Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Kalem Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

52 ayetSayfa 1 / 2
1. “Nûn; kalem ve onunla yazılanlara andolsun ki,” Nûn. Bu, huruf-ı mukattadır. Bu konuda daha önceki sûrelerde açıklamalarda bulunduğumuz için, burada sadece bunun Allah’tan gelmiş müteşabih bir âyet olduğunu ve geldiği gibi iman ettiğimizi söylüyoruz. Nûn harfi hakkında birçok yorum yapılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Nun, Yunus’tur (a.s.), bu sûrede Sahibi’n -Nûn olan Yunus (a.s.) anlatılacağı için sûrenin başında ona dikkat çekilmektedir. Nûn, kılıçtır ve sûrenin başında kılıç ve kaleme yemin edilmektedir. Birisi ilmin, ötekisi de cihadın farziyetini ortaya koyuyor. Nûn, divittir; Cenâb-ı Hakk divite ve kaleme yemin ediyor. Allah bilir, bunlardan birisi de olabilir, hiçbirisi de olmayabilir. Allah böyle bir yeminle söze başlıyor diyoruz. Sonra, “kaleme ve onunla yazılanlara yemin olsun ki” buyuru-luyor. Buradaki kalemden murad, kendisiyle Kur’an’ın yazıldığı kalemdir. –:­I­O²K«<_«8«: ifadesinden anlıyoruz ki, kalemle yazılan şey Kur’-an’dır. O halde yemin, kalem ve Kur’an üzerinedir. Yani bu kitap, Kur’an vahiy katiplerinin elleriyle yazılmaktadır. Öyleyse bu husus Allah Resûlü’nün deli olmadığının açık bir delilidir. Veya buradaki üzerine yemin edilen kalem konusunda şöyle iki söz vardır: Bu kalem ya Levh-i Mahfuzu, kâinatın kaderini, hayat programını yazan kalemdir, –:­I­O²K«<_«8«: dan kasıt da Levh-i Mahfuzdur, veya Levh-i Mahfuzun mübarek yazıcıları olan meleklerdir. Ya da bu-radaki kalem, hepimizin elindeki kalemdir ve yazdıklarından kasıt da her birimizin yazdıklarıdır. Öyleyse Rabbimiz: 1- Kur’an’a ve onu yazan kalemlere, onun vahiy katiplerine yemin ediyor, 2- Veya Levh-i Mahfuza, onu yazan kaleme ve onun yazıcıları olan kutlu meleklerine yemin ediyor, 3- Yahut da şu bizim elimizdeki kalemlere ve onlarla yazdıklarımıza yemin ediyor. Kaleme ve yazdıklarına, kaleme ve yazıcılarına yemin edildiğine göre, kaleme ve yazdıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Çünkü bu yeminle anlıyoruz ki, kalemle yazılması gereken sadece vahiydir. Kalemi yaratan Allah, elbette onu nerede kullanmamız gerektiğini de bilen ve belirleyendir. Allah onu nerede kullanmamızı istiyorsa, orada kullanmak zorundayız. Bu yeminle Rabbimiz, “kaleme yemin olsun ki onu nerede kullandığınızdan hesaba çekileceksiniz” buyurmaktadır. Yazmanız gerekirken yazmadıklarınızdan, yazmamanız gerekirken yazdıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. Öyleyse vahiyden yazmanız gerekenleri yazmayarak ya da vahyin dışında yazmamanız gerekenleri yazarak zulmetmekten sakının, diyor Allah. Rasulullah Efendimizin bir hadislerine göre Rabbimizin ilk yarattığı şey kalemdir. “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kaleme Allah, “yaz” buyurdu. Kalem: “Neyi yazayım ya Rabbi?” dedi. Allah buyurdu ki, “kıyamete kadar gerçekleşecek kaderi yaz!” (Tirmizi, Kader: 17; Tefsir: 68) Zemahşeri şöyle der: “Yüce Allah, kalemin şanının yüceliğini göstermek için kaleme yemin etti. Çünkü onun yaratılıp düzlenmesinde büyük bir hikmete işaret vardır. Ve çünkü onda anlatılamayacak kadar çok fayda ve yararlar vardır.” İmam Râzi de şöyle der: "Vel-Kalem" hakkında iki görüş var-dır. Birisi budur ki, yemin edilen kalem, gerek gökte bulunanın, gerek yerde bulunanın yazdığı kalemin hepsini içine alan cins ismidir. Yüce Allah mantığı ihsan etmekle "İnsanı yarattı, ona beyanı öğretti." (Rah-mân:3-4) diye minnet buyurduğu gibi "Rabb'in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti" (Alâk:3-5) diye kalem ile yazmayı ihsan etmesiyle de minnet buyurmuştur. Bu-nunla faydalanmanın izah ve yorumu şudur: Kalem üçüncü şahsı ikin-ci şahıs yerine koyar. Bu sebeple insan dil ile yakınına anlatabildiği is-tek ve maksadını kalem ile uzağa da anlatabilir. İkincisi, üzerine ye-min edilen kalem "Allah'ın ilk yarattığı kalemdir." diye hadiste bildiri-len daha evvel sözü edilen kalemdir. Yüce Allah bunu evvela yaratmış, sonra da onu kıyamete kadar olacakları yazdırmış, saat gelene kadar olacağı, bütün ecelleri, amelleri yazar, bu kalem, uzunluğu gök ile yer arası kadar nûrdan bir kalemdir. Rabbimizin ilk yarattığı kalem, yeryüzünde varlıkların en şereflisi olarak yarattığı insana lütfettiği beyanın yarısını gerçekleştirme va-sıtasıdır. Allah, kullarından sadece insana beyan gücü vermiştir. Rah-man sûresi bunu şöyle anlatır: “Rahman olan Allah Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı ve ona beyanı öğretti.” (Rahman: 12) Allah insana beyanı öğretmiştir. Beyan, insanın karşısındakine mânâ naklinin adıdır. İnsanın karşısındakine duyurmak istediklerinin nakline beyan diyoruz. İnsanın karşısındakine bu beyan imkânı verilmiştir ki, bu, yeryüzünde Allah’ın varlığına en büyük delildir. Konuşmak ve anlamaktan daha büyük bir mucize olamaz. Konuşulunca anlıyorsunuz değil mi? Peki nereden anlıyoruz bunları? Söylenilenleri, bu mânâyı, bu meramı nasıl anlıyorsunuz? Gerçekten de bu, Allah’ın bize en büyük lütuflarından birisidir. Beynimizden geçirdiklerimizi karşımızdaki kimselere anında empoze edebilme imkânına, gücüne sahibiz. Konuşabiliyoruz, karşımızdaki de anlayabiliyor. İşte buna mânâ nakli veya beyan gücü diyoruz. Bunu bize veren Allah’tır. Allah bize bu beyan gücünü vermeseydi, meselâ dağı anlatabilmek için dağı kucaklayıp getirmek ve göstermek gerekecekti. Alâk sûresinde de bu beyanın, bir de kalemle olduğunu şöyle anlatır: “Oku! Ki senin Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O kalemle yazmayı öğretmiştir.” (Alâk 3) Yani zaman ve mekan birlikteliği içinde bizim karşımızdakine dille mânâ nakletme imkânımız vardır. İkinci bir ihsan olarak da Rab-bimiz kalemle yazmayı öğrettiğini anlatır: Kalemle bu mânânın intikalinin zaman ve mekân ötesine taşırılmasını öğretti Allah. Öyleyse kalem, gaibi muhatap menzilesine ko-yar. İnsan, lisanla yakınındakilere anlattıklarını kalem vasıtasıyla uzaktakilere anlatma, ulaştırma imkânına sahiptir. Yeryüzünde bunu becerebilen ikinci bir varlık yoktur. Ne büyük bir lütuf, ne büyük bir şe-ref değil mi? Ama o nispette de sorumluluğu büyük bir şeref tabii. Bu iki âyet bize bir taraftan bu beyanın Allah’tan olduğunu an-latırken, diğer taraftan ilimle Kur’an’ı birleştirmemiz gerektiğini anlatmaktadır. Yani ilim eşittir Kur’an, Kur’an eşittir ilim. İlim de, beyan da sadece Allah’a aittir. Beyanı açıklamak, tanımak, tanıtmak, açmak, şerh etmek sadece Allah’a aittir, Kur’an’a aittir. Kuranın böyle bir açıklama, beyan etme özelliği vardır. “Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Öyle olsaydı, batıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi.” (Ankebût 48) Bu âyetin ortaya koyduklarıyla birlikte düşünecek olursak, o zaman bu kalemle Rasulullah Efendimiz arasında bir ilgi kurulduğunu da anlamaya çalışıyoruz. Biliyoruz ki Rasulullah Efendimizin dünyasında vahiy öncesi kalem yoktu. Peki vahiy sonrası oldu mu? Biliyoruz ki, vahiy sonrası da yine olmadı. Ama bakın kalemin sözünün edildiği, yani kalem üzerine yemin edildiği bu âyetin hemen sonrasına, ikinci âyete bakıyoruz, Rabbimiz buyuruyor ki: “Kaleme yemin olsun ki ey peygamberim sen mecnun değilsin.” Peki hangi kalem bu yemin edilen kalem? Rasûlullah’ın kendi kalemi mi? Hayır. Çünkü Rasûlullah’ın kalemi de, yazması da yoktur. Yani başkalarının kalemine yemin ediliyor ve arkasından da deniliyor ki, “sen mecnun değilsin.” O zaman herhalde şu bizim bildiğimiz bir kalem olmayacaktır buradaki kalem. Peki o zaman ne anlayacağız ya bundan? Levh-i Mahfuzu da, onu yazan kalemi de, onun yazıcılarını da bilmediğimize göre, herhalde Allah bir kaleme yemin ediyor, aynen iman etmek zorundayız. Bilmiyoruz derken, bunun mahiyetini bilmiyo-ruz. Değilse Allah’ın Resûlü mi’râca çıktığı gece bir kalem gıcırtısı duyduğunu haber vermektedir. Yine Rasulullah Efendimizin İbn-i Abbas efendimize tavsiyelerini içeren hadislerinde: “Kalemler kaldırılmış, sahifelerin mürekkepleri de kurumuştur.” buyurduğunu da biliyoruz. İşte belki de burada üzerine yemin edilen kalem bu kaldırılan kalemdir. Yani Allah en iyisini bilir, öyle bir kalem düşüneceğiz ki, o kalem bizim hayatımız ve ölümümüzle, sosyal, ekonomik ve siyasal gi-rişimlerimizle, bizim ve tüm kâinatın hayat programıyla, varlıkların ka-derleriyle ilgili Allah’ın iznini, takdirini, buyruğunu yazan kalemdir. Bu haktır, bu batıldır, bu iyidir, bu kötüdür, bu cennetliktir, bu cehennemliktir gibi Allah’ın takdirini, Allah’ın tescilini, mührünü vuran kalemi ha-tırlayacağız burada. Tüm kainatın kaderini yazan kaleme, bu kalemle yazanlara, yazılanlara, yani Allah’ın tesbit buyurduğu kaderine, yazgısına yemin olsun ki, diyeceğiz. Bunun sonunda da hemen şuna ikrar ve iman edeceğiz: Demek ki bu kâinat, bu varlıklar başıboş değildir. Varlık, tesadüfî değildir. Demek ki tüm bu varları var eden ve onlara hayat programı takdir eden, kader takdir eden bir Allah vardır. Demek ki Allah bilendir. Demek ki Allah takdir edendir. Demek ki Allah bilgisi değişmeyendir. Al-lah kesin bilendir ve demek ki sizin teslim olmanız gereken Allah’tır. İşte burada kendisine teslim olunması gereken Allah anlatılıyor.
2. “Ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli değilsin.” “Ey peygamberim! Sen Rabbinin nimetleri ile, Rabbinin nimetleri sayesinde asla mecnun, deli değilsin!” Bi’setinden, peygamberliğinden, yani Kur’an’ın kendisine nüzûlünden önce Allah’ın Resûlü’ne herkes Muhammed’ül Emin diyordu. En emin, en güvenilir insan di-yorlardı. Önceleri insanlar kendisine böyle derken, kendilerine Kur’a-n’ın nüzûlünden sonra ona deli demeye, mecnun demeye başladılar. Bundan anlaşılıyor ki, onlar onun okuduğu Kur’an’dan ötürü ona deli diyordu. Ey Muhammed! Allah’ın lütfu ve sana verdiği nübüvvet nimeti sayesinde sen cahil müşriklerin iddia ettiği gibi deli ve mecnun değilsin. Allah’a hamd olsun sen akıllısın. Kâfirlerin dediği gibi değilsin. Allah Teâlâ, kaleme ve onunla yazılanlara yemin ederek Ra-sulullah’ın, müşriklerin iddia ettikleri gibi deli olmadığını, zira onun Rabbi olan Allah’ın lütfuna ve nübüvvet nimetine mazhar olduğunu beyan etmiştir. Kâfirler şöyle demişlerdi: “Ey, kendisine Kur’an indirilen! Sen, kesinlikle bir delisin.” (Hicr: 15/6) Biliyoruz ki Rasulullah (a.s) risalet davasından önce Mekkeliler tarafından yörenin en iyi ve en faziletli insanı olarak kabul edilmekte ve herkesçe onun dürüst-lüğüne ve ferasetine güven duyulmaktaydı. Ama Kur'an vahyolunma-ya başlayınca aynı insanlar O'na deli, mecnun demeye başladılar. Şu anlaşılıyor ki, aslında buna sebep Kur'an'dır. İşte bu yüzden Kur'an'ın bu gibi iddialar için yeterli bir reddiye olduğu buyurulmaktadır. Yüce, açık ve beliğ kelamın içerdiği konular da aynı yüksek meziyete sahiptir. Bu Kur'an, Rasulullah'a Allah'ın bir lütfudur, kafirlerin iddia ettikleri gibi bir delilik sebebi değildir. Burada dikkate değer bir husus da şu-dur; hitap Allah Rasûlü’ne olmakla beraber aslında kafirlerin ithamla-rına cevaplar verilmektedir. Yani bu âyet Rasulullah’a, onun deli olmadığına kendisini ikna etmek üzere gönderildiği zannedilmesin. Za-ten Rasulullah'ın böyle bir şüphesi yoktur ki bunu izale etmek için âyet nazil olsun. Asıl gaye kafirlere, Kur'an yüzünden Allah Rasûlü’ne mecnun dediklerini ve bu iftiraya en açık kati cevabın Kur'an'ın bizatihi kendisi olduğunu anlatmaktır. Yani ne zaman ki Allah’ın Resûlü çevresine Rabbinden gelen âyetleri okumaya başladı, işte o andan itibaren kendisine deli, mecnun demeye başladılar. Bundan anlıyoruz ki, bugün de insanlardan kimileri peygamberî bir tavır ortaya koyarak, yani direk Kur’an okuyarak konuşmaya başlayınca, Kur’an anlatmaya başlayınca, etrafına Kur’an duyurmaya çalışınca insanlar onlara da aynı şeyleri söyleyeceklerdir. Çevrelerine Kur’an’ı duyurmaya çalışanlara, bunu kendisine dert edinenlere bugün de insanlar aynı seyi söyleyeceklerdir: “Sen delisin be! Ne biliyorsun sen Kur’an’ı? Nasıl anlarsın sen Allah’ın meramını? Nasıl cesaret edersin buna? Sen ki bir tamirci parçasısın! Sen Kur’an’ı bırak da şu şu kitapları oku bize! Boyundan büyük işlere bulaşma!” O kimseye deli diyecek, sapık diyecek, mezhepsiz, Vaha-bî… diyeceklerdir. Ama bakın Allah buyurur ki, “ey peygamberim! Onlar ne derlerse desinler! Sen Rabbinin nimetleri ile, Rabbinin nimetleri sayesinde asla deli değilsin! Peki Rabbimizin hangi nimetleri sayesinde deli değildi Allah’ın Resûlü? Yani Rasûlullah’a Rabbimizin hangi nimetleri vardı? İman, hidayet, risalet, peygamberlik, vahiy, Kur’an nimeti… Yani ey peygamberim, Kur’an’la, Kur’an sayesinde, Kur’an nimeti sa-yesinde sen asla deli değilsin. Zira bu nimete mazhar olan kişi asla deli olamaz. Kur’an’la beraber olan, vahiyle beraber olan kişi, vahiyle hareket eden kişi asla deli olamaz.” İşte bu Allah’ın tescilidir. Vahiy nimetine sahip olan, Kur’an’la hareket eden, hareket noktası Kur’an olan kişi hiçbir zaman deli olamaz. Hiç kimse ona deli diyemez. Eğer bizler de şu anda Peygamber gibi bir tavır sergileyebilir, Peygamberimizin misyonuna sahip çıkabilir, tıpkı onun gibi Kur’an’la beraber olabilir, Kur’an’la hareket edebilir, Kur’an’ı hareket noktası kabul ederek, imanla, hidayetle, peygamberlikle, vahiyle beraber olabilirsek, o zaman bilelim ki Rabbimizin bu tescili bizim için de geçerlidir ve kesinlikle bilelim ki biz deli değiliz, mecnun değiliz, haktayız, hidayetteyiz, doğru yoldayız. Zerre kadar kendimizden bir şüphemiz olmasın. Ama bunun aksini yapıyor, yani vahiyle beraber değilsek, vahyi tanımıyorsak, konuştuğumuz vahiy değilse, amellerimiz vahiy ürünü değilse, hareket noktamız vahye dayanmıyorsa, yaptığımız ve yapmadığımız şeyler vahiyden kaynaklanmıyorsa, işte o zaman kendi kendimizden şüphede olabiliriz. Acaba biz deli miyiz? Acaba biz mecnun muyuz? Acaba hayat programımızı iki ayaklı ya da ayaksız cinlerden mi alıyoruz? Acaba vahyin yerine cinleri mi oturttuk? Cin kaynaklı bir hayatımız mı var? Bundan her an şüphede olabiliriz. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bugün bizler de peygamber tavrı sergilersek bize de insanlar deli diyecekler. Çevreyi ciddiye almadan vahyin dediklerini yapmaya kalkarsak, hareketlerimizi, amellerimizi, bakışlarımızı, sevmelerimizi, küsmelerimizi, kılık-kıyafetlerimizi, mal-mülk anlayışlarımızı, hayata bakışımızı, ticaret anlayışımızı, dükkanımızı, tezgâhımızı vahyin istediği şekilde ayarlamaya çalıştığımız zaman deli bu diyecekler. Yani sen kâfirler ve müşrikler gibi yapmayıp hayatını Allah için yaşamaya çalışır, malın konusunda o malı sana veren Allah’ı söz sahibi kabul eder ve onu sahibinin yolunda bol bol dağıtırsan, bedenin konusunda Allah’ı söz sahibi kabul eder ve onu Allah’a kulluğa hasreder, namaza, niyaza zaman ayırır, zamanın konusunda Allah’ı söz sahibi kabul eder, onu verenin yolunda harcayarak ilim öğreneceğim, ilim öğreteceğim, hasta ziyaretinde bulunacağım, mü’minlerin yardımına koşacağım diye iki-üç gün dükkanını kilitlersen, hedefin sadece Allah olur ve insanları memnun edecek zamanın kalmazsa, müşteriyi memnun etme adına ikiyüzlülük yapmazsan, elbette ki sana da, size de deli diyecekler. “Bunun aklı yok, bu adam olmaz, bunun sonu kötü, bunun sonu iflas bunun sonu berbat!” diyecekler. Siz de aynen Peygamber (a.s) gibi Allah’ın istediği bir hayatı yaşarsanız, kesinlikle bilesiniz ki size de aynısını diyeceklerdir. Eğer sizler cimrilik yapmayıp, fakirlikten korkmayıp malınızı Allah adına bol bol verirseniz veya faiz alıp zengin olma imkânınız varken Allah korkusundan ve ahiret hesabından ötürü böyle bir yola girmez, bunu kullanmaz, dini yasaklardan ötürü hayatınızı zehir eder (!), teşvik kredisi almaz, reklâma para ayırmaz, düzen dolap çevirmezseniz “aptal bu” diyecekler, “deli bu! Bunun sonu iflas! Bu adam olmaz, bakan olamaz, dekan olamaz, müdür de olamaz, bu hiçbir şey olamaz!” diyecekler. Allah korkusundan ötürü bu bana haramdır diyerek istifade cihetine gitmediği bir kadın yüzünden, oturulmasını caiz görmediği bir makam yüzünden bugün insanlar nicelerine deli, “ağzının tadını bilmi-yor bu enayi!” diyorlar değil mi? Varsın insanlar ne derlerse desinler, Rabbim sen deli değilsin dediğine göre, bizim için Rabbimizin tescili önemlidir.
