Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Fussilet Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

54 ayetSayfa 2 / 2
39. “Senin yeryüzünü boynu bükük, kupkuru görmen de Allah’ın kudretinin delillerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır. Şüphesiz ki ona hayat veren Allah, mutlaka ölüleri de diriltir. Doğrusu O’nun her şeye gücü yeter.” Yeryüzünü böyle boynu bükük zelûl görmeniz de Allah’ın âyetlerindendir, Allah’ın kudret delillerindendir. Yeryüzü tıpkı bir koyun, bir deve gibi uysal kılınmıştır, size boyun eğdirilmiştir. Sizler şu anda onun omuzlarında gezip dolaşıyor, onun bitirdiklerinden yiyip içiyorsunuz. Ama bilesiniz ki o yeryüzünün zelûl, uysal ve sizin arzularınıza boyun büküp âmâde oluşu, kendiliğinden değildir, sizden de değildir. Onu bu hale getiren sizin Rabbinizdir. Onu sizin emrinize âmâde kılan Rabbinizdir. Eğer şu anda o yeryüzü, o arz, o toprak size itaat ediyorsa, bu Bizim ona çizdiğimiz, belirlediğimiz program gereğidir. Yeryüzü de Bizim kendisine belirlediğimiz yörünge gereği Bize kulluk yapmaktadır. Eğer öyle olmayıp da yeryüzü kendi keyfine göre hareket etseydi, sizin defterinizi çoktan dürmüştü. Bu ifade bir yandan yeryüzünün de, toprağın da huşû içinde Allah’a teslim olduğunu, Allah’a boyun büküp kulluk yaptığını, Allah’ın kendisi için belirlediği hayat programını icra ettiğini anlatırken, diğer taraftan Rabblerine secde ederek yüzlerini, alınlarını toprağa sürmeyi zillet kabul eden müstekbirlerin, kibirlilerin de sonunda o toprağa düşeceklerini, o toprağa yuvarlanacaklarını anlatıyor. Rabbimiz buyurur ki: Görürsün ki, toprak kupkurudur. Hiçbir hayat emaresi yoktur. Meselâ bir çöl, bir buzul veya birkaç metre don bir yer düşünün. Biz, rahmetimizle o kupkuru toprağa gökten suyu indirdiğimiz zaman o toprağın titrediğini, kabardığını, toprağın canlanıp hayat için harekete geçtiğini görürsün. Şüphe yok ki ona hayat veren, onu böylece ölü iken dirilten Allah, elbette ölüleri de işte böylece diriltir. İndirdiği yağmurla ölü toprağı dirilten Allah, aynen bunun gibi indirdiği vahiyle de ölü kalpleri diriltir. İndirdiği vahiyle, Rabbimiz ölülerden diriler çıkarır, kâfirlerden mü'minler oluşturur. Şüphesiz ki o her şeye kâdirdir. Yâni iradesini her neye tevcih buyurmuşsa, o anında vücuda geliverir.
40. “Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapanlar bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak olan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde gelecek olan mı? İstediğinizi yapın, şüphesiz ki Allah yaptığınız her şeyi görmektedir.” Âyetlerimizi tahrif etmek, inkâr etmek, yalanlamak sûretiyle onlarla savaşa tutuşanlar, âyetlerimizi örtmeye, gündemden düşürmeye, kullarımızın gözlerinden, kulaklarından saklamaya, gizlemeye çalışanlar var ya, onların yaptıkları Bize gizli değildir. Biz onların yaptıklarının tamamını görmekteyiz. Âyet-i Kerîmede “İlhad” İfadesi kullanılmaktadır. İlhad; inat demektir. Allah’ın âyetlerini görmeme, Allah’ın âyetleriyle tanışmama, Allah’ın âyetleriyle yüz yüze gelmeme konusunda inat edenler, Allah’ın kitabındaki âyetlerini okumama, onlara yönelmeme, kitapla diyalog kurmama, kitaba karşı ilgisiz kalma konusunda inat edenler, ona karşı ilhad içinde olanlardır. Yine ilhad; âyetleri değiştirmek, âyetleri konuldukları, vaz’ edildikleri anlamların ötesinde berisinde anlamlara sündürmek ve başka yerlere koymak anlamlarına gelmektedir. Yâni âyetlerin manalarını tahrif etmek, Allah’ın dediklerine demedi, demediklerine dedi diyerek Allah’ın âyetlerine kendi istedikleri manaları yüklemek, Allah’ın âyetlerini kendi hevâ ve heveslerine malzeme yapmaya çalışmaktır. Bunun yanında ilhad, inhiraf anlamınadır. Âyetlerin sahih anlamlarından inhiraf ederek, âyetlerin gerçek anlamlarıyla hiçbir ilgisi olmayan manaları âyetlere yüklemek de ilhaddır. İlhadın diğer bir anlamı da, mezara koymak demektir. Yâni bir şeyi doğruluktan eğriliğe götürmek, eğip bükmek demektir. İşte âyetlerimiz konusunda böyle davrananlar, kesinlikle Bizden kaçıp kurtulamazlar, bizden gizlenemezler. O halde söyleyin şimdi, baş aşağı ateşe, cehenneme atılacak olan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyâmet günü güven içinde emniyet içinde gelecek olan mı? Hangisi hayırlıdır bunların? Yaptıklarından ötürü cehenneme yuvarlanacak olan mı, yoksa emin olarak, emniyet ve güven içinde gelecek olan mı? Bir adam düşünün ki mü'min, yâni emin, emniyet içinde. Dünyada Allah’ın emanı altında bir hayat yaşamış, yaşarken, ölürken, kabirde, dirilişte, sıratı geçerken Allah’ın emniyeti altında, cehennem konusunda emin, cennete gitme konusunda emniyet altında. İşte mü'min olarak, yâni emniyetli olarak yaşayıp, emniyetli olarak gelen birisi mi daha hayırlıdır, yoksa cehenneme yuvarlanma konusunda hiçbir emniyeti bulunmayan kimse mi hayırlıdır? Öyleyse dilediğinizi yapın. İşte size iki yol, işte size iki yaşam biçimi. Birisi müntesibini, yolcusunu sonunda cehenneme götürücü bir yol, ateşle buluşturucu bir hayat programı, diğeri de sahibini sonunda eman altında cennete ulaştırıcı bir yoldur. Biz size bu iki yolun ikisini de açıkladık, beyan ettik. Dilediğinizi yapın artık, bu konuda serbestsiniz. Rabbimiz, sonucuna siz kendiniz katlanmak şartıyla bunlardan dilediğinizi seçip o yolda yürüyebilirsiniz diyor.
