19-20. “Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.” Allah’ı diskalifiye ettiler. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Yusuf sûresini baştan sona okumak gerekir. O kadar hoş bir örnektir ki! Hayatı düzenleyen, her konuda hayata etkin olan Allah’tır. Rabbimiz bize soru gönderiyor, önümüze bir imtihan alanı açıyor, bize seçenekler gösteriyor, bizi bunlardan birisini seçmeyle karşı karşıya bırakıyor ama bizzat kendi müdahalesine de devam ediyor. Nasıl? Meselâ bakın Yusuf’a (a.s) rüya gösteriyor. Rüyayı gösteren Rabbi-mizdir. Sonra Yusuf (a.s) bu rüyasını babasına anlatıyor. Baba ve Yu-suf (a.s) haktan yana rol alıyor, ama kardeşleri batıldan yana rol alıyorlar. İsteselerdi onlar da hakka karşı rol almazlardı. Ama mesele neydi? İş nereye varacaktı? Yani Allah’ın takdir buyurduğu senaryo neydi? Mesele şuydu: İsrailoğulları yani Yakub oğulları Mısıra gidecekti. İşte senaryo buydu. Allah takdir etmişti bunu. Lakin bu senaryonun gerçekleşmesi adına perdede rol alan birileri vardı. Bu rolcülerden Yusuf’un kardeşleri onu bir kuyuya atıyorlar. Bakıyoruz hemen sahnede rol alanlardan bir kervanı harekete geçiriyor Allah ve yollarını oraya denk getiriyor. Yıllardır o bölgede seyahat eden kervan, o kuyuda suyun olmadığını bildikleri halde rolleri gereği kuyuya kova salıp çocuğu alıyor ve Mısır’a götürüyorlar. Mısır pazarında çocuğu satmaya çalışırlarken, Allah şehrin Azizini harekete geçiriyor ve pazara uğratıyor. Sahnede azizin de rol aldığını görüyoruz. Aziz, Yusuf’u satın alıyor ve artık Yusuf azizin evindedir. Dikkat ediyor musunuz, Rabbimizin takdir buyurduğu senaryo nasıl da saat gibi işliyor? Sanki perdede, görünürde Yusuf’un kardeşleri var, kuyu var, kervan var, aziz var, ama bu konularda sanki Allah’ın müdahalesi yok gibi değil mi? Her şey sanki kendiliğinden olup bitiyor gibi değil mi? Yani şöyle dışardan sahneyi seyrettiğiniz zaman sanki kişiler bizzat kendi rollerini kendileri yapıyorlar. Ama perde arkasında bir el var ki, bunların hepsini O ayarlıyor. Sonra bir başka sahne, bir başka rolcü devrede. Aziz’in karısı, onun Yusuf’a meyli, iftiralar, skandallar, zindan, kralın rüyası ve sonunda Mısır’a sultan. Ama Allah’ın bizzat belli müdahaleleri var yine orada. Ne o? Krala rüya gösteriyor Allah. Bu, Allah’ın bizzat ve direk müdahalesidir. İşte 7 semiz inek, 7 zayıf inekle ilgili olan bu rüyayı krala bizzat Allah gösteriyor, Allah’tan başka kimse yapamaz ki bu işi! Allah sanki diyor ki, “bakın benim müdahalem var! Beni unutmayın!” Meselâ Mısır’a kıt-lık veriyor, bunu Allah’tan başka kimse yapamaz ki! Sahnede rol oynayanlar var, bu rolleri Allah belirliyor, yani böylece olaya Allah dolaylı olarak müdahale ediyor. Bir de Allah’ın rüya ve kıtlık gibi bizzat müdahalesi var. Bakın burada da Allah böyle bizzat müdahale ediyor. Peki nasıl olmuş Rabbimizin bu bahçe sahiplerine müdahalesi? Bakın şöyle: 19-20. “Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.” Allah’tan bir tavafçı, bir taif şöyle bir dolanıveriyor bahçede. Yani yakan bir rüzgar veya her şeyi kül ediveren bir ateş, bahçeyi kapkara ediveren, bağı bozuveren bir ateş şöyle bir tavaf edivermiş bahçenin içinde. Üstelik de onlar uykudalarken ve haberleri bile yokken oluyor bu iş. Kendileri güya bu işe etkinlerdi! Kendilerine güveniyorlardı güya. Güya kendi kendilerine bozabileceklerdi o bahçeyi. Sabahleyin biz bu işi yapacağız diyor ve istisna da yapmıyorlardı. İnşallah da demi-yorlardı. Allah’ı diskalifiye ederek kendilerini bu işe kâdir zannediyorlardı. Bakın uykudalarken, hiçbir şeyden haberleri bile yokken gönderdiği bir tavafçıyla Allah ne yaptı o bahçeye? Allah’tan bir tavafçı dolanıverdi o bahçede de, sonunda: Ne kadar mütenasip bir kelime, ne kadar uygun bir ifade bakın. Ne diyorlardı adamlar? Sabah olunca bağ bozumuna gideceğiz, sabahleyin bağı bozacağız diyorlardı. Allah ne buyuruyor? Onların bozmasına gerek kalmadı, sabah olunca bağları bozuluverdi. Bağları bozguna uğrayıverdi de sarim gibi, sırım gibi oluverdi ve işleri bitti. “Sarîm”, meyvesi biçilmiş, ürünü devşirilmiş bahçeye, hasılatı kesilmiş tarlaya, geceden bir kıtaya veya hiçbir şey bitirmeyen kumluk araziye denir. Yani sanki böyle yanmış, kül yığınına dönmüş, kum yığını olmuş, gece gibi kapkara olmuş, kaya gibi olmuş yere de sarim denir. Bahçe işte bu hale gelmiştir. Şimdi de sahneye diğer taraf getiriliyor. Sanki önce bir bölümü gündeme getiriyor Rabbimiz, sonra o perdeyi kapatıp bir diğer bölümü gündeme getiriyor. Filmlerde, romanlarda da öyledir. Bakın şimdi beri taraf gündeme (sahneye) getiriliyor.
19-20. “Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.” Allah’ı diskalifiye ettiler. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Yusuf sûresini baştan sona okumak gerekir. O kadar hoş bir örnektir ki! Hayatı düzenleyen, her konuda hayata etkin olan Allah’tır. Rabbimiz bize soru gönderiyor, önümüze bir imtihan alanı açıyor, bize seçenekler gösteriyor, bizi bunlardan birisini seçmeyle karşı karşıya bırakıyor ama bizzat kendi müdahalesine de devam ediyor. Nasıl? Meselâ bakın Yusuf’a (a.s) rüya gösteriyor. Rüyayı gösteren Rabbi-mizdir. Sonra Yusuf (a.s) bu rüyasını babasına anlatıyor. Baba ve Yu-suf (a.s) haktan yana rol alıyor, ama kardeşleri batıldan yana rol alıyorlar. İsteselerdi onlar da hakka karşı rol almazlardı. Ama mesele neydi? İş nereye varacaktı? Yani Allah’ın takdir buyurduğu senaryo neydi? Mesele şuydu: İsrailoğulları yani Yakub oğulları Mısıra gidecekti. İşte senaryo buydu. Allah takdir etmişti bunu. Lakin bu senaryonun gerçekleşmesi adına perdede rol alan birileri vardı. Bu rolcülerden Yusuf’un kardeşleri onu bir kuyuya atıyorlar. Bakıyoruz hemen sahnede rol alanlardan bir kervanı harekete geçiriyor Allah ve yollarını oraya denk getiriyor. Yıllardır o bölgede seyahat eden kervan, o kuyuda suyun olmadığını bildikleri halde rolleri gereği kuyuya kova salıp çocuğu alıyor ve Mısır’a götürüyorlar. Mısır pazarında çocuğu satmaya çalışırlarken, Allah şehrin Azizini harekete geçiriyor ve pazara uğratıyor. Sahnede azizin de rol aldığını görüyoruz. Aziz, Yusuf’u satın alıyor ve artık Yusuf azizin evindedir. Dikkat ediyor musunuz, Rabbimizin takdir buyurduğu senaryo nasıl da saat gibi işliyor? Sanki perdede, görünürde Yusuf’un kardeşleri var, kuyu var, kervan var, aziz var, ama bu konularda sanki Allah’ın müdahalesi yok gibi değil mi? Her şey sanki kendiliğinden olup bitiyor gibi değil mi? Yani şöyle dışardan sahneyi seyrettiğiniz zaman sanki kişiler bizzat kendi rollerini kendileri yapıyorlar. Ama perde arkasında bir el var ki, bunların hepsini O ayarlıyor. Sonra bir başka sahne, bir başka rolcü devrede. Aziz’in karısı, onun Yusuf’a meyli, iftiralar, skandallar, zindan, kralın rüyası ve sonunda Mısır’a sultan. Ama Allah’ın bizzat belli müdahaleleri var yine orada. Ne o? Krala rüya gösteriyor Allah. Bu, Allah’ın bizzat ve direk müdahalesidir. İşte 7 semiz inek, 7 zayıf inekle ilgili olan bu rüyayı krala bizzat Allah gösteriyor, Allah’tan başka kimse yapamaz ki bu işi! Allah sanki diyor ki, “bakın benim müdahalem var! Beni unutmayın!” Meselâ Mısır’a kıt-lık veriyor, bunu Allah’tan başka kimse yapamaz ki! Sahnede rol oynayanlar var, bu rolleri Allah belirliyor, yani böylece olaya Allah dolaylı olarak müdahale ediyor. Bir de Allah’ın rüya ve kıtlık gibi bizzat müdahalesi var. Bakın burada da Allah böyle bizzat müdahale ediyor. Peki nasıl olmuş Rabbimizin bu bahçe sahiplerine müdahalesi? Bakın şöyle: 19-20. “Ama onlar daha uykudayken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti.” Allah’tan bir tavafçı, bir taif şöyle bir dolanıveriyor bahçede. Yani yakan bir rüzgar veya her şeyi kül ediveren bir ateş, bahçeyi kapkara ediveren, bağı bozuveren bir ateş şöyle bir tavaf edivermiş bahçenin içinde. Üstelik de onlar uykudalarken ve haberleri bile yokken oluyor bu iş. Kendileri güya bu işe etkinlerdi! Kendilerine güveniyorlardı güya. Güya kendi kendilerine bozabileceklerdi o bahçeyi. Sabahleyin biz bu işi yapacağız diyor ve istisna da yapmıyorlardı. İnşallah da demi-yorlardı. Allah’ı diskalifiye ederek kendilerini bu işe kâdir zannediyorlardı. Bakın uykudalarken, hiçbir şeyden haberleri bile yokken gönderdiği bir tavafçıyla Allah ne yaptı o bahçeye? Allah’tan bir tavafçı dolanıverdi o bahçede de, sonunda: Ne kadar mütenasip bir kelime, ne kadar uygun bir ifade bakın. Ne diyorlardı adamlar? Sabah olunca bağ bozumuna gideceğiz, sabahleyin bağı bozacağız diyorlardı. Allah ne buyuruyor? Onların bozmasına gerek kalmadı, sabah olunca bağları bozuluverdi. Bağları bozguna uğrayıverdi de sarim gibi, sırım gibi oluverdi ve işleri bitti. “Sarîm”, meyvesi biçilmiş, ürünü devşirilmiş bahçeye, hasılatı kesilmiş tarlaya, geceden bir kıtaya veya hiçbir şey bitirmeyen kumluk araziye denir. Yani sanki böyle yanmış, kül yığınına dönmüş, kum yığını olmuş, gece gibi kapkara olmuş, kaya gibi olmuş yere de sarim denir. Bahçe işte bu hale gelmiştir. Şimdi de sahneye diğer taraf getiriliyor. Sanki önce bir bölümü gündeme getiriyor Rabbimiz, sonra o perdeyi kapatıp bir diğer bölümü gündeme getiriyor. Filmlerde, romanlarda da öyledir. Bakın şimdi beri taraf gündeme (sahneye) getiriliyor.
21-22. “Sabah erken: “Ürünlerinizi devşireceksiniz, erken çıkın” diye birbirlerine seslendiler.” Sabah olunca birbirlerini çağırmaya başladılar, birbirlerine nida edip uyardılar: “Hey! Haydi! Hadi çabuk olun! Elimizi çabuk tutalım! Gideceksek, sabah olmadan, kimse bizi görmeden, sabah erkenden bu işi bitirelim! Gecenin bir yarısında çıkalım, çabuk olalım” demeye başladılar. Dikkat ederseniz burada: İfadesini kullanıyorlar. “Haydi harsınıza, haydi yetiştirdiğiniz bahçeye” diyorlardı. Neden böyle diyorlardı? Yani sanki o bağı kendileri yetiştirmiş, sanki o bahçe kendi ekimleri, kendi kültürleriymiş gibi, haydi harsınıza diyor ve burada da yine o bahçenin gerçek yetiştiricisini diskalifiye ediyorlar. Bir de dikkat ederseniz “ilâ harsiküm” demiyorlar da “alâ harsiküm” diyorlar. Yani “alâ” ile olunca sanki böyle onun üstüne abanacaklar, kimseye kaptırmayacaklar.
21-22. “Sabah erken: “Ürünlerinizi devşireceksiniz, erken çıkın” diye birbirlerine seslendiler.” Sabah olunca birbirlerini çağırmaya başladılar, birbirlerine nida edip uyardılar: “Hey! Haydi! Hadi çabuk olun! Elimizi çabuk tutalım! Gideceksek, sabah olmadan, kimse bizi görmeden, sabah erkenden bu işi bitirelim! Gecenin bir yarısında çıkalım, çabuk olalım” demeye başladılar. Dikkat ederseniz burada: İfadesini kullanıyorlar. “Haydi harsınıza, haydi yetiştirdiğiniz bahçeye” diyorlardı. Neden böyle diyorlardı? Yani sanki o bağı kendileri yetiştirmiş, sanki o bahçe kendi ekimleri, kendi kültürleriymiş gibi, haydi harsınıza diyor ve burada da yine o bahçenin gerçek yetiştiricisini diskalifiye ediyorlar. Bir de dikkat ederseniz “ilâ harsiküm” demiyorlar da “alâ harsiküm” diyorlar. Yani “alâ” ile olunca sanki böyle onun üstüne abanacaklar, kimseye kaptırmayacaklar.
23-24. “Bugün orada, hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın” diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.” Gece yarısında hızlıca hareket ettiler. Gizlice, fısıltı halinde birbirlerine bir şeyler demeye çalışıyorlardı. Aman kimse duymasın çabasıyla böyle yapıyorlardı. Bakın birlerine dedikleri de şuydu: “Aman ha! sakın ha! Yavaş konuşun, sessiz olun, hızlıca ve erkenden hareket edin ki, bugün üzerinize bir miskin sokulmasın! Sa-kın bir miskin duyup ta yanınıza gelmesin! Kimseciklerin haberi olmadan bu işi bitirip ürünümüzü evimize katalım!” Daha önceleri babaları bu bağın bozumu esnasında yolda, belde fakir-fukaraya bolca dağıtarak bu fakir kimseleri alıştırmış olduğu için gizli davranmaya çalışıyorlardı.
23-24. “Bugün orada, hiçbir düşkün kimse yanımıza sokulmasın” diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.” Gece yarısında hızlıca hareket ettiler. Gizlice, fısıltı halinde birbirlerine bir şeyler demeye çalışıyorlardı. Aman kimse duymasın çabasıyla böyle yapıyorlardı. Bakın birlerine dedikleri de şuydu: “Aman ha! sakın ha! Yavaş konuşun, sessiz olun, hızlıca ve erkenden hareket edin ki, bugün üzerinize bir miskin sokulmasın! Sa-kın bir miskin duyup ta yanınıza gelmesin! Kimseciklerin haberi olmadan bu işi bitirip ürünümüzü evimize katalım!” Daha önceleri babaları bu bağın bozumu esnasında yolda, belde fakir-fukaraya bolca dağıtarak bu fakir kimseleri alıştırmış olduğu için gizli davranmaya çalışıyorlardı.
