3. “Ey Muhammed! İnanan bir millet için, sana Mûsâ ve Firavun olayını olduğu gibi anlatacağız.” Ey peygamberim, iman etmek isteyen, yol bulmak isteyen, hayatlarını bununla düzenlemek isteyenler için Biz sana Mûsâ ve Firavunun haberini okuruz, okuyoruz. Biz sana Mûsâ’nın ve Firavunun haberini hak olarak, haklı olarak, doğru olarak okuyoruz. Evet kâinatın sahibi olan, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah binlerce yıl önce gerçekleşmiş bir hadisenin anlatımıyla, vahyiyle peygamberini bilgilendiriyor, şereflendiriyor. Tabii peygamber şahsında kıyamete kadar Rab-bimizin bu haberleriyle bilgilenmek, şereflenmek, iman etmek isteyen mü’minleri de şereflendirmek istiyor. Evet demek ki bu haberin Rasulullah efendimize okunmasının hikmeti hem Rasulullah efendimizin şereflendirilmesi, hem de kıyamete kadar bu haberlerle ilgilenen kullarına şeref kazandırmasıdır. İşte şu anda bu Mübîn olan kitabı elimize aldık ve Rabbimizin şeref sebebi olan bu haberini bizler de okuyoruz, dinliyoruz. O haberlere bizler de şahitlik ediyoruz. İnsanların başka haberler peşine düştüğü, şeytan haber merkezlerinin yalan haberleri altında ezildiği, düşünme melekelerini bile kaybetmekle karşı karşıya kaldıkları, türlü türlü bunalımlar içine düştükleri bir dünyada şu anda bizler Rabbimizin haberleriyle meşgul oluyoruz. En doğru, en gerçek haberlerle birlikteyiz. Her şeyi bilen, mutlak bilen, bilgisi tam olan, bilgi kendisinden olan Rabbimizin bu sûresinde bize lâzım olan göklerden, yerden, geç-mişten, gelecekten verdiği mutlak doğru haberleriyle peygamberini ve onun yolunun yolcusu olan bizleri en doğru yola, Sırat-ı Müstakime, kulluk yoluna, cennet yoluna ulaştırırken, işte bir Allah haberiyle daha şereflenmenin, bilgilenmenin, hidâyet bulmanın izzet ve şerefine ulaşıyoruz. Haberin okuyucusu Allah, dinleyicisi peygamber. Okuyucu peygamber dinleyicisi sahâbe. Okuyucusu sahâbe dinleyicisi müslü-manlar. Okuyucusu şu anda ben dinleyicisi sizler. Kıyamete kadar tüm müslümanlar okuyacaklar, tüm müslümanlar dinleyecekler. Tüm müslümanlara ulaşacaktır bu haberler. Çünkü bu kitap Allah koruması altındadır ve kıyamete kadar bu haberler bozulmadan gelecek nesillere intikal edecektir.
4. “Firavun memleketin başına geçti ve halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu; çünkü o, bozguncunun biriydi.” Muhakkak ki Firavun arzda, Mısır’da büyüklendi. Kendi büyük gördü, insanlara kendini büyük gösterdi. Mısır’da tanrılığını iddia etti. En yüce arlık benim, benim üzerimde başka üstün varlık yoktur dedi. Mısır halkı üzerinde egemenlik iddiasında bulundu. Bu ülkede tanrı benim, bana itaat edeceksiniz, beni dinleyeceksiniz, benim arzularımı yerine getirecek, benim yasalarımı uygulayacaksınız dedi. Benden başka Rab, ilah, melik tanımayacaksınız dedi. Üzerlerine egemenleştiği, Rableştiği Mısır halkını da fırkalara, gruplara, partilere ayırdı. Firavunun yaşayabilmesi için buna ihtiyaç vardı. Tüm zalimlerin buna ihtiyacı vardır. Çünkü halkın Firavunlara karşı tek yumruk, tek güç, tek yürek haline gelmeleri Firavunların sonu olacaktı. Onun için halk bölünmeliydi. Çünkü halkta kendilerine zulmeden Firavunlara karşı mutlaka bir tepki olacaktır. Firavunun zulmünü sürdürebilmesi için, iktidarını koruyabilmesi için tek çare halkını birbirine muhalif çeşitli gruplara, çeşitli partilere ayıracaktı. Bu partiler, bu gruplar birbirleriyle vuruşurlarken Firavunlar yaşayacaklardı. Yâni Firavunlara karşı işleyecek reaksiyon halkın kendi bünyesinde pasifize edilecekti. Firavunlara yapılacak düşmanlık, grupların kendi aralarında yok edilecekti. Böylece halkı gruplara ayıran Firavun perde arkasından kuvvetlenen gruba karşı onları zayıflatmak için karşılarındaki zayıfları destekleyecektir. Ve kendilerine yardım edilen gruplar gözünde Firavun kurtarıcı bir aziz haline gelecekti. Ve bu partiler arasındaki kavga sürüp giderken Firavunlar yaşama imkânı bulacaktı. İşte şu anda dünyanın her tarafında bu senaryo devam etmektedir. Mısırda köleleştirilmiş İsrâil oğullarına en akla gelmedik yöntemlerle zulmediyor, erkek çocuklarını öldürerek, kızlarını da hayasızlaştırarak onları da zayıflatıyor, güçsüz hale getiriyordu. Erkeklerine hayat hakkı tanımıyor kızlarını da hayasızlaştırarak Mûsâları doğurma özelliğinden mahrum bırakıyordu. Zalim Firavun böylece kendisi Allah’ın istediği bir hayatı yaşamadığı gibi, insanların da Allah’a kul olmalarına engel oluyordu.
5,6. “Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Hâmân ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.” Evet Firavunun, Firavun sisteminin zulüm çarkları altında ezilen, sömürülen, köleleştirilen, mus’taz’aflar haline getirilen, ırzları, namusları yok edilen, şahsiyetleri silinen kullarının savunulmalarını, bu zulümden kurtarılmalarını bizzat Rabbimiz kendi üzerine alıyor. Bakın buyuruyor ki Rabbimiz. Biz istedik ki o mus’taz’aflara, o zayıflatılmış kullarımıza sahip çıkalım, onlara yardım edelim, desteğimizle onlara Firavunlar karşısında lütuflarda bulunalım, onları yeryüzünün egemenleri, yeryüzünün imamları, önderleri kılalım. Yardımımız ve desteğimizle onları tekrar hürriyetlerine kavuşturalım, iktidara getirelim, onlara imkân ve fırsat verelim ki onlar yeryüzünde Firavunların zulümlerini bitirip Benim istediğim hayatı yaşamada ve yaşatmada önderler olsunlar. Bulundukları coğrafyada Firavunların zulüm yasalarını değiştirip Benim kulluk yasalarımı egemen kılsınlar. Benim arzularımı yerine getirmede, Bana kulluk konusunda önderler, örnekler olsunlar, imamlar olsunlar, herkese kulluğun nasıl olacağını göstersinler. Evet Biz istedik ki o mustaz’afların kaderini değiştirelim. Ayaktakileri baş yapalım, baştakileri zelil edelim. İktidarı bize düşman olan zalimlerin elinden alalım da mus’taz’aflara verelim. Onlara yeryüzünde güç, kuvvet, saltanat verelim ki âdil bir yönetimin, müslümanca bir hayatın nasıl olacağını göstersinler. Zalimlere karşı onları destekleyelim ki zalim Firavunun, Hâmân’ın ve ordularının Benim desteğimdeki müslümanlardan nasıl korkup sakındıklarını gösterelim. Yıllardır bu mus’taz’aflar bir gün güçlenip de bize kafa tutacak hale gelmesinler diye tedbir üstüne tedbirler alan o alçaklara korktuklarının nasıl başlarına geldiğini onlara bir gösterelim. Firavunun korkulu rüyasıydı bu mus’taz’aflar. Tüm yeryüzü zalimlerinin korkulu rüyasıdır mus’taz’aflar. Çünkü tüm zalimler zulümlerinin farkındadırlar. Zulmettikleri, kanlarını emdikleri mustaz’afların mutlaka bir gün uyanıp kendilerinden zulümlerinin hesabını soracaklarını bilmektedirler. Her gece hafakanlar geçirmektedirler acaba uyandılar mı? Acaba kendilerine geliyorlar mı? diye. Acaba hesaplaşma başlıyor mu diye ödleri kopmaktadır. İşte bu yüzden Firavun da uykularını kaybediyordu. Acaba ülke yönetiminde yeniden müslümanlar egemen olup ta kendi tanrılığını bitirip, Allah’ın istediği hak ve adâlet ölçülerine göre bir hayatı tesis edecekler mi? Acaba tüm insanlara gerçek hürriyeti tattıracaklar, benimkiyle Allah’ınkinin farkını hissettirecekler mi? diye ödü kopuyordu. Buna engel olabilmek için, Allah sisteminin uygulanmaya konmaması için, kendi sömürü düzenini devam ettirebilmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. İsrâil oğullarının başarılı olmasını istemiyordu. Onun için olmadık zulümler irtikap ediyordu. Müslümanların erkek çocuklarını öldürüyor, kızlarını, kadınlarını da hayasızlaştırıyordu. İşte Rabbimiz de Firavunun zulüm çarkları arasında ezilen, yok edilen, zayıflatılan, iffet ve namusları kirletilen kullarımızı Biz yeryüzünde destekleyip egemen kılmak, onları iktidara getirmek ve yeryüzünde Allah egemenliğini kurmaları yolunda, müslümanca bir hayatı gerçekleştirmeleri noktasında rol almalarını sağlayacağız buyuruyor. Göklerin ve yerin sahibi olan, göklerde ve yerde yetki elinde olan, tek söz sahibi olan Rabbimiz kararını bu noktada veriyordu. Allah öyle hükmetmişti ve hükmü mutlaka gerçekleşecekti. İşte bu yasasının ha-beri böylece geliyordu. Bu savaşın iki tarafı vardı. Bir tarafta Allah, diğer tarafta da Allah vardı. İman küfür savaşında bu değişmeyen bir yasadır. Kâfirler mü’minlerle verdikleri her bir savaşta mutlaka karşılarında Allah’ı bulacaklardır. Evet savaşın iki tarafı vardı. Allah ve Firavun. Elbette bu savaşta Firavunun bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardı. Firavun istediği kadar müslümanları yok etmek için planlar yapsın, Rab-bimiz de Mûsâ (a.s) hesabına, müslümanlar hesabına bir hesabın içine giriyordu. Bakalım bu hesap nasıl gerçekleşecek? Rabbimizin okuduğu bu haberi Mekke’de kâfirler karşısına çok zor günler yaşayan müslümanlar dinliyorlardı. O günün dünyasında Firavunun rolünü oynayan Mekkeli müşrikler müslümanlar göz açtır-mıyorlardı. Müslümanları bir kaşık suda boğmanın hesabını yapıyorlardı. Aynen Firavun gibi müslümanlara hayat hakkı tanımamaya çalışıyorlardı. Tıpkı Firavun dönemi müslümanları gibi o günkü müslü-manların tek suçları da Rabbim Allah demekti. Tüm zalim kâfirlerin gözünde en büyük işte buydu. İşte böyle bir ortamda Rabbimiz Mekkeli müslümanlara bu haberi okuyarak onlara büyük destek oluştururken Firavun yolunu takip eden düşmanlarına karşı da çok büyük bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Ve şu anda bu haberi dinleyen, tıpkı Firavun dönemi müslüman-ları gibi, Mekke dönemi müslümanları gibi zalimler tarafından bir kaşık suda boğulmak istenilen, Rabbim Allah demelerine izin verilmeyen bizleriz. Haber şu anda bize okunuyor. İyi dinleyelim ve haberin gelişmesine dikkat edelim. Dikkat edelim ki kimin dediği oluyor? İyi anlayalım göklere ve yere egemen kimmiş? İyi kavrayalım sonunda galip gelen taraf kimmiş?
5,6. “Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak onları önderler kılmak, onları varis yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Hâmân ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.” Evet Firavunun, Firavun sisteminin zulüm çarkları altında ezilen, sömürülen, köleleştirilen, mus’taz’aflar haline getirilen, ırzları, namusları yok edilen, şahsiyetleri silinen kullarının savunulmalarını, bu zulümden kurtarılmalarını bizzat Rabbimiz kendi üzerine alıyor. Bakın buyuruyor ki Rabbimiz. Biz istedik ki o mus’taz’aflara, o zayıflatılmış kullarımıza sahip çıkalım, onlara yardım edelim, desteğimizle onlara Firavunlar karşısında lütuflarda bulunalım, onları yeryüzünün egemenleri, yeryüzünün imamları, önderleri kılalım. Yardımımız ve desteğimizle onları tekrar hürriyetlerine kavuşturalım, iktidara getirelim, onlara imkân ve fırsat verelim ki onlar yeryüzünde Firavunların zulümlerini bitirip Benim istediğim hayatı yaşamada ve yaşatmada önderler olsunlar. Bulundukları coğrafyada Firavunların zulüm yasalarını değiştirip Benim kulluk yasalarımı egemen kılsınlar. Benim arzularımı yerine getirmede, Bana kulluk konusunda önderler, örnekler olsunlar, imamlar olsunlar, herkese kulluğun nasıl olacağını göstersinler. Evet Biz istedik ki o mustaz’afların kaderini değiştirelim. Ayaktakileri baş yapalım, baştakileri zelil edelim. İktidarı bize düşman olan zalimlerin elinden alalım da mus’taz’aflara verelim. Onlara yeryüzünde güç, kuvvet, saltanat verelim ki âdil bir yönetimin, müslümanca bir hayatın nasıl olacağını göstersinler. Zalimlere karşı onları destekleyelim ki zalim Firavunun, Hâmân’ın ve ordularının Benim desteğimdeki müslümanlardan nasıl korkup sakındıklarını gösterelim. Yıllardır bu mus’taz’aflar bir gün güçlenip de bize kafa tutacak hale gelmesinler diye tedbir üstüne tedbirler alan o alçaklara korktuklarının nasıl başlarına geldiğini onlara bir gösterelim. Firavunun korkulu rüyasıydı bu mus’taz’aflar. Tüm yeryüzü zalimlerinin korkulu rüyasıdır mus’taz’aflar. Çünkü tüm zalimler zulümlerinin farkındadırlar. Zulmettikleri, kanlarını emdikleri mustaz’afların mutlaka bir gün uyanıp kendilerinden zulümlerinin hesabını soracaklarını bilmektedirler. Her gece hafakanlar geçirmektedirler acaba uyandılar mı? Acaba kendilerine geliyorlar mı? diye. Acaba hesaplaşma başlıyor mu diye ödleri kopmaktadır. İşte bu yüzden Firavun da uykularını kaybediyordu. Acaba ülke yönetiminde yeniden müslümanlar egemen olup ta kendi tanrılığını bitirip, Allah’ın istediği hak ve adâlet ölçülerine göre bir hayatı tesis edecekler mi? Acaba tüm insanlara gerçek hürriyeti tattıracaklar, benimkiyle Allah’ınkinin farkını hissettirecekler mi? diye ödü kopuyordu. Buna engel olabilmek için, Allah sisteminin uygulanmaya konmaması için, kendi sömürü düzenini devam ettirebilmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. İsrâil oğullarının başarılı olmasını istemiyordu. Onun için olmadık zulümler irtikap ediyordu. Müslümanların erkek çocuklarını öldürüyor, kızlarını, kadınlarını da hayasızlaştırıyordu. İşte Rabbimiz de Firavunun zulüm çarkları arasında ezilen, yok edilen, zayıflatılan, iffet ve namusları kirletilen kullarımızı Biz yeryüzünde destekleyip egemen kılmak, onları iktidara getirmek ve yeryüzünde Allah egemenliğini kurmaları yolunda, müslümanca bir hayatı gerçekleştirmeleri noktasında rol almalarını sağlayacağız buyuruyor. Göklerin ve yerin sahibi olan, göklerde ve yerde yetki elinde olan, tek söz sahibi olan Rabbimiz kararını bu noktada veriyordu. Allah öyle hükmetmişti ve hükmü mutlaka gerçekleşecekti. İşte bu yasasının ha-beri böylece geliyordu. Bu savaşın iki tarafı vardı. Bir tarafta Allah, diğer tarafta da Allah vardı. İman küfür savaşında bu değişmeyen bir yasadır. Kâfirler mü’minlerle verdikleri her bir savaşta mutlaka karşılarında Allah’ı bulacaklardır. Evet savaşın iki tarafı vardı. Allah ve Firavun. Elbette bu savaşta Firavunun bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardı. Firavun istediği kadar müslümanları yok etmek için planlar yapsın, Rab-bimiz de Mûsâ (a.s) hesabına, müslümanlar hesabına bir hesabın içine giriyordu. Bakalım bu hesap nasıl gerçekleşecek? Rabbimizin okuduğu bu haberi Mekke’de kâfirler karşısına çok zor günler yaşayan müslümanlar dinliyorlardı. O günün dünyasında Firavunun rolünü oynayan Mekkeli müşrikler müslümanlar göz açtır-mıyorlardı. Müslümanları bir kaşık suda boğmanın hesabını yapıyorlardı. Aynen Firavun gibi müslümanlara hayat hakkı tanımamaya çalışıyorlardı. Tıpkı Firavun dönemi müslümanları gibi o günkü müslü-manların tek suçları da Rabbim Allah demekti. Tüm zalim kâfirlerin gözünde en büyük işte buydu. İşte böyle bir ortamda Rabbimiz Mekkeli müslümanlara bu haberi okuyarak onlara büyük destek oluştururken Firavun yolunu takip eden düşmanlarına karşı da çok büyük bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Ve şu anda bu haberi dinleyen, tıpkı Firavun dönemi müslüman-ları gibi, Mekke dönemi müslümanları gibi zalimler tarafından bir kaşık suda boğulmak istenilen, Rabbim Allah demelerine izin verilmeyen bizleriz. Haber şu anda bize okunuyor. İyi dinleyelim ve haberin gelişmesine dikkat edelim. Dikkat edelim ki kimin dediği oluyor? İyi anlayalım göklere ve yere egemen kimmiş? İyi kavrayalım sonunda galip gelen taraf kimmiş?
7. “Mûsâ'nın annesine: “Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman onu suya bırak; korkma, üzülme; Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" diye bildirmiştik.” Mûsâ dünyaya geliyor. Rabbimizin haberini okuduğu şahsiyet küçücük bir çocuk olarak varlık sahnesinde yerini aldı. Firavunun korkulu rüyası gerçekleşti. Halbuki Firavun O çocuk gelmesin diye, o çocuk doğmasın diye ölüm yasası çıkartmıştı. İsrâil oğullarının doğan bütün erkek çocuklarını öldürtüyordu. Hesabına göre doğar doğmaz Mûsâ öldürülecekti. Mutlaka Mûsâ bunlardan birisidir diye binlerce çocuğun, binlerce Mûsâ’ların kanına giriyordu. Tarihte hiç görülmemiş büyük bir tedbir alıyordu. Ama Onun tedbiri Allah’ın takdirini değiştirememiş ve işte korktuğu Mûsâ dünyaya gelmişti. Firavun Onu öldüreceğim diye çırpınıyor, ama Rabbimiz de Onu yaşatmaya karar vermişti. Rabbimiz Firavunun tün tedbirlerini, tüm düzenlerini, tuzaklarını boşa çıkarıp işte Firavunu yerin dibine geçirecek ve İsrâil oğullarını, mustaz’afları egemen kılacak çocuk dünyaya gelmişti. Mûsâ’nın annesi Firavunun zulmünden tedirgin, korku içinde. Ne yapacağını bil-miyor. Biraz sonra Firavunun cellatları gelecek ve Mûsâ’sını elinden alıp gözleri önünde öldürecekler. Anında Firavunun ölüm yasası uygulanacak. Mûsâ’nın annesi böyle bir müthiş bir korku içinde kıvranırken Biz ona vahy ettik buyuruyor Rabbimiz. Sakın korkma, sakın üzülme, rahat bir şekilde çocuğunu emzir. Durumundan korktuğun, gelmelerinden, bulmalarından endişelendiğin zaman da hemen Onu denize, onu suya, yâni Nil nehrine bırak. Bunu yaparken de sakın mahzun olma, kederlenip üzülme. Kesinlikle bilesin ki Biz Onu sana tekrar iade edeceğiz. Çocuğunu tekrar sana döndüreceğiz. Hiç korkma Onun başına hiçbir şey gelmeyecek. Ve yine bilesin ki biz Onu elçilerimizden kılacağız. Onu peygamber yapacağız buyurur Rabbimiz. Evet Firavun ve adamları müslümanların bulunduğu, İsrâil oğullarının yaşadığı gecekondularda çocuk arıyorlar. Gece yarısı evleri yokluyorlar köle mahallelerinde. Buldukları yerde, gördükleri anda öl-dürecekler müslümanların çocuklarını. Onların ayak seslerini duyan Mûsâ’nın annesi büyük bir korku içinde. İşte Rabbimiz yüreği korkudan parça parça olmuş kadıncağıza vahy ediyor. Firavun oğullarının tükürüklerini bile lâyık görmedikleri köle bir toplumun üyelerinden köle bir kadına vahy ediyor Rabbimiz. Bu ne büyük bir şeref değil mi? Mûsâ’nın annesi Allah vahyiyle şereflendiriliyor. Rabbimiz buyuruyor ki, korkma, üzülme. Eğer Onun öldürüleceğini hissedersen, gelmelerinden, bulmalarından endişelenirsen hemen Onu bir sandığın içine koy ve Nil’e bırakıver. Kesinlikle Onun başına hiçbir şey gelmeyecek. O Bizim korumamız altındadır ve O Bizim elçilerimizden olacaktır. Anne aynen Rabbimizin buyurduğu gibi yaptı. Hemen Onu bir sandığın içine koydu ve Nil’e bıraktı. Mûsâ suların üzerinde gidiyordu ve Rabbimizin iradesi, Rabbimizin koruması Onun üzerindeydi. Her şeye gücü yeten, her şeye hâkim olan Rabbimiz Onu Firavunun sarayına doğru yönlendirdi. O anda yine her şeyi yönlendiren Rabbimiz Firavunun hanımını ve nedimelerini de o tarafa doğru yönlendirdi. On-lar sarayın Nil’e bakan kısmında bir gezintiye çıkmışlardı. Ve Rabbi-mizin takdiriyle çocuk onlara doğru geliyordu. Ve suda gelen sandığı gördüler.