41,42. “Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, mutlaka cezalarını çekeceklerdir. O gerçekten çok değerli bir kitaptır. Ona ne önünden, ne de arkasından bâtıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.” Zikir, zikra, sürekli hatırda canlı tutulması gereken, sürekli kendisiyle beraber olunması ve hayatın her bir kademesinde uygulanması gereken kitap demektir. İşte böyle Allah’ın kendilerine zikir olarak indirdiği kitabı örtenler, onunla diyaloglarını kesenler var ya, dendikten sonra bunun haberi zikredilmemiştir. Bunun sebebi, anlayabildiğimiz kadarıyla kitaplarına karşı böyle davranan kimselere verilecek cezanın, anlatılması mümkün olmayan, tasavvuru bile mümkün olmayan bir ceza olmasıdır. Yâni böyle kitapla ilgisiz yaşayan insanlara öyle bir ceza verilecek ki, bunun ifadesi bile mümkün değildir. Allah korusun, çok müthiş bir tehdittir bu. Çünkü bu kitap aziz bir kitaptır. Azîz olan, alt edilmez, yenilmez, karşı gelinmez, itiraz edilmez, mutlak galip olan, önünde saygıy-la eğilinmesi gereken Allah’tan gelmiş aziz bir kitaptır. Kitabın gön-dericisi de Aziz’dir, kitabın kendisi de azizdir, kitabın müntesibi olan mü'minler de Allah aziz kıldığı için azizdirler. Yeryüzünde bu kitabı da, bu kitabın müntesiplerini de alt edecek hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Eğer izzet, şeref sahibi olmak istiyorsak, izzet ve şeref sahibi olan bu kitaptan haberdar olmak zorundayız. İnsanlar, bu şeref kaynağıyla ilgileri nisbetinde izzet ve şeref sahibidirler. Ne önünden ne de ardından ona bâtıl yaklaşamaz. Bu kitap kesinlikle haktır. Ortaya koyduğu her şey haktır. Bu kitapla hareket edenler, bu kitabı kendilerine istinatgah yapanlar, bu kitabı tüm amellerinde ve kavillerinde hareket noktası kabul edenler, yâni bu kitapla beraber olanlar da kesinlikle bilelim ki haktadırlar, haklıdırlar ve hak yoldadırlar. Bu aynı zamanda bunun da tescilidir. Bir de hak, bu kitabın ortaya koyduğudur. İnsan hakları, kadın hakları, erkek hakları, işçi-işveren hakları vs. hangi hak gündeme gelirse gelsin, bilelim ki hak ancak bu kitabın belirlediği haktır. Bunun dışında hak da yoktur, haklı da yoktur. Bu kitap hiçbir şekilde, hiçbir dönemde, hiçbir güç, otorite, kitap, sistem, delil tarafından asla iptal edilemez. Hiçbir sistem, hiçbir ideoloji asla onu iptal edemez, hiçbir şey onun yerine geçemez. Önceki âyetlerde ifade edildiği gibi, yâni sizler doğrudan, ya da dolaylı yollarla ona galip gelmek mi istiyorsunuz? Onu susturacağınızı mı zannediyorsunuz? Sizler onun yerine bir şeyler koyup ona galip gelebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Bir kısım yaygaralar ileri sürmek sûretiyle, gürültüler çıkararak, insanların gündemlerini değiştirerek, kitabın âyetlerini örtbas etmeye çalışarak, ya da aman kitap duyulmasın diye bir kısım yasaklar koyarak, ilhadlar yaparak Allah’ın kitabına karşı galip gelebileceğinizi, onu Allah kullarının gözünden, gönlünden saklayabileceğinizi mi zannediyorsunuz? Hayır hayır, boşuna uğraşmayın, bunu asla yapamayacaksınız. Çünkü bu kitap Azîz olan, Ha-mîd olan kâinatta tüm varlıkların kendisini hamd ettikleri, övdükleri, hayata hakim olan hikmet sahibi Allah’tan gelme aziz ve hikmet dolu bir kitaptır. Bu kitap azizdir ve karşısında olan her şeyi ezip geçecek ve yok edecek bir kitaptır. Bu âyet aynı zamanda bu kitabın kıyâmete kadar korunacağının, ona önünden ve ardından hiçbir bâtılın yaklaşamayacağının beyanıdır. Bir de bu kitabın Hakîm ve Hamîd bir Allah’tan gelmesinin beyanından anlıyoruz ki, Rabbimizi övmek, hamd etmek istiyorsak bu kitapla beraber olmak zorundayız. Kendimizin, kendi hayatımızın Allah tarafından övülmesini, hamde lâyık görülmesini istiyorsak, yine bu kitapla beraber olmak zorundayız. Hikmetli olmak, hikmetli söz söylemek, bilgin olmak istiyorsak, yine bu kitapla beraber olmak zorundayız. Tüm bunların yolu, bu kitapla beraber olmaktan geçmektedir.
41,42. “Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, mutlaka cezalarını çekeceklerdir. O gerçekten çok değerli bir kitaptır. Ona ne önünden, ne de arkasından bâtıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.” Zikir, zikra, sürekli hatırda canlı tutulması gereken, sürekli kendisiyle beraber olunması ve hayatın her bir kademesinde uygulanması gereken kitap demektir. İşte böyle Allah’ın kendilerine zikir olarak indirdiği kitabı örtenler, onunla diyaloglarını kesenler var ya, dendikten sonra bunun haberi zikredilmemiştir. Bunun sebebi, anlayabildiğimiz kadarıyla kitaplarına karşı böyle davranan kimselere verilecek cezanın, anlatılması mümkün olmayan, tasavvuru bile mümkün olmayan bir ceza olmasıdır. Yâni böyle kitapla ilgisiz yaşayan insanlara öyle bir ceza verilecek ki, bunun ifadesi bile mümkün değildir. Allah korusun, çok müthiş bir tehdittir bu. Çünkü bu kitap aziz bir kitaptır. Azîz olan, alt edilmez, yenilmez, karşı gelinmez, itiraz edilmez, mutlak galip olan, önünde saygıy-la eğilinmesi gereken Allah’tan gelmiş aziz bir kitaptır. Kitabın gön-dericisi de Aziz’dir, kitabın kendisi de azizdir, kitabın müntesibi olan mü'minler de Allah aziz kıldığı için azizdirler. Yeryüzünde bu kitabı da, bu kitabın müntesiplerini de alt edecek hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Eğer izzet, şeref sahibi olmak istiyorsak, izzet ve şeref sahibi olan bu kitaptan haberdar olmak zorundayız. İnsanlar, bu şeref kaynağıyla ilgileri nisbetinde izzet ve şeref sahibidirler. Ne önünden ne de ardından ona bâtıl yaklaşamaz. Bu kitap kesinlikle haktır. Ortaya koyduğu her şey haktır. Bu kitapla hareket edenler, bu kitabı kendilerine istinatgah yapanlar, bu kitabı tüm amellerinde ve kavillerinde hareket noktası kabul edenler, yâni bu kitapla beraber olanlar da kesinlikle bilelim ki haktadırlar, haklıdırlar ve hak yoldadırlar. Bu aynı zamanda bunun da tescilidir. Bir de hak, bu kitabın ortaya koyduğudur. İnsan hakları, kadın hakları, erkek hakları, işçi-işveren hakları vs. hangi hak gündeme gelirse gelsin, bilelim ki hak ancak bu kitabın belirlediği haktır. Bunun dışında hak da yoktur, haklı da yoktur. Bu kitap hiçbir şekilde, hiçbir dönemde, hiçbir güç, otorite, kitap, sistem, delil tarafından asla iptal edilemez. Hiçbir sistem, hiçbir ideoloji asla onu iptal edemez, hiçbir şey onun yerine geçemez. Önceki âyetlerde ifade edildiği gibi, yâni sizler doğrudan, ya da dolaylı yollarla ona galip gelmek mi istiyorsunuz? Onu susturacağınızı mı zannediyorsunuz? Sizler onun yerine bir şeyler koyup ona galip gelebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Bir kısım yaygaralar ileri sürmek sûretiyle, gürültüler çıkararak, insanların gündemlerini değiştirerek, kitabın âyetlerini örtbas etmeye çalışarak, ya da aman kitap duyulmasın diye bir kısım yasaklar koyarak, ilhadlar yaparak Allah’ın kitabına karşı galip gelebileceğinizi, onu Allah kullarının gözünden, gönlünden saklayabileceğinizi mi zannediyorsunuz? Hayır hayır, boşuna uğraşmayın, bunu asla yapamayacaksınız. Çünkü bu kitap Azîz olan, Ha-mîd olan kâinatta tüm varlıkların kendisini hamd ettikleri, övdükleri, hayata hakim olan hikmet sahibi Allah’tan gelme aziz ve hikmet dolu bir kitaptır. Bu kitap azizdir ve karşısında olan her şeyi ezip geçecek ve yok edecek bir kitaptır. Bu âyet aynı zamanda bu kitabın kıyâmete kadar korunacağının, ona önünden ve ardından hiçbir bâtılın yaklaşamayacağının beyanıdır. Bir de bu kitabın Hakîm ve Hamîd bir Allah’tan gelmesinin beyanından anlıyoruz ki, Rabbimizi övmek, hamd etmek istiyorsak bu kitapla beraber olmak zorundayız. Kendimizin, kendi hayatımızın Allah tarafından övülmesini, hamde lâyık görülmesini istiyorsak, yine bu kitapla beraber olmak zorundayız. Hikmetli olmak, hikmetli söz söylemek, bilgin olmak istiyorsak, yine bu kitapla beraber olmak zorundayız. Tüm bunların yolu, bu kitapla beraber olmaktan geçmektedir.
