? İşleri yolundayken, hayatları tıkırındayken Allah’ı hiç hatırlamayan, peygamberi dışlayan, hayatlarını yer-yüzü tanrılarının yasalarıyla düzenleyen insanların bir sıkıntıyla kaşı karşıya geldikleri, rahatları kaçtığı, sistemleri tıkandığı zaman, uyguladıkları yasalar kendilerini çıkmazlara sürüklediği zaman acı acı feryatlarının yükseldiğini, birbirlerini suçlamaya yöneldiklerini, ama Allah yasalarını da bilmedikleri için yine bir pislikten başka bir pisliğe, bir çıkmazdan başka bir çıkmaza yuvarlandıklarını görüyoruz. Hani Ra-sulullah efendimizin bir hadisi vardı: “Bir toplum kendilerini mazur görmeyecek bir hale gelmedikçe helâk olmazlar”. Evet işte bakın adamlar kendilerini mazur görmüyorlar, kendilerini suçluyorlar, biz gerçekten zalimler olarak Rabbimizin bu aza-bını, bu helâkini hakkettik diyorlar. Yazıklar olsun bize, biz buna lâyıktık diyorlar. Geçmiş olsun. Bunu azap gelmeden diyecektiniz. Peki dün Mekkelilere, bugün de bize ne diyor bu âyet? Ey yirminci asrın insanları, ey sizler, ey bizler, aklınızı başınıza alın! Değilse Rabbinizin helâki geldiği zaman son pişmanlıklarınızın hiç bir faydası olmayacaktır. Biçilmiş bir yığın ot haline getirilinceye kadar haykırmak, feryat etmek istemiyorsanız bugünden pişman olacaksanız. Bugünden pişman olun, bugünden bu pişmanlığı gerçekleştirin, bugünden tevbe edin ve Rabbinize kulluğa yönelin. Değilse yarın mecburi bir pişmanlığın gerçekleşeceği bir ortamda bu pişmanlıklarınızın hiçbir kıymeti olmayacaktır, bunu unutmayın diyor Rabbimiz.
14,15. “Vay başımıza gelenlere! Doğrusu biz haksızlık yapmış kimseleriz" dediler. Biz onları biçilmiş ot ve bir yığın kül haline getirinceye kadar haykırmaları devam etti.” Eyvah! Yazıklar olsun bize! Doğrusu bizler zalimler idik. Bizler yapmamamız gereken şeyleri yaparak, olmamamız gereken yerlerde bulunarak, kendimizi Rabbimize kulluk ortamından çıkararak, kendimizi Rab ve İlâh makamında görüp hayat programımız konusunda Rabbimizi diskalifiye ederek, Rabbimizin kitabını, Rabbimizin elçisini görmezden gelerek kendi kendimize zulmedenlerden olmuşuz dediler ve hemen yaptıklarından pişman oldular. O ana kadar, Allah’ın azabı kendilerine gelmeden önce Al-lah’a isyan içinde çok rahat bir hayat yaşıyorlarken, yaşadıkları hayattan memnunlarken, Allah’ın azabı kendilerine geliverince hemen pişman olup zalimliklerini itiraf ediyorlar, hayatlarını sorgulamaya baş-lıyorlar. Allah’ın azabına lâyık olduklarını haykırmaya başlıyorlar. Dün böyle demiyorlardı hainler. Dün Allah’ı da, Allah’ın elçisini de, Allah’ın yasalarını da diskalifiye ederek, Allah’a kulluktan yüz çevirerek bir hayat yaşayan zalimler kendilerine azap geldiği zaman, başları daraldığı zaman Allah’ı hatırlıyorlar. Eyvah! Yazıklar olsun bize! Meğer biz-ler zalimlermişiz! Meğer bizler Rabbimize ve kendimize karşı zulüm içindeymişiz! Meğer bizler Rabbimizin hayat programını terk edip ken-di hayatımızı kendimiz belirlemeye kalkışmışız. Meğer Rabbimizi bı rakıp kendi tanrılığımızı iddia etme cehaletine düşmüşüz. Meğer Allah yasaları dururken, Allah elçileri dururken ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı kendimiz belirlemeye kalkmışız diye feryadı figan ediyorlar. Şimdi de öyle değil mi? İşleri yolundayken, hayatları tıkırındayken Allah’ı hiç hatırlamayan, peygamberi dışlayan, hayatlarını yer-yüzü tanrılarının yasalarıyla düzenleyen insanların bir sıkıntıyla kaşı karşıya geldikleri, rahatları kaçtığı, sistemleri tıkandığı zaman, uyguladıkları yasalar kendilerini çıkmazlara sürüklediği zaman acı acı feryatlarının yükseldiğini, birbirlerini suçlamaya yöneldiklerini, ama Allah yasalarını da bilmedikleri için yine bir pislikten başka bir pisliğe, bir çıkmazdan başka bir çıkmaza yuvarlandıklarını görüyoruz. Hani Ra-sulullah efendimizin bir hadisi vardı: “Bir toplum kendilerini mazur görmeyecek bir hale gelmedikçe helâk olmazlar”. Evet işte bakın adamlar kendilerini mazur görmüyorlar, kendilerini suçluyorlar, biz gerçekten zalimler olarak Rabbimizin bu aza-bını, bu helâkini hakkettik diyorlar. Yazıklar olsun bize, biz buna lâyıktık diyorlar. Geçmiş olsun. Bunu azap gelmeden diyecektiniz. Peki dün Mekkelilere, bugün de bize ne diyor bu âyet? Ey yirminci asrın insanları, ey sizler, ey bizler, aklınızı başınıza alın! Değilse Rabbinizin helâki geldiği zaman son pişmanlıklarınızın hiç bir faydası olmayacaktır. Biçilmiş bir yığın ot haline getirilinceye kadar haykırmak, feryat etmek istemiyorsanız bugünden pişman olacaksanız. Bugünden pişman olun, bugünden bu pişmanlığı gerçekleştirin, bugünden tevbe edin ve Rabbinize kulluğa yönelin. Değilse yarın mecburi bir pişmanlığın gerçekleşeceği bir ortamda bu pişmanlıklarınızın hiçbir kıymeti olmayacaktır, bunu unutmayın diyor Rabbimiz.
16, 17. “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğlenme dileseydik, bunu yapacak olsaydık, şanımıza uygun şekilde yapardık; ama yapmayız.” Evet biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık diyor Rabbimiz. Bu, kâfirlerin: Bizler bir daha asla dirilip hesaba çekilmeyeceğiz. Ölümlerimizden sonra sümenaltı edilecek ve yaptıklarımızın hesabı sorulmayacaktır şeklindeki inançlarına ve bu düşünceye bağlı olarak yaşadıkları hayatlarının bozukluğuna bir cevap oluyor. Çünkü kâfirlerin bu iddiaları bu âlemin boşluğunu ortaya koyuyor. Göklerin ve yerin lâf olsun diye yaratıldığı, hiç bir anlam taşımadığı mânâsına geliyor. Halbuki bu kâinat boşuna ya-ratılmamıştır. İşte Rabbimiz buyuruyor ki; gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Bu âyette göklerin ve yerin, ikisi arasında olanların yaratıcısının Allah olduğu haber veriliyor. Öyleyse kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak sahibi, hukuk sahibi, hâkimiyet sahibi sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. Ve işte görüyoruz, gökler de, yerler de, göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklar da yaratıcılarına kulluk yapmaktadırlar. Tüm varlıklar kendilerini var edenin kulluk yasalarına teslimdirler. Güneş hiçbir zaman O’nun hak yasasının dışına çıkamaz. Ay O’nu dinlemektedir, yıldızlar O’na teslimdirler. Göklerde ve yerde sadece Allah’a kulluk ve O’na itaat yasası işlemektedir. Ama sadece insanlar bunu bilmezler. Sadece insanlar bu yasanın dışına çıkabilmekte, sadece insanlar Rablerine kafa tutabilmektedirler. Evet gökler, yer ve ikisi arasında bulunanların tamamı kuldur ve bu varlıklar âleminin yaratılış sebebi de yaratıcılarına kulluktur. Değilse bu varlıklar oyun ve eğlence olsun diye yaratılmamıştır. Eğer biz eğlence yapacak olsaydık -ki bu bizim şanımıza asla yakışmaz- o zaman bu mahlukâtı yaratmadan onu kendi katımızdan edinirdik. Eğlenceyi katımızdan edinirdik. Bunun için bu kadar varlığı yaratmamıza gerek kalmazdı. Bunun için hayatı, ölümü, dünyayı, âhireti, cenneti, cehennemi yaratmamıza gerek kalmazdı. Ama kâfirler, önceki âyetlerde de ifade edildiği gibi kalpleri hep oyunda eğlencede olanlar, Rahmânın bunca uyarılarından gafil olanlar elbette bu âlemin boş olduğunu iddia edecekler. Bu işlerine geliyor adamların. Çünkü hesabın Kitabın gündeme gelmesi rahatlarını kaçırıyor. Onun içindir ki ne yapıp yapıp bu dünyanın, bu hayatın bir oyun ve eğlence olduğunu savunmak zorundadırlar. Hayır hayır bu yaratıklar birer oyun olmadığı gibi, yaratıcı da bir oyuncu değildir. Bu hayatın sebebi imtihandır. Allah imtihan için yaratmıştır bu âlemi. Gökler, yer ve ikisi arasında olanlar Rabbimiz tarafından belli bir hak üzere yaratılmıştır. Gökler ve yer hak üzerine, sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmıştır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm kâinatta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu şöyle dile getirir:
16, 17. “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. Eğlenme dileseydik, bunu yapacak olsaydık, şanımıza uygun şekilde yapardık; ama yapmayız.” Evet biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık diyor Rabbimiz. Bu, kâfirlerin: Bizler bir daha asla dirilip hesaba çekilmeyeceğiz. Ölümlerimizden sonra sümenaltı edilecek ve yaptıklarımızın hesabı sorulmayacaktır şeklindeki inançlarına ve bu düşünceye bağlı olarak yaşadıkları hayatlarının bozukluğuna bir cevap oluyor. Çünkü kâfirlerin bu iddiaları bu âlemin boşluğunu ortaya koyuyor. Göklerin ve yerin lâf olsun diye yaratıldığı, hiç bir anlam taşımadığı mânâsına geliyor. Halbuki bu kâinat boşuna ya-ratılmamıştır. İşte Rabbimiz buyuruyor ki; gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Bu âyette göklerin ve yerin, ikisi arasında olanların yaratıcısının Allah olduğu haber veriliyor. Öyleyse kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak sahibi, hukuk sahibi, hâkimiyet sahibi sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. Ve işte görüyoruz, gökler de, yerler de, göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklar da yaratıcılarına kulluk yapmaktadırlar. Tüm varlıklar kendilerini var edenin kulluk yasalarına teslimdirler. Güneş hiçbir zaman O’nun hak yasasının dışına çıkamaz. Ay O’nu dinlemektedir, yıldızlar O’na teslimdirler. Göklerde ve yerde sadece Allah’a kulluk ve O’na itaat yasası işlemektedir. Ama sadece insanlar bunu bilmezler. Sadece insanlar bu yasanın dışına çıkabilmekte, sadece insanlar Rablerine kafa tutabilmektedirler. Evet gökler, yer ve ikisi arasında bulunanların tamamı kuldur ve bu varlıklar âleminin yaratılış sebebi de yaratıcılarına kulluktur. Değilse bu varlıklar oyun ve eğlence olsun diye yaratılmamıştır. Eğer biz eğlence yapacak olsaydık -ki bu bizim şanımıza asla yakışmaz- o zaman bu mahlukâtı yaratmadan onu kendi katımızdan edinirdik. Eğlenceyi katımızdan edinirdik. Bunun için bu kadar varlığı yaratmamıza gerek kalmazdı. Bunun için hayatı, ölümü, dünyayı, âhireti, cenneti, cehennemi yaratmamıza gerek kalmazdı. Ama kâfirler, önceki âyetlerde de ifade edildiği gibi kalpleri hep oyunda eğlencede olanlar, Rahmânın bunca uyarılarından gafil olanlar elbette bu âlemin boş olduğunu iddia edecekler. Bu işlerine geliyor adamların. Çünkü hesabın Kitabın gündeme gelmesi rahatlarını kaçırıyor. Onun içindir ki ne yapıp yapıp bu dünyanın, bu hayatın bir oyun ve eğlence olduğunu savunmak zorundadırlar. Hayır hayır bu yaratıklar birer oyun olmadığı gibi, yaratıcı da bir oyuncu değildir. Bu hayatın sebebi imtihandır. Allah imtihan için yaratmıştır bu âlemi. Gökler, yer ve ikisi arasında olanlar Rabbimiz tarafından belli bir hak üzere yaratılmıştır. Gökler ve yer hak üzerine, sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmıştır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm kâinatta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu şöyle dile getirir:
18. “Gerçeği, bâtılın başına çarparız ve onun beynini parçalar; böylece bâtıl ortadan kalkar. Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü yazıklar olsun size!” Hakkı bâtılın tepesine vururuz. İlk insan Hz. Ademden bu yana bu bizim sünnetimizdir diyor Rabbimiz. Biz hakkı bâtılın üzerine darp ederiz de, bâtıl hak karşısında can çekişe çekişe geberip gider. Bu bizim değişmeyen yasamızdır diyor Rabbimiz. Hakkı bâtılın üzerine öyle bir vurur, öyle bir çarparız ki hak bâtılın beynini dağıtıp parçalayıverir. Dün de bu böyle olmuştur, bugün de böyle olmaktadır, yarın da böyle olacaktır. Hakkı bâtılın başına öyle bir çalar ki Rabbimiz onun beynini, sistemini Allak bullak ediverir. Bâtılın tüm düşünce yapısını tepetakla getiriverir. Ama tabii Rabbimiz bunu bizim elimizle, bizim çabamızla gerçekleştirecektir. Yâni bunu biz yapacağız. Bâtılı hakla biz devireceğiz. Rabbimiz sünneti gereği bunu bizden istiyor. Biz önce hakka sahip çıkacağız, hak taraftarı olacağız, hakkın galibiyeti için say edeceğiz, biz bize düşeni yapacağız. Lâkin bizim elimizin uzanmadığı, gücümüzün yetmediği yerlerde de yine Rabbimiz bizim imdadımıza yetişecektir. İşte bu Rabbimizin bize çağrısıdır. Hak, bâtıl karşısında daima galip gelecektir. Ama bazen günümüzde olduğu gibi suyun üzerindeki köpük, ya da madenin üzerinde oluşan cüruf gibi, küf gibi bâtılların zâhiren hakimmiş gibi bir durum arz ettiğini görürsünüz. Yâni zaman zaman geçici olarak bâtılın açığa çıktığını, bâtılın hakkın üzerine çıktığı görülebilir. Tıpkı köpüğün suya, cürufun demire galebe çalıp egemen olması gibi bâtılın da hakka egemenmiş gibi bir konuma geldiği görülebilir. Rabbimiz buyurur ki ey müslümanlar, ey hak taraftarları, sakın ha sakın bu duruma bakıp ta aldanmayın. Böyle bir durum sakın sizi aldatmasın. Bâtıl, suyun üzerinde oluşan ârızî köpüğe benzer. Bâtıl, demirin üzerinde oluşmuş ârızî küfe benzer. Sakın suyun tamamını köpük zannetmeyin. Sakın demirin tamamını küf zannetmeyin. Eğer hak safında yerinizi alır, Allah’ın istediği kullar olursanız, sizler Allah’ın istediği bir hayatın sahibi olursanız, Allah hakkı bâtılın üzerine öyle bir vurur ki o köpük ve cüruf mahiyetinde olan bâtıl çok kısa bir zaman içinde yok olup gider. Çünkü bâtıl ârızîdir, kabuktur, köksüzdür, gelip geçicidir, gücü, kudreti, otoritesi yoktur. Ama hak hiçbir zaman bâtıla benzemez. Hak bu kâinatın tabiatında, varlığın fıtratında köklü olan bir esastır. Bâtıl gibi ârızî, gelip geçici değildir. İşte bu âlemin yaratılış gerçeği budur. Çünkü bu âlemin sahibi Allah yasayı böyle koymuştur. Çünkü mülkün sahibi O’dur.
19,20. “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Katında olanlar O’na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar. Gece gündüz, bıkmadan tesbih ederler.” Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın kuludur, Allah’ın kölesidir, Allah’ın mülküdür. Her şey kuldur, her şey mülktür, Mâlik O’dur. Hiçbir varlık O’nun mülküne ortak değildir. Katında olanlar, melekler, peygamberler ve sizin tanrılaştırdığınız varlıkların tamamı O’na kulluk etmekten asla çekinmezler, usanmazlar. Gece gündüz bıkıp usanmadan Rablerini tesbih ederler. Rablerini gündemde tutarlar. Ey Hıristiyanlar, bilesiniz ki sizin tanrılaştırdığınız Îsâ (a.s) da, ey müşrikler, sizin tanrılaştırdığınız melekler de Allah’ın kullarıdırlar. Gelin Îsâ (a.s)’ı Allah, ya da Allah’ın oğlu kabul etmeyin. Gelin Allah’ı üç-lemeyin. Allah’a ortaklar, yardımcılar izafe etmeyin. Hâşâ hâşâ Allah’ın kulu olan Meryem’i ve Onun oğlu olan peygamberi Allah’a yardımcılar yapmayın. Gelin ey zavallılar! Bu sapıklıklarınızdan vazgeçin. Bu varlıklar Allah’ın kullarıdır ve asla Allah’a kulluktan istinkâf edip çekinmezler, müstekbir davranmazlar. Bunlar kendileri Rablerine kul köle iken, sizlere ne oluyor da onları ilâhlaştırmaya kalkışıyorsunuz? Nereden alıyorsunuz bu cesareti? Onlar Allah’a kulluktan asla çekinmezler. Çünkü kul olarak onlar için Rablerine, yaratıcılarına kulluk şereflerin en büyüğüdür. Bunu herkesten iyi bilen, Rablerini herkesten daha yakın tanıyan peygamberler ve melekler nasıl terk edecekler Rablerine kulluğu? Hiç aklınız ermez mi sizin? Bu varlıklar ne kadar da yüce olurlarsa olsunlar, ne kadar da günahsız olurlarsa olsunlar onların Allah karşısındaki konumları kulluktan başka bir şey değildir. Kul ne kadar da yüce olursa olsun yine de yaratıcısına muhtaçtır. Âbid her yerde, her zaman ve mekânda yine âbiddir, Mabûd da Mâbud’dur. Yaratılmış olan herkesin ve her şeyin yaratıcı karşısında konumu kulluktur. Bakın işte onlar Rablerini tesbih ediyorlar, Rablerini azametine uygun sıfatlarıyla tanıyorlar, noksan sıfatlardan tenzih ediyorlar. Bir taraftan bu şekilde Rablerini tesbih ederlerken, diğer taraftan da yerdeki ukalaların Rablerine karşı işledikleri saygısızlıklarından, iftiralarından, isyanlarından ötürü de utançlarından yüzlerini yerlere koyup Rablerine, sıfatlarıyla tanıdıkları Rablerine özürler beyan ediyorlar. İnsanlar adına O’ndan özür diliyorlar. Rablerine boyun büküyorlar, her bir makamda O’nun emirlerini uyguluyorlar. Rablerinin her bir fermanı karşısında teslimiyetlerini izhâr ediyorlar. Allah bizleri de onlar gibi kendisine kulluk yapan, kendisini tesbih edip, kendisini kendisinin haber verdiği gibi tanıyıp iman eden ve tüm hayatında O’nun emirlerine boyun büküp ukalalık etmeyen kullarından eylesin.