3. “Doğrusu sana kesintisiz bir ecir vardır.” Peygamberim, Rabbinin nimetleriyle hareket etmekle sen deli olmadığın gibi, üstelik bu yüzden senin için sonsuz bir ecir vardır. Gayri memnun bir de hiç zahmet çekmeden, elde etme konusunda hiç yorulmadan, hiç kimsenin minnetini çekmeden sırf Allah'ın lütfu ve yardımı olan bir mükafat anlamına gelir. İnsanlar sana bu yüzden deli demişler, mecnun demişler; hiç aldırış etme sen onlara. Kur’an’la ha-reket etmen, Kur’an’a dayanman ve Kur’an’ı insanlara ulaştırman ve bu yüzden eziyet çekmenden ötürü senin için çok büyük bir mükafat vardır sana. Buradaki “Ecr-i gayrî memnun” ifadesinin bildiğimiz kadarıyla üç mânâsı vardır: 1- Kesintisiz, sürekli bir ecir, sürekli bir ücret ve mükafat. Peygamber’e (a.s) ve onun yolunun yolcularına sunulacak mükafat kesintisiz, sürekli bir mükafattır. Çünkü cennet ebedidir. “Halidîne fihâ ebedâ” bir cennet sunulacaktır onlara. 2- Başa kakıntısız, baş kakıntısı olmayan bir ecir, bir mükafat demektir. Allah, “Hadi, hadi hak etmediniz bunu! Dünyada yatıp, yatıp geldiniz! Hiçbir şey yapmadınız! Ama yine de ben size bunları veriyorum!” demeyecek de, “siz kazandınız bunları! Siz hak ettiniz! İşlediğiniz amellerin sonucudur bunlar!” diyecek. 3- Gayr-i memnun ecir, yani memnuniyetin de ötesinde bir e-cir, bir mükafat demektir. “Tamam ya Rabbi! Yeter ya Rabbi! Daha is-temem ya Rabbi!” demenin de ötesinde Rabbimizin vereceği bir mü-kafattır. Bir mü’min Allah’ın nimetleriyle beraber olursa, Allah’ın nimetleriyle hareket edecek duruma gelirse, yani sürekli Kur’an ve sünnetle beraber olursa, amellerini, hareketlerini onlara dayandırır ve de tıpkı Peygamber (a.s.) gibi kendisinin dirilişine sebep olmuş o vahyi insanlara duyurma, insanlara ulaştırma kavgası içine girerse, işte ona Rab-bimizin mükafatı böyle olacaktır. Bir hadislerinde Resûlullah Efendimiz şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki senin vasıtanla, senin sebebinle bir tek kişinin hidayete ermesi senin için kızıl develerden daha hayırlıdır” Bu söz bize sanki birilerinin hidayete ermesi konusundaki çabamızla, kırmızı develerin bizim olması konusundaki çabamızın mu-kayesesini, karşılaştırmasını yapıyor, anlatıyor, söylüyor. Farklı bir a-çıdan değerlendirince, yani sen diyor peygamberimiz bu sözü dinleyene, anlatana değil mi ki, beni ilgilendirmez anlamına demiyorum, yâni ben şimdi kendim dinliyorum, şimdi sizler de dinliyorsanız hepimize diyor ki Allah’ın Resûlü; ey sizler, siz ne için çabalıyorsunuz? Sa’yiniz, çabalamanız, gayretiniz, uğraşınız neye doğru? Birilerinin hi-dayete ermesi için mi uğraşıyorsunuz, yoksa kırmızı develer sizin ol-sun için mi? Tabi konunun birinci bölümünde hemen itirazların yükselmeye başladığını siz de duyuyorsunuz. Ama itiraz eden biz olmayalım. Hidayet etmek mi? Kimin elindedir hidayet? İyi ama Allah peygamberine bile; “Sen istediklerini hidayete erdiremezsin, sen istediklerine hidayet veremezsin, sen istediklerini müslüman edemezsin” Evet, biz de istediklerimize hidayet edemeyiz. Böyle bir sorumluluğumuz yok zaten. Yâni Rasûlullah Efendimiz meselâ Ebu Talib’i çok sevdiği onun müslümanlığını çok istediği halde ona hidayet edemedi. Veya meselâ yine Kur’an’dan öğreniyoruz ki Hz Nuh aleyhisselâm o helâk olup giden oğlunun hidayetini elbette istiyordu. Ama elbette onun istemesi ötekisinin hidayette olması anlamına gelmezdi. Peygamberin bile istediklerini hidayete ulaştırma imkânına sahip olmadığı halde benim sebebimle, benim vasıtamla bir kişinin hidayete ulaşması konusunda bana düşen ne ola ki? Öyle şey olmaz demeye hakkımız yoktur. Çünkü madem ki peygamberimiz böyle demiş, elbette bunun bir başka yönü olmalıdır. Dahası, acaba biz kızıl develer konusunda da aynı durumda değil miyiz? Ama neden o konuda daha çok çaba içindeyiz? Söyleyin, o kırmızı develerden ne kadarının ne zaman kendisinin olması konusunda uğraşan, didinen insanlar bilirsiniz. Onlar bu kadar uğraştı diye daha çok uğraşana daha çok kızıl develerin verildiğini gördünüz mü? Yâni bir adam ki gecesini gündüzüne katarak, oğlunu kızını unutarak, karısını, namusunu, iffetini unutarak, dahası dinini, diyanetini, Allah’ını peygamberini unutarak bütün bu unutmalarını o kırmızı develere ulaşmak hatırına yaptığını kendisi de biliyor, ama bir deve ya buluyor, ya bulamıyor, bazen onu da bulduğu gün kaybediveriyor. Öyleyse biz ne kırmızı develeri kazanmak, ne de birilerinin hidayetine sebep olmak konusunda bir garantiye sahip değiliz, ama bu konuda sa’y etmekle, çalışıp çabalamakla mükellef ve sorumluyuz. Öyleyse bu hadiseyi, bu sorumluluğu bu açıdan değerlendirmeliyiz. Şimdi tekrar dönüyorum başa. Rasûlullah Efendimiz beni iki durumla karşı karşıya bırakıp düşünmemi istiyor sanki. Diyor ki, söyle sen Adem oğlundan kadın ya da erkek bir tek kişinin hidayete ermesi konusunda vasıta olabilir misin? İşte o, senin kırmızı develere sahip olman konusundaki o çabalarından daha hayırlıdır. Öyleyse bizim ka-faya takıp aklımızdan çıkarmamamız gereken gerçek şu olacak: Ben birilerinin hidayete ermesi konusunda vasıta olsam, birisi olmadı, diğerine, o da olmadı, bir diğerine şeklinde birilerinin daha iyi müslü-man olması konusunda gayret edersem, sonunu Allah’a bırakırsam kırmızı develerin benim olması konusundaki gayretimden daha hayırlı olacaktır bu. Sonunda yine bize ayrılan kadar geleceğini unutmamalıyız. Acaba bir tek kişinin hidayete ermesi konusunda çalışıp çabalayacak olan bizler, karşımızdakinin illa kâfirdi de müslüman olması gerekir şeklinde bir çalışmaya mı hazırlanmalıyız? Bir başka şekliyle söyleyelim, yani hidayet sadece kâfirin müslüman olması mı? Yoksa müslüman da yeniden hidayet bulabilir mi? Bunu Fâtiha sûresiyle söylersek daha bir anlaşılır hale gelecektir. “İhdinessıratal müstakim.” Aman Allah’ım bana hidayet lütfet. Öyle bir sırat ki ben o sıratta olayım. Bu sırat senin nimetlerine nail olanların yolu olsun. Beni o yola ilet, o yolda tut ya Rabbi. O yolun hidayetini bana lütfet ya Rabbi diye dua ediyoruz. Aman ya Rabbi, senin hidayetini bulduktan sonra dalâlette, sapıklıkta, yolunu şaşırıp gitmiş, dinini değiştirmiş olan Hıristiyan gibi olmayayım. Ya da kendilerine azap ve gazap ettiğin Yahudiler gibi olmayayım diye bir hidayet talebimiz var. Peki söyleyin bunu herhangi bir konumda okuyan müs-lüman hidayette değil mi ki Allah’tan hidayet istiyor? Ya da namaz kılan ve namazında bunu söyleyen bir müslüman namaz kılacak kadar Allah’ın huzurunda olma bilincinde iken yine de bana hidayet et ya Rabbi diyorsa, söyleyin o hidayeti nereden bulacak? Yâni kâfirliğe dönecek sonra tekrar müslüman mı olacak? Belki de böyle bir çapraşık düşünce, böyle bir farklı düşünce insanları, kâfirken müslüman olanlara sevgi konusunda farklı konuma getirmiş. Yâni bir adam önceden kâfirse, dinsizse, Hıristiyan’sa, Yahudiyse sonra da müslüman olmuşsa müslümanlar ona daha bir değer veriyorlar, daha bir el üstünde tutuyorlar. Ama önceden beri müslüman olan, hattâ biraz daha iyi müslüman olsa bile kimse onu dikkate almıyor. Ya da sonradan müslüman olan o kişi o önceki müslüman olanın seviyesinde olmasa bile daha elde tutuluyor nedense. Galiba hidayet denilen şeyin, küfürden dönmek şeklinde oluşuna daha bir özen gösteriyor, ya da özellik arz ediyor müslümanlar. Herhalde o kadar değil. Ben anladığımı söyleyeyim. Benim sebebimle bir tek kişinin eğer kâfirse müslüman olması, yok eğer müslüman ise daha iyi müs-lüman olması benim adıma kırmızı develerin benim olmasından çok daha hayırlı olmalıdır. Bir kişinin müslüman iken daha iyi müslüman olmasından kastım, kimi konularda müslümanlığı bilmiyorsa onları öğrenmesi, kimi bildiklerini yapmıyorsa onları yapmaya başlaması, İs-lâm’ın öğrenme ve yaşama seviyesinin alttan üste doğru çıkması şeklinde anlaşılabilir. Yâni benim sebebimle birisi önceki Müslümanlığına göre daha iyi müslüman oluyorsa, önceki cennet yolunda oluşuna nispetle daha iyi gidiyorsa, öncekine göre cennetteki derecesi daya yükseğe çıkmışsa, ya da kâfir olup cehenneme giderken müslüman olup cennete gitmeye başlamışsa işte ben buna sebep olmuşsam, benim sebebimle dini, âhireti, cenneti, cehennemi tanımışsa kırmızı develerin benim olmasından benim için çok daha hayırlıdır. Peki mademki kırmızı develerin hiç önemi yoksa, ben kırmızı develer konusunda hiç sa’y etmeyecek miyim? Öyle değil, ben Safa ve Merve’yi, ikisi arasında su aramak, rızık aramak üzere sa’y eden Hz. Hacer’i, ama sonunda kırmızı develerden çok daha değerli, çöl ortasında, dağların yalçın kayalıkları arasında, susuz, kimsesiz, insansız, evsiz, barksız bir ortamda ona lütfedilen Zemzem’i elbette u-nutmamalıyım. Onun için sa’y edecek, ama Safa ve Merve’yi aşmadan. Safa’yı öteye, Merve’yi beriye taşmadan sa’y edeceğim. Yâni Al-lah’ın haram-helâl sınırlarını çiğnemeden sa’y edeceğim. Lâkin sa’yim ve gayretim develerden önce, develerden daha çok birilerinin hidayeti üzerine olacaktır. Şimdi bir hadis okuyunca kendime soracaktım ya. Acaba bu hadis bana ne dedi? Acaba bu hadis sebebiyle ben neredeydim? Ne-rede olmalıydım ve şimdi neredeyim? Yâni acaba ben şu anda insanların hidayeti için uğraşıyor muyum, yoksa ben kırmızı develerin mi peşindeyim? İnsanlardan, yâni sizin yaşadığını çevrenin çok uzaklarındaki insanlardan söz etmiyorum. Ya da yeryüzünde farklı binlerce İslâm’ın dışındaki insanlardan da söz etmiyorum. Yâni çok uzaklarda birileri varmış, henüz ben onlarla tanışıp görüşmemişim, acaba onlarla nasıl görürümün hesabını yapmıyorum. Çünkü onlarla tanışabilmek, onların dillerini öğrenebilmek imkânı belki de hayatınız boyunca size hiç verilmeyecektir. Öyle değil mesele. Ama mutlaka komşunuz vardır sizin gibi konuşan, arkadaşınız vardır konuşup anlaşabileceğiniz, evinizde, dükkanınızda, okulunuzda, sofranızda birileri vardır. Pe-ki onların hidayetleri konusunda çalıp çabalamanız gerekmez miydi bu hadise göre? Ya da siz hâlâ kırmızı develerin mi peşindesiniz? Sen uğraş hele birilerinin hidayetine. Onlar hidâyete ermezler-se bile sen hidayette kalmaya devam edersin böylece. Yâni biz birilerinin hidayeti için çırpınırken, onlar hidayete ermezlermiş, onlar hidayette kalmazlarmış, onlar hidayeti bulmazlarmış ne fark eder bizim için? Çünkü nice peygamberler biliriz ki hiç ümmeti olmamış, hiç inananı olmamış. Ya da üç beş kişiyle sınırlı kalmış. Olsun, peygamberler hidayette kalmışlar ya. Ama unutmayalım ki bu işin sonunda gelecek mükafat insanlardan değil, Allah’tan olacaktır. Mü’min, mükafatını Allah’tan bekleyecek ve din duyurduğu insanlardan asla bir beklentisi olmayacaktır. Çünkü insanlardan gelebilecekler asla kesintisiz olmayacaktır ve de işin acısı Allah’tan gelecek bu kesintisize de engel olacaktır, bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.
4. “Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsindir.” “Peygamberim, muhakkak ki sen bir huluk-i azîm üzeresin. Allah’ın istediği yaşaman, vahiyle birlikte hareket etmen ve insanların ıslahı adına onlardan gelecek tüm eziyetlere, tüm yalanlamalara, tüm alaylara katlanıp göğüs germen senin çok yüksek bir ahlâk sahibi olduğundandır. Çünkü zayıflar asla buna tahammül edemezler.” Rasulullah Efendimize Rabbimizin izafe ettiği bu “Huluk-i Azîm” konusunda farlı şeyler söylenmiştir. Hz Ayşe annemizin ifade buyurduğu üzere “Rasulullah Efendimizin ahlâkı Kur’an’dı.” Öyleyse bu Huluk-i Azîmin mânâsı Kur’andır. Çünkü Allah’ın Resûlü, onu sadece insanlara tebliğ etmekle, sadece insanlara ulaştırmakla kalmamış, aynı zamanda onu bizzat kendisi yaşamıştır. İbni Abbas efendimiz de bu huluk-i azîm konusunda “din” ifadesini kullanmaktadır. “Ra- sûlullah’ın ahlâkı diniydi, dinin ortaya koyduğu ahlâktı” der. Çünkü Rasûlullah’ı anlamak dini, Kur’an’ı anlamaktır; Kur’an’ı, dini anlamak da Rasûlullah’ı anlamaktır. Rasulullah anlaşılmadan dinin de, Kur’-an’ın da anlaşılması mümkün olmadığı gibi, din ve Kur’an anlaşılmadan da Rasûlullah’ın anlaşılması mümkün değildir. İşte bu Allah’ın nimetleriyle, Allah’ın vahyiyle beraber olmanın, vahiyle hareket etmenin tezahürü sadece ahirette değil, aynı zamanda bu dünyada da görülecektir. Yani ben vahyi tanıyorum, ben vahiyle beraberim, benim hareket noktam vahiydir diyenlerin hayatlarına, ahlâklarına bakacağız. Eğer gerçekten Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmış-larsa, Kur’an ahlâkının eseri varsa üzerlerinde, “evet bu adam vahyi tanıyor, bu adam vahiyle hareket ediyor” diyeceğiz. Değilse yalancıdan başkası değildir o. Kimileri de bu huluk-i azîme “kerîm, selim bir tabiat” demişlerdir. Veya azîm, önünde saygıyla eğilinen demektir. Herkesin önünde saygıyla eğildiği varlık demektir. Yani sev-sevme, kabul et-etme, iman et-inkar et fark etmez ama o konu edildi mi, o gündeme geldi mi, onun karşısında oldu mu kişi, kesinlikle saygı duymak zorunda, onun hakkını teslim etmek zorundaysa işte buna azamet diyoruz. Azîm, Allah’tır. Önünde herkesin saygıyla eğildiği varlık Allah’tır. Ama Rab-bimizin izâfesiyle işte peygamberimizin de böyle yüce bir ahlâkı vardı ki, herkes, dost düşman onu kabul etmek zorundaydı. Onun içindir ki, bidayette emin demişlerdi Rasulullah Efendimize. Peki acaba Rasû-lullah’ın bu durumu doğuştan mıydı? Yani bu ahlâk doğuşta mı geliyordu? Evet. Ama sadece yaratılıştan gelmekle sürdürülen bir özellik değildi bu. Allah vergisi bir potansiyel güçtü ve Rasulullah Efendimiz de bunu Allah’ın istediği biçimde geliştirmiş, şekillendirmişti ki, buna da Kur’an’ın edebi diyoruz. Kur’an edebi olarak sürdürülen bu ahlâka da İslam diyoruz. Evet, ey peygamberim! Hiç kuşkusuz sen, üstün bir hayat tarzına, yüksek bir terbiye ve çok yüce bir ahlaka sahipsin. Allah sende bütün faziletleri ve olgunlukları toplamıştır... İlim, hilim, haya, ibadet, cömertlik, sabır, şükür, alçak gönüllük, zühd, merhamet, şefkat, iyi geçinme, edepli olma vb. güzel huy ve hoşa giden davranışlar senin güzel ahlakındandır. Şüphesiz sen Kur’an’ı en iyi yaşayan örnek bir şahsiyetsin. Senin ahlakın Kur’an’ın ta kendisidir. Her müslüman senin ahlâkınla ahlâklanmalıdır. Ahlak kelimesi hakkında alimlerinizin görüşlerini de söyleyelim inşallah: 1) Abdullah b. Abbas, Mücahid, suddi, Dahhak, İbn-i Zeyd, Rebi’ b. Enes ve Ebu Malik’e göre ahlâk “din” anlamındadır. Buna gö-re; “ey peygamberim, sen çok yüce bir din üzeresin” demek olacaktır mânâ. 2) Atıyye’ye göre “edep” anlamındadır. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/38; Muvatta, Hüsnü’l-Hulk: 8) Bu cümlede iki anlam vardır. Birincisi; insanları hidayete götürebilmek için katlandığı bütün bu eziyetler yüksek bir ahlâk üzere olduğundandır. Aksi takdirde, zayıf ahlaklı olan bir insan bunlara tahammül edemez. İkincisi; Kur'an'ın yanında sırf senin bu yüksek ve temiz ahlakın, kafirlerin sana delilik ithamlarında bulunmalarına karşı açık bir delilidir. Onların bu ithamları tamamen mesnetsiz bir yalandır, çünkü yüksek ahlak ve delilik bir arada bulunamaz. Deli, aklî dengesini kaybetmiş kimsedir. Öte yandan, bir kimsede bulunan yüksek ahlak, o kişinin sağlam bir akıl ve fıtrata sahip olduğunun ve zihni dengesinin gayet yerinde olduğunun delilidir. Rasûlullah’ın ahlaki meziyetlerinin Mekkeliler tarafından çok iyi bilindiği malum. Aslında buna işaret etmek yeter. Mekke'de bulunan her akıl sahibi insan Rasulullah (s.a) gibi yüksek ahlak sahibi bir kimseye mecnun demenin ne kadar hayasızlık olduğunu düşünmek zorunda kalacaktır. Bu beyhude ithamlar en sonunda Rasulullah’a (s.a) değil bilakis kendilerine zarar verecektir. Mu-halefetlerinin şiddetinden muhakemelerini kaybederek Rasulullah (s.a) gibi bir insanı öyle şeyle itham ediyorlardı ki bunu hiç bir akıl sahibi düşünemezdi bile. Allah Resulü’nün ahlakını en güzel şekilde Hz. Aişe'nin şu sö-zü tarif etmektedir. "Onun ahlakı Kur'an idi" ( Müslim, Müsafirin: 139) Bunun anlamı şudur: Rasulullah (s.a) yalnızca Kur'anî talimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış, o talimatları kendi zatında da tatbik ederek buna örnek olmuştur. Eğer Kur'an bir şeyin yapılması için emir vermişse onu ilk önce kendi nefsinde uygulamış ve eğer bir şeyden menetmişse gene en fazla kendisi o şeyden sakınmıştır. Kur'an'ın fa-zilet olarak saydığı sıfatlarla muttasıf, kötü saydığı sıfatlardan da kendini uzak tutan idi. Başka bir rivayette gene, Hz. Aişe şöyle anlatıyor: "O hiçbir zaman kendi hizmetinde bulunan birisini dövmemiş, hiçbir zaman bir kadına el kaldırmamıştır. Allah için cihaddan başka hiçbir yerde hiçbir zaman kimseye eliyle dahi vurmamıştır. Kendisi için kimseden intikam almamıştır. Fakat eğer bir kimse Allah'ın koymuş olduğu hudutları aşmışsa o zaman sadece Allah'ın rızası için ondan intikam almıştır. İki yoldan kolay olanı seçmek onun sünnetiydi. Ne var ki, kolay olan günah ise müstesna, o zaman ondan en uzak kalan O olurdu." (Müsned-i Ahmed) Hz. Enes (r.a) diyor ki: "Ben Allah Resulü’nün on sene kadar hizmetinde bulundum. Hiçbir zaman öf dememiş, hiçbir zaman bana bunu niye yaptın, bunu niye yapmadın dememiştir." (Buhâri ve Müslim). Peki acaba Rasulullah Efendimize lütfedilen bu ahlâk bizde de var mı? Yani bize de veriliyor mu bu ahlâktan? Elbette bizde de vardır ama bizim sorumluluğumuz kadar. Yani yalan söylememeye, iffetli ol-maya, namuslu olmaya, hakkı temsil edebilmeye, hak uğruna can ve-rebilmeye, hakkı ikame edebilmeye, namaz kılabilmeye, oruç tutabilmeye, cihad edebilmeye bizler de hazır yaratılmışızdır. Bu potansiyel şüphesiz bizlerde de vardır. Ya da aksini söylersek, harama meyletmemeye, içkiye, zinaya, kumara, faize bulaşmamaya, şeytandan ya da Adem’den yana olmaya, imandan ya da küfürden yana tercihte bulunmaya hazır yaratılmışızdır ama bu yaratılışımızı, bu fıtratımızı, bu karakterimizi Kur’an’a kanalize edebilirsek, İslâm’la şekillendirebilirsek, işte bu da bizim dinimiz olacaktır.
5-7. “Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler. Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir; O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.” “Peygamberim, yakında göreceksiniz. Onlar da görecekler, sen de göreceksin. Onlar da basir olacaklar senin de basîretinin konusu olacak. Yakında onlar da anlayıp bilecekler, sen de anlayıp bileceksin. Neyi? ­–Y­B²S«W²7! ­v­U¬±[<Ï@¬" acaba hanginiz meftunmuş? Hanginiz deli, hanginiz akıllıymış? Bunu çok yakında onlar da anlayacaklar, sen de anlayacaksın.” Meftun, sapık, şeytan, mecnun, muazzep demektir. Yani kendisine azap olunacak kimse demektir. Öyleyse şeytanın kim olduğunu yakında görecek ve anlayacaksınız. Kimmiş deli, kimmiş azaba lâyık olan? Peygamber miymiş, peygambere vahiy getiren melek miymiş? Yoksa size akıl veren miymiş? Kimmiş sapık? Peygamber mi, yoksa ona sapık diyen sizler mi? Kimmiş deli? Kimmiş mecnun? Kimmiş azaba duçar olacak? Bunu çok yakında bilecek, görecek ve anlayacaksınız, diyor Allah. Peki ne zaman anlayacaklardı bunu? Bedir’de anladılar, birkaç yıl sonra anladılar bunu. Ama ne yazık ki bilmek ayrı, iman etmek ayrıdır. Bildiler, anladılar ama imânâ yanaşmadılar. Siyer kitaplarının bize anlattığına göre Rasulullah Efendimize deli diyen bu insanlar, Kâbe’nin avlusuna gelmiş, Kâbe’nin örtülerine yüz sürüp kendilerinden geçercesine ağlayıp Kâbe’nin Rabbine yalvarmışlar. Onlar diyor-lardı ki: “Ey bu Kâbe’nin Rabbi! Bizim aklımız karıştı. Muhammed mi haklı, yoksa biz mi haklıyız? Bunu anlayamıyoruz. Ey Rabbimiz ne o-lur çıkacağımız bu savaşta hangi taraf haklıya onu bize göster, kim haklıysa bu savaşta onu galip getir de, gözümüzün önündeki bu sis, bu esrar perdesi bir aydınlansın da, bizler de ne yapacağımızı bir bi-lelim.” Çıktıkları bu savaşta Allah müslümanları galip getirerek haklıyı haksızı göstermişti ama yine de imânâ yanaşmadılar. İki taraftan han-gisi azaba duçar olacak bunu gösteriyordu Rabbimiz ama yine de an-layamıyorlardı. Çünkü insanları, insanların ahlâklarını, insanların amellerini sonunda değerlendirecek olan Allah’tır, başkası değil.
5-7. “Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler. Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir; O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.” “Peygamberim, yakında göreceksiniz. Onlar da görecekler, sen de göreceksin. Onlar da basir olacaklar senin de basîretinin konusu olacak. Yakında onlar da anlayıp bilecekler, sen de anlayıp bileceksin. Neyi? ­–Y­B²S«W²7! ­v­U¬±[<Ï@¬" acaba hanginiz meftunmuş? Hanginiz deli, hanginiz akıllıymış? Bunu çok yakında onlar da anlayacaklar, sen de anlayacaksın.” Meftun, sapık, şeytan, mecnun, muazzep demektir. Yani kendisine azap olunacak kimse demektir. Öyleyse şeytanın kim olduğunu yakında görecek ve anlayacaksınız. Kimmiş deli, kimmiş azaba lâyık olan? Peygamber miymiş, peygambere vahiy getiren melek miymiş? Yoksa size akıl veren miymiş? Kimmiş sapık? Peygamber mi, yoksa ona sapık diyen sizler mi? Kimmiş deli? Kimmiş mecnun? Kimmiş azaba duçar olacak? Bunu çok yakında bilecek, görecek ve anlayacaksınız, diyor Allah. Peki ne zaman anlayacaklardı bunu? Bedir’de anladılar, birkaç yıl sonra anladılar bunu. Ama ne yazık ki bilmek ayrı, iman etmek ayrıdır. Bildiler, anladılar ama imânâ yanaşmadılar. Siyer kitaplarının bize anlattığına göre Rasulullah Efendimize deli diyen bu insanlar, Kâbe’nin avlusuna gelmiş, Kâbe’nin örtülerine yüz sürüp kendilerinden geçercesine ağlayıp Kâbe’nin Rabbine yalvarmışlar. Onlar diyor-lardı ki: “Ey bu Kâbe’nin Rabbi! Bizim aklımız karıştı. Muhammed mi haklı, yoksa biz mi haklıyız? Bunu anlayamıyoruz. Ey Rabbimiz ne o-lur çıkacağımız bu savaşta hangi taraf haklıya onu bize göster, kim haklıysa bu savaşta onu galip getir de, gözümüzün önündeki bu sis, bu esrar perdesi bir aydınlansın da, bizler de ne yapacağımızı bir bi-lelim.” Çıktıkları bu savaşta Allah müslümanları galip getirerek haklıyı haksızı göstermişti ama yine de imânâ yanaşmadılar. İki taraftan han-gisi azaba duçar olacak bunu gösteriyordu Rabbimiz ama yine de an-layamıyorlardı. Çünkü insanları, insanların ahlâklarını, insanların amellerini sonunda değerlendirecek olan Allah’tır, başkası değil.