8. “Firavunun adamları onu almışlardı. Firavun, Hâmân ve askerleri, suçlu olduklarından; O, onlara düşman ve başlarına da dert olacaktı.” Firavun ailesi Onu, Mûsâ’yı bir lukata olarak, yitik bir emtia ola-rak buldular. Ve artık Mûsâ Firavunun sarayındaydı. Rabbimiz diyor ki, Firavun, Hâmân ve yardakçıları, hempaları suçlu oldukları için, zalim oldukları için Mûsâ kendilerine bir düşman ve başlarına bir dert olacaktı. Kendileri için bir düşman, bir hüzün, bir keder kaynağı olsun diye Mûsâ’yı onların yanına, saraya gönderdik diyor Rabbimiz. Çünkü Firavun, Hâmân ve askerleri büyük bir zulüm ve yanılgı içindelerdi. Alçaklar ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Allah konusunda, müslümanlar konusunda yanlış bir hesabın içine girmişlerdi. Allah’la savaşımlarında, müslümanlarla savaşımlarında yanlış bir hesabın içindeydiler. Allah’la baş edebileceklerini zannediyorlardı. Müslümanların kökünü kazıyabileceklerini hesap ediyorlardı. İşte böyle bir yanılgıyla karşı karşıyalar. Adına binlerce çocuğun kanına girdikleri, gelmesin diye, doğmasın diye tedbirler aldıkları çocuk şu anda kucaklarındaydı. İşte şu anda öldürmek istedikleri Mûsâ saraylarındaydı. Her konuda hâkim güç Allah’tı. Yeryüzünü idare eden onlar değil Allah’tı. Egemenlik onlarda değil Allah’taydı. Bakın Firavunun karısı dedi ki:
9. “Firavunun karısı: “Benim de senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydası olur yahut onu oğul ediniriz" dedi. Aslında işin farkında değillerdi.” Ey Firavun, benim de senin de gözün aydın olsun. İşte bir çocuk, nûr topu gibi bir erkek çocuğu. Bu çocukla ikimizin gözü de aydın olsun dedi. Kadıncağız çok hoş bir ifadeyle, çok güzel bir yorumla Mûsâ’yla gözlerinin aydınlığını istedi. Mûsâ’yı göz aydınlığı bildi. Sakın bunu öldürmeyelim, belki Onun bize faydası olur, yahut da Onu evlât ediniriz dedi. Aslında o kadın da Mûsâ’nın farkında değildi. Rivâyetlere göre hanımının göz aydınlığı talebine karşılık Firavun tam bunun tersini söyledi. Dedi ki hayır, ben ondan dolayı bir göz aydınlığı filan istemiyorum. Senin gözün aydın olsun dedi. Gerçekten de sonunda aralarındaki savaşta Firavunun göz aydınlığı olmayacaktı O Çocuk. O karısının göz aydınlığı olacaktı ama Firavunun sonunu hazırlayacaktı Mûsâ. Bu kadın Âsiye annemizdi. Âhirette bu kadının gözü aydın olacaktı. Büyük irade böyle istiyordu. Bakın iki peygamber karısı, o eve vahiy indiği halde, insanlık o evden yayılan vahiyle dirildiği halde o iki evin hanımı müslüman olmuyorlar da, yeryüzünün en despot, en zalim insanının karısı müslüman oluyor. Gerçekten çok garip bir dünya. Öyleyse hiç birimiz kesinlikle geleceğimizden enim olamayız. Rabbimize hep şöyle dua etmeliyiz: Ya Rabbi bizi müslümanca yaşat, müslümanca öldür. Bizi cennetine girdir ya Rabbi demek zorundayız. Değilse şu andaki gücümüz, kuvvetimiz, peygambere yakınlığımız hiçbir değer ifade etmeyecektir. İşte Nûh ve Lût (a.s)’ın hanımları, işte İbrâhim (a.s)’ı babası, işte Nûh (a.s)’ın oğlu ve işte Rasulullah efendimizin amcası. Ve işte ben tanrıyım diyen Firavunun karısı. Çocukları da olmadığı için Mûsâ’yı ölümden kurtarıp evlâtlık edinmek ve onunla göz aydınlığına ulaşmak istiyor. Mûsâ’yı bilmediği halde öyle söylü-yordu. Ve kadının teklifini kabul ettiler, kabul ettirdi Rabbimiz. O çocuk ta İsrâil oğullarından bir çocuktu. O çocuk korktukları çocuktu, ama bilmedikleri için kadının teklifini kabul ettiler. Çünkü büyük irade böyle istemişti, böyle kararlaştırmıştı. Devletleri kuran, devletleri yıkan, Firavunlara geçici yetkiler veren büyük irade böyle hükmetmişti. Kadının teklifiyle çocuk saraya girdi. Şimdi perdenin öbür sahnesine, çocuğunu kaybetmenin acıları içinde kıvranan Mûsâ’nın annesine bir bakalım, acaba o ne âlemde?
10. “Mûsâ'nın annesi, gönlü bomboş sabahı etti, (oğlundan başka bir şey düşünemiyordu). Allah'ın vaadine iyice inanması için kalbini pekiştirmeseydik, neredeyse saraya alınan çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vuracaktı.” Evet Mûsâ’nın annesi gönlü bomboş olarak sabahladı. Yüreği sıkıntılı olarak sabahı etti. Merak içindeydi. Mûsâ’sı gitmişti. Acaba ne olacaktı şimdi? Yavrucağızı, ciğerparesi nereye gitmişti? Başına neler gelmişti? Nil’in azgın dalgaları arasında acaba nerelere sürüklenip git-mişti? Acaba Firavunun askerleri Onu bulup öldürmüşler miydi? Rab-bimiz buyuruyor ki bakın: Kendi vaadine iyice inanması için, mü’min-lerden olması için eğer onun kalbini sağlamlaştırmasaydık az daha onu açığa vuracaktı. Yâni az kalsın ben bu gece bir erkek çocuk dünyaya getirdim ve korkumdan onu Nil’e bıraktım deyiverecekti. Yâni az kalsın, neredeyse sırrı ifşa ediverecekti. Ama Rabbimiz Onun kalbini sağlamlaştırdı. Mü’minlerden olması için Ona güç veriyor, imkân veriyor ve ana şefkatiyle onu rahatlatıyor. Ertesi gün:
11. “Mûsâ'nın ablasına: "Onu izle” dedi. O da, kimse farkına varmadan, Mûsâ'yı uzaktan gözetledi.” Kızına, Mûsâ’nın ablasına diyor ki, haydi erkek kardeşin Mûsâ’yı biraz takip et, biraz araştırıp Onun âkıbeti konusunda bana haber getir diyor. O kızcağız da saray erkanından, Firavunun adamlarından hiç kimsenin haberi yokken, gizliden gizliye uzaktan çocuğu gözetledi. Sarayda ne olup bitiyor? Bir hareketlilik var mı? diye uzaktan dikiz etti. Olay şöyle gelişiyor. Sarayda çocuğa sütanneler araştırıyorlar. Ama Allah’ın hikmetiyle Mûsâ buldukları hiç kimsenin, hiç bir kadının memesini almıyor. Çünkü Rabbimiz Ona böylece emrediyordu. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki:
12. “Önceden, süt annelerin memesini kabul etmemesini sağladık. Mûsâ'nın ablası: “Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi? “ dedi.” Biz önceden Ona süt annelerin memelerini almasını haram kıldık. Kimsenin memesini almıyordu çocuk. Baktılar ki kimsenin memesini almıyor, sarayın görevlileri aciz kaldılar. Bunun sebebini bil-miyorlardı. Çünkü Allah onların memelerini emme demişti. Bu durumu gözetleyen Mûsâ’nın kız kardeşi dedi ki, size sizin adınıza ona iyi bakacak, ona iyi davranacak bir ev halkını haber vereyim mi? Onu emzirecek bir aileyle tanıştırayım mı sizi? O aile bu çocuğa çok güzel gelecek dedi ve hemen gidip annesine haber verdi. Annesi çabucak gel-di ve çocuk annesinin sütünü hemen aldı. Böylece her şeye egemen olan, her şeyi dilediği gibi takdir buyuran Rabbimizin buyruğu gerçekleşmiş oldu. Evet Rabbimiz Mûsâ’yı annesiyle böylece buluşturuverdi. Göklerde ve yerde mutlak egemen olan, mutlak irade sahibi olan Allah, yetki sahibi olan Allah çocuğunu annesine, annesini de çocuğuna ulaştırıverdi. Annesine vahy edip korkma, onun başına hiçbir şey gelmeyecek ve onu sana döndüreceğiz buyurmuştu, işte sözünü yerine getirdi Rabbimiz. Çünkü hayata hakim olan, dilediğini dilediği gibi gerçekleştiren Allah’tır. Kimse O’nun iradesine engel olamaz. Mülkünde mutlak tasarruf sahibidir.
13. “Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah'ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler.” Evet böylece Biz onu ulaştırdık ki annesinin gözü aydın olsun, oğlundan dolayı üzülmesin. Ve kesinlikle bilsin ki Allah sözünden asla dönmez. Allah’ın vaadi haktır. Ve lâkin insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar. İnsanların pek çoğu Rablerini, Rablerinin gücünü, kudretini tanımıyorlar. Rabbimiz böylece Mûsâ’yı hem de Firavunun sarayında anasına teslim etti. Ana da sarayda, çocuk ta saraydadır. Ve Mûsâ anasının kucağında, anasının sütüyle, anasının şefkat ve eğitimiyle büyümeye başlıyor. Allah’ın vaadi böylece gerçekleşmiş oldu. Her şey Rabbimizin planladığı gibi olup bitti ve Firavunun yapabileceği hiçbir şey de yoktu. Çünkü yeryüzünün hâkimi Allah’tı. Mısır’da egemen olan Firavun değil Allah’tı. Firavunların yetkisi ancak Allah’ın izin verdiği kadardı. Allah bu yetkiyi kaldırıverdiği zaman tüm dünya meliklerinin yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Herkes büyük iradeye teslim olmak zorundadır. Allah’ın yetki vermediği alanlarda Firavunların hiçbir güç ve yetkileri yoktur. İşte gelmesin diye tedbirler aldığı Mûsâ Firavunun sarayında bir prens olarak büyümektedir. Öldürmek istediği çocuk kendi kucağında büyüyor. Allah yasasını böyle belirlemişti. Firavunun gözleri kör oldu da göremedi Mûsâ’yı.
14. “Mûsâ erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız.” Nihâyet Mûsâ ergenlik çağına ulaşıp ta güç kuvvet sahibi olunca, saçılıp serpilince, buluğ çağına ulaşınca Biz Ona ilim ve hikmet verdik diyor Rabbimiz. İlim ve dosdoğru yaşama gücü, hikmeti, basireti verdik. Yâni dünyayı tanıma, eşyayı yerli yerince bilme ve düzgün davranma özelliği verdik. Yâni Bizden elçilerimize ulaşan risalet bilgisinden bir kısmını ulaştırdık Mûsâ’ya. İşte muhsinleri, Allah’ı görüyormuşçasına Allah’a saygı ve kulluk tavrı sergileyenlere Biz böylece mükâfatlar veririz. Evet Rabbimizin bu anlatımından anlıyoruz ki Mûsâ (a.s) anasının verdiği eğitimle müslümanlığın, Allah’a imanın, Allah’ı görüyor muşçasına Ona kulluğun farkındadır. Haberin içeriğinden bunu anlı-yoruz. Bir de toplumda tanrılığını ilân eden Firavundan ve zulmünden haberdar olduğu için onun dininde değildir. Zalim Firavun tarafında değil, müslümanlar tarafındadır. İbrâhim dinindedir. İbrâhim (a.s)’ın torunlarından Yusuf (a.s)’ın bıraktığı bir dindedir. Evet Mûsâ (a.s) müslümandır ama bunu sarayda gizlemektedir, kimseye söylememektedir. İşte Mûsâ (a.s) böyle bir hayatı yaşarken Rabbimiz Onun hidâyetinin devamlılığını sağlıyor ve ileride tüm insanlığa rehber olabilecek bir özelliğe doğru sevk ediyor onu. Tabii bu tür ifadeleri söylerken zorlanmamızın sebebi âyet-i kerîmenin bize çok açık olarak söylediklerinin dışında belki kalan bilgiler olduğundan dolayı, ya da âyetleri kapsamlı bir şekilde anlama gücüne erişemediğimizden dolayıdır. Ama eğer Kur’an’la diyalogumuzu daha da artırdığımız zaman Rabbimizin izni ve yardımıyla daha güzel anlama imkânını elde etmiş oluruz inşallah.
15. “Mûsâ, halkının haberi olmadığı bir zamanda, şehre girdi. Biri kendi adamlarından, diğeri de düşmanı olan iki adamı dövüşür buldu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Mûsâ, onun düşmanına bir yumruk vurdu; ölümüne sebep oldu. “Bu şeytanın işidir; çünkü o apaçık, saptıran bir düşmandır” dedi.” Mûsâ (a.s) halkının haberdar olmadığı bir zamanda şehre girdi. Bir gün bilinmez bir vaziyette, tebdili kıyafet yaparak, bir saraylı olarak, bir prens olarak değil de halktan birisi olarak şehre girdi. Saraydan çıkıp şehirde halkın arasına katıldı. Şehirde iki kişi dövüşüyorlardı. Birisi İsrâil oğullarından, kendi grubundan, kendi ailesinin grubundan, müslümanlardan, devletin köleleştirdiği insanlardan ötekisi de karşı taraftan, Firavun oğullarından iki kişi kişinin kavgasına şahit oldu. Kendi grubundan olan İsrâil oğullu düşmanına karşı Mûsâ (a.s) dan yardım istedi. Allahu âlem bu İsrâil oğullu Mûsâ (a.s)’ı tanıyordu. Bizim bir çocuğumuz, bizim bir gencimiz şu anda Firavunun sarayında büyüyor diye gizliden gizliye kölelerin hepsi bunu biliyordu. Biliyorlar ve olayı takip ediyorlardı. İşte Mûsâ’yı tanıyan o İsrâil oğullu düşmanına karşı Mûsâ (a.s)’ı imdadına çağırdı. Mûsâ (a.s) da kendi tarafındaki kişiye yardıma koşup Firavun oğulluya bir tokat vurdu ve adam oracıkta ölüverdi. Ve olacak oluverdi. Bir yumrukluk canı varmış adamın ve öldü. Mûsâ (a.s) o anda yaptığı işin yanlışlığını anladı. Bu şeytanın bir işidir, çünkü o apaçık bir düşmandır dedi. Ben bunu yapmamalıydım, gerçekten şeytanın saptırmasına kapıldım dedi. Sonra şöyle dedi:
16. “Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla” dedi. Allah da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir.” Ya Rabbi, doğrusu ben kendime zulmettim. Ben yapmamam gereken şeyi yaptım. Bu yaptığım yanlıştan dolayı beni bağışla ya Rabbi. Ben bunu bilerek ve isteyerek yapmadım. Ben o adam ölsün diye, öldürmek niyetiyle vurmadım. Adam beni yardıma çağırdı, ben de ikisini ayırayım diye vurdum, ama adam ölüverdi dedi, Allah’tan af diledi, Allah da onu bağışladı. Şüphesiz ki Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
17. “Mûsâ: "Rabbim! Bana verdiğin nimete andolsun ki, suçlulara asla yardımcı olmayacağım" dedi.” Evet Mûsâ (a.s) hemen suçu kabullenip Rabbinden af diledi. Çünkü böyle bir ortamda Rabbinin ondan böyle bir şey istediği yoktu. Yâni o ortamda Mûsâ (a.s)’ın böyle bir olaya karışıp adama yumruk vurmasına gerek yoktu. Onun içindir ki Mûsâ (a.s) suçunu itiraf ediyor. Evet şeytan suçlu, şeytan vesvese vermiştir ama esas suçlu benim, ben bunu yapmamalıydım dedi, tıpkı atası Adem (a.s) gibi. Hani şeytanın iğvasıyla yenmemesi gereken meyveden yiyip de üzerleri açılıverince Adem atamız ve Havva anamız da aynı şeyi söylemişlerdi. Evet demek ki bir müslüman bir suç işlediği zaman hemen bunu kabullenecek ve Rabbinden af dileyecek. Suçu başkalarına atmaya çalışmayacak. Ya Rabbi, bana verdiğin nimetlerle ben bundan sonra günâhkârlara, mücrimlere asla arka çıkmayacağım. Zalimlere, günâhkârlara asla yardımcı olmayacağım. İşte beni böyle bir yanlışa sevk ettiler ve ben de böylece adamı öldürmüş oldum dedi.
18. “Şehirde, korku içinde etrafı gözetip dolaşarak sabahladı. Dün kendisinden yardım isteyen kimse bağırarak ondan yine yardım istiyordu. Mûsâ ona: “Doğrusu sen besbelli bir azgınsın” dedi.” Bunun üzerine Mûsâ şehirde işlediği bu suçtan ötürü korku içinde etrafı gözetleyerek sabahladı. Merak ve korku içindeydi. Ne olacaktı şimdi? Başına neler gelecekti? Ve dün kendisinden yardım isteyen herif yine bağırıyordu. Tekrar Mûsâ (a.s) dan yardım istiyordu. Mûsâ (a.s) ona dedi ki: Doğrusu sen besbelli bir azgınsın. Dün beni bir yanlışa sevk ettin ve şimdi de bir başkasıyla kavgana beni çağırı-yorsun dedi.
19. “Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince: "Ey Mûsâ! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak istiyorsun? Sen ıslah edenlerden olmak değil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun “dedi.” Ve sonunda Mûsâ ikisinin de düşmanı olan kimseyi yakalamak isteyince, dünkü o kavgada yerini alan o İsrâil oğullu dedi ki, ey Mûsâ, dün bir adam öldürmüştün. Dün o adamı öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldüreceksin? Dünkü kıtalın gibi bugün de benim katilim mi olacaksın? Niyetin nedir senin? Sen yeryüzünde bozguncu olmak mı istiyorsun? Sen yeryüzünde ıslahçı olmak istemiyor musun? Onun ağzından bunları duyan Mûsâ (a.s) orada şaşkınlıktan dona kalmıştı. Ne yapıyordu böyle? Dün bir serseri hatırına bir adam öldürmüştü, bugün yine aynen onun benzeri bir kavganın içine çekiliyordu. Bu uyarıcı sözler onu ayıktırmıştı. Yoksa Mûsâ (a.s) yeryüzündeki zorbalardan biri mi olmak istiyordu? Öyle bir niyeti mi vardı? Hayır. O sadece hayırdan yanaydı. O sadece Allah’la barışık bir mü’min olarak toplumunu Allah’la barışık bir hayata ulaştırmayı hedefliyordu. İnsanları öldürmek için değil, diriltmek için gelmişti. Allah’tan habersiz insanların kalplerine bir diriliş nefesi verecekti. Böylece köleler toplumunu diriltecek ve özgürlüğe götürecekti. Köleleri köleleştirenlerin de zulüm ve işkencelerine son verecekti. Öldürülen çocukları zalimlerin elinden kurtaracaktı. Zorbaların, zalimlerin zulümlerine engel olacaktı. Mazlumlara hayat verecek, insanları cennete ulaştıracak bir dinin, bir hayatın dâvetçisi olacaktı. Artık toplumda işkenceler, zulümler bitecek, insanlar özgürce, insanca bir hayata kavuşacaklardı. Bütün peygamberler gibi Mûsâ (a.s) da bu görevleri üstlenecekti. Ama şimdi ne oluyordu? Bu olup bitenler de neyin nesiydi? Sıkıntılıydı Mûsâ (a.s). İşte tam o anda:
20. “Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi: "Ey Mûsâ! İleri gelenler, seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar. Hemen uzaklaş. Doğrusu ben sana öğüt veriyorum” dedi.” Şehrin öbür ucundan, uzak noktasından bir adam koşarak geldi ve dedi ki ey Mûsâ, şehrin ileri gelenleri seni öldürme konusunda aralarında görüşüyorlar. Senin dün bir adam öldürdüğünü haber almışlar ve seni öldürmeyi düşünüyorlar. Dikkatli ol ve çabuk kaç buradan. Hemen uzaklaş buradan. Doğrusu ben sana nasihatçiyim. Ben seni seven ve sana öğüt verenlerdenim. Bir dost olarak benim sözümü dinle ve hemen terk et burayı. Çünkü Mûsâ’nın işlediği suçun cezası ölümdü. Mısırda böyle bir yasa vardı. Alçak Firavun kendisi binlerce çocuğu öldürürken kendisine bu yasa sökmüyordu ama Mûsâ (a.s) kazayla bir adam öldürünce onun suçu hemen ölümdü. Kimileri Mûsâ (a.s)’a bu haberi getiren kişinin İsrâil oğullarından birisi olduğunu söylemişler, kimileri de bu kişinin Mü’min sûresinde anlatılan Mü’min kişi olduğunu söylemişlerdir. O zaman bu kişi Al-lahu âlem Kıptilerden, Firavun hanedanından, Firavunun akrabalarından birisiydi ki Mûsâ (a.s)’a iman etmişti. Bunu duyan Mûsâ (a.s):
21. “Mûsâ, korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalim milletten kurtar” dedi.” Korku içinde çevreyi gözetleyerek, etrafı tarassut ederek oradan ayrıldı, şehirden kaçtı. Ve şöyle diyordu: Ey Rabbim, beni zalimler kavminden kurtar. Evet Mûsâ (a.s) köle bir toplumun üyesi, ama Firavun sarayında büyümüş, Firavunun varisi konumunda, Firavunun karısının evlâdı, göz aydınlığı durumunda, ve de sarayda İsrâil oğullarının temsilcisi makamında bir prens. Şimdi bir adam öldürmüş ve sarayı, ülkeyi terk ediyor. Köleleştirilmiş toplumunu, anasını, babasını, erkek ve kız kardeşini, ülkesini terk ediyor. Evet ilerde de gelecek Mûsâ (a.s)’ın bir erkek kardeşi var. Nedir adı? Harun. Hayır o öldürülmedi. Bir dönem İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdü Firavun. Ve bir ara adamları, danışmanları gelip Firavunu uyardılar. Dediler ki efendimiz, biz bu kölelerin çocuklarını öldürüyoruz ama, işlerimizi kime gördüreceğiz? Sanayide, tarımda, yolların yapımında, temizlik işlerinde, barajların yapımında, piramitlerin inşasında kimi kullanacağız? Kimi çalıştıracağız? Onun için bir yıl doğanları öldürelim, bir yılda bu işleri gördüreceklerin büyümesi için öldürmeyelim dediler. Ve işte Mûsâ (a.s)’ın erkek kardeşi Harun bu öldürmedikleri yılda dünyaya geldiği için o yasadan kurtulmuştur. Mûsâ (a.s) ise öldürdükleri yıl dünyaya gelmişti.