19,20. “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Katında olanlar O’na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar. Gece gündüz, bıkmadan tesbih ederler.” Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın kuludur, Allah’ın kölesidir, Allah’ın mülküdür. Her şey kuldur, her şey mülktür, Mâlik O’dur. Hiçbir varlık O’nun mülküne ortak değildir. Katında olanlar, melekler, peygamberler ve sizin tanrılaştırdığınız varlıkların tamamı O’na kulluk etmekten asla çekinmezler, usanmazlar. Gece gündüz bıkıp usanmadan Rablerini tesbih ederler. Rablerini gündemde tutarlar. Ey Hıristiyanlar, bilesiniz ki sizin tanrılaştırdığınız Îsâ (a.s) da, ey müşrikler, sizin tanrılaştırdığınız melekler de Allah’ın kullarıdırlar. Gelin Îsâ (a.s)’ı Allah, ya da Allah’ın oğlu kabul etmeyin. Gelin Allah’ı üç-lemeyin. Allah’a ortaklar, yardımcılar izafe etmeyin. Hâşâ hâşâ Allah’ın kulu olan Meryem’i ve Onun oğlu olan peygamberi Allah’a yardımcılar yapmayın. Gelin ey zavallılar! Bu sapıklıklarınızdan vazgeçin. Bu varlıklar Allah’ın kullarıdır ve asla Allah’a kulluktan istinkâf edip çekinmezler, müstekbir davranmazlar. Bunlar kendileri Rablerine kul köle iken, sizlere ne oluyor da onları ilâhlaştırmaya kalkışıyorsunuz? Nereden alıyorsunuz bu cesareti? Onlar Allah’a kulluktan asla çekinmezler. Çünkü kul olarak onlar için Rablerine, yaratıcılarına kulluk şereflerin en büyüğüdür. Bunu herkesten iyi bilen, Rablerini herkesten daha yakın tanıyan peygamberler ve melekler nasıl terk edecekler Rablerine kulluğu? Hiç aklınız ermez mi sizin? Bu varlıklar ne kadar da yüce olurlarsa olsunlar, ne kadar da günahsız olurlarsa olsunlar onların Allah karşısındaki konumları kulluktan başka bir şey değildir. Kul ne kadar da yüce olursa olsun yine de yaratıcısına muhtaçtır. Âbid her yerde, her zaman ve mekânda yine âbiddir, Mabûd da Mâbud’dur. Yaratılmış olan herkesin ve her şeyin yaratıcı karşısında konumu kulluktur. Bakın işte onlar Rablerini tesbih ediyorlar, Rablerini azametine uygun sıfatlarıyla tanıyorlar, noksan sıfatlardan tenzih ediyorlar. Bir taraftan bu şekilde Rablerini tesbih ederlerken, diğer taraftan da yerdeki ukalaların Rablerine karşı işledikleri saygısızlıklarından, iftiralarından, isyanlarından ötürü de utançlarından yüzlerini yerlere koyup Rablerine, sıfatlarıyla tanıdıkları Rablerine özürler beyan ediyorlar. İnsanlar adına O’ndan özür diliyorlar. Rablerine boyun büküyorlar, her bir makamda O’nun emirlerini uyguluyorlar. Rablerinin her bir fermanı karşısında teslimiyetlerini izhâr ediyorlar. Allah bizleri de onlar gibi kendisine kulluk yapan, kendisini tesbih edip, kendisini kendisinin haber verdiği gibi tanıyıp iman eden ve tüm hayatında O’nun emirlerine boyun büküp ukalalık etmeyen kullarından eylesin.
21,22,23. “Yeryüzünde edindikleri tanrılar mı, onlar mı ölüleri diriltecekler? Eğer yerde, gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir. O, yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.” Sizi şu yeryüzünde, Allah berisinde edindiğiniz tanrılarınız mı diriltecek? Var mı onların böyle bir güçleri? Varsa hani şu anda onlar neyi yaratmışlar? Sizi ölümlerinizden sonra onlar mı diriltecek? Onlar mı hesaba çekecek? Yarın hesabı onlara mı ödeyeceksiniz? Cennet ve cehennem onların mı? Eğer göklerde ve yerde egemen Allah’tan başka tanrılar olsaydı göklerin ve yerin dengesi altüst olurdu. Arzuları, emirleri çatışan bu tanrılar göklerin ve yerin düzenini bozarlardı. Eğer birbirinden bağımsız ilâhlar, Rabler, yöneticiler, egemenler olsaydı bir saniye bile bu düzen devam etmezdi. Tek bir yasa var, tüm bu kâinatta geçerli. Bir tek İlâh var. Bir tek Rab var egemen. Sadece Onun iradesi geçerlidir. Halbuki arşın sahibi olan Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir, uzaktır. Rab olarak, İlâh olarak, yaratıcı olarak Allah yaptıklarının hiç birisinden sorumlu değildir. O mülkünde dilediğini yapar, dilediğine hükmeder. Ama Onun dışında herkes kul olarak, köle olarak, mülk olarak yaptıklarının tümünde Mâlike karşı sorumludur. Çünkü mülkün Mâlike hesap verme zorunluluğu vardır, ama Mâlikin mülküne karşı hesap verme sorumluluğu yoktur.
21,22,23. “Yeryüzünde edindikleri tanrılar mı, onlar mı ölüleri diriltecekler? Eğer yerde, gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir. O, yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.” Sizi şu yeryüzünde, Allah berisinde edindiğiniz tanrılarınız mı diriltecek? Var mı onların böyle bir güçleri? Varsa hani şu anda onlar neyi yaratmışlar? Sizi ölümlerinizden sonra onlar mı diriltecek? Onlar mı hesaba çekecek? Yarın hesabı onlara mı ödeyeceksiniz? Cennet ve cehennem onların mı? Eğer göklerde ve yerde egemen Allah’tan başka tanrılar olsaydı göklerin ve yerin dengesi altüst olurdu. Arzuları, emirleri çatışan bu tanrılar göklerin ve yerin düzenini bozarlardı. Eğer birbirinden bağımsız ilâhlar, Rabler, yöneticiler, egemenler olsaydı bir saniye bile bu düzen devam etmezdi. Tek bir yasa var, tüm bu kâinatta geçerli. Bir tek İlâh var. Bir tek Rab var egemen. Sadece Onun iradesi geçerlidir. Halbuki arşın sahibi olan Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir, uzaktır. Rab olarak, İlâh olarak, yaratıcı olarak Allah yaptıklarının hiç birisinden sorumlu değildir. O mülkünde dilediğini yapar, dilediğine hükmeder. Ama Onun dışında herkes kul olarak, köle olarak, mülk olarak yaptıklarının tümünde Mâlike karşı sorumludur. Çünkü mülkün Mâlike hesap verme zorunluluğu vardır, ama Mâlikin mülküne karşı hesap verme sorumluluğu yoktur.
21,22,23. “Yeryüzünde edindikleri tanrılar mı, onlar mı ölüleri diriltecekler? Eğer yerde, gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir. O, yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.” Sizi şu yeryüzünde, Allah berisinde edindiğiniz tanrılarınız mı diriltecek? Var mı onların böyle bir güçleri? Varsa hani şu anda onlar neyi yaratmışlar? Sizi ölümlerinizden sonra onlar mı diriltecek? Onlar mı hesaba çekecek? Yarın hesabı onlara mı ödeyeceksiniz? Cennet ve cehennem onların mı? Eğer göklerde ve yerde egemen Allah’tan başka tanrılar olsaydı göklerin ve yerin dengesi altüst olurdu. Arzuları, emirleri çatışan bu tanrılar göklerin ve yerin düzenini bozarlardı. Eğer birbirinden bağımsız ilâhlar, Rabler, yöneticiler, egemenler olsaydı bir saniye bile bu düzen devam etmezdi. Tek bir yasa var, tüm bu kâinatta geçerli. Bir tek İlâh var. Bir tek Rab var egemen. Sadece Onun iradesi geçerlidir. Halbuki arşın sahibi olan Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir, uzaktır. Rab olarak, İlâh olarak, yaratıcı olarak Allah yaptıklarının hiç birisinden sorumlu değildir. O mülkünde dilediğini yapar, dilediğine hükmeder. Ama Onun dışında herkes kul olarak, köle olarak, mülk olarak yaptıklarının tümünde Mâlike karşı sorumludur. Çünkü mülkün Mâlike hesap verme zorunluluğu vardır, ama Mâlikin mülküne karşı hesap verme sorumluluğu yoktur.
24. “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: “Kesin delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin Kitabı ve benden öncekilerin Kitapları.” Hayır; onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” Hal böyleyken onlar Allah’ı bırakıp ta kendilerine başka tanrılar mı edindiler? Var mı buna bir delilleri? İşte bu kitap benim ve bana iman etmiş ümmetimin delilidir, zikridir, şerefidir, aynı zamanda benden öncekilerin de zikridir. Yâni bu Kur’an kendisinden önceki ki-taplardan farklı şeyler söylemiyor. Kaynak aynı kaynak olduğu için farklı şeyler yoktur bu kitapta. Tüm kitaplar Allah’tan başka İlâh olmadığını söylüyor. Öyleyse onların tüm kitapların haber verdiği tevhidi kabule yanaşmayışlarının sebebi cahillikleridir. Cahillikleri ve kibirleri yüzünden hakkı kabule yanaşmıyorlar. Onların pek çoğu hiçbir şey bilmiyorlar.
25. “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: “Benden başka İlâh yoktur, Bana kulluk edin” diye vahy etmişizdir.” Evet ey peygamberim, senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona vahy etmiş olmayalım. Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçimiz yoktur ki ona bizim vahyimiz ulaşmış olmasın. Tüm peygamberlerimize vahy ettik. Peki neyi vahy etmiş Rabbimiz? Tüm elçilerine gönderdiği vahyin konusu: Benden başka İlâh yoktur. Benden başka sözü dinlenecek, Benden başka yasaları uygulanacak, Benden başka kendisine kulluk edilecek İlâh yoktur. Öyleyse sadece Bana kulluk edin. İşte Rabbimizin tüm elçilerine vahyinin ana konusunu, temelini oluşturan budur. İlk elçi Adem (a.s) ile son elçi Muhammed (a.s) arasındaki tüm elçilere gönderilen vahyin, mesajın, dinin temelini Rabbimiz bu âyetinde özetliyor. Allah’tan başka İlâh yoktur. Allah kendisinden başka İlâh olmayandır. Tüm varlıkların kulluk ipleri elinde olan, sadece kendisine ibadet edilen, sadece kendisinin sözü dinlenen, göktekiler ve yerdekiler konusunda sadece kendisinin kanunları geçerli olan, herkesin kendisine boyun büktüğü tek varlık Allah’tır. Kendisine yönelinecek, kendisine kulluk edilecek tek varlık Allah’tır. Ondan başka İlâh yoktur. Ondan başka sözü dinlenecek, Ondan başka hatırı kazanılacak varlık yoktur. İbadetin, duanın, tevekkülün sadece kendisine yapılacağı, imdadın, yardımın sadece kendisinden isteneceği tek varlık Allah’tır. Tüm varlıklar adına kanun koymaya, onlara din ve şeriat belirlemeye, onlara hayat programı çizmeye yetkili tek varlık Allah’tır. Çünkü onları yaratan O’dur. Onların sahip oldukları her şeylerini onlara lütfeden O’dur ve sonunda onları öldürecek ve hesaba çekecek olan da O’dur. Onun dışında hiçbir kimsenin bu konuda tek kelime bile söz söyleme hakkı yoktur. Allah’tan başka hiçbir kimsenin kanun yapmaya, Allah’tan başka hiçbir kimsenin din belirlemeye, yâni hayat tarzı koymaya, hayat programı belirlemeye hakkı yoktur. Din koyucusu sadece Allah’tır. Hayat programını belirleyici sadece O’dur. Çünkü tüm varlıklar O’nundur, herkes ve her şey O’nun kuludur, O’nun mülküdür ve mülkünde söz hakkı da O’na aittir. Gökler ve yerde tek Melik, tek hükümdar O’dur. Yaratıcı, hayat veren, dirilten, öldüren, rızık veren, doyuran O’dur. İşte Rabbimiz buyuruyor ki İlâh Benim. Kulluğa lâyık, ibadete lâyık, sözü dinlenmeye lâyık Benden başka hiç kimse yoktur. Evet tüm yaratıklarından, meleklerden, cinlerden, insanlardan, kullarından, mülklerinden kulluk isteme hakkı da sadece Allah’a aittir. Ama:
26. “ Rahmân çocuk edindi" dediler. Hâşâ; hayır; melekler şerefli kılınmış kullardır.” Evet buna rağmen dediler ki Rahmân kendisine bir oğul e-dindi. Rahmân kendisine bir evlât seçti. Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Îsâ Allah’ın oğludur dediler. Me-lekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Nasıl diyebilirler bunu Allah’a? Halbuki göklerdekiler ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Hepsi O’nun kuludur. Hepsi O’na boyun büküp itaat etmektedir. Oğullar O’nundur, babalar O’nundur, analar O’nundur, kızlar Onundur, gökler O’nundur, yerler O’nundur, denizler O’nundur, yıldızlar O’nundur, her şey O’nundur. Her şey Allah’ın kuludur. Tüm varlıklar O’nun iken, tüm yaratıklar O’nun kulu iken bunlardan birini veya bir kaçını kendisine oğul edinmesine ne gerek var da? Nasıl da diyebiliyorlar bunu Allah’a? Nasıl da iftira edebiliyorlar hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir Allah’a? Allah’ın hanımı mı var ki bunu diyebiliyorlar? O’nun bir güç ve kudret problemi mi var ki O’na evlâtlar, yardımcılar, veliahtlar bulmaya çalışıyorlar? Yâni mülkünde, saltanatında, kullarını idaresi konusunda bir kudret problemi mi var ki, bazı işlere gücü yetmiyor mu ki, bazı konularda âciz mi kalıyor ki onları kendilerine havale edecek, yardımlarına başvuracak evlâtlar edinsin? Birilerinin yardımına ihtiyacı mı var ki evlâtlar edinsin? Neye ihtiyacı var ki yetkilerinin bir kısmını onlara devretsin? Zira bu tür şeyler Allah’a eksiklik ve ihtiyaç izafesidir. Halbuki Allah’ın varlıklarıyla ilişkisi birbirinden farklı değildir. Yâni Cenâb-ı Hakkın varlıklarından bazısına daha yakın, bazısına daha uzak olduğu asla düşünülemez. Allah göktekilerin ve yerdekilerin sahibi iken, göktekilerin ve yerdekilerin tamamı O’nun kulu ve kölesi iken neden bir çocuğa ihtiyaç duysun da? Hıristiyanlık dünyasına, Yahudi dünyaya ve müşrik dünyaya sormamız gerekiyor. Îsâ Allah’ın oğludur, Üzeyr Allah’ın oğludur. Allah yeryüzünün idaresini insanlara devretmiştir. Allah hayata karışmamaktadır. Falanlar, filanlar yer yüzünde egemendir. Onların da yasa belirleme konusunda yetkileri vardır. Onlar da bizim hayatımızda söz sahibi varlıklardır. Bizler onları da dinlemek zorundayız. Bizler Allah’la birlikte onlara da kulluk etmek, onların arzularını da yerine getirmek zorundayız derken, bu tür zırvaların peşine takılırken acaba bu konuda dayandığınız nedir? Neye dayanarak söylüyorsunuz bu sözleri? Deliliniz nedir bu konularda? Halbuki Allah kendisini kendisinin tanıttığının ötesinde tanıma imkânımız olmayandır. Allah kitaplarında kendisini nasıl tanıtmışsa öylece tanıyıp inanmamız gereken varlıktır. Hal böyleyken nasıl oluyor da kendisini apaçık kitaplarında ortaya koymasının ötesinde bu insanlar O’nu O’nda olmayan noksan sıfatlarla tanımlama yoluna gidebiliyorlar? Nereden çıkarıyorlar bunu? Sübhanallah. Hayır hayır sizler Allah hakkında ancak bilmediklerinizi söylüyor, yalan söylüyor ve Allah’a iftira ediyorsunuz. Çünkü Allah hakkında söz söyleyen kişi bunu Allah’ın Kitabından delillendirmek zorundadır. Allah hakkında söz söyleyen kişi ya Kuranla konuşur, ya peygamberle konuşur doğru söyler, ya da vahyin dışında kendi hevâ ve hevesleriyle konuşur ve yalan söyler. Bizler şu anda Allah hakkında Kur’an ve sünnetle konuşuruz. Allah hakkında, toplum hakkında, toplumsal problemlerin, hayatın problemlerinin çözümü hakkında vahiyle konuşuruz. Âhiret hakkında vahiyle konuşuruz. Hayat hakkında, ölüm hakkında, hayatın yasaları hakkında, ekonomi hakkında, eğitim hakkında, her konuda vahiyle konuşuruz ve doğru söyleriz. Bir kişi tüm bu konularda Allah’la, kitapla, peygamberle konuşmadığı sürece, Allah ve peygamberin sözcülüğünü yapmadığı sürece, söylediklerini vahiy destekli söylemediği sürece yalan söylüyor, iftira ediyor demektir. Sübhanallah. Tesbih Allah’ı ve Allah’ın tanıttıklarını Allah’ın ta-nıttığı şekilde kabul demektir. Allah kitabında ve elçilerinin sözlerinde kendisini nasıl tanıtmışsa bizler O’nu öylece tanıyacağız ve Sübhanal-lah diyeceğiz. Yahudi’nin, Hıristiyanın düştüğü hataya bizler düşmeyeceğiz. Kitabın ve peygamberin ortaya koyduğuna göre Allah’ın ne oğlu vardır, ne kızı vardır, ne de yeryüzünde yetkilileri vardır. Ne melekler, ne peygamberler, ne yeryüzü yöneticileri, ne melikleri, ne kralları, ne hacılar, ne hocalar, ne şeyhler, ne mürşitler Allah yetkilerine sahip değillerdir. Allah’ın rubûbiyetine, ulûhiyetine, egemenliğine hiç kimse ortak değildir. Hiçbir varlık O’nun sıfatlarına, O’nun yetkilerine sahip değildir. Binaenaleyh Hz. Îsâ (a.s) da, Üzeyr (a.s) da, melekler de, diğer peygamberler de Allah’ın mükramun kullarıdır. Allah’ın ikramına lâyık kıldığı, Allah’ın yarattığı ve varlıklarını sürdürme konusunda Allah’a muhtaç kullardır. Bunların öteki varlıklardan tek farkı Rabbimiz onlara lütfedip ikramına, risâletine mazhar kılıp peygamber seçmiş olmasıdır. Bu Allah’ın biz fazlıdır ki dilediğine onu verir. Yahudi ve Hıristiyanların düştükleri bu yanlışa her zaman insanların düşebileceklerini çok iyi bilen Rabbimiz Kitabının pek çok yerinde ısrarla bu konuyu gündeme getiriyor. Şu anda da bakıyoruz kimileri yöneticilerini, kimileri idarecilerini, kimileri şeyhlerini, hocalarını çok fazla yücelterek, onlara Allah sıfatlarını vererek, sevgide, hürmette aşırı giderek yanılgı içine düşmektedirler. Müslümanlar bu konuda çok dikkatli davranmak zorundadırlar.