5-7. “Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler. Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir; O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.” “Peygamberim, yakında göreceksiniz. Onlar da görecekler, sen de göreceksin. Onlar da basir olacaklar senin de basîretinin konusu olacak. Yakında onlar da anlayıp bilecekler, sen de anlayıp bileceksin. Neyi? ­–Y­B²S«W²7! ­v­U¬±[<Ï@¬" acaba hanginiz meftunmuş? Hanginiz deli, hanginiz akıllıymış? Bunu çok yakında onlar da anlayacaklar, sen de anlayacaksın.” Meftun, sapık, şeytan, mecnun, muazzep demektir. Yani kendisine azap olunacak kimse demektir. Öyleyse şeytanın kim olduğunu yakında görecek ve anlayacaksınız. Kimmiş deli, kimmiş azaba lâyık olan? Peygamber miymiş, peygambere vahiy getiren melek miymiş? Yoksa size akıl veren miymiş? Kimmiş sapık? Peygamber mi, yoksa ona sapık diyen sizler mi? Kimmiş deli? Kimmiş mecnun? Kimmiş azaba duçar olacak? Bunu çok yakında bilecek, görecek ve anlayacaksınız, diyor Allah. Peki ne zaman anlayacaklardı bunu? Bedir’de anladılar, birkaç yıl sonra anladılar bunu. Ama ne yazık ki bilmek ayrı, iman etmek ayrıdır. Bildiler, anladılar ama imânâ yanaşmadılar. Siyer kitaplarının bize anlattığına göre Rasulullah Efendimize deli diyen bu insanlar, Kâbe’nin avlusuna gelmiş, Kâbe’nin örtülerine yüz sürüp kendilerinden geçercesine ağlayıp Kâbe’nin Rabbine yalvarmışlar. Onlar diyor-lardı ki: “Ey bu Kâbe’nin Rabbi! Bizim aklımız karıştı. Muhammed mi haklı, yoksa biz mi haklıyız? Bunu anlayamıyoruz. Ey Rabbimiz ne o-lur çıkacağımız bu savaşta hangi taraf haklıya onu bize göster, kim haklıysa bu savaşta onu galip getir de, gözümüzün önündeki bu sis, bu esrar perdesi bir aydınlansın da, bizler de ne yapacağımızı bir bi-lelim.” Çıktıkları bu savaşta Allah müslümanları galip getirerek haklıyı haksızı göstermişti ama yine de imânâ yanaşmadılar. İki taraftan han-gisi azaba duçar olacak bunu gösteriyordu Rabbimiz ama yine de an-layamıyorlardı. Çünkü insanları, insanların ahlâklarını, insanların amellerini sonunda değerlendirecek olan Allah’tır, başkası değil.
8-9. “Ey Muhammed! Bundan böyle, yalanlayanlara aldırma; (Onlar sana indirilen âyetlerden beğenmediklerini bırakman sûretiyle senin) kendilerine yumuşak davranmanı isterler; böyle yapsan, onlar da seni över, yumuşak davranırlar.” Öyleyse Peygamberim, sen onu yalanlayanlara itaat etme. Sana mecnun diyenler buna inandıkları, seni öyle bildikleri için değil, onlar isterler ki sen onlara taviz veresin, onlar da sana taviz versinler. Onlar umuyorlar ve istiyorlar ki, sen kendilerine müdâhane edip, onlara yaranmaya, yağcılık yapmaya yönelip kendileriyle uzlaşma yolları arayasın, böylece uzlaşasınız ki sonunda küfürle İslâm’ı sarmaş dolaş yaşasınlar. Onların sapıklıklarına, şirklerine, bozuk düzen hayatlarına dokunmamanı, pisliklerine ilişmemeni isterler. Yani onlar senden öyle bir tavır, öyle bir din istiyorlar ki, bu din onların hayatına karışmasın. Onlar dine değil, din onların zevkine tâbi olsun. Onların günübirlik arzularına göre şekil alabilen bir din olsun bu. Demokrasi dini gibi… Çoğunluğun arzularına göre şekillenen bir din. Bu dinin tanrısı da onlardan ne bir ahlâkî kural, ne ibadet, ne namaz, ne oruç, ne örtünme hiçbir şey istemesin. Onlar istiyorlar ki, sen onlara müdâhane etsen de onlar da sa-na müdâhane etseler. Yani eğer sen onların yamukluklarına, sapıklıklarına dokunmasan, onlar da sana müdâhane edecekler, seni övecekler, seni yağlayacaklar, ne büyük, ne akıllı adam diyecekler. Yani sen onları yağlasan, alçak garazlarına, haksızlıklarına, küfürlerine, şirklerine hiç dokunmayıversen, hiç uyarmayıversen onları, uyarmamak bir yana sen onların yanlışlarına muvafakat ediversen, yani o yanlışlarında onlarla beraber olup onlara eşlik ediversen, onlar da sa-na yağ sürecekler. Yahu bu adam ne büyük adam! Ne akıllı, ne ileri görüşlü, ne aydın, ne derin hoca, diyecekler. Ama sen onlara müdâhane etmez, yağcılık yapmaz, onlardan yana davranmaz da hakkı ortaya koyar, Allah’ın emrini söylersen, Al-lah’tan aldığın âyetleri okuyarak onların hayatlarını yargılamaya ve sorgulamaya kalkışırsan, bilesin ki o zaman seni reddedecek, sana if-tira edecekler, deli diyecekler, mecnun diyecekler. Onlar samimi değil, sen samimi ol ey peygamberim, diyor Rabbimiz. Müdâhene lüzumsuz yere yumuşak davranmak ve yağcılık et-mektir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar isterler ki sen, Allah’ı inkâr e-desin, onlar da inkâr etsinler. Senin onlara taviz vermeni beklerler ki onlar da sana taviz versinler. Veya dinin aleyhine onlara yumuşak davranmanı isterler ki onlar da sana yumuşak davransınlar. Müşrikler isterler ki, onların ilahlarına davet etmelerine uyasın da, dinin aleyhine onlara yumuşak davranasın. Onlar da sana, dinleri aleyhine yumuşak davransınlar ve seni Rabbine ibadet etmen hususunda serbest bıraksınlar. Çünkü İsrâ sûresi bunu şöyle anlatıyor: “Eğer seni azimli ve sebatlı kılmasaydık, nerde ise onlara az da olsa meyledecektin. Eğer onlara biraz olsun meyletseydin, dünya ve âhiretin azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra kendin için bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra: 17/74-75) “Onlar isterler ki sen onlara kolay davranasın, onlar da sana kolay davransınlar. Sen onlara yaptıkları konusunda ruhsat veresin, onlar da sana ruhsat versinler. Sen onların dininde görünesin, onlar da senin dininde görünsünler. Sen onlara münâfık ve müraî davranasın, yani bir süre sen onların dininde, bir süre de kendi dininde görünesin. Yani sen onlara yaklaşasın, onlar da sana yaklaşsınlar. Sen onlarınkine dokunmayasın, onlar da seninkine dokunmasınlar. Sen bizimkine saygılı olsan, biz de seninkine saygılı davransak, bizimkilerle seninkini karıştırıp hayatımızın bazı bölümlerinde senin Rabbini dinlesek. Meselâ namaz, oruç, hac gibi konularda senin Allah’ını dinlesek, hukuk, eğitim, ekonomi, miras gibi sosyal ve siyasal yapılanmalar konusunda da sen bizim ilahlarımızı dinlesen. Yani hayatımızın bazı bölümlerinde senin Rabbinin yasalarını, bazı bölümlerinde de bizim yasalarımızı uygulasak. Ya da hiç olmazsa arada bir şöyle bizimkine bir uğrayıversen. Şöyle bir yanından geçiversen, bir el sürüversen. Ya da hiç olmazsa bizimkine dokunmayıversen olmaz mı? İlişmeyiversen. Bizimkinin aleyhine konuşmayıversen, sen kendininkini yaşasan, ama biz de kendimizinkini yaşasak. Sen serbest olsan, biz de serbest olsak” diyorlardı. Bunu şöyle anlıyoruz. Böyle bir durumda onların kaybedecekleri hiçbir şey yoktur. Böyle bir durumda müşriklerin hiçbir kaybı olmayacak, kayba uğrayan peygamber olacaktır. Böyle bir uzlaşmada kaybeden taraf iman tarafı olacaktır. Çünkü eğer bir hayatı yüz birim kabul edersek, kâfir ve müşriklerin bu yüz birimlik hayatlarında az da olsa iman birimleri vardır. Kâfirin ve müşrikin hayatında da iman birimleri vardır. Hangi konularda? Bakıyoruz Kur’an-ı Kerîm’in ifadesiyle kimi konularda bunların da hayatlarında iman vardır. Meselâ gökleri kim yarattı? diye sorsanız, derler ki: Allah yarattı. Her şeye gücü yeten kim diye sorsanız, “Allah” derler. Yani müşriklerin hayatlarında da iman birimleri vardır. Peki kaçta kaçtır bu iman birimleri? Meselâ yüzde beş iman birimi varsa, yüzde doksan beş küfür ve şirk birimi vardır. Rasûlullah’ta ve onun yolunun yolcusu mü’minlerin hayatında ise yüzde yüz iman birimi vardır. Şimdi bakın bu adamlar istiyorlar ki, Allah’ın Resûlü böyle bir uzlaşma sonucu ha-yatında yüzde birlik, yüzde ikilik bir şirke düşsün, yüzde yüzlük imanından yüzde ikisini kaybedip yüzde ikilik şirke bulaşsın, onlar da bu uzlaşma hatırına Peygamberin dinine meylederek yüzde beşlik iman birimlerini artırıp yüzde doksana çıkarsınlar. Böylece sonuçta ne oluyor? Kim kazanıyor sonuçta? Yani sonuçta peygamber kimin safında yer almış oluyor? Peygamber hangi sınıfta yer almış oluyor? Yine müşriklerin safında yer almış oluyor değil mi? Çünkü onlar yüzde dok-san müslüman ama yüzde on müşrik olarak yine müşrik kalırlarken, peygamber de yüzde ikilik bir şirkle müşriklerin safına düşecek ve so-nuçta kazanan taraf şirk olacak, müşrikler olacaktır. Zaten dertleri buydu. Böylece istiyorlardı ki, böyle bir uzlaşma sonucunda peygamberin dâvâsı bitirilmiş olsun. İşte Rabbimiz diyor ki, sakın ha peygamberim sen onlara itaat etme, onlara meyletme.
8-9. “Ey Muhammed! Bundan böyle, yalanlayanlara aldırma; (Onlar sana indirilen âyetlerden beğenmediklerini bırakman sûretiyle senin) kendilerine yumuşak davranmanı isterler; böyle yapsan, onlar da seni över, yumuşak davranırlar.” Öyleyse Peygamberim, sen onu yalanlayanlara itaat etme. Sana mecnun diyenler buna inandıkları, seni öyle bildikleri için değil, onlar isterler ki sen onlara taviz veresin, onlar da sana taviz versinler. Onlar umuyorlar ve istiyorlar ki, sen kendilerine müdâhane edip, onlara yaranmaya, yağcılık yapmaya yönelip kendileriyle uzlaşma yolları arayasın, böylece uzlaşasınız ki sonunda küfürle İslâm’ı sarmaş dolaş yaşasınlar. Onların sapıklıklarına, şirklerine, bozuk düzen hayatlarına dokunmamanı, pisliklerine ilişmemeni isterler. Yani onlar senden öyle bir tavır, öyle bir din istiyorlar ki, bu din onların hayatına karışmasın. Onlar dine değil, din onların zevkine tâbi olsun. Onların günübirlik arzularına göre şekil alabilen bir din olsun bu. Demokrasi dini gibi… Çoğunluğun arzularına göre şekillenen bir din. Bu dinin tanrısı da onlardan ne bir ahlâkî kural, ne ibadet, ne namaz, ne oruç, ne örtünme hiçbir şey istemesin. Onlar istiyorlar ki, sen onlara müdâhane etsen de onlar da sa-na müdâhane etseler. Yani eğer sen onların yamukluklarına, sapıklıklarına dokunmasan, onlar da sana müdâhane edecekler, seni övecekler, seni yağlayacaklar, ne büyük, ne akıllı adam diyecekler. Yani sen onları yağlasan, alçak garazlarına, haksızlıklarına, küfürlerine, şirklerine hiç dokunmayıversen, hiç uyarmayıversen onları, uyarmamak bir yana sen onların yanlışlarına muvafakat ediversen, yani o yanlışlarında onlarla beraber olup onlara eşlik ediversen, onlar da sa-na yağ sürecekler. Yahu bu adam ne büyük adam! Ne akıllı, ne ileri görüşlü, ne aydın, ne derin hoca, diyecekler. Ama sen onlara müdâhane etmez, yağcılık yapmaz, onlardan yana davranmaz da hakkı ortaya koyar, Allah’ın emrini söylersen, Al-lah’tan aldığın âyetleri okuyarak onların hayatlarını yargılamaya ve sorgulamaya kalkışırsan, bilesin ki o zaman seni reddedecek, sana if-tira edecekler, deli diyecekler, mecnun diyecekler. Onlar samimi değil, sen samimi ol ey peygamberim, diyor Rabbimiz. Müdâhene lüzumsuz yere yumuşak davranmak ve yağcılık et-mektir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar isterler ki sen, Allah’ı inkâr e-desin, onlar da inkâr etsinler. Senin onlara taviz vermeni beklerler ki onlar da sana taviz versinler. Veya dinin aleyhine onlara yumuşak davranmanı isterler ki onlar da sana yumuşak davransınlar. Müşrikler isterler ki, onların ilahlarına davet etmelerine uyasın da, dinin aleyhine onlara yumuşak davranasın. Onlar da sana, dinleri aleyhine yumuşak davransınlar ve seni Rabbine ibadet etmen hususunda serbest bıraksınlar. Çünkü İsrâ sûresi bunu şöyle anlatıyor: “Eğer seni azimli ve sebatlı kılmasaydık, nerde ise onlara az da olsa meyledecektin. Eğer onlara biraz olsun meyletseydin, dünya ve âhiretin azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra kendin için bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra: 17/74-75) “Onlar isterler ki sen onlara kolay davranasın, onlar da sana kolay davransınlar. Sen onlara yaptıkları konusunda ruhsat veresin, onlar da sana ruhsat versinler. Sen onların dininde görünesin, onlar da senin dininde görünsünler. Sen onlara münâfık ve müraî davranasın, yani bir süre sen onların dininde, bir süre de kendi dininde görünesin. Yani sen onlara yaklaşasın, onlar da sana yaklaşsınlar. Sen onlarınkine dokunmayasın, onlar da seninkine dokunmasınlar. Sen bizimkine saygılı olsan, biz de seninkine saygılı davransak, bizimkilerle seninkini karıştırıp hayatımızın bazı bölümlerinde senin Rabbini dinlesek. Meselâ namaz, oruç, hac gibi konularda senin Allah’ını dinlesek, hukuk, eğitim, ekonomi, miras gibi sosyal ve siyasal yapılanmalar konusunda da sen bizim ilahlarımızı dinlesen. Yani hayatımızın bazı bölümlerinde senin Rabbinin yasalarını, bazı bölümlerinde de bizim yasalarımızı uygulasak. Ya da hiç olmazsa arada bir şöyle bizimkine bir uğrayıversen. Şöyle bir yanından geçiversen, bir el sürüversen. Ya da hiç olmazsa bizimkine dokunmayıversen olmaz mı? İlişmeyiversen. Bizimkinin aleyhine konuşmayıversen, sen kendininkini yaşasan, ama biz de kendimizinkini yaşasak. Sen serbest olsan, biz de serbest olsak” diyorlardı. Bunu şöyle anlıyoruz. Böyle bir durumda onların kaybedecekleri hiçbir şey yoktur. Böyle bir durumda müşriklerin hiçbir kaybı olmayacak, kayba uğrayan peygamber olacaktır. Böyle bir uzlaşmada kaybeden taraf iman tarafı olacaktır. Çünkü eğer bir hayatı yüz birim kabul edersek, kâfir ve müşriklerin bu yüz birimlik hayatlarında az da olsa iman birimleri vardır. Kâfirin ve müşrikin hayatında da iman birimleri vardır. Hangi konularda? Bakıyoruz Kur’an-ı Kerîm’in ifadesiyle kimi konularda bunların da hayatlarında iman vardır. Meselâ gökleri kim yarattı? diye sorsanız, derler ki: Allah yarattı. Her şeye gücü yeten kim diye sorsanız, “Allah” derler. Yani müşriklerin hayatlarında da iman birimleri vardır. Peki kaçta kaçtır bu iman birimleri? Meselâ yüzde beş iman birimi varsa, yüzde doksan beş küfür ve şirk birimi vardır. Rasûlullah’ta ve onun yolunun yolcusu mü’minlerin hayatında ise yüzde yüz iman birimi vardır. Şimdi bakın bu adamlar istiyorlar ki, Allah’ın Resûlü böyle bir uzlaşma sonucu ha-yatında yüzde birlik, yüzde ikilik bir şirke düşsün, yüzde yüzlük imanından yüzde ikisini kaybedip yüzde ikilik şirke bulaşsın, onlar da bu uzlaşma hatırına Peygamberin dinine meylederek yüzde beşlik iman birimlerini artırıp yüzde doksana çıkarsınlar. Böylece sonuçta ne oluyor? Kim kazanıyor sonuçta? Yani sonuçta peygamber kimin safında yer almış oluyor? Peygamber hangi sınıfta yer almış oluyor? Yine müşriklerin safında yer almış oluyor değil mi? Çünkü onlar yüzde dok-san müslüman ama yüzde on müşrik olarak yine müşrik kalırlarken, peygamber de yüzde ikilik bir şirkle müşriklerin safına düşecek ve so-nuçta kazanan taraf şirk olacak, müşrikler olacaktır. Zaten dertleri buydu. Böylece istiyorlardı ki, böyle bir uzlaşma sonucunda peygamberin dâvâsı bitirilmiş olsun. İşte Rabbimiz diyor ki, sakın ha peygamberim sen onlara itaat etme, onlara meyletme.