22. “Medyen'e doğru yöneldiğinde: “Rabbim bana doğru yolu göstereceğini umarım” dedi.” Evet Mûsâ (a.s) Mısır’ı terk edip Medyen’e doğru yöneldi. Yâni bulunduğu ülkenin doğusuna doğru gitti. Acaba niye o tarafa doğru gitti? Bunu kendisi biliyor muydu? Bilmiyoruz. Ama anlıyoruz ki Rab-bimiz onu o tarafa doğru yönlendirdi. Dikkat ederseniz baştan beri bize haberi okuyan Rabbimiz kendi iradesini hep ön planda tutuyor. Tüm kâinatta hâkim iradenin kendisi olduğunu, her şeyi kendisinin yönettiğini bize anlatıyor, hissettiriyor. Bakın işte Mûsâ (a.s)’ı da Med-yen’e doğru yönlendiriyor. Mûsâ Medyen’e doğru yöneldiğinde şöyle diyordu: Rabbim, bana doğru yolu göstereceğini, beni koruyacağını ümit ediyorum diyor.
23. “Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara: “Derdiniz nedir?” dedi. “Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok yaşlıdır onun için bu işi biz yapıyoruz" dediler.” Nihâyet uzun bir yolculuğun sonunda Medyen’e ulaştı ve orada bir su başında davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu. Ayrıca erkeklerden uzaklaşmış bir kenarda hayvanlarını sudan engelleyen iki kızcağız gördü. Onlar bir kenarda bekliyorlar, çobanların arasına ka-rışmıyorlardı. Mûsâ (a.s) o iki kızcağızın yanına varıp dedi ki, sizin du-rumunuz nedir? Sizin işiniz ne burada? Ne için duruyorsunuz burada? Bu iffet ve haya timsali görüntünüzle bu erkek çobanların arasında ni-ye bulunuyorsunuz? Kimseniz yok mu sizin? Babanız, erkek kardeşiniz yok mu ki sizler buradasınız? dedi. Yâni sizin burada olmamanız gerekiyordu dercesine bir soru sordu onlara. Onlar da dediler ki bu çobanlar işlerini bitirip buradan gitmedikçe biz onlara yaklaşmıyoruz. Biz onlardan uzak durarak iffetimizi koruyoruz. Biz buradayız ama bizim başka da bir seçeneğimiz yoktur. Babamız ihtiyar bir kimsedir, onun buraya kadar gelecek imkânı yoktur. Erkek kardeşimiz, oğlumuz da yoktur. Onun için mecburen biz geldik koyunlarımızı sulamaya dediler. İşte bu şartlar altında biz buradayız dediler. Onların bu durumlarını öğrenip merhamet eden Mûsâ (a.s):
24. “Mûsâ onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım" dedi.” Evet Mûsâ (a.s) Mısırdan kaçmış, Firavun ve toplumunun zulmünden gizlenmek üzere geldiği Medyen ülkesinde bir kuyunun kenarında duruyor. Biraz önce çobanlar, insanlar koyunlarını sulamışlar. Onların arkalarından iffet ve haya sahibi, iffet ve hayalarını korumaya azami dikkat eden iki kızcağızın koyunlarını sulamaya Mûsâ (a.s) yardımcı olmuş, işleri bitince onlar da oradan ayrılıp gitmişler Mûsâ (a.s) oracıkta kalmış. Herkes evine çekilmiş, Mûsâ oracıkta. Bir suçtan ötü-rü, bir adamın ölümüne sebep oluşundan ötürü ülkesini terk etmiş, yeryüzünün en zalim yönetiminin şerrinden kaçmış, uzun bir yolculuğun sonunda yorgun ve bitkin düşmüş, aç ve bîlaç bir vaziyette, tanımadığı bir ülkede gariplik içinde bir kenara oturmuş düşünüyor. Şu anda nerede bulunuyor? Hangi ülkede? Hangi coğrafyada bulunuyor? Ve acaba bundan sonra başına neler gelecek? İşte böyle bir atmosferde Mûsâ (a.s)’ın şu duasına şahit oluyoruz: Ey Rabbim, şu anda ben bana indireceğin her bir hayra fakirim. Bana göndereceğin her bir hayra muhtacım. Bana bu durumda yardım edecek ancak Sensin. Ben yardımı, hayrı sadece Senden beklerim. Durumumu ancak Sana açarım. Bana yardım et ya Rabbi. Yardımcım ol benim. Evet söyleyin böyle bir durumda kime muhtaç olunur? Kime muhtaç oluruz Allah’tan başka? Kime dua edip yardım isteyebiliriz Allah’tan başka? Kim yardım edebilir bize? İşte Mûsâ (a.s) da yardımı Allah’tan bekliyor. Gerçekten Mûsâ (a.s)’ın bu halini anlamak zordur. Firavunun sarayında büyüsün. Sarayda bir prens olarak her türlü imkâna sahip olsun. Sonra kazara bir adamı öldürsün. Öldürdüğü kişi Kıptilerden, ülke yönetiminde söz sahiplerden, elit tabakadan birisi olsun. Böyle siyasal bir suç işlesin ve korkusundan ülkesini terk edip o güçlü, o zalim, o tutuğunun işini bitiren devletin sınırlarını tek başına aşsın, bilmediği, tanımadığı yad ellerde bir kentte, bir kuyunun kenarında belki bir ağaca yaslanıp düşünürken elbette Onun yalvarıp yakaracağı tek mercii Allah olacaktır. Böyle garip birinin halini Allah’tan başka bilecek, anlayacak kim olabilir de? Kime anlatabilirdi derdini? Kime açabilirdi sıkıntısını? Kim sahiplenebilirdi böyle zalim bir ülkenin kaçağını? Elbette böyle bir durumda dualara icabet eden, yalvarışlara cevap veren, çaresizlere yardım eden, kendisine sığınanları asla yalnız bırakmayan bir tek varlık vardı, Allah. Bakın Rabbimiz hemen anında kulunun duasına icabet ediverdi de o kızlardan biri kendisine yönelerek geliverdi, gönderiverdi onu Rabbimiz.
24. “Mûsâ onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım" dedi.” Evet Mûsâ (a.s) Mısırdan kaçmış, Firavun ve toplumunun zulmünden gizlenmek üzere geldiği Medyen ülkesinde bir kuyunun kenarında duruyor. Biraz önce çobanlar, insanlar koyunlarını sulamışlar. Onların arkalarından iffet ve haya sahibi, iffet ve hayalarını korumaya azami dikkat eden iki kızcağızın koyunlarını sulamaya Mûsâ (a.s) yardımcı olmuş, işleri bitince onlar da oradan ayrılıp gitmişler Mûsâ (a.s) oracıkta kalmış. Herkes evine çekilmiş, Mûsâ oracıkta. Bir suçtan ötü-rü, bir adamın öl��müne sebep oluşundan ötürü ülkesini terk etmiş, yeryüzünün en zalim yönetiminin şerrinden kaçmış, uzun bir yolculuğun sonunda yorgun ve bitkin düşmüş, aç ve bîlaç bir vaziyette, tanımadığı bir ülkede gariplik içinde bir kenara oturmuş düşünüyor. Şu anda nerede bulunuyor? Hangi ülkede? Hangi coğrafyada bulunuyor? Ve acaba bundan sonra başına neler gelecek? İşte böyle bir atmosferde Mûsâ (a.s)’ın şu duasına şahit oluyoruz: Ey Rabbim, şu anda ben bana indireceğin her bir hayra fakirim. Bana göndereceğin her bir hayra muhtacım. Bana bu durumda yardım edecek ancak Sensin. Ben yardımı, hayrı sadece Senden beklerim. Durumumu ancak Sana açarım. Bana yardım et ya Rabbi. Yardımcım ol benim. Evet söyleyin böyle bir durumda kime muhtaç olunur? Kime muhtaç oluruz Allah’tan başka? Kime dua edip yardım isteyebiliriz Allah’tan başka? Kim yardım edebilir bize? İşte Mûsâ (a.s) da yardımı Allah’tan bekliyor. Gerçekten Mûsâ (a.s)’ın bu halini anlamak zordur. Firavunun sarayında büyüsün. Sarayda bir prens olarak her türlü imkâna sahip olsun. Sonra kazara bir adamı öldürsün. Öldürdüğü kişi Kıptilerden, ülke yönetiminde söz sahiplerden, elit tabakadan birisi olsun. Böyle siyasal bir suç işlesin ve korkusundan ülkesini terk edip o güçlü, o zalim, o tutuğunun işini bitiren devletin sınırlarını tek başına aşsın, bilmediği, tanımadığı yad ellerde bir kentte, bir kuyunun kenarında belki bir ağaca yaslanıp düşünürken elbette Onun yalvarıp yakaracağı tek mercii Allah olacaktır. Böyle garip birinin halini Allah’tan başka bilecek, anlayacak kim olabilir de? Kime anlatabilirdi derdini? Kime açabilirdi sıkıntısını? Kim sahiplenebilirdi böyle zalim bir ülkenin kaçağını? Elbette böyle bir durumda dualara icabet eden, yalvarışlara cevap veren, çaresizlere yardım eden, kendisine sığınanları asla yalnız bırakmayan bir tek varlık vardı, Allah. Bakın Rabbimiz hemen anında kulunun duasına icabet ediverdi de o kızlardan biri kendisine yönelerek geliverdi, gönderiverdi onu Rabbimiz.
25. “O sırada, kadınlardan biri utana, utana ona geldi: "Babam sana sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor" dedi. Mûsâ ona gelince, başından geçeni anlattı. O: "Korkma, artık zalim milletten kurtuldun” dedi.” Tam o esnada kızlardan biri, iffeti yerinde, hayası yerinde, utana, utana Mûsâ (a.s)’a geldi ve dedi ki, babam seni çağırıyor. Babam seni dâvet ediyor. Bizim koyunlarımızı suladığın için, bize bu konuda yardımcı olduğun için sana ecrini, ücretini vermek üzere babam seni istiyor. Mûsâ (a.s) elbette bu işi ücretle yapmamıştı. O ücret peşinde koşan, yaptığı bir iyiliğin karşılığını almak için can atan birisi değildi. O şerefli, kutlu Allah elçileri ailesinin bir üyesiydi ve yaptığı her şeyi sadece Allah için yapanlardan birisiydi. Derdi dünyalıklara ulaşmak değildi ama ne yapsındı? O anda çaresizdi, gidecek bir yeri yoktu. Bir sığınağa, bir barınağa ihtiyacı vardı. Bunun için Rabbine de dua dua yalvarıp yakarmıştı. Ya Rabbi şu anda senden gelecek her bir hayra muhtacım demişti. Ve işte Rabbi de muhtaç olduğu imkânı karşısına çıkarmıştı. Rabbi ona bir yol açmıştı. Ve üstelik karşı taraf ta güzel bir fedâkârlık örneği sergiliyor, cömertlik örneği gösteriyordu. Gelen kızcağızın tavrı, iffeti, cömertliği, vefakârlığı vardı. Belli ki iyi babanın çocuğuydu. Namuslu bir aileden geliyordu. Ve Rabbimiz iki mübarek şahsiyeti, iki kutlu elçiyi karşı karşıya getirecekti. Kader onları birbirlerine yaklaştıracaktı. Ve Mûsâ (a.s) o kızların babasına geldi. O Sâlih ihtiyara, yâni Şuayb (a.s)’a bir bir kıssasını, başından geçenleri anlattı. Şuayb (a.s) da Ona dedi ki, sakın korkma. Hiç endişelenme. Bilesin ki sen zalim bir kavimden, Firavunun elinden kurtuldun. Firavun toplumunun zulmünden kurtuldun. Şu anda benim yanımda emin bir makamdasın. O zalimin buraya asla zulmü, eli, yetkisi ulaşamaz. Evet dünyada zalimler, dünyada zalim devletler ne kadar da güçlü olurlarsa olsunlar, devletleri, iktidarları, saltanatları ne kadar da görkemli olursa olsun, zulüm elleri ne kadar da dünyayı kaplarsa kaplasın, egemenlikleri ne kadar da yaygın olursa olsun mutlaka güçlerinin bir sınırı vardır. Rabbimiz bu dünyada insanlara yetki veriyor ama hiçbir güce sınırsız yetki vermiyor. Hiçbir krala, hiçbir sultana, hiçbir melike Rabbimiz süreklilik ve sınırsız yetki verip de bu dünyada onu egemen kılmıyor. Bu dünyada Rabbimizin koyduğu yasa gereği herkes için imtihan sınırlıdır, güç, kuvvet, saltanat, hayat sınırlıdır, yetki sınırlıdır. İşte görüyoruz ki yeryüzünün en güçlü, en zalim bir devletinin, ben bu ülkenin rabbiyim diyen, benden başka ilah yoktur diyen, halkı gruplara, partilere ayırıp birbirlerini birbirlerine kırdıran, ezdiren, köleleştirdiği İsrâil oğullarının oğullarına hayat hakkı tanımayan, kızlarını hayasızlaştırıp Mûsâ’yı doğuracak iffet ve namus özelliğinden uzaklaştıran zalim Firavunun hem de yanı başındaki bir coğrafya eli uza-namıyor. Şimdiki Firavunların Afganistan’daki Üsame Bin Ladine ellerinin uzamadığı gibi. Elbette Allah onların zulmünden sığınacak bir kucak veriyor mü’minlere. Ne kadar da büyük ve zalim devlet olurlarsa olsunlar yetkileri sınırlıdır. İşte Mûsâ (a.s)’ı bir ihtiyar adam ülkesinde saklayabiliyor. Mûsâ (a.s) artık orada rahatlamıştır.
26. “İki kadından biri: "Babacığım! Onu ücretli olarak tut; ücretle tuttuklarının en iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır" dedi.” O kızlardan biri, Şuayb (a.s)’ın kızlarından biri dedi ki: Ey babacığım, Onu, Mûsâ’yı hizmetli tut. Bizim bir çobana ihtiyacımız var. İşlerimize yardımcı olacak birine ihtiyacımız var. Böyle birisi olmadığı için bizler erkekler arasında gidip gelmek, işlerimizi kendimiz görmek zorunda kalıyoruz. Namuslu, iffetli kızlar olarak bu bizim fıtratımıza, bizim kız olma yaratılışımıza terstir. Bu genci hizmetli tut ta bizim yap-mak zorunda olduğumuz işlerimiz bundan sonra o yapsın. Koyunlarımızı güdüp işlerimizi görsün. Gerçekten ücretli tuttuklarının en hayırlısı, güçlü, güvenilir bir adamdır bu dedi. Hem gençtir, hem de kavidir, kuvvetlidir, hem de emin bir kimsedir. Evet böylece yeryüzünün en güçlü devletinin sarayında prens olarak büyüyen Mûsâ (a.s) Medyen’de ihtiyar bir adamın yanında koyun çobanıdır. Yâni sarayda fıtrattan uzak bir atmosferde büyümüş ona Mûsâ (a.s) burada fıtrata dönecektir. Zulmün sarayında, insanları ezen, sömüren, zulmeden, asan, kesen, kendi rejimini ayakta tutabilmek için insanların kanlarını emen, insanları yoksul bırakan, insanları acımasızca öldüren bir zalimin sarayında asla öğrenmesi, kazanması mümkün olmayan özellikleri burada kazanacak. Burada çoban olarak hayvanları gütmeyi, onları korumayı, onları eğitmeyi öğrenecek, bir deneyimden geçirilecekti. Çünkü daha sonra O, insanları güdecek, in-sanları eğitecekti. Hakları, hukukları, özgürlükleri, namusları, iffetleri, her şeyleri ellerinden alınıp köle durumuna düşürülmüş bir toplumu, peygamber çocuklarını, İsrâil oğullarını özgürlüğe kavuşturmada, Firavun sisteminin çarkları arasından kurtarmada önderlik ve rehberlik görevini üstlenecekti. Sonra burada dağlarda açlığa, susuzluğa, mahrumiyetlere alışacak, sabrı ve metaneti öğrenecekti. Ve işte şu anda Mûsâ (a.s)’ın önünde bir başka dünya, bir başka hayat vardı. Evet Şuayb (a.s)’ın kızlarından birisinin teklifi ve baba tarafından değerlendirilmesine şahit oluyoruz. Kızcağızın babacığım onu ücretli tut. Çünkü O hem güvenilir, hem de emindir diyordu. Peki acaba bu kızcağız Mûsâ (a.s)’ın bu özelliğini nereden bilmiştir? Bunun cevabını tefsir kitapları şöyle verir: Hani Mûsâ (a.s) kuyunun kenarında insanlar koyunlarını sularlarken iffet ve hayaları yününden kenarda bekleyen, erkeklerin içine karışmayan o kızları gördüğü zaman onlara sizin burada ne işiniz var? Hiç kız çocuklarının erkeklerin arasında bulunması yakışır mı? Sizin gibi iffetli kızların böyle bir dünya endişesiyle, bir rızık derdiyle böyle bir duruma düşmesi yakışır mı? Benzer ifadesiyle sizin burada ne işiniz var da buradasınız? gibi bir ifadesine karşılık o kızcağızlar şöyle cevap vermişlerdi: Biz erkeklerin arasına karışmıyoruz. Ama bizim koyunlarımı sulayacak, bizim rızkımızı bize ulaştıracak başka kimsemiz yoktur. Babamız da ihtiyardır şeklindeki haklı mâzeretlerine binaen onların koyunlarını sulamaya yardım etmek istemiş ve onlarla konuşurken yüzlerine bile bakmamış, onlara onların iffet ve hayalarını zedeleyecek bir davranışta bulunmamış, kendisinin de iffetli ve hayalı olduğunu göstermişti ya işte kızcağız onun emin ve güvenilir bir kimse olduğunu buradan çıkarmıştır. Yine Onu babasına götürmek üzere kız onun önünden giderken, Ona mihmandarlık yaparken Mûsâ (a.s) ona şöyle demişti. Sen arkada kal, eğer ben yolumu şaşırırsam gerekirse sen arkadan taş atarak, ya da başka bir şekilde yolumu doğrult demişti ve namus gereği kızın arkadan gelmesini istemişti; işte bu da Onun eminliğinin bir başka deliliydi. Yine koyunların sulandığı ortamda kuyunun ağzındaki ağır bir taşı tek başına kaldırması da Onun güçlülüğüne bir delildi. Gerçekten Mûsâ (a.s) çok güçlüydü ki Firavun oğullarından bir kıptiye vurduğu bir tokat hemen oracıkta onu öldürüvermişti. Evet o kızcağız bütün bu değerlendirmelerle babasına böyle bir teklifte bulunmuş ve babası da dedi ki:
27. “Kadınların babası: “Bana sekiz yıl çalışmânâ karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan o senden bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden bulacaksın” dedi.” Ben istiyorum ki sekiz yıl bizim koyunlarımızı gütmen karşılığında şu iki kızımdan birini seninle nikâhlayayım. Mehir olarak sekiz yıl bize çalışmânâ karşılık kızlarımdan birini seninle evlendirmek istiyorum. Ama sen bu sekiz yılı on yıla tamamlarsan bu senden bize bir lütuf olur. O zaman anlaşmayı ona göre yaparız. Buna mecbur değilsin, illâ da on yıl diye seni zorlamam ama yaparsan sen bilirsin. İnşallah beni sâlihlerden bulursun, bulacaksın. Ben de sana verdiğim sözden caymayacağım. Aramızdaki anlaşmaya ihanet etmeyeceğim. Ne sözleşmişsek aynen onu yerine getireceğim dedi. Bunun üzerine Mûsâ (a.s) dedi ki:
28. “Mûsâ: “Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım bir kötülüğe uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir” dedi.” Bu benimle senin aranda bir sözleşmedir. İkimiz arasında bir anlaşmadır. Bu ikisinden hangisini seçersem, hangisini tercih edersem artık bu konuda bana bir düşmanlık olmasın. Seçimimde bana bir haksızlık yapılmasın. Sözlerimize, taahhütlerimize vekil, şahit Allah’tır dedi. Ve işte böylece anlaşma gerçekleşti ve Mûsâ (a.s) Medyen’e, Şuayb (a.s)’ın ülkesine yerleşmiş oldu. Şimdi artık O bir ücretle tutulmuş çobandı. Çocukluk yılları, gençlik ve olgunluğa geçiş döneminde O bir prensti. Sarayda büyük imkânlar içinde büyüdü, yetişti. Ama her ne kadar saray eşrafından görünse de O köle bir toplumun üyesiydi. Bunu biliyordu. Rabbimiz sarayda büyüyen Mûsâ’yı şimdi başka bir atmosfere çekti. Rabbimizin takdiri böylece gerçekleşmiş oldu. Yâni belki kendiliğinden oralara gelmeyecek, gelemeyecekti. Lâkin Allah’ın kaderiyle Mısırda bir adam öldürdü ve kaçmak zorunda kaldı. Senaryoyu Allah böyle yazmıştı. Aslında kendisinin doğmaması için öldürülen binlerce çocuğun yerine O sadece onlardan, zalimlerden, katillerden bir kişiyi öldürmüştü. Ama ne olursa olsun Mûsâ Firavun oğulları tarafından çok büyük bir suçla suçlanacaktı. Niye? Çünkü O köle bir toplumun üyesiydi. Ötekiler yöneticiydiler. Onların öldürme hakları vardı. Alçaklar kendileri binlerce çocuğun kanına girerken kanunları uygulamıyorlar, yasaları işletmiyorlardı. Düzenin yaşaması için, sistemin ayakta kalması için o çocuklar öldürülmeliydiler. Firavunun bu konuda dokunulmazlığı vardı. Devletin âli menfaatleri bunu gerektiriyordu. Ama köle topumun üyelerinden birisi kendilerinden bir tek kişiyi öldürdüğü zaman yasalar hemen harekete geçmeliydi. İşte zulme dayalı bir sistemin, zalimce bir hayatın yasasıydı. İsrâiloğulları, peygamber çocukları, müslümanlar Mısır’da köleydiler. Hiç bir hakları yoktu. Erkek çocukları öldürülüyor, kızları hayasızlaştırılıyor, kadınlarının rahimleri yoklanıyor ve güçlüleri de en zor ve en kötü işlerde köle olarak çalıştırılıyorlardı. Hayatta kalıp çalışanların hayatları da ölümden farksızdı. Hapsi Firavun oğullarının ma-teryalist eğitim sistemine tabi tutuluyorlar ve dinleri, imanları, namus ve iffetleri her şeyleri bitiriliyordu. Şahsiyetleri siliniyordu. Böyle bir eğitim sistemine tabi tutuldukları için de özgürlük nedir? Kölelik nedir? bilmiyorlardı. Düşünme yetenekleri ellerinden alındığı için de özgürlük sevdalısı olmaları da mümkün görünmüyordu. İçinde bulundukları pis-likten memnun, kaderci bir anlayış içinde yuvarlanıp gidiyorlardı. Bulabildikleri bir ekmek veya Firavun sisteminin kendilerine lütfettiği küçücük bir makamla avunup günlerini gün etmeye bakıyorlardı. İşte eğitilmek üzere Medyen’e çekilen Mûsâ (a.s)’n ilerdeki gö-revi bu insanları özgürlüğe taşımak olacaktı. İşte burada Rabbimizin bu hikmetini görüyoruz. Eğer Rabbimiz Onu Medyen’e getirmeseydi, burada belli bir eğitimden geçirmeden sarayda Ona bu görevi vermiş olsaydı elbette Mûsâ (a.s) saray şartlarında ezilen, horlanan, oğulları öldürülen, kızları hayasızlaştırılan bu halkın durumunu, sıkıntısını anlayamayacaktı. Çünkü sarayda her çeşit imkânlar içinde büyüyen, yokluk nedir? Açlık nedir? Kölelik nedir? Ezilmek nedir? Sömürülmek nedir? bilmeyen bir kimsenin onların halinden anlaması mümkün olmayacaktı. Onun içindir ki hikmeti sonsuz olan Rabbimiz hikmeti gereği Onu saraydan alıp çöle çekti. Tıpkı azizin evinde büyüyen Yusuf (a.s)’ı oradan söküp zindana atarak garibanların, ezilenlerin, suçsuzların haline muttali kılarak eğittiği gibi. Rabbimiz Mûsâ (a.s)’ı çölde çobanlığa getirdi. 8 ya da 10 yıllık bir çobanlık hayatıyla Rabbimiz Onun sarayda kazandığı tüm alışkanlıklarını silecekti. Artık yatağı sa-raydaki gibi değil, yatağı toprak, yastığı da taş, yorganı da kepenek olacaktı. Evet Mûsâ (a.s) işte çölde böyle bir hayatın içinde. Tüm işi en güzel bir şekilde koyunları gütmek, onları doyurmak ve en güzel bir şekilde sahibine teslim etmek. Böylece koyunların sürülerin arasında yoksul bırakılmış, ezilmiş, aç bırakılmış, hakları yenmiş, çobansız kal-mış, eğitimsiz kalmış, âdeta koyunlaştırılmış insanları gütme eğitimine alıştırılıyor. Bu şekilde gerçekleştirilen bir eğitimden sonra da icazetini alarak bu defa da insanların özgürleştirilmesi görevine atanacak ve en güzel bir biçimde bu görevini başarıya ulaştıracaktı. Ama ne garip ki şu anda dağdaki çobanın bunların hiçbirisinden bir haberi yoktur. Elbette eğer bizler de şu anda onun yanında olsaydık bizim de bunların hiç birisinden haberimiz olmayacaktı. Veya eğer bizler de o dönemin Mısırında yaşayanlardan olsaydı, bir adam öldüren Mûsâ şe-hirden kaçtı diyecektik. Veya eğer o dönem Medyen’inde olmuş ol-saydık, kuyunun kenarında garip, garip etrafına bakınan Mûsâ’yı gör-müş olsaydık, işte uzak diyarlardan bir garip genç gelmiş diyecektik. Ama ne için burada? Niye gelmiş bizim ülkeye? Bunu asla bilemeyecektik. Tüm bunları ancak Rabbimizin bize anlattığı bu âyetlerden öğ-reniyoruz. Tabii bu kıssayla bilgilenirken de anlatılmayanları anlamamızın da imkânsız olduğunun farkındayız. Meselâ acaba Mûsâ (a.s) orada 8 yıl mı kaldı çoban olarak? Yoksa 10 yıl mı kaldı? bunu bile-miyoruz. İşte o kızlardan birisiyle evlenmiş, tarih kitaplarının beyanıyla bu kızın adı Safura idi. Evlenmiş, çocukları olmuş. 8, ya da 10 yılın sonunda annesini özlemiş, doğup büyüdüğü ülkesini özlemiş ve dönüş istemiş. Elbette insanın doğup büyüdüğü yerler unutmayacağı mekânlardır. Ne kadar da suç işleyerek kaçarsa kaçsın, kaçtığı ülkesi ne kadar da zalim olursa olsun, orada ne kadar da zulüm düzeni olursa olsun 10 yıllık bir ayrılık elbette insana zor gelecektir. Evet Mûsâ (a.s) anasına, babasına, kardeşlerine, eşine dostuna, ezilmiş, horlanmış mü’min kardeşlerine doğru içinde bir hareket arzusu belirmişti.