27. “Allah'tan önce söz söyleyemezler; ancak Onun emri üzerine iş işlerler.” Allah berisinde İlâhlar bildiğiniz, tanrılar bildiğiniz, kendilerine Allah sıfatlarını yüklemeye çalıştığınız, Allah’ın oğlu kızı demeye çalıştığınız varlıklar var ya, onlar sözle bile asla Allah’ı geçemezler. İn-sanlar, kullar Allah’ın önüne sözle bile geçemezler. Çünkü onlar, o melekler, o peygamberler herkesten çok Rablerine teslim olan, herkesten çok O’na kulluk eden varlıklardır. Onlar asla kendi sözlerini Allah sözünün önüne geçirmezler. Onlar Rablerinin emriyle hareket ederler. Emir olunmadıkları hiçbir şeyi söylemezler, hiçbir şeyi yapmazlar. İnsanlar sözle bile olsa Allah’a karşı gelemezler, isyan edemezler. Bilâkis onlar Allah’ın emrini, Allah’ın yasalarını pratikte uygularlar, O’nun emrinde bir hayat sürerler. Hiç kimse Allah’ın hükmünün, Allah’ın sözünün, Allah’ın muradının dışına çıkamaz. Zaten ne Îsâ (a.s), ne Üzeyr (a.s) ne de melekler sözle böyle bir şey söylememişlerdir. Bizler Allah’ın önündeyiz, bizler Allah yetkilerine sahibiz, bizler Allah’ın oğulları kızlarıyız, bizler de tanrılarız, bizlere de kulluk etmek, bizim arzularımızı, bizim yasalarımızı da uygulamak zorundasınız dememişlerdir. Öyleyse nasıl oluyor da bu in-sanlar onların demedikleri bir şeyi onlar namına söylemeye çalışıyorlar? Nereden alıyorlar bu yetkiyi? Aslında bunların derdi şuydu. Üzeyr Allah’ın oğludur, Îsâ Allah’ın oğludur derken bu adamlar esasen Allah’a karşı torpilli varlıklar bularak, işledikleri şeylere kılıflar bulmaya çalışıyorlardı. Allah’a veliahtlar bulmaya çalışıyorlardı ki böylece Allah’a yaklaşabilme, O’na torpil yaptırabilme imkânı bulabilsinler. Böyle çabaları vardı adamların. Öyle ya bir insana çocuğundan daha yakın birisi olmayacağına göre, ya da adam çocuğunun hatırından çıkamayacağına göre, bunlar da sanki Allah’ı insan gibi, kendisine çocuğu vasıtasıyla yaklaşılabilecek bir varlık bildiklerinden ötürü torpil yaptırma derdiyle bu herzelere yöneliyorlardı. Bu varlıkların yarın Allah huzurunda şefaatte bulunarak kendilerini kurtaracaklarına inanıyorlardı. İşte bu yüzden bu sapıklıkların içine giriyorlardı. Bakın bundan sonraki âyetinde Rab-bimiz bu hususu şöylece açıklığa kavuşturuyor:
28. “Allah, onların yaptıklarını ve yapmakta olduk-larını bilir. Onlar Allah'ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler; O’nun korkusundan titrerler.” Allah onların önlerini de, arkalarını da, önlerinde olanı da, ar-kalarında olanı da, yaptıklarını da, yapmadıklarını da, önceden yaptıklarını da, sonradan yapacaklarını da, amele, eyleme dönüştürdüklerini de, kalplerinde yapmayı tasarladıkları niyetlerini de, düşündüklerini de, fiillerini de, hareketlerini de, geçmişlerini de, geleceklerini de bilmektedir. Evet İnsanların öncesini ve sonrasını bilendir Allah. Yâni varlıklardan önce ne vardı? Varlıkların varlığından önce ne vardı? İnsanların yaratılmasından önce ne vardı? Onların yokluğundan sonra ne olacak? Bunu bilen ancak Allah’tır. Allah her şeyi bilendir, O’nun bilgisinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Ve hiçbir kimse Allah’ın bildik-lerinden hiçbir şeye dair bilgiyi Allah onu kendisine öğretmeksizin elde edemez. Allah izin vermedikçe hiçbir kimse Allah’ın bilgisinden hiçbir bilgiye muttali olamaz. Öyleyse onlar Allah’ın razı olduklarından, hoşnut olduklarından başkalarına asla şefaatte bulunamazlar. Ne Îsâ (a.s), ne Üzeyr (a.s), ne Allah’ın melekleri, ne de Allah’ın öteki peygamberleri Allah’ın izin vermediği, Allah’ın razı olmadığı kimselere şefaat etme yetkisine sahip değillerdir. Çünkü bunların hiçbirisi insanların, kulların önlerini, arkalarını, niyetlerini, amellerini, yaptıklarını, yapmadıklarını bilemezler. Kimin hangi niyetle ameller işlediğini, kimin ne adına bir hayat yaşadığını Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Kur’an-ı Kerîmde bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki yarın şefaatte bulunabilecek, şefaat edebilecek insanları da, şefaat edilecek kimseleri de Allah belirleyecektir. Bunu Allah’ın izni belirleyecektir. Allah’ın izin vermediği hiç bir kimse şefaat etme hakkını kendisinde bulamayacağı gibi, Allah’ın lâyık görmediği hiçbir kimse de şefaat edilmeye hak kazanamayacaktır. Yâni meselâ yarın Allah bana şefaat edebilme hakkını verse, ben babama, anama, kayınpederime, ba-canağıma, arkadaşlarıma şefaat edemeyeceğim de, Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye benim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara, yâni Allah’ın razı olup izin verdiklerine ancak şefaat edebileceğim. Peki bunun sebebi nedir? Yâni eğer yarın Allah bana şefaat izni verirse niye ben kendi istediklerime, sevdiklerime şefaatte bulunamayacağım da sadece Allah’ın belirlediği kimselere şefaat edebileceğim? Allah’ın elçileri niye kendi istediklerine şefaatte bulunamayacaklar? Bunun sebebi nedir? “O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir” Evet insanların önlerini arkalarını, cinslerini, cibilliyetlerini, kalplerini, niyetlerini, amellerini, amellerinin zâhirîni, bâtınını, o amelleri işlerken nasıl bir niyet taşıdıklarını, Allah için mi, yoksa toplum için mi yaptıklarını, dosyalarını, sicillerini tutan, bilen yalnız Allah’tır. Peygamber bilemez ki bunları. Ben bilemem ki insanların önlerini arkalarını. Ben bilemem ki insanların ne tür bir dosyayla, ne tür bir niyetle, ne tür amellerle Allah’ın huzuruna geldiklerini. Bir insanın direk cennete gitmesi gereken biri mi, yoksa bir süre cehennemde yanması mı gerektiğini kesinlikle peygamber bilemez, biz bilemeyiz. Çünkü kalpleri, niyetleri, amelleri, bu amellerin önünü, arkasını bilen sadece Allah’tır. Onun için ben istediklerime şefaat etmeye kalkarsam zulmedebilirim, hata edebilirim. Cennete gitmesi gereken birini cehenneme, cehenneme gitmesi gereken birini cennete postalama çabası içine girebilir ve zulmetmiş olabilirim, haksızlık etmiş olabilirim. Bakın Nebe’ sûresi de bu hususu şöyle anlatıyordu: "...Ona onun huzurunda hiçbir söz söylemeye Mâlik olamazlar. Konuşamayacaklar, ancak Rahmânın izin verdikleri (konuşabilecekler) O konuşanlar da sevaba konuşacaklardır." (Nebe’ 37,38) Yâni Onun huzurunda kimse söz söyleyemeyecek, ancak O’nun izin verdiği peygamberler söz söyleyecekler ve onlar da sa-dece sevap söz söyleyeceklerdir. Yâni doğru söyleyeceklerdir. Yâni ancak şefaate lâyık olan kişilere, Allah’ın razı olduklarına şefaat edebileceklerdir. Yâni Allah’ın şefaate izin verdiği kimselere şefaat edecekler, Allah’ın kendilerinden razı olduğu insanları kurtarmaya kalkışacaklardır. Allah’ın şefaate izin vermediği, kendi istediklerine şefaat etmeye kalkışarak yanlışa düşmeyeceklerdir. Yanlış yapmayacaklardır. Öyleyse Allah’ın vermediği yetkiyi birilerine vererek yarın bunlar bize şefaat etsinler demenin anlamı yoktur. Kendi kafamıza göre bu dünyada bir kısım Şafii’ler belirleyerek, onları şafi makamına oturtarak, onların eteğine yapışarak, onların önlerinde eğilerek, onlardan yardım bekleyerek, onların hatırını kazanmaya çalışarak, Allah’a yapılması gereken kulluk vazifelerinden bir kısmının bunlara yaparak şirke düşmeye gerek yoktur. Kul oluruz Allah’a, O dilerse dilediklerinin şefaatiyle bizi lütfuna, cennetine ulaştırır.
29. “Bunlar içinde kim “Ben, Allah'tan başka bir ilâhım” derse, işte onu cehennemle cezalandırırız. Zulmedenlerin cezasını işte böyle veririz.” Evet onlardan her kim ki, ben de Allah berisinde tanrıyım dese, Allah yetkilerine sahip olduğunu, kulluğa lâyık olduğunu, insanların hayatında söz sahibi, egemenlik sahibi olduğunu iddia etse biz kesinlikle onu cehennemle cezalandırırız. Böyle bir şeyi iddia etmek en büyük zulümdür ve işte biz zalimleri böylece cezalandırırız. Mümkün değil, hiçbir peygamber böyle bir şey demez. Hiçbir peygambere yakışmaz bu. Ben İlâhım! Ben İlâhlık sıfatlarına sahibim! Ben Allah yetkileriyle donanmışım! Ben kendisine kulluk edilecek varlığım! Ey insanlar, bana da kulluk etmek zorundasınız! Beni de dinlemek zorundasınız! Bana dua etmek, istediklerinizi benden de istemek, bana da sığınmak zorundasınız! Hayatınız, ölümünüz benim elimdedir! Rızkınız, şifanız bendendir! Sizin hayatınızda egemen olan, size hayat programı belirleme yetkisine sahip olan benim! Bana kulluk etmek zorundasınız diyerek bir peygamber kendisini Allah yerine koyarak, İlâh ve Rab pozisyonunda insanlara lanse etmeye çalışsa biz onu cehennemle cezalandırırız diyor Rabbimiz. Allah yasalarını örterek, kendisini İlâh makamında görerek in-sanlara benim yasalarıma tabi olmak zorundasınız, benim istediğim gibi yaşamak zorundasınız, benim istediğim gibi giyinmek zorundasınız, benim gibi olmak, benim gibi düşünmek, benim gibi yaşamak zo-rundasınız, benim istediğim gibi bir aile hayatınız, benim istediğim gibi bir eğitiminiz, benim istediğim gibi bir hukukunuz, benim istediğim gibi bir siyasal yapılanmanız, bir miras yasanız olacak derse kesinlikle bilesiniz ki o zalimdir ve onun yeri cehennemdir diyor Rabbimiz.
30. “İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiği-mizi bilmezler mi? İnanmıyorlar mı?” Bu kâfirler, bu zalimler bilmiyorlar mı, görmüyorlar mı ki ken-dilerini Rab ve İlâh makamında görüyorlar? Görmüyorlar mı ki ken-dilerini tanrı olarak insanlara takdim ediyorlar bu zalimler? Halbuki gökler ve yer bitişikti de biz ikisinin arasını ayırdık. Gökle yer, sema ile arz bitişikti, birdi de biz onu ayırdık diyor Rabbimiz. Hepsi bir bü-tündü. Göklerle yer birbiriyle ilişki içinde değildi de biz onları birbir-leriyle ilişki içine soktuk. Yeryüzünde hayat yoktu, yeryüzünde can-lılar yoktu da biz orada hayatı var ettik. Gökyüzünden arza yağmur yağmıyordu, arza vahiy inmiyordu da biz vahiy indirdik. Gökle yerin ilişkisini biz gerçekleştirdik. Evet göklerle yer birlikte bir özelliğe sahipti, birbirinden ayrıldılar da sema oluştu, arz oluştu. Semanın sinesinde yıldızlar, ay, güneş oluştu. Sonra arzdaki varlıklar, madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar oluştu. Bunu bilmiyorlar mı bu zalimler? Bu hayatı var eden Rablerinin gücünü, kudretini anlamıyorlar mı, görmüyorlar mı ki Onu diskalifiye ederek kendilerinin tanrılığını iddia etmeye kalkışıyorlar? Ne güçleri, ne imkânları, ne kudretleri var ki egemenlik iddiasında bulunuyorlar? Ve yine görmüyorlar mı ki: Sonra yine bakmıyorlar mı, görmüyorlar mı bu kâfirler; biz her şeyi, her bir diriyi de sudan yarattık. Hâlâ Rablerinin gücünü, kudretini görüp iman etmeyecek mi bu zalimler? Tüm canlıların, bitkilerin, insanların ama maddelerinin sudan olduğunu, sudan yaratıldıklarını biliyoruz. İnsanın bir nutfeden yaratıldığını biliyoruz. Varlığın başlangıcı sudan olduğu gibi, devamının da suyla mümkün olduğunu biliyorlar bu insanlar. İşte böyle akıllara durgunluk verecek biçimde varlığı suyla yaratan, sudan böyle bir hayat çıkaran, kendilerine hayatı lütfeden Rablerine inanmayacaklar mı bu insanlar? Evet gökleri ve yeri yaratan, var eden Allah’tır. Yeryüzünde hayatı başlatan, açığa çıkaran O’dur. Sizi sudan yaratan O’dur. Şu anda içtiğiniz sularınızı yaratan, gökten indiren de O’dur. Öyle değil mi? Şu anda içtiğiniz sularınızı kesiverse, gökten su indirmeyiverse ne yaparsınız? Tüm canlılarla birlikte boyunlarınızı büküp Rabbinize yalvarmaz mısınız? İlla da nîmetlerini çekip alması mı lâzım O’na kulluğa yönelmeniz için? Bir düşünsenize. Bir anda sularınız yok oldu? Ne yaparsınız? Kime gidersiniz? Kimden yardım istersiniz? Bir yudum suyu nereden bulursunuz? Tüm dünyalılar olarak bir araya gelseniz bir yudum su bulabilir misiniz? Öyleyse İlâhlık hakkı yaratıcıya aittir. Yaratıcı olan Rab ve İlâhtır. Yoksa sizler yaratıcı olarak Allah’ı kabul ediyor da, hayata karışıcı olarak O’nu reddetmeye mi çalışıyorsunuz? Tamam göklerin de, yerlerin de, göktekilerin de, yerdekilerin de yaratıcısı Allah’tır ama bu Allah bizim hayatımıza karışmaz mı demeye çalışıyorsunuz? Biz hayatımızı bildiğimiz gibi yaşarız, ya da bizim hayatımıza karışacak başka Rablerimiz başka tanrılarımız var demeye mi çalışıyorsunuz? Allah bizim hayatımızı bilmez mi demeye çalışıyorsunuz? Gökleri ya-ratan, göktekilere hükmeden, yerleri yaratmaya güç yetiren Allah si-zin hukukunuzu hiç bilmez mi? Sizin eğitiminizi bilmez mi? Sizin sosyal, ekonomik ve siyasal yapılanmalarınızı hiç bilmez mi? Halbuki yaratan da O’dur yarattığını idare etmesini bilen de O’dur. Yaratan da O’dur yarattığının hayat programını belirleyen de O’dur. Yaratan da O’dur, Rab da O’dur. Geceyi gündüzü yaratan, geceye gündüze söz geçiren, güneşe, aya ve yıldızlara hükmedebilen birileri var mı? Varsa tamam onlara da kulluk edin. Onlara da minnet duyun. Onların arzularını da yerine getirin. Halbuki Allah’tan başka hiç kimsenin bu konularda gücü ve kuvveti yoktur. Göklerin ve göktekilerin işlerini düzenlediği gibi, yerdekilerin işlerini de düzenleyen Allah’tır. Ey bizler İlâhız diyenler, ey bizler Rabbiz diyenler. Ey egemenlik bizdedir, bu insanlara biz hükmederiz diyenler. Ey bizim ha-yatımıza Allah karışamaz diyenler. Söyleyin, bir yaratma gücünüz var mı? Bir yudum su bulabilir misiniz? Rızık verebilir misiniz bu insanlara? Yaratabilir misiniz bir tek canlıyı? Diriltebilir misiniz bir tek ölüyü? Eğer bu anlatılanlarla Rabbinizin gücünü kudretini hâlâ anlayamadıysanız bir de şunu dinleyin.