25. “Yoksullara yardım etmeye güçleri yeterken böyle konuşarak erkenden gittiler.” Buradaki “Hard” kelimesinin birkaç mânâsını vardır: 1- Hard, güç kudret demektir. Yani sadece gitmeye güçleri ye-terek yola çıktılar olacaktır. 2- Hard, tesis etmek, bir şeyler organize etmek, bir şeyler ortaya koymak demektir. Yani bunu yaptılar, bunu becerdiler. Neyi? Ya bu erkenden yola koyulabilmeyi becerdiler, ya da istedikleri biçimde fakirleri diskalifiye etme işini becerdiler. 3- Hard, o bağın, o bahçenin adıydı. 4- Hard, intikam ve gazap demektir. O miskinlere, fakirlere karşı bunu becermişler. 5- Engel olmak demektir ki, işte ancak bunu becerebildiler. Yani bu kadarına güçleri var adamların, hiç güçleri yok değil tabii. Bu kadarını organizeye güç veriyor Allah insanlara. Yola çıktılar:
26-27. “Bahçeyi gördüklerinde: “Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız; belki de biz yoksun bırakıldık” dediler.” Bahçelerine varıp, o kül yığınını gördüklerinde, şöyle bahçenin karşısında duraladılar, şaşırdılar, afalladılar ve dediler ki: “Galiba biz yanlış geldik! Galiba biz yanlış geldik! Herhalde biz başka bahçeye geldik!” Yutkunuyorlar ve “Yooo!” diyorlar, “biz mahrum edilmişiz! Biz engellenmişiz! Miskine engel olacakken bizim elimizden alınmış! Fakir-fukarayı diskalifiye edecekken biz diskalifiye edilmişiz! Birilerini at-latacağız derken biz atlatılmışız!” “Eyvah biz kaybedenlerden olmuşuz!” dediler. Biraz önce kendilerini her şeye kadir gören insanların şimdi elleri böğründe nasıl bahçenin kenarında büzüştüklerini, nasıl yıkılıp perişan olduklarını düşünün.
26-27. “Bahçeyi gördüklerinde: “Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız; belki de biz yoksun bırakıldık” dediler.” Bahçelerine varıp, o kül yığınını gördüklerinde, şöyle bahçenin karşısında duraladılar, şaşırdılar, afalladılar ve dediler ki: “Galiba biz yanlış geldik! Galiba biz yanlış geldik! Herhalde biz başka bahçeye geldik!” Yutkunuyorlar ve “Yooo!” diyorlar, “biz mahrum edilmişiz! Biz engellenmişiz! Miskine engel olacakken bizim elimizden alınmış! Fakir-fukarayı diskalifiye edecekken biz diskalifiye edilmişiz! Birilerini at-latacağız derken biz atlatılmışız!” “Eyvah biz kaybedenlerden olmuşuz!” dediler. Biraz önce kendilerini her şeye kadir gören insanların şimdi elleri böğründe nasıl bahçenin kenarında büzüştüklerini, nasıl yıkılıp perişan olduklarını düşünün.
28. “Ortancaları: “Ben size Allah'ı anmanız gerek-mez mi? dememiş miydim?” dedi.” Buradaki “ortanca”, anlayabildiğimiz kadarıyla yaş ortancası değil, boy ortancası değil, daha bir mutedil hareket edenleri, içlerinde daha bir dengeli olanları, yani bu işi daha bir dengeli düşünenleri demektir. Çünkü biz biliyoruz ki vasat, adil dengeli demektir; vasat, denge, muvazene unsuru demektir. İşte içlerinden en dengeli davrananları, en müslümanca düşünenleri dedi ki: “Ben size tesbih edin demedim mi! Ben size “Sübhanal-lah” deyin demedim mi! Ben size “istisna” edin, “İnşallah” deyin demedim mi! Allah’ı unutmayın, gelin fakir-fukaranın hakkını da ayıralım demedim mi!” Buradan şunu anlıyoruz: Birilerini uyarıp, sonra da uyardığımız o insanların uyarının tersine hareketlerinde onlarla beraber olursak, unutmayalım ve kesinlikle bilelim ki onların başına gelecek belâ aynen bizim başımıza da gelecektir. Bakın âyetten anlıyoruz ki bu kardeşlerden biri, yani daha bir dengeli olanı, daha bir müslümanca düşüneni ötekilerini uyarmış ama onlardan ayrılmamış. Uyarının tersine hareket ettikleri halde onlarla o konuda birlikteliğini sürdürmüş ve bu yüzden de onların başına gelenin aynısı onun da başına gelmiştir. Allah onu diğerlerinden ayırmamıştır. Demek ki sadece uyarmak yetmiyor. “Hanımım! Oğlum! Kızım! Arkadaşım! Hısımım! Akrabam! Yapma bu işi! Haramdır! Günahtır!” dedikten sonra eğer hâlâ onunla canciğer kardeş olmaya devam edersek, ondan ayrılmayıp, ona karşı ciddi bir tavır koymazsak, unutmayalım ki onların başına gelenin aynısı bizim de başımıza gelecektir. Biliyoruz ki bizden önceki İsrailoğullarının sapması da böyle başlamıştır. Ebu Davud ve Tirmizî’nin rivayet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde Rasulullah Efendimiz şöyle buyurur: “İsrailoğulları arasında ilk sapma şöyle başladı. Bilenlerden birisi günah işleyen bir adama rastlar ve: “Ey adam, Allah’tan kork ve bu yapmakta olduğun işi terk et, zira bu iş sana helal olmaz” der. Ertesi gün yine o adama aynı halde rastlar da, böyle olduğu halde yine de onunla oturup kalkmaktan, yiyip-içmekten çekinmezdi. Onlar böyle yapınca da, Allah onların kalplerini birbirine benzetiverdi.” (Riyazu’s –Salihîn, l09 No’lu hadis) O konunun âlimi, o konunun günah olduğunu bilen biri, günah işleyen birisine rastlar. Onun işlediğinin günah olduğunu, münker olduğunu bilen birisi… Yani buradaki bilenden kasıt her konuyu peygamber gibi bilen birisi değil de, işlenenin günah olduğunu bilen birisi. Önce onu uyararak “Allah’tan kork” derdi. “Allah’tan kork ta Allah’ın yasak kıldığı bu günahı işlemekten vazgeç, çünkü bu yaptığın haram-dır” derdi. Ama ikinci defa ona rastladığı zaman, onu yine aynı günahları işler buldu da onunla irtibatını kesmedi. Onunla birlikte oturup kalkmaya, onunla birlikte yiyip-içmeye, onunla birlikte kol kola pikniğe gitmeye devam etti. İşte bu sebepledir ki, Allah da onların kalplerini günahkarların kalplerine benzetiverdi. Onların kalplerini de berikilerin kalpleri gibi yapıverdi. Öyleyse buna çok dikkat etmeliyiz. Eğer gördüğümüz bir kötülüğü yasaklamaya çalışıyorsak, kesinlikle o kötülüğün işlendiği makamda, konumda bulunmamalıyız. Belki sadece o kötülüğü yasaklayacak kadar bir dönem orada bulunabiliriz. Onun ötesinde eğer kalplerimizin günahkarların kalplerine benzetilmesini istemiyorsak, derhal o makamı, o ortamı terk etmek zorundayız. Allah korusun da şu anda müslümanların durumu İsrailoğulla-rının bozuluş durumlarından farksız. Meselâ bir müslüman düşünün ki, ortağı namaz kılmıyor, içki içiyor veya faiz yiyor. Ama buna rağmen o müslüman onunla ortaklığı devam ettiriyor. Halbuki bir müslü-man olarak bizim onunla ortaklığımız asla bir ortaklık adına değil, o-nunla uğraşma adına, onu yola getirme adına olmalıydı. Veya meselâ adam dükkanında içki satıyor, kadın çalıştırıyor, gayr-ı meşru işler çeviriyor diye bu adama kızıyoruz ama başka şeyleri alma adına yine de onun dükkanına girip çıkmaya devam ediyoruz. Oysa onun dükkanına alışveriş adına, dostluk gösterileri, peynir, zeytin alma adına değil ancak onu bu işten men etme adına gitmeliydik. İçki bulunduran lokantaya yemek için değil de onu değiştirmek için gitmeliydik. Veya meselâ hanımlarımızın düzelmelerini, kapanmalarını, Kur’an ve Sünnetle tanışmalarını ve hayatlarını bu doğrultuda düzenlemelerini istiyoruz. Sonra da hiçbir şey yanlış değilmiş gibi, onlarla beraber gezmeye gidiyoruz. Veya onlara bir kaş bile ekşitmeden, en ufak bir tavır bile almadan istedikleri her şeyi almaya, gönüllerini hoş etmeye çalışıyor, bu konuda en küçük bir tavır alamıyoruz. Veya İslam adına onlardan bir şeyler istiyor, bir şeyler bekliyoruz. Onlarda is-tediğimiz değişiklikleri göremeyince de hemen boşamaya kalkışıyoruz. Halbuki onlardan istediklerimiz konusunda hiçbir sa’yimiz olmu-yor. Onlara zorlayıcı, ya da yol gösterici hiçbir tedbirimiz olmuyor. Veya meselâ adamlar içkiye, faize riayet etmiyorlar diye onları ikaz ediyor, kızıyoruz ama kooperatifimize iki-üç tane üye lâzım olunca da yine onlara gidiyor, onlara değer veriyor, adam yerine koyuyoruz. Allah’ın Resûlü, “alimler, bilenler böyle yapınca da Allah onların kalplerini günahkarların kalpleriyle birleştiriverdi” diyor. Bu, günahı günah olarak bilen ama günahkarlarla birlikte hareket etmekten vazgeçmeyen, onlara tavır koymayan, onlardan ayrılmayan, onlara küsmeyenlerin kalplerini günahkarların kalplerine benzetiverdi, diyor Allah’ın Resûlü. Acaba bu kalplerin birleştirilmesini nasıl anlayacağız? Kalp iman, kabul ve red yeridir. Kalp, telakki ve değerlendirme yeridir. İşte Allah bu iki grubun kalplerini birleştiriverdi. Artık her iki grup için de kabul ve retler aynıdır, aynı şeyler beğenilmekte, aynı şeyler hoş görülmekte, aynı yerlere bakılmakta, aynı şeyler okunmakta, aynı şeyler konuşulmakta, aynı şeyler seyredilmekte, aynı metotlar, aynı yollar benimsenmekte, aynı değer yargıları hakim olmaktadır. Her iki grubun üyeleri de demokrasiden yana, her iki taraf da makamdan, servetten yana, her iki grup için de evler aynı anlayışla tefriş edilmekte, sofralar aynı, kılık-kıyafetler aynı, ikramlar aynı, eğitim anlayışları aynı, yazıları, takvimleri aynı, kabulleri, tasvipleri, retleri aynı. Bakın kalpler nasıl birleştirilivermiş? Onlar velî kabul edecek bi-rilerini, mü'minler de kabul edecekler onu. Onlar Allah yerine birilerine velâyetlerini verecekler, mü’minler de onlar gibi düşünmeye başlayacaklar. Onlar Allah yasalarını terk edip kendi aralarından bir kısım ya-pay tanrıların yasalarını uygulamaya kalkışacaklar, mü’minler de onlar gibi yapacak. Onlar birilerini sevecek, mü’minler de sevecek. Onlar reddedecek, mü'minler de reddedecek. Onlar karar alacak, berikiler uygulayacak. Onlar İslâm’dan, Kur’an’dan, peygamberden, peygamber yolundan, sarıktan, sakaldan, cübbeden, hocadan, Kitap ve sünnetin gündeme getirilmesinden, Kitap ve sünnetin uygulanmasından nefret edecekler, mü'minler de onların nefret ettiklerinden nefret edecekler. Onlar şeytan vahiylerine teslim olacaklar, şeytan vahiylerini seyredecekler, mü’minler de onların seyrettiklerini seyredecekler. İşte kalplerin birleşmesi. İşte İsrailoğullarının sapması ve işte bugün de İsmail oğullarının sapma noktası… İlk gelen âyetlerde görüyoruz, meselâ Müzzemmil’de Rabbi-miz, Peygamber Efendimize şöyle buyuruyordu: “Putperestlerin söylediklerine sabret, yanlarından güzellikle ayrıl.” (Müzzemmil 10) “Güzelce hicret et onlardan!” Bunun mânâsı, onları bırak git, terk et onları, onlarla görüşüp konuşma değildi tabi. “Onların hayat programından hicret et! Onlar gibi yaşamaktan ayrıl!” demekti. Öyleyse birilerini uyaracağız, ama onlar gibi yaşamayacağız. Meselâ, “kardeşim, evindeki televizyonu kaldır, yapma etme! Bak ço-cuklarının eğitimini sakın ona bırakma!” diyeceğiz. İçlerinden birisi, “tesbih etmeli değil miydiniz? Keşke tesbih et-seydiniz!” dedi. Hemen akılları başlarına geldi ve şöyle dediler:
29. “Rabbimizi tenzih ederiz; doğrusu biz yazık etmiştik” dediler.” Ne diyor âyet? âyet sûrenin geldiği dönem toplumuna diyor ki: “Kureyş! Aklınız başınıza gelsin! Şimdi de şu andaki muhataplarına ey sizler, ey bizler, aklınız başınıza gelsin! Türkiye müslümanları aklınız başınıza gelsin! Haftada bir gün Kur’an öğrenmeye çalışanlar! Ak-lınız başınıza gelsin! Dünya insanları, aklınız başınıza gelsin!” Âyet bunu diyor bize. Bakın ondan sonra: “Ya Rabbi seni tesbih ederiz, biz zalimlerden olduk. Biz yapmamamız gereken şeyi yaparak, olmamamız gereken yerde bulunarak, kendimizi sana kulluk ortamından çıkararak, hayat programımız konusunda seni diskalifiye ederek, hayatımız konusunda kendimizi etkin ve yetkin zannederek, senin arzularını gör-mezden gelerek kendi kendimize zulmedenlerden olduk” dediler ve hemen yaptıklarından pişman oldular. İyi ki ölmeden önce pişman oldular, iş işten geçmeden akılları başlarına geldi. Kendi zalimliklerini, düşüncesiz yeminlerini, istisnayı terk etmelerini, inşallah demeyi unutmalarını, fakir-fukarayı diskalifiye etmelerini anladılar, bu zulmü itiraf ettiler, bununla da kalmayıp, feryat etmediler, isyana kalkmadılar, kendilerini dağıtmadılar, kendilerini yerden yere vurmadılar, kahrolmadılar, helak olmadılar da hemen:
30. “Birbirlerini yermeye başladılar.” Birbirlerini yermeye başladılar, levmleştiler, kınadılar birbirlerini. Ama aralarındaki bu levmleşme şöyle değildi: “Hep senden oldu? Hep sen yaptın! Yok senden oldu! Vay sen şöyle demiştin! Ben böyle demiştim! Bütün suç senindi, benimdi!” Öyle değil. Ya nasıl? “Sen şöyle dedin, ben keşke onu dinlemeseydim. Bak ben şöyle dedim, si-zi kandırmışım ve keşke yapmasaydım!” Herkes birbirini kötüledi ama kendi kendini kötüledi, kendi kendini yargıladı sorguladı ve pişmanlık ortaya koydular. “Yazık etmişiz kendi kendimize” dediler. Nihayet karar verip şöyle dediler:
31. “Sonra şöyle dediler: “Yazıklar olsun bize; doğrusu azgınlık edenlerdik.” “Eyvah bize! Vah bize! Yazıklar bize! Meğer biz tâğutluk etmişiz! Meğer biz hayat programımızı kendimiz çizmeye kalkmışız! Biz hayata kendimizin etkin olduğunu zannetmişiz! Ne yapacağımızı kendimiz belirlemeye kalkmışız! Hayatımızı Allah’a sormamışız! Allah’ı diskalifiye ederek, Allah’ın âyetlerini görmezden gelerek ne yapacağımız konusunda, nasıl hareket edeceğimiz konusunda kendimiz karar vermeye kalkışmışız! Malımızı, bahçemizi kendimizin zannederek onunla ilişkimizi kendi kendimize belirlemeye kalkışmışız! Vallahi korkunç! Hayatın programını biz kendimiz belirlemeye kalkmışız ve bu yüzden de tâğutluk yapmışız!” diyorlar. Ya biz? Bizim hayat programımızı kim belirliyor? Allah için bir düşünelim. Bu âyetler istikâmetinde bizler kendimizi gözden geçirmek zorundayız. Acaba biz de kendi bilgilerimizi, kendi anlayışlarımızı, kendi hevâ ve heveslerimizi Allah’ın kitabının ve Resûlü’nün sünnetinin önüne mi geçiriyoruz? Acaba biz de hayatta kendimizi etkin mi zannediyoruz? Acaba biz tâğut muyuz, tâğutluk mu yapıyoruz? Acaba Allah’a ve Allah’ın kitabına sormadan biz de kendi kendimize hayat programı yapmaya mı çalışıyoruz? Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl giyineceğimizi, çocuklarımızı nasıl ve nerede eğiteceğimizi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımızı, hangi meslekleri seçeceğimizi, hangi okullarda okuyacağımızı kendi kendimize belirlemeye mi kalkışıyoruz? Yani bizim hayat programlarımızı kim belirliyor? Çocuklarımızın mektebine, evimize, malımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, gündüzümüze, gecemize ilişkin programlarımızı kim yapıyor? Tüm bu programlarımızı Allah mı belirliyor? Hayatımızın kaçta kaçına Allah karışıyor? Kaçta kaçına kendimiz yahut da Zerdüşt karışıyor? Eğer nefislerimiz, arzularımız, heveslerimiz buyuruyor biz yapıyorsak, ya da Zerdüşt buyuruyor biz yapıyorsak, nefislerimizin ve Zerdüştlerin boş bırakıp gaflet ettikleri bölümü de Allah’ın diniyle dolduruyorsak, o zaman bilelim ki burada anlatılan biziz. Adamlar durumu anlayınca Allah’a döndüler, Allah’a yalvarıyorlar. Bakın diyorlar ki:
32. “Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.” “Allah’a döneriz, Rabbimize yalvarırız, elbette Rabbimiz bize ondan daha hayırlısını verir, o halde biz ancak Rabbimize rağbet ederiz,” diyorlar. “Bizim bütün rağbetimiz, tüm yönelişimiz, arzımız, duamız, ibadetimiz, kulluğumuz sadece Allah’adır” dediler. “Biz O’na dua edip halimizi arzediyoruz, elbette Rabbimiz bu bizden aldığı bahçenin yerine ondan çok daha iyisini, güzelini bize verecektir” diyorlar. Öyleyse biz de O’na rağbet edelim, biz de O’na yönelelim, biz de O’na yalvarıp yakaralım. O bize, bizden aldığının daha hayırlısını verir, unutmayalım. Allah rahmet eylesin, ecdat burada şöyle bir soru ortaya atmış: Acaba bu pişmanlıklarından sonra Allah onlara böyle güzel bir bahçe daha vermiş mi, vermemiş mi? Tuhaf. Ama insanoğlu merak sahibidir. Merak eder her şeyi. Halbuki âyeti şöyle anlasak buna gerek kalmayacak: O bahçeden daha hayırlısını verdi Allah onlara. Peki hayır neydi? Hayırlı neydi? Kişinin cennete gidiş imkânı değil mi? Yani bir kişiyi cennete götürücü olarak kendisine verilen şey hayırdır, hayırlıdır. O halde böyle büyük ve görkemli bir bahçenin bizim hakkımızda hayırlı olduğunu ne bildik? Belki küçücük bir bahçe, ya da hiç bahçesizlik bizim hakkımızda hayırlıdır, bunu bilemeyiz ki! Allah onlara ondan daha büyüğünü verdi denmiyor da, ondan daha hayırlısını verdi denince, küçük verir, büyük verir, az verir, çok verir, güzel verir, kötü verir, yani onlar artık neyle imtihan edilirlerse edilsinler, onlar için hayırlı olacak. Artık Allah hayırlısını verecektir onlara. Bizim için de şu anda öyle değil mi? Meselâ kan içerek, irin yutarak, borç altına, dert altına girerek bir villa yaptırıyorsunuz, daha içine bile oturup hevesinizi almadan bir deprem, bir zelzele, bir yangın gelip götürüveriyor. Sonra dönüyorsun Allah’a, “ya Rabbi bundan da-ha hayırlısını ver” diyorsun! Hangisinin daha hayırlı olduğunu bilemez-sin ki! Belki kira evin, belki çadır evin, belki bir köydeki evin, belki bir ahır yanındaki odan senin için daha hayırlı olacaktır. Eğer gerçekten Allah’tan daha hayırlısını istiyorsan.