10-13. “Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye.” “Ey peygamberim, bir de şu özelliklerin sahibi olana da kesinlikle itaat etme. Sakın ha kesinlikle itaat etme. Sakın ona benzemeye çalışma. Onlar gibi olmaya, onları kullukta örnek almaya kalkışma.” Kimmiş bu kendilerine itaatin haram olduğu kişi? Ne özellikleri varmış onların? Bakın burada Åu­6 denildiğine göre, yani her bir denildiğine göre, demek ki bu ifadeden sonra gelecek özellikler bir kişide bulunabileceği gibi, birkaçı bir kişide, yahut da bu özellikler ayrı ayrı kişilerde de bulunabilecektir. Öyleyse bu özellikleri kim üzerinde taşıyorsa, sakın ola ki ona itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Onlara itaatin haram olduğunu anlıyoruz buradan. Neymiş bu özellikler? Bakın birinci özellikleri şuymuş: ¯‘ŸÒ«& Åu­6 Her bir Hallâf olana sakın itaat etme. Sakın Hallâfa, Hallâf olana itaat etmeyin.” Hallâfın birkaç mânâsı vardır: 1- Hallâf, çok yemin eden demektir. Dilini yemine alıştırmış, o-lur olmaz her şeye yemin eden, sürekli yemin eden kişi demektir. 2- Uzlaşmacı, anlaşmacı demektir. Herkesle uzlaşan, herkesle anlaşan, herkesle arası iyi olan kimse demektir. Demek ki Rabbimiz bu iki özellik sahibi hallâfa itaati haram kı-lıyor. Böyle bir adama kesinlikle itaat etmeyin, kesinlikle onu dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Bir adam düşünün ki, sürekli yemin ediyor, ağzına gelen her konuda yemin ediyor. Aklına geldikçe yemin ediyor. İşte böyle birisine asla itaat etmeyeceğiz. Peki neden? Çünkü kendisine güvenmeyen, kendisine bile güveni olmayan, kendisinden emin olmadığı için sürekli kendisini yeminle desteklemeye çalışan bir adama biz hiç güvenmemeliyiz. Adam kendisine güvensiz. Kendisine güveni olmadığı için yemine sarılıyor. Kendi kendisine güveni olan bir adamın öyle olur olmaz her konuda yemin etmesine gerek yoktur. Niye öyle durup dururken Allah’ı şahit tutup duruyorsun? Öyle diyor adam değil mi? Öyle değil mi? Sen de vardın orada değil mi? Niye sık sık birilerini şahit tutmaya çalışıyorsun? Ne gerek var sürekli yemine? Demek ki adamın kendisine güveni yok da onun için yapıyor bunu. İstikrarı yok adamın. Yani ne demek istediğini, ne yapmak istediğini bilmiyor adam. Onun için böyle bir adam dinlenmemelidir. Bir de şunun için dinlemeyecekmişiz onu. Çünkü o uzlaşmacı ve anlaşmacı kimsedir. Yani herkesle arası iyidir adamın. Herkesle iyi geçinmektedir. Falanlarla arası iyi, filancılarla da iyi. Falan hiziple de iyi, filan grupla da iyi. Televizyonun her kanalıyla tanışık, barışık, hepsiyle arası iyi. Hanımıyla da iyi, komşularının hepsiyle de arası iyi. Ar-kadaşlarının hepsiyle arası barışık. Münâfıkla da barışık, müşrikle de, içkiciyle de, biracıyla da, zinacıyla da, açık gezenle de, kapalıyla da, namaz kılanla da, kılmayanla da, dinsizle de, ateistle de, demokratla da, komünistle de barışık. Adam böyle herkesle baştan sona barışıksa, böyle bir adama da itaat etmeyeceğiz. Onu asla dinlemeyeceğiz, asla onu kullukta örnek almayacağız, onunla istişare etmeyecek, onun dediklerini yapmayacağız. Çünkü böyle herkesle arası iyi olan bir adam bize de iyi görünmek için, bizimle de geçinebilmek için bize de yalan yanlış bir şeyler söyleyebilecek, bizi de aldatabilecektir. Böyle uzlaşmacı, herkesle iyi geçinen hallâflara kesinlikle itaat etmeyeceğiz. Herkesle barışık olanlarla beraber olmayacağız. Biz kendimiz böyle hallâf olmadığımız gibi, hallâflarla da beraber olmayacağız kesinlikle. Çünkü olmaz bu yahu! Yani hele hele böyle bir toplumda hiç kimseyle geçinilmez yahu! Kendimiz de dahil bu toplumda hiç kimseyle geçinilmez! Kendimizle de geçinilmez. Çünkü ben, sen, biz işte müslümanlığımız ortada. Hepimizin Kitap-sünnet bilgisi belli. Müslümanlığı kendisine şiâr edinen, Kitap ve sünneti kendisine dert edinen, hayatını vahye sorarak yaşayan geçinebileceğimiz kaç kişi var içimizde? Çok az böyle kimseler değil mi içimizde? Öyleyse kiminle, hangi tavrımızla geçineceğiz? Yemek modelimizle mi geçineceğiz? İslamî değil. Giyim-kuşam anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Vahye dayanmıyor. Sosyal ve beşerî münasebet an-layışlarımızla mı geçineceğiz? Ekonomik hayat anlayışlarımızla mı? Siyasal bakış açımızla mı? Mala bakışımız, meslek anlayışımız, ev tefrişi anlayışımız, kazanma-harcama anlayışımız, infak, ikram, israf anlayışlarımız, çocuk eğitimi anlayışlarımız, evimizle ilgilenme anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Hiçbirisi vahiyden kaynaklanmıyor. Neyimizle geçineceğiz biz yahu? Hangi anlayışımızla geçineceğiz? Hayır hayır, hiçbir şeyimizle geçinmeyeceğiz. Her şeyimize vuracağız, her şeyimize çatacağız, her şeyimize karşı çıkacağız. Ama kimileri, “tamam vuralım da lakin biraz tatlı vuralım” diyor. Peygamberden daha nazik anlatmanız mümkün mü? Adamlar peygamberi dinleyince deliye dönüyorlardı değil mi? Hatta adamlar, Kur’an’ın anlatımıyla, “aslan görmüş yaban eşekleri”ne dönüyorlardı. Allah böyle dedikten sonra da bu işin nazikliği filan da kalmayacaktır öyleyse. Bakın Allah bir âyet-i kerîmesinde buyurur ki: “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştir-mez.” (Cum’a 5) Kitabı yüklenenler, Tevrat’ı, Kur’an’ı yüklenenler, Kur’an’ı öğrenenler, Kur’an’ı hıfzedenler, Kur’an’la tanışanlar, sonra da onu hamletmeyenler, ona tahammül etmeyenler, onun yükünü ve sorumluluğunu taşımayanlar, onun istediği şekilde yaşamayanlar, onunla amel etmeyenler, onu insanlara ulaştırma sorumluluğundan kaçanlar, tıpkı kitap yüklü merkep gibidirler. Allah, “merkep” diyor onlara. Şimdi bunu ne kadar hafifletebilirsiniz? Nasıl yumuşak söyleyebilirsiniz? Ne kadar da ılımlı söylerseniz söyleyin, aslı serttir değil mi? Demek ki hallâf olana itaat etmeyecekmişiz. Öyleyse haydi hallâf olmayan birisini bulalım da ona itaat edelim. İslâm’ın, müslü-manın şahsiyeti anlatılıyor burada. Müslüman sadece Allah’la uzlaşmak, Allah’la geçinmek zorundadır. Hep Allah’a uymak, hep Allah’ı dinlemek zorundadır. Bir de Allah’la anlaşan, Allah’la uzlaşan, hayatını Allah’a sorarak yaşayan kimseleri dinler müslüman, gerisini kim olursa olsun ciddiye almaz. Daha ne özelliği varmış o itaat edilmeyecek adamın? ¯ˆ@ÅW«; ¯w[¬Z«8 Mehîn, alçak kimse demektir. Rey ve düşüncesi alçak, süflî düşünen, kendi kendisini alçak konuma indiren, kendisini küçük düşüren, değersiz, her fenalığa sürüklenen, her adiliğe meyleden kimse demektir. Mehînin bir de psikolojik bir düşüklüğü vardır. Psikopat demektir. Yani adam baştan sona değersiz, alçak ve rezil. İşte böyle bi-risine de itaat edilmeyecektir. Niye? Düşük, çukur adam da ondan. Kitap-sünnet bilmiyor, düşünce, eylem, bilgi planında çukur… Dinin “d”sinden habersiz. Hemmaz da, gammaz mânâsınadır. Yani onu bunu gammazlayan, şunu bunu ayıplayan, insanlara tepeden bakan, ta’n eden, iğneleyen, zemmeden, gıybet eden, dürtüştüren, eziyet eden kimse de-mektir. “Hemmâz”; çokça gıybet edip adeta müslümanların etini yiyen, insanları dürtükleyen, çimdikleyen ve onları döven, demektir. Böylelerine de itaat haramdır. Sonra: ¯v[¬W«X¬" ¯š³@ÅL«8 Meşşa’ bi nemîm de, nemîmeyle yürüyen, kovuculukla gezen, boşboğazlık eden, kendisini ilgilendirmeyen şeylerin peşinde ha-yatını sürdüren kişi demektir. “Meşşâin binemîm” insanların bazıla-rının sözlerini alıp diğerlerine götüren, yalan sözler gezdiren, demektir. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Koğuculuk yapan cenne-te giremez.” (Buhâri, Edeb: 50, Müslim, İman: 169-170). Yine Rasu-lullah (s.a.v.) kabir azabı çeken iki kimse için şöyle buyurmuştur: Şüp-hesiz ki bunlar azap görüyorlar. Bunlar, büyük bir günahtan dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan biri kendisini idrardan sakındırmıyordu. Diğeri ise koğuculuk yapıyordu.” (İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, 8/387) Nemime hem dedikodu, hem de kovuculuk anlamlarına gelmektedir. Kötü bir sözü insanların birisinden diğerine onların aralarını bozmak, ifsad etmek için nakletmektir. Yani kötü bir söz var ve birisi onu iki insanın arasını açmak için birinden diğerine taşıyor. İşte bunu yapana da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Nemîme/koğuculuk; fesatçılık yapmak, ara bozmaya gayret etmek amacıyla insanlar arasında söz getirip götürmek, sözü yalanlarla süslemek anlamındadır. İslâm, nemîmeyi büyük günah olarak kabul ederek, onu münâfıklık ameli saymıştır. Allah için birilerinden birilerine iyi sözü de nakletmeyelim başta. Yani farz edin ki filan kişi falan hakkında bir şey dedi. Bu dediği iyi de olsa, kötü de olsa zaten nakletmeyelim. Neden? Çünkü adamın iyi döneminde iyidir o söz de, ama adamın pek bir belalı dönemi vardır ya, yani eşref olmayan bir dönemi vardır ya, işte o kötü döneminde de senin onun hayrına söylediğin söz bile kötüdür, ters anlayabilir onu. Allah aşkına, birbirimize birbirimizin sözünü nakletmeyelim. Al-lah aşkına birbirimize insan sözü nakletmeyelim. Peygamber dışında, Allah aşkına insanlara insanların sözlerini nakletmeyelim. Eğer birbirimize bir şeyler diyeceksek, bir şeyler nakledeceksek o zaman mutlak hayır olan, hiç şerden eser olmayan, kişinin baştan sona hayrını gerektirecek olan söz var ya işte onu söyleyelim. Yani Allah’ın sözünü nakledelim, Peygamberin sözünü, sahâbenin sözünü nakledelim. Ne gerek var filanın, falanın sözünü nakletmeye? Peki hiç mi izin yok? Hiç mi insan sözü nakletmeyeceğiz? Meselâ adam bize küsmüş, gücenmiş, hakkında kötü düşündüğümüzü zannediyorsa, o zaman onun hakkında hayır düşündüğümüzü ifade ederiz. “Öyle değil, sen yanılıyorsun, bak senin hakkında filan yerde şöyle dedi, falan yerde böyle dedi, hatta bir iki yalan da katıverelim,” diyor kimileri. Bu iki kişinin arasını bulmak için söz konusudur tabi. Onun dışında nakledilen söz birbirimizin sözü olmayacak. Kim olursa olsun insan sözü nakletmeyeceğiz birbirimize. Konuşacaksak, duyuracaksak âyet konuşacağız, hadis duyuracağız, bunun dışında hiç kimseden nakil yapmamaya çalışacağız. Falan şöyle dedi, filan böyle dedi diyerek insan sözü nakilciliği yapmayacağız. İkincisi, nakledilecek söz kesinlikle dünya ile ilgili, dünya imarıyla ilgili de olmayacak. Sakın ha, birbirimize nakledeceğimiz söz dünyayı imar edici nitelikte sözler de olmasın. Niye? Çünkü hiç lâzım değil ki bize bu. Vallahi lâzım değildir bize bu. Filan adam makine için, falan adam yol için, falan adam mazotların depoda donmaması için, bilmem ne için, ne için laflar üretmiştir de, Allah aşkına biz de onu birbirimize nakletmeyelim. Oturduğumuz yerlerde Allah aşkına bunlardan söz etmeyelim. Ne olacak yani? Adam karbüratörün çalış-masıyla alâkalı bir şeyler bulmuş, betonun statiğiyle alâkalı, sobanın hava sirkülasyonuyla alâkalı, depodaki benzinin donmamasıyla alâkalı, markın, doların prim yapmasıyla alâkalı birilerinin buluşlarını, sözlerini konuşmayalım Allah aşkına. Yani dünyamızın imarına yönelik söz nakletmeyelim. Niye? Zaten çöplükten berbat olmuş zihinlerimiz! Bir âyet duyuyoruz, arkasından bir insan sözü, arkasından bir kâfir sözü, arkasından bir filozof sözü, arkasından falan da böyle diyordu, filan da böyle diyordu derken kafalarımızın içi çöplüğe dönüyor Allah korusun. Naklettiğimiz sözler mutlak bizi diriltici, bizi hakka götürücü, bizi cennete ulaştırıcı, bizi cehennemden kurtarıcı cinsten olsun inşallah. h²[«F²V¬7 ¯@ÅX«8 Bir de hayra engel olanı da dinlemeyin! Hayır engeli, hiç hayra yaramaz, kendisi cimri olduğu gibi başkalarını da cimriliğe sevk eden, başkalarının hayrına da engel olmaya çalışan hayır düşmanı kimse. Durmadan hayra engel olana, cimri olup malını Allah yolunda harcamayana, üzerine düşen hakları yerine getirmeyene, zere kadar kimseye bir hayırda bulunmayana, her iyi işe karşı çıkan ve diğer in-sanların İslam’a girmelerini önlemek için tüm çabasını sarf edene, zu-lüm ve taşkınlık yaparak haddi aşana, insanların üzerine saldıran ve Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyerek haramlara düşen mütecavize, Rabbine karşı günah işleyen ve haram yiyen suçlu hiç kimseye uyma! Bir de hani Kur’an’ın başka bir yerinde hayır, mal mânâsınadır ya, öyleyse hayrı engellemekten maksat malı engellemektir. Malı, ha-yır yolunda kullanmaktan engellemeye çalışmaktır. Bir de çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen demektir. Düşünün ki bir adam çocuklarına öyle yollar açar, öyle programlar çi-zer, öyle meşgaleler arzeder, yollarına öyle barikatlar koyar ki, mümkün değil o çocuklar İslâm’ı, namazı düşünemezler, işte engel olmak budur. Sonra da kalkar engel olan mı var? Yapmak istediniz de engel mi olduk? Kılmak istediniz de biz mi engel olduk? demeye başlar. Ge-rek malını, gerek çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen, malını mülkünü ona hakkı olanlardan engelleyen, ya da her türlü hayra engel koyan adamı dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Ona itaat etmeyin, di-yor. Birileri hep hayra engel olacak, şeytan rolünü üstlenecektir, onlara da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Başka: Mu’tedin, mütecaviz, zulümkâr, haddi aşkın, hakkına razı olmayan, zulmeden birisidir o. Esîm; vebal yüklü, günahtan, vebalden çekinmeyen, vebal yüklü, kendi vebali, çocuklarının, hanımlarının, komşularının, işçilerinin, memurlarının, tebaasının, talebelerinin vebalini yüklenen, günahlara karşı cesur davranan, günahlara katlanmaya çalışan veya günahı seven, günahtan yana olan bir adam. Utullin; zobu, kaba-saba, saygısız, obur, çarpıp yiyen bir adam. Kaba, haşin, sert, hayasız, edepsiz, kavgacı, sinsi, şerri çok şid-detli, katı kalpli, yardakçı ve anlayışsız kâfir ve münâfık. “Utul”: Katı, kaba, çabucak kötülük yapan demektir. Şiddetle çekmek manasına gelen utl kökünden alınmıştır. “Huzûhu fa’tulûhu: Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin.” (Duhân:47) Katı, sert, sıhhatli, dolgun vücutlu, kimsenin kendisine dokunamadığı kişi demektir. Bu âyetteki utul hakkında Rasulullah’a sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: “O, vücudu kuvvetli, sağlam, çok yiyen, çok içen, yiyecek, içecek bulan, insanlara çokça zulmeden ve karnı geniş olandır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/227) Böyle olanlara da itaat etmeyin. İslâm’ın istediği tavrı sergilemeyene kaba denir. Değilse, meselâ İslâm’a yeni girmiş birisi mescide gelmiş, kenara geçip tuvaletini yapmış, çok mu kaba saba? Hayır! İslâm’ın dışındakini kendine ahlâk edinen kişi, meselâ örtüsüzlüğü kendisine din edinen kişi, misafirlerine hanımını yahut da içki ik-ram eden kişi, işte kaba, görgüsüz budur. Zaten Cenâb-ı Hakk «: demişti ya, işte buraya kadar anlatılanlar hep onun tersinedir. Rasûlullah’ın ahlâkının tersine ahlâk sahibi herkes kaba ve sabadır diyoruz. ¯ Bir de zenîmdir o. “Zenîm”: Bir toplumdan olmadığı halde onlara yamanmış olan. Babası tanınmayan evlatlık manasınadır. Şair şöyle der: “Babasının kim olduğu bilinmeyen bir nesepsiz. Annesi zi-na eden, âdî soylu bir kişi.” Yani delme, basma, uydurma, fenalıklarla mimli demektir. En münasibi bu mimli, tescilli, şirret damgalı veled-i zina mânâsına gelir. Yani bu sayılan vasıflarla mimli, damgalı, tescilli demektir. Veya zenîm, şerle tanınan kişidir. Eskiden köyde koyunların kulaklarına "Zeneme" yapılırdı, yani en koyulur, enlenme yapılırdı. İş-te o koyun nasıl o zenemeyle, o enle tanınırsa, bu adamın da böyle tanındığı bir zenemesi, bir eni, bir işareti vardır. Meselâ adam çevrede deyyus, pezevenk, hırsız, homoseksüel, dalkavuk, yağcı veya yeminci bilinirse işte öyle bilinen, mimli birisi demektir. Velid Bin Muğıre adındaki Mekke’li müşrik bu vasıfları Rasûlul-lah’ın ağzından duyunca, anasına koşar ve: “Ana! Adam ol, akıllı davran, bak! Doğru söyle değilse mahvederim seni!” der. Anası korkar ve: “Ne var? Ne oldu? Niye böyle konuşup beni korkutuyorsun evladım?” deyince Velid der ki: “Ana! Bugün Muhammed bana bir şeyler saydı hepsi bende var. Hallâf dedi bu ben! Mehîn dedi ben, Hemmaz dedi ben, Meşşa’ bi Nemîm dedi, Menna’ lil hayr dedi, Mu’ted dedi, Esîm dedi ben, ben, ben... Hepsi ben. Ama bir zina lafı var ki, bu ne biçim iştir? Yoksa bu da mı ben? Doğru söyle bunun da aslı var mı?” Annesi der ki: “Oğlum evet o da doğrudur. Baban filan yere gitmişti de bir dönemler, malımız mülkümüz çoktu da bütün bunlar başkalarına kalmasın diye seni çobandan alıvermiştim” der. Burada anlatılanın Velid Bin Muğîre olduğu söylenmiştir. Belki dün oydu, peki ya şimdi ne anlayacağız bundan? Velid’in suçu değildir bu. Annesinin, babasının suçudur bu. Velid ne yapsın ki? Yani veled-i zina olmak o çocuk açısından bir suç değildir. Baba-ana için bir suçtur bu. Peki bizim anlayacağımız ne o zaman bundan? Gerçek suç, bu konumu benimsemek, bu ortamı kabullenmek, böyle bir sosyal hayattan rahatsız olmayıp onu sürdürmeye çalışmaktır. Unutmayalım, gerçek suçlular bugünkü zina ortamını kabul edenlerdir. Kadının bugünkü giyinişini, erkeklerin bugünkü durumunu, bugünkü mal-mülk, eğitim anlayışını, bugünkü tefessüh etmiş sosyal ve siyasal yapı derekesini ve derecesini kabullenip peygamberin getirdiği inkılabî hayata sırt çevirmeye veya Kur’an’ın emrettiği hayata Esatîr’ul Evvelîn demeye çalışan insanların suçlu olduğu, reddedilme-si gerektiği anlatılıyor burada. İşte bu âyetlerden anlayacağımız budur. Zinadan, zinacılardan, zina ortamından razı oluş ve de zina orta-mı hazırlamaya çalışma. İşte en büyük suç budur.