31. “Yeryüzüne, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yerleştirdik; rahat gidebilsinler diye aralarında geniş yollar var ettik.” Evet sarsılmasın diye, alabora olmasın diye, arzı dengede tutalım diye yeryüzünde sabit dağlar yarattık buyuruyor Allah. Rab-bimiz yerin üstünde sabit dağlar yaratmıştır. Yâni dağları arzın üstü-ne baskı yaptı. Çiviler, kazıklar yaptı dağları. Yâni semada, fezada, boşlukta dönüp duran dünyanın dengesini sağlamak için dağları böyle kazıklar olarak çakıvermiştir Rabbimiz. Sonra bu dağların arasından rahat geçebilmeniz için geniş, geniş yollar, caddeler var ettik de sizler gidebileceğiniz yerlere gidebiliyor, menzillerinize ulaşabiliyorsunuz. Dağların arasındaki o vadileri, o geçitleri yaratan da Allah’tır. Şimdi söyleyin bakalım, yeryüzünde İlâhlık, Rablik iddiasında bulunan hangi tanrı taslağı becerebilir bunu? Kim yapabilir? Kim yaratabilir bu dağları? Kim var edebilir bu vadileri? Şu anda egemenlik bizdedir diyerek kendilerini insanlara tanrı olarak takdim eden sahte yeryüzü tanrılarından hangisinin yarattığı bir dağı var? Hangisinin bu dağların arasından açtığı bir vadisi, bir yolu var? Ama insanlar o kadar nankörleşmiş, o kadar zalimleşmişler ki neredeyse yeryüzünün bir tek dağında ufacık bir yol açmışlarsa, küçücük bir iş yapmışlarsa, gururlarından, tekebbürlerinden o dağlara Allah’ın bir ismini vermi-yorlar da kendi isimlerini vermeye çalışıyorlar. Allah’ın büyük, büyük dağların arasında açtığı o vadilerde, o yollarda yürürlerken hamd ol-sun Rabbimize ki bize bu yolları açmış diye küçücük bir hatırlatmaya bile tahammül edemiyorlar. Allah’ın kendilerine vermiş olduğu akılla, güç ve kuvvetle yapmış oldukları ufacık bir işi o kadar büyütüyorlar ki Allah’ın kendilerine lütfettiği çok büyük nîmetleri o küçücük işlerinin arkasında gizleyerek kendilerini ön plana çıkarıyorlar. İşte görüyoruz şu müşrik toplum Allah’ın âyetlerini o kadar örtüyor ki, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın gücünü kudretini o kadar örtbas etmeye, kamufle etmeye çalışıyor ki, bundan daha büyük bir zulüm düşünmek mümkün değildir. Kendi âyetlerini gündeme getirdiklerinin binde biri kadar Allah’ın âyetlerini gündeme getirmiyorlar. Kendi âyetlerine, kendi kendilerine hamd ettiklerinin binde biri kadar Allah’a hamd etmiyorlar. Meselâ kendi âyetleri olan elektriğe hamd ettikleri kadar, elektriği gündeme getirdikleri kadar Allah’ın eşsiz bir âyeti olan güneşi gündeme getirmiyorlar. Kendi buldukları bilgisayar aletine değer verdikleri kadar Allah’ın gece ve gündüz âyetlerine, Allah’ın akıl âyetine değer vermiyorlar. Allah’ın âyetlerini gündeme getirmiyorlar da kendi yapmış oldukları putların önünde secdeye kapanıp onlarla övünmeye çalışıyorlar. Efendim insanlık artık bilgisayar çağına geçmiştir, robot çağına fırlamıştır. İnsanlar kendilerinden daha hızlı düşünebilecek çağa ulaşmıştır diyerek kendi kendilerini, kendi yaptıklarını putlaştırmaya, en büyük benim! En büyük biziz! Benden başka, bizden başka büyük yoktur! diyerek kendi kendilerine secde etmeye başlamışlar, kendi kendilerinin tanrılıklarını ilân etmeye başlamışlardır.
32. “Göğü karışıklıktan korunmuş bir tavan kıldık; oysa onlar bundaki delillerden yüz çeviriyorlar.” Sonra yine semayı korunmuş bir tavan yaptık diyor Rabbimiz. Evet yeryüzünü yaratan, düzenleyen Allah olduğu gibi, gökyüzünü de yaratan, düzenleyen O’dur. Yeryüzü tanrıları ve tanrıçalarının elleri gökyüzüne de uzanmamaktadır. Orada da etkileri, yetkileri yoktur onların. Rabbimiz semayı da koruduk, korunmuş bir tavan kıldık. Neden korumuş Rabbimiz semayı? Bozulmaktan, yıkılmaktan korudu. Kıyâmete kadar bozulmayacak o sema. Ya da şeytanlardan koruduk o semayı. Şeytanların bilgi almasından korudu. İşte bu, Azîz ve Alîm olan, mutlak bilgi sahibi, mutlak güç ve kuvvet sahibi olan Allah’ın takdiridir. Bunu Azîz ve Alîm olan Allah’tan başka kim yapabilir? Allah semayı bina etmiş binasından sonra da bu binanın devamını sağlamış, kıyâmete kadar bozulmaktan korumuştur onu. Peki ne diyor Rabbimiz bu âyetleriyle bize? Bu âyetleriyle Rabbimiz bize diyor ki, ey kullarım, sizin arzınızı, semanızı yaratan Benim. Öyleyse Rab ve İlâh Benim. Sadece bana kulluk edin buyurmaktadır. Ben bütün bunları size Coğrafya bilgisi vermek için, Astronomi konusunda sizi bilgilendirmek için veya sizi eğlendirip hoş vakitler geçirmeniz için anlatmıyorum. Arza, dağlara, ovalara, semaya bir daha bakmanızı, çevrenizdeki Benim âyetlerimi bir daha gözden geçirmenizi, Benim rubûbiyet ve ulûhiyetime delil olarak size arz ettiğim bu âyetlerim üzerinde ibretle ve tefekkürle kafa yorarak Benim gücümü, kudretimi ve hikmetimi anlamanız, kavramanız ve Bana kul olmanız, Bana teslim olmanız için anlatıyorum. Şu altınıza bir döşek gibi yaydığım yeryüzüne, şu ona denge unsuru olarak çaktığım dağlara, o dağların arasında yarattığım geçitlere, yollara, o dağların eteklerindeki ekime dikime elverişli olsun diye düzenlediğim ovalara, şu dağların eteklerinden ovaları sulamak için akıttığım nehirlere, şu yiyip içtiklerinize bir bakın. Bakın da bunları Benden başka becerebilecek birileri var mı, yok mu? bir düşünün? Ki-min ekmeğini yiyip de kimin kılıcını salladığınızı bir düşünün diyor Rabbimiz. Ama onlar âyetlerimizden yüz çeviriyorlar. Ama onlar Allah’ın âyetlerine karşı geliyorlar. Âyetlerle ilgilenmiyorlar. Âyetler üzerinde düşünmüyorlar, kafa yormuyorlar, görmüyorlar, göremiyorlar. Allah bu kadar âyet yaratsın, gökyüzü Allah’ın olsun, yeryüzü Allah’ın olsun, dağlar O’nun olsun, yollar O’nun olsun, varlıklar O’nun olsun, her şey O’nun mülkü olsun da, bu insanlar böyle mülkün sahibi olan, hayatın sahibi olan bir Allah’ın kendileri için yarattığı bunca âyetlerinden yüz çevirsinler. Böyle bir Rabbin âyetleriyle, yasalarıyla ilgilenmesinler. Böyle bir Allah’a kulluğa yönelmesinler. Gerçekten çok garip bir şeydir bu.
33. “Geceyi ve gündüzü, güneşi ve Ay’ı yaratan O’ dur. Her biri bir yörüngede yürür” Evet O Allah geceyi de, gündüzü de, ayı da, güneşi de yaratandır. Bunların sahibi ve yaratıcısı da Allah’tır. O zaman insanlara ne kaldı? Yeryüzü tanrılarına ne kaldı? Hiçbir şey kalmadı değil mi? Hayır hayır, onlara tek bir şey kaldı, o da böyle bir Allah’a teslimiyet, böyle bir Allah’a kulluk. Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin, arzın ve semanın, gecenin ve gündüzün, ayın ve güneşin, tüm varlıkların teslim olup boyun büktükleri böyle bir Rabbe insanlar da teslim olup, boyun büküp, kulluk etmek zorundadırlar. Ama bakıyoruz ki Allah’tan, Allah’ın âyetlerinden habersiz yaşayan insanlar böyle bir Allah’a teslimiyeti, kulluğu bir kenara bırakıp da kendi kendilerini Rableştirip, İlâhlaştırıp hevâ ve heveslerine sarılarak insanlara tanrılık taslamaya kalkışıyorlar. Allah yasalarını bir kenara bırakarak kendi yasalarını insanlara empoze etmeye, insanları kendilerine kul köle edinmeye çalışıyorlar. Allah’ın yarattığı kullar olarak çok garip bir imtihan içindeyiz. Rabbimiz yaratıp dünyaya getirdiği biz kullarına bir kısım yetkiler vermiş. Rabbimizin biz kullarına verdiği yetki kendi yetkisine benzemektedir. Güç kuvvet vermiş Rabbimiz bize. Sahip olduğumuz bu güç ve kuvvetle kendisine asla benzememekle birlikte bize öyle bir yetki vermiş ki bu dünyada aynen O’nun yetkisini kullanabiliyoruz. Dünyada pek çok varlığa hükmedebiliyoruz. Gerçekten bu çok yaman bir imtihandır. Bu imtihanda yetki vereni unutmadan, şu anda sahip olduğumuz bu hayatın, bu gücün, kuvvetin kendimizden değil Allah’tan olduğunu bir an bile unutmadan bir hayat yaşamak zorundayız. Kendimizin asıl değil, vekil olduğumuzu unutmadan, yeryüzünde Allah’ın verdiği yetkilerle Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak zorundayız. O’nun yaratıp görevlendirdiği halifeler, kullar olduğumuzu unutmadan bir hayat yaşamak zorundayız. Rabbimizin yetkilerini aşmamaya azami dikkat ederek yaşamak zorundayız. Biz müslümanız, biz bizi yaratana teslim olduk, biz O’na kul olduk dedik mi işte o zaman kazandık demektir. Ama ne zaman ki kul olduğumuzu unutur, Allah’ın bize verdiği geçici yetkileri kendimizden zanneder, daimi zanneder ve yaratıcımızın varlığını ve bizden istediği kulluğu görmezden gelerek kendi tanrılığımız istikâmetinde, hevâ ve heveslerimiz doğrultusunda bir hayat yaşamaya kalkışırsak kesinlikle bilelim ki bu imtihanı kaybettik demektir Allah korusun. Çünkü bu ha-yat bizim değildir. Hayatın sahibi Allah’tır. Gecenin, gündüzün sahibi Allah’tır. Hayatımızın vazgeçilmez unsurları olan arz da, sema da, güneş de, yıldızlar da, dağlar da, yollar da, havamız da, suyumuz da hepsi hepsi Allah’ındır. Tüm bunları, hayatımızın devamı için gerekli olan tüm bu varlıkları biz yaratmadık. Bu varlıklar bizi dinlemiyorlar, bizden emir almıyorlar. Bakın âyetin sonunda diyor ki Rabbimiz: Hepsi bir yörüngede yüzüp gitmektedirler. Gece, gündüz, ay, güneş, yıldızlar her biri belli bir felekte yüzmektedirler. Evet tüm varlıklar Allah’ın yarattığı, Allah’ın tespit ettiği, Allah’ın belirlediği bir düzeni, bir yasayı, bir hayatı, bir programı yaşarlar, uygularlar. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun mânâsı yeryüzünde tüm bu varlıklar Rablerinin programına, Rablerinin yörüngesine girip, Rablerinin arzularına teslim olup bir hayat yaşarlar. Yâni bir felekte, bir yörüngede yüzüp gitmek demek, her varlık için kendisine Allah tarafından tahsis edilen programın devamının icrası demektir. Allah’ın belirlediği hayat programının icrası demektir. Allah güneşe, aya, yıldızlara bir yol, bir yörünge, bir program tahsis etmiştir ki onlar Rableri tarafından kendilerine tahsis edilen, çizilen bu programı aynen icra edip, yüzüp giderler. Yâni tüm bu varlıklar Rablerinin kendileri için belirlediği yörüngenin içinde hareket ederler. Bu varlıkların tamamı böyle iken sadece insanlar Rablerinin bu dünyada imtihan gereği kendilerine verdiği iradeleriyle isterlerse Allah’ın yarattığı dinini, Allah’ın kendileri için belirlediği hayat programını kabul ederler, istemezlerse de reddederler. Diğer varlıklardan farklı yaratmıştır Rabbimiz insanları. Kul olmaya da, isyan etmeye de iradeleri vardır. Öyleyse tüm varlıklar Rablerine kulluk ederlerken, Rablerinin kendileri için belirlediği programını icra edip dururlarken isterlerse insanlar Rablerine kulluğu terk etsinler. İsterlerse Rablerine isyana yönelsinler. Bu, insanların kendi kendilerini ateşe atmaktan başka Allah’a hiçbir zarar veremez. Gerçi insanın da hür iradesinin dışındaki tüm hayatı Allah’ın yaratışına, Allah’ın yaratış yasasına, Allah’ın fıtrat yasasına göre hareket etmektedir. Evet insanın eli, ayağı, gözü, kulağı, kalbi Allah’ın emrindedir. Fıtraten zaten insan Allah’ın yasalarına boyun bükmektedir. Allah’ın yarattığı bu insan yaratılış yönünden üşümekte, acıkmakta, uyumakta, yorulmakta, hasta olmakta ve ölmektedir. Yâni insan fıtraten Allah’ın koyduğu yaratılış yasalarının dışına çıkamamaktadır. Yâni fıtraten insanın tüm azaları Allah’a kuldur. İşte insan fıtrî hayatında böylece Allah’ın yasalarına boyun büktüğü gibi, günlük hayatında da Allah’ın yasalarına boyun bükmek zorundadır. Değilse fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun büken bu insan, günlük hayatında başkalarının yasalarına boyun bükerse, hayatının birinde Rabbinin İlâhî yasalarına, ötekisinde de beşer yasalarına teslim olursa, yâni iki Rabbi, iki İlâhı olursa onun, yâni onun fıtrî hayatıyla günlük hayatı çatışma içine girerse o zaman bu ikisi arasında insan ezilip gidecektir. Çatışan bu iki hayat arasında insan mahvolup gidecektir. İşte şu anda insanlığın bunalımlarının temeli budur. Hem ken-disiyle, yâni kendi fıtratıyla, hem de kendisinin dışındaki tüm varlıklarla böyle bir çatışma içinde olan bu insanlar nasıl huzura kavuşsun da? Mümkün müdür bu? Yâni düşünün göklerde ve yerdeki tüm varlıklar boyunlarındaki kulluk iplerinin ucunu Allah’a teslim etsinler, tüm varlıklar Allah’ın yaratış yasasına teslim olsunlar, Allah’ın programına göre hareket etsinler, ama insan onlarla çatışma içine girerek, onlardan ayrı bir yol takip ederek sonunda huzurlu ve mutlu olsun. Mümkün mü bu? İnsanın bedeni, eli, ayağı, saçı, tırnağı Allah’ın yolunda yürüsün, Allah’ın fıtrat yasasına teslim olsun, ama iradesi desin ki ben bu yolda yürümeyeceğim. Ben Allah yasalarına teslim olmayacağım. İş-te yanılgı burada başlıyor. İşte bunalım burada başlıyor. Öyle değil mi? Bir mahallede, bir köyde, bir kentte çevresindeki insanlarla uyumsuzluk içine düşen bir insan, çevresiyle çatışma içine giren bir insan huzursuz olur da tüm varlıklarla, kendi organlarıyla çatışma içine giren insan bunalımların girdabına yuvarlanmaz mı? Allah’la çatışan bir insanın bu dünyada mutlu olması mümkün mü? Öyleyse başka çaresi yok, insan da tıpkı öteki varlıklar gibi Allah felekinde, Allah yörüngesinde, Allah dininde, Allah programında bir hayatın içine girmek zorundadır. Tıpkı bedeni gibi, azaları gibi Allah yasalarına teslim olmak zorundadır. Öteki varlıklar gibi insan da kendisine gece hazırlayacağı program içinde gündüz yüzüp gidecektir. Gece okunan âyetler, gece ilgi kurulan vahiy ona bir program çizecek ve gündüz o bu vahyin kendisi için çizdiği o kulluk programı dahilinde yüzüp gidecektir. Yâni tıpkı öteki varlıklar gibi Rablerinin kendileri için belirlediği hayat programını icra edeceklerdir. Bundan sonra Rabbimiz Nübüvvet problemini, Risâlet konusunu gündeme getirecek. Bakın şöyle buyuruyor:
34. “Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar bâkî kalır mı?” Biz senden önce hiçbir beşeri ebedî kılmadık. Hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Bu Allah’ın bir yasasıdır. Resuller de ölümlüdür. Sen öleceksin de, onlar bâkî mi kalacaklar? Bir gün sen de bu dünyaya veda edeceksin. Çünkü peygamberin Allah gibi yetkileri yoktur. Hayat ve ölüm peygamberin kendi elinde değildir. Peygamber Allah’ın yarattığı, Allah yasalarına teslim bir kuldur. O mükemmel bir kuldur. Evet ey peygamberim biz senden önce hiçbir insana, hiçbir insan cinsine ebedîlik vermedik. Evet her şey ve herkes kuldur ve herkes için bir zaman, bir ecel belirlemiştir Rabbimiz. Kendisinden başka her şey fânîdir. Her şey eceli geldiği zaman yok olmaya mahkumdur. Bâkî olan sadece bu kâinatın yaratıcısı ve yarattığı varlıkların yasalarının ve ecellerinin tayin edicisi olan Rabbimizdir. Öyleyse ey peygamberim: Sen öleceksin de onlar ebedî mi kalacaklar? Sen öleceksin de onlar dünyaya kazık mı çakacaklar? Mekkeli kâfirler Rasulullah efendimizin ölümünü bekliyorlardı. Beddua ediyorlardı, ölsün, yok olsun diye. Nasıl da bozuk düşünüyorlar? Şimdi sen öleceksin de o kâfirler ölmeyecekler mi? Allah’ın Resûlü vefat etti de, Ebu cehiller yaşadı mı? Ölüme inananlar öldüler de, ölümü değil de yaşamayı seçenler ölümden kurtuldular mı? Cenneti seçenler öldü de, dünyacı kesilenler kurtuldular mı? Allah için cennet için, ebedî hayat için gözünü kırpmadan savaşa atılanlar öldüler de, Âd ve Semûd gibi âhireti unutup da dünyayı kıbleleştirenler, Firavunlar gibi dünyaya kazık çakma sevdasına kapılanlar ölmediler mi? Yeryüzünün en büyük saltanatına sahip Süleyman ve Dâvûd (a.s) lar öldüler de, Nemrutlar, Karunlar yaşamaya devam mı ettiler? Allah’a kul olanlar öldüler de kâfirler yaşadılar mı? Müslümanlar öldüler de ötekiler bâkî mi kaldılar? Öyleyse ey şu anda yeryüzünde müslümanlara hayat hakkı tanımayanlar, Allah kullarına zulmedenler, zannetmeyin ki bu dünya, bu hayat devam edecek. Zannetmeyin ki ölmeyeceksiniz. Sizden öncekiler ölmediler mi? Sizden önceki kâfirler yaşıyorlar mı? Kim kur-tulmuş ölümden? Hangi taraf olursa olsun, ister tercihini Allah’tan yana kullanan, hayatını Allah için yaşayan müslümanlardan olsun, isterse hayatlarına Allah’ı karıştırmayarak kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamadan yana olan kâfir ve müşrik dünyadan olsun. İster Allah’ın en sevgili peygamberleri olsun, ister en büyük Allah düşmanı olsun Allah herkes için ölümü yazmıştır. Kimse bu yasanın dışına çıkma imkânına sahip değildir. Çünkü:
35. “Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda Bize dönersiniz”. Her nefis ölümü tadacaktır. Yeryüzünde Allah’ın genel yasasıdır bu. Mü’minler de ölecek, kâfirler de. Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın kitaplarına iman edip bu imana bağlı bir hayat yaşayanlar da ölecek, iman etmeyip kendi kendilerine bir hayat yaşayanlar da ölecektir. Kendilerini yeryüzü tanrısı olarak ilân edenler de ölecektir, onların kulları da ölecektir. Hiç kimse ölümden kaçıp kurtulamayacaktır. Nereye kaçacaklar da? Bir ülkeden başka bir ülkeye, bir kıtadan başka bir kıtaya, dünyadan başka bir gezegene kaçsalar da Allah’ın ölüm yasasından asla kurtulamayacaklardır. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu değişmez bir yasasıdır. Nuh (a.s) da öldü, ona inanmayan, onunla kavgalarını sürdüren toplumu da öldü. Dünyayı cennetleştirip ebedî yaşayacaklarına inanan, ölümü akıllarının ucundan bile geçirmeyen Âd kavmi de öldü, onlara elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) da öldü. Semûd toplumu da öldü, Sâlih (a.s) da, İbrahim (a.s) da gitti toplumu da, Süleyman (a.s) da gitti, Muhammed (a.s) da gitti. Mülk ve saltanat sahipleri de gitti, hiçbir şeyleri olmayan garibanlar da gitti. Mekke’de Allah’ın sevgili elçisine ve ona iman eden müslümanlara hayat hakkı tanımayanlar da gitti, müslümanlar da gitti. Yaratılmış olan hiçbir varlığının bu dünyada ölümsüzlük hakkı yoktur. Herkes ölümlüdür. Sadece bâkî olan Allah’tır. Evet yaşadığınız bu dünya hayatında, bu imtihan salonunda bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda Bize dönersiniz. Demek ki hayatın ve ölümün sebebi imtihandır. Allah buyuruyor ki, sizi bu dünyada hayırla ve şerle deneyerek imtihan ediyoruz. Rabbimizin bu âyetinden anlıyoruz ki hayatın temeli işte bu imtihandır. Hayat baştan sona imtihandan ibarettir. İmtihanın konusu da ha-yır ve şermiş. Hayırla imtihan, şerle imtihan. İyilikle imtihan, kötülükle imtihan. Kolaylıkla imtihan, zorlukla imtihan. Varlıkla imtihan, yoklukla imtihan. Savaşla imtihan, barışla imtihan. Hastalıkla imtihan, sağlıkla imtihan. Zaferle imtihan, mağlubiyetle imtihan. Hayatla imtihan, ölümle imtihan. İmanla imtihan, küfürle imtihan. Soğukla imtihan, sıcakla imtihan. Açlıkla imtihan toklukla imtihan. Evlenme ile imtihan, boşan-mayla imtihan. Kazanmayla imtihan, kaybetmeyle imtihan. Her an, her saniye bir imtihanın içindeyiz. İmtihanın dışında bir tek saniyemiz bile yoktur. Bir an bile gaflet etmeden sürekli bu imtihanın şuurunda olmak zorundayız. Ne zamanki bir imtihanda olduğumuzu unuttuk, ne zamanki bu imtihandan gaflet ettik bilelim ki kaybımız başlamış demektir. Ve yaşadığımız bu imtihanın sonunda Allah’a döndürüleceğiz. Bir gün gelecek, bir ölüm bizi O’nun huzuruna götürecek. Ya-şadığımız hayatın hesabını ödemek üzere Rabbimizin huzuruna gideceğiz. Hiç kimsenin bundan kaçıp kurtulması, unutulup sümenaltı olması, Allah’ın sorgulamasından kurtulması mümkün değildir.
36. “İnkârcılar seni gördükleri zaman, şüphesiz, seni alaya almaktan başka bir şey yapmazlar. “Sizin İlâhlarınızı diline dolayan bu mudur? “derler ve Rahmân'ın Kitabını işte onlar inkâr ederler.” Evet kâfirler seni gördükleri zaman, seninle karşı karşıya geldikleri zaman seninle alay ediyorlar, seni alay konusu yapıyorlar. O kendilerine Allah’ın bir rahmet kapısı olarak gönderdiği peygamber, o kendilerine Allah’ın en büyük lütfu olan peygamber, o erdemli peygamber kendilerini sadece Hakka çağırdığı halde, hayra dâvet ettiği halde, ateşten, cehennemden cennete çağırdığı halde, onlardan ha-yırdan başka bir şey istemediği halde onu gördükleri zaman alay edi-yorlardı. Kendilerini üstün bir konumda, peygamberi de alçak bir konumda görerek gülüyorlardı. Allah elçisini alay konusu ediyorlardı. İşte bir peygamber ve işte onu alaya alan, ona değer vermeyen bir kâfir ve müşrik güruhu. Tarih boyunca bu hep böyle olmuş-tur. Tarih boyunca tüm Firavunların, tüm kâfirlerin ve küfür sistemini ayakta tutmaya çalışan insanların tamamının yaptığı iş budur. Al-lah’ın âyetlerini ve Allah’ın elçilerini alaya almak ve onlarla dalga geçmek. Allah’ın hak elçilerinin kendilerine getirdikleri âyetleri dinleyip onlar üzerinde düşünmek ve bir karara varmak yerine, düşünüp taşındıktan sonra onları kabullenmek veya bir delille onları reddetmek yerine alaya alarak gülüp geçiyorlar. Neden? Çünkü sepetleri boştur adamların. Dağarcıklarında onu değerlendirecek sermayeleri yoktur adamların. Kafalarının içi bomboştur adamların. Bütün sermayeleri sadece gülmek, alaya almak ve reddetmek. Tek yapabilecekleri şey alay etmek, tekzip etmek, yalanlamak, karşı çıkmak, susturmak, asmak, kesmek, tehditler savurmaktır. Her devirde bu böyledir. Her devirde kâfirlerin, müşriklerin, küfrü ve şirki yasallaştırıp ayakta tutmaya çalışanların karakteri budur işte. Halbuki herhangi bir kimseden bir söz duyulunca onu dinlemek, anlamaya çalıştıktan sonra ya kabullenmek, ya da delilleriyle reddetmek icap etmektedir. Ama bu hainler anlamadan, dinlemeden peygamberi redde-diyorlar, onu alaya alıyorlar ve şöyle diyorlar: Sizin İlâhlarınız hakkında ileri geri konuşan, İlâhlarınızı diline dolayan bu mu? Peygamber efendimiz onların putlarını, ilâhlarını eleştiriyordu. Onların hayatlarını, inanışlarını sorguluyordu. Hakaret etmiyordu, sövmüyordu onlara ve putlarına, ama onların akıllarını er-direbilmek için, yanılgılarını, sapıklıklarını ortaya koyabilmek için şöyle diyordu: Şu hiçbir fayda ve zarar sağlamaya gücü yetmeyen, hayatınızda hiçbir etkileri, yetkileri olmayan, kendilerini bile yaratmaktan âciz cansız varlıklara mı tapınıyorsunuz? Bunların hiç birisi Allah berisinde İlâh değillerdir. Ne Lat, ne Uzza, ne Hubel, ne de başkaları gibi cansızlar, ne de canlı ekonomik tanrılarınız, ne sosyal ve siyasal tanrılarınız, ne hukuk tanrılarınız, ne oyun ve eğlence tanrılarınız, ne sanat tanrılarınız ve tanrıçalarınız, ne siyasal tanrılarınız, ne bilim tanrılarınız, ne şifa tanrılarınız, ne eğitim tanrılarınız asla İlâh olamazlar. Bunların hiç birisi Allah yetkilerine, Allah sıfatlarına sahip değildir. Göklere ve yere egemen, kullarının hayatına egemen tek İlâh vardır, O da Allah’tır diyordu. Kimileri ekonomiyi ben bilirim, ben ekonomi tanrısıyım! Kimileri siyaseti ben bilirim, ben siyaset tanrısıyım! Kimileri hukuku ben bilirim, ben hukuk tanrısıyım! Kimileri hayatın sahibi benim, ben tanrıyım! Kimileri şifa benim elimdedir, ben şifa tanrısıyım! Kimileri diyor ki dinden ben sorumluyum, dini ben bilirim! Kimileri kutsal mekânların sahibi benim! Diyerek tanrılıklarını iddia ediyorlar. Bir sürü tanrı taslağı var piyasada. İşte aynen şu bizim toplum gibi müşrik bir toplum içinde Allah’ın Resûlü Allah’tan aldığı vahiyle insanları uyarıyordu. Kendilerini hayra, Hakka ulaştırmak için çırpınan rahmet peygamberini anlayamadılar o insanlar da, bu mu diyorlardı şu İlâhlarınızı diline dolayan? Bu mu şu İlâhlarınızın aleyhinde konuşup duran? Halbuki onlar Rahmânın zikrine karşı gafildiler. Rahmânın zik-rinden gaflet içindeydiler, bilmiyorlardı, anlamıyorlardı. Rahmânın zik-ri, Rahmânın gündeme alınması demektir. Rahmânın zikri, Rahmâ-nın Kitabının, Rahmânın âyetlerinin okunması, anlaşılması, tezekkür ve tefekkür edilmesi demektir. Rahmânın istediği hayatın hatırlanıl-ması ve uygulanması demektir. İşte onlar Rahmânın zikrinden habersizdiler. Eğer onlar Rahmânın zikrine yönelselerdi, Rahmânı gündemlerine alsalardı, Rahmânın Kitabını ellerine alsalardı, Rahmânın âyetleriyle ilgilenselerdi elbette kazananlardan olacaklardı. Ama Rah-mânın zikrinden, Rahmânın Kitabından, Rahmânın âyetlerinden gaflet içinde olanlar, Kitaba ve peygambere kulak vermeyenler kaybettiler. Onlar bugün dünyada kaybettikleri gibi, yarın âhirette de kaybedecekler.
37. “İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim, bunu Benden acele istemeyin.” Evet insan aceleden yaratıldı. Acelecidir insan oğlu. İnsan dünyada hep aceleden yanadır. Allah’ın kitabında kendileri için sözünü ettiği âhiretin, hesabın kitabın, azabın, ikabın gelmesi konusunda acele ediyorlar. Bir azaptan söz ediliyor, hani niye gelmiyor ya bu azap? diye alaylı bir şekilde acele ediyorlar. Kendilerini Allah’ın helâkiyle uyaran peygambere karşı haydi ne getireceksen getir ey peygamber de görelim diye acele ediyorlar. Azaplarına, helâklerine acele dâvetiye çıkarıyorlar. Evet insan acelecidir. Ama bu onun fıtrî bir özelliğidir. Yâni insan bundan, bu fıtrî özelliğinden kurtulamaz ama, elbette bunu hayra kanalize ederse hakkında hayırlı olacaktır. İşte Rabbimizin buyurduğu gibi her zaman, her işimizde acele ediyoruz değil mi? Meselâ istiyoruz ki insanlar hemen kurtuluversinler. Tebliğimiz acele meyve versin. Anlattığımız insanlar acele ve kolayca değişsinler. Çevremizdekiler acele müslümanlaşıversinler. Veya dünyada yaptığımız kulluklar, iyilikler karşılığında acele mükafat bulalım. Acele karşılık görelim. Acele dünyada üstünlük buluverelim. Dünyada acele zafer elde edelim demelerimizin, aceleden yana olmamızın anlamsızlığı anlatılıyor burada. Ama dünya konusunda aceleci olmak, dünyada istediklerinize acele kavuşmak veya mükafata acele ulaşmak, zaferi acele kucaklayıvermek konusunda, sakın ha sakın âhireti terk ettirici bir acelede bulunmayın diyor Rabbimiz. Dünya konusunda aceleci olmayacağız, ama âhireti kazandıracak bir konuda aceleci olacağız. Çünkü bakıyoruz ki Kur’an’da ve sünnette pek çok yerde hayır konularda acele etmemizin istendiğini görüyoruz. Hayırda acele edin diyor Allah’ın Resûlü. Öyleyse bize âhireti kazandıracak bir hayırda acele edeceğiz. Ama dünya konularında acele etmeyeceğiz. Acele etmeyin, biz size âyetlerimizi göstereceğiz. Siz acele etseniz de Allah acele etmez ki. O’nun kimseden ne bir korkusu, ne de bir çekinmesi yoktur. Evet insanlar acele ediyorlar da bakın diyorlar ki:
38. “Doğru sözlü iseniz bildirin bu tehdit ne zaman-dır?” derler.” Eğer sâdıklarsanız, eğer sözünüzü ispat edicilerseniz bu va-ad ne zaman? Bu âyetlerin gerçekleşme zamanı ne zaman? Bu hesap kitap, bu cennet, bu cehennem ne zaman? Korkuttuğunuz bu âhiret, bu kıyâmet, bu tekrar diriliş ne zaman? İnsanlar ne zaman ölecekler? Ne zaman dirilecekler? Ne zaman müslümanlar cennete uçacak? Kâfirler ne zaman cehenneme yuvarlanacaklar? Yahut bu kitapta vaad edilen müslümanların galibiyetleri, müslümanların yeryüzünde hâkimiyetleri ne zaman? Bedir ne zaman? Fetih ne zaman? Yardım ne zaman? Nusret ne zaman? Diyorlar. Allah taraftarı şu müslümanların kölelikten kurtuluşları ne zaman? Allah bu kitaptaki müslümanlara vaadini, hükmünü ne zaman tamamlayacak? Ne zaman bu müslümanlar dünyada egemen duruma gelecekler? Bunu kâfirler de söylüyorlar. Allah’ın yardımıyla uzun bir yıkılıştan sonra İslâm dünyasının yavaş yavaş kendine gelmeye başladığı şu günlerde müslümanlıklarının farkında olmadan bir hayat yaşayan müslü-manlar da söylüyorlar. Allah’ın zafer vaadi ne zaman?