33. “İşte azab böyledir; ama ahiret azabı daha büyüktür; keşke bilseler!” Bu bölümün sonunu anlatıyor Rabbimiz. İşte dünyanın azabı böyle. Böylece dünyadaki bir cennete, bir bahçeye ilişkin imtihan konusu burada bitiyor. Allah diyor ki, “işte dünyadaki azap böyledir. Size dünyada tat-tırılan bir azap örneği sundum. Ama bir de ahiret azabı var ki o çok daha büyüktür.” Peki bu adamlar tevbe etti, hatalarını anlayıp vah tuh dediler, Allah’a döndüler, o zaman acaba niye bir de ahiret azabı var öyleyse? Anlıyoruz ki bu ahiret azabı, bu bahçe sahiplerine ait bir azab değil. Bizim aklımızı başımıza getiren bir azap bu! Sanki Rabbimiz bizlere dikkat edin diyor. Dikkat edin, akıllarınızı başlarınıza alın, bakın dünyadaki azab böyle. Dünyadaki basit bir azap karşısında bile böyle eliniz, ayağınız kuruyor, bir şey yapamıyor, kahroluyor, mahvoluyor, karşı gelemiyor, reddedemiyor, engel olamı-yorsunuz. Allah ne istiyorsa dünyada yapıyor da, ya ahiret azabı? Bir de onu düşünün. O çok daha çetindir. Ne yapacaksınız? Bir bilseniz, bir anlasanız diyor Allah. Bir cennet ashabından, bir bahçe ashabından bahsedildi. Ama bu cennet, dünyada bir cennet. Demek ki kullukta yapacağımız küçük bir falsoyla bile, bir inşallah dememekle, ya da malımız konusunda kendimizi söz sahibi bilerek, onda fakir-fukaranın hakkını görmezden gelerek dünyadaki cenneti kaybedeceğimize göre, unutmayalım ki yan çizmek, Allah’a kullukta bir falso vermek, öteki cennetimizi de bi-ze kaybettirebilir. İşte burada bizlere bunu anlatarak Rabbimiz bizleri uyarıyor. Dikkat edin! Dünyadaki cennetleriniz konusunda Allah’a kü-çük bir yan çizmeniz, meselâ bir istisnada bulunmamanız, inşallah dememeniz sonucunda cennet ellerinizden alınıverir. Veya daha öteye gidiyoruz. Adem (a.s.) cennette idi. Lütuf o-larak konulmuştu oraya, hiçbir gailesi, derdi, sıkıntısı yoktu orada. Ama şeytanın vesvesesine azıcık şöyle bir kulak kabartıverince, şeytan onu yanılttı, şaşırttı da, cennetten çıkmalarına, cenneti kaybetmelerine sebep oldu ya, işte sanki böyle bir öğütleme var sûrenin bu bö-lümünde. Bundan sonra da insanların yanılgı noktalarını, hataya düşme noktalarını anlatmaya başlayacak Cenâb-ı Hakk. “Dikkat edin!” diyecek sanki, bizi bizimle yüzleştirecek, bizi bizimle, hayat programlarımızla, yaptıklarımızla ve yapmadıklarımızla yargılayacak. Bakalım ne-ler gelecek bize? “İşte öyle bir azab. Biz azab ettik mi, karşı gelinmez bir azab ederiz. Ama ahiret azabı çok daha büyüktür, ah bir bilseniz!” buyurduktan sonra bakın hemen müjdeli bir haber geliyor:
34. “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara; Rabbleri katında nimet cennetleri vardır.” Takvalılara, yolunu Allah’la bulanlara, Allah dediği için yapan, Allah dediği için yapmayanlara, hayatlarını Allah için yaşayanlara, Allah’ın belirlediği biçimde yaşayanlara Allah katında bir mükafat vardır, o da Naim cennetleridir. Nasıl bir şeydir bu Naîm cennetleri? Bunu bilmiyoruz. "Nimetler dolusu bahçe" gibi Türkçe’ye çeviriyoruz, a-ma elbette değişik bir mânâsı olmalı. Naîm cenneti, Adn cenneti, Firdevs cenneti Kur’an’da anlatılan cennetlerdir, şeklini, biçimini, tadını, kokusunu bilmiyoruz elbette. Ama: Allah katında bir mükafattan söz ediliyor. Takvalılar göz bebeği olacak, takvalılar el üstünde tutulacak, takvalılara mercedesler verilecek, villalar, saraylar ya da aferinler takdim edilecek denilmiyor. Yani insanlardan, toplumdan bir mükafat değil, Allah katında bir mükafat. Yani biz Allah için hareket ediyorsak karşılığını Allah’tan bekleyelim şeklinde bir işaret görüyoruz. Sonra soruyor Allah:
35. “Kendilerini Allah'a vermiş olanları hiç suçlular gibi tutar mıyız?” Yani biz müslümanları, mücrimler gibi mi kabul edeceğiz? Müslümanları mücrimlerle bir mi tutacağız? Denk mi tutacağız bu iki-sini? Öyle mi yapacağız? Bir soru soruyor Rabbimiz ama sorunun tipi kabul ettirme ve kötüleme biçiminde. Yani mümkün mü? Deli misiniz siz? Aklınız ermez mi sizin? Ne bekliyordunuz? Müslim olanla mücrim olanı bir mi tutacaktık? Öyle mi hesap ediyorsunuz? Öyle mi umuyorsunuz? Şimdi ta baştan alıyoruz soruyu. Yani peygamberle birlik olanla, ona mecnun diyeni bir mi tutacağız? Onu kullukta örnek alıp, onu kulluk modeli kabul edip onun yolunda gitmeye çalışanla, peygamberi diskalifiye ederek, kendi kendine yol bulmaya çalışanı denk mi tutacağız? Hayat programı konusunda Allah’a müracaat edenle, tüm hayat problemlerini Allah’ın kitabına müracaat edenle, Allah’ı da, Allah’ın Kitabını da terk ederek nefsine şeytanına, hevâsına, toplumuna, tâğutuna uymaya çalışanı biz bir mi kabul edeceğiz? Kimdir müslim? Kimdir mücrim? Müslim, teslim olandır, teslim edendir. Müslim, kabullenendir. İradesini Allah’a teslim eden, oylamasını Allah’tan yana kullanandır. İradesini Allah’a teslim edendir veya Allah’ın seçimini kendisi için seçim kabul edendir ya, işte böyle olan kimse ile mücrimi bir mi tutacağız? Mücrim de cürüm sahibi, suçlu o-lan, başkaldıran, reddeden, itiraz eden, kabule yanaşmayan kişi demektir. İşte böyle bir mücrimle bir müslümanı bir mi tutacağız? Bu iki-si bir mi olacaktır? Aklınız başınıza gelsin diye soruyor. Sorular, sorgulamalar devam edecek:
36. “Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz?” Allah, akıllarımızı başlarımıza çağıralım diye sormaya devam ediyor. Değilse suçumuzu ispat için değil, Allah zaten ispata muhtaç olmadan bilir bildiğini. Söyleyin bakalım! Ne oluyor size? Neyiniz var sizin, neden böylesiniz? Nasıl hükmediyorsunuz? Yani bu hüküm konusunda tavrınız ne böyle? Tâğutlar koyuyorsunuz hayatınıza, onlara müracaat ediyorsunuz, şeytana müracaat ediyorsunuz. Hayatınızda Allah’a biraz karışma alanı, başkalarına biraz karışma alanı belirliyorsunuz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı bazı bölümlerinde de başkalarını din-liyorsunuz. Bazen Allah’a, bazen de başkalarına kulluk ediyorsunuz. Bazen Allah’ın yasalarını, bazen de başkalarının yasalarını uyguluyor-sunuz. Peygamberi hayattan diskalifiye için elinizden geleni yapıyorsunuz. Bak biz toplumsal bir örnek verdik, bir bahçe örneği verdik. Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? diyerek başta işin hükmünü anlatıyor, işi hükme bağlıyor Allah. Hani hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır, deniyordu ya, işte burada Rabbimiz onu anlatıyor. İşe sanki oradan başlıyor Rabbimiz. Aslında bir zamanlar bu cümleyi duvarlara yazdık, bazı yerlere kazımaya çalıştık. Ama bizim kullandığımız şekliyle bu cümle yanlıştır. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır!” diyorlar. Bu şekliyle çok yanlış bu. Tersi doğrudur bunun. Nasıl? “Kayıtsız şartsız hakimiyet Al-lah’ındır.” Bu doğru işte. Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır demek yanlış, kayıtsız şartsız hâkimiyet Allah’ındır demek doğrudur. Yani iki türlü hâkimiyet vardır: Bir kayıtlı şartlı hâkimiyet, bir de kayıtsız şartsız hâkimiyet. Hâkimiyetin kayıtlı şartlı olanı bize aittir, a-ma kayıtsız şartsız olanı Allah’a aittir. Bizim hâkimiyetimiz kayıtlı şartlı hâkimiyettir. Meselâ babanın evlat üzerindeki hâkimiyeti, kocanın ka-dın üzerindeki hâkimiyeti veya reisin tebaası üzerindeki hâkimiyeti ka-yıtlı şartlı hâkimiyettir. Neyle kayıtlı? Allah ve Resûlü ile kayıtlıdır. Kitap ve sünnete ters düşmemekle kayıtlıdır. Kitap ve sünnete ters düştükleri takdirde hiç kimseye itaat edilmez. Ama kayıtsız şartsız hâkimiyet o sadece Allah’ındır. Allah’ın hâkimiyetinin hiçbir kaydı şartı yoktur. Allah ve Resûlü’ne mutlak itaat edilecektir. Öyleyse hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır cümlesi yanlıştır. O zaman Allah’ın başkalarına da hâkimiyet verdiği reddedilmiş olacaktır. Halbuki Rabbimiz biraz biraz insanlara da vermiştir o hâkimiyetinden. Az evvel saydığım kişilere de hüküm yetkisi, hâkimiyet yetkisi vermiştir Rabbimiz. Meselâ bakın Allah bizzat Kur’an’da bu hu-susu şöyle anlatır: “Aranızda hükmettiğiniz zaman adâletle hükmedin.” (Nisâ 58) Yani insanlar arasında hükmettiğinizde, hükmünüzü, hâkimiyetinizi gündeme getirdiğinizde adâletle hükmedin, adaletten ayrılmayın. Demek ki bize de biraz biraz hâkimiyetinden vermiştir Rabbimiz. Kur’an-ı Kerîm’de itaat mekanizmalarının anlatıldığı bölümlerde Rab-bimiz diyor ki, “size bir şeyler emreden emir sahiplerini de dinleyin.” Yani idarecin, baban, kocan, arkadaşın, eşin, dostun sana bir şeyler emrediyorsa önce Allah’ı dinle. Mutlak kayıtsız şartsız olarak Rabbini dinle. Rabbin ne diyorsa mutlak doğru olduğuna inanarak O’nu dinle. Rabbini dinlerken, “ama ya Rabbi!” diye O’na akıl vermeye kalkışma. “İyi ama ya Rabbi benim şöyle bir konumum, benim şöyle bir durumum vardı, onu da düşündün mü?” diyerek O’na yol göstermeye kalkışma. Allah ne diyorsa mutlak dinle. Sonra peygamberi de kesin dinle. “İyi ama ya Rasulallah şunu, şunu da düşündün mü?” filan diyerek peygamberi de şartlandırmaya, ona da nasihat etmeye kalkışma. Onu da kayıtsız şartsız dinle. Üçüncü bir grup da senden bir şeyler isteyecek. Yarın şuraya gidelim, şöyle giyinelim, şuradan kazanalım, şuralarda harcayalım, şunu yapalım, bunu yapmayalım, şuralarda okuyalım, buralarda bulunmayalım, önce şunu yapalım, önce bunu okuyalım, evimizi şöyle tefriş edelim, çocuğumuzu şöyle eğitelim gibi sana bir şeyler emreden bir şeyleri yasaklayanlar olacak. Bunları da dinle. Ama bakın bunları dinlemek mutlak değildir. Burada bir kayıt var. O da bu emir sahipleri Allah ve Resûlü’ne itaat edecek ve senden istedikleri de Allah ve Resûlü’nün istekleriyle çatışmayacak. İşte kayıtsız şartsız bir hâkimiyetten söz edilecekti ya, Allah burada ona başladı. İşte mutlak hâkimiyet sahibi olanın Rabb olması gerekecek, Hakim olanın İlah olması, Alîm olması, Kadir olması, Ceb-bar olması, Kahhâr olması, Rahmân olması, Hâdî olması, Rezzâk ol-ması da gerekecek. İşte böyle bir hâkimiyet anlatılır burada. Öyleyse anlayın ki Allah hayata hükmedendir. İşte dert bu za-ten. Problemin odak noktası burasıdır zaten. Bugün birileri O’nu hayata karıştırmak istemiyor. “Tamam vardır, birdir, yücedir, âlîdir, kutsaldır ama hayatımıza karışmamalıdır! Kılık-kıyafetimize, eğitimimize, hukukumuza, ekonomimize, sosyal ve siyasal yapılanmamıza, kazan-mamıza-harcamamıza, düğünümüze, derneğimize, yememize-içme-mize Allah karışmamalıdır. Bütün bu konuları biz biliriz, Allah bilmez, veya biz O’ndan daha iyi biliriz” demeye ve hâkimiyeti Allah’tan koparıp kendi ellerine almaya, Allah yasaları yerine kendi yasalarını hakim kılmaya çalışıyorlar. Allah da diyor ki: “Ne oluyor? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bu hâkimiyet anlayışlarınız ne böyle?” Sonra sorgulama devam ediyor:
37. “Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var?” “Ne bu vaziyetiniz sizin? Yoksa sizin Allah kitabından başka kitabınız var da oradan mı okuyorsunuz? Yani sizin Allah’ın gönderdiği kitabından başka kitaplarınız var da ondan mı tedris ediyorsunuz? Ondan mı okuyorsunuz? Yani onun eğitimini mi yapıyorsunuz? Allah kitabının dışında kendinize kitap mı edindiniz? Size birileri kitap mı gönderdi? Benim kitabıma rağmen kitap mı bulabildiniz kendinize? Veya sizlere ayrı bir kitap verdim, Muhammed’e ayrı bir kitap verdim de ikisini mi mukayese ediyorsunuz? Yoksa sizin Allah kitabından başka kitaplarınız var da, ona mı tutunuyorsunuz? Onunla mı amel etmeye çalışıyorsunuz? Bu yaptıklarınız konusunda yoksa Allah size başka bir kitap gönderdi de ondan mı hükmediyorsunuz? Yoksa bu konularda size söz veren başka ilahlarınız mı var? Yoksa sizin yanınızda kitabımız budur diye bağrınıza basıp kendileriyle amel etmeye çalıştığınız başka ilahların kitapları mı var? Yoksa Al-lah’ın kitabıyla öteki ilahlarınızın kitaplarını mı karıştırıyorsunuz? Yani sizler böyle iddia ediyorsunuz. Hâkimiyet bizdedir, bu yaptıklarımız Allah’ın istedikleridir diyorsunuz. Allah da bizden böyle bir hayat ister diyorsunuz. Allah da demokrasiden yanadır diyorsunuz. Allah da laikliği öneriyor diyorsunuz. Allah da böyle bir kıyafetten razıdır diyorsu-nuz. Allah mı dedi bunları size? Yoksa bunları diyenleri Allah mı kabul ettiniz? Yani Allah kitabında size bunları demediği halde, size bu konularda izin vermediği halde, sizler bütün bu konularda size ruhsat tanıyan başka ilahlar mı buldunuz? Kendinize başka ilahlar buldunuz da yoksa Allah’ı mı şartlandırmaya çalışıyorsunuz? Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye mi çalışıyorsunuz? Yani bir kere ben size böyle bir kitap göndermedim. Ben size bu yaptıklarınız konusunda izin vermedim. Sizden bu tür şeyler yapmanızı istemedim.” Hâşâ Allah niye sorsun da değilse? Yani Allah böyle bir kitap göndermediğini, onlardan böyle şeyler istemediğini bil-diği halde niye sorsun bu soruyu? Peki ne çıkar öyleyse bundan? Bundan çıkan şudur: Ben size böyle bir kitap göndermediğime göre sizden bu yaptıklarınızı asla istemediğime göre, yoksa kendiniz İlah, Rabb zannıyla birilerine gidip bu konularda kendisinden izin aldınız da onu mu ilah zannediyorsunuz? Ona mı kulluk edip, onu mu razı etmeye çalışıyorsunuz? Müddessir’de Rabbimiz buyurur ki: “Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini isterler.” (Müddessir 52) “Hayır hayır, bunların derdi her birinin önüne açılmış sahifeleri, kitapları olsun isterler. Hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun is-terler. Yani bunlar hepsi peygamber olsun isterler. Hepsine ayrı ayrı birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi kitaplarına bakarak “Allah’ın istediği budur! Allah’ın muradı budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabımdan böyle anladım!” demek is-terler. “Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğrudur! Kesin doğrudur!” diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar, Allah’ın is-tediklerini istedikleri gibi yorumlayacaklar. Galiba Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalışanların çabası da bu gibi görünüyor değil mi? Yani Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin anlayıp uyguladığı, örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumladığı kitap olarak kabul edip peygambere bağımlı anlamaya çalıştıkları zaman düşüncelerine, anlayışlarına peygamberî bir sınır gelecektir. O zaman hayatlarına yasaklar gelecek, onun anlayışının dışına çıkamayacak ve daha bir müslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayışını, peygamberin uygulamalarını diskalifiye ederek Kur’an’ı peygambere bağımlı olmadan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkânları olacak. İşte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur. İstiyorlar ki “benim kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağlamaz” diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabilecekler. Bakıyoruz kimileri öyle Kur’an’a sarılıyorlar, öyle Kur’an’dan yana, Kur’ancı oluyorlar ki, hatta peygamberi bile diskalifiye ediyorlar, “kitapsız olmaz” diyorlar. “Kitapta birleşelim” diyorlar, ama hangi kitapta birleşeceğiz? O adamın kitabında tabi. Evet Kur’an haktır, Kur’an'a aykırı hiçbir hadisi kabul etmeyelim. Tamam, ama hangi Kur’an’a aykırı olan hadisi reddedeceğiz? Adamın kendi Kur’an’ına aykırı olanı reddedeceğiz. Yani o hadis benim Kur’an’ıma uygun da, Zemahşerî’-nin Kur’an’ına, Buhâri’nin, Müslim’in, İmam Ebu Hanife’nin, İmam Şafiî’nin Kur’an’ına uygun da, adamın Kur’an’ına ters olunca onu reddediyorlar. Peki herkesin ayrı Kur’an’ı mı var? Kur’an herkese bir şeyler yansıtıyor, adam Kur’an’dan neler aldıysa, ne kadarına muttali olduysa bunu Kur’an’ın tümü kabul ediyor, veya kendisine yansıyanı Kur’an zannediyor. Kur’an’ın tümü kabul ediyor bunu ve hadisi onunla yargılayarak reddediyor. Meselâ benim bir dinim var, adına İslam diyorum. Bunun bir dini var adına İslam diyor, onun bir dini, herkesin bir dini var. Ama bir de Allah ve Resulü’nün ortaya koyduğu bir din var. Gerçek din, hak din odur. Bizim dinimiz o dine ne kadar uygunsa biz o kadar müslü-manız. O dini bizimkine uydurma çabamız boştur öyleyse. Yani Allah da bunu ister! Hayır. Zaten Kur’an onu yasaklıyor. “Onlar bir fenalık yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: “Allah fenalığı emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?” (A’râf 28) Yaptıkları her şeyin sonucunda zaten Allah da böyle istiyor di-yordu ya müşrikler, Allah da diyor ki: “Hayır, yalan söylüyorsunuz Allah asla fahşayı, kötülüğü emretmez! Nerden çıkardınız bunu!” Öyleyse herkes Kur’an’dan kendi anladığını, kendi kavrayabildiği kadarını Kur’an’ın aslı, Kur’an’ın tümü zannedip hadisi onunla yar-gılayarak reddetmeye kalkışmasın. Değil Kur’an, insanların sözleri için bile bu böyledir. Örneğin bir şairin yazdığı şiir var. Adamın şiirini on kişi yorumluyor, o kendine yo-rumluyor, öbürü kendine göre, beriki kendine göre yorumluyor ve hep-si de iddia ediyor ki, bu şiirinde şair bunu demek istemiştir! Üstelik te hepsinin yorumu farklı, ama hepsi de iddia ediyor ki şair burada şunu demek istemiştir. Halbuki şairin farklı bir demek istediği vardır elbette. Belki onlardan, o yorumlardan birine uygundur, belki onlardan birine uygunluğu yüzde şu kadardır da, şairin demek istediği daha farklıdır.
38. “Seçtikleriniz herhalde orada olacaktır.” Yani canınızın istediği her şey var mı onda? Yani ne tür bir ki-tabınız var ki, sizin istediğiniz her şeye cevaz bulabiliyorsunuz onda? Neler seçeceksiniz? Ne canınız istiyorsa, seçiminize uygun her şey var mı onda? Diler öyle yapın, dilerseniz böyle yapın mı var onda? Si-zin kitabınız böyle bir imkân mı veriyor size? Yani ne istediyseniz, ca-nınız, keyfiniz neyi çektiyse onu içinde bulacağınız kitaplar mı tedris ediyorsunuz? Öyle kitaplarınız var mı var? Yani sizin bu kitabınız size her konuda ruhsat verme özelliğine sahip bir kitap mı? Canlarınızın çektiği, nefislerinizin hoşlandığı her şeyi size serbest bırakan bir kitabınız mı var sizin? Dilediğiniz mesleği seçin, istediğiniz okulda okuyun, istediğiniz gibi giyinin, soyunun, keyfinize göre hareket edin, istediğiniz gibi, istediğiniz şeylerden yiyin-için, hatta siz sevdikten sonra yılan, çıyan, akrep, içki, faiz, şarap fark etmez diyen kitabınız mı var sizin? Dilediğiniz gibi hukuk yapın, istedi-ğiniz gibi miras uygulayın, hangi yazıyı, hangi alfabeyi beğenirseniz o-nu kullanın, nasıl bir ekonomik sistem hoşunuza giderse onu uygulayın, istediğiniz yerden kazanıp dilediğiniz yerlerde harcayın, ister balerin olun, ister artist olun, ister Budist olun fark etmez diyen bir kitabınız, ya da kitaplarınız mı var? Evleriniz, arabalarınız keyfinize nasıl uygunsa öyle olsun, dilediğiniz yerlerden dilediğiniz şekilde kazanın, çalın, çırpın, istediğiniz yerlerde harcayın, nasıl bilirseniz, nasıl isterseniz öyle yaşayın, sizler her konuda serbestsiniz diyen kitaplarınız mı var sizin? diyor Rabbi-miz. Yani Allah korusun da bugünkü müslümanların kitabı tam Yahudilerin ellerindeki Tevrat’larıyla özdeş hale gelmiş. Öyle değil mi? Adamlar ne isterlerse buluyorlardı kitaplarında. Canları neyi çekiyorsa kitaplarında ona cevaz buluyorlardı Yahudiler. Ne isterlerse Tevrat’ta buluyorlardı. Yoksa bile yazıveriyorlardı kitaplarına. Yani Kur’an’ın ifadesiyle söylersek: “Kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar...” (Nisa: 46) Tahrif ediyorlardı, hafriyat yapıyorlar, altını üstüne getiriyorlardı. Yani Allah o kelimeleri ne için va’z etmişse onları va’z olundukları mânânın dışına çıkarıyor, Allah’ın muradını değiştiriyor, farklı mânâlar yüklüyorlardı. Ya da âyetleri mevzilerinden, yerlerinden koparıp farklı farklı yerlerde, değişik değişik kalıplara döküp, değişik değişik anlamlar kazandırıyorlardı. Âyetleri Kur’an bütünlüğünden, sûre bütünlüğünden koparıp cımbızla çekercesine başka yerlerde başka kalıplara dökerseniz, elbette onlara Allah’ın yüklemediği mânâları yüklemeniz mümkün olacaktır. O zaman canınız ne istiyorsa, keyfiniz neyi çekiyorsa onu aynen bulabileceksiniz o kitapta. Maalesef Yahudi’nin yaptığı bu kitabı tahrif işini müslümanlar da çok yapmışlar. Âyetleri yerlerinden söküp başka başka yerlerde, başka başka kalıplara dökerek, başka başka anlamlar yükleme işini çok yapmışlar. Meselâ bakın Kur’an’da şehid diye bir kavram vardır. Şehid, yaşadığı müslümanca bir hayatla Allah’ın varlığına şahitlik eden kişiydi. Şehid, Allah adına hayatını fedâ edecek kadar Allah’ın varlığına şahit olan kişiydi. Şehid, îlâ-i kelimetullah uğrunda ölümü, şehadeti, oğul balı gibi yudumlayan insan veya insanların, başkalarının dirilişi için kendini feda eden insandı. Ama müslümanlar bu kavramı mevzisinden kopardılar, va’z olunduğu yerden çıkardılar, farklı yerlerde farklı kalıplara döktüler ve karşımıza çok farklı şehit anlayışları çıkıverdi: Devrim şehidi, demokrasi şehidi, vatan şehidi vs. vs… Kur’an’da velî diye bir kavram var. Velî, müslümanlar adına onlara danışmadan tek taraflı karar verme makamında olan kişi demektir. Vali de, vilâyet de buradan gelir. O da müslümanlar adına ka-ar verme makamı veya o makamda oturan kişi demektir. Allah diyor ki, “kâfirlerin müslümanlar üzerinde velâyet hakkı yoktur.” Yani müslü-an olmayanlar velîlik, velâyet makamına oturtulmamalıdır. Müslüman olmayanlar müslümanlara danışmadan onlar adına karar verme makamına getirilmemelidir. Galiba müslümanların gözünde bu mânâyı kamufle ederek valilik ve vilayet makamına birilerini oturtmak için mi bilmiyorum, bu kavramı Kur’an bütünlüğünden cımbızla söküp çıkardılar, farklı kitaplarda farklı kalıplara döktüler ve karşımıza farklı bir velî anlayışını çıkardılar. “Efendim velî işte gökte alan, yerde yiyen, gaybı bilen, kalpten geçenlere muttali olan, denizde yürüyen bir insandır!” Kur’an’daki zikir kavramı değiştirilmiş, takva kavramı değiştiril-miş, kıraat, ihsan, dua, lanet, iman, kabul ve red kavramları, cennet ve cehennem kavramları, hatta namaz kavramı bile değiştirilmiş. Bu kavramlara Allah’ın yüklediği anlamlar unutulmuş ve farklı farklı anlamlar verilmiş. Yahudi’nin yaptığı gibi, müslümanlar da artık bugün bu kavramları Allah’ın istediği gibi değil, kendilerinin arzu ettikleri gibi anlıyorlar. Yani Allah ondan o âyetten ne kastederse etsin, o kendi kastını, kendi anlayışını o kelâma yüklemeye çalışarak aynen Yahudi’nin yaptığını yapmaktadır. Bugünün insanlarından kim bu konuya örnekse onların hepsi buna girmektedir. Aklediyor mânâyı, anlıyor ama dü-zenini bozmasın diye döndürüp dolaştırıp âyeti farklı mânâya çekebileceği bir yol arıyor. Meselâ adamlar âyetleri okuyorlar: “Efendim işte burada tarikat anlatılıyor, burada parti, burada bilimsel çalışma, burada örgütsel anlatım, burada zengin olmak, burada doktor olmak anlatılıyor. Ya da işte burada bizim şeyhimiz, burada bizim kavmimiz, bizim ırkımız, bi-zim haberimiz, bizim liderimiz anlatılıyor. Burada bunlar anlatılıyor. Kı-saca bu âyetler beni, bizi anlatıyor ama kesinlikle hak olduğumuzu, yanılmadığımızı anlatıyor” diye kendi düzenlerine uyguluyorlar. Allah böyle yapanlara soruyor: Yani sizin başka kitaplarınız var da onlardan başka şeyler mi okuyorsunuz? Her istediğinizi buluyor musunuz? Ne isterseniz var mı orada?