43. “Ey Muhammed! Sana senden önceki peygamberlere söylenenden başka bir şey söylenmiyor. Şüphesiz ki senin Rabbin hem mağfiret sahibidir hem de acı verecek bir azap sahibidir.” Kitabının ve kendisinin Allah tarafından aziz olduğunu, hiç kimsenin kendisini alt edemeyeceğini beyandan sonra, burada da Rabbimiz Peygamberini ve peygamber yolunun yolcusu olan biz mü'-minleri teselli ediyor. “Ey peygamberim! Şu anda karşındaki muhatapların tarafından sana yapılan inkâr, ilhad, yalanlama ve alaylar, senden önceki peygamberlerime yapılanlardan başka bir şey değildir. Senden öncekilere de bunların aynısı yapılmıştı. Onlar bütün bu yalanlamalara karşı sabrettiler. Sonunda Allah onlara ve beraberlerindeki mü'minlere mağfiret ederken, düşmanlarının tamamını helâk etti. Dolayısıyla şimdi sen de üzülme. Sen de senden öncekiler gibi sabret ve yoluna devam et. Sana düşeni yap ve gerisine karışma. Çünkü Allah mü'minlere karşı son derece merhametli, kâfirlere karşı da son derece şiddetli bir biçimde ceza vericidir. Sana düşeni yap ve gerisini Allah’a bırak. Tüm düşmanlarını Allah’a havale et. O, senin intikamını tüm düşmanlarından alıverecektir. Şerefli Allah elçilerine yapılanları Rabbimiz gündeme getirdikçe, mü'minlerin kalpleri yatışıyor. Onların yalanlanmalarını, alaya alınmalarını gördükçe, bildikçe, bizler de bu tür tavırlar karşısında dayanma gücü buluyoruz.
44. “Eğer biz onu yabancı dilden bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka: “Bu kitabın âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Arap bir peygambere yabancı bir dil öyle mi!” derlerdi. Sen de ki: “O, iman edenler için bir hi-dâyet ve şifadır.” İman etmeyenlerin kulaklarında ise bir ağırlık vardır. Kur’an onlara göre bir körlüktür. Sanki onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar da duymuyorlar.” Rabbimiz, sûrenin 3. âyetinde Arapça bir Kur’an olarak bilenlere âyetlerinin açıklandığını anlatmıştı. 42. âyetinde de, tüm kâinattakilerin övdüğü Hamîd ve Hakîm olan Allah’tan gelme bir kitap olduğu vurgulanınca, müşrikler Peygamber Efendimize şöyle diyorlar: “Ey Muhammed! Bu senin getirdiğin kitapta bizi hayrete düşürecek, Allah’tan geldiği konusunda bizi imana dâvet edecek fevkalâde bir şey yoktur. Zaten senin ana dilin Arapça’dır. Sen zaten ana dilini bilen birisi olarak böyle bir kısım sözler söylüyorsun. Bu gâyet normal bir şeydir. Eğer böyle Arapça değil de, bilmediğin, meselâ Japonca, Çince, Hintçe gibi yabancı bir dilde bize fasih bir şeyler söyleseydin, o zaman bunun Allah’tan sana bir mûcize olduğunu kabul edebilirdik. Yâni bu kitap şu anda senin de, bizim de bildiğimiz ana dilimizde değil de, başka bir dilde olsaydı, o zaman bu harikulade bir şey olurdu ve senin Allah’ın elçisi olduğunu kabul ederdik.” Onların sadece inatlarından ve ilhadlarından kaynaklanan bu ifadelerine karşılık Rabbimiz buyurur ki: “Eğer biz onu yabancı dilde bir kitap yapsaydık, onlar bu defa da mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Bu kitabın âyetleri geniş geniş açıklanmalı değil miydi? Arap bir peygambere, Arap bir topluma, acemi bir dilde bir kitap ha? Arab’a Arapça olmayan, acemi bir kitap; olacak şey mi bu?” Ne tuhaf şey? Arab’a yol göstermek için Arapça olmayan bir kitap gönderiliyor diyeceklerdi. Halbuki onu anlayabilsinler diye kendi dillerinde Arapça bir Kur’an yaptık. Alçaklar bir yandan, “bizim bildiğimiz, anladığımız, konuştuğumuz bir dilde Kur’an getirdin, bunun fevkalâde hiçbir yönü yoktur,” diyorlar, bir yandan da sûrenin başlarında 5. âyette ifade edildiği gibi: "Ey Muhammed! Bizim kalplerimiz senin bizi kendisine çağırdığın şeye kılıflıdır, örtülüdür, biz bunu anlayamıyoruz!" diyorlar. “Biz bu kitabı anlayamıyoruz, senin bize okuduğun bu âyetleri anlamaktan uzağız,” diyorlar. Garip bir şey yâni! “Hem biz bunu anlayamıyoruz,” diyorlar, hem de, “aman bu kitaba karşı yaygara yapın, gürültü çıkarın, müzik çalın, insanların gündemlerini değiştirin ki, bu kitabın âyetleri insanların kulaklarına girmesin. İnsanların gündemlerini değiştirip onları başka şeylerle meşgul edin ki, insanlar bu kitabı okuyacak, bu kitapla tanışacak vakit bulamasın,” diyorlar. Madem bu kitap anlaşılmayacak bir kitapsa, niye insanların ona yönelmelerinden korkuyorsunuz? Nasıl olsa anlamayacaklar, bırakın okusun onu insanlar. Niye yasaklıyorsunuz? Niye gündem oluşturuyorsunuz onun aleyhinde? Adamlar bu işin farkındalar aslında da, onunla tanışan kölelerinin birer birer hürleşerek kendilerine kulluktan kopmalarına dayanamıyorlar. Galiba onun için istiyorlar bu yukarda istediklerini. Yâni, “keşke bu kitap herkesin anlayabileceği bir dilde, herkesin anlayabileceği biçimde tafsilatlı olarak âyetlerini anlatmasaydı, ya da toplumda sadece belli insanların anlayabileceği dilde bir kitap olsaydı da, bu kölelerimizi kontrol etme imkânımız olsaydı,” demeye çalışıyorlardı. Bugün de bakıyoruz kimileri ısrarla sadece metinden okunması gerektiğini, meâl ya da tefsir okunmaması gerektiğini, muhtevanın gizlenmesi gerektiğini savunuyorlar. Galiba bunların endişeleri de budur. “Şimdi bu insanlar bu kitapla tanışırlar ve bu kitapta Allah’ın kendilerinden istediği hayatı anlarlarsa, o zaman bizim kendilerine sunduğumuz hayatı reddederler. Allah’ın kanunlarını tanırlarsa bizimkilere uymaktan vazgeçerler. İyisi mi, insanların bu kitapla tanışmalarını engelleyelim,” demeye çalışıyorlar. Bu milletin alfabesini değiştirerek bu milletin çocuklarının kitapla diyaloglarını kesmek isteyenlerin niyetleri de herhalde bundan başka bir şey değildi. Onlar ve bunlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen de ki Peygamberim, “bu Kur’an, iman edenlerin kalplerine bir hidâyet ve şifadır. Mü'minlerin kalplerine şifadır. Ama iman etmeyenlere gelince, onların kulaklarında bu kitaba karşı bir ağırlık vardır. Kur’an onlara göre bir körlüktür. Sanki Kur’an’ı dinlerken onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar da duymuyorlarmış gibi bir durum sergiliyorlar.” Bakara sûresinde bu konu şöyle anlatılıyordu: “Küfredenlerin durumu çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan hayvanı çağıranın durumuna benzer.” (Bakara 171) Yâni bu insanlar çobanın nidasını, çağrısını duyan, ama onun kelimelerini anlamaksızın onun nidasına doğru giden sığır sürüleri gibidirler. Onlara