39. “Bu kâfirler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından men edemeyecekleri ve yardım da göremeyecekleri zamanı keşke bilseler.” Ah böyle diyen kâfirler bir bilselerdi. Keşke gerçeği bir anlasalardı. Hangi gerçeği? Ateşi yüzlerinden ve sırtlarından men edemeyecekleri ve asla yardım da göremeyecekleri bir ortamı keşke bir dü-şünüp anlayabilselerdi. Bir gün gelecek böyle diyen, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın vadini, Allah’ın yargılamasını, Allah’ın cehennemini sorgulamaya çalışan bu kâfirler reddettikleri, alaya aldıkları cehennem ateşini yüzlerinden ve sırtlarından engelleyemeyecekler. Yüzlerindeki ateş azabına engel olamayacaklar. Sırtlarındaki yangın azabını defedemeyecekler. Kendilerine de hiç kimse yardım edemeyecek. Hiçbir yerden yardım göremeyecekler. Ah bu kâfirler yarın mutlak başlarına gelecek bu durumu bugünden bir bilselerdi, anlasalardı. O günü bir anlasalardı bu zavallılar hiç isterler miydi acele onu? Ama Rahmânın zikrinden, Rahmânın âyetlerinden, Rahmânın Kitabından ve Rahmânın elçilerinden gafil bir hayat yaşayan zavallılar nereden bilecekler de bunu? Halbuki Rahmân olan, kullarına karşı kendilerinden daha merhametli olan Rabbimiz onları bu konuda uyarmıştır. Evet dün de, bugün de bu azap insanlara duyurulmuştur. Her bir dönem insanlığı içlerinden seçilen kutlu elçiler vasıtasıyla bu azapla uyarıldılar. İnsanlardan kimileri Rablerinin bu uyarısından nasibini alıp kurtulurken, kimileri de Rablerinin bu uyarılarıyla ilgilenmeyerek, kulak vermeyerek kaybettiler. İşte şu anda da Rabbimizin bu âyetleri tüm dünya insanlığını uyarmaya devam ediyor. Keşke şu anda Allah’ın bu uyarılarına kulaklarını tıkayarak bir hayat yaşayan kâfirler neyi inkâr ettiklerini bir bilebilselerdi. Reddettikleri, alaya aldıkları cehennem ateşinin yüzlerini nasıl kavurup onu yüzlükten çıkardığını, sırtlarını nasıl dağladığını keşke bir anlayabil-selerdi. Allah’ın azabına karşılık kendilerine asla yardım da edilmeyeceğini bir anlayabilselerdi. Yarın mutlak sûrette gerçekleşecek böyle bir azap ortamını anlayıp keşke müslüman olabilselerdi.
40. “Belki aniden gelecek de onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çeviremezler; kendileri de ertelenmez.” Evet o azap, o ateş, o dünya mağlubiyeti, o dünya yıkılışı an-sızın, hiç beklemedikleri bir şekilde gelecek de şaşırıp kalacaklar, hiçbir şey yapamayacaklar. Ve asla geri dönme imkânları olmayacak. Yâni kendilerine asla mühlet de tanınmayacak. Evet Allah müslümanlara vadini tamamlayıp ta kâfirlerin dünyada yıkılışları bir başladı mı, hezimetleri bir başladı mı veya akılları baştan alan, yürekleri hoplatan kıyâmetin o korkunç sayhası bir başladı mı, Allah’ın melekleri onların defterlerini dürmek üzere yeryüzüne inmeye bir başladılar mı, rüzgarlar esmeye bir başladı mı, denizler kaynamaya, yıldızlar yerinden oynaya bir başladı mı artık onların zilletleri o gün çok daha büyük olacaktır.
41. “Andolsun ki, ey Muhammed! Senden önce birçok peygamber alaya alınmıştı da, alaya alanları, eğlendikleri şey mahvetmişti.” Peygamberim, eğer şu anda seninle alay ediyorlarsa bilesin ki senden önceki elçilerimizle de alay ettiler. Senden öncekiler de alaya alınmışlar ve bilesin ki kendilerini alaya alanlar sonunda hak ettikleri cezayı bulmuşlardır. Tabii bu âyet bir yandan Rasulullah efendimizi teselli ederken, öbür taraftan da onu yalanlamaya çalışanlar için de çok ciddi bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Sizler ey peygamber düşmanları! Seleflerinizin başına gelenleri bekleyin! Onların âkıbetlerine hazır olun! diyordu. Çünkü sizden öncekiler de şu anda sizin tavırlarınızı takındılar. Benim elçilerimi alaya aldılar da işledikleri tüm kötülükleri, yaptıkları tüm pislikleri, küfürleri, şirkleri yakalayıverdi onları. Allah’tan habersiz yaşadıkları hayatlarının kötü sonucu sarıverdi onları. Yâni inkâr ettikleri, alaya aldıkları azabın kuşatması altında buluverdiler kendilerini. İnkâr ettikleri, reddettikleri, alay edip durdukları azap, kıyâmet gerçeği kendilerini çepeçevre kuşatıvermiştir. Ve artık bundan kaçıp kurtulmaları da mümkün değildir. Sizler de şu an-da onu bekliyorsunuz. Dünyada müslümanlar karşısında rezil edici bir yenilgi, kahredici bir hezimet sizin için olduğu gibi, âhirette de da-yanılmaz bir azap var sizi beklemektedir. Rabbimizin bu tehdidi gerçekten hicretten iki yıl sonra gerçekleşiyordu. Çok geçmeden bu tehdit gerçekleşmiştir.
42. “De ki: “Geceleyin ve gündüzün sizi Rahmândan kim koruyabilir? Ama onlar Rablerinin Kitabından yüz çevirmektedirler.” Evet ey kâfirler, ey zalimler, hiç düşünmüyor musunuz? A-kıllarınız ermiyor mu sizin? Anlamıyor musunuz? Gece ve gündüz sizi Rahmândan kim koruyabilir? Rahmân olan Allah size bir zarar, bir azap göndermeyi murad etse gece, ya da gündüz O’ndan sizi kim koruyabilir? Evet kiminiz var sizin? Kime güvenip sığınıyorsunuz? Ki-mi koruyucu biliyorsunuz? Sığınağınız, korunağınız, barınağınız kim sizin? Allah size bir zarar ulaştırmayı dilese, ya da Allah berisinde yerdeki ordulardan size bir zarar, bir hücum, bir saldırı gerçekleşse. Ordular üzerinize yürüse, sizi yok etmeye yönelik tehlikeler söz konusu olsa, böyle bir durumda sizi koruyacak, kurtaracak Allah’tan başka kiminiz var? Kime güveniyor, sığınıyorsunuz? Yapabilecekleri, sığınabilecekleri hiç kimseleri yokken, bunu bile bile bu kâfirler: Rablerine sığınacaklarken, Rablerinin koruması altına girip Onun istediği gibi bir hayatı yaşayacaklarken bilâkis bu kâfirler Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar. Rablerini gündeme almaktan, Rablerinin Kitabına yönelmekten, Rablerine kulluğa yönelmekten yüz çeviriyorlar. Ne kadar garip değil mi? Rab ve İlâh Allah olsun, göklere ve yere egemen Allah olsun, güç kudret Allah’a ait olsun, hayatın ve ölümün sahibi Allah olsun, azabın, ikabın sahibi Allah olsun, cennetin cehennemin sahibi Allah olsun ve buna rağmen insanlar tutup böyle bir Allah’tan, böyle bir Allah’ın Kitabından, böyle bir Allah’ın hayat programından yüz çevirsinler. Olacak şey mi bu? Akıl işi midir bu?
43.“Yoksa kendilerini bize karşı savunacak İlâhları mı var? O İlâhlar kendilerine bile yardım edemezler. Katımızdan da yardım göremezler.” Yoksa, yoksa onların güvenip bel bağladıkları tanrıları mı var ki onları bize karşı savunacaklar? Bize karşı, katımızdan olana karşı onları savunup koruyacak tanrıları mı var onların? Kime güveniyor bu adamlar? Kimi tanrı biliyorlar? Bizden kendilerine gelecek bir ölüme, bir helâke, bir mağlubiyete, bir hezimete, bir dünya azabına, bir dünya hastalığına, bir dünya depremine, zelzelesine, bir dünya tufanına, bir âhiret azabına, bir ateşe, bir cehenneme karşı kim koruyabilecek onları? Elleriyle işledikleri yüzünden Allah onlara bir kıtlık gönderse hangi ekonomik tanrıları kurtarabilecektir onları bundan? Bir sâri, bir toplumsal hastalık gönderse Allah, hangi şifa tanrıları kurtaracak? Bir felâket, bir azap gazap gönderse Allah hangi korumacı İlâh kurtarabilecek onları? Halbuki onların şu anda Allah berisinde tanrı bilip kendilerine sığındıkları, kendilerine kulluk ettikleri, yasalarını uyguladıkları bu yapay tanrıları ve tanrıçaları bırakın onlara bir fayda ve zarar sağlamayı, kendilerine bile yardımda bulunamazlar. Bana şirk koşmaya, ortak bilmeye çalıştığınız bu tanrı taslakları bırakın sizi korumayı, onlar kendi nefislerini bile koruyamazlar. Allah’tan, Rablerinden ken-dilerine gelebilecek bir belâyı, bir azabı, bir ölümü def etmeye bile gücü yetmeyen bu insanlar nerde kaldı size yardım edip sizi benden geleceklerden koruyacaklar? Kendilerine gelen açlık gibi, yorgunluk gibi, hastalık gibi, ölüm gibi bir sıkıntıyı bile defedemeyen bu varlıklar nerde kaldı sizin sıkıntılarınızı giderebilecekler? Evet bu adamlar nasıl sizin arzularınıza, isteklerinize cevap verebilecekler? Sizi hem dünyada, hem de Ukba’da nasıl mutlu edebilecekler? Ne yapabilecekler bunlar sizin için? Ölümü engelleyebilecekler mi? Ölüm döşeğine yattığınız zaman, iki saatliğine olsun onu geciktirebilecekler mi? Zamana iki dakikalığına söz geçirebilecekler mi? Gökten iki damla yağmur indirebilecekler, yerden bir tek bitki bitirebilecekler mi? Kendilerine bile sahip olmayan bu tağutlar nerde kaldı arkalarından giden enayilere bir şey sağlayabilsinler? Evet o sizin Allah’a ortak koşup yasalarını Allah yasalarına tercih ettiğiniz, hayatınızı düzenleme konusunda Allah’tan daha bilgili kabul ettiğiniz varlıklar, onlar kesinlikle size hiçbir yardımda bulunamazlar. Buna onların güçleri yermediği gibi, güçleri yetse bile size yardımda bulunmayı asla istemezler onlar. “İstetaa” kelimesinde bu mânâ da vardır. Yâni onlar size herhangi bir yardım sağlamaya, sizi korumaya güç yetiremezler, güç yetirseler bile bunu asla istemezler demektir. Çünkü onlar başkalarına vermeye değil, almaya alışmış varlıklardır. Başkalarını korumaya değil, başkaları tarafından korunmaya alışmış varlıklardır. Sizler tarafından korunan, sizler tarafından beslenen bu âcizlerden ne bekliyorsunuz? Onlar sizi koruyamadıkları gibi bizden herhangi bir yakınlıkta da bulunamazlar. Yâni bizim yanımızda bir yakınlıkları, bir şefaat hakları da yoktur onların. Bizim katımızda kendilerine şefaatçi de bulamazlar. Ne kendi kendilerini koruyabilirler, ne de onlar yüzünden birileri korunur.
44. “Biz bunlara ve babalarına geçimlikler verdik de ömürleri uzadı; şimdi memleketlerini her yandan eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelen onlar mıdır?” Bilâkis biz onlara ve atalarına pek çok nîmetler, geçimlikler verdik. Dünyada onlara imkânlar, fırsatlar verdik. Ta ki onlara bu dünyada tanıdığımız ömürleri uzadı da, sağlıkları, sıhhatleri, bollukları, nîmetleri uzadı da, güçleri, kuvvetleri, mülkleri saltanatları uzadı da 70,80 yaşlarına geldiler. Küfürlerine rağmen biz onların üzerinden nîmetlerimizi eksik etmedik. Şu andaki kâfirleri düşünün. Veya meselâ Nuh (a.s) karşısında 950 yıl peygambere isyan, Allah’a küfür içinde hayat yaşayanları bir düşünün. Şimdi Allah’ın kendilerine yıllarca imkân tanıdığı bu kâfirler: Görmüyorlar mı yeryüzünü etrafından eksilttiğimizi? Hâlâ görmüyorlar, düşünmüyorlar, anlamıyorlar mı yeryüzünü etrafından eksiltmeye başladığımızı? Farkında değiller mi bunun? Allah’ın kendilerine uzun uzun ömürler verdiği bu kâfirler yavaş yavaş etraflarının nasıl eksiltilip daraldığını görmüyorlar mı? Her geçen gün küfrün ve şirkin aleyhine İslâm’ın gönüllere nüfusu, Allah dâvâsının adım adım kalplere yürümesi, İslâm coğrafyasının genişlemesi, küfür ve şirk coğrafyasının daralması, küçülmesi anlatılıyor. Görmüyorlar mı ki biz arzda ilerlemekteyiz. Görmüyorlar mı ki bizim dâvâmız, bizim mesajımız Arabistan yarımadasında hızla yayılıyor. Bizim mesajımızın yayılışı karşısında, mesajımızı yayanlarla birlikte bizim de yürümemiz, bizim de birlikte olmamız karşısında küfür ve şirk dünyası daralıyor. Küfrün ve şirkin etkisi azalıyor. Kâfirlerin etki sahâlârı daralıyor. Egemenlikleri sarsılıyor. Köleleştirdikleri müslümanlar birer birer uyanıyorlar. İslâm dünyası birer birer kâfirlerin egemenliklerinden kurtuluyorlar. Görmüyorlar mı bu âyetleri? Allah’ın kâfirlerin elebaşlarını yok ettiğini görmüyorlar mı? Kâfirlerin yok edilişi bazen müslümanların eliyle olur, bazen de Allah kendi kendilerine onların yok edilişini sağlayıverir. Daha dün müslüman kanına doymayan zalim İzak Rabini kim yok etti? Müslümanlar mı yok etti? Allah kendi kendilerine yok et-tiriyor zalimleri? Veya geçmiş dönemlerde ülkemizdeki din düşmanlarını birbirlerine kırdırmadı mı? Bazen bir fâsıkla da Allah düşmanlarını yok edip dinini yüceltiverir. Evet Allah kâfirlerin egemenliklerini, güçlerini eksiltiyor, bunu görmüyorlar mı? Etraflarını daraltıyor. Tabi bu âyeti önce Mekke için düşünürsek, Rabbimiz her gün bir kaç insanı müslüman yaparak kâ-flerin sınırlarını, sayılarını daraltıyordu, bunu görmüyorlar mı? Kölelerini kaybediyorlardı. Her gün bir küfür beldesinin İslâm beldesine katılmasını, her gün bir küfür ailesinin İslâm ailesine katılmasını ve böylece etraflarının daraldığını görmüyorlar mı? Hattâ kendi oğullarının bile müslüman olduklarını görmüyorlar mı? Kendi egemenlik sahâlârının evlerinin içinde bile daraldığını, bitmeye başladığını görmüyorlar mı? O gün böyle olmuştu, bugün de böyle olacak Allah’ın yardımıyla. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Şimdi ne bekliyor bu kâfirler? Bunu göre göre hâlâ galibiyet mi bekliyorlar? Müslümanlar karşısında üstün gelenler, galip olanlar onlar mı olacak? Galip gelenler onlar mı olacak, yoksa Allah mı? Bunlar kiminle savaştığının farkında değiller mi? Bugüne kadar kim baş edebilmiş Allah’la? Göklerde ve yerde egemen olan Allah’sa, mutlak güç kudret sahibi Allah’sa, Allah’ın dilemesiyle onların çocukları bile, vatandaşları bile müslüman oluyorsa kesinlikle bilelim ve inanalım ki galip gelen de Allah olacaktır, Allah taraftarları olacaktır.
45.“De ki: “Ben ancak sizi vahy ile uyarıyorum” Uyarıldıkları zaman, sağırlar çağrıyı duymazlar.” Ey peygamberim, sen de ki onlara ben sizi vahiyle uyarıyorum. Benim istinat noktam, hareket noktam, uyarım vahiydir. Ama in-sanları benim vahyimle uyardıktan sonra da sakın peygamberim, yo-la gelmediler diye, uyarıya müspet cevap vermediler diye üzülme. Çünkü uyarıldıkları zaman sağırlar dâveti işitmiyorlar. Sağırlar işitmeyecekler. Sağırlar dâvetle ilgilenmeyecekler. İşte peygamberin görevi budur. Peygamber Allah’ın emriyle insanları vahiyle uyaracak. İnsanlara vahyi duyuracak, ama unutmayacak ki bu dâvet karşısında sağırlar da olabilecek. Dolayısıyla yeryüzünde peygamber yoluna, peygamber misyonuna sahip çıkan, peygamber sorumluluğunu üstlenen Müslü-manların görevi de işte budur. Ey peygamberim, de ki, ben sizi va-hiyle uyarıyorum. Emrin ilk muhatabı Rasulullah efendimizdir. Rab-bimizden bu emri ilk alan Rasulullah efendimizdir. Ama onun şah-sında kıyâmete kadar bu emri alan müslümanlar da bununla sorum-ludur. Nasıl ki bu emri alan Rasulullah efendimiz Mekke’de bir tek ev, bir tek insan kalmayacak biçimde Allah âyetlerini, Allah vahyini insanlara duyurmuşsa, bu dünyadan ayrılacağı ana kadar bu mesajla insanları uyarmaya devam etmişse, onun yolunun yolcusu olarak bizler de Rabbimizin bu emrini yerine getirmek ve ulaşabildiğimiz tüm insanlığı vahiyle uyarmak zorundayız. Bu âyet Rasulullah efendimizin risâletini tescili oluyordu. Yâni Rasulullah efendimizin ben sizi vahiyle uyarıyorum sözünün, iddiasının tesciliydi bu âyet. Allah’ın Resûlü bu âyetin inişinden önceki dönemlerde insanları Allah vahyiyle uyarıyordu. Peygamber olup yeryüzünde Allah sözcülüğünü üstlendikten sonra peygamberimiz sürekli insanları cennetle, cehennemle uyarıyor, müjdeliyor, korkutuyor ve Allah’a kulluğa dâvet ediyordu. Ama eğer şu ana kadar hayatımızda vahiy yoksa, vahiyle uyarı yoksa, uyarılarımız vahye dayanmıyor, vahiyden kaynaklanmıyorsa, vahyin dışında, Allah âyetlerinin dışında başka şeyler duyuruyorsak insanlara, o zaman elbette bu sözü söyleme hakkımız olmayacaktır. Yâni hem kendi dünyamızda âyetler yoksa, hem de insanlara yaptığımız konuşmalarda âyetler yoksa, o zaman bunu demeye hakkımız olmayacaktır. Öyleyse eğer şu ana kadar hep vahiyle konuşmamış-sak, vahiyle beraber olmamışsak, insanları vahiyle uyarmamışsak bu âyeti duyduğumuz şu andan itibaren vahyi tanıma ve hem kendimizi hem de dışımızdaki insanları vahiyle uyarma yoluna girelim inşallah. Böylece bu âyetiyle Allah’ın bizden istediğini yapmayı, Allah’ın bizi görmek istediği noktaya gelmeyi becerelim Allah’ın izniyle. Evet Allah’ın Resûlü insanları vahiyle uyarıyordu, ama sağırlar bu uyarıyı, bu dâveti işitmiyorlardı. Yâni Allah yeryüzüne vahiy gibi en büyük nîmetini indirsin, yeryüzüne kendi bilgisini sunsun, bu iş için insanların arasından sözcü olarak şerefli bir elçi seçsin de bu insanlar hâlâ bu elçinin mesajına kulak vermesinler. Ve şu anda da peygamber yolunun yolcuları kendilerine hâlâ bu mesajı sunmaya devam ettikleri halde bu insanlar buna ilgisiz kalsınlar. Canları isterse. Bunun zararı bu işitmeyenlere aittir. Değilse hiçbir zaman bunun zararı ne bu dâvetin sahibi olan Allah’a, ne sadâkatle bu mesajı insanlara ulaştıran peygambere, ne de peygamber misyonunu üstlenerek gece gündüz kendilerini vahiyle uyarmaya çalışan müslümanlara ait değildir.