39. “Yoksa aleyhimizde, kıyamet gününe kadar süre gidecek ahidleriniz mi var ki, kendinize hükmettikleriniz sizin olacaktır?” Yoksa sizin Allah’la kıyamete dek sürecek anlaşmalarınız mı var? Allah böyle bir söz mü verdi size? Allah’la ahidleriniz mi var? Ya-ni ne isterseniz, dilediğiniz gibi hükmedersiniz diye Allah mı söz verdi size? Nasıl bilirseniz, keyfinize nasıl gelirse öylece yaşarsınız diye Al-lah mı izin verdi size? Sizlerden hiçbir sorumluluk istemiyorum, sizden hiçbir kulluk istemiyorum, sizin hayatınıza hiçbir konuda yasak koy-muyorum, ne namaz, ne oruç, ne zekat, ne cihad, ne ilim istiyorum mu dedi Allah size? Dilediğiniz gibi yaşayın, dilediğiniz gibi giyinip so-yunun, dilediğiniz gibi hukuk yapın, nasıl bilirseniz öylece yaşayın mı dedi Allah size? Bunları size Allah mı dedi? Yoksa bütün bu konularda size söz verenler Allah’ınız mı? Yani siz bir kere böyle iddia ediyorsunuz, istediğiniz gibi hükmediyor, istediğiniz gibi karar veriyor, dilediğiniz her şeyi yapıyor, sonra da utanmadan Allah’ımız böyle istiyor diyorsunuz. Allah sizlere böyle izin vermediğine göre yoksa siz kendinize başka Allah mı bulunuz? Başka ilah mı buldunuz? Yoksa sizler kendinize başka ilahlar buldunuz da, Allah’ı mı şartlandırıyorsunuz? Allah’a yol mu gösteriyorsunuz? Allah’a akıl vermeye mi kalkışıyorsunuz? “Efendim aslında Allah’ın böyle demesi gerekiyordu, Allah’ın bizden bunları istemesi, bunlardan razı olması gerekiyordu” deniliyor. Bir kere mümkün değil, ben sizinle böyle anlaşma yapmadım! Hâşâ Allah niye sorsun ki? Allah bilmez mi böyle bir anlaşma olup ol-madığını? Yani ne çıkar öyleyse bundan? Rabbimiz buyuruyor ki burada, benimle böyle bir anlaşmanız olmadığına göre yoksa sizler kendiniz Allah, İlah, Rabb zannıyla birilerine gidip böyle bir anlaşma yaptınız da, onu mu Allah zannediyorsunuz? Ondan dolayı mı istediğiniz gibi hükmediyorsunuz? buyuruyor. Meselâ hangi konular, şöyle bir hayatımıza dönelim. Yeme-iç-me konularımız, giyim-kuşam konularımız, eğitim konularımız, dükkanlarımız, işlerimiz, mesleklerimiz, okulumuz, hukukumuz, mirasımız vs. vs… Yani bütün bunları biz hangi kitaptan okuyoruz? Allah’ın kitabında yok böyle bir şey! Nereden çıkarıyoruz bütün bunları? Kimden izin alarak böyle yapıyoruz? Kimin ruhsatına dayanarak böyle bir hayat yaşıyoruz? Allah bize ayrı kitaplar mı gönderdi yoksa? Allah’ın gönderdiği kitabının dışında okuduğumuz, bilgilendiğimiz başka kitaplarımız mı var yoksa? Örf kitapları, âdet kitapları, moda, toplum, çevre, aile, arkadaş kitapları mı gönderdi yoksa Allah bize böyle yazısız çizisiz? Yani nereden okuyup hükmediyoruz? Perde böyle olmalı, çorba önde olmalı, nişan şöyle olmalı, düğün şöyle olmalı, ekonomik hayat böyle olacak, hukuk şöyle olacak, siyasal hayat böyle olacak, kazanma-harcama böyle olacak, meslek seçimi böyle olacak, kılık-kıyafet şöyle olacak, evin tefrişi şöyle olacak, çocuğun terbiyesi böyle olacak… Nerden okuyoruz bunları? Han-gi kitaptan okuyoruz? Nasıl okuyoruz bunları bir düşünelim. Allah’ın sorgulaması devam ediyor bakın:
40. “Ey Muhammed! Sor onlara: “Bunu kim üze-rine alır?” Evet Peygamberim sor onlara! Bu düşüncede olanlara, hayatı böyle, böyle kabul edenlere ya da hayatlarında Allah’ın kitabını yok farz ederek yaşayanlara veya hayatlarında başka kitap var kabul edenlere, ya da Allah’ı aldatabileceğine, Allah’ı şartlandırabileceğine inananlara, sor bakalım: Hangisi buna zaîmdir? Kim zaîmmiş buna? Zaîm kelimesinin dört mânâsı vardır: 1- Zaîm, kefil demektir. Öyleyse sor onlara bakalım peygamberim, böyle düşünen böyle inanan insanların kefilleri kimdir bu konuda? Kime güvenip dayanıyor bu adamlar? 2- Zaîm, Resul demektir. Bu inançta olanların bu konudaki el-çileri, peygamberleri kimmiş sor bakalım peygamberim? Hangi peygamberin örnekliliğinden almışlar yaşadıkları bu hayatı? 3- Zaîm, veli demektir. Yani kimi veli kabul ediyor bu adamlar? Yaşadıkları bu hayatı kimin yasalarına dayandırıyorlar? Onlar adına kim böyle bir karar almış da bunları yapıyorlar? 4- Zaîm, örnek demektir. Sor onlara bakalım peygamberim, ki-mi örnek alıyorlar? Kim dedi onlara bu yaptıklarını? Yani yaparken ke-filleri, örnekleri kim onların? Kim dedi onlara da böyle düşünüyor, böyle inanıyor ve böyle bir hayat yaşıyorlar? Hangisiymiş zaîm? Hangisiymiş peygamber? Eğer onlardan biriyse peygamber, içlerinden bi-risiyse o zaman kitabı neyse göstersin bakalım? Veya o kitabın benden geldiğini ispat etsin bakalım! Rabbimizin ifadesi, her şeyi baştan çözücü bir söz, ya da her şeyi baştan bitirici bir soru. Ama Allah sözü bitirmek, onları mat etmek, onları susturup ilzam etmek için sormaz. İnsanların akıllarını başlarına getirmek için sorduğundan, sormaya, sorgulamaya devam eder Rabbimiz. Kullarına olan merhametinden, şefkatinden, onlar için hayır dilediğinden, sürekli onları cennet yolunda tutmayı murad ettiğinden dolayı sormaya, akıllarını erdirmeye devam eder Allah. Bakın bir soru daha, bir sorgulama daha:
41. “Yoksa onların ortakları mı vardır? Doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler.” Yoksa bu adamların kendilerinin Allah’a ortakları, şürekaları, putları mı var? Yoksa kendilerinin Allah berisinde tabi oldukları mabutları var da, onlardan aldıkları izinle mi hareket ediyorlar? Mü’minler Al-lah’tan yana olacaklar, iradelerini Allah’a teslim edecekler, Allah’ın ha-yatlarına koyduğu emirleri icra edecekler, yasaklara riayet edecekler, berikiler ise putlarının istediği gibi davranacaklar, keyifleri ne isterse onu yapacaklar, sonra da Allah bu ikisini denk tutacak öyle mi? Kim söylemiş bunu? Onların putları, tâğutları mı söylüyor bunu? Keyifleri mi böyle istiyor? Yoksa Zerdüşt mü buyuruyor bunu? Eğer böyle birileri varsa çağırın onları! Eğer bu iddialarını eyleme dönüştürebilecekler ise, eğer sözlerinin erleriyseler, haydi çağırsınlar, getirsinler bakalım o ortaklarını! Belki dünyada şaklabanlıkla, numarayla, oyunla, dalavereyle, sihirle, demokrasi ile, insanlara, Allah’a ortak birilerini gösterebilirsiniz. Belki mümkün gibi ama ahiret var, Haşr ve Neşr var, azap var, ikab var. O-nu ne yapacaksınız ya?
42-43. “O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; gözleri dönmüş olarak yüzlerini zillet bürür. Secdeye çağırırlar ama buna güçleri yetmez. Oysa kendileri sapasağlam oldukları zaman secdeye çağırılmışlardı.” “Sak”, bacak, “keşf” de açmak demektir. Yani Allah buyuruyor ki, o gün sak keşf olunur. “An sakın” dendiğine göre yani o gün ba-caktan açılır. Bunun iki mânâsı vardır: 1- “Keşf üs Saak” paçaları sıvamanın Arapça’sıdır. Yani işe girişmede ciddiyet ve hazırlık demektir. Hani kolları sıvadı, paçaları sı-vadı ve işe başladı denir ya, işte bu anlamdadır. Hem işi ciddiye almak, hem de hazırlık yapmaktır. Yani kolları sıvadı, o işi kendine iş e-dindi, yapmaya başladı demektir. Öyleyse Allah o gün işi ele aldı, defteri dürüleceklerin defterlerini dürmeye başladı, pili bitirileceklerin pillerini bitirmeye başladı demektir. Sıkıntılı bir günün, dehşetli bir olayın ortaya çıkmasıdır. Bu gün, bir savaş günü de olabilir. Zira böyle bir günde iş ciddiye alınır ve paçalar sıvanır. Veya yine mecazî bir anlam olarak; dünyanın gitmesi, âhiretin ortaya çıkmasıdır. O gün ameller ortaya dökülür. Kapalı olan baldırlar açıldığı gibi sırlar da açığa çıkar. Veya kıyamet günü-nün korkunçluğundan dolayı orada görülen sıkıntı ve darlıkların ortaya çıkmasıdır. Veya insanlara Allah’ı hatırlatan büyük bir nurun ortaya çıkmasıdır. İnsanlar bu nuru görünce Allah’a secde edeceklerdir. Veya insanlarla Rableri arasındaki perdenin kaldırılmasıdır. Yani ya-ratıcı ile yaratılan arasındaki perde kaldırılacaktır. 2- Bir de Allah-u Zü’l-Celâl’in kendi bacağını açması, sıyırması anlamına gelir. Nedir? Nasıldır? Mahiyetini, şeklini tipini bilmiyoruz. Heyet-i umumiyesini bilmediğimiz, sadece iman ettiğimiz bir konu. Tefsir kitapları bunu anlatır. Buhârî’de bu konuda Rasulullah Efendimizden bir hadis var. Rasulullah Efendimiz buyurur ki: “Allah kıyamet günü mü'minleri toplayacak, bütün insanları toplayacak, dünyada kim neye tapınıyor idiyse, haydi onun peşinden gitsin buyuracak.” Herkes kendi taptığının peşinden gidecek, Yahudiler Üzeyr ibnullah peşinde cehenneme, Hristiyanlar Mesih ibnullah peşinde cehenneme, Firavun-lar Firavun peşinde, Nemrutçular, Leninciler, Stalinciler, Maocular, La-ikler, demokratlar hepsi tapındıkları peşinde cehenneme gidecekler. “Geriye sadece mü’minler ve bir de dünyada mü’min olmadıkları halde iman gösterisinde bulunan münâfıklar kalacak. Onlara: “Siz niye Rab-binizin peşinde gitmediniz?” denecek. Onlar diyecekler ki: “Biz Rabbi-mizi bulamadık, Rabbimizi bilemedik ki peşinden gitsek?” O zaman secde ile emredilecekler. Allah: “Ben sizin Rabbinizim! Bana secde e-din!” buyuracak, kimileri inanmayacaklar ve Allah’tan Rabbleri olduğu konusunda bir işaret, bir alâmet isteyecekler ve Rabbimiz tarafından da böyle bir sâk keşfetme, bacağından bir açma söz konusu olacak deniyor. Ama Allah en iyisini bilir, burada anlatılan kıyamettir. Kıyametin zuhuruyla, kıyametin ikamesiyle iş ciddiye bindiğinde, ameller ortaya döküldüğünde, sırlar deşifre edilip açıldığında, amel defterleri ortaya dökülüp tüm sırlar keşfedildiğinde, hesap-kitap başladığında demektir. Yani dünyada gayb olan, dünyada sadece iman edilen tüm iman konularının, hakikatlerin ortaya çıkmaya başlaması, cennetliklerin cenneti, cehennemliklerin de cehennemi anlamaya başlaması, gözlerin önündeki perdelerin yavaş yavaş açılıp inananların gıyaben inandıkları, inkar edenlerin de inkar ettikleri gaybî konuların üzerinden esrar perdelerinin kaldırılması anlamına gelir keşfu’s saak. Orada secdeye dâvet olunacaklar, “secde edin!” denecek onlara ama, Güçleri yetmeyecek buna, secde edemeyecekler, secdeye varamayacaklar. Bir tabaka halinde, oklava gibi, kazık gibi dimdik kalacaklar, ne yapacaklarını şaşıracaklar. Çünkü: Onlar, o alçaklar dünyadayken, salimken, sıhhatliyken, dünyada imkânları varken secdeye dâvet olunuyorlardı da, secde etmi-yorlardı, şimdi ne secdesi yapacaklar ki, deniliyor. Nereden becereceklerdi şimdi secdeyi! Çünkü dünyada secde etmiyorlardı, dünyada Rabblerinin emirlerine boyun bükmüyor, Rabblerinin yasalarına teslim olmuyorlardı. Dünyada bunu yapmayan orada becerebilir mi? Beceremeyecekler secdeyi. Sap gibi dikilip kalacaklar orada. “Sâlimûn” afi-yettedirler, bedenleri sıhhattedir demektir. Yani onlar ezan ve kamet-le dünyada sağlam oldukları halde secdeye davet edilirler, fakat ibadet etmezlerdi. Felaha çağıran ezanı işitiyorlar, fakat icabet etmiyor-lardı. Ezan okunarak farz namazlarını kılmaya çağrılıyorlardı, ama müezzinin davetine icabet etmiyorlardı. Tıpkı Allah’ın emrine boyun büküp secdeye varan meleklere karşılık şeytanın kazık gibi dikilip kaldığı gibi. Veya tıpkı şu anda Allah karşısında acizliğini, küçüklüğünü ve Rabbinin büyüklüğünü ortaya koyma adına secdeye varan mü’minlerin yanı başında secde etmeyen kâfirler gibi. O gün de bunlar secde edemeyecekler. Sahabeler ve selef bunu hep cemaatle namaz olarak tefsir etmişlerdir. Bakın burada bir dâvet var. Sahâbe-i kiram efendilerimiz bu-nun, bu dâvetin ezan olduğunu anlamış. Yani onlar dünyadayken ezanla mescide, cemaatle namaza çağrılıyorlardı da güçleri yettiği halde, sıhhatleri olduğu halde buna icabet etmiyorlardı şeklinde anlamışlardır. Yani bireysel, ferdî bir namaz yok çıkıyor sahâbenin anlayışında. Namaz ancak cemaatle olur. Ferdi bir namaz ancak bir mâzeretle caiz oluyor. Meselâ çok hastadır, çok soğuktur, çok yağmurludur, çok tehlike vardır ve işte ancak o zaman mescide cemaate gitmeme mâzereti doğuyor. O zaman bireysel bir namaza namaz denebiliyor. Aksi taktir-de savaşta bile cemaatle kılınıyor namaz. Yani o zaman şu bizim kıldıklarımıza ne denecek onu bilmiyo-rum. Allah korusun da şu anda bizler ezansız namaz kılıyor, mescitsiz secde ediyoruz. Yani ezanımız yok bizim. Ezanı yok bizim namazların. Öyle değil mi? Eğer şu okunan ezanlar bizimse, bizi çağırıyorsa bu ezanlar, o zaman niye gitmiyoruz oraya bilmiyorum. Niye icabet et-miyoruz bu ezanlara bilmiyorum. Bakın Tirmizî’de Rasulullah Efendimizden bir hadis var: “Kim ezanın, müezzinin nidasını duyar da ona icabet etmezse onun namazı yoktur.” Öyleyse buradaki, ezandır denmiş. Yani onlar daha evvel, dünyada sıhhatteyken, imkânları varken ezanla sücuda, yani mescide, cemaatle namaza dâvet ediliyorlardı da gitmiyorlardı. Şimdi kendi kendimize soralım: Şu anda mescide gitmiyor ve evlerimizde, dükkanlarımızda namazın defterini dürüyoruz. Peki mâzeretimiz ne? Niye git-miyoruz mescide? Niye icabet etmiyoruz ezanlara? Bir mazeretimiz var, bu mâzeret değil diye söyleyeceğim onu. Şeytandan mı filan bil-mem. Caminin adı mescittir, yani secde edilen, secdenin gerçekleştirildiği, secdegahtır mescid. Allah’a kulluğun ya da hayat programının icra edildiği yerdir mescid. Oradan mesaj alınacak ve uygulanacaktır. Hayatın mesajının alındığı yerdir mescid. Hayatı düzenlemek için mesaj alınan makam. Yani vahiyle, kitap ve sünnetle tanışma yeridir mescit. Hayatı programlama yeri. Hayata program çizen merkezdir mescit. Şimdi bu olmadığı için, mescid bugün bu fonksiyonu icra etmediği için gitmiyoruz güya. Hayatı düzenleme fonksiyonu kalmadığı için, orada hayatı düzenleyecek Allah vahyi değil de başkalarının vahiyleri, başkalarının talimatları gündeme getirildiği, Allah egemenliğinde değil de başkalarının egemenliğinde olduğu için gitmiyoruz. Mes-cidlerde gerçek tevhid değil de bid’atler hakim olduğu için gitmiyoruz. Yani bugün gitmeyişimize böyle bir kısım mâzeretlerimiz var. Ama bunların hiçbirisi mâzeret değildir. Gidelim biz dolduralım oraları. Gidelim biz engel olalım bidatlere. Gidelim biz oluşturalım cemaati. Biz hakim olalım. Çünkü o mescidleri biz yaptırdık. Bizimdir oralar. Neden eğitim yerleri olarak kullanmayalım mescidleri? Meselâ eğer kafamızda komşularımızı programlama, komşularımızı eğitip müslümanlaştırma diye bir derdimiz varsa mutlaka oraya gitmeliyiz. Çünkü komşularımızı biz orda bulacağız. Gideceğiz ve mescide gelmeyenleri getirmeye, gelenleri de eğitmeye çalışacağız. Bu işi en güzel yapabileceğimiz yerler oralardır. Öyleyse ezansız ve mescitsiz müslümanlığa bir son verelim. Hele ezansız müslümanlık hiç olmaz. Çünkü ezan müslümanlığın şiârıdır. Eğer bir beldede, bir bölgede ezan okunmuyorsa, neredeyse o bölgede yaşayan insanların öldürülmeleri meşru olacaktır. Bizim evlerde şu anda ezan okunmuyor. Birileri gelip bizi öldürse ne diyeceğiz bilmiyorum? Allah korusun da, Resûl-ü Ekrem Efendimiz ya da Hz Ömer, Hz Ebu Bekir efendimiz ordular gönderse, bu şehirde, bu mahallede herkes yatağından kalkıp namazlarını tek tek kılıp yatağına yattığından dolayı, haklı olarak bunlar müslüman değil diye üzerimize saldırıp öldürebilecekler. Gerçekten bu garip bir iş. Bu beldede ezan okunmadı, bunlar müslüman değil diye öldürülmeyi hak edeceğiz. Onlar orada konuyu anlayacaklar. Kulluğa müsaitken yapmamanın, secdeye müsaitken secde etmemenin cezasını yarın çok ağır ödeyeceğiz. Sadece secde değil tabi. Paramız varken onunla Allah’a kulluk edelim, yarın Allah elimizden alabilir. Boş vaktimiz varken bunu Allah’a tahsis edelim, yarın buna imkânımız kalmayabilir. Sıhhatimiz varken Allah’a kulluğa koşalım, yarın elimizden alınabilir. Allah’ın verdikleriyle Allah’a kulluk edelim, yarın bu verilenlerin hiçbirisi elimizde kalmayabilir. Konuşma imkânımız varken Allah’ın dinini anlatmak üzere konuşalım, yarın ağzımıza bir bant yapıştırılıp kodese tıkılabiliriz. Bugün birilerine gitme imkânımız varken gidelim, yarın o gideceğimiz, ya da biz, ölmüş olabiliriz. İmkânlarımız varken bugünden çocuklarımızı terbiye edelim, yarın vakit çok geç olur bizi dinlemeyebilirler. Rasulullah efendimize ilk gelen âyetler bunlar. Düşünün o günlerde Mekke’de Ebu Cehiller var, Ebu Lehepler var, Utbeler, Uteybe-ler, kâfirler, zalimler, hainler var. Peki bunlar karşısında ezilecek miydi peygamber? Hayır, Allah, peygamberini kesinlikle ezdirmeyecekti. Ba-kın hemen buyurdu ki:
42-43. “O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; gözleri dönmüş olarak yüzlerini zillet bürür. Secdeye çağırırlar ama buna güçleri yetmez. Oysa kendileri sapasağlam oldukları zaman secdeye çağırılmışlardı.” “Sak”, bacak, “keşf” de açmak demektir. Yani Allah buyuruyor ki, o gün sak keşf olunur. “An sakın” dendiğine göre yani o gün ba-caktan açılır. Bunun iki mânâsı vardır: 1- “Keşf üs Saak” paçaları sıvamanın Arapça’sıdır. Yani işe girişmede ciddiyet ve hazırlık demektir. Hani kolları sıvadı, paçaları sı-vadı ve işe başladı denir ya, işte bu anlamdadır. Hem işi ciddiye almak, hem de hazırlık yapmaktır. Yani kolları sıvadı, o işi kendine iş e-dindi, yapmaya başladı demektir. Öyleyse Allah o gün işi ele aldı, defteri dürüleceklerin defterlerini dürmeye başladı, pili bitirileceklerin pillerini bitirmeye başladı demektir. Sıkıntılı bir günün, dehşetli bir olayın ortaya çıkmasıdır. Bu gün, bir savaş günü de olabilir. Zira böyle bir günde iş ciddiye alınır ve paçalar sıvanır. Veya yine mecazî bir anlam olarak; dünyanın gitmesi, âhiretin ortaya çıkmasıdır. O gün ameller ortaya dökülür. Kapalı olan baldırlar açıldığı gibi sırlar da açığa çıkar. Veya kıyamet günü-nün korkunçluğundan dolayı orada görülen sıkıntı ve darlıkların ortaya çıkmasıdır. Veya insanlara Allah’ı hatırlatan büyük bir nurun ortaya çıkmasıdır. İnsanlar bu nuru görünce Allah’a secde edeceklerdir. Veya insanlarla Rableri arasındaki perdenin kaldırılmasıdır. Yani ya-ratıcı ile yaratılan arasındaki perde kaldırılacaktır. 2- Bir de Allah-u Zü’l-Celâl’in kendi bacağını açması, sıyırması anlamına gelir. Nedir? Nasıldır? Mahiyetini, şeklini tipini bilmiyoruz. Heyet-i umumiyesini bilmediğimiz, sadece iman ettiğimiz bir konu. Tefsir kitapları bunu anlatır. Buhârî’de bu konuda Rasulullah Efendimizden bir hadis var. Rasulullah Efendimiz buyurur ki: “Allah kıyamet günü mü'minleri toplayacak, bütün insanları toplayacak, dünyada kim neye tapınıyor idiyse, haydi onun peşinden gitsin buyuracak.” Herkes kendi taptığının peşinden gidecek, Yahudiler Üzeyr ibnullah peşinde cehenneme, Hristiyanlar Mesih ibnullah peşinde cehenneme, Firavun-lar Firavun peşinde, Nemrutçular, Leninciler, Stalinciler, Maocular, La-ikler, demokratlar hepsi tapındıkları peşinde cehenneme gidecekler. “Geriye sadece mü’minler ve bir de dünyada mü’min olmadıkları halde iman gösterisinde bulunan münâfıklar kalacak. Onlara: “Siz niye Rab-binizin peşinde gitmediniz?” denecek. Onlar diyecekler ki: “Biz Rabbi-mizi bulamadık, Rabbimizi bilemedik ki peşinden gitsek?” O zaman secde ile emredilecekler. Allah: “Ben sizin Rabbinizim! Bana secde e-din!” buyuracak, kimileri inanmayacaklar ve Allah’tan Rabbleri olduğu konusunda bir işaret, bir alâmet isteyecekler ve Rabbimiz tarafından da böyle bir sâk keşfetme, bacağından bir açma söz konusu olacak deniyor. Ama Allah en iyisini bilir, burada anlatılan kıyamettir. Kıyametin zuhuruyla, kıyametin ikamesiyle iş ciddiye bindiğinde, ameller ortaya döküldüğünde, sırlar deşifre edilip açıldığında, amel defterleri ortaya dökülüp tüm sırlar keşfedildiğinde, hesap-kitap başladığında demektir. Yani dünyada gayb olan, dünyada sadece iman edilen tüm iman konularının, hakikatlerin ortaya çıkmaya başlaması, cennetliklerin cenneti, cehennemliklerin de cehennemi anlamaya başlaması, gözlerin önündeki perdelerin yavaş yavaş açılıp inananların gıyaben inandıkları, inkar edenlerin de inkar ettikleri gaybî konuların üzerinden esrar perdelerinin kaldırılması anlamına gelir keşfu’s saak. Orada secdeye dâvet olunacaklar, “secde edin!” denecek onlara ama, Güçleri yetmeyecek buna, secde edemeyecekler, secdeye varamayacaklar. Bir tabaka halinde, oklava gibi, kazık gibi dimdik kalacaklar, ne yapacaklarını şaşıracaklar. Çünkü: Onlar, o alçaklar dünyadayken, salimken, sıhhatliyken, dünyada imkânları varken secdeye dâvet olunuyorlardı da, secde etmi-yorlardı, şimdi ne secdesi yapacaklar ki, deniliyor. Nereden becereceklerdi şimdi secdeyi! Çünkü dünyada secde etmiyorlardı, dünyada Rabblerinin emirlerine boyun bükmüyor, Rabblerinin yasalarına teslim olmuyorlardı. Dünyada bunu yapmayan orada becerebilir mi? Beceremeyecekler secdeyi. Sap gibi dikilip kalacaklar orada. “Sâlimûn” afi-yettedirler, bedenleri sıhhattedir demektir. Yani onlar ezan ve kamet-le dünyada sağlam oldukları halde secdeye davet edilirler, fakat ibadet etmezlerdi. Felaha çağıran ezanı işitiyorlar, fakat icabet etmiyor-lardı. Ezan okunarak farz namazlarını kılmaya çağrılıyorlardı, ama müezzinin davetine icabet etmiyorlardı. Tıpkı Allah’ın emrine boyun büküp secdeye varan meleklere karşılık şeytanın kazık gibi dikilip kaldığı gibi. Veya tıpkı şu anda Allah karşısında acizliğini, küçüklüğünü ve Rabbinin büyüklüğünü ortaya koyma adına secdeye varan mü’minlerin yanı başında secde etmeyen kâfirler gibi. O gün de bunlar secde edemeyecekler. Sahabeler ve selef bunu hep cemaatle namaz olarak tefsir etmişlerdir. Bakın burada bir dâvet var. Sahâbe-i kiram efendilerimiz bu-nun, bu dâvetin ezan olduğunu anlamış. Yani onlar dünyadayken ezanla mescide, cemaatle namaza çağrılıyorlardı da güçleri yettiği halde, sıhhatleri olduğu halde buna icabet etmiyorlardı şeklinde anlamışlardır. Yani bireysel, ferdî bir namaz yok çıkıyor sahâbenin anlayışında. Namaz ancak cemaatle olur. Ferdi bir namaz ancak bir mâzeretle caiz oluyor. Meselâ çok hastadır, çok soğuktur, çok yağmurludur, çok tehlike vardır ve işte ancak o zaman mescide cemaate gitmeme mâzereti doğuyor. O zaman bireysel bir namaza namaz denebiliyor. Aksi taktir-de savaşta bile cemaatle kılınıyor namaz. Yani o zaman şu bizim kıldıklarımıza ne denecek onu bilmiyo-rum. Allah korusun da şu anda bizler ezansız namaz kılıyor, mescitsiz secde ediyoruz. Yani ezanımız yok bizim. Ezanı yok bizim namazların. Öyle değil mi? Eğer şu okunan ezanlar bizimse, bizi çağırıyorsa bu ezanlar, o zaman niye gitmiyoruz oraya bilmiyorum. Niye icabet et-miyoruz bu ezanlara bilmiyorum. Bakın Tirmizî’de Rasulullah Efendimizden bir hadis var: “Kim ezanın, müezzinin nidasını duyar da ona icabet etmezse onun namazı yoktur.” Öyleyse buradaki, ezandır denmiş. Yani onlar daha evvel, dünyada sıhhatteyken, imkânları varken ezanla sücuda, yani mescide, cemaatle namaza dâvet ediliyorlardı da gitmiyorlardı. Şimdi kendi kendimize soralım: Şu anda mescide gitmiyor ve evlerimizde, dükkanlarımızda namazın defterini dürüyoruz. Peki mâzeretimiz ne? Niye git-miyoruz mescide? Niye icabet etmiyoruz ezanlara? Bir mazeretimiz var, bu mâzeret değil diye söyleyeceğim onu. Şeytandan mı filan bil-mem. Caminin adı mescittir, yani secde edilen, secdenin gerçekleştirildiği, secdegahtır mescid. Allah’a kulluğun ya da hayat programının icra edildiği yerdir mescid. Oradan mesaj alınacak ve uygulanacaktır. Hayatın mesajının alındığı yerdir mescid. Hayatı düzenlemek için mesaj alınan makam. Yani vahiyle, kitap ve sünnetle tanışma yeridir mescit. Hayatı programlama yeri. Hayata program çizen merkezdir mescit. Şimdi bu olmadığı için, mescid bugün bu fonksiyonu icra etmediği için gitmiyoruz güya. Hayatı düzenleme fonksiyonu kalmadığı için, orada hayatı düzenleyecek Allah vahyi değil de başkalarının vahiyleri, başkalarının talimatları gündeme getirildiği, Allah egemenliğinde değil de başkalarının egemenliğinde olduğu için gitmiyoruz. Mes-cidlerde gerçek tevhid değil de bid’atler hakim olduğu için gitmiyoruz. Yani bugün gitmeyişimize böyle bir kısım mâzeretlerimiz var. Ama bunların hiçbirisi mâzeret değildir. Gidelim biz dolduralım oraları. Gidelim biz engel olalım bidatlere. Gidelim biz oluşturalım cemaati. Biz hakim olalım. Çünkü o mescidleri biz yaptırdık. Bizimdir oralar. Neden eğitim yerleri olarak kullanmayalım mescidleri? Meselâ eğer kafamızda komşularımızı programlama, komşularımızı eğitip müslümanlaştırma diye bir derdimiz varsa mutlaka oraya gitmeliyiz. Çünkü komşularımızı biz orda bulacağız. Gideceğiz ve mescide gelmeyenleri getirmeye, gelenleri de eğitmeye çalışacağız. Bu işi en güzel yapabileceğimiz yerler oralardır. Öyleyse ezansız ve mescitsiz müslümanlığa bir son verelim. Hele ezansız müslümanlık hiç olmaz. Çünkü ezan müslümanlığın şiârıdır. Eğer bir beldede, bir bölgede ezan okunmuyorsa, neredeyse o bölgede yaşayan insanların öldürülmeleri meşru olacaktır. Bizim evlerde şu anda ezan okunmuyor. Birileri gelip bizi öldürse ne diyeceğiz bilmiyorum? Allah korusun da, Resûl-ü Ekrem Efendimiz ya da Hz Ömer, Hz Ebu Bekir efendimiz ordular gönderse, bu şehirde, bu mahallede herkes yatağından kalkıp namazlarını tek tek kılıp yatağına yattığından dolayı, haklı olarak bunlar müslüman değil diye üzerimize saldırıp öldürebilecekler. Gerçekten bu garip bir iş. Bu beldede ezan okunmadı, bunlar müslüman değil diye öldürülmeyi hak edeceğiz. Onlar orada konuyu anlayacaklar. Kulluğa müsaitken yapmamanın, secdeye müsaitken secde etmemenin cezasını yarın çok ağır ödeyeceğiz. Sadece secde değil tabi. Paramız varken onunla Allah’a kulluk edelim, yarın Allah elimizden alabilir. Boş vaktimiz varken bunu Allah’a tahsis edelim, yarın buna imkânımız kalmayabilir. Sıhhatimiz varken Allah’a kulluğa koşalım, yarın elimizden alınabilir. Allah’ın verdikleriyle Allah’a kulluk edelim, yarın bu verilenlerin hiçbirisi elimizde kalmayabilir. Konuşma imkânımız varken Allah’ın dinini anlatmak üzere konuşalım, yarın ağzımıza bir bant yapıştırılıp kodese tıkılabiliriz. Bugün birilerine gitme imkânımız varken gidelim, yarın o gideceğimiz, ya da biz, ölmüş olabiliriz. İmkânlarımız varken bugünden çocuklarımızı terbiye edelim, yarın vakit çok geç olur bizi dinlemeyebilirler. Rasulullah efendimize ilk gelen âyetler bunlar. Düşünün o günlerde Mekke’de Ebu Cehiller var, Ebu Lehepler var, Utbeler, Uteybe-ler, kâfirler, zalimler, hainler var. Peki bunlar karşısında ezilecek miydi peygamber? Hayır, Allah, peygamberini kesinlikle ezdirmeyecekti. Ba-kın hemen buyurdu ki:
44. “Ey Muhammed! Kur’an’ı yalanlayanları Bana bırak; Biz onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız.” “Evet ey peygamberim! Şu haberi, şu sözü, şu Kur’an’ı yalanlayanı, yalan sayanı sen bana bırak! Sen onları bana bırak peygamberim! Sen onları bana bırak! Hiç takma kafana! Hiç dert etme sen onları!” Meselâ ben birine: “Şu taşları al, sokakta önüne gelen herkesin alnının ortasına vur!” desem, adam bana diyecek ki: “İyi ama, ben böyle yaparsam beni öldürürler, asarlar, keserler.” Ben ona: “Sen o tarafına karışma! Sen o tarafını hiç düşünme, arkanda ben varım! Me-rak etme! Seni herkesten, her şeyin zararından ben koruyacağım” de-diğimde, gerçekten bu dediğimi yapabilecek güçte biri isem o da gerçekten beni tanıyorsa, hiç sıkılmayacak bile değil mi? Hiç kimseden korkmayacak, hiç kimseyi takmayacak bile değil mi? Bakın buna bir örnek verelim İslam tarihinden. Rasulullah Efendimiz Allah’tan hicret emrini almış ve Mekke’den hicret etmek üzere. Allah emrediyor, kâfirlerin planlarından haberdar ediyor ki o gün peygamberin evi sarılacak, içeri girilecek ve o gün peygamber öldürülecek. Kâfirler tarafından karar alınmıştı. Allah’ın Resûlü Hz. Ali’yi çağırıyor. “Gel” diyor “ey Ali, bu yatakta yatacaksın, benim evimde benim yatağımda yatacaksın, üzerine benim hırkamı örteceksin. Sakın korkma! Çünkü onlar sana hiçbir zarar veremezler, veremeyecekler!” Bu söz üzerine Hz. Ali onun yatağına giriyor ve hiç korkmuyor. Halbuki mızrakların hedefi olan noktada yatıyordu. Kılıçların döndüğü noktada. Öyle değil mi? Kafaları bozuluverdi mi adamların, çıldırıverdi mi belki de içeriye girip o yatağın içindekinin kim olduğuna bile bakmadan evi üzerine geçirecekler, yakıp yıkacaklar. Ama gelin görün ki Hz. Ali efendimizin hiç derdi yok, gayet rahat yatıyor, hatta horlaya horlaya uyuyor peygamberin yatağında. Çünkü peygamberinin yatağında yatıyor, onunla birlikte olmayı, onun yatağında olmayı içine sindire sindire yatıyor. Bir de Hz. Ebu Bekir efendimizi Sevr’de görüyoruz, hemen he-men aynı iman, aynı teslimiyet, aynı fedâkârlık. Rabbimiz peygamberine diyor ki: “Sen onları takma kafana peygamberim!” Bu kalıpta Kur’an’da üç âyet var. Üçü de ilk gelen âyetler arasında. Biri Müddessir’de, diğeri Müzzemmil’de bir diğeri de Kalem sûresinde. Yani Allah diyor ki bu âyetleriyle, “ey peygamberim sen on-ları bana bırak! Endişe etme sen! Kafana takma! Sen yoluna devam et! Çünkü: Biz onları bilemeyecekleri yerden, anlayamayacakları biçimde, yavaş yavaş azaba, ikaba, cezaya yaklaştırırız, yaklaştırıyoruz.” Anla-mıyorlar. Belâ gönderir Allah anlamıyorlar, azap gönderir anlamazlar, tehdit eder anlamazlar, yokluk gönderir, kıtlık gönderir anlamazlar. Yavaş yavaş, anlayamayacakları yönlerden helâke yaklaştırır Allah. Buradaki bu yavaşlık süratle bir yavaşlık değil, derece derece, aşama aşama, kademe kademe azaba doğru yaklaşmaktır. Çünkü bakın Rabbimiz diyor ki:
45. “Onlara mehil veriyorum; doğrusu Benim tuzağım sağlamdır.” “Ben onların iplerini uzatıyorum, onlara mühlet veriyorum, istekleriyle baş başa bırakıyorum, onları imhal ediyorum, yani zaman veriyorum onlara.” Allah imhal eder ama asla ihmal etmez. Zaman ta-nır onlara ama asla ihmal etmez. Tabi aslında burada biraz da merha-metini anlatıyor Rabbimiz. “Salıverelim bakalım, sonunda benden ka-çıp kurtulacak halleri yok ki! Ama pişman olabilirler belki. Belki pişman olup durumlarını düzeltebilirler. Onun içindir ki ben hemen onlara azabımı ulaştırmıyorum, zaman veriyor, fırsat tanıyorum,” diyor Allah. Merhametinden dolayı yapıyor Allah bunu. Değilse başını kaldıranı hemen vuruverirdi Allah. “Çünkü benim fendim sağlamdır” buyuruyor Rabbimiz. Fend kelimesi Türkçe’de az kullanılır. “Kadının fendi erkeği yendi” gibi filan kullanılır da fend kelimesi pek fazla kullanılmaz. Tuzak mânâsına kullanılan bir kelimedir. Yani ben tuzak kurdum mu, ben plan program yaptım mı, ben tedbir aldım mı kimse bozamaz, kimse karşı gelemez.