bir şeyler anlatmak, nasihat etmek sığıra nasihat etmek gibidir. Ya da burada bağıran, bu adamların kendileridir. Kendilerinin sesini işitmeyen, işitse de anlamayan birilerine bağırıp çağırmaktadırlar. Adam her gün bağırıyor işte: “Atam! Babam! Dedem! Anam! Ecdadım! Senin yolundan gidiyoruz! Senin izini takip ediyoruz! Senin yolundan, senin izinden ayrılmadığımızın ispatı olarak, bak şu anda huzurundayız! Huzurunu huzursuzlara bozdurmayacağız!” Bağırıyorlar, çağırıyorlar ama berikisi duymuyor, işitmiyor. Birinci anlamıyla bu adamlar sözü, çobanın sesini duyarlar ama onun demek istediğini anlamazlar, üzerinde düşünmezler, anlamaya çalışmazlar, demektir. Söyleyenin sözünü anlamak için akıllarını, kalplerini, gözlerini, kulaklarını kullanmak istemezler. Kör bir taklitten yanadırlar, söylenilenin sebebini, hikmetini anlamaya yanaşmazlar. Âyet-i kerîmede, Rabbimiz kâfirlerin karakterlerini çiziyor. İnsan, çok uzaktan bağıran bir adamın bağırmasını, sesini duyabilir ma onun ne dediğini anlamakta güçlük çeker. İşte bu âyet, çağrıyı duymak, dâvete kulak vermek, mesaja iman etmek istemeyen kişinin kulaklarının ve kalbinin kapalı olduğunu anlatıyor. Hani gönlü namazda olmayanın kulağı ezanda olmaz ya, işte aynen bunun gibi. Meselâ çok yakında, kulağının dibinde ezan okunur da adam yine de duymaz, farkına varmaz değil mi? İşte böyle kendisinin yanı başında oku-nan bu kitaba karşı taassup içinde olup, karşısındakini dinlememeye, anlamamaya, ona yönelip kabul etmemeye kararlı olan bir kimse için, yanı başında konuşan insan bile çok uzaklardan konuşan gibi ola-caktır. Meselâ birini dinlememeye kararlı olan bir adamın yanı ba-şında konuşan kişinin sözleri, onun kulaklarından içeri girmiyor, kal-bine inmiyor ve kulaklarından geri dönüyor.
45. “Andolsun biz Mûsâ’ya Tevrat’ı vermiştik de onda ihtilâfa düşmüşlerdi. Eğer Rabbin tarafından azabın ertelenmesine dair bir söz geçmeseydi, mutlaka aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten onlar Kur’an hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.” Gerçekten biz Mûsâ’ya Tevrat’ı göndermiştik de, onda ihtilâfa düştüler. Kimileri ona iman ederek kimileri de onu inkâr ederek ihtilâf ettiler. Kimileri onunla yol bularak, yollarını Allah’ın kitabına sorarak, kimileri de onunla ilgiyi keserek ihtilaf ettiler. Kimileri onu arkalarına atarak, kimileri onun yerine başka kitaplar ihdas ederek, kimileri de o kitabı gerçekten kendileri için hayat programı bilerek ihtilaf ettiler. Kimileri hayatlarını o kitaba bina ederek, kimileri kitaptan habersiz bir hayatı yeğleyerek ihtilaf ettiler. Kimileri ısrarla, “Rabbim bu kitabı bana gönderdiğine, beni bununla sorumlu tuttuğuna göre, ben bunu mutlaka anlamak zorundayım,” diyerek, gece-gündüz onu anlamaya çalışarak, kimileri, “tamam ben de kitap ehliyim, benim de bir kitabım var, ama ben onu anlayamam, ben onu anlamaktan uzağım, ben kim, onu anlamak kim?” diyerek ihtilaf ettiler. Kimileri bu kitabın okunmak, anlamak ve yaşanmak için geldiğine iman edip gereğini yerine getirme gayreti içine girerek, kimileri kitaplarının fonksiyonunu reddederek; “tamam mukaddes bir kitaptır bu, ama hayata karışmamalı, o sadece âhiret işlerini düzenlemeli,” diyerek kitap konusunda ihtilâfa düştüler. Eğer Rabbinden daha önceden verilmiş bir söz olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu. Yâni eğer Allah onların ecellerini dolduracakları zamana kadar onlar için dünyada yaşama izni vermeseydi, bunların işleri çoktan bitirilmişti. Eğer Allah bu ihtilâf edenler hakkında kimin doğru, kimin yanlış, kimin hak yolda, kimin bâtıl yolda oldukları konusundaki son hükmünü kıyâmet gününe ertelememiş olsaydı, onların işlerini çoktan bitirirdi. Yâni bu dünyada da haklıyı, haksızı ortaya koyuverir ve ona göre amellerinin karşılığını onlara tattırıverirdi. Bununla birlikte onlar, o iman etmeyen kâfirler, Kur’an konusunda kuşkulu bir şüphe içindedirler. Yâni bu kâfirler Kur’an’a iman etmiyorlar, reddediyorlar, inkâr ediyorlar, ama bu kararlarında, bu tavırlarında da hiçbir zaman emin gözükmüyorlar. Kur’an’ı ve Rasulul-lah’ı inkâr ediyorlar, ama içleri rahat değil. Kitaba ve Peygambere karşı takındıkları bu tavır karşısında sürekli rahatsızlık duyuyorlar. Kitap ve peygambere karşı sergiledikleri tavırları konusunda sürekli bir tedirginlik yaşıyor, bunalım içine düşüyorlar. Bir yandan dünyevî menfaatleri ve çıkarları sebebiyle Kur’an’a karşı sihir, şiir, edebiyat demek zorunda olduklarını düşünüyorlar ve böyle diyorlar, ama öbür taraftan kesin olarak biliyorlar ki, o bunların hiç birisi değildir. O ne mecnun, ne sihirbaz, ne şair, ne kahin, ne de şeytan sözü değildir. Çünkü bunların hiçbirisi bugüne kadar böyle mükemmel bir şey söyleyemedikleri gibi, hiçbirisi de kesinlikle böyle insanları Allah yoluna çağırmış değildir. Bunu çok iyi bilen bu insanlar, bu kitabı reddediyorlardı ama bu gerçek içlerini kemiriyordu. Yine bu adamlar Allah’ın Resûlüne “yalancı” diyorlardı, ama kalpleri bunun tamamen tersini söylüyordu. Ona “mecnun” diyorlardı, ama vicdanları bunu asla kabul etmiyordu. Bugüne kadar hangi mecnun söyleyebilmişti bunun gibisini? Bugüne kadar hangi mecnunun arkasına bu kadar insan takılmıştı? Bugüne kadar hangi mecnundan korkmuşlardı, hangi mecnuna bu kadar tedbir almışlardı? Eğer o bir mecnunsa, çevrede binlerce mecnun var, onlardan birisi olarak bırakın, o da söyleyeceklerini söylesin. Ama öyle değil, onun için her türlü tedbiri alıyorlardı. “Bu adam, kendi hegemonyasını kurmak istiyor, bu adam çıkar sağlamak istiyor,” diyorlardı. Ama özleri, onlara, “bu dediğiniz yalandır,” diyordu. Onun şu ana kadar aralarında geçen hayatı, bunun tamamen aksini söylüyordu. Bugüne kadar o hep iyiliğe çağırmış, kimseyi ezmemiş, kimseye zulmetmemiş, kimsenin hakkını yememiş bir insandı. İşte bütün bunları vicdanlarında değerlendiren, beyinlerinde ölçüp biçen bu insanlar, Kur’an konusunda da, Peygamber Efendimiz konusunda da şüphe içinde kıvranıyorlardı. Âdeta hastalığa tutulmuş insanlar gibi çok tuhaf tavırlar sergilemekten geri kalmıyorlardı. İşte âyet bize bunu anlatıyor:
46. “Her kim iyi bir iş yaparsa kendi lehine yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa kendi aleyhine yapmış olur. Rabbin kullara zulmedecek değildir.” Allah kesinlikle kullarına zulmetmez. Her kim bir iyilik yaparsa kendi lehinedir, kim de bir kötülük yaparsa o da onun kendi aleyhinedir. Allah’ın sizin yaptığınız amellere herhangi bir ihtiyacı olmadığı gibi, amel işleyenlere de Cenâb-ı Hak asla zulmetmez. Yâni Allah, ne iyilik yapan kimselerin yaptıkları bu salih amellerini zayi etmek, ne onların bu amellerinin karşılığı olan mükafattan onları mahrum etmek türünde, ne de kötülük yapan kimseleri yaptıkları bu kötülükleri sebebiyle cezalandırmamak türünde bir zulüm yapmaz. Allah hiç kimsenin amellerini zayi etmediği gibi, karşılıksız da bırakmaz. Kime ne mükafat vermişse, onu kendi yaptıklarından ötürü vermiştir, kime de ne ceza vermişse, yine kendi amellerinin karşılığı olarak vermiştir. Allah kesinlikle kullarına zulmetmez. Her kim bir iyilik yaparsa kendi lehinedir, kim de bir kötülük yaparsa o da onun kendi aleyhinedir. Allah’ın sizin yaptığınız amellere her hangi bir ihtiyacı olmadığı gibi, amel işleyenlere de C. Hak asla zulmetmez. Yani ne iyilik yapan kimselerinin yaptıkları bu salih amellerini zayi etmek, yani onların bu amellerinin karşılığı olan mükafattan onları mahrum etmek türünde, ne de kötülük yapan kimseleri yaptıkları bu kötülükleri sebebiyle cezalandırmamak türünde bir zulüm yapmaz Allah. Allah hiç kimsenin amellerini zayi etmediği gibi karşılıksız da bırakmaz. Kime ne mükâfat vermişse onu kendi yaptıklarından ötürü vermiştir, kime de ne ceza vermişse yine kendi amellerinin karşılığı olarak vermiştir. Evet Allah kullarına zulmetmez. Zerre miktarı bile Rabbimiz kullarına zulmü dilemez. Çünkü Rabbimiz her türlü eksiklikten münez-zehtir. İbâdete, tazime, saygıyla önünde eğilmeye lâyık olan sadece Odur. Eğer Rabbimiz kullarına, yaratıklarına zulmetmeyi dileseydi hiç kimse Ona karşı koyamaz bunun önüne geçemez ve Ondan hesap soramazdı. Fakat Rabbimiz kendi zatını bu eksiklikten münezzeh kıl-mıştır. Âlimlerimizin ifadesine göre zulüm zaten Allah için müstahildir, Allah için düşünülmesi imkansızdır. Çünkü zulüm sınırı aşmaktır haddi tecavüz etmektir. E Rabbimiz için kendisinden daha yüksek birileri olmadığına göre, ya da kendisine itaat edeceği bir makam olmadığına göre, yani kendisi için sınır belirleyecek bir varlık olmadığına göre Rabbimizin sınır çiğnemesi de düşünülemez. Çünkü tüm sınırları koyan zaten kendisidir. Tüm varlıklar onun mülkü olduğuna göre, mülk olanın malikten hesap sorması da imkânsızdır.
47,48. “Kıyâmet zamanını bilmek ancak Allah’a ha-vale edilir. O’nun bilgisi dışında hiç bir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: “Bana koştuğunuz ortaklarım nerede?” diye seslendiği gün, onlar: “Senin ortağın olduğuna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arz ederiz,” derler. Önceden tapmakta oldukları şeyler, kendilerinden uzaklaşıp kay- bolmuştur. Onlar da kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.” Kıyâmetin zamanını bilmek ancak Allah’a aittir. İyilik ya da kötülük ne olursa olsun, amel işleyenlerin işledikleri bu amellerinden ötürü hesaba çekilecekleri kıyâmet gününün ilmi, ancak Allah’a mahsustur. İyilerin iyiliklerinden ötürü cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinden ötürü cehenneme akacakları gün denen kıyâmeti, Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Âyet-i kerîmede sadece kıyametin kopacağı günün değil, bunun dışında tüm gaybları da yine Rabbi-mizin bildiği anlatılmaktadır. Kur’an’ın pek çok yerinde bu gayb konusu anlatılmaktadır. Meselâ En’âm sûresinde, gaybın anahtarlarının Allah’ın elinde olduğu anlatılır. Gaybın anahtarlarını Allah eline almıştır. Allah onu kimseye vermemiş, kimseyi ona muttali kılmamış, kimseye gaybını ezdirip bozdurmamıştır. Gayb konusu, her şeyiyle, odasıyla, kapısıyla ve anahtarlarıyla Allah’a aittir ve Allah’ın elindedir. Onu ancak O bilir. Gayba muttali olmak, gayb odasının içine girmek şöyle dursun, kapısının anahtarına bile hiç kimse sahip olamaz. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun hikmeti şudur: a. Gayb, İslâm’ın bir cüzüdür. b. Gayb, bilginin konusu değil, imanın konusudur. Zira insana çok az bir ilim verilmiştir. Rabbimiz bu dünyayı ve kâinatı yaratırken bir kısım kanunlar koymuştur. Koyduğu bu kanunların bir kısmını anlayarak onlardan istifade edebilmesi için, insana sınırlı bir idrak ve ilim gücü vermiştir. Ama gayb, yine gayb olarak kalacaktır. Allah’a iman da gaybîdir. Her ne kadar Allah’ın fiillerinin eserlerini görüyorsak da, kendisini asla göremeyiz. Ama gayben, gıyaben Allah’a iman ediyoruz. Onun için bu iman bir değer ifade etmektedir. Allah öyle bilgisi tam olandır ki, O’nun bilgisinin dışında hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, O’nun bilgisi olmadan hiçbir dişi gebe kalmaz ve hiçbir şey doğurmaz. Düşen bir yaprak bile O’nun ilmi dahilinde, O’nun takdiri dahilinde düşmektedir. Allah, “hani bana ortak koşmaya çalıştıklarınız nerede? Hani Benimle birlikte hayatınızda söz sahibi kabul etmeye çalıştığınız ekonomik tanrılarınız? Hani benim yerime hayatınıza ikâme etmeye çalıştığınız hukuk tanrılarınız? “Bunlar bize anında şifa ulaştırırlar, bizim Allah’ın vereceği şifaya ihtiyacımız yoktur,” diye Bana şirk koşmaya, Benim yerime kendilerine gitmeye çalıştığınız şifa tanrılarınız hani nerede? “Ülke idaresini bunlar daha iyi bilirler,” diyerek Bana şirk koşmaya çalıştığınız siyasal tanrılarınız? diye seslendiği zaman onlar diyecekler ki: “Ya Rabbi! Onlardan hiçbirisinin Senin ortakların olduğuna dair bizden hiçbirimiz şahitlik yapmıyoruz!” Gerçeği anlayacaklar ve böyle diyecekler. Bugün deseler ya bunu. O gün bunu demelerinin kendilerine en küçük bir faydası olmayacaktır, çünkü yarın zorunlu olarak diyecekler bunu. İnkâr etme imkânlarının olmadığı bir zamanda diyecekler bunu. Çünkü zaten onlarla araları ayrılmıştır. Allah, onların aralarını ölürken ayırdı, yâni ölürken bu tanrıların kendilerine hiçbir şey yapamadıklarını göstererek aralarındaki bağları kopardı. Allah, öbür tarafta dirildikleri zaman bir daha koparacak onların aralarını. Yâni artık onların Allah’a ortak koştukları, kendilerinden uzaklaşıp kaybolacak ve onlar artık kendilerinin kaçacak bir yerlerinin olmadığını anlayacak ve o zaman diyecekler ki, “hayır ya Rabbi! Bunların Sana ortak olduklarını bizden söyleyecek, buna şahitlik edecek hiç kimse yoktur.”