29. “Mûsâ süreyi doldurunca, ailesiyle birlikte yola çıktı. Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine: “Durunuz, ben bir ateş gördüm; belki oradan size bir haber yahut tutuşmuş bir odun getiririm de ısınabilirsiniz” dedi.” Ve işte yolculuk başlıyor. 8 yılın, ya da 10 yılın aksine bu sefer Medyen’den Mısıra doğruydu sefer. Ve bu sefer Mûsâ (a.s) yalnız de-ğildi. Beraberinde hanımı ve çocukları da vardı. Ama yolculuk yine sı-kıntılıydı. Çünkü tehlikeli bir bölgeden geçecekti. Firavunun askerlerinin sınır karakollarından geçecekti. Onlara görünmeden, yakalanmadan geçmesi gerekiyordu oralardan. Ve işte soğuğu şiddetli bir gecede Sina çölünde yolculuk devam ederken Tur’da, Tur’un yanı başında bir ateş, yollarını şaşırmışlar. Ehline diyor ki burada beni bekleyin. Ben bir ateş gördüm, o ateş bana sevimli geliyor, ünsiyet ettim ona. Bekleyin ben ona gideyim, umulur ki ondan size bir kor parçası getiririm de siz onunla ısınırsınız. Ya da oradan bize yol gösterecek bir kimsenin varlığının olduğunu bilmiş oluruz. Belki o bizim şaşırdığımız, kaybettiğimiz yolumuzu bize gösterir, düzeltir. Evet Mûsâ (a.s) çölde yolunu şaşırdı. Ama O kıyamete kadar insanlığın yol göstericisi, hidâyet rehberi olacaktı. Yolunu şaşırmış insanlara mihmandar olacaktı. İnsanlığı Allah yoluna, Sırat-ı Müstakime hidâyet edecekti. Lâkin o anda bunu ne O biliyor, ne de hanımı ve çocukları biliyor, ne insanlar biliyordu. Bunu tek bilen Alîm ve Habîr olan Allah’tı.
30. “Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki ağaç cihetinden: “Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben âlemlerin Rab-bi olan Allah’ım” diye seslenildi.” Oraya, o ateşin yanına vardığı zaman, o kutlu yerdeki vadinin sağ tarafında olan bir ağaçtan bir ses Ona seslendi. Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Mûsâ (a.s) nereden gelip, nereye gidiyor? Med-yen’den gelip Mısır’a doğru gidiyor. Medyen Kızıldeniz’in doğusu olduğuna göre O Mısır’a doğru yâni batıya doğru gidiyorken kendisi yolunu şaşırıp biraz güneye doğru yönelmiş. Ve karşısında yanan bir ateş görüyor. Ateşi gördüğü dağ Tur dağıdır. Tur dağının arka planında ise Mekke var. Yâni tüm dünyanın ana şehri, ana kent ve dünyanın merkezi olan, kıble olan Kâbe’nin bulunduğu yer. Yâni Mûsâ (a.s) Tur’un karşısında ve Tur’un arka tarafında da Kâbe var, Mekke var. Tam üçü de bir hizada duruyor. İşte sağ yanında dediğimiz bu kıbleye doğru dönmüş, Tur’a doğru bakmış, yâni hâkim görüş Mekke’ye yönelmiş ve Tur dağının sağ tarafında bir ağaç. Tur dağının hemen yanı başında mukaddes Tuva vadisi var. Ve işte o vadide bereketli bir ağaçtan bir ses Mûsâ (a.s)’a diyor ki: Ey Mûsâ, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım. Mûsâ (a.s) ateşe yaklaşıp ondan bir parça alıp götürecek ama ateş öyle muhteşem ki yaklaşması mümkün değil. Ateş bir kendisine doğru yaklaşıyor, bir uzaklaşıyor. Ve bu ateş dünya ateşlerine hiç benzemiyor. Ahmed Bin Hanbel’in Kitab’uz Zühd isimli kitabında bu konuda gerçekten muhteşem bir anlatım görüyoruz. O ateşe bakıp dururken Rabbimizin bir insana lütuflarının en büyüğüne şahit oluyor. Rabbimizin kelâmına mazhar oluyor. Ve dolayısıyla bizler de şu anda bu konuşmaya şahit olma şerefine eriyoruz. Allah buyuruyor ki, ey Mûsâ Ben Allah’ım. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım. Allahu ekber, Allahu ekber. Bu ne büyük bir şeref? Ger-çekten şu ana kadar yeryüzünde Rabbimizin konuşmasına direk şahit olan Ondan başka kimse olmamıştır. Vahiy gelmiştir Allah elçilerine ama vahiy bundan farklıdır. Vahiyde direk Allah’ın konuşmasına şahit olmak yoktur. Yeryüzünde tüm elçileri içinde bu şeref sadece Musa aleyhisselâm’a nasip olmuştur. Rabbimiz böylece elçisini en büyük lü-tuflarından birine ulaştırmıştır. Şüphesiz Rabbimiz kime neyi nasip edeceğini en iyi bilendir.
31. “Değneğini at. “Mûsâ, değneğin yılan gibi hareketler yaptığını görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. “Ey Mûsâ! Dön gel; korkma; şüphesiz güvende olanlardansın” denildi.” Rabbimiz buyuruyor ki Mûsâ (a.s)’a ey Mûsâ, asanı at. Mûsâ (a.s) Onu yere bırakınca bir de ne görsün asa tıpkı çevik bir yılan gibi hareket ediyor. Kupkuru bir değnek küçük bir yılan gibi hareketlenmeye başladı. Çok görkemli bir manzarayla karşı karşıyaydı Mûsâ (a.s). Asa büyük bir ejderha gibiydi ama hareketlilikte sanki küçük bir yılan çevikliği sergiliyordu. Evet, evet Mûsâ (a.s)’ın gözlerinin önünde elinde taşıdığı on yıllık asa şu anda bir yılana dönüşmüştü. Mûsâ (a.s) korktu ve arkasına bakmadan geriye doğru kaçtı. Bu harikulade manzara karşısında Mûsâ (a.s)’ın korkup kaçtı. Rabbimiz buyurdu ki ey Mûsâ, dön gel, sa-kın korkma, şüphesiz ki sen güvende olanlardansın. Korkmana gerek yok buyurdu. Allah güvencesinde olmak… Allah güvencesinde olan bir kişi neden korkar da? Zaten mü’min Allah güvencesinde olan kişidir. Gözü kapalı Allah’tan gelenlere teslim olan kişidir mü’min. O’nun kendisi adına aldığı kararların mutlak kendi hayrına olduğuna inanan kişidir mü’min.
32. “Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz çıksın. Korkudan açılan kollarını kendine çek! Bu ikisi Firavun ve erkanına karşı Rabbinin iki delilidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir” denildi.” Ey Mûsâ elini koynuna sok ki bir hastalık olmaksızın bembeyaz çıksın. Korkudan açılan kollarını kendine doğru çek. İşte sana gösterdiğimiz, sana lütfettiğimiz bu iki delil Firavun ve erkanına, Firavun ve toplumuna karşı Rabbiniz iki delili, iki mûcizesidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış, azgınlaşmış bir millettir denildi. Haydi bu âyetlerimizle, bu delillerimizle itaatten çıkmış, günâhkâr, Allah’a isyan eden bir kavme git ve onları bunlarla uyar.
33,34. “Mûsâ: “Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni öldürmelerinden korkarım. Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarından korkarım” dedi.” Evet Rabbinden Firavun ve toplumunu uyarma emrini alan Mûsâ (a.s) şöyle diyordu: Rabbim, doğrusu ben onlardan cana kıyarak kaçtım. Benim üzerimde onlar lehine, benim aleyhime bir günâh, bir suç var. Yâni ben onların arasında, onlar nazarında adam öldürüp kaçmış birisiyim. Sarayda yetişmiş, onca nimet içinde büyümüş, sonra da onların adamlarından birini öldürmüş, Medyen’e kaçmış biriyim. Korkarım ki beni işlediğim o suçtan dolayı beni yakalayıp öldürebilirler. Onun içindir ki kardeşim Harun’un lisanı benimkinden daha düzgündür. Ya Rabbi Onu beni desteklemesi için bana yardımcı kıl. Onu da benimle birlikte görevlendir. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum. Korkarım ki onlar beni yalan sayarlar. Yâni dinlerler beni ama aldırış etmezler. Dinlerler ama kaale almazlar. Onun için ya Rab-bi Harun’u da benimle gönder. Bu peygamberlik görevini Ona da ver. Onu da Peygamber yapıp benimle beraber gönder ya Rabbi. Hz. Mûsâ (a.s)’ın ya Rabbi kardeşim Harun’un lisanı benimkimden daha düzgündür ifadesini daha önce tanımaya çalıştığımız Şuarâ sûresinden şöyle anlıyoruz: Allahu âlem Mûsâ (a.s) bununla şunu demeye çalışıyordu. Ya Rabbi, ben onlardan bir adam öldürdüm. Onun için bir suçluluk psikozu, bir suçluluk kompleksi içinde olduğum için adamların beni reddedecekleri endişesini taşıdığımdan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir. Ama kardeşim Hârun’un böyle bir problemi olmadığı için o rahat konuşabilir. Onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi demek istiyordu Allahu âlem. Yâni Mûsâ (a.s)’ın dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktu da bunun için böyle diyordu. Onun bu isteğine karşılık Rabbimiz şöyle buyurdu:
33,34. “Mûsâ: “Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni öldürmelerinden korkarım. Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder, çünkü beni yalanlamalarından korkarım” dedi.” Evet Rabbinden Firavun ve toplumunu uyarma emrini alan Mûsâ (a.s) şöyle diyordu: Rabbim, doğrusu ben onlardan cana kıyarak kaçtım. Benim üzerimde onlar lehine, benim aleyhime bir günâh, bir suç var. Yâni ben onların arasında, onlar nazarında adam öldürüp kaçmış birisiyim. Sarayda yetişmiş, onca nimet içinde büyümüş, sonra da onların adamlarından birini öldürmüş, Medyen’e kaçmış biriyim. Korkarım ki beni işlediğim o suçtan dolayı beni yakalayıp öldürebilirler. Onun içindir ki kardeşim Harun’un lisanı benimkinden daha düzgündür. Ya Rabbi Onu beni desteklemesi için bana yardımcı kıl. Onu da benimle birlikte görevlendir. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum. Korkarım ki onlar beni yalan sayarlar. Yâni dinlerler beni ama aldırış etmezler. Dinlerler ama kaale almazlar. Onun için ya Rab-bi Harun’u da benimle gönder. Bu peygamberlik görevini Ona da ver. Onu da Peygamber yapıp benimle beraber gönder ya Rabbi. Hz. Mûsâ (a.s)’ın ya Rabbi kardeşim Harun’un lisanı benimkimden daha düzgündür ifadesini daha önce tanımaya çalıştığımız Şuarâ sûresinden şöyle anlıyoruz: Allahu âlem Mûsâ (a.s) bununla şunu demeye çalışıyordu. Ya Rabbi, ben onlardan bir adam öldürdüm. Onun için bir suçluluk psikozu, bir suçluluk kompleksi içinde olduğum için adamların beni reddedecekleri endişesini taşıdığımdan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir. Ama kardeşim Hârun’un böyle bir problemi olmadığı için o rahat konuşabilir. Onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi demek istiyordu Allahu âlem. Yâni Mûsâ (a.s)’ın dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktu da bunun için böyle diyordu. Onun bu isteğine karşılık Rabbimiz şöyle buyurdu:
35. “Allah: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz; ikinize bir kudret vereceğiz ki, onlar size el uzatamayacaklardır. Âyetlerimizle ikiniz ve ikinize uyanlar üstün geleceklerdir" dedi.” Ey Mûsâ, seni kardeşinle destekleyeceğiz. İkinize birden öyle bir sulta, öyle bir sultan, öyle bir haklılık, öyle bir delil, öyle bir güç ve kuvvet vereceğiz ki onlar size asla el uzatamayacaklar. Kılınıza bile dokunamayacaklar onlar. Sizler Benim desteğimdesiniz, hiç korkmayın. Kesinlikle bilesiniz ki Bizim âyetlerimizle, bizim mûcizelerimiz ve yardımlarımızla sizler ve size uyanlar mutlak üstün geleceklerdir. Kazanan taraf, üstün gelen taraf sizler olacaksınız dedi. Ve Mûsâ (a.s) işte yolunu şaşırmış olduğu çölde yolunu şaşırmış olan tüm insanlara rehberlik yapmak üzere tekrar yoluna devam ediyordu.
36. “Mûsâ onlara, apaçık olarak, mûcizelerimizle gelince: “Bu sadece uydurma sihirdir. Önceki atalarımızdan böy-lesini işitmemiştik” dediler.” Evet Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s) onlara Allah’ın apaçık âyetleriyle, apaçık mûcizeleriyle gelince. Şimdi artık Allah’ın peygamberi Mısırda ve sarayda. Yeryüzünün en görkemli sarayında, yeryüzünün en güçlü, en zalim, en despot devletinin karşısında Allah âyetleriyle, Allah desteğiyle dimdik ayakta. Yeryüzünün en dengesiz savaşının bir tarafı olarak işte Firavunun sarayında yerini almış duruyor. Bir tarafta yeryüzünün en büyük gücüne sahip bir yeryüzü devleti, öbür tarafta Allah desteğinde, Allah âyetleri desteğinde iki mü’-min. Mûsâ ve kardeşi Harun. Bir tarafta yeryüzünün en süper ordularına sahip Firavun ve sistemi, diğer tarafta iki Allah elçisi. Mûsâ (a.s) ve kardeşi Harun kitabımızın pek çok yerinde anlatıldığı gibi güç kaynaklarının farkında olmanın cesareti ve kararlılığı içinde Firavun ve toplumuna göndericilerini ve gönderiliş gâyelerini anlattılar. Kendilerinin Allah elçisi olduklarını, Âlemlerin Rabbi tarafından gönderildiklerini ortaya koyarak onları Allah’a imânâ ve sadece Ona kulluğa çağırdılar. Detay başka sûrelerde anlatılır. Birinci olarak onları Allah’a imânâ, ikinci olarak ta köleleştirdikleri İsrâil oğullarını serbest bırakmaya çağırdılar. Onların bu dâvetine muhatap olunca dediler ki, bu uydurulmuş bir sihirden, bir büyüden başka bir şey değildir. Daha önceki atalarımızda böylesi bir şey duymadık, işitmedik dediler. Allah mış, âlemlerin Rabbi imiş, elçiymiş, kullukmuş, özgürlükmüş, kölelikmiş, müslüman-lıkmış, kâfirlikmiş. Nerden çıkarıyorsunuz bunları? Biz bunları bilmi-yoruz, duymadık ve asla kabul etmeyiz, size de istediğiniz bu İsrâil oğullarını asla teslim edecek değiliz. Ne size ne de kavminize özgürlük verecek değiliz dediler. Evet ne sizin getirdiğiniz bu dine teslim oluruz, ne de kölelerimizden vazgeçeriz dediler. Elbette adamlar kölelerini kaybetmek istemezler. Değilse işlerini kime gördürecekler? Kimin sırtına binecekler? Vergi diye kimin kanını emecekler? Bunun üzerine Mûsâ (a.s) bu-yurdu ki:
37. “Mûsâ: “Rabbim, katından bir doğruluk rehberini kimin getirdiğini, dünyanın sonunun kimin olacağını daha iyi bilir. Doğrusu zalimler başarıya erişemezler” dedi.” Benim Rabbim kimin kendisinden bir hidâyetle geldiğini en iyi bilendir. Kendi katından kimin hidâyetle geldiğini, kimin bir hidâyet ge-tirdiğini, kimin hidâyette olduğunu en iyi bilendir. Çünkü beni hidâyetle, dosdoğru bir dinle gönderen Odur. Beni size görevlendiren, bu gö-revi bana veren Odur. Beni bilen, bana şahit olan da Odur. Ve dünyanın âkıbetinin kime ait olduğunu, bu dünyada kimin başarılı olacağını, dünyanın da âhiretin de başarısının kime ait olacağını en iyi bilen de Rabbimdir. Ve Benim Rabbimin yasası, kanunu Odur ki zalimler, olmaması gereken yerde olanlar, kendilerini Rabbi-me kullukta değil de isyan konumunda tutanlar asla felaha, başarıya eremezler. Rabbim kendisine iman ve kulluktan kaçanları asla hakka, doğru yola iletmez. Onları asla dünya ve ukbada başarıya ulaştırmaz. Rabbime kul olup Onun istediği bir hayatı yaşamak yerine büyücülük yapanlar ve büyücülere tabi olanlar asla kurtuluşa eremezler. Ve ben de asla bir büyücü değilim. Ben bu görevi asla kendim uydurmuş değilim. Beni bu görevle görevlendiren Rabbimdir. Ben Onun görevini yüklenip size geldim. Kendi fikirlerim, kendi projelerim, kendi anlayışımla değil, Allah âyetleri, Allah programı, Allah yasalarıyla geldim. Beni kabullenirken Allah’ı kabullendiğinizi, reddederken de Rabbinizi reddettiğinizi unutmayın. Bu dünyanın da, bu dünyanın sonundaki âhiret mutluluk ve saadetinin de kime nasip olacağını en iyi bilen Rabbimdir. Bunun üzerine Firavun dedi ki:
38. “Firavun: “Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için, toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir kule yap; çıkar, belki Mûsâ'nın tanrısını görürüm. Doğrusu onu yalancılardan sanıyorum” dedi.” Ey mele’, ey ileri gelenler, ey aklı erenler ben sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum, tanımıyorum. Ben sizin benden başka sözünü dinleyeceğiniz, yasalarını uygulayacağınız bir tanrınızın olduğunu sanmıyorum. İlah olarak, size hükmedici olarak, size egemen olarak sadece ben varım. Öyleyse İlah olarak sadece beni bilecek, sadece beni kul edecek, Mûsâ’nın sözünü ettiği İlahını asla kabul etmeyeceksiniz dedikten sonra hain işi bilimsellikle, felsefeyle, kendi mantığıyla halletmek için diyor ki: Ey Hâmân, çamurun üstüne bir ateş yak ta, çamuru pişirip ondan bir şeyler oluşturup benim için bir kule yap ki ben onunla Mûsâ’nın İlahına çıkıp bir bakayım. Bir göreyim gerçekten Mûsâ’nın İlahı var mı, yok mu? Mûsâ yalan mı söylüyor, yoksa doğru mu söylüyor? Ben zannediyorum ki o yalancılardandır. Bakacağım, göreceğim. Eğer göremezsem Mûsâ’nın yalancı olduğunu daha güzel ifade etmiş olurum. Kelimenin tam anlamıyla saçmalıyordu hain Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap ki belki ben sebeplere, o göklerin sebeplerine, göklerin yollarına ererim de Mûsâ’nın İlahının ne olduğunu anlamış olurum. Yâni bir gözetleme kulesi yaptırarak, teknik bir teşebbüste bulunarak böylece güya Mûsâ’yı yalancı çıkarmaya çalışıyordu. Tıpkı günümüzde bilime sarılarak, bilimi putlaştırarak Allah’ı inkâr etmeye çalışanlar gibi. Evet çıktım yüksek kuleye, ama bakın Mûsâ’nın Rabbini göremedim! Eğer benim dışımda böyle bir İlah olsaydı mutlaka Onu gör-memiz lâzımdı diyecek ve Mûsâ’yı yalan çıkaracaktı. Ya da tıpkı günümüz kâfirlerinin iddia ettikleri gibi bakın bu kadar bilim ilerlemişken, bu kadar teknik imkânlara sahipken gökyüzüne çıkamadık. Bu Mûsâ nereden çıkmış gökyüzüne de onların Rabbinden bize mesaj getirdiğini iddia ediyor? demeye çalışıyordu. Yanlış bir yoldaydı Firavun. Bile bile yanlışa gidiyordu. Kesinlikle kendisi de biliyordu ki Mûsâ haklıydı. Kesinlikle biliyordu ki Allah vardı. Ve Mûsâ (a.s) karşısına dikildiği zaman Firavun her şeyinin bittiğini anlamıştı. Kesinlikle anlamıştı ki yıllar yılı Mûsâ dünyaya gelmesin diye binlerce çocuğun kanına girdiği, doğmasın diye ölümüne yasa çıkardığı çocuk oydu. İşte korkup durduğu Mûsâ karşısındaydı ve Allah’ın iradesiyle kendisiyle savaşıyordu. Ve artık Firavun bitişini, sonunu gözleriyle görüyordu. İşinin bittiğini anlamıştı ama bu savaşı geberinceye kadar devam ettirecekti. Halbuki böyle yapacağına teslim oluverseydi kendisi için çok daha hayırlı olacaktı. Ama o zaman belki öldürdüğü çocukların kanı yerde kalacaktı. Irzına geçtiği kadınların günâhı çekilmeyecekti. Onun için mi?