46. “Yoksa, ey Muhammed, sen onlardan ücret isti-yorsun da, ağır bir borç altında mı kalıyorlar? Elbette hayır.” “Yoksa sen onlardan bir ecir mi, bir ücret mi bekliyorsun? Bir şeyler mi bekliyorsun onlardan? Bir mükafat mı istedin? Veya sana aferin demelerini mi istedin? Bal, baklava ikram etmelerini mi istedin onlardan? Develerine bindirmelerini, evlerinde yedirmelerini, mal-mülk vermelerini mi istedin onlardan? Ne istedin onlardan? Kendine, şahsına ne talep ettin onlardan? Saraylar, köşkler mi istedin? Atlar, arabalar mı istedin karşılığında? Ne istedin? Ne yapmalarını, ne ödemelerini istedin onlardan? da: Onlara tebliğ ettiğin bu din karşılığında onlar bunun altında ezilmeye, bu borcun altında yıkılmaya başladılar? Ya da sen onlardan çok ağır şeyler istedin de, çok ezici vergiler, yükler koydun da nefes alamayacak hale geldiler de onun için mi seni istemiyorlar? Onun için mi senden kaçıyor bu adamlar? Seni ondan dolayı mı sevmiyorlar? Ne yani, bu dert ne? Nerden çıkıyor bu iş? Seni sevmemeleri nerden geliyor? Yoksa sen onlara yaptığın bu peygamberlik görevi karşılığında onlardan bir ecir, bir ücret filan mı istedin? Yaptığın bu hizmet karşılığında seni arabalarında veya sırtlarında taşımalarını, elini, ayağını öpmelerini, sana çaylar, kahveler, kebaplar ikram etmelerini filan mı istedin onlardan? Yoksa sana karşı minnet duymalarını, önünde eğilmelerini, bir teşekkür etmelerini mi istedin? Yani ne oluyor bu adamlara? Neye bunalmışlar da kaçıyorlar senden? Öteki yapay tanrılarının onları sıkboğaz edip mallarına, mülklerine el koydukları gibi mi davrandın ki seni beğenmiyor bu adamlar? Gelelim bize. Biz niye kaçıyoruz peygamberden? Neden kaçıyoruz peygamberden ve onun sünnetinden? Neden yaklaşmıyoruz peygambere? Neden birlikte olmuyoruz peygamberle? Neden gitmi-yoruz peygamberin halini hatırını sormaya? Neden arzetmiyoruz problemlerimizi peygambere? Neden hep başkalarına gidiyoruz sormaya? Hadis kitaplarının arasında peygamber her gün bizi bekliyorken, raflarda, kütüphanede bizi bekliyorken, kendisine sormamızı, kendisine müracaat etmemizi, kendisinden öğrenmemizi, söylediğini dinlememizi, gidip sözlerine kulak vermemizi bekliyorken neden bir kerecik te problemlerimizi sormaya gitmiyoruz ona? Neden korkuyoruz ona gitmekten? Cüzdanlarımıza el atacağından mı korkuyoruz? Şu anda ha-yat programımızı kendilerine sormaya gittiklerimiz gibi sırtımıza mı bi-necek ki korkuyoruz ondan? Bize vergiler yükleyecek, kemerlerinizi sıkın mı diyecek de korkuyoruz? Allah korusun da şu anda bizler de kaçıyoruz peygamberden. Şu anda bizler de ondan kaçıyor ve kendi dünyamızı yaşıyoruz. Allah korusun, başkalarına sorduğumuz kadar hayatımızın problemlerini ona sormuyoruz.
47. “Yoksa, gaybın bilgisi kendilerinin katında da onlar mı yazıyorlar?” Yoksa gayb onların yanında da ondan mı böyle yapıyor bu adamlar? Yoksa gaybî bilgilere muttali olmuşlar da ondan mı yazıyorlar? Gaybî bilgilere sahip oldukları için mi peygambere müracaata gerek duymuyor bu adamlar? Her şeyi bilen birilerini mi buldular da peygambere gitmiyorlar? Ne müthiş bir ifade değil mi? Yani şu anda babalar, anneler, âmirler, müdürler, yazanlar, çizenler, ekonomistler, sosyal bilimciler, hukukçular, hakimler, savcılar, siyasiler, valiler, kaymakamlar… Hani şu insan hayatına düzen vermeye çalışanlar... Şu ülkeye düzen vermeye çalışanlar, kanun yapanlar, yasa belirleyenler, söyleyin bakalım, gayb onların yanında da ondan mı yazıyorlar bu yazdıklarını? Ne yazıp çiziyorlar bunlar? Neye düzen vermeye çalışıyor bunlar? Gerçek düzenden habersiz, gerçek düzen sahibinin kitabından habersiz, gerçek düzen sahibinin örnek kulu peygamberin düzenlemelerinden habersiz, Kitap ve sünnetten habersiz ne düzeni yapmaya çalışıyor bunlar? Bilmiyorlar mı bu adamlar ki gerçek düzenden habersiz olarak düzen diye yaptıklarının tamamı bozmadan başka bir şey değildir. Vahiyden habersiz yaptıklarının tamamı ifsattan başka bir şey olmadığını, olamayacağını bilmiyor mu bu adamlar?
48. “Ey Muhammed! Sen Rabbinin hükmüne kadar sabret; balık sahibi Yunus gibi olma, o, pek üzgün olarak Rabbine seslenmişti.” “Peygamberim, sen aldırma onlara! Onların bu bozuk düzen durumlarından dolayı sen hayat programını bozma! Sen sadece Rab-binin hükmüne sabret! Ve sakın ha balık sahibi olan Yunus (a.s) gibi olma!” Sûrenin son bölümlerinde Allah’ın kutlu elçilerinden Yunus’un (a.s) hayatı konu edilir. Bakın bu konuyu anlatmaya başlarken Rabbi-miz peygamberimize ve onun şahsında hepimize şöyle buyurur: Yani bugün belki müslümanların en çok muhtaç oldukları bir âyettir bu. Müslümanlığımız için belki yediğimiz yemekten, içtiğimiz sudan, teneffüs ettiğimiz havadan daha çok muhtaç olduğumuz bir âyetle karşı karşıyayız. “Sen Rabbin için, Rabbinin hükmü için sabret peygamberim! Allah böyle dedi diye sabret! Allah öyle istedi diye müs-lüman ol!” Evet bugünkü müslümanların en büyük derdi bu. Ne diyor-lar bugün müslümanlar? “Efendim toplumda âlim yok, ne yapalım? Et-rafımızda fazıl yok, ne yapalım? Bizi toparlayacak, bize yön verecek lider yok, ne yapalım? Karizmatik lider yok efendim, ne yapalım? Para yok, pul yok, ekonomik gücümüz yok, dergi yok, cemaat yok, cemiyet yok! Bu durumda biz ne yapabiliriz?” Hep böyle demiyor muyuz bugün? Ah şunlar şunlar bir olsa! Hayır mesele öyle değil. Allah var ya, tamam müslüman olalım. Allah var ya, ne yapacaksak yapalım. Bakın Allah öyle diyor. “Peygamberim sen Rabbinin hükmüne sabret! Rabbin var mı? Rabbin ne dedi? Rab-bin ne istedi? Rabbin nasıl istedi? Rabbin nasıl hükmetti? Sen başkasına değil ona bak! Onu dinle! Başkasına bakma! Sabret, diren, dayan ve devam et yoluna! Devam et kulluğuna!” Yani Rabbin sana ne tür bir soru göndermişse, “tamam ya Rabbi! Münasiptir ya Rabbi! Uygundur ya Rabbi! Senin beni imtihan şeklin güzeldir ya Rabbi! En münasibini, en mütenasibini sen bilirsin ya Rabbi!” demek, teslim olmak sabırdır işte. Belâlara, musîbetlere, küfrün amansızlığına, küfrün enginliğine, derdin çokluğuna, çevredekilerin ilgisizliğine, yakınların ihanetine, mü'minlerin cehaletine veya toplumsal cinayetlere rağmen mü'min sabretmek durumundadır. Her şeye rağmen mü’min Allah’a kulluk yo-lunda tökezlemeden yoluna devam etmeyi becerebilmelidir. Tüm insanlık karşımıza geçip alkışlasa ya da tüm dünya bize düşman kesilip yuhalasa da Allah’ın istediği biçimde yapacağımızı yine yapmaya, yo-lumuza yine devam etmeye bakalım. Allah ne dediyse yapalım, ne de-meydiyse yapmayalım! Şımarmayalım ya da korkup vazgeçmeyelim. İşte bir örnek. “Sabret peygamberim ve sakın: Hût sahibi gibi de olma! Sakın ha peygamberim, kavminin serkeşliğine, toplumunun inkarına, isyanına, yalanlayıp reddine canı sıkılıvermiş morali bozuluvermiş Hût sahibi gibi, Yunus (a.s) gibi olma sen!” Kur’an-ı Kerîm’in pek çok yerinde “Peygamberim, şöyle ol! Böyle ol! İbrahim (a.s.) gibi ol! İsmail (a.s.) gibi ol! Nuh (a.s.) gibi ol!” buyurularak peygamberine örnekler sunan Mevlâmız burada da Peygamberine “sakın ha Hût sahibi gibi olma!” buyurur. Yani Hz. Yunus-un bir dönemi, bir bölümü, bir yönü gibi olma! buyurulmaktadır. Ne yapmıştı Yunus (a.s.)? Nasıl yapmıştı? Nasıl davranmıştı? Sahibu’z Zünnûn, sahib’ul Hût diye isimlendirilen Hz Yunus, Kur’an-ı Kerîm’de 6 yerde anlatılır. Bunlardan iki yerde, Nisa 63 ve En’âm 86’ da sadece peygamber olduğu anlatılır ve hayatına hiç girilmez. Ama Yunus sûresinde uzunca ve bir de işte bu sûrede de kısmen hayatı anlatılır. Ama tabi Kur’an bize bir peygamberin hayatını anlatmak için gelmemiştir. Kur’an bize, bizim kulluğumuzu anlatmak için gelmiştir. İşte burada da onun hayatından bizim kulluğumuza örnek olacak yönünü anlatır ve bitirir. Allah’ın elçisi, Ninova toplumunu Allah’tan aldığı görevle uyarır. Toplum onu dinlemez. Toplumunu Allah’tan kendilerine gelmekte olan bir azapla uyarır. Ama henüz azap gelmeden, Allah’tan kendisine hicret emri gelmeden toplumunu terk eder. Toplumun inkarcı tavırları karşısında, yola gelmeyişleri karşısında siliverir onları. Belki gülmüştü yüzlerine, belki acı bir tebessüm atmıştı, belki nefret etmişti ama acele etmişti. Kaçmıştı görevden. Halbuki bir peygamberin Allah’tan kendisine hicret emri gelmeden görev mahallini terk etmemesi gerekiyordu. Ölecekse orada ölmeliydi. Allah dilemedikçe orada da ölmeyecekti tabii. Dövecekler, sövecekler, hapse atacaklar, ateşe atacaklar ama yine de gitmeyecekti oradan. Fakat gitti işte. Niye gitti? Öyle yapılınca başımıza nelerin geleceğini bize anlatma adına, gösterme adına, bize bir ders verme adına gitti. Bize bir misal olsun diye arzetti Allah. Yunus sûresinin anlattığına göre koşarak gitmişti. Kölenin efendisinden kaçtığı gibi toplumundan kaçtı ve bir gemiye bindi. Yolda bir fırtına sonucu alabora oldu ve gemide bir kura çekildi. Yunus (a.s.) kendi suçluluğunun farkındaydı ya, belki bizzat kendisi bunu teklif eder ya da kura kendisine çıktığı için denize atılmayı rahat rahat kabul eder ve atılır. Sonra denizde bir balık tarafından yutulur. Allah buyurur ki bakın: “Hani o balığın karnında yutkunarak kederle dolu olduğu halde, Rabbine yalvarıyor, dua ediyordu.” Yunus (a.s) bir süre denizin içinde, balığın karnında karanlıklar içinde kaldı. Denizin içi karanlık, balığın karnı karanlık, işte bu kasvetli karanlıklar içinde Allah’ı zikrediyor, Rabbina dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. O halde bizler de en karanlıklar içinde bile kalsak, en olumsuz şartlar altında bile bulunsak yine Rabbimize iltica edeceğiz. “Aman yetiş ey falan! Ey filan” demeyecek, sadece Allah’a dua edecek ve “yetiş Allah’ım!” diyeceğiz. Rab-bına dua etti, Rabbini tesbih etti. Enbiyâ sûresinde de bu tesbihi anlatılır: “Allah’ım! Seni tesbih ederim! Senden başka İlah yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim.” (Enbiyâ 87) Yunus (a.s) da bizim için böyle bir tesbih örneği de vardır.