47,48. “Kıyâmet zamanını bilmek ancak Allah’a ha-vale edilir. O’nun bilgisi dışında hiç bir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: “Bana koştuğunuz ortaklarım nerede?” diye seslendiği gün, onlar: “Senin ortağın olduğuna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arz ederiz,” derler. Önceden tapmakta oldukları şeyler, kendilerinden uzaklaşıp kay- bolmuştur. Onlar da kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.” Kıyâmetin zamanını bilmek ancak Allah’a aittir. İyilik ya da kötülük ne olursa olsun, amel işleyenlerin işledikleri bu amellerinden ötürü hesaba çekilecekleri kıyâmet gününün ilmi, ancak Allah’a mahsustur. İyilerin iyiliklerinden ötürü cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinden ötürü cehenneme akacakları gün denen kıyâmeti, Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Âyet-i kerîmede sadece kıyametin kopacağı günün değil, bunun dışında tüm gaybları da yine Rabbi-mizin bildiği anlatılmaktadır. Kur’an’ın pek çok yerinde bu gayb konusu anlatılmaktadır. Meselâ En’âm sûresinde, gaybın anahtarlarının Allah’ın elinde olduğu anlatılır. Gaybın anahtarlarını Allah eline almıştır. Allah onu kimseye vermemiş, kimseyi ona muttali kılmamış, kimseye gaybını ezdirip bozdurmamıştır. Gayb konusu, her şeyiyle, odasıyla, kapısıyla ve anahtarlarıyla Allah’a aittir ve Allah’ın elindedir. Onu ancak O bilir. Gayba muttali olmak, gayb odasının içine girmek şöyle dursun, kapısının anahtarına bile hiç kimse sahip olamaz. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun hikmeti şudur: a. Gayb, İslâm’ın bir cüzüdür. b. Gayb, bilginin konusu değil, imanın konusudur. Zira insana çok az bir ilim verilmiştir. Rabbimiz bu dünyayı ve kâinatı yaratırken bir kısım kanunlar koymuştur. Koyduğu bu kanunların bir kısmını anlayarak onlardan istifade edebilmesi için, insana sınırlı bir idrak ve ilim gücü vermiştir. Ama gayb, yine gayb olarak kalacaktır. Allah’a iman da gaybîdir. Her ne kadar Allah’ın fiillerinin eserlerini görüyorsak da, kendisini asla göremeyiz. Ama gayben, gıyaben Allah’a iman ediyoruz. Onun için bu iman bir değer ifade etmektedir. Allah öyle bilgisi tam olandır ki, O’nun bilgisinin dışında hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, O’nun bilgisi olmadan hiçbir dişi gebe kalmaz ve hiçbir şey doğurmaz. Düşen bir yaprak bile O’nun ilmi dahilinde, O’nun takdiri dahilinde düşmektedir. Allah, “hani bana ortak koşmaya çalıştıklarınız nerede? Hani Benimle birlikte hayatınızda söz sahibi kabul etmeye çalıştığınız ekonomik tanrılarınız? Hani benim yerime hayatınıza ikâme etmeye çalıştığınız hukuk tanrılarınız? “Bunlar bize anında şifa ulaştırırlar, bizim Allah’ın vereceği şifaya ihtiyacımız yoktur,” diye Bana şirk koşmaya, Benim yerime kendilerine gitmeye çalıştığınız şifa tanrılarınız hani nerede? “Ülke idaresini bunlar daha iyi bilirler,” diyerek Bana şirk koşmaya çalıştığınız siyasal tanrılarınız? diye seslendiği zaman onlar diyecekler ki: “Ya Rabbi! Onlardan hiçbirisinin Senin ortakların olduğuna dair bizden hiçbirimiz şahitlik yapmıyoruz!” Gerçeği anlayacaklar ve böyle diyecekler. Bugün deseler ya bunu. O gün bunu demelerinin kendilerine en küçük bir faydası olmayacaktır, çünkü yarın zorunlu olarak diyecekler bunu. İnkâr etme imkânlarının olmadığı bir zamanda diyecekler bunu. Çünkü zaten onlarla araları ayrılmıştır. Allah, onların aralarını ölürken ayırdı, yâni ölürken bu tanrıların kendilerine hiçbir şey yapamadıklarını göstererek aralarındaki bağları kopardı. Allah, öbür tarafta dirildikleri zaman bir daha koparacak onların aralarını. Yâni artık onların Allah’a ortak koştukları, kendilerinden uzaklaşıp kaybolacak ve onlar artık kendilerinin kaçacak bir yerlerinin olmadığını anlayacak ve o zaman diyecekler ki, “hayır ya Rabbi! Bunların Sana ortak olduklarını bizden söyleyecek, buna şahitlik edecek hiç kimse yoktur.”
49,50. “İnsan hayır istemekten usanmaz, fakat kendisine bir kötülük dokununca üzülür ve ümitsizliğe düşer. Andolsun ki kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak, o: “Bu benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile mutlaka onun yanında benim için daha güzel şeyler vardır” der. Biz, o inkâr edenlere yaptıkları şeyleri mutlaka haber vereceğiz ve onlara ağır bir azap tattıracağız.” İnsan, Allah’tan hayır, mal-mülk, dünyada sıhhat, sağlık, uzun ömür ve mutluluklar isteme konusunda hiç usanmaz. Bu konularda ne kadar fazla verilse de, yine de Allah’tan daha fazlasını ister. Ama kendisine bu istediği şeylerin aksine, meselâ hastalık, fakirlik, sıkıntılar geldiği zaman da üzülüp ümitsizliğe, bedbinliğe düşüverir. Sanki bunlar üzerinden hiç kalkmayacakmış, sanki hayırlara bir daha ulaşamayacakmış gibi ya da bütün bunları kendisi elde etmiş de bir daha elde edemeyecekmiş gibi ümitsizliğe düşüverir. Andolsun ki kendisine dokunan bir zarardan sonra Allah tarafından bir iyilik, bir bolluk geliverse: “Bu benim hakkımdır! Bu bendendir! Bunu ben becerdim! Bunu ben hakkettim! Kafamı çalıştırdım da bunu elde ettim! Planım kuvvetliydi de onun için buna ulaştım! Zamanında paramı dolara bağlamasaydım bunu kazanamazdım! Zamanında kafamı çalıştırıp şu şu tedbiri almasaydım bunlara ulaşamayacaktım!” diyerek kendisini müstağnî görmeye ve elde ettikleri bu hayırlar konusunda Allah’ı diskalifiye etmeye çalışır. Elindekilere, sağlığına, sıhhatine, malına mülküne ve saltanatına güvenerek öylesine çılgınlık gösterir ki, şöyle demeye başlar: “Artık bütün bu imkânlara sahipken kıyâmetin kopacağını sanmıyorum! Bu saltanatımın yıkılacağına ihtimal vermiyorum! Ummuyorum ki kıyâmet kopsun ve şu benim imkânlarım elimden alınsın! Kopmaya kopmaz kıyâmet de, eğer böyle bir şey olsa bile, yâni kıyâmet kopup da Rabbime döndürülsem bile, mutlaka O’nun yanında benim için güzel şeyler vardır. Bu dünyada işini becerenler öbür tarafta da işini becerecektir. Bu dünyada kendisine mal, mülk, saltanat, imkân verilenler, elbette öbür tarafta da bunlara sahip olacaklar ve işlerini orada da becereceklerdir.” Bakıyoruz, insanlar dünyada işlerini çok rahat becerebiliyorlar. Mal sahibi mi olmak istiyorlar, kolayca bunun yolunu bulabiliyorlar. Ekonomik gücü şu kadar olanlar ancak bu haktan istifade edebilecektir diye bir yasa, bir hak çıkarıyorlar. Türkiye’de zaten o belirledikleri ekonomik güce sahip olan iki kişidir ve o imkânı kendi aralarında paylaşıyorlar. Meselâ çıkardıkları bir yasadan, sadece Koç ve Sabancılar istifade edebiliyorlar. Onların zenginliklerine imrenen öteki zavallılar da: “Doğru ya! Adamların hakkı arkadaş! Biz de bu güce sahip olsaydık, bu haktan biz de istifade edebilirdik!” diyorlar. Akıllı adamlar. Becerikli, kafalarını çalıştıran adamlar. Yâni adamlar dünyada işlerini becerdikleri için, öbür tarafta da işlerini becerebileceklerini iddia ediyorlar. Meselâ adamlar şikeyle maç kazanıyorlar, öbür tarafta da bunu aynen becerebileceklerine inanıyorlar. “Evet, kıyâmet kopsa bile biz öbür tarafta da işimizi beceririz,” diyor-lar. Allah diyor ki, “biz onlara yaptıkları şeylerin haberini vereceğiz ve yaptıklarının karşılığını aynen tattıracağız.” İnsan işte böyle nankördür. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman, bu kötülüğün kendisinden kaldırılması için, uzun uzun Allah’a yalvarır da, ama Allah o kötülüğü kendisinden kaldırıp da onu selâmete çıkardığı, ona nîmetlerini yağdırdığı zaman da Rabbine karşı şükürden yüz çeviriverir. Belâ, kötülük anında, O’na muhtaç iken Rabbini hatırlar da, bolluk anında O’na muhtaç değilmiş gibi yan çiziverir. Rabbinin kendisine verdiği nîmetleri ve imkânları O’nun yolunda kullanarak O’na teşekkürden uzaklaşıverir.
49,50. “İnsan hayır istemekten usanmaz, fakat kendisine bir kötülük dokununca üzülür ve ümitsizliğe düşer. Andolsun ki kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak, o: “Bu benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile mutlaka onun yanında benim için daha güzel şeyler vardır” der. Biz, o inkâr edenlere yaptıkları şeyleri mutlaka haber vereceğiz ve onlara ağır bir azap tattıracağız.” İnsan, Allah’tan hayır, mal-mülk, dünyada sıhhat, sağlık, uzun ömür ve mutluluklar isteme konusunda hiç usanmaz. Bu konularda ne kadar fazla verilse de, yine de Allah’tan daha fazlasını ister. Ama kendisine bu istediği şeylerin aksine, meselâ hastalık, fakirlik, sıkıntılar geldiği zaman da üzülüp ümitsizliğe, bedbinliğe düşüverir. Sanki bunlar üzerinden hiç kalkmayacakmış, sanki hayırlara bir daha ulaşamayacakmış gibi ya da bütün bunları kendisi elde etmiş de bir daha elde edemeyecekmiş gibi ümitsizliğe düşüverir. Andolsun ki kendisine dokunan bir zarardan sonra Allah tarafından bir iyilik, bir bolluk geliverse: “Bu benim hakkımdır! Bu bendendir! Bunu ben becerdim! Bunu ben hakkettim! Kafamı çalıştırdım da bunu elde ettim! Planım kuvvetliydi de onun için buna ulaştım! Zamanında paramı dolara bağlamasaydım bunu kazanamazdım! Zamanında kafamı çalıştırıp şu şu tedbiri almasaydım bunlara ulaşamayacaktım!” diyerek kendisini müstağnî görmeye ve elde ettikleri bu hayırlar konusunda Allah’ı diskalifiye etmeye çalışır. Elindekilere, sağlığına, sıhhatine, malına mülküne ve saltanatına güvenerek öylesine çılgınlık gösterir ki, şöyle demeye başlar: “Artık bütün bu imkânlara sahipken kıyâmetin kopacağını sanmıyorum! Bu saltanatımın yıkılacağına ihtimal vermiyorum! Ummuyorum ki kıyâmet kopsun ve şu benim imkânlarım elimden alınsın! Kopmaya kopmaz kıyâmet de, eğer böyle bir şey olsa bile, yâni kıyâmet kopup da Rabbime döndürülsem bile, mutlaka O’nun yanında benim için güzel şeyler vardır. Bu dünyada işini becerenler öbür tarafta da işini becerecektir. Bu dünyada kendisine mal, mülk, saltanat, imkân verilenler, elbette öbür tarafta da bunlara sahip olacaklar ve işlerini orada da becereceklerdir.” Bakıyoruz, insanlar dünyada işlerini çok rahat becerebiliyorlar. Mal sahibi mi olmak istiyorlar, kolayca bunun yolunu bulabiliyorlar. Ekonomik gücü şu kadar olanlar ancak bu haktan istifade edebilecektir diye bir yasa, bir hak çıkarıyorlar. Türkiye’de zaten o belirledikleri ekonomik güce sahip olan iki kişidir ve o imkânı kendi aralarında paylaşıyorlar. Meselâ çıkardıkları bir yasadan, sadece Koç ve Sabancılar istifade edebiliyorlar. Onların zenginliklerine imrenen öteki zavallılar da: “Doğru ya! Adamların hakkı arkadaş! Biz de bu güce sahip olsaydık, bu haktan biz de istifade edebilirdik!” diyorlar. Akıllı adamlar. Becerikli, kafalarını çalıştıran adamlar. Yâni adamlar dünyada işlerini becerdikleri için, öbür tarafta da işlerini becerebileceklerini iddia ediyorlar. Meselâ adamlar şikeyle maç kazanıyorlar, öbür tarafta da bunu aynen becerebileceklerine inanıyorlar. “Evet, kıyâmet kopsa bile biz öbür tarafta da işimizi beceririz,” diyor-lar. Allah diyor ki, “biz onlara yaptıkları şeylerin haberini vereceğiz ve yaptıklarının karşılığını aynen tattıracağız.” İnsan işte böyle nankördür. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman, bu kötülüğün kendisinden kaldırılması için, uzun uzun Allah’a yalvarır da, ama Allah o kötülüğü kendisinden kaldırıp da onu selâmete çıkardığı, ona nîmetlerini yağdırdığı zaman da Rabbine karşı şükürden yüz çeviriverir. Belâ, kötülük anında, O’na muhtaç iken Rabbini hatırlar da, bolluk anında O’na muhtaç değilmiş gibi yan çiziverir. Rabbinin kendisine verdiği nîmetleri ve imkânları O’nun yolunda kullanarak O’na teşekkürden uzaklaşıverir.
51. “İnsana nîmet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; başına bir kötülük gelince uzun uzun yalvarır.” İnsanı yaratan, onu herkesten daha iyi bilen Rabbimiz, onun bir karakteristik özelliğini böyle açıklıyor. Ciddi bir tehlike insanın kapısını çalıverse, azîm bir musîbet saçlarını yoluverse, bir tehlike yolunu kesiverse, teleferik yarı yolda duruverse, karıları, çocukları, yakınları ölüm döşeğine uzanıverse, evi-barkı yanıverse, kapısına borçlular veya polisler geliverse böyle bir durumda insan ne yapar? Kime yalvarır? Yerde bütün kapılar yüzüne kapandığı zaman kimin kapısını çalar insan? Kime sığınır, kimi yardımına çağırır? Allah’ı mı, yoksa başkalarını mı? Eğer sadıksanız doğru söyleyin bakalım. Böyle bir durumda insan dua dua Allah’a yalvarır değil mi? Allah dışında her şey gözünde sıfıra iner değil mi? En’âm sûresi de bunu şöyle ortaya koyuyor: “Hayır, bilâkis sadece ona yalvarırsınız; dilerse o Allah yalvardığınız şeyi sizden giderir, siz de ona koştuğunuz ortakları (Şeriklerinizi) unutursunuz.” (En’âm 41) Hayır hayır, böyle ciddi bir durumla karşı karşıya kaldığınız, ciddi bir tehlike kapınızı çaldığı zaman siz sadece Allah’a yalvarırsınız. Böyle bir durumda tüm putlarınızı, tüm şeriklerinizi, şürekânızı, yâni Allah’a ortak koştuklarınızı, Allah yerine koyup kendilerine kulluk yapmaya çalıştıklarınızı, kanunlarını ve arzularını gerçekleştirmek için, hatırlarını kazanmak için çırpındıklarınızı unutuverirsiniz. Çünkü tüm tehlikeleri defedecek, tüm zararları kaldıracak yegâne güç ve kuvvet sahibi tek varlığın, tek mercinin Allah olduğu, vicdanlarınızın derinliklerinde mevcuttur. Her vicdan sahibi insan bunu çok rahatlıkla anlayacaktır, yeter ki onun vicdanı bozulmamış olsun. Hattâ şu anda Yahudilerin fıtratlarını silmeye çalıştığı, vicdanlarını öldürmeye çalıştığı, kendilerini dinsizleştirebilmek için yıllardır uğraştığı batı dünyası, batı insanı bile daraldığı zaman “aman Allah’ım!” demektedir. Titaniğin batışını bilirsiniz. Yüzlerce mühendis rapor vermiş bu gemi batmaz diye. Nihâyet içinde binlerce insanla birlikte gemi okyanusa açılmış. İçindekilerin kalbinde Allah yok, Allah korkusu yok, çılgınca eğlenip kâm almak isterlerken, birdenbire gemi bir buzula çarpar ve yavaş yavaş batmaya başlar. O ana kadar Allah’ı hatırlarına bile getirmeyen bu insanlar böyle bir tehlike ile karşı karşıya gelince, hep birlikte güverteye çıkıp Allah’a yalvarmaya başlarlar. Tüm eğlencelerini, tüm putlarını, tüm şeriklerini, şirklerini unutup Allah’a yalvarmaya başlarlar. Batı insanında bunu görmek mümkün olduğu gibi, yine Yahudi’nin insanlığın başına belâ olarak doğurduğu komünizmin sarf ettiği çok büyük gayretlerle modalaştırdığı Allahsızlık felsefesi altında, yıllardır her şeylerini kaybetmiş doğu insanı da bakıyoruz bugün daraldığı zaman Allah’a yalvarmaktadır. Biliyorsunuz Mekkeli müşrikler yığınlarla putlara tapıp dururlarken, ciddi bir tehlike kapılarını çalar. Güçlü kuvvetli bir orduyla Ebrehe ülkelerine dayanır. O ana kadar putlara tapınan, putlardan yardımlar bekleyen bu insanlar görüyoruz ki böyle ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya gelince tüm putlarını unutup, Kâbe’nin örtülerine sarılıp Allah’a yalvarmaya başlarlar. Kesinlikle biliyorlardı ki böyle ciddi bir durumda o putlarının onlara yapabileceği bir şey yoktu. Böyle bir belâdan kendilerini ancak Allah’ın kurtaracağını bildikleri için Allah’a yalvarmaya başlıyorlar. Evet o müddet içinde tüm şirklerinizi unutup Allah’a dua etmeye başlıyorsunuz. Dehşet ve tehlike fıtratınızı ortaya koyuyor. Firavun bile denizde boğulurken Allah’a yalvarıyordu. Demek ki Allah’ın insana verdiği bu fıtratı silecek, bu fıtrat mührünü kazıyacak hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Bu durum zaman zaman gafletle ve cehaletle gölgelenmiş olsa bile, ciddi bir tehlike anında ortaya çıkıveriyor. Sizler ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğunuz veya Rabbinizden gelen nîmetlerle kucaklaştığınız, işleriniz yolunda gittiği zaman yâni tehlike bitince de Allah’ı unutup O’na yan çizmeye kalkışıyorsunuz. Niye kötü gününüzde O’nu hatırlıyorsunuz da, iyi gününüzde O’na yan çiziyorsunuz? Niye Rabbinize nankörlük yapıyorsunuz? Niye o Allah’a yan çizmeye kalkışıyorsunuz? Niye o Allah’a kulluk yapmıyorsunuz? Niye o Allah’ın sizin hayatınıza karışmasına karşı geliyorsunuz? Niye hayat programlarınızı Allah’a danışmıyorsunuz?
52,53. “Ey Muhammed! De ki: “Ne dersiniz? O Kur’an Allah tarafından gelmiş olup da sonra siz onu inkâr etmişseniz, o takdirde haktan uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir? Biz onlara hem âfâkda hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz ki, Kur’-an’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kâfi değil mi?” Bu Kur’an gerçekten Allah tarafından gönderilmiş bir kitapken, sizler onu inkâr etmişseniz, sapıklar olarak uzak bir ayrılığa düşenlerin ta kendisi olmuşsunuz demektir. Anlıyoruz ki bu kitaptan ayrılanlar, ayrılığa düşmüş, uzak bir sapıklığa düşmüş demektir. Biz onlara hem âfâkda, hem de bizzat kendi içlerinde delillerimizi göstereceğiz ki, bu kitabın hak bir kitap olduğunu anlasınlar. İslâm’ın üstün gelmesiyle, İslâm’ın fütuhatlarıyla, İslâm’ın diğer dinlere ve diğer ideolojilere üstün gelmesiyle onlara deliller göstereceğiz. Kendi içlerinde delillerden maksat da, -Allah en iyisini bilir- işte Bedir’de, Mekke’nin fethinde kendi içlerinde deliller göstereceğiz demektir. Ya da insanın bizzat kendi içinde, kendi vücudunda bu kitabın hak olduğuna dair yığınlarla delillerin varlığını onlara göstereceğiz ve onlar da bu kitabın hak olduğunu anlayacaklar.
52,53. “Ey Muhammed! De ki: “Ne dersiniz? O Kur’an Allah tarafından gelmiş olup da sonra siz onu inkâr etmişseniz, o takdirde haktan uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir? Biz onlara hem âfâkda hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz ki, Kur’-an’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kâfi değil mi?” Bu Kur’an gerçekten Allah tarafından gönderilmiş bir kitapken, sizler onu inkâr etmişseniz, sapıklar olarak uzak bir ayrılığa düşenlerin ta kendisi olmuşsunuz demektir. Anlıyoruz ki bu kitaptan ayrılanlar, ayrılığa düşmüş, uzak bir sapıklığa düşmüş demektir. Biz onlara hem âfâkda, hem de bizzat kendi içlerinde delillerimizi göstereceğiz ki, bu kitabın hak bir kitap olduğunu anlasınlar. İslâm’ın üstün gelmesiyle, İslâm’ın fütuhatlarıyla, İslâm’ın diğer dinlere ve diğer ideolojilere üstün gelmesiyle onlara deliller göstereceğiz. Kendi içlerinde delillerden maksat da, -Allah en iyisini bilir- işte Bedir’de, Mekke’nin fethinde kendi içlerinde deliller göstereceğiz demektir. Ya da insanın bizzat kendi içinde, kendi vücudunda bu kitabın hak olduğuna dair yığınlarla delillerin varlığını onlara göstereceğiz ve onlar da bu kitabın hak olduğunu anlayacaklar.
54. “Bilin ki onlar Rabblerine kavuşmaktan bir şüphe içindedirler, yine iyi bilin ki, Allah her şeyi ilmiyle kuşatmıştır.” Onlar Rabblerine kavuşmaları konusunda, yâni öldükten sonra tekrar dirilip Rabbleri huzurunda hesaba çekilecekleri konusunda şüphe içindedirler. Onun içindir ki, bunu hiç düşünmek istemiyorlar, bunu akıllarına getirmek istemiyorlar. Onun için o güne hazırlık yapmıyorlar, hayat programlarını o güne göre ayarlamaya yanaşmıyorlar. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereği gibi anlayıp iman eden ve amele dönüştüren kullarından eylesin. Sübhanekallahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.