10-13. “Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye.” “Ey peygamberim, bir de şu özelliklerin sahibi olana da kesinlikle itaat etme. Sakın ha kesinlikle itaat etme. Sakın ona benzemeye çalışma. Onlar gibi olmaya, onları kullukta örnek almaya kalkışma.” Kimmiş bu kendilerine itaatin haram olduğu kişi? Ne özellikleri varmış onların? Bakın burada Åu­6 denildiğine göre, yani her bir denildiğine göre, demek ki bu ifadeden sonra gelecek özellikler bir kişide bulunabileceği gibi, birkaçı bir kişide, yahut da bu özellikler ayrı ayrı kişilerde de bulunabilecektir. Öyleyse bu özellikleri kim üzerinde taşıyorsa, sakın ola ki ona itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Onlara itaatin haram olduğunu anlıyoruz buradan. Neymiş bu özellikler? Bakın birinci özellikleri şuymuş: ¯‘ŸÒ«& Åu­6 Her bir Hallâf olana sakın itaat etme. Sakın Hallâfa, Hallâf olana itaat etmeyin.” Hallâfın birkaç mânâsı vardır: 1- Hallâf, çok yemin eden demektir. Dilini yemine alıştırmış, o-lur olmaz her şeye yemin eden, sürekli yemin eden kişi demektir. 2- Uzlaşmacı, anlaşmacı demektir. Herkesle uzlaşan, herkesle anlaşan, herkesle arası iyi olan kimse demektir. Demek ki Rabbimiz bu iki özellik sahibi hallâfa itaati haram kı-lıyor. Böyle bir adama kesinlikle itaat etmeyin, kesinlikle onu dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Bir adam düşünün ki, sürekli yemin ediyor, ağzına gelen her konuda yemin ediyor. Aklına geldikçe yemin ediyor. İşte böyle birisine asla itaat etmeyeceğiz. Peki neden? Çünkü kendisine güvenmeyen, kendisine bile güveni olmayan, kendisinden emin olmadığı için sürekli kendisini yeminle desteklemeye çalışan bir adama biz hiç güvenmemeliyiz. Adam kendisine güvensiz. Kendisine güveni olmadığı için yemine sarılıyor. Kendi kendisine güveni olan bir adamın öyle olur olmaz her konuda yemin etmesine gerek yoktur. Niye öyle durup dururken Allah’ı şahit tutup duruyorsun? Öyle diyor adam değil mi? Öyle değil mi? Sen de vardın orada değil mi? Niye sık sık birilerini şahit tutmaya çalışıyorsun? Ne gerek var sürekli yemine? Demek ki adamın kendisine güveni yok da onun için yapıyor bunu. İstikrarı yok adamın. Yani ne demek istediğini, ne yapmak istediğini bilmiyor adam. Onun için böyle bir adam dinlenmemelidir. Bir de şunun için dinlemeyecekmişiz onu. Çünkü o uzlaşmacı ve anlaşmacı kimsedir. Yani herkesle arası iyidir adamın. Herkesle iyi geçinmektedir. Falanlarla arası iyi, filancılarla da iyi. Falan hiziple de iyi, filan grupla da iyi. Televizyonun her kanalıyla tanışık, barışık, hepsiyle arası iyi. Hanımıyla da iyi, komşularının hepsiyle de arası iyi. Ar-kadaşlarının hepsiyle arası barışık. Münâfıkla da barışık, müşrikle de, içkiciyle de, biracıyla da, zinacıyla da, açık gezenle de, kapalıyla da, namaz kılanla da, kılmayanla da, dinsizle de, ateistle de, demokratla da, komünistle de barışık. Adam böyle herkesle baştan sona barışıksa, böyle bir adama da itaat etmeyeceğiz. Onu asla dinlemeyeceğiz, asla onu kullukta örnek almayacağız, onunla istişare etmeyecek, onun dediklerini yapmayacağız. Çünkü böyle herkesle arası iyi olan bir adam bize de iyi görünmek için, bizimle de geçinebilmek için bize de yalan yanlış bir şeyler söyleyebilecek, bizi de aldatabilecektir. Böyle uzlaşmacı, herkesle iyi geçinen hallâflara kesinlikle itaat etmeyeceğiz. Herkesle barışık olanlarla beraber olmayacağız. Biz kendimiz böyle hallâf olmadığımız gibi, hallâflarla da beraber olmayacağız kesinlikle. Çünkü olmaz bu yahu! Yani hele hele böyle bir toplumda hiç kimseyle geçinilmez yahu! Kendimiz de dahil bu toplumda hiç kimseyle geçinilmez! Kendimizle de geçinilmez. Çünkü ben, sen, biz işte müslümanlığımız ortada. Hepimizin Kitap-sünnet bilgisi belli. Müslümanlığı kendisine şiâr edinen, Kitap ve sünneti kendisine dert edinen, hayatını vahye sorarak yaşayan geçinebileceğimiz kaç kişi var içimizde? Çok az böyle kimseler değil mi içimizde? Öyleyse kiminle, hangi tavrımızla geçineceğiz? Yemek modelimizle mi geçineceğiz? İslamî değil. Giyim-kuşam anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Vahye dayanmıyor. Sosyal ve beşerî münasebet an-layışlarımızla mı geçineceğiz? Ekonomik hayat anlayışlarımızla mı? Siyasal bakış açımızla mı? Mala bakışımız, meslek anlayışımız, ev tefrişi anlayışımız, kazanma-harcama anlayışımız, infak, ikram, israf anlayışlarımız, çocuk eğitimi anlayışlarımız, evimizle ilgilenme anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Hiçbirisi vahiyden kaynaklanmıyor. Neyimizle geçineceğiz biz yahu? Hangi anlayışımızla geçineceğiz? Hayır hayır, hiçbir şeyimizle geçinmeyeceğiz. Her şeyimize vuracağız, her şeyimize çatacağız, her şeyimize karşı çıkacağız. Ama kimileri, “tamam vuralım da lakin biraz tatlı vuralım” diyor. Peygamberden daha nazik anlatmanız mümkün mü? Adamlar peygamberi dinleyince deliye dönüyorlardı değil mi? Hatta adamlar, Kur’an’ın anlatımıyla, “aslan görmüş yaban eşekleri”ne dönüyorlardı. Allah böyle dedikten sonra da bu işin nazikliği filan da kalmayacaktır öyleyse. Bakın Allah bir âyet-i kerîmesinde buyurur ki: “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştir-mez.” (Cum’a 5) Kitabı yüklenenler, Tevrat’ı, Kur’an’ı yüklenenler, Kur’an’ı öğrenenler, Kur’an’ı hıfzedenler, Kur’an’la tanışanlar, sonra da onu hamletmeyenler, ona tahammül etmeyenler, onun yükünü ve sorumluluğunu taşımayanlar, onun istediği şekilde yaşamayanlar, onunla amel etmeyenler, onu insanlara ulaştırma sorumluluğundan kaçanlar, tıpkı kitap yüklü merkep gibidirler. Allah, “merkep” diyor onlara. Şimdi bunu ne kadar hafifletebilirsiniz? Nasıl yumuşak söyleyebilirsiniz? Ne kadar da ılımlı söylerseniz söyleyin, aslı serttir değil mi? Demek ki hallâf olana itaat etmeyecekmişiz. Öyleyse haydi hallâf olmayan birisini bulalım da ona itaat edelim. İslâm’ın, müslü-manın şahsiyeti anlatılıyor burada. Müslüman sadece Allah’la uzlaşmak, Allah’la geçinmek zorundadır. Hep Allah’a uymak, hep Allah’ı dinlemek zorundadır. Bir de Allah’la anlaşan, Allah’la uzlaşan, hayatını Allah’a sorarak yaşayan kimseleri dinler müslüman, gerisini kim olursa olsun ciddiye almaz. Daha ne özelliği varmış o itaat edilmeyecek adamın? ¯ˆ@ÅW«; ¯w[¬Z«8 Mehîn, alçak kimse demektir. Rey ve düşüncesi alçak, süflî düşünen, kendi kendisini alçak konuma indiren, kendisini küçük düşüren, değersiz, her fenalığa sürüklenen, her adiliğe meyleden kimse demektir. Mehînin bir de psikolojik bir düşüklüğü vardır. Psikopat demektir. Yani adam baştan sona değersiz, alçak ve rezil. İşte böyle bi-risine de itaat edilmeyecektir. Niye? Düşük, çukur adam da ondan. Kitap-sünnet bilmiyor, düşünce, eylem, bilgi planında çukur… Dinin “d”sinden habersiz. Hemmaz da, gammaz mânâsınadır. Yani onu bunu gammazlayan, şunu bunu ayıplayan, insanlara tepeden bakan, ta’n eden, iğneleyen, zemmeden, gıybet eden, dürtüştüren, eziyet eden kimse de-mektir. “Hemmâz”; çokça gıybet edip adeta müslümanların etini yiyen, insanları dürtükleyen, çimdikleyen ve onları döven, demektir. Böylelerine de itaat haramdır. Sonra: ¯v[¬W«X¬" ¯š³@ÅL«8 Meşşa’ bi nemîm de, nemîmeyle yürüyen, kovuculukla gezen, boşboğazlık eden, kendisini ilgilendirmeyen şeylerin peşinde ha-yatını sürdüren kişi demektir. “Meşşâin binemîm” insanların bazıla-rının sözlerini alıp diğerlerine götüren, yalan sözler gezdiren, demektir. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Koğuculuk yapan cenne-te giremez.” (Buhâri, Edeb: 50, Müslim, İman: 169-170). Yine Rasu-lullah (s.a.v.) kabir azabı çeken iki kimse için şöyle buyurmuştur: Şüp-hesiz ki bunlar azap görüyorlar. Bunlar, büyük bir günahtan dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan biri kendisini idrardan sakındırmıyordu. Diğeri ise koğuculuk yapıyordu.” (İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, 8/387) Nemime hem dedikodu, hem de kovuculuk anlamlarına gelmektedir. Kötü bir sözü insanların birisinden diğerine onların aralarını bozmak, ifsad etmek için nakletmektir. Yani kötü bir söz var ve birisi onu iki insanın arasını açmak için birinden diğerine taşıyor. İşte bunu yapana da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Nemîme/koğuculuk; fesatçılık yapmak, ara bozmaya gayret etmek amacıyla insanlar arasında söz getirip götürmek, sözü yalanlarla süslemek anlamındadır. İslâm, nemîmeyi büyük günah olarak kabul ederek, onu münâfıklık ameli saymıştır. Allah için birilerinden birilerine iyi sözü de nakletmeyelim başta. Yani farz edin ki filan kişi falan hakkında bir şey dedi. Bu dediği iyi de olsa, kötü de olsa zaten nakletmeyelim. Neden? Çünkü adamın iyi döneminde iyidir o söz de, ama adamın pek bir belalı dönemi vardır ya, yani eşref olmayan bir dönemi vardır ya, işte o kötü döneminde de senin onun hayrına söylediğin söz bile kötüdür, ters anlayabilir onu. Allah aşkına, birbirimize birbirimizin sözünü nakletmeyelim. Al-lah aşkına birbirimize insan sözü nakletmeyelim. Peygamber dışında, Allah aşkına insanlara insanların sözlerini nakletmeyelim. Eğer birbirimize bir şeyler diyeceksek, bir şeyler nakledeceksek o zaman mutlak hayır olan, hiç şerden eser olmayan, kişinin baştan sona hayrını gerektirecek olan söz var ya işte onu söyleyelim. Yani Allah’ın sözünü nakledelim, Peygamberin sözünü, sahâbenin sözünü nakledelim. Ne gerek var filanın, falanın sözünü nakletmeye? Peki hiç mi izin yok? Hiç mi insan sözü nakletmeyeceğiz? Meselâ adam bize küsmüş, gücenmiş, hakkında kötü düşündüğümüzü zannediyorsa, o zaman onun hakkında hayır düşündüğümüzü ifade ederiz. “Öyle değil, sen yanılıyorsun, bak senin hakkında filan yerde şöyle dedi, falan yerde böyle dedi, hatta bir iki yalan da katıverelim,” diyor kimileri. Bu iki kişinin arasını bulmak için söz konusudur tabi. Onun dışında nakledilen söz birbirimizin sözü olmayacak. Kim olursa olsun insan sözü nakletmeyeceğiz birbirimize. Konuşacaksak, duyuracaksak âyet konuşacağız, hadis duyuracağız, bunun dışında hiç kimseden nakil yapmamaya çalışacağız. Falan şöyle dedi, filan böyle dedi diyerek insan sözü nakilciliği yapmayacağız. İkincisi, nakledilecek söz kesinlikle dünya ile ilgili, dünya imarıyla ilgili de olmayacak. Sakın ha, birbirimize nakledeceğimiz söz dünyayı imar edici nitelikte sözler de olmasın. Niye? Çünkü hiç lâzım değil ki bize bu. Vallahi lâzım değildir bize bu. Filan adam makine için, falan adam yol için, falan adam mazotların depoda donmaması için, bilmem ne için, ne için laflar üretmiştir de, Allah aşkına biz de onu birbirimize nakletmeyelim. Oturduğumuz yerlerde Allah aşkına bunlardan söz etmeyelim. Ne olacak yani? Adam karbüratörün çalış-masıyla alâkalı bir şeyler bulmuş, betonun statiğiyle alâkalı, sobanın hava sirkülasyonuyla alâkalı, depodaki benzinin donmamasıyla alâkalı, markın, doların prim yapmasıyla alâkalı birilerinin buluşlarını, sözlerini konuşmayalım Allah aşkına. Yani dünyamızın imarına yönelik söz nakletmeyelim. Niye? Zaten çöplükten berbat olmuş zihinlerimiz! Bir âyet duyuyoruz, arkasından bir insan sözü, arkasından bir kâfir sözü, arkasından bir filozof sözü, arkasından falan da böyle diyordu, filan da böyle diyordu derken kafalarımızın içi çöplüğe dönüyor Allah korusun. Naklettiğimiz sözler mutlak bizi diriltici, bizi hakka götürücü, bizi cennete ulaştırıcı, bizi cehennemden kurtarıcı cinsten olsun inşallah. h²[«F²V¬7 ¯@ÅX«8 Bir de hayra engel olanı da dinlemeyin! Hayır engeli, hiç hayra yaramaz, kendisi cimri olduğu gibi başkalarını da cimriliğe sevk eden, başkalarının hayrına da engel olmaya çalışan hayır düşmanı kimse. Durmadan hayra engel olana, cimri olup malını Allah yolunda harcamayana, üzerine düşen hakları yerine getirmeyene, zere kadar kimseye bir hayırda bulunmayana, her iyi işe karşı çıkan ve diğer in-sanların İslam’a girmelerini önlemek için tüm çabasını sarf edene, zu-lüm ve taşkınlık yaparak haddi aşana, insanların üzerine saldıran ve Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyerek haramlara düşen mütecavize, Rabbine karşı günah işleyen ve haram yiyen suçlu hiç kimseye uyma! Bir de hani Kur’an’ın başka bir yerinde hayır, mal mânâsınadır ya, öyleyse hayrı engellemekten maksat malı engellemektir. Malı, ha-yır yolunda kullanmaktan engellemeye çalışmaktır. Bir de çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen demektir. Düşünün ki bir adam çocuklarına öyle yollar açar, öyle programlar çi-zer, öyle meşgaleler arzeder, yollarına öyle barikatlar koyar ki, mümkün değil o çocuklar İslâm’ı, namazı düşünemezler, işte engel olmak budur. Sonra da kalkar engel olan mı var? Yapmak istediniz de engel mi olduk? Kılmak istediniz de biz mi engel olduk? demeye başlar. Ge-rek malını, gerek çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen, malını mülkünü ona hakkı olanlardan engelleyen, ya da her türlü hayra engel koyan adamı dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Ona itaat etmeyin, di-yor. Birileri hep hayra engel olacak, şeytan rolünü üstlenecektir, onlara da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Başka: Mu’tedin, mütecaviz, zulümkâr, haddi aşkın, hakkına razı olmayan, zulmeden birisidir o. Esîm; vebal yüklü, günahtan, vebalden çekinmeyen, vebal yüklü, kendi vebali, çocuklarının, hanımlarının, komşularının, işçilerinin, memurlarının, tebaasının, talebelerinin vebalini yüklenen, günahlara karşı cesur davranan, günahlara katlanmaya çalışan veya günahı seven, günahtan yana olan bir adam. Utullin; zobu, kaba-saba, saygısız, obur, çarpıp yiyen bir adam. Kaba, haşin, sert, hayasız, edepsiz, kavgacı, sinsi, şerri çok şid-detli, katı kalpli, yardakçı ve anlayışsız kâfir ve münâfık. “Utul”: Katı, kaba, çabucak kötülük yapan demektir. Şiddetle çekmek manasına gelen utl kökünden alınmıştır. “Huzûhu fa’tulûhu: Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin.” (Duhân:47) Katı, sert, sıhhatli, dolgun vücutlu, kimsenin kendisine dokunamadığı kişi demektir. Bu âyetteki utul hakkında Rasulullah’a sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: “O, vücudu kuvvetli, sağlam, çok yiyen, çok içen, yiyecek, içecek bulan, insanlara çokça zulmeden ve karnı geniş olandır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/227) Böyle olanlara da itaat etmeyin. İslâm’ın istediği tavrı sergilemeyene kaba denir. Değilse, meselâ İslâm’a yeni girmiş birisi mescide gelmiş, kenara geçip tuvaletini yapmış, çok mu kaba saba? Hayır! İslâm’ın dışındakini kendine ahlâk edinen kişi, meselâ örtüsüzlüğü kendisine din edinen kişi, misafirlerine hanımını yahut da içki ik-ram eden kişi, işte kaba, görgüsüz budur. Zaten Cenâb-ı Hakk «: demişti ya, işte buraya kadar anlatılanlar hep onun tersinedir. Rasûlullah’ın ahlâkının tersine ahlâk sahibi herkes kaba ve sabadır diyoruz. ¯ Bir de zenîmdir o. “Zenîm”: Bir toplumdan olmadığı halde onlara yamanmış olan. Babası tanınmayan evlatlık manasınadır. Şair şöyle der: “Babasının kim olduğu bilinmeyen bir nesepsiz. Annesi zi-na eden, âdî soylu bir kişi.” Yani delme, basma, uydurma, fenalıklarla mimli demektir. En münasibi bu mimli, tescilli, şirret damgalı veled-i zina mânâsına gelir. Yani bu sayılan vasıflarla mimli, damgalı, tescilli demektir. Veya zenîm, şerle tanınan kişidir. Eskiden köyde koyunların kulaklarına "Zeneme" yapılırdı, yani en koyulur, enlenme yapılırdı. İş-te o koyun nasıl o zenemeyle, o enle tanınırsa, bu adamın da böyle tanındığı bir zenemesi, bir eni, bir işareti vardır. Meselâ adam çevrede deyyus, pezevenk, hırsız, homoseksüel, dalkavuk, yağcı veya yeminci bilinirse işte öyle bilinen, mimli birisi demektir. Velid Bin Muğıre adındaki Mekke’li müşrik bu vasıfları Rasûlul-lah’ın ağzından duyunca, anasına koşar ve: “Ana! Adam ol, akıllı davran, bak! Doğru söyle değilse mahvederim seni!” der. Anası korkar ve: “Ne var? Ne oldu? Niye böyle konuşup beni korkutuyorsun evladım?” deyince Velid der ki: “Ana! Bugün Muhammed bana bir şeyler saydı hepsi bende var. Hallâf dedi bu ben! Mehîn dedi ben, Hemmaz dedi ben, Meşşa’ bi Nemîm dedi, Menna’ lil hayr dedi, Mu’ted dedi, Esîm dedi ben, ben, ben... Hepsi ben. Ama bir zina lafı var ki, bu ne biçim iştir? Yoksa bu da mı ben? Doğru söyle bunun da aslı var mı?” Annesi der ki: “Oğlum evet o da doğrudur. Baban filan yere gitmişti de bir dönemler, malımız mülkümüz çoktu da bütün bunlar başkalarına kalmasın diye seni çobandan alıvermiştim” der. Burada anlatılanın Velid Bin Muğîre olduğu söylenmiştir. Belki dün oydu, peki ya şimdi ne anlayacağız bundan? Velid’in suçu değildir bu. Annesinin, babasının suçudur bu. Velid ne yapsın ki? Yani veled-i zina olmak o çocuk açısından bir suç değildir. Baba-ana için bir suçtur bu. Peki bizim anlayacağımız ne o zaman bundan? Gerçek suç, bu konumu benimsemek, bu ortamı kabullenmek, böyle bir sosyal hayattan rahatsız olmayıp onu sürdürmeye çalışmaktır. Unutmayalım, gerçek suçlular bugünkü zina ortamını kabul edenlerdir. Kadının bugünkü giyinişini, erkeklerin bugünkü durumunu, bugünkü mal-mülk, eğitim anlayışını, bugünkü tefessüh etmiş sosyal ve siyasal yapı derekesini ve derecesini kabullenip peygamberin getirdiği inkılabî hayata sırt çevirmeye veya Kur’an’ın emrettiği hayata Esatîr’ul Evvelîn demeye çalışan insanların suçlu olduğu, reddedilme-si gerektiği anlatılıyor burada. İşte bu âyetlerden anlayacağımız budur. Zinadan, zinacılardan, zina ortamından razı oluş ve de zina orta-mı hazırlamaya çalışma. İşte en büyük suç budur.
10-13. “Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye.” “Ey peygamberim, bir de şu özelliklerin sahibi olana da kesinlikle itaat etme. Sakın ha kesinlikle itaat etme. Sakın ona benzemeye çalışma. Onlar gibi olmaya, onları kullukta örnek almaya kalkışma.” Kimmiş bu kendilerine itaatin haram olduğu kişi? Ne özellikleri varmış onların? Bakın burada Åu­6 denildiğine göre, yani her bir denildiğine göre, demek ki bu ifadeden sonra gelecek özellikler bir kişide bulunabileceği gibi, birkaçı bir kişide, yahut da bu özellikler ayrı ayrı kişilerde de bulunabilecektir. Öyleyse bu özellikleri kim üzerinde taşıyorsa, sakın ola ki ona itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Onlara itaatin haram olduğunu anlıyoruz buradan. Neymiş bu özellikler? Bakın birinci özellikleri şuymuş: ¯‘ŸÒ«& Åu­6 Her bir Hallâf olana sakın itaat etme. Sakın Hallâfa, Hallâf olana itaat etmeyin.” Hallâfın birkaç mânâsı vardır: 1- Hallâf, çok yemin eden demektir. Dilini yemine alıştırmış, o-lur olmaz her şeye yemin eden, sürekli yemin eden kişi demektir. 2- Uzlaşmacı, anlaşmacı demektir. Herkesle uzlaşan, herkesle anlaşan, herkesle arası iyi olan kimse demektir. Demek ki Rabbimiz bu iki özellik sahibi hallâfa itaati haram kı-lıyor. Böyle bir adama kesinlikle itaat etmeyin, kesinlikle onu dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Bir adam düşünün ki, sürekli yemin ediyor, ağzına gelen her konuda yemin ediyor. Aklına geldikçe yemin ediyor. İşte böyle birisine asla itaat etmeyeceğiz. Peki neden? Çünkü kendisine güvenmeyen, kendisine bile güveni olmayan, kendisinden emin olmadığı için sürekli kendisini yeminle desteklemeye çalışan bir adama biz hiç güvenmemeliyiz. Adam kendisine güvensiz. Kendisine güveni olmadığı için yemine sarılıyor. Kendi kendisine güveni olan bir adamın öyle olur olmaz her konuda yemin etmesine gerek yoktur. Niye öyle durup dururken Allah’ı şahit tutup duruyorsun? Öyle diyor adam değil mi? Öyle değil mi? Sen de vardın orada değil mi? Niye sık sık birilerini şahit tutmaya çalışıyorsun? Ne gerek var sürekli yemine? Demek ki adamın kendisine güveni yok da onun için yapıyor bunu. İstikrarı yok adamın. Yani ne demek istediğini, ne yapmak istediğini bilmiyor adam. Onun için böyle bir adam dinlenmemelidir. Bir de şunun için dinlemeyecekmişiz onu. Çünkü o uzlaşmacı ve anlaşmacı kimsedir. Yani herkesle arası iyidir adamın. Herkesle iyi geçinmektedir. Falanlarla arası iyi, filancılarla da iyi. Falan hiziple de iyi, filan grupla da iyi. Televizyonun her kanalıyla tanışık, barışık, hepsiyle arası iyi. Hanımıyla da iyi, komşularının hepsiyle de arası iyi. Ar-kadaşlarının hepsiyle arası barışık. Münâfıkla da barışık, müşrikle de, içkiciyle de, biracıyla da, zinacıyla da, açık gezenle de, kapalıyla da, namaz kılanla da, kılmayanla da, dinsizle de, ateistle de, demokratla da, komünistle de barışık. Adam böyle herkesle baştan sona barışıksa, böyle bir adama da itaat etmeyeceğiz. Onu asla dinlemeyeceğiz, asla onu kullukta örnek almayacağız, onunla istişare etmeyecek, onun dediklerini yapmayacağız. Çünkü böyle herkesle arası iyi olan bir adam bize de iyi görünmek için, bizimle de geçinebilmek için bize de yalan yanlış bir şeyler söyleyebilecek, bizi de aldatabilecektir. Böyle uzlaşmacı, herkesle iyi geçinen hallâflara kesinlikle itaat etmeyeceğiz. Herkesle barışık olanlarla beraber olmayacağız. Biz kendimiz böyle hallâf olmadığımız gibi, hallâflarla da beraber olmayacağız kesinlikle. Çünkü olmaz bu yahu! Yani hele hele böyle bir toplumda hiç kimseyle geçinilmez yahu! Kendimiz de dahil bu toplumda hiç kimseyle geçinilmez! Kendimizle de geçinilmez. Çünkü ben, sen, biz işte müslümanlığımız ortada. Hepimizin Kitap-sünnet bilgisi belli. Müslümanlığı kendisine şiâr edinen, Kitap ve sünneti kendisine dert edinen, hayatını vahye sorarak yaşayan geçinebileceğimiz kaç kişi var içimizde? Çok az böyle kimseler değil mi içimizde? Öyleyse kiminle, hangi tavrımızla geçineceğiz? Yemek modelimizle mi geçineceğiz? İslamî değil. Giyim-kuşam anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Vahye dayanmıyor. Sosyal ve beşerî münasebet an-layışlarımızla mı geçineceğiz? Ekonomik hayat anlayışlarımızla mı? Siyasal bakış açımızla mı? Mala bakışımız, meslek anlayışımız, ev tefrişi anlayışımız, kazanma-harcama anlayışımız, infak, ikram, israf anlayışlarımız, çocuk eğitimi anlayışlarımız, evimizle ilgilenme anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Hiçbirisi vahiyden kaynaklanmıyor. Neyimizle geçineceğiz biz yahu? Hangi anlayışımızla geçineceğiz? Hayır hayır, hiçbir şeyimizle geçinmeyeceğiz. Her şeyimize vuracağız, her şeyimize çatacağız, her şeyimize karşı çıkacağız. Ama kimileri, “tamam vuralım da lakin biraz tatlı vuralım” diyor. Peygamberden daha nazik anlatmanız mümkün mü? Adamlar peygamberi dinleyince deliye dönüyorlardı değil mi? Hatta adamlar, Kur’an’ın anlatımıyla, “aslan görmüş yaban eşekleri”ne dönüyorlardı. Allah böyle dedikten sonra da bu işin nazikliği filan da kalmayacaktır öyleyse. Bakın Allah bir âyet-i kerîmesinde buyurur ki: “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştir-mez.” (Cum’a 5) Kitabı yüklenenler, Tevrat’ı, Kur’an’ı yüklenenler, Kur’an’ı öğrenenler, Kur’an’ı hıfzedenler, Kur’an’la tanışanlar, sonra da onu hamletmeyenler, ona tahammül etmeyenler, onun yükünü ve sorumluluğunu taşımayanlar, onun istediği şekilde yaşamayanlar, onunla amel etmeyenler, onu insanlara ulaştırma sorumluluğundan kaçanlar, tıpkı kitap yüklü merkep gibidirler. Allah, “merkep” diyor onlara. Şimdi bunu ne kadar hafifletebilirsiniz? Nasıl yumuşak söyleyebilirsiniz? Ne kadar da ılımlı söylerseniz söyleyin, aslı serttir değil mi? Demek ki hallâf olana itaat etmeyecekmişiz. Öyleyse haydi hallâf olmayan birisini bulalım da ona itaat edelim. İslâm’ın, müslü-manın şahsiyeti anlatılıyor burada. Müslüman sadece Allah’la uzlaşmak, Allah’la geçinmek zorundadır. Hep Allah’a uymak, hep Allah’ı dinlemek zorundadır. Bir de Allah’la anlaşan, Allah’la uzlaşan, hayatını Allah’a sorarak yaşayan kimseleri dinler müslüman, gerisini kim olursa olsun ciddiye almaz. Daha ne özelliği varmış o itaat edilmeyecek adamın? ¯ˆ@ÅW«; ¯w[¬Z«8 Mehîn, alçak kimse demektir. Rey ve düşüncesi alçak, süflî düşünen, kendi kendisini alçak konuma indiren, kendisini küçük düşüren, değersiz, her fenalığa sürüklenen, her adiliğe meyleden kimse demektir. Mehînin bir de psikolojik bir düşüklüğü vardır. Psikopat demektir. Yani adam baştan sona değersiz, alçak ve rezil. İşte böyle bi-risine de itaat edilmeyecektir. Niye? Düşük, çukur adam da ondan. Kitap-sünnet bilmiyor, düşünce, eylem, bilgi planında çukur… Dinin “d”sinden habersiz. Hemmaz da, gammaz mânâsınadır. Yani onu bunu gammazlayan, şunu bunu ayıplayan, insanlara tepeden bakan, ta’n eden, iğneleyen, zemmeden, gıybet eden, dürtüştüren, eziyet eden kimse de-mektir. “Hemmâz”; çokça gıybet edip adeta müslümanların etini yiyen, insanları dürtükleyen, çimdikleyen ve onları döven, demektir. Böylelerine de itaat haramdır. Sonra: ¯v[¬W«X¬" ¯š³@ÅL«8 Meşşa’ bi nemîm de, nemîmeyle yürüyen, kovuculukla gezen, boşboğazlık eden, kendisini ilgilendirmeyen şeylerin peşinde ha-yatını sürdüren kişi demektir. “Meşşâin binemîm” insanların bazıla-rının sözlerini alıp diğerlerine götüren, yalan sözler gezdiren, demektir. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Koğuculuk yapan cenne-te giremez.” (Buhâri, Edeb: 50, Müslim, İman: 169-170). Yine Rasu-lullah (s.a.v.) kabir azabı çeken iki kimse için şöyle buyurmuştur: Şüp-hesiz ki bunlar azap görüyorlar. Bunlar, büyük bir günahtan dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan biri kendisini idrardan sakındırmıyordu. Diğeri ise koğuculuk yapıyordu.” (İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, 8/387) Nemime hem dedikodu, hem de kovuculuk anlamlarına gelmektedir. Kötü bir sözü insanların birisinden diğerine onların aralarını bozmak, ifsad etmek için nakletmektir. Yani kötü bir söz var ve birisi onu iki insanın arasını açmak için birinden diğerine taşıyor. İşte bunu yapana da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Nemîme/koğuculuk; fesatçılık yapmak, ara bozmaya gayret etmek amacıyla insanlar arasında söz getirip götürmek, sözü yalanlarla süslemek anlamındadır. İslâm, nemîmeyi büyük günah olarak kabul ederek, onu münâfıklık ameli saymıştır. Allah için birilerinden birilerine iyi sözü de nakletmeyelim başta. Yani farz edin ki filan kişi falan hakkında bir şey dedi. Bu dediği iyi de olsa, kötü de olsa zaten nakletmeyelim. Neden? Çünkü adamın iyi döneminde iyidir o söz de, ama adamın pek bir belalı dönemi vardır ya, yani eşref olmayan bir dönemi vardır ya, işte o kötü döneminde de senin onun hayrına söylediğin söz bile kötüdür, ters anlayabilir onu. Allah aşkına, birbirimize birbirimizin sözünü nakletmeyelim. Al-lah aşkına birbirimize insan sözü nakletmeyelim. Peygamber dışında, Allah aşkına insanlara insanların sözlerini nakletmeyelim. Eğer birbirimize bir şeyler diyeceksek, bir şeyler nakledeceksek o zaman mutlak hayır olan, hiç şerden eser olmayan, kişinin baştan sona hayrını gerektirecek olan söz var ya işte onu söyleyelim. Yani Allah’ın sözünü nakledelim, Peygamberin sözünü, sahâbenin sözünü nakledelim. Ne gerek var filanın, falanın sözünü nakletmeye? Peki hiç mi izin yok? Hiç mi insan sözü nakletmeyeceğiz? Meselâ adam bize küsmüş, gücenmiş, hakkında kötü düşündüğümüzü zannediyorsa, o zaman onun hakkında hayır düşündüğümüzü ifade ederiz. “Öyle değil, sen yanılıyorsun, bak senin hakkında filan yerde şöyle dedi, falan yerde böyle dedi, hatta bir iki yalan da katıverelim,” diyor kimileri. Bu iki kişinin arasını bulmak için söz konusudur tabi. Onun dışında nakledilen söz birbirimizin sözü olmayacak. Kim olursa olsun insan sözü nakletmeyeceğiz birbirimize. Konuşacaksak, duyuracaksak âyet konuşacağız, hadis duyuracağız, bunun dışında hiç kimseden nakil yapmamaya çalışacağız. Falan şöyle dedi, filan böyle dedi diyerek insan sözü nakilciliği yapmayacağız. İkincisi, nakledilecek söz kesinlikle dünya ile ilgili, dünya imarıyla ilgili de olmayacak. Sakın ha, birbirimize nakledeceğimiz söz dünyayı imar edici nitelikte sözler de olmasın. Niye? Çünkü hiç lâzım değil ki bize bu. Vallahi lâzım değildir bize bu. Filan adam makine için, falan adam yol için, falan adam mazotların depoda donmaması için, bilmem ne için, ne için laflar üretmiştir de, Allah aşkına biz de onu birbirimize nakletmeyelim. Oturduğumuz yerlerde Allah aşkına bunlardan söz etmeyelim. Ne olacak yani? Adam karbüratörün çalış-masıyla alâkalı bir şeyler bulmuş, betonun statiğiyle alâkalı, sobanın hava sirkülasyonuyla alâkalı, depodaki benzinin donmamasıyla alâkalı, markın, doların prim yapmasıyla alâkalı birilerinin buluşlarını, sözlerini konuşmayalım Allah aşkına. Yani dünyamızın imarına yönelik söz nakletmeyelim. Niye? Zaten çöplükten berbat olmuş zihinlerimiz! Bir âyet duyuyoruz, arkasından bir insan sözü, arkasından bir kâfir sözü, arkasından bir filozof sözü, arkasından falan da böyle diyordu, filan da böyle diyordu derken kafalarımızın içi çöplüğe dönüyor Allah korusun. Naklettiğimiz sözler mutlak bizi diriltici, bizi hakka götürücü, bizi cennete ulaştırıcı, bizi cehennemden kurtarıcı cinsten olsun inşallah. h²[«F²V¬7 ¯@ÅX«8 Bir de hayra engel olanı da dinlemeyin! Hayır engeli, hiç hayra yaramaz, kendisi cimri olduğu gibi başkalarını da cimriliğe sevk eden, başkalarının hayrına da engel olmaya çalışan hayır düşmanı kimse. Durmadan hayra engel olana, cimri olup malını Allah yolunda harcamayana, üzerine düşen hakları yerine getirmeyene, zere kadar kimseye bir hayırda bulunmayana, her iyi işe karşı çıkan ve diğer in-sanların İslam’a girmelerini önlemek için tüm çabasını sarf edene, zu-lüm ve taşkınlık yaparak haddi aşana, insanların üzerine saldıran ve Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyerek haramlara düşen mütecavize, Rabbine karşı günah işleyen ve haram yiyen suçlu hiç kimseye uyma! Bir de hani Kur’an’ın başka bir yerinde hayır, mal mânâsınadır ya, öyleyse hayrı engellemekten maksat malı engellemektir. Malı, ha-yır yolunda kullanmaktan engellemeye çalışmaktır. Bir de çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen demektir. Düşünün ki bir adam çocuklarına öyle yollar açar, öyle programlar çi-zer, öyle meşgaleler arzeder, yollarına öyle barikatlar koyar ki, mümkün değil o çocuklar İslâm’ı, namazı düşünemezler, işte engel olmak budur. Sonra da kalkar engel olan mı var? Yapmak istediniz de engel mi olduk? Kılmak istediniz de biz mi engel olduk? demeye başlar. Ge-rek malını, gerek çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen, malını mülkünü ona hakkı olanlardan engelleyen, ya da her türlü hayra engel koyan adamı dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Ona itaat etmeyin, di-yor. Birileri hep hayra engel olacak, şeytan rolünü üstlenecektir, onlara da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Başka: Mu’tedin, mütecaviz, zulümkâr, haddi aşkın, hakkına razı olmayan, zulmeden birisidir o. Esîm; vebal yüklü, günahtan, vebalden çekinmeyen, vebal yüklü, kendi vebali, çocuklarının, hanımlarının, komşularının, işçilerinin, memurlarının, tebaasının, talebelerinin vebalini yüklenen, günahlara karşı cesur davranan, günahlara katlanmaya çalışan veya günahı seven, günahtan yana olan bir adam. Utullin; zobu, kaba-saba, saygısız, obur, çarpıp yiyen bir adam. Kaba, haşin, sert, hayasız, edepsiz, kavgacı, sinsi, şerri çok şid-detli, katı kalpli, yardakçı ve anlayışsız kâfir ve münâfık. “Utul”: Katı, kaba, çabucak kötülük yapan demektir. Şiddetle çekmek manasına gelen utl kökünden alınmıştır. “Huzûhu fa’tulûhu: Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin.” (Duhân:47) Katı, sert, sıhhatli, dolgun vücutlu, kimsenin kendisine dokunamadığı kişi demektir. Bu âyetteki utul hakkında Rasulullah’a sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: “O, vücudu kuvvetli, sağlam, çok yiyen, çok içen, yiyecek, içecek bulan, insanlara çokça zulmeden ve karnı geniş olandır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/227) Böyle olanlara da itaat etmeyin. İslâm’ın istediği tavrı sergilemeyene kaba denir. Değilse, meselâ İslâm’a yeni girmiş birisi mescide gelmiş, kenara geçip tuvaletini yapmış, çok mu kaba saba? Hayır! İslâm’ın dışındakini kendine ahlâk edinen kişi, meselâ örtüsüzlüğü kendisine din edinen kişi, misafirlerine hanımını yahut da içki ik-ram eden kişi, işte kaba, görgüsüz budur. Zaten Cenâb-ı Hakk «: demişti ya, işte buraya kadar anlatılanlar hep onun tersinedir. Rasûlullah’ın ahlâkının tersine ahlâk sahibi herkes kaba ve sabadır diyoruz. ¯ Bir de zenîmdir o. “Zenîm”: Bir toplumdan olmadığı halde onlara yamanmış olan. Babası tanınmayan evlatlık manasınadır. Şair şöyle der: “Babasının kim olduğu bilinmeyen bir nesepsiz. Annesi zi-na eden, âdî soylu bir kişi.” Yani delme, basma, uydurma, fenalıklarla mimli demektir. En münasibi bu mimli, tescilli, şirret damgalı veled-i zina mânâsına gelir. Yani bu sayılan vasıflarla mimli, damgalı, tescilli demektir. Veya zenîm, şerle tanınan kişidir. Eskiden köyde koyunların kulaklarına "Zeneme" yapılırdı, yani en koyulur, enlenme yapılırdı. İş-te o koyun nasıl o zenemeyle, o enle tanınırsa, bu adamın da böyle tanındığı bir zenemesi, bir eni, bir işareti vardır. Meselâ adam çevrede deyyus, pezevenk, hırsız, homoseksüel, dalkavuk, yağcı veya yeminci bilinirse işte öyle bilinen, mimli birisi demektir. Velid Bin Muğıre adındaki Mekke’li müşrik bu vasıfları Rasûlul-lah’ın ağzından duyunca, anasına koşar ve: “Ana! Adam ol, akıllı davran, bak! Doğru söyle değilse mahvederim seni!” der. Anası korkar ve: “Ne var? Ne oldu? Niye böyle konuşup beni korkutuyorsun evladım?” deyince Velid der ki: “Ana! Bugün Muhammed bana bir şeyler saydı hepsi bende var. Hallâf dedi bu ben! Mehîn dedi ben, Hemmaz dedi ben, Meşşa’ bi Nemîm dedi, Menna’ lil hayr dedi, Mu’ted dedi, Esîm dedi ben, ben, ben... Hepsi ben. Ama bir zina lafı var ki, bu ne biçim iştir? Yoksa bu da mı ben? Doğru söyle bunun da aslı var mı?” Annesi der ki: “Oğlum evet o da doğrudur. Baban filan yere gitmişti de bir dönemler, malımız mülkümüz çoktu da bütün bunlar başkalarına kalmasın diye seni çobandan alıvermiştim” der. Burada anlatılanın Velid Bin Muğîre olduğu söylenmiştir. Belki dün oydu, peki ya şimdi ne anlayacağız bundan? Velid’in suçu değildir bu. Annesinin, babasının suçudur bu. Velid ne yapsın ki? Yani veled-i zina olmak o çocuk açısından bir suç değildir. Baba-ana için bir suçtur bu. Peki bizim anlayacağımız ne o zaman bundan? Gerçek suç, bu konumu benimsemek, bu ortamı kabullenmek, böyle bir sosyal hayattan rahatsız olmayıp onu sürdürmeye çalışmaktır. Unutmayalım, gerçek suçlular bugünkü zina ortamını kabul edenlerdir. Kadının bugünkü giyinişini, erkeklerin bugünkü durumunu, bugünkü mal-mülk, eğitim anlayışını, bugünkü tefessüh etmiş sosyal ve siyasal yapı derekesini ve derecesini kabullenip peygamberin getirdiği inkılabî hayata sırt çevirmeye veya Kur’an’ın emrettiği hayata Esatîr’ul Evvelîn demeye çalışan insanların suçlu olduğu, reddedilme-si gerektiği anlatılıyor burada. İşte bu âyetlerden anlayacağımız budur. Zinadan, zinacılardan, zina ortamından razı oluş ve de zina orta-mı hazırlamaya çalışma. İşte en büyük suç budur.
10-13. “Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden, iyiliği daima önleyen, aşırı giden, suç işleyen, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye.” “Ey peygamberim, bir de şu özelliklerin sahibi olana da kesinlikle itaat etme. Sakın ha kesinlikle itaat etme. Sakın ona benzemeye çalışma. Onlar gibi olmaya, onları kullukta örnek almaya kalkışma.” Kimmiş bu kendilerine itaatin haram olduğu kişi? Ne özellikleri varmış onların? Bakın burada Åu­6 denildiğine göre, yani her bir denildiğine göre, demek ki bu ifadeden sonra gelecek özellikler bir kişide bulunabileceği gibi, birkaçı bir kişide, yahut da bu özellikler ayrı ayrı kişilerde de bulunabilecektir. Öyleyse bu özellikleri kim üzerinde taşıyorsa, sakın ola ki ona itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Onlara itaatin haram olduğunu anlıyoruz buradan. Neymiş bu özellikler? Bakın birinci özellikleri şuymuş: ¯‘ŸÒ«& Åu­6 Her bir Hallâf olana sakın itaat etme. Sakın Hallâfa, Hallâf olana itaat etmeyin.” Hallâfın birkaç mânâsı vardır: 1- Hallâf, çok yemin eden demektir. Dilini yemine alıştırmış, o-lur olmaz her şeye yemin eden, sürekli yemin eden kişi demektir. 2- Uzlaşmacı, anlaşmacı demektir. Herkesle uzlaşan, herkesle anlaşan, herkesle arası iyi olan kimse demektir. Demek ki Rabbimiz bu iki özellik sahibi hallâfa itaati haram kı-lıyor. Böyle bir adama kesinlikle itaat etmeyin, kesinlikle onu dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Bir adam düşünün ki, sürekli yemin ediyor, ağzına gelen her konuda yemin ediyor. Aklına geldikçe yemin ediyor. İşte böyle birisine asla itaat etmeyeceğiz. Peki neden? Çünkü kendisine güvenmeyen, kendisine bile güveni olmayan, kendisinden emin olmadığı için sürekli kendisini yeminle desteklemeye çalışan bir adama biz hiç güvenmemeliyiz. Adam kendisine güvensiz. Kendisine güveni olmadığı için yemine sarılıyor. Kendi kendisine güveni olan bir adamın öyle olur olmaz her konuda yemin etmesine gerek yoktur. Niye öyle durup dururken Allah’ı şahit tutup duruyorsun? Öyle diyor adam değil mi? Öyle değil mi? Sen de vardın orada değil mi? Niye sık sık birilerini şahit tutmaya çalışıyorsun? Ne gerek var sürekli yemine? Demek ki adamın kendisine güveni yok da onun için yapıyor bunu. İstikrarı yok adamın. Yani ne demek istediğini, ne yapmak istediğini bilmiyor adam. Onun için böyle bir adam dinlenmemelidir. Bir de şunun için dinlemeyecekmişiz onu. Çünkü o uzlaşmacı ve anlaşmacı kimsedir. Yani herkesle arası iyidir adamın. Herkesle iyi geçinmektedir. Falanlarla arası iyi, filancılarla da iyi. Falan hiziple de iyi, filan grupla da iyi. Televizyonun her kanalıyla tanışık, barışık, hepsiyle arası iyi. Hanımıyla da iyi, komşularının hepsiyle de arası iyi. Ar-kadaşlarının hepsiyle arası barışık. Münâfıkla da barışık, müşrikle de, içkiciyle de, biracıyla da, zinacıyla da, açık gezenle de, kapalıyla da, namaz kılanla da, kılmayanla da, dinsizle de, ateistle de, demokratla da, komünistle de barışık. Adam böyle herkesle baştan sona barışıksa, böyle bir adama da itaat etmeyeceğiz. Onu asla dinlemeyeceğiz, asla onu kullukta örnek almayacağız, onunla istişare etmeyecek, onun dediklerini yapmayacağız. Çünkü böyle herkesle arası iyi olan bir adam bize de iyi görünmek için, bizimle de geçinebilmek için bize de yalan yanlış bir şeyler söyleyebilecek, bizi de aldatabilecektir. Böyle uzlaşmacı, herkesle iyi geçinen hallâflara kesinlikle itaat etmeyeceğiz. Herkesle barışık olanlarla beraber olmayacağız. Biz kendimiz böyle hallâf olmadığımız gibi, hallâflarla da beraber olmayacağız kesinlikle. Çünkü olmaz bu yahu! Yani hele hele böyle bir toplumda hiç kimseyle geçinilmez yahu! Kendimiz de dahil bu toplumda hiç kimseyle geçinilmez! Kendimizle de geçinilmez. Çünkü ben, sen, biz işte müslümanlığımız ortada. Hepimizin Kitap-sünnet bilgisi belli. Müslümanlığı kendisine şiâr edinen, Kitap ve sünneti kendisine dert edinen, hayatını vahye sorarak yaşayan geçinebileceğimiz kaç kişi var içimizde? Çok az böyle kimseler değil mi içimizde? Öyleyse kiminle, hangi tavrımızla geçineceğiz? Yemek modelimizle mi geçineceğiz? İslamî değil. Giyim-kuşam anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Vahye dayanmıyor. Sosyal ve beşerî münasebet an-layışlarımızla mı geçineceğiz? Ekonomik hayat anlayışlarımızla mı? Siyasal bakış açımızla mı? Mala bakışımız, meslek anlayışımız, ev tefrişi anlayışımız, kazanma-harcama anlayışımız, infak, ikram, israf anlayışlarımız, çocuk eğitimi anlayışlarımız, evimizle ilgilenme anlayışlarımızla mı geçineceğiz? Hiçbirisi vahiyden kaynaklanmıyor. Neyimizle geçineceğiz biz yahu? Hangi anlayışımızla geçineceğiz? Hayır hayır, hiçbir şeyimizle geçinmeyeceğiz. Her şeyimize vuracağız, her şeyimize çatacağız, her şeyimize karşı çıkacağız. Ama kimileri, “tamam vuralım da lakin biraz tatlı vuralım” diyor. Peygamberden daha nazik anlatmanız mümkün mü? Adamlar peygamberi dinleyince deliye dönüyorlardı değil mi? Hatta adamlar, Kur’an’ın anlatımıyla, “aslan görmüş yaban eşekleri”ne dönüyorlardı. Allah böyle dedikten sonra da bu işin nazikliği filan da kalmayacaktır öyleyse. Bakın Allah bir âyet-i kerîmesinde buyurur ki: “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştir-mez.” (Cum’a 5) Kitabı yüklenenler, Tevrat’ı, Kur’an’ı yüklenenler, Kur’an’ı öğrenenler, Kur’an’ı hıfzedenler, Kur’an’la tanışanlar, sonra da onu hamletmeyenler, ona tahammül etmeyenler, onun yükünü ve sorumluluğunu taşımayanlar, onun istediği şekilde yaşamayanlar, onunla amel etmeyenler, onu insanlara ulaştırma sorumluluğundan kaçanlar, tıpkı kitap yüklü merkep gibidirler. Allah, “merkep” diyor onlara. Şimdi bunu ne kadar hafifletebilirsiniz? Nasıl yumuşak söyleyebilirsiniz? Ne kadar da ılımlı söylerseniz söyleyin, aslı serttir değil mi? Demek ki hallâf olana itaat etmeyecekmişiz. Öyleyse haydi hallâf olmayan birisini bulalım da ona itaat edelim. İslâm’ın, müslü-manın şahsiyeti anlatılıyor burada. Müslüman sadece Allah’la uzlaşmak, Allah’la geçinmek zorundadır. Hep Allah’a uymak, hep Allah’ı dinlemek zorundadır. Bir de Allah’la anlaşan, Allah’la uzlaşan, hayatını Allah’a sorarak yaşayan kimseleri dinler müslüman, gerisini kim olursa olsun ciddiye almaz. Daha ne özelliği varmış o itaat edilmeyecek adamın? ¯ˆ@ÅW«; ¯w[¬Z«8 Mehîn, alçak kimse demektir. Rey ve düşüncesi alçak, süflî düşünen, kendi kendisini alçak konuma indiren, kendisini küçük düşüren, değersiz, her fenalığa sürüklenen, her adiliğe meyleden kimse demektir. Mehînin bir de psikolojik bir düşüklüğü vardır. Psikopat demektir. Yani adam baştan sona değersiz, alçak ve rezil. İşte böyle bi-risine de itaat edilmeyecektir. Niye? Düşük, çukur adam da ondan. Kitap-sünnet bilmiyor, düşünce, eylem, bilgi planında çukur… Dinin “d”sinden habersiz. Hemmaz da, gammaz mânâsınadır. Yani onu bunu gammazlayan, şunu bunu ayıplayan, insanlara tepeden bakan, ta’n eden, iğneleyen, zemmeden, gıybet eden, dürtüştüren, eziyet eden kimse de-mektir. “Hemmâz”; çokça gıybet edip adeta müslümanların etini yiyen, insanları dürtükleyen, çimdikleyen ve onları döven, demektir. Böylelerine de itaat haramdır. Sonra: ¯v[¬W«X¬" ¯š³@ÅL«8 Meşşa’ bi nemîm de, nemîmeyle yürüyen, kovuculukla gezen, boşboğazlık eden, kendisini ilgilendirmeyen şeylerin peşinde ha-yatını sürdüren kişi demektir. “Meşşâin binemîm” insanların bazıla-rının sözlerini alıp diğerlerine götüren, yalan sözler gezdiren, demektir. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Koğuculuk yapan cenne-te giremez.” (Buhâri, Edeb: 50, Müslim, İman: 169-170). Yine Rasu-lullah (s.a.v.) kabir azabı çeken iki kimse için şöyle buyurmuştur: Şüp-hesiz ki bunlar azap görüyorlar. Bunlar, büyük bir günahtan dolayı azap görmüyorlar. Bunlardan biri kendisini idrardan sakındırmıyordu. Diğeri ise koğuculuk yapıyordu.” (İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, 8/387) Nemime hem dedikodu, hem de kovuculuk anlamlarına gelmektedir. Kötü bir sözü insanların birisinden diğerine onların aralarını bozmak, ifsad etmek için nakletmektir. Yani kötü bir söz var ve birisi onu iki insanın arasını açmak için birinden diğerine taşıyor. İşte bunu yapana da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Nemîme/koğuculuk; fesatçılık yapmak, ara bozmaya gayret etmek amacıyla insanlar arasında söz getirip götürmek, sözü yalanlarla süslemek anlamındadır. İslâm, nemîmeyi büyük günah olarak kabul ederek, onu münâfıklık ameli saymıştır. Allah için birilerinden birilerine iyi sözü de nakletmeyelim başta. Yani farz edin ki filan kişi falan hakkında bir şey dedi. Bu dediği iyi de olsa, kötü de olsa zaten nakletmeyelim. Neden? Çünkü adamın iyi döneminde iyidir o söz de, ama adamın pek bir belalı dönemi vardır ya, yani eşref olmayan bir dönemi vardır ya, işte o kötü döneminde de senin onun hayrına söylediğin söz bile kötüdür, ters anlayabilir onu. Allah aşkına, birbirimize birbirimizin sözünü nakletmeyelim. Al-lah aşkına birbirimize insan sözü nakletmeyelim. Peygamber dışında, Allah aşkına insanlara insanların sözlerini nakletmeyelim. Eğer birbirimize bir şeyler diyeceksek, bir şeyler nakledeceksek o zaman mutlak hayır olan, hiç şerden eser olmayan, kişinin baştan sona hayrını gerektirecek olan söz var ya işte onu söyleyelim. Yani Allah’ın sözünü nakledelim, Peygamberin sözünü, sahâbenin sözünü nakledelim. Ne gerek var filanın, falanın sözünü nakletmeye? Peki hiç mi izin yok? Hiç mi insan sözü nakletmeyeceğiz? Meselâ adam bize küsmüş, gücenmiş, hakkında kötü düşündüğümüzü zannediyorsa, o zaman onun hakkında hayır düşündüğümüzü ifade ederiz. “Öyle değil, sen yanılıyorsun, bak senin hakkında filan yerde şöyle dedi, falan yerde böyle dedi, hatta bir iki yalan da katıverelim,” diyor kimileri. Bu iki kişinin arasını bulmak için söz konusudur tabi. Onun dışında nakledilen söz birbirimizin sözü olmayacak. Kim olursa olsun insan sözü nakletmeyeceğiz birbirimize. Konuşacaksak, duyuracaksak âyet konuşacağız, hadis duyuracağız, bunun dışında hiç kimseden nakil yapmamaya çalışacağız. Falan şöyle dedi, filan böyle dedi diyerek insan sözü nakilciliği yapmayacağız. İkincisi, nakledilecek söz kesinlikle dünya ile ilgili, dünya imarıyla ilgili de olmayacak. Sakın ha, birbirimize nakledeceğimiz söz dünyayı imar edici nitelikte sözler de olmasın. Niye? Çünkü hiç lâzım değil ki bize bu. Vallahi lâzım değildir bize bu. Filan adam makine için, falan adam yol için, falan adam mazotların depoda donmaması için, bilmem ne için, ne için laflar üretmiştir de, Allah aşkına biz de onu birbirimize nakletmeyelim. Oturduğumuz yerlerde Allah aşkına bunlardan söz etmeyelim. Ne olacak yani? Adam karbüratörün çalış-masıyla alâkalı bir şeyler bulmuş, betonun statiğiyle alâkalı, sobanın hava sirkülasyonuyla alâkalı, depodaki benzinin donmamasıyla alâkalı, markın, doların prim yapmasıyla alâkalı birilerinin buluşlarını, sözlerini konuşmayalım Allah aşkına. Yani dünyamızın imarına yönelik söz nakletmeyelim. Niye? Zaten çöplükten berbat olmuş zihinlerimiz! Bir âyet duyuyoruz, arkasından bir insan sözü, arkasından bir kâfir sözü, arkasından bir filozof sözü, arkasından falan da böyle diyordu, filan da böyle diyordu derken kafalarımızın içi çöplüğe dönüyor Allah korusun. Naklettiğimiz sözler mutlak bizi diriltici, bizi hakka götürücü, bizi cennete ulaştırıcı, bizi cehennemden kurtarıcı cinsten olsun inşallah. h²[«F²V¬7 ¯@ÅX«8 Bir de hayra engel olanı da dinlemeyin! Hayır engeli, hiç hayra yaramaz, kendisi cimri olduğu gibi başkalarını da cimriliğe sevk eden, başkalarının hayrına da engel olmaya çalışan hayır düşmanı kimse. Durmadan hayra engel olana, cimri olup malını Allah yolunda harcamayana, üzerine düşen hakları yerine getirmeyene, zere kadar kimseye bir hayırda bulunmayana, her iyi işe karşı çıkan ve diğer in-sanların İslam’a girmelerini önlemek için tüm çabasını sarf edene, zu-lüm ve taşkınlık yaparak haddi aşana, insanların üzerine saldıran ve Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyerek haramlara düşen mütecavize, Rabbine karşı günah işleyen ve haram yiyen suçlu hiç kimseye uyma! Bir de hani Kur’an’ın başka bir yerinde hayır, mal mânâsınadır ya, öyleyse hayrı engellemekten maksat malı engellemektir. Malı, ha-yır yolunda kullanmaktan engellemeye çalışmaktır. Bir de çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen demektir. Düşünün ki bir adam çocuklarına öyle yollar açar, öyle programlar çi-zer, öyle meşgaleler arzeder, yollarına öyle barikatlar koyar ki, mümkün değil o çocuklar İslâm’ı, namazı düşünemezler, işte engel olmak budur. Sonra da kalkar engel olan mı var? Yapmak istediniz de engel mi olduk? Kılmak istediniz de biz mi engel olduk? demeye başlar. Ge-rek malını, gerek çocuklarını ve çevresini İslâm’a engelleyen, malını mülkünü ona hakkı olanlardan engelleyen, ya da her türlü hayra engel koyan adamı dinlemeyin, diyor Rabbimiz. Ona itaat etmeyin, di-yor. Birileri hep hayra engel olacak, şeytan rolünü üstlenecektir, onlara da itaat etmeyin, diyor Rabbimiz. Başka: Mu’tedin, mütecaviz, zulümkâr, haddi aşkın, hakkına razı olmayan, zulmeden birisidir o. Esîm; vebal yüklü, günahtan, vebalden çekinmeyen, vebal yüklü, kendi vebali, çocuklarının, hanımlarının, komşularının, işçilerinin, memurlarının, tebaasının, talebelerinin vebalini yüklenen, günahlara karşı cesur davranan, günahlara katlanmaya çalışan veya günahı seven, günahtan yana olan bir adam. Utullin; zobu, kaba-saba, saygısız, obur, çarpıp yiyen bir adam. Kaba, haşin, sert, hayasız, edepsiz, kavgacı, sinsi, şerri çok şid-detli, katı kalpli, yardakçı ve anlayışsız kâfir ve münâfık. “Utul”: Katı, kaba, çabucak kötülük yapan demektir. Şiddetle çekmek manasına gelen utl kökünden alınmıştır. “Huzûhu fa’tulûhu: Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin.” (Duhân:47) Katı, sert, sıhhatli, dolgun vücutlu, kimsenin kendisine dokunamadığı kişi demektir. Bu âyetteki utul hakkında Rasulullah’a sorulduğunda o şöyle buyurmuştur: “O, vücudu kuvvetli, sağlam, çok yiyen, çok içen, yiyecek, içecek bulan, insanlara çokça zulmeden ve karnı geniş olandır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/227) Böyle olanlara da itaat etmeyin. İslâm’ın istediği tavrı sergilemeyene kaba denir. Değilse, meselâ İslâm’a yeni girmiş birisi mescide gelmiş, kenara geçip tuvaletini yapmış, çok mu kaba saba? Hayır! İslâm’ın dışındakini kendine ahlâk edinen kişi, meselâ örtüsüzlüğü kendisine din edinen kişi, misafirlerine hanımını yahut da içki ik-ram eden kişi, işte kaba, görgüsüz budur. Zaten Cenâb-ı Hakk «: demişti ya, işte buraya kadar anlatılanlar hep onun tersinedir. Rasûlullah’ın ahlâkının tersine ahlâk sahibi herkes kaba ve sabadır diyoruz. ¯ Bir de zenîmdir o. “Zenîm”: Bir toplumdan olmadığı halde onlara yamanmış olan. Babası tanınmayan evlatlık manasınadır. Şair şöyle der: “Babasının kim olduğu bilinmeyen bir nesepsiz. Annesi zi-na eden, âdî soylu bir kişi.” Yani delme, basma, uydurma, fenalıklarla mimli demektir. En münasibi bu mimli, tescilli, şirret damgalı veled-i zina mânâsına gelir. Yani bu sayılan vasıflarla mimli, damgalı, tescilli demektir. Veya zenîm, şerle tanınan kişidir. Eskiden köyde koyunların kulaklarına "Zeneme" yapılırdı, yani en koyulur, enlenme yapılırdı. İş-te o koyun nasıl o zenemeyle, o enle tanınırsa, bu adamın da böyle tanındığı bir zenemesi, bir eni, bir işareti vardır. Meselâ adam çevrede deyyus, pezevenk, hırsız, homoseksüel, dalkavuk, yağcı veya yeminci bilinirse işte öyle bilinen, mimli birisi demektir. Velid Bin Muğıre adındaki Mekke’li müşrik bu vasıfları Rasûlul-lah’ın ağzından duyunca, anasına koşar ve: “Ana! Adam ol, akıllı davran, bak! Doğru söyle değilse mahvederim seni!” der. Anası korkar ve: “Ne var? Ne oldu? Niye böyle konuşup beni korkutuyorsun evladım?” deyince Velid der ki: “Ana! Bugün Muhammed bana bir şeyler saydı hepsi bende var. Hallâf dedi bu ben! Mehîn dedi ben, Hemmaz dedi ben, Meşşa’ bi Nemîm dedi, Menna’ lil hayr dedi, Mu’ted dedi, Esîm dedi ben, ben, ben... Hepsi ben. Ama bir zina lafı var ki, bu ne biçim iştir? Yoksa bu da mı ben? Doğru söyle bunun da aslı var mı?” Annesi der ki: “Oğlum evet o da doğrudur. Baban filan yere gitmişti de bir dönemler, malımız mülkümüz çoktu da bütün bunlar başkalarına kalmasın diye seni çobandan alıvermiştim” der. Burada anlatılanın Velid Bin Muğîre olduğu söylenmiştir. Belki dün oydu, peki ya şimdi ne anlayacağız bundan? Velid’in suçu değildir bu. Annesinin, babasının suçudur bu. Velid ne yapsın ki? Yani veled-i zina olmak o çocuk açısından bir suç değildir. Baba-ana için bir suçtur bu. Peki bizim anlayacağımız ne o zaman bundan? Gerçek suç, bu konumu benimsemek, bu ortamı kabullenmek, böyle bir sosyal hayattan rahatsız olmayıp onu sürdürmeye çalışmaktır. Unutmayalım, gerçek suçlular bugünkü zina ortamını kabul edenlerdir. Kadının bugünkü giyinişini, erkeklerin bugünkü durumunu, bugünkü mal-mülk, eğitim anlayışını, bugünkü tefessüh etmiş sosyal ve siyasal yapı derekesini ve derecesini kabullenip peygamberin getirdiği inkılabî hayata sırt çevirmeye veya Kur’an’ın emrettiği hayata Esatîr’ul Evvelîn demeye çalışan insanların suçlu olduğu, reddedilme-si gerektiği anlatılıyor burada. İşte bu âyetlerden anlayacağımız budur. Zinadan, zinacılardan, zina ortamından razı oluş ve de zina orta-mı hazırlamaya çalışma. İşte en büyük suç budur.
14-15. “Mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyerek âyetlerimiz ona okunduğu zaman: “Öncekilerin masalları” der.” Bu âyetin iki anlamından söz edebiliriz. 1- Malı-mülkü, çoluk-çocuğu var diye ona itaat edeceksin? Sa-kın ha bunlara sahip diye itaat etme buna. 2- Bu adam malı-mülkü, çoluk-çocuğu var diye mi, kendisine Allah’ın âyetleri okununca bunlar “Esatîru’l Evvelîn” diyor? Yani malına-mülküne, çoluk-çocuğuna, eşine, dostuna, avâ-nesine, nüfusuna güvendiği için mi Allah’ın âyetlerine karşı böyle davranmaya cesaret buluyor bu adam? Dikkat ederseniz bizim açımızdan da çok tehlikeli, bizim de çok gaflet ettiğimiz bir konu anlatılıyor burada. Birinci mânâya göre birilerinin malı-mülkü, atı, arabası, çoluk-çocuğu, taraftarı, makamı, konumu, statüsü sebebiyle eğer biz ona davranışımızı bozar da, itaatten yana, laf dinlemekten yana bir meylimiz olursa Allah korusun bu isyandır. Öyle değil mi? Gerçekten çok gaflet ettiğimiz bir konu değil mi? İslâm’ı, imanı hemen hemen aynı iki kişi var. Karşımızda Ama birinin malı biraz daha fazla, yedireceği yemek biraz değişik, bindireceği arabanın markası farklı; diğeri yaya gidiyor, gariban birisi… Eğer bu farklıdır, bu zengindir, bunun makamı var diye, birinci adamın sözünü diğerinin sözüne tercih edersek, bu tercih konusunda mal, makam ağırlığı varsa, kesinlikle isyan içinde olduğunuzu anlayın, diyor âyet. O zaman serveti, malı, makamı var, belki bir istifadesi dokunur, şerrinden sakınılır diye sakın onlara itaat etme! diyor âyet. Birinci anlamı bu. İkincisi de, bu adam, malım-mülküm, çevrem, kredim, itibarım, yani başkasına ihtiyacım yok, ben kendi hayatımı kendim sürdürürüm, ben bana yeterim, benim kimseye eyvallahım yoktur diyor. Allah korusun bu küfür mantığıdır. Böyle bir adama Allah’ın âyetleri okununca, Allah’ın âyetleri arz edilince bakın ne diyormuş: Allah’ın âyetleri kendisine okununca der ki: “Bunlar Esatîru’l Evvelîn”dir. Anlayabildiğimiz kadarıyla, Kur’an’ın değişik yerlerinde geçen bu sözü, iki mânâ ile açıklayacağız: 1- w[¬7Å:Ïž¿! ­h[¬0@«,Ï! Kelimesi, satır kelimesinin çoğuludur. Satırlar-lar gibi bir çoğul kelimedir. 2- İkincisi bu kelime üsturenin çoğuludur o da üstureler, yani mitoloji demektir. Buna göre bu hainin, bu kâfirin dediği, ya da bugünkü gafil müslümanların çokça söyledikleri bu sözün iki mânâsı vardır: 1- Bu Kur’an w[¬7Å:Ïž¿! ­h[¬0@«,Ï! dir. Yani bu eskilerin yazdıkları satırlardır, bu eski kitaplardaki sayfalardır. Eski şeyler, eskimiş şeylerdir bunlar. “Bunlar eskilerin masalları, eski kitaplar bunlar, eski şeyler, eskimiş şeyler bunlar. Bize göre daha çağdaş, daha özgün, daha biz ifadeli, daha bizim hayatımızı içeren, daha bize hitap eden, işte şehrimizle, kentimizle, belediyemiz, parlamentomuzla, atımız, arabamızla, parkımız, plajımızla, radyomuz, televizyonumuzla ilgilenen, bize yönelik, yeni kitaplar olmalı… Yani bize bunlar değil, bize daha çağdaş, daha özgün, daha yeni kitaplar olmalı” diyorlar. Yeni satırlar, ye-ni kitaplar arıyorlar. “Efendim işte bunlar on üç asır öncesine ait şeyler. İmamlar dönemine, mezhepler dönemine ait şeyler… İmamlar döneminde, mezhepler döneminde anlaşılmış, ayarlanmış, uyarlanmış şeyler. İmamlar döneminde fıkha dökülmüş şeyler,” demeye çalışıyorlar. Garip ama bu alçakların dediklerini şimdi müslümanlar söy-lüyor. “Efendim artık bugün Kur’an okumaya gerek yoktur, çünkü Kur’an imamlar döneminde fıkhî kalıplara dökülmüştür, bu nedenle bugün fıkıh okunmalıdır,” diyorlar. Veya, “işte bu mitoloji, yani efsane” diyorlar. Kur’an’ın istediği hayatı mitoloji, efsane görmeye çalışıyorlar. Bunu müslümanlar yapıyor. “Efendim, o peygamberdi, elbette kitabı o anlayacaktı. Biz peygamber değiliz ki! Biz onun gibi değiliz ki bu kitabı anlayabilelim!” di-yorlar. “Efendim onlar sahâbeydi elbette bu kitabı onlar anlar ve yaşar” diyorlar. “Yani şimdi bizler sahâbe miyiz ki bu kitabın âyetlerini anlamak ve yaşamakla sorumlu tutulalım. Mümkün değil arkadaş bu-gün bunu yapmak!” diyorlar. “Eğer müslümansan, müslüman olduğunu iddia ediyorsan o zaman kızını böyle giydireceksin, hanımını böyle eğiteceksin, şuradan kazanacak, şurada harcamayacaksın” diye ken-dilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın âyetlerinin muhtevası duyurulduğu zaman, “bu devirde bunları yapmak kesinlikle müm-kün değildir” diyorlar. “Belki o devirde, eski zamanlarda bunları yapmak mümkündü ama bu devirde kesinlikle olmaz bu,” diyorlar. Meselâ namazsız, abdestsiz olmaz diyeceksin, çaysız bir hayat düşüneceksin, televizyonsuz bir hayat düşüneceksin, vallahi bu devirde imkânı yok, olmaz bunlar!” diyorlar. Yani Kur’an’ın ön gördüğü hayatı mitoloji, yaşanması mümkün olmayan efsane kabul ediyorlar. Allah korusun ama dünkü ahlâksızların, kafirlerin söylediklerini bugün müslümanlar söylüyorlar. Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman, kendilerine Allah’ın emirleri duyurulduğu zaman bunlar “Esatîr’ul Evvelin” diyorlar. Yani bunlar ancak bir zamanlar insanların uyguladıkları, ama bu zamanda uygulama imkânı olmayan şeylerdir, diyorlar. Hem masal diyorlar, hem de insanları bundan engellemeye çalışıyorlar. Hem masal diyorlar, hem de insanların Kur’an’a yönelmelerinden korkuyorlar. Kuran kurslarını kapatmaya, Kur’an eğitimine yasaklar koymaya çalışıyorlar. Madem ki masal, öyleyse niye korkuyorsunuz bu kadar? Madem ki masal, bırakın dinlesin insanlar! Hikâye anlatan başka insan yok mu dünyada? Hayır hayır, öyle diyorlar ama buna kendileri de inanmıyor. Çünkü hem kendilerine, hem de çevrelerindeki insanlara tesir edeceğinden korkuyorlar. En’âm sûresinde şöyle buyrulur: “Onlar hem kendileri Kur’an’dan uzaklaşırlar hem de insanları ondan uzaklaştırırlar. Böylece kendi kendilerini mahvederler de farkına varamazlar.” (En’âm 29) Hem Kur’an’a masal diyorlar, hem de insanları, kölelerini, çocuklarını menediyorlar o Kitaptan. “Aman duymayın, dinlemeyin” diyerek insanları ondan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Dinlemiyorlar, dinletmiyorlardı. Gürültü çıkararak, el çırparak, müzikle engellemeye çalışıyorlardı. Bakıyoruz bugün de zalimler insanları Allah’ın kitabından, Allah’ın dininden alıkoymak istiyorlar. Din eğitimini yasaklamaya çalışıyorlar. İnsanların Allah Kitabını duymalarına engel olmaya çalışıyorlar. “Aman bu insanlar dinle tanışmasınlar, aman bu insanlar Kur’an-la, kitaplarıyla tanışmasınlar” diye insanlarla kitapları arasına engeller koyuyorlar. O gün de, bugün de din düşmanlarının yaptıkları şey budur. Bakın Allah diyor ki: “Nasıl isterseniz öyle yapın! Nasıl derseniz deyin! Ama bilesiniz ki:
14-15. “Mal ve oğulları vardır diye aldırış etmeyerek âyetlerimiz ona okunduğu zaman: “Öncekilerin masalları” der.” Bu âyetin iki anlamından söz edebiliriz. 1- Malı-mülkü, çoluk-çocuğu var diye ona itaat edeceksin? Sa-kın ha bunlara sahip diye itaat etme buna. 2- Bu adam malı-mülkü, çoluk-çocuğu var diye mi, kendisine Allah’ın âyetleri okununca bunlar “Esatîru’l Evvelîn” diyor? Yani malına-mülküne, çoluk-çocuğuna, eşine, dostuna, avâ-nesine, nüfusuna güvendiği için mi Allah’ın âyetlerine karşı böyle davranmaya cesaret buluyor bu adam? Dikkat ederseniz bizim açımızdan da çok tehlikeli, bizim de çok gaflet ettiğimiz bir konu anlatılıyor burada. Birinci mânâya göre birilerinin malı-mülkü, atı, arabası, çoluk-çocuğu, taraftarı, makamı, konumu, statüsü sebebiyle eğer biz ona davranışımızı bozar da, itaatten yana, laf dinlemekten yana bir meylimiz olursa Allah korusun bu isyandır. Öyle değil mi? Gerçekten çok gaflet ettiğimiz bir konu değil mi? İslâm’ı, imanı hemen hemen aynı iki kişi var. Karşımızda Ama birinin malı biraz daha fazla, yedireceği yemek biraz değişik, bindireceği arabanın markası farklı; diğeri yaya gidiyor, gariban birisi… Eğer bu farklıdır, bu zengindir, bunun makamı var diye, birinci adamın sözünü diğerinin sözüne tercih edersek, bu tercih konusunda mal, makam ağırlığı varsa, kesinlikle isyan içinde olduğunuzu anlayın, diyor âyet. O zaman serveti, malı, makamı var, belki bir istifadesi dokunur, şerrinden sakınılır diye sakın onlara itaat etme! diyor âyet. Birinci anlamı bu. İkincisi de, bu adam, malım-mülküm, çevrem, kredim, itibarım, yani başkasına ihtiyacım yok, ben kendi hayatımı kendim sürdürürüm, ben bana yeterim, benim kimseye eyvallahım yoktur diyor. Allah korusun bu küfür mantığıdır. Böyle bir adama Allah’ın âyetleri okununca, Allah’ın âyetleri arz edilince bakın ne diyormuş: Allah’ın âyetleri kendisine okununca der ki: “Bunlar Esatîru’l Evvelîn”dir. Anlayabildiğimiz kadarıyla, Kur’an’ın değişik yerlerinde geçen bu sözü, iki mânâ ile açıklayacağız: 1- w[¬7Å:Ïž¿! ­h[¬0@«,Ï! Kelimesi, satır kelimesinin çoğuludur. Satırlar-lar gibi bir çoğul kelimedir. 2- İkincisi bu kelime üsturenin çoğuludur o da üstureler, yani mitoloji demektir. Buna göre bu hainin, bu kâfirin dediği, ya da bugünkü gafil müslümanların çokça söyledikleri bu sözün iki mânâsı vardır: 1- Bu Kur’an w[¬7Å:Ïž¿! ­h[¬0@«,Ï! dir. Yani bu eskilerin yazdıkları satırlardır, bu eski kitaplardaki sayfalardır. Eski şeyler, eskimiş şeylerdir bunlar. “Bunlar eskilerin masalları, eski kitaplar bunlar, eski şeyler, eskimiş şeyler bunlar. Bize göre daha çağdaş, daha özgün, daha biz ifadeli, daha bizim hayatımızı içeren, daha bize hitap eden, işte şehrimizle, kentimizle, belediyemiz, parlamentomuzla, atımız, arabamızla, parkımız, plajımızla, radyomuz, televizyonumuzla ilgilenen, bize yönelik, yeni kitaplar olmalı… Yani bize bunlar değil, bize daha çağdaş, daha özgün, daha yeni kitaplar olmalı” diyorlar. Yeni satırlar, ye-ni kitaplar arıyorlar. “Efendim işte bunlar on üç asır öncesine ait şeyler. İmamlar dönemine, mezhepler dönemine ait şeyler… İmamlar döneminde, mezhepler döneminde anlaşılmış, ayarlanmış, uyarlanmış şeyler. İmamlar döneminde fıkha dökülmüş şeyler,” demeye çalışıyorlar. Garip ama bu alçakların dediklerini şimdi müslümanlar söy-lüyor. “Efendim artık bugün Kur’an okumaya gerek yoktur, çünkü Kur’an imamlar döneminde fıkhî kalıplara dökülmüştür, bu nedenle bugün fıkıh okunmalıdır,” diyorlar. Veya, “işte bu mitoloji, yani efsane” diyorlar. Kur’an’ın istediği hayatı mitoloji, efsane görmeye çalışıyorlar. Bunu müslümanlar yapıyor. “Efendim, o peygamberdi, elbette kitabı o anlayacaktı. Biz peygamber değiliz ki! Biz onun gibi değiliz ki bu kitabı anlayabilelim!” di-yorlar. “Efendim onlar sahâbeydi elbette bu kitabı onlar anlar ve yaşar” diyorlar. “Yani şimdi bizler sahâbe miyiz ki bu kitabın âyetlerini anlamak ve yaşamakla sorumlu tutulalım. Mümkün değil arkadaş bu-gün bunu yapmak!” diyorlar. “Eğer müslümansan, müslüman olduğunu iddia ediyorsan o zaman kızını böyle giydireceksin, hanımını böyle eğiteceksin, şuradan kazanacak, şurada harcamayacaksın” diye ken-dilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın âyetlerinin muhtevası duyurulduğu zaman, “bu devirde bunları yapmak kesinlikle müm-kün değildir” diyorlar. “Belki o devirde, eski zamanlarda bunları yapmak mümkündü ama bu devirde kesinlikle olmaz bu,” diyorlar. Meselâ namazsız, abdestsiz olmaz diyeceksin, çaysız bir hayat düşüneceksin, televizyonsuz bir hayat düşüneceksin, vallahi bu devirde imkânı yok, olmaz bunlar!” diyorlar. Yani Kur’an’ın ön gördüğü hayatı mitoloji, yaşanması mümkün olmayan efsane kabul ediyorlar. Allah korusun ama dünkü ahlâksızların, kafirlerin söylediklerini bugün müslümanlar söylüyorlar. Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman, kendilerine Allah’ın emirleri duyurulduğu zaman bunlar “Esatîr’ul Evvelin” diyorlar. Yani bunlar ancak bir zamanlar insanların uyguladıkları, ama bu zamanda uygulama imkânı olmayan şeylerdir, diyorlar. Hem masal diyorlar, hem de insanları bundan engellemeye çalışıyorlar. Hem masal diyorlar, hem de insanların Kur’an’a yönelmelerinden korkuyorlar. Kuran kurslarını kapatmaya, Kur’an eğitimine yasaklar koymaya çalışıyorlar. Madem ki masal, öyleyse niye korkuyorsunuz bu kadar? Madem ki masal, bırakın dinlesin insanlar! Hikâye anlatan başka insan yok mu dünyada? Hayır hayır, öyle diyorlar ama buna kendileri de inanmıyor. Çünkü hem kendilerine, hem de çevrelerindeki insanlara tesir edeceğinden korkuyorlar. En’âm sûresinde şöyle buyrulur: “Onlar hem kendileri Kur’an’dan uzaklaşırlar hem de insanları ondan uzaklaştırırlar. Böylece kendi kendilerini mahvederler de farkına varamazlar.” (En’âm 29) Hem Kur’an’a masal diyorlar, hem de insanları, kölelerini, çocuklarını menediyorlar o Kitaptan. “Aman duymayın, dinlemeyin” diyerek insanları ondan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Dinlemiyorlar, dinletmiyorlardı. Gürültü çıkararak, el çırparak, müzikle engellemeye çalışıyorlardı. Bakıyoruz bugün de zalimler insanları Allah’ın kitabından, Allah’ın dininden alıkoymak istiyorlar. Din eğitimini yasaklamaya çalışıyorlar. İnsanların Allah Kitabını duymalarına engel olmaya çalışıyorlar. “Aman bu insanlar dinle tanışmasınlar, aman bu insanlar Kur’an-la, kitaplarıyla tanışmasınlar” diye insanlarla kitapları arasına engeller koyuyorlar. O gün de, bugün de din düşmanlarının yaptıkları şey budur. Bakın Allah diyor ki: “Nasıl isterseniz öyle yapın! Nasıl derseniz deyin! Ama bilesiniz ki:
16. “Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz.” “Biz onun hortumunu damgalayacağız, hortumunun üzerinden damgalayacağız!” Dikkat ederseniz burada burnu denmemiş de hortumu denmiş. Hortumunun üzerinden damgalayacağız onu. Gurur, kibir anlamında burnu büyük, burnu yukarda mânâsı da çıkıyor buradan. Burnunun damgalanması, Türkçe’de biraz da burnunun sürtülmesi mânâsına gelecektir. Aslında bir adam en çok yüzünü koruyacaktır değil mi? Ayağı bir yere çarpabilir, kolu, eli bir yerlere değebilir ama insan yüzünü daha bir korur. Hele hele burnunu hiçbir yere değdirmez adam, çünkü bir bakıma şan-şeref ifadesidir, ilk göze çarpan yer burundur. Ama bakın Allah oradan yakalayacak, oradan damgalayacağım, buyuruyor. Hani ayıların burnundan yakalandı mı işi bitiyor veya kurbanlık hayvanların burnundan yakaladınız mı işi bi-tiyor ya, burnunu damgalayacağız, diyor Allah. Bunu şöyle de anlayabiliriz: Ona öyle bir damga, öyle bir alâmet-i fârika vuracağız ki, adam burnunu da kesse, adını, vatanını, milletini, pasaportunu da değiştirse, başka bir ülkenin vatandaşlığına da girse, dünyanın neresine giderse gitsin asla kendisinden kurtulamayacağı bir işaret, bir alâmet-i fârika vuracağız, bir zillet ve meskenet damgası vuracağız ki ona, asla ondan kurtulamayacak diyor Rab-bimiz. Dünyanın neresine giderse gitsin, nasıl kamufle etmeye çalışırsa çalışsın asla kurtulamayacağı bir horluk, hakirlik damgası vuracağız ona, diyor Rabbimiz. Kur’an’a karşı böyle bir tavır takınan kişiye Rabbimiz böyle bir damga vuracaktır. Şu andaki durumumuza bakınca bunun gerçekleştiğini görmüyor musunuz? İşte görüyoruz dünyanın neresine giderseniz gidin, ikinci, üçüncü sınıf vatandaşsınız. Kitabımıza karşı takındığımız Velid bin Muğıre tavrından ötürü alnımıza öyle bir zillet damgası vurulmuş ki, dünyanın neresine gidersek gidelim beş paralık bir değerimiz kalmadı. Bir zamanlar ecdadımızın eyaletim gözüyle baktığı iki paralık ülkelerin artığıyla beslenir duruma geldik. Şu anda Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da en kötü şartlar altında çalışanlar bizim vatandaşlarımızdır. Bizim kadınlarımız, kâfirlerin pisliklerini temizlemeye mahkum olmuştur. Yardım için çalmadık kapı bırakmadık. Dünyanın dilencisi olduk. Bundan daha büyük bir zillet ve meskenet olur mu? Hayvanların bile yüzüne vurmak caiz değilken, Allah’ın insanlara böyle bir damga vurmasından anlıyoruz ki, Kur’an’la alay eden, Kur’an’la dalga geçen, Allah’ın hayat programı olarak kullarına gönderdiği Kur’an’a “Esatîr’ul Evvelîn” diyen, “o eskilerin kitabıdır, o Arapların kitabıdır, o bugünün problemlerini çözemez” diyen biri, Allah ka-tında cehennemle damgalanacaktır. Eğer şu anda bizim toplum olarak Kur’an’a karşı tavrımız da böyle ise, yani bazen laf taşıyor, bazen dedikodu yapıyor, insanlara Allah sözü değil de hep insan sözü taşıyor, insanların sözlerini Allah sözlerinin önüne geçiriyor, insanların kitaplarını Allah’ın kitabının önüne geçiriyor, Allah’ın kitabını kendisine az müracaat edilir bir konuma getiriyor, bazen kaba-saba davranıyor, bazen hayrı engelliyor, çok çok yemin ediyor, çok psikopat, aşağılık davranıyor, fikir, düşünce, a-mel ve eylem planında alçaklığı tercih ediyorsak, Kitap-sünnet bilgimiz sıfırsa, günahtan yanaysak, kendimizin vebalini, Kur’an-sünnetle tanıştırmadığımız çoluk-çocuğumuzun veballerini yüklenmeden yanaysak, Kur’an’a da bugünün çözümü değildir gözüyle bakıyor, yani evimizin çözümü için müracaat etmiyor, ülkemizin problemlerinin çözümü için müracaat etmiyor, arabamız bozulunca Kur’an’a gitmiyor, elektriğimiz kesilince Kur’an’a gitmiyor, çocuklarımızın eğitimi konusunda Kur’an’a müracaat etmiyor, evlenmemizde, boşanmamızda, mirasımızda, hukukumuzda Kur’an’a baş vurmuyor, Kur’an’a eskilerin kitabı gözüyle bakıyor, bugünün çözümü gözüyle bakmıyorsak, herhalde bizim de burnumuza bir esaret zinciri vurulacak, burnumuza bir ip takılacak ve ipin ucu kimin elindeyse o çekip bizi istediği yere götürecektir. Değil mi? Öyle olmamış mı? Bizim durumumuz şu anda öyle olmamış mı? Hep başkalarının çektikleri yere gitmiyor muyuz? Hem öyle ki, burnumuzun, yüzümüzün her yanı yara bere içinde. Kadınlarımız bir taraftan kanca takmış, toplum bir tarafa takmış, zevklerimiz, eğlencelerimiz, medeniyet dediğimiz şeyler, teknik dediğimiz şeyler bir tarafa kanca takmış. Bir tarafta A.B.D’nin kancası, I.M.F’nin kancası, bir tarafta A.E.T.'nin kancası… Biri bir tarafa, biri öteki tarafa a-sılıyor. Ne muhteşem bir burunmuş ki, dayanıyor, kopmuyor, yırtılmı-yor! Allah korusun, şu anda her şeyimizle reziliz. Ekmeğimize, yiyeceğimize, şehrimize, okulumuza, kuralımıza, kaidemize, evlenmemize, boşanmamıza, alacağımıza, vereceğimize, düğünümüze, derneğimize, kısacası hiçbir şeyimize sözümüz geçmiyor. Tam rezillik iş-te! Bundan daha büyük bir rezillik ve rüsvalık olur mu? Tam rezil ve rüsva bir hayat. İnsan bu kadar şahsiyetini kaybetmez elbette ama Allah korusun kitabımıza Velid bin Muğire gözüyle bakar olduğumuz için işte bu hale gelmişiz. İşte bu zillet ve meskeneti şu andaki halimiz en güzel biçimde anlatmaktadır. Şu anda bu ümmet de bu rüsvalığı iliklerine kadar ya-şamaktadır. Allah korusun, işte vaziyetimiz. Burnumuza öyle esaret zincirleri takılmış ki, Allah’tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın kitabından kaçacağız derken pek çok ilahların kulu-kölesi durumuna düşmüşüz. Allah öyle ipler takmış ki burunlarımıza, öyle boyunduruklar vurmuş ki boyunlarımıza, onlardan asla kurtulma imkânımız da kalmamış. Artık öküz boyundurukları mı, yoksa şu anda kendisine kulluktan kaçan, başkalarının kulu-kölesi zilletine düşen, kendi yasalarını uygulamaktan, kendi kitabına sahip çıkmaktan ve hayatlarını o kitapla düzenlemekten kaçtıkları için başkalarının yasalarını uygulamak zorunda kal-mış, Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla varlığın kulu-kölesi durumuna düşmüş şu andaki biz perişan müslümanların boyunlarımıza vurulmuş resmî boyunduruklar mı? Zalim tâğutlar tarafından boyunlarımıza vurulmuş vatandaşlık boyundurukları mı, resmî bağlar, resmî ip-ler mi, yoksa A.B.D’nin vurduğu kölelik ipleri mi? A.T.’nin, I.M.F’nin vurduğu boyunduruklar mı? İşte âyetten bunların hepsini anlıyoruz. Biz Kur’an'a bu gözle baktığımız için alnımıza, burnumuza bu damga vurulmuş, bu zincirler takılmış. Peki bu durumdan kurtulmamız mümkün olmayacak mı? Hep böyle rezil bir hayatın adamı mı olacağız? Hayır, eğer biz vaziyetimizi, kitabımıza karşı bu bozuk düzen bakışımızı değiştirir, onu hayat programı kabul eder ve hayatımızı onunla düzenlemeye karar verirsek, elbette Rabbimiz bizim bu makus kaderimizi değiştirecektir. Öyleyse vakit kaybetmeden değiştirelim ba-kışlarımızı da, Allah durumumuzu değiştirsin. Sûrenin bu bölümünde ²v­;@«9²Y«V«" _Å9Ë! buyurarak bu anlattıklarına tarihten bir örnek sunacak. Biz onları dener, imtihan ederiz. Böyle mallarına mülklerine, evlatlarına, çevrelerine, saltanatlarına güvenerek Kur’an’a karşı müstekbir bir tavır takınan, Allah’ın âyetleriyle dalga geçen kimselerin akılları başlarına gelsin de adam olsunlar, Kitaba bakışlarını düzeltsinler, Rabblerine kulluğa yönelsinler diye onlara be-lâlar, iptilâlar, denenmeler göndererek onları deneriz, diyerek tarihten bahçe sahipleriyle ilgili bir hadise anlatacak. Tıpkı En’âm’da anlatıldığı gibi: “Şüphesiz ki senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; onları yalvarsınlar diye darlık ve sıkıntılara sokmuştuk. Hiç değilse onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lâkin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi.” (En'âm 42,43) Önceki toplumlara da peygamberler gönderdik. Onlar kendilerine gönderilen bu peygamberlere ve onlar vasıtasıyla kendilerine gönderilen kitaplara değer vermediler. Bu peygamberler ve onların kendilerine getirdiği mesajlarla ilgilenmediler. Hayat programlarını Al-lah’tan ve Allah’ın elçilerinden almaya yanaşmadılar. Allah’ı da, Allah’ın elçilerini de hayatlarına karıştırmamaya çalıştılar. Allah hayata karışmaz, Allah âyet göndermez, Allah elçi göndermez, Allah kitap göndermez, dediler. Onlar Allah’a, elçilerine ve kitaplarına küfrettiler de onlara merhametimizden dolayı akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zarûretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki, kabukları yırtılsın da tevhit açığa çıksın diye. Küfürden şirkten vazgeçsinler de, iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp yakarsınlar diye. Bizim gönderdiğimiz Kitaba sarılsınlar diye. Ama beri tarafta şeytan onlara sürekli amellerini süslü gösterdi de, hayrı şer, şerri hayır, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma ve uyanma istidatlarını kaybettiler. “Onlar ne zaman ki kendilerine hatırlatılanları unuttular, biz de onlara her şeyin kapısını açıverdik.” (En'âm 44) Onlara her şeyin kapılarını açıveririz de, hiçbir kayıt, hiçbir kaygı duymaz olurlar. Her türlü nimetlerin, refahın, bolluğun içine gömülürler. Bütün bu nimetleri kendilerine lütfeden Allah’a şükretmeyi akıllarının ucundan bile geçirmeden, kalpleri nimet vereni anmadan, nimet vericiden korkmadan sanki her şey kendilerininmiş gibi keyif çatmaya başlarlar. Eğlencelere, zevklere dalarlar. Şehvetlerinin peşinde solucanlar gibi kıvranmaya başlarlar. Sanki tüm bu nimetler kendilerininmiş, sanki ölüm gelmeyecekmiş, sanki ahiret, hesap kitap yokmuş gibi coşarlar taşarlar da: “Kendilerine verilenlerle sevinip coşmaya başlayınca da ansızın onları yakalayıveririz de iblis gibi oluverirler.” Allah korusun, tüm ümitlerini yitirmiş, ümitsizlik ve mahrumiyet içinde donakalırlar. Sonsuz bir acı, onulmaz bir hasret içine gömülüverirler. İşte Nuh kavmi, işte Hûd kavmi, işte Lût, işte Salih (as) kavmi, işte Roma, işte Firavunlar, işte Nemrutlar ve işte Amerika, Almanya ve Fransa… Allah her şeyin kapılarını açıvermiş ve işlerini bitirmiş bunların. Rasulullah böyle dua etmiştir: “Ya Rabbi, bu Mudar kabilesi üzerine azabını indir, şedit darbeni onların üzerine indir ve de onlara Yusuf'un yılları gibi kıtlık ver.” Bu duanın kabulüyle Mudar kabilesi mahvoldu, perişan oldu. Sonra gelip bel büktüler, boyun büktüler, mecburen dediler ki: “Ya Muhammed, Rabbine dua et te şu belâ üzerimizden kalksın.” Müşrikler, Peygamberimizin duasının kabul edildiğini biliyordu. Mulâane âyeti gelmişti de hiçbirisi buna yanaşmamıştı. Aklı başında olanlar dediler ki: “Aman ha peygamberle böyle bir şey yapılmaz.” İşte böyle azaplar geldiğinde akılları başlarına gelseydi bari, ama yine de gelmedi. İşte burada da böyle bir imtihan anlatılacak. Ama ondan önce şimdi bize dönelim. Acaba şu anda bizler aklımızı başımıza getirecek nasıl bir bela bekliyoruz? Ne bekliyoruz biz? Ne verecek Allah bize? Neyi bekliyoruz? Ağzınıza aldığımız suyun kan olmasını mı? Kızlarımızın, oğullarımızın gözümüzün önünde kesilmesini mi? Kızlarımızın, kadınlarımızın ırzına geçilmesini mi? Evlerimize girilip mallarımızın müsadere edilmesini mi? Neyi bekliyoruz? Nasıl bir belânın gelmesini bekliyoruz? Evlerimizin Karun evi, çarşılarımızın Firavun çarşısı gibi olmasını mı bekliyoruz? Yani ne bekliyoruz? Gökten azab yağmasını, yerden suların fışkırmasını mı? Göğü unuttuk, arzı unuttuk, Allah’ın gökteki, yerdeki âyetlerini, Kur’an âyetlerini, aile hayatını, refah ve sa-adeti, gülmeyi, ağzımızın tadını unuttuk. Daha ne bekliyoruz?
17-18. “Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini dene-diğimiz gibi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi devşireceklerine bir istisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi.” Bir zamanlar bir bahçe varmış, ne zaman olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz. Ya o dönemde, bu âyetlerin indiği dönemde bu âyetlerin muhatapları tarafından bilindiği için Allah bildirmemiş, ya da bilinmesi gerekmediği için genel tarif edilmiş. Çünkü bu imtihandı ve her dönemde bu bahçeler ve onlarla imtihan edilenler vardır. İşte şu anda bahçeleriniz, arabanız, eviniz, oğlunuz, kızınız, bağınız-bahçe-niz, size verilen her şeyiniz imtihan konusudur. Bir bahçe ve de onun sahipleri var: Yemin etmişler bu bahçenin sahipleri. Hani yeminciye de uymayacaktık ya, önceki âyetlerde yemin edene itaat etmeyin denmişti ya, bakın burada hemen bir örnekle hatırlatıveriyor Allah: Yemin ediyorlar. Hangi konuda? “Kesinlikle, vallahi, billahi, tallahi kesinlikle sabahleyin biz bu cenneti keseceğiz! Biz bağı bozacağız! Biz bu bahçenin ürününü devşireceğiz” diye yemin ediyorlar. Yani o cenneti keseceklerine, bağı bozacaklarına, ürünü devşireceklerine, sabahleyin bu işi icra edeceklerine yemin ettiler. Ama istisna etmediler. İki mânâsı vardır bunun: 1- İnşallah demediler, Allah izin verirse demediler. Allah nasip ederse biz bunu yapacağız, demediler. 2- Ya da miskinlerin hakkını istisna etmediler, fakir-fukaranın hakkını da düşünelim, onların hakkını da verelim demediler. Anlaşılan şöyle: Bunlar en azından üç kişiler, yani ikiden fazla kişiler, üç kardeşler ve babalarından miras olarak kendilerine intikal eden mallar, mülkler var. Babaları zengindi, hayır, infak ehliydi ve her kese veriyordu. Hayattayken babaları fakir-fukaranın hakkını ihmal et-miyordu. Onun için daha önceden o bahçenin bozumunda fakir-fuka-ra bildikleri için kulak kabartıyorlardı. Babaları vefat edip te bu bahçe kendilerine intikal edince, “efendim, babamız tek kişiydi, elbette o bundan fakir-fukaraya bolca veriyordu, ama bizim şu anda sayımız çoğaldı, kaç kişiye bölünecek şimdi bu bahçe? Evlad çok, arazi az, nasıl vereceğiz ki herkese? Bu durumda biz nasıl verelim?” diyorlardı. Aynı bizim mantık, aynı anlayış değil mi? “Yetmiyor ya! İşte mutfağa şu kadar, ata, arabaya şu kadar, sigaraya bu kadar, benzine şu kadar, plaja, pikniğe bu kadar, yetmiyor efendim!” diyoruz ya! İşte bunlar da yetmiyor dediler ve fakir-fukaranın hakkına engel olmaya çalıştılar. Fakirin hakkını verelim demediler, istisna etmediler. Veya birinci anlamıyla inşallah demediler, yani bu işi yapma eylemini kendilerine izâfe etmediler. “Ben bilirim, ben kazanırım, ben yaparım, bu bahçeyi biz bozarız, bozacağız” dediler. Ama Allah da vardı hesabın içinde, Allah’ı hiç düşünmediler.
17-18. “Biz bunları, vaktiyle bahçe sahiplerini dene-diğimiz gibi denedik. Sahipleri daha sabah olmadan, bahçeyi devşireceklerine bir istisna payı bırakmaksızın yemin etmişlerdi.” Bir zamanlar bir bahçe varmış, ne zaman olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz. Ya o dönemde, bu âyetlerin indiği dönemde bu âyetlerin muhatapları tarafından bilindiği için Allah bildirmemiş, ya da bilinmesi gerekmediği için genel tarif edilmiş. Çünkü bu imtihandı ve her dönemde bu bahçeler ve onlarla imtihan edilenler vardır. İşte şu anda bahçeleriniz, arabanız, eviniz, oğlunuz, kızınız, bağınız-bahçe-niz, size verilen her şeyiniz imtihan konusudur. Bir bahçe ve de onun sahipleri var: Yemin etmişler bu bahçenin sahipleri. Hani yeminciye de uymayacaktık ya, önceki âyetlerde yemin edene itaat etmeyin denmişti ya, bakın burada hemen bir örnekle hatırlatıveriyor Allah: Yemin ediyorlar. Hangi konuda? “Kesinlikle, vallahi, billahi, tallahi kesinlikle sabahleyin biz bu cenneti keseceğiz! Biz bağı bozacağız! Biz bu bahçenin ürününü devşireceğiz” diye yemin ediyorlar. Yani o cenneti keseceklerine, bağı bozacaklarına, ürünü devşireceklerine, sabahleyin bu işi icra edeceklerine yemin ettiler. Ama istisna etmediler. İki mânâsı vardır bunun: 1- İnşallah demediler, Allah izin verirse demediler. Allah nasip ederse biz bunu yapacağız, demediler. 2- Ya da miskinlerin hakkını istisna etmediler, fakir-fukaranın hakkını da düşünelim, onların hakkını da verelim demediler. Anlaşılan şöyle: Bunlar en azından üç kişiler, yani ikiden fazla kişiler, üç kardeşler ve babalarından miras olarak kendilerine intikal eden mallar, mülkler var. Babaları zengindi, hayır, infak ehliydi ve her kese veriyordu. Hayattayken babaları fakir-fukaranın hakkını ihmal et-miyordu. Onun için daha önceden o bahçenin bozumunda fakir-fuka-ra bildikleri için kulak kabartıyorlardı. Babaları vefat edip te bu bahçe kendilerine intikal edince, “efendim, babamız tek kişiydi, elbette o bundan fakir-fukaraya bolca veriyordu, ama bizim şu anda sayımız çoğaldı, kaç kişiye bölünecek şimdi bu bahçe? Evlad çok, arazi az, nasıl vereceğiz ki herkese? Bu durumda biz nasıl verelim?” diyorlardı. Aynı bizim mantık, aynı anlayış değil mi? “Yetmiyor ya! İşte mutfağa şu kadar, ata, arabaya şu kadar, sigaraya bu kadar, benzine şu kadar, plaja, pikniğe bu kadar, yetmiyor efendim!” diyoruz ya! İşte bunlar da yetmiyor dediler ve fakir-fukaranın hakkına engel olmaya çalıştılar. Fakirin hakkını verelim demediler, istisna etmediler. Veya birinci anlamıyla inşallah demediler, yani bu işi yapma eylemini kendilerine izâfe etmediler. “Ben bilirim, ben kazanırım, ben yaparım, bu bahçeyi biz bozarız, bozacağız” dediler. Ama Allah da vardı hesabın içinde, Allah’ı hiç düşünmediler.