49. “Rabbinin katından ona bir nimet ulaşmasaydı, kınanmış olarak sahile atılacaktı.” Eğer Rabbinden ona bir nimet yetişmiş olmasaydı, yani tevbe imkânı olmasaydı, Allah ona bu davranışından ötürü tevbe imkânı lüt-fetmemiş olsaydı, eğer pişmanlığı kabul edilmeseydi veya bu biraz önce anlatılan tesbihi ona empoze edilmeseydi, Allah’tan bu kelimeler öğretilmeseydi: “Zemmedilmiş, levm edilmiş, kötülenmiş olarak o fezaya, o boşluğa atılıverecekti.” Ama Hz Yunus pişman oldu. Yaptığından pişmanlık duydu, affı için Rabbine iltica etti, tevbe etti de bundan kurtuldu, diyor Rabbimiz. Peki ne anlatıyor bununla Rabbimiz bize? Bu âyet kâfirler için şunu söylüyor: “Ey kâfirler! Bakın Allah’ın bu sevgili kulu, Allah’ın kutlu elçisi bile Allah’a isyan edince Allah onun cezasını verdi. Bilesiniz ki Allah size de ceza verecektir! Bir peygamber yanında sizin ne değeriniz var ki? Neyinize güveniyorsunuz? Ama şurasını da göz ardı etmeyin ki bakın buna rağmen tevbe edince de onu affetti. Eğer yaptığınız yanlışlardan döner, eğer tevbe ederseniz, bilesiniz ki sizleri de aynen onun gibi affedecektir.” Mü’minler için de: “Ey mü’minler iman ettik diye, müslüman olduk diye sakın şımarmayın ha! Allah’a, peygambere yakınlığınızdan dolayı şımarmayın! Yapacağınızı yapın, değilse peygamber bile olsanız cezaya çarptırılırsınız! Bu işin şakası yoktur,” denmektedir.
50-51. “Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu in-kar edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde nerdeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. “O delidir” diyorlardı.” Allah onu seçti. Allah onu affedip seçilmişlerden kıldı da tarihte helâkten dönen tek kavim olan kavme yine onu peygamber olarak gönderdi. Kavmine verilen azap süresi dolunca, kavmi tevbe edip Allah’-tan af diledi. Allah da onları affetti ve üzerlerine gelmekte olan azabı kaldırdı Rabbimiz. Nihayet Hz. Yunus, kavminin helâk olmadığını, tev-beleri sonucu Allah’ın onları affettiğini öğrenince tekrar onlara dönüp geldi de kavmi ona iman etti. Yunus’un (a.s) dört hatası onu bu kadar eziyete soktu: 1- Yunus (a.s.) görevini, birilerine rağmen veya birilerine binaen yapmıştı. Kesinlikle yasaktı bu. Oysa bu özelliğinin dışında En’âm 90’da anlatıldığına göre Yunus (a.s.) bizler için en güzel bir örnektir diyor Rabbimiz. Demek ki birinci hatası tebliğini birilerine binaen, birilerine rağ-men yapmasıydı. Öyleyse biz de davranışlarımızı birilerine rağmen, birilerine binaen ayarlamayacağız. İnsanlar dinlemediler, insanlar değer vermediler diye hareketlerimizi ona göre değiştirmeyeceğiz. Onlar öyle yaptılar diye biz de ters davranmayacağız. Ama onlar öyle diye de düz davranmayacağız. Sadece Allah dedi diye yapacağız yapacağımızı. İşte en büyük yanlışlarımızdan biri budur. Ya seviyoruz, ya nefret ediyoruz, ya beklediğimiz gerçekleşmiyor, insanlar bizi dinlemi-yorlar, istenilen noktaya gelmiyorlar, adam olasıları yok diye sapıveriyoruz, dağıtıveriyoruz kendimizi Allah korusun. Ya da insanlar dinler görününce de şımarıveriyoruz. Olunca şımarıyor, olmayınca da dağıtıveriyoruz, ümitsizliğe kapılıveriyoruz. Birine beş yıl emek çekiyoruz, olmuyor diye üzülüp, moral bozup bırakıveriyoruz. Peki ona iyi davrandığımız, uğraşıp, didinip, emek çektiğimiz o beş yıl içinde ona bu kadar iyi davranmamızın sebebi neydi? Onun İslâm’a ihtiyacıydı değil mi? Peki bugün ihtiyacı yok mu aynı İslâm’a? Elbette var, öyleyse de-vam etmeliyiz. Ya da ona yaptığımız bu beş yıllık çabamızı Allah için yapıyorduk değil mi? Evet. Peki şimdi niye bırakıyoruz? Aynı Allah bu-gün de buna lâyık değil mi? Ama şu ayrı, sadece ona mı din anlataca-ğız? Elbette hayır. Öyleyse bıkmayacağız, usanmayacağız, anlatmadan anlamalarını beklemeyeceğiz. 2- Kavmine gelecek azabın geleceği vakti kendisi tayin etmeye kalktı. “Üç gün sonra Rabbinizden size azap gelecek eğer adam olmazsanız” dedi. 3- Kavmine haber verip uyardığı azabın gelmesinden önce kavmini terk etti. Üç gün sonra size azap gelecek demişti ama bu üç günün sonunu kendisi beklemeden kavmini terk etti. Halbuki Allah’tan böyle bir hicret emri gelmemişti kendisine. 4- Kavminin tevbe edip te Allah’ın kendilerini affedip azabın kaldırılmasından sonra kendisi dönmeyip Allah’ın onu döndürmesidir. “Öyleyse ey Nebim! Allah sana hükmünü gönderinceye kadar sabret! Sakın sıkılıp ta kaçıp gitme! Endişe etme Allah mutlaka imdada yetişir,” diyor ve böylece hem ona hem de bize bir örnek sabırsızlık örneği veriyor Rabbimiz. Öyleyse bugün bizler de sabredeceğiz. Günahtan kaçmaya sabır, bizi imandan, İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışan şer güçlerin karşısında dayanmaya sabır, bizi satın almak isteyenlere karşı, altımıza atacakları bir koltukla bizi Allah’ın dinini tebliğden uzaklaştırmaya çalışanlara karşı, ağzımıza bir bant yapıştırıp konuşturmamak için kodese atmak isteyenlere karşı sabır, sabır, sabır.. Bakın Allah’ın el-çisi önce anlatmış, toplumunu uyarmış, sonra onlar kabullenmeyince kaçmış. Ama bizler anlatmadan kaçıyoruz, uyarmadan adam olmalarını bekliyoruz. Belki de bugün bütün bu konularda Allah’ın bizden istediği sabrı gösteremeyerek kaçtığımız için biz de şu anda tıpkı Hz. Yunus (a.s) gibi balık tarafından, balığın karnından daha beter şu toplum tarafından yutulmuşuz da haberimiz yok. Pisliğin içine diz boyu gömülmüşüz de haberimiz yok. Unutmayalım ki bundan kurtulmanın yo-lu tevbe ederek, Allah’a dönmek ve Allah’ın istediği gibi kulluk görevlerimizi yerine getirmektir. “Onlar bütün bu gerçekleri dile getiren, insanı kulluğa çağıran bu Kur’an’ı duydukça öfkeden deliye dönüyorlar, kendilerini yiyecekmiş gibi ayrı, bir de sanki peygamberi yiyecekmiş gibi bir gözle bakıyorlar. Peygambere delice gözle bakıyorlar, sanki yok ediverecek, de-viriverecek, silip süpürüverecek bir gözle bakıyorlar.” Bir de deli diyorsunuz utanmadan ona. Madem deli, madem cinnî, cin çarpmış birisidir o peygamber, o zaman niye bu kadar düşmansınız ona? Niye bu kadar ondan korkup tedbirler alıyorsunuz? Hangi deliye bu kadar nefret edilir? Hangi deliye bu kadar nefret edilmiş bugüne kadar? Hangi deliye bu kadar gayz ve kin taşınılır? Ne bu haliniz sizin böyle? Madem mecnunsa bırakıverin onu kendi haline. Bakın çevrede yığınlarla deli var, mecnun var, hangisinin peşine bu kadar insan takılmış? Hangisi sizi bu kadar korkutmuş? Araplardan bir adam, kendisini riyazata çekiyormuş, sonra bir deve, bir koyun gösteriyorlarmış. Ne kadar da hoş diye adam bir baktı mı, deve devriliveriyormuş. Müthiş göz etkisi olan bir adam. İşte müşrikler bu tür adamlara rica ediyorlardı. “Ne olur o etkili gözünüzle bir bakıverin de şu Muhammedin işini bitiriverin” diyorlardı. Hani gücü yetse, adam gözüyle yiyecek deriz ya, veya hırsızın mala baktığı gibi bir bakış anlıyoruz. Sanki peygamberi yok ediverecekler böyle.
50-51. “Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu in-kar edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde nerdeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. “O delidir” diyorlardı.” Allah onu seçti. Allah onu affedip seçilmişlerden kıldı da tarihte helâkten dönen tek kavim olan kavme yine onu peygamber olarak gönderdi. Kavmine verilen azap süresi dolunca, kavmi tevbe edip Allah’-tan af diledi. Allah da onları affetti ve üzerlerine gelmekte olan azabı kaldırdı Rabbimiz. Nihayet Hz. Yunus, kavminin helâk olmadığını, tev-beleri sonucu Allah’ın onları affettiğini öğrenince tekrar onlara dönüp geldi de kavmi ona iman etti. Yunus’un (a.s) dört hatası onu bu kadar eziyete soktu: 1- Yunus (a.s.) görevini, birilerine rağmen veya birilerine binaen yapmıştı. Kesinlikle yasaktı bu. Oysa bu özelliğinin dışında En’âm 90’da anlatıldığına göre Yunus (a.s.) bizler için en güzel bir örnektir diyor Rabbimiz. Demek ki birinci hatası tebliğini birilerine binaen, birilerine rağ-men yapmasıydı. Öyleyse biz de davranışlarımızı birilerine rağmen, birilerine binaen ayarlamayacağız. İnsanlar dinlemediler, insanlar değer vermediler diye hareketlerimizi ona göre değiştirmeyeceğiz. Onlar öyle yaptılar diye biz de ters davranmayacağız. Ama onlar öyle diye de düz davranmayacağız. Sadece Allah dedi diye yapacağız yapacağımızı. İşte en büyük yanlışlarımızdan biri budur. Ya seviyoruz, ya nefret ediyoruz, ya beklediğimiz gerçekleşmiyor, insanlar bizi dinlemi-yorlar, istenilen noktaya gelmiyorlar, adam olasıları yok diye sapıveriyoruz, dağıtıveriyoruz kendimizi Allah korusun. Ya da insanlar dinler görününce de şımarıveriyoruz. Olunca şımarıyor, olmayınca da dağıtıveriyoruz, ümitsizliğe kapılıveriyoruz. Birine beş yıl emek çekiyoruz, olmuyor diye üzülüp, moral bozup bırakıveriyoruz. Peki ona iyi davrandığımız, uğraşıp, didinip, emek çektiğimiz o beş yıl içinde ona bu kadar iyi davranmamızın sebebi neydi? Onun İslâm’a ihtiyacıydı değil mi? Peki bugün ihtiyacı yok mu aynı İslâm’a? Elbette var, öyleyse de-vam etmeliyiz. Ya da ona yaptığımız bu beş yıllık çabamızı Allah için yapıyorduk değil mi? Evet. Peki şimdi niye bırakıyoruz? Aynı Allah bu-gün de buna lâyık değil mi? Ama şu ayrı, sadece ona mı din anlataca-ğız? Elbette hayır. Öyleyse bıkmayacağız, usanmayacağız, anlatmadan anlamalarını beklemeyeceğiz. 2- Kavmine gelecek azabın geleceği vakti kendisi tayin etmeye kalktı. “Üç gün sonra Rabbinizden size azap gelecek eğer adam olmazsanız” dedi. 3- Kavmine haber verip uyardığı azabın gelmesinden önce kavmini terk etti. Üç gün sonra size azap gelecek demişti ama bu üç günün sonunu kendisi beklemeden kavmini terk etti. Halbuki Allah’tan böyle bir hicret emri gelmemişti kendisine. 4- Kavminin tevbe edip te Allah’ın kendilerini affedip azabın kaldırılmasından sonra kendisi dönmeyip Allah’ın onu döndürmesidir. “Öyleyse ey Nebim! Allah sana hükmünü gönderinceye kadar sabret! Sakın sıkılıp ta kaçıp gitme! Endişe etme Allah mutlaka imdada yetişir,” diyor ve böylece hem ona hem de bize bir örnek sabırsızlık örneği veriyor Rabbimiz. Öyleyse bugün bizler de sabredeceğiz. Günahtan kaçmaya sabır, bizi imandan, İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışan şer güçlerin karşısında dayanmaya sabır, bizi satın almak isteyenlere karşı, altımıza atacakları bir koltukla bizi Allah’ın dinini tebliğden uzaklaştırmaya çalışanlara karşı, ağzımıza bir bant yapıştırıp konuşturmamak için kodese atmak isteyenlere karşı sabır, sabır, sabır.. Bakın Allah’ın el-çisi önce anlatmış, toplumunu uyarmış, sonra onlar kabullenmeyince kaçmış. Ama bizler anlatmadan kaçıyoruz, uyarmadan adam olmalarını bekliyoruz. Belki de bugün bütün bu konularda Allah’ın bizden istediği sabrı gösteremeyerek kaçtığımız için biz de şu anda tıpkı Hz. Yunus (a.s) gibi balık tarafından, balığın karnından daha beter şu toplum tarafından yutulmuşuz da haberimiz yok. Pisliğin içine diz boyu gömülmüşüz de haberimiz yok. Unutmayalım ki bundan kurtulmanın yo-lu tevbe ederek, Allah’a dönmek ve Allah’ın istediği gibi kulluk görevlerimizi yerine getirmektir. “Onlar bütün bu gerçekleri dile getiren, insanı kulluğa çağıran bu Kur’an’ı duydukça öfkeden deliye dönüyorlar, kendilerini yiyecekmiş gibi ayrı, bir de sanki peygamberi yiyecekmiş gibi bir gözle bakıyorlar. Peygambere delice gözle bakıyorlar, sanki yok ediverecek, de-viriverecek, silip süpürüverecek bir gözle bakıyorlar.” Bir de deli diyorsunuz utanmadan ona. Madem deli, madem cinnî, cin çarpmış birisidir o peygamber, o zaman niye bu kadar düşmansınız ona? Niye bu kadar ondan korkup tedbirler alıyorsunuz? Hangi deliye bu kadar nefret edilir? Hangi deliye bu kadar nefret edilmiş bugüne kadar? Hangi deliye bu kadar gayz ve kin taşınılır? Ne bu haliniz sizin böyle? Madem mecnunsa bırakıverin onu kendi haline. Bakın çevrede yığınlarla deli var, mecnun var, hangisinin peşine bu kadar insan takılmış? Hangisi sizi bu kadar korkutmuş? Araplardan bir adam, kendisini riyazata çekiyormuş, sonra bir deve, bir koyun gösteriyorlarmış. Ne kadar da hoş diye adam bir baktı mı, deve devriliveriyormuş. Müthiş göz etkisi olan bir adam. İşte müşrikler bu tür adamlara rica ediyorlardı. “Ne olur o etkili gözünüzle bir bakıverin de şu Muhammedin işini bitiriverin” diyorlardı. Hani gücü yetse, adam gözüyle yiyecek deriz ya, veya hırsızın mala baktığı gibi bir bakış anlıyoruz. Sanki peygamberi yok ediverecekler böyle.
52. “Oysa Kur’an, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir.” İsterseniz kahrolun! İsterseniz çatlayın, patlayın! İsterseniz ka-bul etmeyin bu kitabı! İsterseniz reddedin bu peygamberi! Ama bilesiniz ki sadece size değil, sadece Araba değil, sadece Mekke’ye, Mekke ehline, sadece Türk’e, sadece o çağa, sadece bu çağa değil, bütün çağlara, bütün insanlara, bütün mahlukât ve mevcudata, bütün alemlere bir uyarı, bir zikir, bir öğüttür bu Kur’an. Sizler bugün burada, bu ülkede, bu şehirde, bu zamanda bu Kitaba sahip çıkmazsanız bile elbette ona sahip çıkacaklar ve bu Kitapla izzet kazananlar olacaktır. Çünkü bu Kitap ne bu memleketle, ne de bu zamanla mukayyet değildir, diyor Rabbimiz.