46. “Rabbinin azabından onlara bir esinti dokunsa: “Vah bize! Doğrusu biz haksızdık” derler.” Evet her ne zamanki Rabbinin azabından bir nefha, bir esinti onlara dokunsa, hemen cıyak cıyak ötmeye başlarlar. Kendilerine Rabbinden bir azap haberi yaklaştırıldığı zaman hemen zalimliklerini, Allah karşısında güçsüzlüklerini anlayıp vah bize, yazıklar olsun bize, biz zalimlerden olduk derler. Rablerinden kendilerine gelebilecek ufacık bir nefha bile, küçücük bir zarar bile onların zalimliklerini anlamalarına yetmektedir. O kadar âciz ki bu insanlar ufacık bir sarsıntı, ufacık bir hastalık, ufacık bir ekonomik kriz bile zalimliklerini itiraflarına yetmektedir. Bu durum belki Allah’ın insan fıtratına koyduğu ve yerinde kullanıldığı zaman insanın hayrına sebep olabilecek iyi bir özelliktir. Başlarına Allah’tan ufacık bir belâ geldiği zaman, Allah’ın küçük bir azabıyla, uyarısıyla karşı karşıya geldikleri zaman, başları daraldığı zaman hemen Allah’ı hatırlayıp ya Rabbi! diyebiliyorlar. Allah karşısında tavırlarını yargılayıp ya Rabbi yazıklar olsun bize, meğer biz zalimlik etmişiz diyebiliyorlar. Kendi zulümlerini idrak edip kavrayabiliyorlar. İşte Rabbimizin onların fıtratlarına koyduğu bu özellikleri sebebiyle bu insanlar daha büyük belâlarla, daha çetin azaplarla karşı karşıya geldikleri zaman Rablerine kulluğa dönebilirler. Bu onların müslüman olmalarını sağlayabilir. Gerçekten bakıyoruz her bir dönem peygamber karşısında zalimane davrananların, Allah ve elçileriyle en büyük savaş verenleri bu fıtrî özellikleri sayesinde yavaş yavaş da olsa İslâm’a döndüklerine şâhit oluyoruz. Yâni insanlar tüm âcizliklerine rağmen yaratıcılarına kafa tutacaklar, yaratıcılarının elçilerine zulmedecekler, Rabbim Allah diyen insanlara hayat hakkı tanımayacaklar, yeryüzünde Allah’ı diskalifiye ederek kendi Rabliklerini, kendi İlâhlıklarını iddia edecekler, ama günün birinde Rabbimiz kendilerine ufacık bir azap, ufacık bir baş ağrısı gönderecek ve bu insanlar hatalarını anlayacaklar, zalimliklerini anlayacaklar, yazıklar olsun bize biz zalimlerden olduk diyecekler. Evet bu itiraf, bu yargı böyle diyenler için onlar namına gerçekten güzel bir şeydir. Ama Allah azaplarıyla, Allah uyarılarıyla karşı karşıya geldikleri halde hiç tınmayan, hiç sarsılmayan, Allah’ın uyarılarını kendi kendilerince bir yoruma tabi tutup, bunlar tabii olaylardır. Bunlar önceden de olan olağan hadiselerdir. Atalarımız da bu tür ha-diselerle karşılaşmışlar. Bunlar normal şeylerdir diyerek bu tür imtihan konularından ibret almayan insanların, toplumların Allah’a dönmeleri mümkün olmayacaktır. Evet elleriyle işledikleri şeyler sebebiyle merhameti bol olan Rabbimiz hemen onları yakalamayıp merhameti gereği onlara uyarıcılar, belâlar, mûsibetler göndermiş. Kıtlıklar, hastalıklar, bitler, çekir-geler, tufanlar göndermiş. Gökten yağmurlarını kesivermiş. İnsanları birbirlerini kıracak, birbirlerini yiyecek duruma getirmiş. Ama insanlar Allah karşısında kendi durumlarını sorgulayıp, bu gelenlerden dersler çıkarıp, yahu biz suçluyuz, biz zulmediyoruz da onun için bütün bunlar başımıza geliyor diyerek Allah’a kulluğa yönelmemişler. İşte insanların, toplumların kaybı burada başlıyor. Çünkü Allah’ın gönderdiği bu uyarıcılar aslında insanların, toplumların uyanmalarına sebep olmalıydı. Ama bugün bu tür azaplarla uyanmayanlar yarın o büyük azapla uyanacaklar. Uyanmaz komaz olsunlar. Ne kıymeti olacak ta bu uyanmanın? Eğer Allah’ın rahmeti gereği toplumlara gönderdiği bu belalar, bu azaplar karşısında bağışıklık kazanmış, hiç tınmaz, hiç aldırış etmez hale gelmiş bir toplum içinde insanlardan bazıları çıkıp ta toplumu bu kötü gidişiyle uyarmazsa, onları vahiyle, Allah’ın âyetleriyle, kıyâmetle, azapla uyarmazsa, artık Allah’ın azabı o toplumu top yekun kaplayacaktır. O toplum top yekun azabı hakketmiş olacaktır. Ama Allah’la savaşa tutuşmuş, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın diniyle sa-vaşa tutuşmuş bir toplum içinde insanlardan bazıları çıkıp ta, ey insanlar, Allah’ın size uyarıcılar olarak gönderdiği bu belâların, bu depremlerin, bu açlıkların, bu kıtlıkların, bu ekonomik sıkıntıların, bu ailevi ve toplumsal huzursuzlukların, bu sari hastalıkların, bu siyasal bunalımların temel sebebi bilesiniz ki önceki toplumlarda da görülen tabii olaylar, olağan hadiseler değildir. Bütün bunlar bizim zulümlerimizin neticesidir. Bizler Allah’a karşı, Allah’ın kitabına karşı, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın elçisine karşı zulmettiğimiz için, hayatımızda Allah’ı diskalifiye ettiğimiz için, kitapsız bir hayat yaşadığımız için, peygambersiz bir hayat yaşadığımız için, Allah’a kulluktan kaçtığımız için Rab-bimizden gelen uyarılardır bunlar. Rabbimiz bütün bu belâlarla bizi uyarıyor. Bunlar Allah’ın bizi denemeleridir. Gelin ey insanlar, bu uyarılardan ibret alalım da hep birlikte Allah’a yönelelim. Allah’a kulluğa yönelelim. Yıllardır kaçtığımız Rab-bimize tövbe edelim. Yönümüzü, kıblemizi Allah’a doğru çevirelim. Allah’la, Allah’ın Kitabıyla, Allah’ın elçisiyle barışık bir hayatın içine girelim. Günahlarımızdan, zulümlerimizden vazgeçip Rabbimize yalvarıp yakaralım da Rabbimiz bu belâlardan, bu çıkmazlardan, bu bu-nalımlardan bizi kurtarsın. Bizi sahil-i selâmete çıkarsın demek zorundayız. Demek zorundayız ki daha büyük, daha genel azaplardan bu toplumu, bu zavallı insanları kurtarmış olalım. Değilse Allah korusun böyle bir toplum içinde uyarıcılar da susarsa, onlar da evlerine, işlerine çekilir, onlar da günahkârların üyesi olmaya başlarlarsa genel bir azaptan sonra bunu demenin, Allah’a yalvarıp yakarmanın hiçbir kıymeti kalmayacaktır. Çünkü, unutmayın ki bir gün gelecek:
47. “Kıyâmet günü doğru teraziler kurarız; hiç bir kimse haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak Biz yeteriz.” Allah kıyâmet günü adâlet terazisi koyacaktır. Evet artık kı-yamet günü hesap kitap başlayacaktır ve artık geriye dönüş imkânı da kalmayacaktır. Rabbimiz öyle âdil bir terazi koyacak ki insanın tüm amelleri bu terazide tartılacak. Bir ölçü, bir tartı vazedilecek ki yarın bizce meçhul, bizce malum değil o. Ama bizler mahiyetini bilmesek de, anlamasak da âhirete müteallik her bir iman konusuna olduğu gibi inanıyoruz. İnanıyoruz ki yarın Rabbimiz bizim amellerimizi tartmak, değerlendirmek için bir mîzan vazedecektir. Mü’minler için böyle bir mîzan konulacağını anlatan Rabbimiz Kehf sûresinin 105. âyetinde de kâfirler için terazi konulmayacağını, onların amellerini değerlendirmeye bile tabi tutmayacağını anlatır. “Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyâmet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.” (Kehf 105) Evet kâfirler için terazi konmayacak. Çünkü bunlar Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden kimselerdir. Allah’ın kendilerine yol göstermek üzere gönderdiği kitabının âyetlerini inkâr etmişler, Allah’ın âyetlerini örtmüşler, âyetleri gündemlerinden düşürmüşler, âyetlerden habersiz bir hayat yaşamışlar. Ve de O’na kavuşacakları günü hesaplarına katmadan yaşamışlar. Yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerinden hesap sorulmayacak zannederek yaşamışlar. Onun için tüm amelleri boşa gitmiştir kâfirlerin. Rabbimiz buyurur ki biz onlar içim kıyâmet günü herhangi bir tartı da tutmayacağız. Onların amelleri asla değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır. Amellerinin hiçbir değeri olmayacaktır yâni. Ne ya-parlarsa yapsınlar, isterse büyük büyük ameller işlesinler. Fabrikalar, yollar, köprüler kursunlar. Açları doyurup çıplakları giydirsinler. Değil mi ki tüm bu amellerinin yaptırıcısı Allah değil, hepsi boştur bunların. Ya da onlar tüm çabalarını, tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble edinmiş, tüm plan ve programlarını dünyayı kazanmak adına yapmışlar. Dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve başarılı olmak üzere yapmış insanlardır. Onun içindir ki yaptıklarının hiç birisi âhirete intikal etmeyecektir. Hiçbir amellerinin karşılığını görmeyeceklerdir. Evet sadece mü’minler için konulacak bir terazi, bir mîzan. Kur’an ve sünnette ortaya konduğuna göre öyle bir terazi düşüneceğiz ki bu terazide kul kendisi tartılacak, sözleri, amelleri, düşünceleri, kelimeleri, eceli, rızkı her şeyi tartılacak. Hem ameli, hem imanı, hem düşünceyi, hem kişiyi o ameli işlemeye sevk eden niyeti, yâni adamın ciğerini, bağırsaklarını bile tartabilecek bir terazi konulacak yarın. Evet Kur’an ve Sünnette ortaya konduğuna göre öyle bir terazi düşüneceğiz ki bu terazide kul kendisi tartılacak, sözleri, ameli, düşünceleri, kelimeleri, eceli, rızkı her şeyi tartılacak. Tabi biz hep iki kefeli bir terazi düşünüyoruz. Onun içindir ki tamam bu terazinin bir kefesine bizim amellerimiz konacaktır anladık da acaba bu terazinin öbür kefede ne olacak? diyoruz. Ama şimdi elektronik teraziler çıktı. Ve artık iki kefeye gerek olmadığını tek kefeli bir terazinin de olabileceğini gördük. Bir de şöyle düşünüyoruz. Tamam maddi şeylerin tar-tılabileceğini anlıyoruz da acaba madde olmayan amel, cisim olmayan düşünce, niyet nasıl tartılacak? Acaba bir söz, bir hareket nasıl ölçülecek? Bunu nasıl anlayacağız? Hani yaşadığımız şu dünyada biz de tartarız değil mi? Bir şahsı, bir düşünceyi, bir hareketi bir tavrı biz de ölçüp tartarız. Meselâ hasan deriz şöyle bir tartıveririz ve yok ya onda hayır yoktur deyiveririz. Bir kooperatifte birine bir görev verilecekse hemen kendisine verilecek o göreve göre şöyle bir ölçüp tartarız onu ve deriz ki tamam bu işin ehli odur deriz, ya da olmaz bu iş onun işi değildir deriz. İşte Rabbimizin yarın koyacağı terazi, mizan hem ameli, hem imanı, hem düşünceyi, hem ameli, hem kişiyi o ameli işlemeye sevk eden niyeti, yani adamın ciğerini, bağırsaklarını bile tartabilecek bir terazi. Bizce malum olmayan hakikatler misallerle anlatılır. Meselâ Rabbimiz bizim görmediğimiz, duyularımızla idrak edemediğimiz gaybî bir konu olan cenneti anlatırken ırmaklar, Huriler, Ğılmanlar, elmalar, incirler, üzümler, atlas elbiseler, inciler, zebercetler vs ile anlatır. Kâfirler için böyle asla bir mizanın konulmayacağını onların amellerinin kaale bile alınmayacağını anlatan Allah’ın Resûlü Abdullah İbni Mes’ud efendimizin incecik bacaklarına gülüşen kimselere şöyle buyuruyordu: “Onun bacakları incedir diye gülmeyin, Allah’a yemin ederim ki o bacaklar mizanda Uhut dağından daha ağır geleceklerdir.” Hiçbir nefis, hiçbir kimse hiçbir şekilde zulme uğratılmayacaktır. Allah öyle güzel hükmedicidir ki hükmünde kullarına zerre kadar zulmetmez. Hükmünde, kararında asla adâletsizliğe, zulme düşmez Rabbimiz. Gerek dünyada kendisine kendisinin istediği gibi kulluk yapmış, müslümanca bir hayat yaşamış müminlere, gerekse emirlerine, yasalarına isyan içinde bir hayat yaşamış olan kâfirlere adâletle bir hüküm verecek, adâletle karşılık verecek Rabbimiz. İnsanlar yarın bir kıl kadar, bir iplik kadar bile zulme uğramayacaklardır. Allah adına yaptıklarının, yaşadıkları hayatın karşılığını mutlaka göreceklerdir. Bir tek nefesleri, bir damla terleri bile zâyi olmayacaktır. Herkes dünyada ne yapmışsa, ne tür ameller işlemişse onunla karşı karşıya kalacak. Çünkü bu amelleri kendileri işlemiştir. Kendi amellerinin karşılığıdır bunlar. Değilse yapmadıkları, işlemedikleri suçlardan ötürü Allah hiç kimseyi cezalandırarak zulmetmez. Ya da başkalarının günahlarını yanlışlıkla bir adamın defterine yazarak, işlemediği günahlardan ötürü ona zulmetmez. Veya yaptıklarının bir kısmını zâyi etmek sûretiyle Allah kimseye zulmetmez. Hayır hayır, Allah hiçbir haksızlık yapmaz, bunlar bu adamın bizzat dünyadayken kendi elleriyle işlediği amellerin değerlendirilmesidir. Allah âdil bir Melik olarak, âdil bir hükümdar olarak hükmünü verecektir. Tabi sadece o gün değil, bugün de adildir Rabbimiz. Yâni Rabbimiz o gün kullarının amellerini değerlendirirken ne kadar adilse, bugün O’nun Kitabına göre, mîzanına göre, hayat programına göre hüküm vermek de o kadar adâlettir. Ve bu Kitabın, bu Mîzanın dışında da başka bir adâlet, başka bir doğru hüküm, başka bir doğru Mîzan da yoktur. Evet hardal tanesi kadar bir amel bile olsa biz onu getirip teraziye koyacağız, onu değerlendirmeye tabi tutacağız diyor Rabbimiz. Zerre kadar, hardal tanesi kadar bir amel de olsa onu terazide söz konusu ederiz diyor. İster iyi bir amel olsun, isterse kötü bir amel olsun. Öyleyse Allah adına yaptıklarımızı, yapacaklarımızı asla küçük görmeyelim. Bunlar küçük, bunlar değersiz demeyelim. Büyük küçük fark etmez Allah adına verelim. Allah’ın rızasını kazanmak ve yarın defterimizde yazılı bulmak, teraziye konmak için en küçük amelleri bile ihmal etmeyelim. Yarım hurmayla da olsa, güzel bir çift sözle de olsa kendimizi cehennemden kurtarmaya çalışalım. İyilikler konusunda böyle olduğu gibi günahlar konusunda da, kötülükler konusunda da aynı hassasiyeti gösterip, küçük görülen günahlardan da sakınmasını bilmek zorundayız. Hesap görücü olarak Allah yeter. Belki şu anda yaşadığınız hayatta kendi kendinize bir düzen dolap içine girerek, yaptığınız haksızlıklar konusunda kılıflar hazırlayarak, tüm çevreyi atlatmayı becermiş olabilirsiniz, ama unutmayın ki Allah sizi görmektedir. Allah tüm yaptıklarınıza şâhittir ve hesap görücü olarak yetmektedir. İşte tüm hayatımızda, tüm yapıp ettiklerimizde Allah bu hesap görücülüğü ile toplumu murakabesi altına alıyor. Yaşadığımız bu dünyada sürekli kendisinin gözetimi ve kontrolü altında bir hayat yaşadığımızı unutmamamızı, bunu çok iyi anlamamızı, yaptıklarımızın tümünü kendisine lâyık bir şekilde muhsinler olarak yapmamızı istiyor Rabbimiz. Öyleyse gelin ey insanlar, Allah kontrolünde olduğumuzu unutmadan yaşayalım. Bunlar bunlar küçüktür, bunlar bunlar değersizdir diye Rabbimizin istemediği kötülükleri işlemeye kendi kendimize cevazlar bularak cesaret etmeyelim, cüret etmeyelim. Küçük görerek güzel amelleri de işlemekten uzak durmayalım. Bir gün bu küçük gördüğümüz iyiliklerin bizi cennete götüreceğini, bu basit gördüğümüz kötülüklerin de bizi baş aşağı cehenneme yuvarlayacağını unut-mayalım. Haydin öyleyse hesabımızı buna göre güzel yapalım. Hesabımızı güzel görecek Allah huzuruna çıkmazdan önce, fırsat eldeyken O’nun hesap ölçülerine göre, O’nun kitabının mîzanına göre bir hayat yaşamanın, bir hesap ödemenin sıkıntısını bugünden yaşayalım. Tüm hayatımızı, tüm amellerimizi Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti belirlesin. Kitap ve sünnet desin biz öyle yapalım da öte âlemde hesabımız güzel çıksın inşallah.