39. “O ve askerleri, memlekette, haksız yere büyüklük tasladılar. Gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar.” Firavun ve ordusu, askerleri, avenesi haksız yere büyüklendiler, kibirlendiler. Yeryüzünde haksız yere, hiçbir hakları ve yetkileri yokken büyüklendiler, müstekbirleştiler. Ve zannettiler ki bize döndürülmeyecekler. Zannettiler ki ölmeyecekler ve yaptıklarından hesaba çekilmeyecekler. Zannettiler ki yaşadıkları bu hayatın sonunda Bizim huzurumuza gelmeyecekler. Bizim kendilerini öldürebileceğimiz düşünmediler. Kıyameti, âhireti, hesabı kitabı düşünmediler.
40. “Biz de, onu ve askerlerini yakalayıp suya attık. Ey Muhammed! Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak.” Biz de onu ve avenesini, ordularını yakalayıp, ağızlarının payını verip, suya atıverdik. Topunu suda boğuverdik. Evet Allah yakaladı mı tam yakalar. Allah yakaladı mı yakalanmaz bir şeyle de yakalar. Su aslında insanlar için bir hayattır. Su Mûsâ (a.s)’a hayat olmuştu, ama Firavuna hayatın bitişi oldu, ölüm oldu. Hani annesi Mûsâ (a.s)’ı doğurduğu zaman Firavun ve askerlerinin korkusundan küçük bir sandığın içinde suya bırakmıştı. Ve su Mûsâ (a.s)’ı saraya doğru, hayata doğru taşıyordu. Firavunun saltanatına son vermeye doğru taşıyordu Onu. Ama bakıyoruz ki aynı su Firavun ve ordularının helâkini hazır-lıyordu. Evet suların sahibi Allah’tır. Suların yasasını koyan Allah’tır. En büyük irade Allah’ın iradesidir. Dilediği gibi Mûsâ’yı dünyaya getiren, dilediği gibi Onu suda yürüten, dilediği yerde, dilediği şekilde Onu büyüten, dilediği gibi Firavun ve hempalarını o suda boğan Allah’tır. Bir bakın zalimlerin âkıbetlerine. Bir görün zalimlerin sonunu ki nasıl yok olup gittiler? Nasıl geberip gittiler? Allah’a, büyük iradeye kafa tutan tüm zalimlerin âkıbetleri işte budur. Onlar geberip gittiler.
41. “Onları, ateşe çağıran önder kıldık; kıyamet günü yardım görmezler.” Biz onları ateşe çağıran, cehenneme dâvet eden imamlar, ön-derler kıldık. Onlar, o zalimler insanları ateşe çağırırlar. İnsanları Allah’a kulluktan koparıp kendilerine, kendi Rabliklerine, kendi ilahlıklarına, kendi egemenliklerine dâvet ederler. Rab biziz, ilah biziz, egemen biziz. Bizim yasalarımızı uygulamak, bizim arzularımıza itaat etmek, bize kul olmak zorundasınız derler. İşte kıyamete kadar böyle yapan zalimler ateşin karşısında sürekli bir azap tadacaklar. Kıyamet gününde de asla bir yardım görmeyecekler.
42. “Bu dünyada lâneti artlarına taktık; onlar kıyamet gününde de iğrenç kimselerden olacaklardır.” Ve bu dünya hayatında da onların arakasında lânet üstüne lânet kıldık. Arkalarındakiler onlara hep lânet okudurlar. Hep bir lânet takip etti onları. Kıyamet günü ise onlar en iğrenç, en çirkin kimseler olacaklardır. Allah’ın azabıyla karşı karşıya gelecekler, Allah’ın azabını tadacaklardır onlar. Evet Allah’ı reddeden, kendi Rablikleri, kendi tanrılıkları adına Allah’la ve elçisiyle savaşa tutuşan o alçaklar ebedîyen azap çekmek üzere cehenneme doğru yuvarlanıp giderlerken Mûsâ (a.s) ve beraberindeki müslümanlar da özgürlüğe doğru, sadece Allah’a kul olabilecekleri özgür bir ortama doğru yol alıyorlar. Bu sefer müslümanlar Mûsâ (a.s)’la birlikte bir zamanlar Mûsâ (a.s)’a vahyin geldiği tur dağının içinde bulunduğu Sina çölüne doğru yol alıyorlar. Çöl onlar için özgürlük yurdu, hidâyet yurdu olacak. Çöl onları bağrına basacak. Çöl onların özgürleşmesinde, Mısırdan getirdikleri köleliklerini atmalarına yardımcı olacak. Çöl Mûsâ (a.s)’a Tevrat’ın verilişine şahit olacak. Müslümanlar çölün ortasında bir kitaba ulaşmanın şerefini yaşayacaklar. Ve böylece ilk insan ve ilk peygamberden bu yana sinesinde insanlığı barındıran dünya Tevrat’la birlikte bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılışını seyredecek. Ve işte Tevrat verildi bile:
43. “Andolsun ki, Mûsâ'ya, ilk nesilleri yok ettikten sonra, insanlar düşünsünler diye kitabı, açık belgeler, doğruluk rehberi ve rahmet olarak verdik.” Biz Mûsâ’ya kitap verdik. Mûsâ’ya yazgılar öğrettik. Toplumların yasasını, bireysel yasaları, toplumsal yasaları, ekonomik yasaları, siyasal yasaları anlattık. Arkadaşlar kitap, yasa demektir çünkü. Yine bir başka anlamıyla kitap, yazıt demektir, kitâbe demektir. İnsanların isteseler de değiştiremeyecekleri yazgı demektir. Allah izin vermedikçe insanlar onu asla değiştiremezler. Eğer insanlar Tevrat’ı ve İncil’i değiştirmişlerdir, o zaman buna ne demek lâzım? denirse bu yine de Allah’ın izin vermesi sonucunda olmuştur diyoruz. Eğer Allah bunlar sizin kıyamete keder değiştiremeyeceğiniz kitaplardır deseydi o zaman onlar asla bunları değiştiremeyeceklerdi. Hz. Mûsâ’ya Allah kitap vermiştir. İlk nesilleri, ilk çağdaki insanları helâkinden sonra. Şöyle bir atıfta bulunmuştuk, kesin bir bilgi olmasa da öyle inanıyoruz: Allah Hz. Mûsâ’ya iki Peygamberlik döne-mi yaşatmış. Ha Mûsâ (a.s)’ın iki peygamberlik dönemi vardır. Birincisi, Medyen’den karısı, çoluk çocuğu ile Mısır’a doğru giderken Tur da-ğında Ona vahyini ulaştırmış, Onu Peygamber kılmış. İşte bu Hz. Mûsâ’nın ilk Peygamberlik dönemi, ilk çağ peygamberliğidir. Sonra da Mısır’dan kavmiyle beraber çıkıp, Nil'i veya Kızıl denizi karşıya geçtikten sonra, yine Tur'da yeniden Allah Ona vahyini ulaştırmıştır, yâni ki-tabı vermiştir. İşte ilk dönemi sahifeler dönemi, bu ikinci dönemi de ki-tap dönemi olabilecektir. Arkadaşlar, “Gurûn’ul ûlâ” Firavunun helâkine kadar ki dönemdir. Nûh, Hûd, Sâlih, Şuayb (a.s) kavimlerinin helâk olma dönemi birinci dönemdir. O dönemde Hz. Mûsâ yine Peygamberdi. Ama Onun, orta çağa intikal eden bir Peygamberliği var Hz. Mûsâ’nın. Yâni Mısırda ki Hz. Mûsâ’nın Peygamberliği birinci dönem, Sina'daki Hz. Mûsâ’nın Peygamberliği ikinci dönemdir. Yâni Hz. Mûsâ’nın iki dönemlik bir peygamberliği var. Mısır döneminde insanları Sina dönemindeki gibi pek kulluğa çağırdığına şahit olamıyoruz. Çünkü her ne kadar Firavun ve avenesine sadece Allah'a kul olun mesajını iletse de ısrar ettiği belki tek isteği vardı, o da İsrâil oğullarını Mısırdan çıkarmak. Bunun için gönderilmişti zaten oraya. Önceki âyetlerde bunu anlatmıştı Rabbimiz. Bu kitabın Allah’ın gönderdiği kitap olma açısından bir özelliği vardı. Ya da Hz. Mûsâ’ya gönderilen bu kitabın Allah’ın diğer peygam-berlere gön derdiği kitaplarla bu yönüyle özdeşliği var. Yâni bu kitabın: Olması. İnsanlar için basîretler olması. Allah’ın kullarına, insanlara gönderdiği diğer kitaplar da öyledir. Kim ki Allah’ın kitabıyla ilgi kurar, kim ki Allah’ın vahyiyle bakmaya, görmeye çalışır, basîretini ona tevcih ederse mutlaka o farklı bakar. Değişik görür. Yâni neye bakıyorsa, eve, eşyaya, insana, kadına veya sisteme, düzene, nizama, intizama, göğe ve yere bakışı besâira lin nas olan, vahiyle bakanınki mutlaka farklıdır, görüşü farklıdır. Bu hususu geçen sene En’âmı tanımaya çalışırken uzunca anlatmıştım. Allah vahyini tanımayan, hadiselere, eşyaya Allah vahyiyle bakamayan, Allah’tan gelen basiretlerden mahrum olan başka vahiylerle, şeytan vahyiyle topluma, insana, eşyaya, mala, mülke bakanın bakışı ayrı olacaktır. Ve Hüdendir kitap. Hidâyet kaynağı, hidâyet rehberidir kitap. Allah’ın mesaj göndermesinin temel esprilerinden biri de kitabının bu hüden oluşudur. Yâni insanların yol gösteriye ihtiyaçları vardır, yol gösterene ihtiyaçları vardır, Allah’ın kitabı bunu sağlar, insanlara yol gösterir. Neyi, nasıl, nerede, hangi oranda yapacaklarını anlatır. Bu onlar için merhamet kaynağıdır, rahmet sembolüdür. Yâni insanlar eğer rahmet kaynağı olan bu kitapla beraber değillerse hem dünyada azap olunan, ikab olunan insanlar olacaklar, hem de âhirette rahmet ve merhamete lâyık olamayacaklar, yâni rahmetin tecellisi mânâsına cenneti bulamayacaklar demektir. Çünkü biz Allah’ın sıfatlarını ancak tecellileriyle anlıyoruz. Meselâ Allah yaratıcıdır diyorsak, yaratıcılığını yaratılanları görerek biliyoruz. Allah konuşur diyorsak, kelâmını anlayarak biliyoruz. Allah’ın Rahmân oluşunu mevcudata rahmetinden anlıyoruz. Rahîm oluşunu da inşallah yarın cennete gidince, görünce orada anlayacağız Allah’ın izniyle diyoruz. Zaten Kur’an’ın insana kazandırdığı da budur. Meselâ onun Furkân oluşu da bunu sağlar, nûr oluşu da bunu sağlar, Hüden olması da bunu sağlar. İnsana nasıl adım atacağını, insanlar arasında münâsebetlerini nasıl ayarlayacağını, nasıl düzelteceğini, erkeklerin ve kadınların nasıl davranmaları gerektiğini, ya da bozuk düzenin tes-bitinin, tedavisinin nasıl olması gerektiğini, gaybı bilerek yapmasını sağlayacaktır. Gaybı bilmez de insan, Allah’ın kitaplarında açtığı yasaları bilerek yapmasını sağlayacaktır. Çünkü Allah’ın gayb âleminden haberleri insana ulaştırması demektir bu kitap. İşte Kur’an basîrettir ifadesini böyle anlıyoruz. Bir başka âyette de yine Kur’an’ın gayb olduğunu anlatıyordu Rabbimiz: “İşte bunlar gayb haberleridir ki onu sana vahy ediyoruz.” (Âl-i İmrân 44) Ey peygamberim, işte bunlar, bu sana vahy ettiklerimiz gayb haberleridir. İşte bu sana anlattıklarımız bilinmeyenlerin, görülmeyenlerin, Rabbinden başka hiçbir kaynaktan öğrenme imkânı olmayan gaybın haberleridir. Kitabın ortaya koyduğu bilgiler hiç kimsenin bilemeyeceği gaybî bilgiler, gaybî haberlerdir. Rabbimiz bu gaybî bilgileri bize açmasaydı biz nerden bilebilecektik bunları? Haberin doğrusu, bilginin hak olanı, bilginin zirvesidir bunlar. Evet Kur’an’ın gayb haberleri olduğu bildiriliyor. Öyleyse basîret dediğimiz mü'minin sahip olduğu o kitap bilgisi, o vahiy bilgisi, o görüş özelliği Allah’ın gayb âleminden Peygamber aracılığıyla kendisine ulaştırdıklarıdır. Eğer mü’minler olarak, Allah’ın muhatapları olarak, bu kitabın müntesipleri olarak bizler Kur’an’daki şu gayb haberlerini, bir başka ifadeyle şu basîret konularını kendimize mal ederek, onlara hâkim olarak, onlarla düşünecek hale gelebilirsek o zaman hadiseler hakkında daha güzel yorum yapmaya veya hadiselerin cereyanına me'haz teşkil eden kanunları bildiğimizden dolayı onlar karşısında kendi durumumuzu daha güzel ayarlamaya daha bir hak kazanacağız demektir. Bu mânâda gaybı bilmek olacaktır tabii bu iş. İşte böyle bir Kur’an insanın tezekkürünü gerçekleştirecektir. Anlamasını, anımsamasını, hatırlamasını veya onu kafada canlı tutup hayatı o bilgilerle yürütmesini, düzenlemesini gerçekleştirecektir. Kafada canlı tutup öylece hayatı düzenlemek. Meselâ adam Bakara’yı, En’âmı, Âl-i İmrân’ı bilebilir, anlayabilir, okuyabilir, anlatabilir, kitabını yazabilir. Ama önemli olan onu tezekkür etmesi veya zikretmesidir. Yâni hadiseler karşısında hangi bilgilerini öne alacak? Hangilerini uygulamaya koyacak? Hangi bilgileriyle vücudunu yönetecek? Onu o anda hatırlayıvermesi, tezekkür veya zikir demek olacaktır. İşte Kur’-an’ın böyle hayat için baştan sona bir zikir olmasının mânâsı bana gö-re böyledir. Meselâ adam evlendi, boşandı, yandı, yaktı, yangına gitti, giydi, soyundu. O konumuyla ilgili zikir olan Kur’ anı zikredip hemen uygulamaya koydu mu, Allah kendisine neyi nasıl yapacağını o anda hatırlatıverecek, ona göre kendisi de amel edecektir.
44. “Ey Muhammed! Mûsâ'ya hükmümüzü bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde, (Mûsâ'yı bekleyenler arasında) değildin, onu görenler arasında da yoktun.” Mevdûdî’nin burada bir açıklaması var. Diyor ki buradaki: ¬±z¬"²I«R²7! ¬`¬9@«D¬" den kasıt, Peygamberimiz efendimizin konumuna göre batı kısımdır demiş. Yâni Mekke’nin batısı mânâsına Tur dağı. Ama burada anlatılan pek öyle Mekke’nin batısı değil gibi. Biraz kuzeyi belki. En fazla kuzey batısı. Amma meseleyi Hz. Mûsâ merkezli düşününce, Tur dağının sağ canibinden mübârek bir ağaçtan bir ses gelmişti. Hemen hemen mekânlar üçlü sisteme oturtulursa daha bir denge olurdu ya, sanki o mantıktan hareketle veya o mantığı buradan çıkarmışlar belki. Hz. Mûsâ, Allahu Zül Celal’in tecelli buyurduğu konuşma makamı ve de Hz. Peygambere izafe edilecek mekân o da sol taraf olur. Yâni Tur'un sağı ve Tur'un solu. Mûsâ oradayken, onunla konuşuyorken, Cenâb-ı Hakla beraberken, Allah’tan vahiy alırken sen de sol tarafta değildin! demektir bu. Böyle bir mânâ olacak. Ama önceki türlü, o anda sen Tur'da değildin demek de zaten aynı mânâyı içereceğinden ikisini de kabulle-niyoruz. Sen sol canipte değildin. Biz işi Mûsâ’ya havale ettiğimiz, takdir ettiğimiz zaman. Yine orada Tur’a giden insanlar vardı. Ey Mûsâ, biz senin dediklerine, senin bize tebliğ ettiklerine inanmıyoruz demişlerdi de Bakarada anlatıldığına göre yetmiş şahit seçilmişti. Senin bu dediklerini biz de duyalım, biz de görelim de öyle inanalım! demişlerdi. Mevdûdî Allah rahmet etsin onunla ilgi kurmuş. Fakat âyet-i kerîmenin zâhirî biraz şöyle gibi: Peygamberim, sen orada şahit değildin. Yâni ne orada bulunuyordun, ne şehadet etmiştin, ne muttali olmuştun demek mânâsına gelecek. Her halde zorlamadan böyle demek daha münâsip olacaktır, tabi Allahu âlem diyoruz. Sen o dönemde yaşamadın demek olacaktır mânâ. Bunlar Hz. Meryem’in kime verileceği? Vekilinin kim olacağı konusunda Zekeriya (a.s)'la diğer insanların kâlem atmaları konusunda da zikredilmişti. Yâni Cenâb-ı Hak Hz. Peygamberin o dönemde yaşamadığını anlatmaktadır. Bir de O Tur’un bir yerinde değildi ki sen orda olsaydın! gibi bir anlam da denilmektedir diyoruz. Rasulullah efendimizden üç bin yıl kadar önce gerçekleşen bir hadiseden Allah’ın Resûlü sanki onu gözleriyle görmüş gibi söz edince buna sakın itiraz etmeyin ey insanlar! demek mânâsına gelecektir. Tabii Kur’an’ın genel mantığı zaten bunu gerektiriyor. Çünkü bakıyoruz Rasûlullah’tan üç bin yıl önceden değil, binlerce yıl öncesinden de söz ediyor Kur’an. O zaman hiç mi hiç iz yoktu, olmadığını zaten herkes bilirdi. Yine bakıyoruz Hz. Peygamberden binlerce yıl sonra gelecek hadiselerden de söz ediyor Kur’an. Peki bu ne anlatır peki bize? Bu tür bir yorum bize ne kazandırır? Yâni biz bu âyeti nerede ve nasıl kullanacağız? Arkadaşlar, insanlar ve toplumlar, olaylar ve bu olayların birbirleriyle münâsebetleri hakkında kuralları kendi kafamızdan değil, vahiyden bilirsek, vahiy kaynaklı bilirsek işte karşımızdakini ona dâvet edeceğiz demektir. Meselâ senin o kadınla münâsebetin, senin o müdürle münâsebetin, senin o müşteriyle münâsebetin, o komşuyla ilişkin, şöyle ya da böyle olsun dediğimiz kural eğer vahiy kaynaklı olursa isabetli olacaktır. Ya sen ömründe hiç bakkallık yapmadın arkadaş! Sen ömründe hiç öğretmenlik yapmadın! Sen ömründe hiç baba olmadın! Sen ne bileceksin bu konuyu? diyenlere, evet ben yapmadım ama, ben zaten bunu kendimden demiyorum ki, ben bunu kendi kafamdan bilmiyo-rum, bütün konuları en bilen Allah’ım senin bu konuda şöyle davranmanı istiyor, ondan dolayı ben bunu sana söylüyorum dersek o zaman doğru olacaktır. İşte bu âyet-i kerîme bize bu konuda böyle bir yol gösteriyor. Neyzen Tevfikin önüne bir roman sunmuşlar. Bak bakalım nasıl bir şey? demişler. Adam şöyle bir bakmış, hoşuna gitmemiş ve başlamış tenkid etmeye. Demişler ulan sen ömründe hiç roman yaz-dın mı ki tenkit ediyorsun? Evet ben hiç yumurta yumurtlamadım, a-ma yumurtanın bayat mı taze mi olduğunu bilirim. O sarhoşça öyle demiş, biz de müslümanca diyelim ki Allah’ın hayat hakkındaki prensiplerini öğrenelim, Allah’ın kurallarından haberdar olalım, Allah’ın ya-salarını tanıyalım ve karşımızda ki insanın hayatına bu anlamda müdahale edelim. Senin bu yaptığın doğrudur, yanlıştır diyelim. Derse ki o sen anlamazsın arkadaş! İşte sen Kur’an’ı bilirsin tamam, sünneti bilirsin tamam. Bunun dışındakileri ne bileceksin? Bildiğin şeyler üzerinde konuş! Bilmediğin şeylere burnunu sokma! Ben de, biz de diye-ceğiz ki o zaman arkadaş, işte ben de Kur’an bildiğim için müdahale ediyorum, vahyi tanıdığım için konuşuyorum diyeceğiz O zaman bunu demeye hakkımız olacaktır inşallah.
45. “Ama Biz nice nesiller var etmiştik. Üzerlerinden yıllar geçti. Ey Muhammed! Sen, Medyen halkı arasında bulunup, onlara âyetlerimizi okumuyordun, fakat o haberleri sana gönderen Biziz.” Fakat daha sonraları, nice çağlar boyu niceleri yaşadılar, onlar bayağı bayağı da ömür sürdüler. Sen Ehli Medyen’deyken de Mûsâ’yla beraber değildin. Ya da sen de ehli Medyen’le birlik yaşamadın. Onlara sen âyetleri de okumadın. Ama bütün bu gerçekleri biz sana ulaştırıyoruz. Hemen hemen bütün tefsirlerde sen onlardan âyetlerimizi okuyarak öğrenmedin şeklinde tercüme etmişler. Bunun için nasıl bir ilgi kurdular bilmiyorum. Galiba mânâ tercümesi yapılmış, yâni muhtevanın tercümesi yapılmış. Çünkü âyetin geliş sebebi oydu ya. Sen bu âyetleri ne Meyden-de öğrendin geldin, ne Mısırdan aldın geldin, ne şurada bulunuyordun, ne Mûsâ ile beraberdin, ne Turdaydın, ne Firavunun yanı başındaydın. Bunların hiç birinden haberin yoktan dolayı onlar sana bu âyetleri öğretmediler diye tercüme edilmiş. Oysa âyetin lafzı herhalde şöyle olacaktır: Sen ne Medyen'de kalmıştın, ne de âyetleri onlara okumuştun. Medyen'de kalarak âyetleri onlara okunuş değilsin demek olacaktır âyetin mânâsı. Biz gönderiyoruz bunları Biz diyor Rabbimiz.
46. “Sen, Mûsâ'ya hitap ettiğimiz zaman Tur'un yanında da değildin. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir milleti uyarman için, Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin; belki düşünürler.” Sen Tur'un yanında da değildin biz ona nida ederken, fakat bizden bir rahmet olarak gönderilen bu kitap ile sen, kendilerine nezir gelmemiş, uyarıcı gelmemiş olan bu kavmi uyarasın diye biz seni gönderdik, belki böylece tezekkür ederler. Kuranı Kerîmin özü ve özeti niteliğindeki Yâsîn’i Şerifte de Kur’an’ın gönderiliş sebebi böyle beyan edilmektedir: “Bu, babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah'ın indirdiği Kur’an'dır.” (Yâsîn 5,6) Bu Kur’an Azîz ve Rahîm olan Allah’ın indirmesi olarak ten-zîlen, peyderpey indirilmiştir. Yerine ve zamanına göre, ihtiyaca göre indirmiştir Allah onu. Evet bu kitabın indirilişi Azîz ve Hâkim olan Allah’tandır. Bu Kur’an Allah’tandır. Bu kitabı indiren Allah’tır. Kitabın indirilişi konusunda peygamberin bile bir yetkisi yoktur. Allah’tan başka hiç kimsenin böyle Azîz ve Hâkim bir kitabı peygambere indirmeye güç yetirmesi mümkün değildir. Bu kitabı peygamberine indiren, bu kitapla peygamberini, onun şahsında da bizleri şereflendiren, bilgilendiren, bu kitapla kendi bilgisinden bize aktarımda bulunan Allah’tır. Evet bu kitabın gönderiliş fonksiyonu olarak da şu söylenir: Bir kavmi uyarmak için gelmiştir ki bu kitap, o kavmi daha evvel uyaranlar olmadığı için, peygamber uyaracaktır bir. Bir de o kavim daha önce uyarıya kapalı kalmış da peygambere yeniden bir görev daha verilmiştir. İşte Kur’an’ın fonksiyonu budur. Gerek Yâsîn sûresiyle ilgili, gerekse bu sûreyle ilgili tefsirlerde, İsmail (a.s) dan sonra Mekke ve civarına peygamber gönderilmediği bilgilerini görüyoruz. Ve ondan dolayı deniliyor ki: ²v;Î:³@«"@«š «‡¬H²9Î! ³_«8 dan kasıt babalarına peygamber gelmeyen insanlar demektir. E! O zaman sanki bu Kur’an hassaten Mekkelilere gelmiş gibi olacaktır. Halbuki bakıyoruz Kur’an hiç de öyle gelmemiştir. Yâni Yâsîn sûresi geldiğinde kendilerini muhatap olarak gördüğümüz Kureyş’ten başka Medine’ye gidilince orada Yahudi ve Hıristiyanlar vardı ki bunlara daha evvel peygamber gelmişti biliyoruz. Öyle olunca beni şöyle bir anlam zorladı: Kendisine uyarı gittiği halde, kendisi bu uyarıyla beraber olmayan, bu uyarıya kulak vermeyen, insanlar bu Kuranla tekrar bir daha uyarılacaklar. Ebu Cehile uyarı gitti, Ebu cehil uyarıldı aslında, tekrar uyarıldı, bir daha uyarıldı, bütün bu uyarılara rağmen yine de uyanmadı adam. Öyleyse bunu şöyle anlıyoruz: Babası uyarılmadığı halde oğlunu ihmal etmeyin ha! Babası madem ki uyarılmamış bu sefer oğlunu uyarın demektir bunun mânâsı. Uyarmaktan kastımız budur zaten. Meselâ şu grubun bir lideri olsa, hepimiz burada yatsak. Grup liderini sabah namaza uyandırmaya çalışsak, uğraşsak, didinsek, tek-rar etsek, üzerine su döksek, ama bir türlü onu uyandıramasak, ötekileri boş ver demeyeceğiz yâni. Yahu bunların reislerini uyandıramadık ki öbürlerini uyandıralım demeyeceğiz. Reisleri, ataları, babaları uyarıya müspet cevap vermeseler de, adam olmasalar da evlâtlarını uyarmaya devam edeceğiz. Babaları adam olmuyorlar diye oğullarını silmeye kalkmayacağız. Böyle bir anlam çıkıyor bize. O zaman babaları uyarılmadığı halde çocukları gafil durumdaysalar, onları da uyarasınız diye biz bu kitabı indirdik diyor Allah. Babaları uyarılmadı, babaları anlamak, dinlemek istemedi diye çocuk-larını ihmal etmeyeceğiz. Hoca çocukları galiba bu sınıfa giriyor. Yâni adam Kur’an okumuştur, hafız olmuştur ama hâlâ kendi sevdasında yaşıyorsa, hâlâ imamlığının yanında yeni ek mesleklerden zevk al-manın peşindeyse, yâni Kur’an pazarlayıcılığından ziyâde başka şey-lerin pazarlayıcılığının peşine takılmışsa, yok ya bunun babası ne ki kendisi ne olacak? demeyeceğiz oğlunu da uyarmaya çalışacağız an-ladığım kadarıyla âyet bize bunu anlatıyor. Yâni:v;Î:³@«"@«š «‡¬H²9Î! _«8 ile onların babaları kastediliyor, «–YV¬4@«3 ²vZ«4 ile anlatılanlar da onların çocukları oluyor. Yâni gafil olanlar çocuklardır. Arapça olarak bu mânânın uygunluğunu söylüyor tefsirler ama mânâya gelince de onlara peygamber gelmedi şeklinde tefsir etmeye çalışıyorlar. Yâni bu adamlar aslında Hz. İsmail’den bu yana peygamber sesi duymadıklarından değil, uyarıya kulak vermediklerinden Allah’ın dediklerini duymadılar. Çünkü Hz. Mûsâ'yı tanıyordular, Îsâ'yı biliyordular ama onları dinlemek istemiyordular. Ondan dolayı öteki mânâya biraz daha ağırlık verdim. Yâni adamın duyması bir şey ifade etmez, dinlemişse uyarılacaktır. Çünkü uyarılmak demek sadece ona mesajın gitmesi demek değildir. Ben Kur’an’la uyarılmışsam Onun muhtevasını hayatıma aktarıyorum demektir. Sadece Onu duydum demek değildir. Çünkü öteki türlü uyarıya karşı duydukları halde nötr kalmış insanlar da olacaktır yâni.
47. “Yaptıklarından dolayı, başlarına bir musîbet geldiğinde: “Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve mü'minlerden olsaydık olmaz mıydı? “ derler (diye peygamber göndermişizdir).” Evet başlarına bir musîbet gelince, başlarına bir şeyler isabet edince, neden? Elleriyle yaptıklarından ötürü, elleriyle yedikleri naneler yüzünden. Değilse Allah onlara durup dururken, azap edeceğinden, gazap edeceğinden değil. Kendileri istiyorlar bunu, kendileri hak ediyorlar. Arkasından da şöyle derler o zaman: Ey Rabbimiz ne olurdu bize de bir Resul gönderseydin de biz de senin âyetlerin peşi sıra gitseydik. Keşke bize de bir elçi, bir önder gönderseydin de sana, senin âyetlerine ittiba etseydik de o zaman biz de mü'minlerden olsaydık dersiniz için size peygamber gönderiyoruz olacaktır mânâ. Anladık değil mi? Yâni, madem ki peygamberimize kadarki dönemde hiç peygamber gönderilmedi. Öyleyse o döneme kadar yaşayan insanlar böyle derlerse ne olacak? Öteki mânâya göre düşünecek olursak böyle bir boşluk oluyor o zaman. Onlar bu itirazlarında haklı mı çıkacaklar? Halbuki onlara da mesaj iletilmiştir. Yâni onlar da kul olabilecek kadar, puta tapmayacak kadar hak dinden ha-berdar olabileceklerdir, haberdar edilmişlerdir. Çünkü bakın İslâm’dan önceki toplumlar bize tanıtılırken o kadar mübâlağalı tanıtılıyor ki, meselâ bir kadın tarifi, bir kadın tabiri var ki, yâni hayvan değil, mal değil, mülk değil, eşya değil, hiçbir şey değil. Şerefi yok, izzeti yok, namusu yok, değeri yok hiç bir şey yok gibi. Ama beri tarafta Peygamberimizin evlenmesi anlatılırken öyle bir kadın anlatılıyor ki, sanki dünyada onun gibisi bir daha yok. Cahiliye dönemi Hatice’si gibi yâni. O kadar namuslu, iffetli, dürüst, gayretli, dirâyetli ve de başı da kapalı bir kadın. Değil mi? Hatice annemiz me-lek geldiği zaman endişelenen, neye uğradığını bilemeyen kocası Ra-sulullah efendimize diyor ki, sen üzülme, O geldiği zaman ben başımı açayım da diyor Onun bir şeytan mı yoksa bir melek mi olduğunu anlarız diyor. Yâni böyle kocasının yanında bile başı kapalı bir kadın. İşte böyle bir kadın anlatılıyor. O zaman galiba cahiliye dönemi anlatılırken peygamberden tümüyle soyutlayarak anlatmak yerine Allah ve peygamberden de haberdar olan bu toplum, aynı zamanda putlara da tapınıyordular da ondan kötüydüler demek zorunda kalacağız. Yâni Allah’ı biliyorlar, Peygamberi tanıyorlar, Peygamberi yolu biliyorlar, Allah’a teslim olmaktan haberdarlar, ama putları da ihmal etmiyorlar. Hem Allah’a hem de putlara kulluk ediyorlar. İşte böyle inanan, böyle imanla şirki, imanla küfrü birlikte yaşayan bu insanlara bu yaptıklarından dolayı, elleriyle yedikleri nanelerden dolayı, yâni yaptıkları işlerden dolayı başlarına bir şeyler geldiği zaman derler ki Rabbena şöyle şöyle. Yâni bu insanlar başlarına bir musîbet gelmeye görsün derler ki bize de peygamber gönderilseydi. Aslında onlara peygamber gönderilmediğinden, onların böyle bir mâzeretleri olabileceğinden değil mesele. Yâni onların tavırlarını anlatıyor âyet. O musîbetten dolayı feveran ediyorlar, ah keşke bize de bir yol tarif eden olsaydı filan diyorlar. Yâni keşke, nolaydı da peygambere ittiba edeydik diyorlar, mesele bu. Keşke peygamber olsa da ona uysaydık değil mânâ. Peygamber vardı ama keşke biz ona uyuverseydik diyorlar. Belki de yarın başınız dara gelince teslim olacaksınız! Ahu vah edeceksiniz, gelin bugünden teslim olun diyor sanki bu bölüm.
48. “Ama onlara katımızdan gerçek gelince: “Mûsâ'ya verildiği gibi, buna da mûcize verilmesi gerekmez mi? “ derler. Daha önce Mûsâ'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? “Yardımlaşan iki sihirbaz” demişlerdi; “Hepsini inkâr edenleriz” demişlerdi.” Bizden bir Hak onlara gelince derler ki, nolaydı da şu Mûsâ’ya gelen bize de gelseydi. Yâni sanki siz daha önce Mûsâ’ya gelenlere inandınız mı? Veya siz onları küfretmediniz mi? Siz Tevrat’ı örtbas etmediniz mi? Yâni Allah’ın kitabını tedavülden kaldırmadınız mı? Allah’ın kitabını tahrif edip işini bitirmediniz mi? Hani nerede Tevrat? İki sihirbaz birbirlerine sırt vermiş veya iki sihirbaz ki birbirlerini destekliyor dediler. Mûsâ ve Harun (a.s)’lar birbirlerini destekleyen, birbirlerine yardım eden iki sihirbazdan başkası değildir dediler. Böylece onu küfrettiğimiz gibi bunu da küfrediyoruz dediler ve yine kenara çekildiler. Muhammed (a.s)’a gelen bu son kitap Mûsâ (a.s) a gelen kitabın aynısı olduğu halde, her ikisi de aynı kaynaktan geldiği halde, her ikisinin de hak birer kitap olduğunu anladıktan sonra inkârlarını tazelediler. Tıpkı önceki kitaplarını inkâr ettikleri gibi son kitabı da inkâr ettiler. Çünkü Allah bir şey indirmez. Allah vahiy göndermez. Allah kullarının hayatına karışmaz, Allah kitap indirecek, peygamber gönderecek değildir diye itiraz ettiler. Allah hayata karışmaz dediler. Allah bizim işlerimize karışmaz dediler. Allah bizim hukukumuzu bilmez dediler. Allah kılık kıyafetten anlamaz dediler. Allah ekonomik düzenlemeleri, Allah siyasal yapılanmaları bilmez dediler. Bu işleri düzenleyecek bizim başka tanrılarımız var, bizim yeryüzü tanrılarımız var dediler. Allah bizim hayatımıza karışmaz biz dilediğimiz gibi yaşarız dediler. Evet ehl-i kitap böyle deyiverdi. Kitapla ve peygamberle karşı karşıya gelen Mekkeli müşriklerin ilk işi bu konuyu Medineli akıl hocaları olan Yahudilere sormak oldu. Gittiler Medine’ye ve Allah konusunda, din konusunda, kitap ko-nusunda, peygamber konusunda kendilerinden ilerde gördükleri Yahudi âlimlerine sordular. Çünkü tarihin en eski çağlarından beri Allah’ın kendilerine pek çok peygamber gönderdiği, pek çok kitaplar gönderdiği Yahudilerin bu konudaki bilgilerine, tecrübelerine güveniyorlardı. Gidip sordular. Böyle, böyle kendisine Allah’tan vahiy geldiğini iddia eden bir kimse var, nedir bunun durumu diye. O hainler de dediler ki hayır Allah kesinlikle ne peygamber seçer, ne de kitap gönderir deyiverdiler. Allah’ın bu son elçisi kendilerinden çıkmadı diye, bu son kitap kendilerine gelmedi diye kıskançlıklarından, kinlerinden bu Yahudiler böyle deyiverdiler. Allah yeryüzünde hiç kimseye vayih gön-dermez deyiverdiler. Böylece bu Yahudiler kendilerini de, kendi yollarını da, kendi dinlerini de, kendi kitaplarını da reddediverdiler. Tüm inanç manzumelerini ve tarihlerini de reddediverdiler. Kendi bindikleri dallarını da kesip atıverdiler. Daha önce Mûsâ (a.s)'a indirilen Tevrat’ı da, Îsâ (a.s)'a indirilen İncil’i de reddediverdiler. Bakın En’âm sûresinde de Rabbimiz onlara şunu soruverdi: “De ki Mûsâ’ya o kitabı kim gönderdi?” (En’âm 91) Evet Peygamberim sor onlara bakalım. Onlar madem ki Allah bir şey indirmedi diyorlar, sor bakalım onlara Mûsâ (a.s)'a Tevrat’ı kim indirmiş? Madem Allah bir şey indirmez, Allah kitap göndermez, Allah peygamber göndermez, Allah hayata karışmaz diyorlar. Peki o zaman Mûsâ’ya gönderilen, kendi kitapları olduğunu iddia ettikleri Tevrat’ı kim indirmiş? Tevrat’ı kimin indirdiğini söyleyecek bu adamlar? Dün peygamberine bunu sormasını istemişti Rabbimiz, bugün biz de soracağız bunu onlara. Söyleyin bakalım ey kâfirler! Söyleyin bakalım ey Allah hayata karışmaz diyerek küfrün daniskasını gerçekleştiren kâfirler, bizim kitabımız var diye gururlanıp onunla uzaktan ve yakından en küçük bir ilginiz kalmadığı halde, kendi kendinizi avutmaya devam ettiğiniz o kitabı o Tevrat’ı kim indirmiş? deniyordu. Bakın burada da keşke Mûsâ’ya gelen kitap gibi bize de bir kitap indirilseydi de biz onun âyetlerine tabi olsaydık diyenlere Allah da diyor ki, sizin bu sözünüz ciddiyetten, samimiyetten kaynaklanmı-yor, siz inanmak için söylemiyorsunuz. Çünkü eğer inanmak için olsaydı Mûsâ’ya inene de inanırdınız. Benzer bir âyet Yahudiler için de aynı şeyleri söylüyordu: Peki siz eğer inandığınızı iddia ediyorsanız, Allah’ın dininde olduğunuzu iddia ediyorsanız neden Tevrat’ı değiştirdiniz, neden Allah’ın peygamberlerini öldürdünüz? "Deki eğer siz gerçekten inanmışsanız imanınız ne kötü şeyler emrediyor size?" (Bakara 93) Şâyet sizler mü'minlerseniz, şâyet siz size indirilene iman ediyorsanız, o zaman Allah’ın elçilerini niye öldürdünüz ya? Eğer imanlarınızda samimiyseniz niye öldürdünüz Allah’ın elçilerini? Peygamber öldürmek iman mıdır, küfür müdür? Yâni bu kadar kötü şeyler emreder mi iman? Siz mü'min olduğunuzu iddia ediyordunuz? İşittik isyan ettik? diyorsunuz, arkasından peygamberleri öldürüp kitabınızı tahrif ediyorsunuz. Peygamber aranızda olduğu halde buzağıya tapınmaya kalkıyorsunuz. Yâni sizin imanlarınız size bunları mı emrediyor? Yâni sizin nasıl bir imanınız var ki bu imanlarınız sizi Allah’la çatıştırıyor? Nasıl bir imanınız var ki Resulleri gündemden uzaklaştırtıyor size de, hep başkalarını gündeme almanızı emrediyor? Resullerin örnek hayatları yerine başka başka insanların hayatlarını örnek almaya zorluyor sizi. Böyle iman olmaz. Sizin bu imanınız nasıl bir iman ki size bunları emrediyor? Böyle bir iman başka değil, olsa olsa şeytana iman olur deniyordu orada da. Yâni hem mü'minsiniz, hem peygamber öldürüyorsunuz. Hem mü'-minsiniz hem de kitabı tahrif ediyorsunuz. Bu ne biçim iman? Sizin imanınız ne kötü şeyler emrediyor size böyle? Deniyordu. Burada da siz bu konuda ciddi değilsiniz denilmektedir. Eğer peygamberi tanısaydım, ben de ona iman ederdim, ben de onun gibi bir hayat yaşardım. Eğer İslâm’ın tahsilini ben de yapmış olsaydım, ben de İlahiyatta okumuş olsaydım, ben de hoca olsaydım, ben de hacı olsaydım ben de yapardım, ben de ederdim, ben de yaşardım diyenlere veya eğer biz de böyle diyorsak deniyor ki, yâni bugün mevcut İslâm’ı yaşamakta cesaretin, gayretin ne ki? O zaman ne yapacaksın? denilecektir. Öyleyse bize düşen mevcut bilgilerimizi pratize etmek, mevcut bildiklerimizi amele dönüştürmek, ondan sonra da yeni yeni bilgiler kazanmak için gayretimizi artırmak.
49. “De ki eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden daha doğru bir Kitab getirin de ona uyayım. “ Benzer bir soru da Enbiyâ sûresinde varit olmuştu: “Peygamberim! Eğer bilmiyorsanız kitaplılara sorun.” (Enbiyâ 7) Eğer bilmiyorlarsa sorsunlar ehl-i kitaba? Sorsunlar Yahudi ve Hıristiyanlara? Sorsunlar akıl hocalarına? Sorun bakalım sizi kışkırtan, size peygambere karşı mücâdele yöntemleri ulaştırmaya çalışan şu kitap ehline sorsanıza. Aslında bu tür âyetler aslında sakın ha! Ya-nılmayın! Yapmayın! demektir. Türkçeleştirelim: Deki ey peygamber, sen onlara şöyle bir durum arz et. Yâni eğer kafaları çalışıyorsa artık sıfırı tüketmeleri lâzım. Eğer şu benim size sunduğum kitap Allah-tandır demiyorsanız. Hani keşke Mûsâ’ya gelen gibi bize de gelseydi diyorlardı ya. Eğer şu getirdiğim son kitabın Allah’tan olduğunu kabul etmiyorsanız, haydin bu Allah’tandır diye siz bir kitap getirin! Bu hattâ Tevrat, İncil dışında bir kitap olacağı gibi, bizzat Tevrat ve İncil de ola-bilir. Haydin siz bir kitap getirin ki benimkinden daha hoş yol gösterici olsun. Daha iyi yol göstersin, beni buna muhtaç bırakmasın, beni Kur’an denilen bu âyetlerden müstağnî kılsın ve sonunda ben de: Ona ittiba edeyim. Onun peşinde gideyim. Eğer siz iddianızda ciddiyseniz, iddianızı amele dönüştürebilecekseniz. Sadık olmak demek, inancı, iddiayı eyleme dönüştürmek denektir. Çünkü bir konuda iman etmek onunla amel etmekten ayrıdır. Ama sadık olmak, sıddîk olmak, imanı amele dönüştürmek demektir. Cebimizdeki paranın Allah’a ait olduğunu kabul etmek imandır, ama bunu Allah’ın dediği yere sarf etmek sadakadır, tasdiktir yâni. Onun için burada da böyle bir mânâ seziyoruz. Yâni eğer siz dediğinizde ciddi olarak onu eyleme dökebilecekseniz haydi ispat getirin bakalım demektir. Yâni böyle bir şeyi yapabilecek değilsiniz demektir bunun mânâsı. Onun içindir ki: Âyetinin anlamı da gidin bilenlere sorun demek değildir. Âyetin ma kabline, ma ba’dine bakın böyle bir mânâ olmadığını anlayacaksınız. Yâni Kur’an boyutunda ey peygamber veya ey peygamber yanındakiler, eğer sizler bunun, bu kitabın Allah’tan olduğu konusunda şüp-hede iseniz, o zaman bu kitap konusunda zikir erbabına, fikir erbabına, Tevrat ve İncil erbabına gidin bir sorun bakalım! deniyor. Yâni bir şüpheniz varsa, değilse sormalarını filan istemiyor Allah. Sormak yasaktır bu mânâda ehli zikre. Ehl-i kitaba sormak yasaktır. Çünkü bizim onlara sorabileceğimiz, onlardan öğrenebileceğimiz hiçbir şeyimiz yoktur. Yâni sanki bu Kur’an’ın sağlamasını Tevrat ve İncil’le yapmak olur, bu kitabın sağlamasını sapıklarla yapmak olur ki bu bâtıldır. Hz. peygamber de asla onlara uymayacaktı. İncil ya da başka bir kitap da gelse asla bundan daha efdâli, bundan daha üstünü olmayacaktı. Ama bugün maalesef Kur’an’dan daha üstün yol göstericiliğine inanılan, teoride veya pratikte nice kitaplar ortada ki insanlar onlara ittiba etmekteler. Kur’an’da biliyorsunuz Kur’an’ın bir benzerinin getirilmesi konusunda iddialar var. Eğer gücünüz yetiyorsa haydin bunun bir mislini, yahut bir sûresini meydana getirin! gibi. Bu âyetler karşısında bü-tün insanlık susmuş. Ama Müseyleme gibi daha bir geri zekalı aptalların denemeler yaptıkları olmuş. Kur’an’ın lafzına benzer, nazire yapmaya çalışanlar olmuş ama bunu becerememişler, gülünç durumlara düşmüşler diye yılar yılı bize anlatıldı. Oysa Kur’an hem lafız olarak Kur’an’dır, hem de muhteva olarak Kur’an’dır. Kur’an’ın lafzına benzer lafız yapmak ne kadar aptallık, ne kadar körlük ise Kur’an’ın muhtevasına benzer muhteva yapmak da aynısı olacaktır. Kur’an’ın eğitim düzeni hakkında, Kur’an’ın aile düzenlemesi hakkında, Kur’an’ın siyasal yapılanma hakkında, Kur’an’ın bireysel ve toplumsal hayat hakkında, miras hakkında, kılık kıyafet hakkında neler ortaya koymuşsa, onların benzerini yapmaya çalışmak da aynı neticeyi ortaya koyacakken maalesef müs-lümanlar Kur’an’dan daha efdâl zannettiklerinden mi, yoksa Kur’an’-dan gafil olduklarından mı veya şeytan onlara amellerini süslü gösterdiğinden mi o yeni üretilen süreli sistemlere, ideolojilere uyarlar da Kur’an’ın o konuda dediğini hâşâ bilmezler. Çok pratik bir örnek vereyim: Kur’an diyor ki ben miras sistemi ortaya koyuyorum, başkaları diyorlar ki ey Allah sen yaparsan biz de yaparız, işte bizimki de bir düzen! Ve bu bayağı bayağı da müslüman-ların arasında uygulama alanı buluyor yâni. Diğerlerini biliyoruz. Yâni ben hukukunuzun şöyle olmasını, ben ticaretinizin böyle olmasını, ben kılık kıyafetinizin böyle olmasını, istiyorum diyor Allah. Başkaları da diyor ki biz de bunların şöyle olmasını istiyoruz diyorlar ve onlarınki de elbette revaç buluyor veya uygulama alanı buluyor Allah korusun..
50. “Eğer, ey Muhammed! Sana cevap veremezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil. Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Allah zalim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez.” Eğer senin bu soruna icabet edemezler, cevap veremezlerse bil ki, amel etmek üzere bil ki, din olarak bil ki. Arkadaşlar Arapça’da bilginin iki karşılığı vardır. Zan ve ilim. Zan hakikatle mutabakatı olmayan bilgidir. Yâni hayatta uygulama alanı olmayan bilgidir. Meselâ ey anneler, anne sütüyle çocuklarınızı zehirlemeyin! diyorlar. Çünkü anne sütü kesinlikle çocuklar için zararlıdır diyorlar. Bu bilgi zandır. Neden böyle diyorlar? Ürettikleri çocuk mamalarını tüketebilmek, para elde edebilmek için birilerinin uydurduğu zanlardır bunlar. Bunun gibi hayatta insanların kandırıldığı pek çok zanna dayanan bilgiler vardır. Bir de hayata mutabık bilgiler vardır ki, onlara da din diyoruz. İşte böylece din olarak amel etmek üzere bil ki: Gibi âyetler, bunu ilim olarak bilin. Yâni hayatınıza bunları mutabık kılmak üzere bilin. Amel etmek üzere, uygulamak üzere bilin ki demektir. Onlar bu iddialarında, senden Tevrat gibi, İncil gibi kitap isteme iddialarında, sen bunu kimden öğrendin? deme iddialarında veya kendileri Kur’an’a nazîre yazma iddialarında hep kendi havalarına uyuyorlar. Kendi hevâlarına ittiba ediyorlar. Kendi havaları peşi sıra gidiyorlar, havalanıyorlar. Kendi dünyalarında böyle bir hava kazanıyorlardı. Yâni kendi aralarında büyüklük taslıyorlar, birisi içlerinden daha büyük kabul ediliyor ve o da kendi kendine havalanıp, onun gururu ötekilere cin oluşturuyor. Sen de bizden oldun, sen de büyüdün, sen de doçent oldun, sen de doktor olmalısın, sen de amirsin, sen de müdürsün, sen de bakansın, sen de dekan oldun gibi kendi kendilerine havalar kazanıyorlar. Peki Allah’tan bir hidâyet, Allah’tan bir yol gösteri olmaksızın kendi hevâsına ittiba edenden daha sapık kim olacak? Var mı bundan daha sapık birisi? Kendi hevâsını, havasını, heveslerini putlaştırıp tanrı edinen ve hevâsı istikâmetinde bir hayat yaşayan kimseden daha zalim olabilir mi? Allah’ı unutmuş, Allah’tan gelen basiretlerle ilgi kurmamış, Allah’ın kitabından ve peygamberin sünnetinden habersiz olduğu için, Allah’ın kendisi adına belirlediği kulluk programına teslim olmak yerine kendi bilgisine, kendi hevâ ve heveslerine teslim olmuş, ya da başkalarının hevâlarına teslim olmuş, başkaları için yaşamayı, tâğutlar için yaşamayı, moda için, çevre için, âdetler için yaşamayı, başkalarına kulluk etmeyi alışkanlık edinmiş kişiden daha zalim kim olabilir? Bunlar artık sapmaya lâyık insanlardır. Allah’ı bırakmış, Allah’tan gelen basîretleri bırakmış, ben bana yeterim, ben benim hayatımı düzenlemesini bilirim, evimi ben de düzenleyebilirim, nereden kazanıp nerede harcamam gerektiğini ben de bilirim, çocuklarımı nasıl eğiteceğimi, ne yiyeceğimi, nasıl giyineceğimi ben de bilirim. Benim aklım var, benim fikrim var, benim Allah’a da, onun kitabına da onun hayat programına da ihtiyacım yoktur demiş ve kendi hayatına kendisi program yapmaya kalkışmıştır. Bu tür insanlar arzularını, heveslerini putlaştırmış insanlardır. Canları ne isterse onu yapmaktan çekinmezler. Zevkleri nefisleri neyi hoş görürse onu yaparlar. Hiç bir kayd altına girmek istemezler. Ne Allah ne peygamber, ne kitap, ne din, ne haram, ne helâl tanımazlar. aslında bir tek Allah’a kulluktan, bir tek Allah’ın yasalarına tabi olmaktan kaçarlar, ama pek çok ilahlara kulluk ederler. Bir tek Allah’a kulluktan kaçacağız derken pek çok ilaha tapınırlar. Bir tek Allah’tan kaçacağız derken pek çok ilahın kucağına düşerler. Nefislerinin, arzularının, tutkularının, şeytanların, tâğutların kucağına düşerler. Şimdi, böyle bir kayıt bize şunu anlatıyordu: Allah’ın Resûlü öyle diyordu ya: “Sizden hiç biriniz hevâsı, gönlü, arzusu benim tebliğ ettiğim şeylere tabi olmadıkça mü'min olmuş olamazsınız." Kendi hevânız, havanız, hevesiniz, arzunuz, emeliniz, hedefiniz benim getirdiğime uymadıkça siz mü'min olmaz, iman etmiş sayılmazsınız diyordu peygamberimiz efendimiz. Buna göre diyoruz ki insanların yeme zevkleri, ikram zevkleri, giyme zevkleri, içme zevkleri, evlilikteki zevkleri, hayata bakıştaki zevkleri vahye uymadıkça mü'-min olamayacaktılar. Öyleyse biz de ondan zevk alır hale geleceğiz, başka çaremiz yoktur. Sahâbede bunu çok açık görüyoruz. Meselâ kadının biri, yakınlarından birisi vefat ediyor, herhalde çocuğu vefat ediyor. Süsleniyor, püsleniyor, güzel kokuları da sürünüyor, Hz. Aişe anamızın da bulunduğu bir kadınlar topluluğunun ya-nına geliyor. Hayrola! diyorlar yahu senin ne ihtiyacın var buna? Daha iki üç gün oldu, işte filanın öldü senin! Böyle süslenmeye nerden ihtiyaç hissettin? Vallahi benim buna hiç bir ihtiyacım yoktur, ama benim peygamberim kocasından başkası için kadınlar üç günden fazla yas tutmasın buyurdular. Hevesimi Rasûlullah’ın buyruğuna uydurduğumu, yas tutmadığımı, yâni yası bitirdiğimi beyan etmek için böyle yaptım diyordu. Sırf onun için, başka bir dertleri yoktu sahâbenin. Yâni öyle ittiba ediyorlardı ki peygambere, bütün zevklerini ona uydurmaya çalışıyorlardı. Biz de zevklerimizi, arzularımızı, heveslerimizi, evlerimi-zi, döşemelerimizi Ona uydurursak o zaman Allah’tan gelen dine uymuş olacağız demektir. Değilse kendi zevklerimize, kendi hevâmıza, havamıza uyarsak Allah korusun bu sapıklık olur. Ve Allah: Bu tür zalimlere, böyle yaşayanlara da Allah elbette hidâyet etmeyecektir. Yâni buradaki zalimin anlamı ne? Allah’ın hidâyetine teslim olmayan hevâsına uyan kişi demektir ki işte Allah bunlara yol göstermeyecektir. Elbette Allah’ın kitabına, Resûlünün sünnetine ihtiyaç duymayarak kendi kendisini tanrılaştıran kimseye Allah yol göstermeyecektir. Çünkü zaten kitabını ve peygamberini göndermekle kullarına yolunu, hidâyetini göstermiştir Allah. Kitapla ve peygamberle ilgilenmeyen insanlar elbette bu hidâyeti bulamayacaklar demektir. Öyle değil mi? Arkadaşlar, şurasını hiçbir zaman unutmayalım ki kitabın ve peygamberin olmadığı yerde mutlaka hevâ ve hevesler geçerlidir. Kitap ve peygamber uygulamalarının bilinmediği hususlarda insanların hevâ ve hevesleri gündemdedir. Yâni insanlar eğer amel edecek kadar, hayatlarını düzenleyecek kadar kitap ve peygamberle tanışmamışlarsa, kitap ve sünnetten haberdar değillerse başka çaresi yok hayatlarını mutlaka başka şeylerle doldurmak zorunda kalacaklardır. Öyleyse bizler de eğer hevâ ve heveslerimize uyarak sapmak, sapıtmak, zalimlerden olmak istemiyorsak, kitabı ve peygamberi yakından tanımak, vahiyle tanışmak zorundayız. Yaptığımız her işte, verdiğimiz her kararda, attığımız her adımda vahye dayanmak, vahye sarılmak zorundayız. Kitabı ve Rasûlullah’ın sünnetini tanıyıp ona sarılmak zorundayız. işte o zaman bizler Rasulullah efendimizin bu hadislerinde anlattığı müslümanlardan olma imkânı elde etmiş olacağız inşallah. Allah yardımcımız olsun.
51. “Andolsun ki, Biz vahyi onlara art arda yetiştirdik; belki düşünürler.” Beri taraftan, bir de şu var ki. Veya kesinlikle şunu da bilin ki, biz onlara sözü ulaştırdık da ulaştırdık. Vessalnâ olunca çok çok, arka arkaya, defalarca biz onlara sözü ulaştırdık olacaktır mânâ. Buradaki "Lehüm" ile kastedilen; ya küffâr-ı Kureyş’tir, ya Hıristiyanların mü'-minleri veya Yahudilerin mü'minleridir. Tefsirlerde böyle anlaşılmış. Amma biz şunu biliyoruz ki Kur’an sadece geliş döneminin, sadece o dönemin kitabı değildir. O dönem öyle olmuş da ama O kıyamete kadar ki dönemler için gelmiştir. İşte kitabımızın bu bölümü de buna çok güzel örnektir hepimizin bildiği gibi. Sen istediğini hidâyet demezsin ama Allah dilediğini hidâyet eder. Bu peygamberimiz için hemen hemen herkesin kabul ettiği Ebu Talibin vefatı dolayısıyla söylenmiş bir âyettir. Ama o dönem bitti, peygamber vefat etti, Ebu Talip ortadan kalktı, bitti demeyeceğiz bunu. Bu âyet kıyamete kadar o durumda, o ortamda, o konumda bulunan tüm insanlara yol gösterecek olan bir âyet olduğuna göre, o mânâda âyeti hayata teşmil ediyoruz. Bunu, bu kavli ulaştıran açısından değerlendirirsek, o zaman bizler de dışımızdaki insanlara bu sözü defalarca ulaştırmadan yana olmak zorundayız. Yâni bir kere söyledik bitti demeyelim. Bu kitabın âyetlerini iki kere söyledik, iki kere duyurduk bitti demeyelim. Okumaya, duyurmaya devam edelim. Tekrar edelim, bir daha söyleyelim, bir daha söyleyelim. Çünkü Allah madem bize böyle yapmışsa, bizden de böyle yapılmasını istemiştir, biz de devam edelim. Eğer bize söz ulaştırılıyorsa, birileri tekrar tekrar bize duyuruyorsa o zaman da aklımızı başımıza alalım. Bak bu kadar âyetle Allah bize bir şeyler söyledi, bu kadar âyetten sonra biz de uyanmalıyız artık. Bakıyoruz Kur’an’ın Zümer sûresinde de söylüyordu Allah onu bize: “Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve yer, yer tekrar eden kitabı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir.” (Zümer 23) Allah sözün en güzelini indirmiştir. Allah sözün en güzelini peyderpey indirmiştir. Hadis yeni olan, yepyeni olan, insanda, dinleyende herhangi bir alışkanlık, ya da bıkkınlık meydana getirmeyen, daima yeni, daima taze olan sözdür. İşte Allah böyle sözlerin en güzelini indirmiştir. Bir kitap olarak, birbirine benzer, birbirini okşar, birbirini bütünler, birbirini destekler âyetlerle, sûrelerle ve mesânî, ikili bir anlatımla, ya da tekrarlı bir anlatım olarak indirmiştir. Rabbimiz zatıyla, melekleriyle, cennetiyle, cehennemiyle ortaya koyduğu her konuyu insan zihnine yerleştirip kazımak için tekrar tekrar anlatmıştır. İnsan Rabbimizin anlatımlarını her duyduğu yerde yeni bir tesirle sarsılmaktadır. Evet, demek ki sözlerin en güzeli Allah’ın indirdiği bu kitabın âyetleridir. Bu kitapta âhenk var, bu kitabın âyetlerinde bir uyum ve insicam var. İkili bir anlatım var. Cennet var, ama cehennem de var bu kitapta. Dünya var, ama âhiret de var bu kitapta. İman var, ama ekonomi de var. Ahlâk var, ama siyaset de var. Namaz var, ama aile de var, toplum da var. Ruh var, ama beden de var. İnsanlara lâzım olan her şeyi anlatmıştır bu kitapta Rabbimiz. Fâtiha’dan Nas’a kadar tüm âyetleri, tüm sûreleri bir uyum ve insicam içindedir bu kitap. Cenâb-ı Hak böyle sanki bir tek konuyu defalarca anlatır. Ör-nekleyerek anlatır, doğrudan anlatır, semaya baktırarak anlatır, arzı göstererek anlatır, Mûsâ ile anlatır, Îsâ ile anlatır, yakarım sizi diyerek anlatır, bolluğa boğarım diyerek anlatır, anlatır. Ama anlatılan sadece bir tek konudur o da kulluk. Başkasına kul olmayın bir tek bana kul olun der. Onun için biz de aklımızı başımıza alalım da bu kadar ısrarla tekrar tekrar ulaştırılan söze kulak verelim inşallah. O zaman: Belki tezekkür ederler, belki anarlar, belki hatırlarlar, hatıralarını taze tutarlar, canlı tutarlar da gereği gibi amel ederler diye. İşte zikir buydu, tezekkür de budur. Yâni kişinin hatırda tutma eylemini sürekli yapması tezekkür olacaktır. Bunu bir kere yapması belki bir zikirdir, ama onun sürekli hatırda tutulması işte zikra olacak, tezekkür olacaktır diyoruz. Sonra İmam Secavend Hz. leri burada dur! demiş. Rükua gidebilirsin, yeter mânâ tamamlandı. Kur’an’da böyle dur denilen çok yerde mânâ hiç de tamamlanmaz. Ama bazı yerlerde çok güzel oturuyor yâni. Meselâ kimi yerlerde bir mim durağı var ki burada muhakkak dur! Eğer orada durmayıp devam edersen ondan sonrasıyla mânâyı karıştırırsan olmaz! deniyor doğru. Ama bazen burada olduğu gibi, bazen ayn duraklarına bakıyoruz, yâni sanki nefes aldırmak için durduruyor gibi. Yâni pek bir mânâ tamamlanmış olmuyor gibi geliyor. Bundan sonra gelen:
52. “Kendilerinden daha önceden Kitab verdiklerimiz buna da inanırlar.” Âyeti beraber mi olacak? Yoksa bundan ayrı mı düşünülecek? Sanki bu ayından dolayı ayrı düşünülecek gibi oluyor. Birileri, kim o birileri? İşte kendilerine söz nakledilenler, kendilerine söz ulaştırılanlar. Kendilerine Kur’an duyurulanlar, Allah’ın âyetlerinden, Allah’ın emirlerinden haberdar edilenler var ya. Onlara biz kitap verdik. Kitaptan haberdar kılık biz onları. Bundan daha önce de biz onlara kitap vermiştik ki: İslâm âlemi için Hıristiyanlar ve Yahudiler bu kitabın muhtevası yönünden canlı örnektir, bunu biliyoruz. Ama sanki anadan, babadan, kavimden, gardaştan, tercümanın meâlinden veya meydan gazetesinin bilmem hangi dinsel içerikli kitabından dolayı kitaptan, Kur’-an’dan haberdar olmuş ve öncelikli ben mü'minim demiş insanlar var ya, sanki burada anlatılan özellikler bu tür insanları ilgilendiriyor. İmam, hoca bilinenlerden tutun da, İmam Hatipte okuyanlara, müezzinlere, müftülere, vaizlere, kadar... Yâni kendilerine kitap verilenler, İncil ve Tevrat verilenler an-lamınaysa da, bu mânâya gibiyse de aynı zamanda kendilerine Kur’-an verilenler mânâsına da gelecektir, şu açıdan: Bir kere adamın ben iman ettim deyivermesi yetmeyecektir. Ben de Kur’an ehliyim, ben de ehl-i kitabım, benim de bir kitabım var, ben de kitapsız değilim deyivermesi onun müslümanlığı için yetmeyecektir. Hani Bakara sûresinin 62. âyeti bunu çok hoş anlatıyordu: "İman edenler." İman iddiasında bulunanlar. İnandığını iddia edenler, ben de mü'minim diyenler, inandım diyenler. "Mûsâ dinini kabul eden Yahudiler." Ve Yahudilik iddiasında bulunanlar. Biz Yahudi’yiz diyenler. Yol budur diyerek Yahudilik iddiasında bulunanlar. Peygamberleri Hz. Mûsâ’dan yıllar sonra kendilerini bu isme izafe edenler. Müslüman isminden vazgeçip kendilerine Yahudi ismini lâyık görenler. Bu ismi onlara Allah vermediği için, kendileri verdiği için bunları söyledim yâni. "Bir de Nasraniler." Ve Hıristiyanlar. Hz. Îsâ’nın yolunda olduklarını, peygamberin ve Allah dininin yardımcıları olduklarını iddia eden Hıristiyanlar. "Bir de Sabiîn olanlar." Ve bu saydığım dinlerin hiçbirisine inanmayan, hiçbir semavi dine mensup olmayan, aya, güneşe, yıldızlara ve değişik varlıklara tapınanlar, putperestler, din tanımazlar, ateistler. "Şimdi bunlardan her kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder ve sâlih amel işlerse bunların ecirleri Rableri yanındadır. Onlara korku da yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." Evet işte bu sayılan dört grup insandan kim ki iman eder ve inancını da amele dönüştürürse, yâni sâlih amel işlerse, işte o zaman o cennete girecektir. Yâni adam böyle kendi kendine ben müslüma-nım dedi, müslümanlıkla ilgi kurdu, tamam bitti değil. Gerçek mânâda Allah’ın istediği gibi iman eder ve bu imanını da sâlih amellerle ortaya korsa o zaman kurtulacaktır. Çünkü bu adamlara kitabımızın pek çok yerinde, biri de Nisa sûresinde şöyle de denmektedir: "Ey iman edenler iman edin!" (Nisâ: 136) Evet, ey iman edenler iman edin. Dikkat ederseniz başta ey iman edenler dendi, sonra da iman edin deniyor. Anladığımız o ki ey iman iddiasında bulunanlar, ey kendilerinin mü’min olduklarını zannedenler, haydi Allah’ın istediği gibi iman edin. Evet arkadaşlar dikkat ederseniz burada dört grup insana sesleniliyor. Bunlar şunlardır: 1: Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde Allah’ın istediği gibi inanmayanlar. Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde tıpkı Yahudiler gibi sapıp sapıtanlar. Müslüman olduklarını, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına iman ettiklerini iddia ettikleri halde tıpkı Yahudiler gibi kitaplarıyla, peygamberleriyle ilgilerini kesip dünyacı ve maddeci kesilenler. Yahudi’ce sapanlar. Veya müslüman olduklarını iddia ettikleri halde Hıristiyanlar gibi ruhçu kesilerek sapıp gidenler. Evet müslüman olduklarını söyleyip durdukları halde Yahudi’ce dünyaya, maddeye tapınanlar veya Hıristiyanca dünyayı reddedip, dünyaya küsüp, dünyadan el etek çekip ruhbanca bir hayata meyledenler. Yâni kitaplarıyla ilgisiz yaşayan müslümanlar. 2: Allah’ın dininden çıkan, müslümanlıktan uzaklaşan, kitaplarını bozan, kitaplarının bozukluğunun farkında olmayan Hıristiyanlar. 3: Yine Allah’ın dininden kopan, müslümanlığı beğenmeyip kendilerine Yahudi ismini lâyık gören kitaplarını tahrif eden, peygamberlerinin defterini düren Yahudiler. 4: Bir de hiçbir dine inanmayan ateistler, Sabiîler. İşte bunlardan her kim ki Allah’ın istediği gibi iman eder ve bu imanlarını hayatlarında görüntülemek üzere sâlih amellere koşarsa o kurtulacaktır diyor Rabbimiz. Arkadaşlar, bu kadar sözü neye ettim? Şunun için: İşte ben müslümanım deyip de, ben Allah’ın bana gönderdiği kitabını tanıyo-rum ve onunla amel ediyorum, onunla yatıp kalkıyorum diyenler, ama bunu sadece iddia planında bırakan müslümanlar da böyle Yahudi’ce veya Hıristiyanca bir imanla iman etmelerinden dolayı sanki bu insanlar da bu mânâda ehl-i kitaptırlar. Yâni soralım adama kitaplı mısın? Evet diyor. Kitapsız desen kızıyor, ama ne var kitabında gardaş? deseniz, hattâ Hıristiyan’ınki kadar kitabını tanımıyorsa ne demek lâzım bu adama? İşte bu insanlardan söz edilecek şimdi. Bunlar: Daha önce, bu kitapla tanışmadan önce, yâni Allah’ın gerçek arzularını duymadan, bilmeden önce de: Ona inanıyorlardı. Mü’mindiler. Onun mü'miniydiler. Ben tekfirci gruptan değilim o yüzden bu insanları kâfir kabul etmiyorum. Yâni gariban müslüman, ve de müslümanlığının İslâm’la ilgisi de yok. Pek çoğu öyledir aslında, nice uyduruk şeyler var dininde. Ama adam saf ve samimi kendisine din diye yutturulana inanmış kanmış ne yapsın? Ama mâzeretsiz değil, suçsuzda değil, ama adamı kâfir etmenin de mânâsı yok. Ne zaman kâfir diyelim ona ? Gerçek dini ulaştıralım, di-nini Allah ve Resûlünden alması gerektiğini öğretelim ona, ondan sonra da buna rağmen yok, benim öyle şeyle ilgim alâkam yok, ben anlamam filan diyorsa o zaman adam kâfir olacaksa olsun. Demek ki onlar inandığını iddia ediyordular,
53. “Kur’an onlara okunduğu zaman: “Ona inandık, doğrusu o Rabbimizden gelen gerçektir; biz şüphesiz daha önceden müslüman olmuş kimseleriz” derler.” Evet: Kendilerine Kur’an okununca, kitap duyurulunca, kitap izlettirilince erler ki: Derler ki, biz inanıyoruz ona. O Rabbimizden gelen bir haktır, hakikattir. Biz buna daha önceden de teslimdik. Ya adam önceden Tevrat’a inanıyorken, İncil’e inanıyorken Muhammed (a.s)’ın geleceğine de inanıyordu, Kur’an’ın son kitap olarak indirileceğine de inanıyordu. Yâni müslümandı bu adam o zaman. Muhammed’e müslüman değil, Allah’ın Hz. Adem’den bu yana gönderdiği din olan İslâm’a inanıyordu. Yâni o insanlar Hz. Mûsâ’nın getirdiği dine inanıyorlardı, biz zaten Allah’ın hayata karışmasına inanıyoruz diyordular. Allah kitap ve peygamber göndermek sûretiyle bizim hayatımıza karışır, bizim hayatımızı düzenler diyorlar, buna iman ediyorlardı. Allah’ın kitap göndermesine iman etmek demek, Allah’ın insan hayatına karışmasına iman etmek demektir. Allah insan hayatına karışır. Biz bize Allah’ın önceden kitap göndermesine teslim olmuştuk, zaten biz müslümandık diyorlar, ve yeniden gönderilen bu kitaba da inanırız diyorlar. Ya böyle, veya biz kendi hayatımızda yaşadığımız müslümanlığın Allah’ın diniyle çatışması halinde biz Allah’ın dediklerinin doğruluğuna zaten baştan müslümandık demektir bu. Meselâ şu anda bizim yaşadığımız bir hayatımız var. Kazanma harcamayla ilgili, giyim kuşamla ilgili, siyasal bakış açısıyla ilgili, ihtiyaç anlayışıyla ilgili, kadın erkekle ilgili bir inancımız, bir yaşayışımız, bir hayatımız var. İşte müslümanlık budur diye bu hayatı yaşarken, müslümanlık diye yaşıyoruz aslında, dinsizlik ya da gavurluk diye yaşamıyoruz. Ama o hayatı esas müslümanlaştırıcı özelliğimiz şudur: Yâni bizim esas müslümanlaşma özelliğimiz şudur: Bu arada kitabı da öğrenmeye devam ediyoruz. Kitabı öğrenirken diyoruz ki biz baştan, eğer yarın öğreneceğimiz bir âyet, bir hadis bizim bugün yaptıklarımıza aykırıysa, biz o âyetin, o hadisin doğruluğunu bugünden kabul ediyoruz diye baştan inanıyoruz. Yâni eğer Kur’an’ı, sünneti öğrenmeye de devam ediyorsak önceden din budur zannıyla yaptıklarımızı Allah affedecektir diyoruz, ümit ediyoruz. Ama din budur diye, Allah’ın istediği kulluk budur diye bildiğimizle hayatımızı yaşarken, eğer bir taraftan da kitabı ve sünneti öğrenme yolunda değilsek yaptığımız o zaman yanlışlarımızdan ötürü mazur sayılmayacağımızı da bilmek zorundayız. Meselâ şimdi şu anda Kasas okuyoruz. Bundan sonra inşallah Neml okuyacağız. Neml sûresinde meselâ bizim hayatımızın çarşamba günü düzenlenmesi şöyle anlatılıyor. Biz de henüz Neml bilmediğimiz için onu kendimize göre anadan, atadan öğrendiğimiz gibi düzenlemeye devam etmişiz. Meselâ namazlarımızı bazen öyle düzelttik değil mi? Okuyup öğrendikçe düzelttik. Orucumuzu bazen öyle düzeltiyoruz. Önceden öyle öğrenmiştik, meğer yanlışmış diyoruz, bir hadis okuyup doğrusunu öğrendikçe. İşte o yanlışımızdan önce biz müslümanca bir hayat sürerken, okuyup, öğrenip yanlışımız açığa çıktığında şimdiden imanımız nedir bizim? Ya Rabbi senin dediklerine aykırıysa biz baştan kabul ediyoruz diyoruz. İşte bu âyet böyle bir teslimiyeti söz konusu ediyor. Rabbimize diyoruz ki, ya Rabbi, bu hak ve hakikat senden ge-lendir. Kur’an senin gönderdiğin hakikatin ifadesidir. Biz buna bundan önce de inanıyorduk Ya Rabbi. Yâni Kur’an’ın o bölümüyle de tanışmadan önce külli bir iman ile de iman ediyorduk. Âyetin böyle bir mânâsı var. Ama ikinci bir mânâyla burada kastedilenler Yahudi ve Hıristiyanlardır. Hıristiyanlar ve Yahudilerin mü'min olanları ne diyor? Biz zaten Allah’ın dinindeydik. Biz zaten önceden de Allah’ın dinine, Allah’ın kitap ve peygamber göndererek bizim hayatımıza karıştığına inanıyorduk. Biz zaten bunun mü’miniydik. Allah o dinleri ilga edip, or-tadan kaldırıp yeni bir din ortaya koyunca biz yine teslimiyetimize devam ediyoruz dediler. Tevrat’a inanan bizler, İncil’e inanan bizler şimdi Allah’tan hak olarak gelen son kitaba, Kur’an’a da iman ediyoruz di-yorlar.
54. “İşte onlara, sabırlarından dolayı, ecirleri iki defa verilir; onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarf ederler.” Bunlar, yâni önceden Allah’ın dininde olup da şimdi de bu yeni dinde olmayı becerenler, başaranlar var ya, onlara ecirleri merrateyn verilecektir, iki kere verilecektir. Sabırlarına karşılıktır bu tabii. Neye sabrettiler bunlar? Dünkü dinlerini bu hak dindir diye yaşamaya sabrettiler, bugün de yeni din için sabrettiler. Dün inandılar ki yeni bir peygamber gelecek, onu beklemeye sabrettiler. Dün yeni bir dine gayretleri vardı, bu yeni dine ulaşıncaya kadar sabrettiler, işte bundan dolayı Allah onlar iki ecir verecektir. Bizim için söyleyelim. Biz de eğer şimdi ki hayatımızı yaşarken bu hayattan razı ve memnun olmaz da, bunu yeterli görmez de, acaba Cenâb-ı Hak gerçekten bize daha neler söylüyor ki? Ben şu anda dinin yüzde beşini ancak öğrenmişim, acaba geri kalan bölümlerde Mevlâ daha bana ne dedi ki? diye ona gayret ederken, onu öğrenmeye çalışırken, o dini bulunca da, yâni Allah’ın kendisinden başka istediklerini öğrenince de, hemen o yeni bulduğu hakikate teslim olursa, hem gayretinin ürününü, hem aramasının neticesini, hem de yeni bulduğu dine sabırla sarılmasının neticesi olarak Allah ona iki kere mükafat verecektir. Şimdiki Hıristiyan olarak yaşayanları, yâni yeni gelen dine iman etmeyenleri de cennete gönderme çabası içinde olanlar var. Benim öyle bir derdim yok. Burada anlatılanlar İslâm’ı seçen, müslüman olan Yahudiler ve Hıristiyanlardır, yanlış anlamayalım. Yâni henüz bu kitabı eline almadan önce, kitapta Allah’ın kendisinden istediklerini tek tek, âyet âyet öğrenmeye başlamadan önce iman etti. Sonra da bu kitabı okudukça, tek tek âyetleri tanıdıkça, ya da bu kitabın âyetleri tek tek kendisine duyurulunca da, ben zaten buna önceden de inanıyordum diyorsa o kişi müslümandır. Bu toplum işte böyle gariban müslümanlarla doludur. Ne yapsın garibanlar? Kendilerine Allah’ın dini duyurulmadı. Maalesef bugüne kadar kendilerine sadece resmi ideolojinin dini duyuruldu. Okullarda bu okutuldu. Veya dini tanımayan insanların duyurdukları dini tanıyor adamlar. Evet, tamam adamlar mâzeretsiz değiller, suçsuz da değiller. Ama bu durumda onları hemen kâfir yapmaya kalkmanın da anlamı yok yâni. Biz hemen onları tekfir etmeden gerçek dini anlatalım. Allah’ın dinini tanıtalım. Ondan sonra, gerçek dini tanıdıktan sonra da yine eski anlayışını, eski dinini sürdürmeye kalkışıyorsa o zaman kâfir diyelim ona. Benim öyle bir derdim yok dedim. Çünkü eğer Allah bana böyle bir nüfus sayımcılığı vazifesi verseydi, ben nüfus sayımı yaparken erkek mi? Kadın mı? Yaşı kaç? haneleri yanında dini nedir? diye de bir haneleri olsaydı ben onlara ne yazacağımı çok iyi bilirdim. Ama şimdi benim öyle bir derdim yok. Bunlar benim müşterim. Şimdi benim böyle bir görevim var bunu biliyorum ötekisini bilmiyorum. Amma şurası bir gerçektir ki Türkiye’de yeni bir müslüman tip oluştu. Meselâ başı kapalı, ama baldırı açık. Meselâ hukuka karışmayan ama namaza karışan bir Allah inancı. Ya da hacca karışan ama kılık kıyafete karışmayan, oruca karışan ama sosyal ve siyasal yapılanmalara karışmayan bir Allah inancı geliştirildi. Öyleyse şöyle diyelim: Din değimiz ve inandığımız şey eğer Allah’ın diniyse o dinde söz sahibi Allah’tır. Ona sonradan birilerinin başka şeyler ilave etmesi veya çıkarması o dini bozmayacaktır, o gerçek dine mutabakatı kadar bu dinler ya tamamen şirktir, ya küfürdür, ya da günâhkâr bir dindir. Yâni bu dinlerin gerçek dinle münâsebetini ölçtüğümüzde, eğer kişiyi dinden çıkaracak kadar bozuklukları varsa tamam onu dinsizlik sayıyoruz, ama kişiyi günâhkâr seviyede tutabilecek kadar bozukluklar varsa o zaman onlar günâhkâr müslümanlardır diyoruz. Evet onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rı-zıktan da sarf ederler, infak ederler. Onlara bu davranışları güzellik kazandırır, kötülüklerini siler def eder. Onlar kendilerine verilen rızık-lardan da infak ederler. İnsana verilen rızık, insanla beraber kılınan ve ona ayrılan nasiptir. Mal cinsinden olur, bilgi cinsinden olur, çoluk çocuk cinsinden olur veya ortam cinsinden, çevre, imkân, fırsat cinsinden olur. Ne cinsten olursa olsun kişiye verilen şeyin kendilerine verilmeyenlere, ona muhtaç olanlara harcanmasına infak diyoruz. Hemen hemen bütün tefsirlerde gördüm. Meselâ Bakaranın başında: "Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar onlar." Deniyordu. Meselâ işte bunu “Ve mimma allemnahüm yüallimun” olarak tefsir etmişlerdir. Yâni onlar Bizim kendilerine öğrettiklerimizden öğretirler. Bizim kendilerine öğrettiklerimizden onlar da başkalarına öğretirler diye tefsir etmişler. Öyleyse bu mânâda infak, kişiye tahsis edilenin Allah’ın istediği biçimde başkalarına ulaştırılması demektir. Ama daha özel mânâsıyla infak, Rasulullah efendimizin: “İttekunnara velev bi şıkkı temratin” ölçüsüyle bir hurma verilmişse kişiye, onun yarısını vermek, ya da Ebu Bekir efendimizle örneklendiği kadarıyla hurmanın tümünü, malının tümünü vermek şeklinde olacaktır. Biz de bu iki sınır arasında yapabileceğimiz kadarıyla Rabbimizin bize verdiklerini Allah’ın kullarına infak etmeye çalışalım inşallah. Zekât infaktan ayrıdır. Çünkü Kur’an Bakara sûresinin 177. âyetinde Ebrar’ı anlatırken, onların imancı, sonra namazcı, sonra infakçı, sonra zekâtçı olduklarını anlatıyor. Tabii sonunda da sabırcı, takvacı ve de tasdikçi olduklarını söylüyor. Öyleyse infakla zekât aynı anda zikredilince elbette bu ikisi farklı mânâlara gelecektir. Kaldı ki Kur’an zekâta infak demiyor da farklı bir mânâ ile sadaka diyor sadece. Öyleyse biz de zekâttan başka mutlaka infak da bulunacağız. Maaşımızın bir kere onda birini kesinlikle Allah için ayıracağız. Arada bir böyle beklemediğiniz zamanlarda avantadan değimiz paralar geliyorsa onun da bir beşte birini ayıralım, çünkü zaten yoktu bu hesapta. Köyden geliyorsa, kentten bir yerlerden intikal etmişse onun da geliş biçimine göre onda bir yirmide birini Allah için ayıralım ve bizim Allah rızası için birileriyle mal münâsebetimiz olsun. Yâni dünyamızda, çevremizde fakirler de bulunsun. O garibanların dünyasını da anlamış, kendi durumumuzu gözden geçirme imkânını elde etmiş oluruz. Meselâ şöyle yapmayın: Ya Hasan hoca efendidir, dürüsttür, gayretlidir. Onun çevresinde vardır fakir fukara. Biz toplayalım ayda bir, üç beş milyon lira da, o da tanıdığı, bildiği o fakirlere versin demeyin. Çünkü o, tanıdıkları olan o gariplere o parayı verirken onları üzmemeye çalışacak, onların evine gidecek, kendi ezilecek, onların sofralarına oturunca içi burkulacak, evlerini, sergilerini görünce mahvolacak, onların perişan vaziyetlerini gördükçe kalbi parçalanacak. O bir çok acıları tadarken siz elhamdülillah paramızı verdik, infak ettik kurtulduk mu diyeceksiniz? O garibanlarına hayatlarına muttali olmadan kendi villalarınıza gömülüp lüks içinde bir hayatın adamı mı olacaksınız? Yâni bizzat Allah sizi malla görevli tutarken, siz başkasına aşırmayın bu görevi. Herkes kendisi Allah beni bu malla imtihana lâyık görmüş, madem bana mal verip beni malla imtihan etmeyi murad etmiş, öyleyse ben de Allah için bu imtihanın hakkından geleceğim diyecek ve uğraşacaktır. Meselâ bir eviniz vardı, Allah için infak ettiniz. Eh şimdi Allah hemen arkasından apartman mı verecekti? Hayır belki de bir çadır verecektir bilmiyoruz. Belki bizler için çadır da olmasa daha iyidir. Biz infak edelim Allah karşılığında ne verecekse verecektir. Ben öyle bir müslüman biliyorum. Önce kiradaydı, bir evim olursa inşallah onu in-fak edeceğim diyordu. İlk evi kooperatif de bitti, arkadaşları oturdu. O kendisi evi sattı, Marka çevirdi ve Allah için onu fakir fukaraya harcadı, biliyorum. Yâni mümkün bu iş. Peki Allah ona bir ev daha mı verdi? Hayır, iki ev daha verdi. Hattâ öyle verdi ki kendisi hiç emek de sarf etmedi, babasına yaptırttı Allah ve oturuyor şimdi orada. Kaldı ki kişi buna iman etti mi tamamdır yâni, Allah demişse ki vereceğim, ve-recektir. Allah bize çok veriyor. Öyleyse biz de bize göre verdiğinden az verdiklerine verelim. Ama bu zekât değildir. Zekât olmadığı için bize göre çok verilenlere de verebileceğiz. Meselâ adam milyarlarca paranın içinde yüzerken evine ve çocuklarına bir tefsir kitabı alacak kadar malı yoksa, ona da vereceğiz. Veya işte bir başkasına, bir başkasına verebilecek bir fonumuz olsun devamlı inşallah. Meselâ topraktan hiç masraf etmeden mahsul elde ediyorsan onda bir, ama bir kısım masraflar ederek elde ediyorsan yirmide bir, sığır cinsinden otuzda bir koyun cinsinden, para cinsinden kırkta bir. Bir de ticaret malından kırkta bir verecektik ya. Şimdi bizim maaşlara ne diyeceğiz? Bunlar ticaret değil, deve değil, sığır değil, tarla değil, tapan değil. Ne ya? Bizim maaşlar hattâ ameleninkine göre avantadan geliyor gibi de. Okulda müstahdemlere bir bakın inan ki çok perişanlar. Bizim çalıştığımızdan çok fazla çalıştıkları halde aldıkları belli. Veya kadeve-den alınanlar, vergi iadesinden alınanlar hepten avantadan gibi geliyor. Elhamdülillah ki çevremiz de gariban bir takım var, talebe takımı. Yardımcı olalım onlara. Nasıl olalım ama? Şahsiyetini ezmemek için sofrasına oturalım. Gidelim evlerine, çoğu bekar kalıyor, çoğu üç beşi bir yerde kalıyorlar. Bizzat evine gideceğiz, bakacağız ki yemekleri perişan, ayran getirecekler yenmez, çay getirecekler içilmez, sergilerinde oturulmaz. Göreceksiniz bunları gözlerinizle ve bir punduna denk getirip vereceksiniz inşallah. Zaten rahatınız kaçınca rahat verirsiniz o zaman. Çünkü Bosna filan denildi, adam rahat ceketini çıkarıp verebildi. Niye? Çünkü o hava oluştu. Şimdi biz de o tür bir havanın içine girelim. Bir arkadaş Hollanda’dan geldi, biraz para getirmiş dedi ki ya hocam, senin çevrende bildiğin tanıdığın insanlar vardır şunu bir dağıtıver. Yok ya! dedim âlemin akıllısı sen misin? Sen kazanmadın mı bu parayı? Sana vermedi mi Allah bunu? Yoksa bir yanlışlık mı yapmış Allah? Bana vermesi gerekirken yanlışlıkla sana mı vermiş? Niye sorumluluğunu üzerine almıyorsun bu paranın? Madem almayacaktın öyleyse kazanmaktan vazgeç! dedim. Bırak para kazanmayı öyleyse. Değilse bunun sorumluluğunu da kendin yerine getir. Bu dağıtma işini de kendin yap dedim. Ama dedi benim hiç tanıdığım fakir yok ki. Dedim ki Allah’tan kork yahu. Zaten derdin bu ya. Senin çevrende hiç fa-kir fukara yok. Hep böyle kodamanlar var, Mazda aldı, Ford sattı kişiler var. Olmaz bu. Fakir fukaranın halinden haberdar olalım. Bir düşünün haftalık görüştüğünüz insanları. Biri bir suç işlemiş, dedim ki on fakire yemek yedireceksin. Adam dedi ki ben nerden bulacağım on fakiri? Olmaz bu. Hep zenginlerle düşüp kalkmamalıyız. Her an çevremizde yemek yedireceğimiz insanlar bulunmalıdır. Bunu hiç bir zaman ihmal etmemeliyiz.