48. “Andolsun ki, Mûsâ ve Harun'a eğriyi doğrudan ayıran Furkân’ı, sakınanlar için ışık ve öğüt olarak verdik.” Biz Mûsâ’ya ve Harun’a Furkân’ı verdik. Mûsâ (a.s)’a verilen Furkân Tevrat’tır. Harun (a.s) da Onunla birlikteydi. İkisi birlikte Allah’tan görev aldılar. Rabbimiz Tur dağında Mûsâ (a.s)’a elçilik verip kendisini şereflendirince Mûsâ (a.s) bu şerefli görevi kardeşi için de istedi. Kardeşi Harun’un da elçilik göreviyle görevlendirilmesi konusunda Rabbine dua dua yalvarıp yakardı da Rabbimiz Onu da elçi seçti. Mûsâ (a.s) en güzel bir kardeşlik numunesi sergileyerek kardeşi için de hidâyeti istedi. Biz de bunu kendimize örnek alacağız. Biz de kardeşlerimiz için hidayet isteyeceğiz. Biz de kardeşlerimizin hidayeti için çırpınacağız. Biz de kardeşlerimizin şerefe, şerefli konumlara ulaşmasını isteyeceğiz. Evet her ikisine de verilen Tevrat Furkân’dır. Tevrat’ın bir adı Furkân olduğu gibi, bizim Kitabımız Kur’an’ın bir adı da, bir özelliği de Furkân’dır. Furkân; fark eden, fark ettiren, ayıran demektir. Allah’ın kitaplarının böyle bir özelliği vardır. Yâni Allah’ın kitapları hakkı bâtıldan, bâtılı haktan ayırırlar. Bir de hakkı bâtılı, iyiyi kötüyü fark ettirirler kitaplar. Kitap onunla birlikte olan kişiye yolunu fark ettirir, hayatını fark ettirir. Kitapla beraber olan kişi hayatındaki tüm bozuklukları, tüm yanlışlıkları, tüm bozuk düzenlikleri fark ediverir. Kitapla birlikte oluverdiniz mi, hadiselere Kitabın gözlüğüyle bakıverdiniz mi o her şeyi size fark ettiriverecektir. Hayatınızdaki küfür alâmetlerini, şirk unsurlarını, nifak eserlerini ve tüm bozuk düzenlikleri kitapla fark ediverirsiniz. Kitapla tanışmamışsanız, kitapla beraber değilseniz bunları anlamanız mümkün olmayacaktır. Öyleyse şunu kesinlikle bilelim ki bu Kitabı tanımadan, bu kitapla tanışmadan bizim hak ve bâtılı tanıma imkânımız yoktur. Kitaptan bağımsız olarak bir şeye iyi, ya da kötü deme yetkimiz yoktur. Haram, ya da helâl deme yetkimiz yoktur. Çünkü Kitabın iyi dediği iyidir, hak dediği haktır, bâtıl dediği de bâtıldır. Onun ötesinde hiç kimsenin değer yargısına itibar edilmez. Evet Allah kitaplarının bir başka özelliği de, gerek Tevrat ve gerekse Allah’ın bu son Kitabı Kur’an aynı zamanda ziyâdır, ışıktır, nûrdur. İnsanlığın yolunu aydınlatan, küfür, şirk karanlıkları içinde ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette kıvranan tüm dünya insanlığını aydınlığa çıkaran bir özelliğe sahiptirler. Karanlık bir dünyanın insanları, çözümsüz bir dünyanın insanları, bunalımlı bir dünyanın insanları kıyâmete kadar bu özelliğe sahip olan bu kitapla ancak aydınlığa çıkabilecektir. Öyle değil mi? Eğer şu anda Allah’ın kendilerine gönderdiği bu ışığa sırt dönmüş, kitapla diyaloglarını kesmiş, şeytan vahiylerinin gündemlerinin içine dalmış, değer yargıları tefessüh etmiş bir dünyada, eğer şu anda Rabbimiz bizi kendi gündemleriyle, kendi değer yargılarıyla, kendi ışıklarıyla, kendi âyetleriyle karşı karşıya getirmeseydi biz ne yapardık? Hakkı, bâtılı, adâleti zulmü, iyiliği kötülüğü, doğruyu yanlışı biz nereden öğrenebilirdik? Tüm dünyayı kaplayan, tüm dünyayı etkisi altına alıp, tüm değer yargılarını altüst eden bu şeytan vahiylerinin arasında bizler Hakka nasıl ulaşabilirdik? Rahmeti bol olan Rabbimiz rahmetinin gereği olarak bize böyle Furkân bir kitap göndermeseydi, şu anda karanlık güçlerin egemen olduğu, karanlık güçlerin beyinleri kararttığı bir dünyada şu anda ulaştığımız aydınlığa nasıl ulaşabilirdik? Bir de Allah’ın kitapları zikra’dır. Zikirdir. Gündemdir bu kitaplar. Müslümanın gündemidir. Müslümanın gündemini Allah’ın kitabı oluşturur. Rabbimiz hangi konunun gündem olmasını istiyorsa, hangi konuyu gündeme almamızı istiyorsa onu gündeme almak zorundadır müslüman. Rabbimiz hangi konunun düşünülmesini, hangi konunun konuşulmasını istemişse onu düşünmek, onu konuşmak zorundadır müslüman. İşte şu anda peygamberleri gündeme almamızı istedi Rabbi-miz, biz onu gündeme aldık. Biraz sonra başka konuların gündem olmasını isteyecek ve onları gündemimize alacağız. Şeytan gündem-leriyle asla meşgul olmayacağız. Zaten Kitabı gündemine almayan insanlar mecburen şeytan vahiylerini gündemlerine alıyorlar. Kim bu Kitabın âyetlerini gündemine alırsa, hayatını bu kitapla düzenleme gayreti içine girerse, işte o muttakidir, kitapla yol bulan, hayatını Allah için yaşayan kimsedir. Bakın bundan sonra Rabbimiz muttakilerin özelliklerini anlatacak:
49. “Onlar görmedikleri halde Rablerinden korkarlar; kıyâmet saatinden de titrerler.” Evet o muttakiler, kitapla yol bulanlar, Allah’ın Kitabından istifade edebilme hakkına sahip olanlar, kitabın esrarını kendilerine açtığı insanlar, gıyaben Rablerinden korkan, gıyabında Rablerinden haşyet duyanlardır. Evet onlar Rablerini görmüyorlar, duyularıyla O’nu algılama imkânına sahip değiller, ama vahye imanları gereği, gayba imanları gereği, muhsin olmaları gereği Rablerinin sürekli kendilerini gördüğünü, sürekli O’nun kontrolü altında olduklarını bilirler ve gıyabında O’ndan haşyet duyarlar. Rablerine boyun eğenler, Allah’ı gücendirmekten korkarlar, Allah’ı razı edememekten korkarlar. Ve bir de onlar saat konusunda, kıyâmet saati konusunda da tir tir titrerler. O saati hep gündemde tutarlar. Kıyâmetin hesabını kitabını bir an bile unutmadan bir hayat yaşarlar. Ne kadar da güzel kulluklar yapmışlarsa da hiçbir zaman kendilerini kesin cennetlik görmezler. Ne yaparlarsa yapsınlar, Allah’ın daha güzeline lâyık ol-duğunu ve cennete girebilmek için kesinlikle Allah’ın rahmetine muhtaç olduklarını hiçbir zaman hatırlarından çıkarmazlar. Acaba yapamadık mı? Acaba beceremedik mi? Acaba Rabbimizin hatırını kazanamadık mı? Acaba yaptıklarımız bizi ateşe mi götürüyor? diye tir tir titrerler. Âhireti, hesabı kitabı daima iki kaşlarının arasında hissederler. Rablerinden haşyet duyarlar. Acaba rızasına ulaşamadık mı? Acaba memnun edemedik mi? diye sürekli içlerinde bir endişe taşırlar. Hesabın kötüsünden, kötü hesaptan korkarlar. Rablerinden, Rablerinin rahmetinden ve cennetinden kesinlikle ümitlerini kesmemekle beraber, acaba mı ki? diye yine de korku içinde bir hayat yaşayarak her an daha iyiye, daha güzel bir müslümanlığa çabalarlar. Hayatlarına buna göre program yaparlar. Hayatlarının her bir saniyesine bu imanın mührünü vururlar. Evet işte böyle âhiret konusunda, ölüm ötesi hayatın hesabı kitabı konusunda müşfik olan, tir tir titreyen insanlardır muttakiler. Allah bizleri de onlardan eylesin inşallah.
50. “İşte bu, indirdiğimiz kutsal bir Kitaptır. Siz mi onu inkâr ediyorsunuz?” İşte Azîz olan Allah’tan gelme Azîz olan ve müntesiplerini Azîz kılan bir zikir. İşte yeryüzünün en büyük gündemi. Hem de bereketli olan, berekete konu olan, berekete kaynak olan, kendisiyle birlikte olanların hayatlarını bereketlendiren, ona sarılanları, onunla hareket edenleri cennete ulaştıran bir zikir. İşte şu anda yeryüzünde en büyük zikir olan, yeryüzünde en mübarek gündem olan bir kitapla beraberiz. Kim bu zikre tabi olursa, kim bu zikri gündemine alırsa, kim bu zikirle bir hayat yaşarsa, kim bu zikri okur, anlar, konuşur ve insanlara ulaştırırsa, insanların gündemlerini bu zikirle oluşturma kavgası içine girerse, hep bunu konuşur, hep bunu gündeme getirirse kesinlikle bilesiniz ki yeryüzünün en mübarek insanı odur. Yeryüzünde tebrik edilecek tek insan odur. Hal böyleyken: Siz böyle mübarek bir Kitabı, böyle tebrike şayan bir zikri inkâr mı ediyorsunuz? Onu reddetmeye mi çalışıyorsunuz? Onu gündemlerinize almamaya, onunla birlikte olmamaya, onu konuşmamaya, ona karşı ilgisiz kalmaya mı çalışıyorsunuz? Gündemlerinizi bu kitabın dışında başka şeylerle mi oluşturmaya çalışıyorsunuz? Başka şeyler konuşmaya, başka şeyler anlatmaya, başka şeyler dinlemeye mi çalışıyorsunuz? Şeytan vahiyleriyle oluşturduğunuz gündemlerinizin içinde Kitaba yer vermemeye mi çalışıyorsunuz? O zaman o gündemlerinizin bereketsizliği içinde mahvolup gitmeye hazır olun. Evet Mûsâ ve Harun (a.s)’ların gündeminden sonra şimdi de bir başka kutlu peygamber gündeme alınacak.
51. “Andolsun ki, daha önce İbrahim'e de akla uygun olanı göstermiştik. Biz onu biliyorduk.” Evet İbrahim (a.s) gündem yapılıyor. Muhakkak ki biz daha önce İbrahim’e de rüştünü verdik. İbrahim’i rüşte ulaştırdık. Onu Sırat-ı Müstakime hidâyet ettik. Rızaya ve cennete ulaştıran yolu, hak yolu, İslâm yolunu, teslimiyet yolunu gösterdik ona. Raşit kıldık onu. Kitabın, vahyin yönlendirmesine tabi kıldık onu. Çünkü biz onu bilenlerden idik. Ona Rüştü, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden ayırt edebilme gücünü verirken, Biz onun buna lâyık olduğunu biliyorduk diyor Rab-bimiz. İşte Allah’ın kutlu elçisi İbrahim (a.s) Allah’ın lütfuyla, Allah’ın verdiği rüştle, Allah’ın vahyiyle hakkı hak, bâtılı da bâtıl bilerek, bâtıldan sarf-ı nazar edip, Hakka yönelerek bakın şöyle buyurdu:
52. “İbrahim, babasına ve milletine: “Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?” demişti.” Rabbimizin rüşte ulaştırdığı İbrahim (a.s) babasına ve toplumuna dedi ki: Samimiyetle kulluk ettiğiniz bu putlar, bu heykeller, bu timsaller, bu semboller neyin nesi? Nedir bunlar? Ne anlama geliyor bunlar? Bunlar ne ki sizler karşılarında samimiyetle kulluk ediyor, söz-lerini dinliyor, arzularını yerine getiriyor, yasalarını uygulamaya çalışıyorsunuz? Kendi akıllarınızla, kendi ellerinizle ortaya koyduğunuz, kendi ellerinizle diktiğiniz, kendi hevâ ve heveslerinizle icat ettiğiniz bu putlar, bu sistemler, bu yasalar, bu âdetler, bu yönetmelikler neyin nesi? Benim Rabbimden getirdiğim dinimin karşısına çıkıp tutunmaya, savunmaya çalıştığınız, korumaya çalıştığınız bu timsaller neyin nesi? Sizin eseriniz değil mi bu sistemler? Siz kendiniz dikmediniz mi bu putları? Siz koymadınız mı bu yasaları? Siz kendiniz koy-madınız mı bu kanunları? Allah’ın sisteminin, Allah’ın mesajının karşısında şu savun-duğunuz, şu tutunduğunuz demokrasiyi kendiniz icat etmediniz mi? Ona tutunarak Allah sistemini dışlamaya mı çalışıyorsunuz? Allah dinine, Allah Rabliğine alternatif olarak diktiğiniz bu putları siz kendiniz kendi ellerinizle dikmediniz mi? Bu sistemleri kendiniz icat etmediniz mi? Evet insanlar kendi kafalarından, kendi hevâ ve heveslerinden bir şeyler üretiyorlar ve onlara tutunarak Allah sistemiyle savaş vermeye kalkışıyorlar. Diktikleri bu putlara dokunulmazlıklar izafe ederek, onların kesin doğru olduklarını kabul ederek onların tartışılmasına bile izin vermiyorlar. Meselâ kendi elleriyle laiklik diye bir put dikiyorlar, ona öyle bir sarılıyorlar ki, öyle bir kutsiyet izafe ediyorlar ki, öyle bir dokunulmazlık veriyorlar ki onların kesin bâtıl olduğunu bilen insanlar bile ona ilişmekten korkuyorlar. Evet adamlar kendi yaptıklarına sarılarak Allah yasalarıyla savaşmaya çalışıyorlar. Bunlar Allah’ınkinden daha üstün, bunlar Al-lah yasalarından daha doğrudur demeye çalışıyorlar. Meselâ kanun çıkarıyorlar, kendileri yasa yapıyorlar ve Allah’ın arzuları bu yasalarla çatıştığı zaman da eh ne yapalım yasalar böyle diyorlar. Ne yapalım yasalar izin vermiyor diyorlar. Peki kim yaptı bu yasaları? Kim dikti bu putları? Allah yasalarına göre örtünmek isteyen kızların karşısına kendi yasalarını çıkarıyorlar ne yapalım yasalar engel diyorlar. Eskiden müşrik Araplar helvadan put yapıyorlar, bir süre tapınıyorlar, sonra acıkınca da onu yiyiveriyorlardı. Şimdi de aynen öyledir. Yasa yapıyorlar, bir süre o yasalara saygı duyup uyguluyorlar on-ları, ama daha sonra işlerine gelmeyince de o yasaları yiyiveriyorlar. Hani şimdi şu anda on sene önceki yasalar var mı? Nerede onlar? Halbuki o günlerde o yasalar yüzünden ne canlar yakmışlardı değil mi? Ama aradan bir kaç sene geçince kendi yasalarını, kendi putlarını kendileri yiyorlar. Bütün bu yaptıklarınız sadece isimden ibarettir diyor Rab-bimiz. Sadece isim, altında da hiçbir şey yoktur. Meselâ adâlet di-yorlar, ama adâletin asına bile rastlamak mümkün değil. Hürriyet di-yorlar, eşitlik diyorlar, yasalar diyorlar, demokrasi diyorlar, laiklik di-yorlar, din ve vicdan özgürlüğü diyorlar, ama başörtülülere kan ağla-tıyorlar. İnsan hakları diyorlar, adâlet konseyi diyorlar, güvenlik konseyi diyorlar ama sadece isimden ibaret, altında bu isme lâyık hiçbir şey yok. Tüm dünyaya korkudan başka, zulümden başka hiç bir şey yaymıyorlar. Sadece isimden ibarettir bunların yaptıkları şeyler. Altını kazıdığınız zaman hiç bir çıkmaz. Sadece timsal ve sembolden ibarettir. Evet İbrahim (a.s) böyle buyurunca toplum diyor ki bakın:
53. “Babalarımızı onlara tapar bulduk” demişlerdi.” Evet diyorlar ki ey İbrahim, biz atalarımızı bunlara ibadet eder bulduk. Atalarımızı bu yolda bulduk. Biz atalarımızı bazı değerlerin bu temsilcilerine ibadet ve itaat eder bulduk. Dolayısıyla biz de atalarımızın yoluna tabi oluyoruz. Atalarımızın yoluna, anlayışına sahip çıkıyoruz. Onlar böyle deyince bakın Allah’ın elçisi çok tekitli bir ifadeyle şöyle buyuruyor: