55. “Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler. “Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selâm olsun cahillerle ilgilenmeyiz” derler.” Onlar lağviyyatı duyduklarında, lağviyyat onların kulaklarına gittiğinde o boş sözlerden lüzumsuz sözlerden i'raz edip yüz çevirirler. İnfak etmenin bir şartı da buymuş. Boş şeylerden yüz çevirecekmişiz. Benim bildiğim bu iş için iki yol var: Birincisi bulunduğunuz yerde çaylar benden diyeceksiniz. İnfakın bir yolu da budur. Kim olursa olsun çaylar benden diyeceksiniz, ondan sonra da siz konuşacaksınız. Adam, gidiyorsunuz dükkanına, çay filan diyor, ondan sonra da çaylar ondan olduğu için hep o konuşuyor siz de dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Ama çaylar benden derseniz, yemekler benden derseniz o zaman konuşmayı da siz elde etmiş olursunuz. Ya da gardaş eğer ikram edeceksen haydi bir âyet, bir hadis ikram et de dinleyelim deyin. İkram edeceksen haydi isterim, kabul deyin. Öyle deyince de hocam, ben çay ikram edeyim de sen de anlat diyor adam. Bırak ben para kazanayım da sen de anlat diyor adam. Niye ya? Sen anlat ben dinleyeyim. Evet karşıdakine bunu yapacağız, çaylar benden diyeceğiz, ikram benden diyeceğiz, böylelikle biz konuşacağız. Ve böylece zırvaları dinlemekten kurtulmuş olacağız Allah’ın izniyle. Arkadaşlar hani Nisâ sûresi öyle diyordu: “O, size Kitapta “Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (Nisâ 140) Evet gittiğiniz, bulunduğunuz bir mecliste, bir ortamda baktınız gördünüz ki Allah’ın âyetleri inkâr ediliyor, Allah’ın dini alaya alınıyor. Zinhar o kâfirlerle, o alaycılarla beraber olmayın, onlarla birlikte oturmayın diyordu Rabbimiz. Ve işin ciddiyetini ortaya koymak için de âyetin sonunda Rabbimiz eğer buna rağmen onlarla oturup kalkmaya devam ederseniz sizler de aynen onlar gibi olursunuz. Allah böyle yapan münâfıkları kâfirlerle birlikte cehennemine dolduracaktır buyuruyordu. Bunun bir benzeri de En’âm sûresinde geçmişti. Birileri oturmuş bir yerlerde Allah’ın sistemini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar. Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar, Allah’ın âyetleriyle istihza ediyorlar, Allah’ın âyetleriyle dalga geçiyorlar, Allah’ın âyetlerini eğlencelerine, lehviyyatlarına, lağviyyatlarına malzeme ediyorlar. Ya da Allah’ın âyetlerini tevil ediyorlar, Allah’ın âyetlerine Allah’ın yüklemediği anlamları yüklemek sûretiyle âyetleri alay konusu yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi biçiminde âyetleri öteye beriye sündürmeye ve kendi nanelerine kılıflar bulmaya çalışıyorlar. Veya bir başka şekilde oturmuşlar boş şeylere, yâni lüzumsuz zırvalara dalmışlar. Meselâ Mercedes almaktan Ford satmaya kadar attan, avrattan, fiyattan, murattan, marktan, dolardan, Amerika’dan, Etiyopya’dan, Çin’den, Maçin’den, Mançurya’dan bahse dalmışlar. İşten, aştan, karıdan, kızdan, devlet kurmadan, devlet yıkmadan bahse dalmışlar. İşte böyle gerek âyetlerle dalga geçilen, gerekse dünyayı da, âhireti de ilgilendirmeyen, amelin konusu olmayan zırvalara dalındığını gördüğünüz zaman sakın orada oturmayın diyor Rabbimiz. Müslüman böyle bir ortam da ya sözü ele alarak, otorite kurarak Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmelidir, yahut da eğer buna gücü yetmiyorsa o zaman da derhal o meclisi terk etmelidir. Evet o mü’minler böyle boş şeylerden, zırvalardan yüz çevirip uzaklaşırlar ve de: Siz size, biz bize. Sizin dininiz size bizim dinimiz de bize derler. Sizin yaptıklarınız sizin başınızda parçalansın bizim ki de bize yeter diye tavır koyarlar onlar. Sizin amelleriniz sizin olsun, bizimkiler de bizimdir. Bizim tavrımız bu, bizim amelimiz bu. Biz kendi hayatımızı yaşarız. Yâni şöyle değildir mânâ: Ben namazımla, orucumla, abdestimle baş başayım. Sen de içkinle, kumarınla baş başa ol! Öyle değil bu, ben öyle anlamadım. Ya ne? Ben bana ait olan amelleri yaparım. Bizim amellerimiz neydi? İs-lâm’dı. İşte ben tüm hayatımda bunları gösteririm, ortaya koyarım. Tüm hayatımda İslâm’ı sergiler, İslâm’ı görüntülerim. İslâm’ca bir ticaret, İslâm’ca bir giyim, İslâm’ca bir ziyafet, İslâm’ca bir ziyaret, İslâm-ca bir ikram, İslâm’ca bir kazanma-harcama, İslâm’ca bir hukuk, İslâm’ca bir eğitim sergilerim. Yâni ben bunların İslâm’casını ortaya ko-yarım. Siz de kendi küfrünüzce ne yaparsanız onu yapın, onu ortaya koyun demektir. Yâni bu İslâm’ı ortaya koymanın emridir. İslâm’ı ortaya koymamızı istiyor Rabbimiz bizden. Evet sizin amelleriniz, sizin bozuk düzen tavırlarınız sizin olsun, müslümanca tavırlarımız da bizim olsun derler, onlardan ayrılırlar. Ayrılırken de şöyle derler: Selâm sizin üzerinize olsun derler. Selâm size derler. Sizin müslüman olmanız gerekir. haydi müslüman olun, başka çareniz yok! değilse bana Allah’a ısmarladık derler. Hani Furkân sûresinde de: “Rahmân kulları yeryüzünde mütevazı yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak sözler söylerler.” (Furkân 63) Buyuruluyordu ya. Yâni cahillerle karşı karşıya gelince de selâm der geçerlerdi ya. İşte burada da aynısı söyleniyor, aynısı emrediliyor. Ve yine derler ki: Biz cahiliyenin insanlarını istemeyiz, onlara benzeme hevesimiz, onlardan yana olma arzumuz yoktur bizim. Bizim ki bize diyorlar. Biz asla sizin gibi inanmaz, sizin gibi düşünmez, sizin gibi yaşamayız. Biz sizden faklıyız, bizim amelimiz farklıdır, bizim hayatımız farklıdır, selâmun aleyküm derler. Çünkü onlar lağıv erbabıdır, kâfirlik değil sadece. Lağıv erbabıdır onlar. Onlar, o mü’minler o lağviyyat yapanlara uğradıklarında onların daldıkları lağviyyata, lehviyyata dalmazlar ve de sabır ortaya koyarlar. Ben buna karşıyım derler. Meselâ okey oynuyorlarsa geçip onları seyretmezler de, bir tavır ortaya koyarlar ve de derler ki selâ-mun aleyküm. Ondan sonra da cahilleri biz istemeyiz. Cahillere bizim ihtiyacımız yoktur. Bizim onlara bir hevesimiz, arzumuz yoktur diye oradan i'raz eder ayrılırlar. Ayrılırlar ama yine de ayrılırken onlara bir mesaj sunarlar. Yâni selâm derler. Ne demek bu? Sizin müslüman ol-manız gerekir. Size müslümanlık tavsiye ediyoruz. Sizin için müslü-manlık diliyoruz diyerek İslâm’ı ortaya koyarlar. Ama bu sözü böyle işi uzatmadan söyleyip ayrılmak şeklinde anlıyoruz. Hayır öyle anlaşılmaz bu. Bu onlara selâm vermek değildir o mânâda. Peygamberim, onlardan yüz çevir, onlara kendi enfüsle-rinden öğüt ver.” (Nisâ:63) Evet böylelerinden yüz çevirip uzaklaş. Onlara değer verme. Onlarla birlikte olma. Onlarla iş yapma. Onlardan uzaklaş. Ama yine de onları kendi halleriyle baş başa bırakma. Küfürleri, şirkleri, alaylarıyla baş başa bırakma onları da onlara nasihat et. Ama bu nasihatin, bu uyarın onların kendi enfüslerinden, kendi dünyalarından, kendilerinin anlayacağı dilden olsun. Yâni onlara gavlen beliyğa yap. Arkadaşlar gavlen beliyğa adamın kendi dünyasından, kendi hayatından söz söylemektir. Meselâ adam fâizin içine batmış, biz gidip ona kendi dünyasından konuşmuyorsak, kendi problemini, kendi bozukluğunu gündeme getirmiyor da selâmın faziletlerinden söz ediyorsak bu be-liyğa bir söz olmayacaktır. İşte burada da onlardan ayrılırken onlara selâmı, selâmeti, kurtuluşu, İslâm’ı tavsiye etmemiz isteniyor bizden. Evet boş sözlerden ve boş işlerden kesinlikle uzak duracağız. Bu bizim toplumun en büyük belâlarından birisidir. Bizim toplum dünyalarını da âhiretlerini de ilgilendirmeyen boş şeylerin peşine çok takılıyor. Bakın peygamber efendimiz bir hadislerinde bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet etmiştir. Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki: Allah’a ve âhiret gününe inanan kişi ya hayır söylesin yahut da sussun.” (Buhâri, K. Edep /79) Ebu Hureyre efendimizin rivâyet ettiği bu hadislerinde Allah’ın Resûlü: “Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse.” buyurarak söze başladığına göre demek ki Allah’a ve âhirete imanın tezahürleri bunlarmış anlıyoruz. Demek ki konuşacağı şey hayır ise söyleyip değilse susan kişi, Allah’a ve âhiret gününe iman eden kişiymiş. Ya da bu konunun dinde önemini vurgulamak için Allah’ın Resûlü Allah’a ve âhirete imanla birlikte gündeme getirmektedir. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız mutlaka hayır söyleyiniz diyor Allah’ın Resûlü. Dikkat ederseniz Rasûlullah efendimiz hadislerinin birinci bölümünde önce konuşmayı emrediyor. Önce bizim hakkı, hayrı konuşmamız gerektiğini söylüyor. Susmayı ise sonra emrediyor. Hayır yoksa, hayır bitmişse o zaman susun buyuruyor. Demek ki hayır olduğu sürece, hak olduğu sürece konuşmak susmaktan daha hayırlıdır. Hani “Söz gümüşse sükut altındır” filan diyorlar ya bu, söz hak olmadığı, hayır olmadığı zaman geçerlidir. Değilse söz hak olduğu müddetçe konuşmak altındır susmak tenekedir. Evet bu söz Hz. Lokmanın oğluna tavsiyesidir. Hz. Lokman’ın oğluna vasiyet ettiği bu sözün anlamı benim bildiğim şudur: Allah’a itaat olan konularda konuşmak gümüş ise Allah’ın hoşuna gitmeyecek, Allah’a isyan olan konularda da susmak altındır. Altın gibi değerlidir yani. İşte bu sözün anlamı budur. Çünkü İslâm’da mazarratı defetmek menfaati celpten önceliklidir. Hattâ Rasûlullah efendimizin başka hadislerinden öğreniyoruz ki konuşulması gereken yerde susmak dilsiz şeytanlıktır. Yine biliyoruz ki Allah’ın Resûlü hiç konuşmamayı yasaklamaktadır. İtikaf anında da susmayı yasaklamaktadır. Yine biliyoruz ki yemek esnasında susmak yasaktır. Öyleyse bizler nerelerde susup nerelerde konuşacağımızı bilmek zorundayız. Evet Allah’ın Resûlü buyurur ki Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız konuştuğunuz zaman mutlaka hayır konuşun değilse sussun. Peki o halde hayır nedir? Evvelâ hayır bilinmelidir ki konuşulsun. Lüzumlu bilinmelidir ki konuşulsun. Ve de hayırsız, lüzumsuz şeyler de bilinmelidir ki onlar da konuşulmasın. Hayırlının da hayırsızın da bilinmesi şarttır. Hayırlı olan, lüzumlu olan, hak olan bilinirse iş kolaylaşır. Zira lüzumsuzlar, hayırsızlar pek çoktur. Saymakla bitmez. Bize hayrı, hakkı, doğruyu lüzumluyu öğreten Allah’ın kitabı ve Resûlullah’ın sünnetidir. Önceki hadislerde de demeye çalışmıştım hayırlının ve hayırsızın tespitinde kıstas vahiydir. Allah ve Resûlünün hayırlı dedikleri hayırlıdır hayırsız dedikleri de hayırsızdır. Bu mevzuda kriter birey ve toplum olamaz, akıl da olamaz. Birey, toplum ve akıl bugün iyi dediğine yarın kötü der, bugün hayır dediğine yarın şer der. Çünkü Allah’tan başka hiç kimsenin yarını hesaba katması ve kâinat planında düşünmesi asla mümkün değildir. 0 halde Allah ve Resûlü neye hayır dediyse neye lüzumlu dediyse o hayırlıdır, o lüzumludur. Bu konuda Allah kontrolünde bir örnek olarak bize sunulan Rasûlullah efendimizin hayatı şaşmaz bir ölçüdür bizim için. 0nun hayatında bulunmayan, onda mâsadakini bulmayan ama bugün bize göre hayırlı ve lüzumlu bir şeyin varlığını kabul etmek Rasûlullah’ın hayatını eksik kabul etmektir. Veya bir şey Rasûlullah’ın hayatında bulunsun da bugün bizler için o şey lüzumsuz olsun bu da düşünülemez. Zira bu onun lüzumsuz bir iş yaptığını iddiadır ki bu da caiz değildir. 0 halde Hayır, kitap ve sünnetle ortaya konan şeydir. Hayır Allah ve Resûlünün ortaya koyduğu haktır. O halde bizler kitap ve sünneti tanıyacağız ki hayrı bilebilelim hakkı bilebilelim. Kitap ve sünnet tanınmadan hayrın, hakkın bilinmesi kesinlikle mümkün değildir. O halde kitap ve sünneti tanımayan bir kimsenin hayrı konuşması ve hayırsız konusunda da susması mümkün değildir. O halde kitap ve sünnet tanınmadan Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman da âhirete Allah’ın istediği biçimde iman da mümkün olmayacaktır. Kitap ve sün-net bilinmediği zaman kişi hayır söylüyorum zannıyla şer konuşmaktan ve hayırsız zannıyla nice hayır konusunda susmaktan kendisini kurtarmayacaktır. Evet hayır konuşacak ve hayırsız konusunda da susacağız. Şimdi bu hadis çerçevesinde kendimizi bir hesaba çekelim. Geçen haftayı unuttunuz. Dünü de zor hatırlıyorsunuz onu da bırakalım. Acaba bugün sabahtan akşama kadar neler konuştunuz şöyle bir düşünün. Bugün sabahtan şu ana kadar neler konuştunuz ve kaç cümle sarf ettiniz? Ve konuştuğunuz bu cümlelerin ne kadarı hayır, ne kadarı değil? Allah’a inanan kişi bilmelidir bunu. Çünkü bu iş basit değil Allah’a ve âhirete imanla orantılı olduğuna göre bunu mutlaka bilmek zorundayız. Bunun sonunda bizim Allah’a ve âhirete inanıp inanmadığımız ortaya çıkacaksa bunu mutlak bilmek zorundayız. Meselâ müşterimizle konuşurken konuşmamız kitap ve sünnete uygun olmalıdır, hayır olmalıdır. Çocuklarımıza konuşmamız hayır olmalıdır, hanımlarımıza konuşmanız kitap ve sünnet icre hayır olmalıdır. Arkadaşlarımızla otururken konuşmamız hayır olmalıdır. Allah ve Resûlünün konuşun dediklerini konuşmak zorundayız. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inandığımızı iddia ediyorsak mutlaka öyle konuşmak zorundayız değilse siz bilirsiniz Allah’a ve âhiret gününe inanmıyorsanız dilediğiniz gibi konuşabilirsiniz. Evet hayır konuşacağız, Allah ve Resûlünün konuşun dediklerini konuşacağız. Allah’ın âyetleri ve Resûlünün hadislerinin ortay koyduğu hayrı konuşacağız. E peki konuştuk konuştuk bildiğimiz hayır bitti. O zaman ne yapacağız? İşte o zaman da yani hayrın bittiği noktada da susulur. Kitap ve sünnetin ortaya koyduğu hayrın bittiği noktada susmak zorundayız. Yani bildiğimiz âyetleri konuştuk, bildiğimiz hadisleri gündeme getirdik, âyet ve hadislerin dert edinin dediği konuları konuştuk bitirdik bundan sonra da susmak zorundayız. Peki bildiğimiz âyet ve hadis bitti diye hep mi susacağız? Ondan sonra hiç mi konuşmayacağız? Hayır yarın bir hayır daha öğreneceğiz ve bu sefer de onu konuşacağız. O da bitince yine susacağız. Ertesi gün bir hayır daha, bir hayır daha, bir âyet daha, bir hadis daha öğrenecek ve bunu konuşacağız. Hayatımızın sonuna kadar bu öğrenme ve konuşma devam edip gidecektir. Konuşmamızla öğrenmemiz doğru orantılı olarak sürüp gidecektir. Tıpkı birden on’a kadar saymasını bilen bir çocuğun on’a kadar sayıp bildiği sayılar bitince sustuğu gibi. Bildiği sayılar bitince çocuk susmak zorundadır. Peki bildiği sayılar bitince hep susacak mı ondan sonra bu çocuk? Hayır öbürsü gün yirmiye kadar sayıları öğrendiyse yirmiye kadar sayar ve susar. Yirmiden sonrasını saymaya kalkıştığı zaman çocuk zırvalayacak demektir. Onun içindir ki zırvalayacağı noktada hemen susmak zorundadır. Evet biz de tıpkı bu çocuk gibi bildiğimiz hayır bitince susmak zorundayız. Değilse biz de zırvalayacak hayır yerine hayırsız şeyler konuşmaya başlayacağız demektir. Evet müslüman konuştuğu zaman mutlaka hayır konuşur, müslümanın şer olan, hayırsız olan sözleri konuşması mümkün olmadığı gibi, boş şeylerle, lüzumsuz sözlerle de onun ilgisi olmaz, olamaz. Çünkü biliyoruz ki lüzumsuz konuşmaları yüzünden mü’minler kıyamet gününde üzülüp hasret duyacaklardır. Keşke bunları konuşmasaydım, keşke bunları yapmasaydım, keşke hayırlı şeylerle meşgul olsaydım diye hasret ve üzüntü duyacaklardır. Hattâ Ebu Dâvud-da Ebu Hureyre efendimizden rivâyet edilen bir hadis-i şerifte onların cennete gitseler bile bu yaptıklarından ötürü üzüntü içinde olacakları anlatılmaktadır. Kıyamet günü insanlara dünyada geçirdikleri bazı sa-atleri gösterilir de Allah’ı anmadan geçirdikleri o zamanlar yüzünden insanlar kendilerini affedemeyecek biçimde üzüntü duyarlar. Boş yere çok konuşmak insanın kalbinin kararmasına ve katılaşmasına sebeptir. Tirmizî’de İbni Ömer efendimizden rivâyet edilen bir hadis-i şerifte de: “Allah’ın zikrinin dışında çok söz konuşmayın, çünkü zikrullahsız çok söz kalbi katılaştırır. İnsanların Allah’a en uzak olanları da kalpleri katı olanlarıdır” buyurulur. Hz. Ömer efendimiz de: “Çok konuşan çok hata eder, çok hata eden çok çok günâh işler günâhı çok olan ise ce-henneme gider” buyurur. Din konusunda söz söyleme hakkına sahip olan âlimlerimiz derler ki: Ancak şu dört konuda söz caizdir: 1- Zikrullah, 2- Kur’an tilaveti, 3- Kur’an ve Sünnete dair ilim öğrenmeye çalışmak, 4- Dünya işlerinde kendisini ilgilendiren konuları konuşmak. Evet işte bu dört konunun dışındaki tüm konuşmalar hayırsızdır ve bu konularda susmak gerekmektedir. Sahâbeden birisi Allah’ın Resûlüne gelir ve: Ey Allah’ın Resûlü bana öyle güzel bir amel göster ki ben onu yaparak cennete gideyim der. Allah’ın Resûlü ona buyurur ki: “Açları doyur, susuzları sula, iyiliği emredip kötülükten men et. Eğer bunlara gücün yetmezse dilini sadece hayır için uzat”
56. “Ey Muhammed! Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.” Ve işte bu uğraşında, bu insanlara İslâm’ı duyurma, selâmı tebliğ etme mücâdelende anla ki ey Peygamberim sen sevdiklerini, istediklerini hidâyete ulaştıracak değilsin. Gayretin hidâyete erdirici biçiminde olmasın. Yâni sen kendini hidâyet verici, hidâyete ulaştırıcı olarak görme. Hidâyet sana ait değildir. İnsanları hidâyet etme yetkisi sadece Allah’a aittir. Allah peygambere Hâdî dir diyor. O zaman anlı-yoruz ki Onun bu işte Hâdî olması Allah’ın gösterdiği yolu insanlara göstermesi biçimindedir. Göstermek biçiminde, anlatmak, duyurmak biçimindedir ama müslümanlaştırmak biçiminde değildir, insanlara imanı tattırmak biçiminde değildir. Öyleyse diyor ki bu âyetiyle Rabbimiz: Ey peygamberim, senin bu uğraşmada ki temel hedefin bu olmasın ha. Aman dikkat et, sevdim diye, uğraştım, didindim diye, akrabam diye, arkadaşım, eşim, dostum diye onu müslüman edeceğim zannına kapılma, bu konuda sakın uğraşma. Evet senin böyle bir sorumluluğun ve de yetkin yoktur. Lâkin kim dilerse Allah onu hidâyete erdirir. Dilediklerini hidâyete erdiren Allah’tır. “Men yeşau”nun faili hem Allah’tır, hem de dileyendir diyorlar. Yâni hidâyeti dileyen kimsedir. Eğer bu fiilin faili Allah olursa, o zaman diyeceğiz ki Allah kimi dilerse işte onu hidâyet eder diyeceğiz, öteki türlü de kim hidâyeti isterse, hidâyeti tercih ederse Allah da onun bu tercihini onaylayıp onu hidâyet eder demek olacaktır mânâ. Hâdî kelimesi, hüden kelimesi Kur’an’da 15 ayrı anlamda kullanılır. Meselâ Tevrat hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz hüdendir, Allah hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’-an’da. Buna göre hüden olarak Peygamberimizin veya Kâbe’nin bizzat kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine vardıramaz meseleyi. Yâni Peygamberimiz bizzat Allah’ın kalbe sokacağı imanı insanların kalbine sokmakla değil, bu imanı insanlara tanıtmakla mükelleftir. Onun hidâyet ediciliği budur işte. Kur’an da öyledir. Kur’an da ancak kendisine müracaat eden, kendisiyle hidâyet bulmaya yönelen kimselere hidâyet eder. Yâni onların hidâyetine sebep olur. Değilse kimse Kur’an’a yanaşmadı mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’-an’a yaklaşan kişi onunla yol bulmak isterse ancak o hidâyet edebilir. Çünkü hüden lin nas dır Kur’an, ama hüden lil müttakîn dir aynı zamanda. Ne demek o? Herkese yol gösterecek kapasite de değildir. Yâni herkes bununla yol bulmak istemez, herkes buna yol sormaya gelmezse, o zaman da sadece takvalılara, bununla yol bulmak isteyenlere yol gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekilere hiçbir şey yapamayacaktır. Bu âyetin peygamberimizle Ebu Talibin ilişkisini anlattığını biliyoruz. Peki bize ne diyor bu âyet? Elbette bu sadece o dönemle ilgili değildir bu âyet. Biz ne anlayacağız bu âyetten? Arkadaşlar, biz de dışımızdaki insanların durumlarını baştan hesaplayıp bunların adam olmaları konusunda ısrarlı olamayacağız. Maalesef Allah affetsin bazen o yanlışlarımız oluyor bizim. Seçiyoruz insanları. Gözümüze kestiriyoruz ve diyoruz ki bu akıllı çocuktur, bu hafızdır, bu dirâyetli, bu anlayışlı, bu gayretli çocuktur diye seçiyoruz ve kendimizce onlara fazla emek çekiyoruz. Belki ötekileri bırakıp tüm gayretimizi, tüm him-metimizi bunlara teksif ediyoruz. Halbuki bazen onlar vesilesiyle tanışan, arada bir uğrayan nice çocuklar çok daha önde ve gayretli oluveriyorlar. Öyleyse bunun hesabını biz yapmayalım. Bu işi Allah’a bırakalım, beni Adem diyelim müşterimize. Herkese duyurmaya, herkese anlatmaya, herkese emek çekmeye çalışalım. Ama insanlar arasında, çocuklar arasında illâ da bir ayırım yapacaksak, kadın erkek diyelim. Eğer üçe ayıracaksak, anne, baba ve çocuk diyelim. Yok eğer dörde ayıracaksak o zaman, daha önce Rabbimizin ayırdığı gibi Amenu yapanlar, yâni ben mü’minim diyenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiin diyelim, dinsizler diyelim, tamam bu özellikleri taşıdı mı bir adam din duyurmada onları aynı seviyede kabul edelim. Önce zenginlere sonra fakirlere, önce zekilere sonra az zekilere, önce erkeklere sonra kadınlara, önce talebelere sonra halka demeyelim. Peygamberimiz Mekke’nin büyüğü zannedilen insanlara önce zamanını ayırınca Abdullah İbni Ümmü Mektum’la uyarılmıştı. Lâkin Bizans’a dâvetiye göndereceğinde elbette oranın reisine dâvetiye gönderecekti. Elbette önce devletin başındaki adama gönderecekti. Bu ikisini biz de ayırmayalım. Bir de çevremizdeki insanlara baştan önyargılı olmayalım, peşin fikirli olmayalım. Çünkü Peygamberin o yanlışını Allah düzeltmişti. Ne demişti Rabbimiz? Cahiliyenin de-ğer yargılarını sanki doğru kabul edip sarılmıştı da önce bunlara anlatmak lâzım demişti peygamberimiz, ama olmamıştı öyle. Sakın bir daha böyle yapma demişti Rabbimiz. Öyleyse biz de filanlar önce gel-meli, filanlara daha sonra anlatılmalı filan demeyelim. Nitekim hayatımızda da böyle örnekler görüle gelmiştir. Bir de bizim bir derdimiz var. İnsanları Kur’an’la tanıştırmak. Onları Kur’an’la baş başa bırakmaktan başka derdimiz yok. Yâni Elhamdülillah ki öyle bir grup kurma, lider olma, reis olma derdimiz de olmamıştır. Şâyet olsaydı ne çıkacaktı? Benimle ilk tanışanlardan mecburen yaver seçecektim kendime. Yardımcı seçecektim, istişare heyeti seçecektim. Sonra arkadan daha kapasiteliler, daha becerikliler, daha samimiler gelecekti, ama onlardan önce turnikeye girenler, onlardan önce benimle tanışanlar hep üstün olacaklar, beriki sonradan gelenler onların yanında hep ezilecekti. Öyle değil mi? Mevcut bütün gruplar, mevcut bütün cemaatler hemen hemen böyle değil mi? Elhamdülillah ki bizim böyle bir derdimiz olmamış. Çünkü, sevdiğimizin üste çıkmasına gücümüz yetmiyor bazen. Hattâ yakınımız, tanıdığımız, öncelikli talebelerimiz oluyor bazen, uğraşıyor, didiniyor, çabalıyor filan, sonra bir fırtıyor geçip gidiyor tamam. Benim ona bir borcum yok çünkü. Kur’an’la tanıştı mı? Sünnetle tanıştı mı? Üç ay, beş ay, altı ay, bir sene Kur’an’la tanıştığına biraz inandım mı ondan sonra selâm, aleyküm selâm diyorum. Ben başka ne yapacağım? Kur’an’ı ben baştan sona nerde herkese öğreteceğim? Evet bundan sonraki âyetinde Rabbimiz peygambere, peygamber yoluna, hidâyet yoluna tabi olmak istemeyenlerin endişelerini anlatacak.
57. “Seninle beraber doğru yolda gidersek, yurdumuzdan ediliriz” dediler. Onları katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün toplandığı güvenli ve kutlu bir yere yerleştirmedik mi? Ama çoğu bilmezler.” Evet insanlardan kimileri de diyorlar ki, ey peygamber, eğer bizler şimdi sana ve getirdiğin bu dine tabi olursak, bu hidâyet yoluna girersek o zaman bizim yerimiz yurdumuz sallanacak. Yerimizden yur-dumuzdan olacağız. Her şeyimizi kaybedeceğiz biz. Arkadaşlar anladınız değil mi ifadeyi? Sebep neymiş? Niye peygambere tabi olmuyorlarmış adamlar? Niye müslüman olmuyorlar mış? Çünkü onlar şundan dolayı inanmazlar mış: Bakın derler ki, diyorlar ki ey peygamber, eğer ki biz, hidâyete seninle birlik uyarsak, senin şu getirdiğine seninle birlikte uyarsak, sana inanırsak, tercihimizi senden ve dininden yana kullanır, müslüman olursak: Biz arzımızdan sürülürüz. Çalkalanır yerimizden yurdumuzdan oluruz. Mütehaddaf, böyle sallanma, sarsılma, çalkalanma anlamına gelir. Evet diyorlar ki ey peygamber eğer şimdi biz seninle beraber hidâyete ittiba edersek, müslüman olursak, arzımızdan, yerimiz yurdumuzdan oluruz. Çalkalanır işimiz biter. Sallanır yerlerimizi, makamlarımızı, konumlarımızı kaybederiz. Bakanlığımızdan, dekanlığımızdan, müdürlüğümüzden, genel müdürlüğümüzden, doktorluğumuzdan, doçentliğimizden oluruz. Şu makamlarımızı, şu konumlarımızı kaybederiz. Eğer bizler seninle birlikte hidâyete tabi olursak, senin gibi müslümanca bir hayat yaşamaya yönelirsek, senin istediğin gibi giyinirsek biz okullarımızı, diplomalarımızı, sosyal statülerimizi kaybederiz. Eğer senin istediğin gibi bir ticaret yapacak olursak, şu şu yollara tevessül etmeyecek olursak tüm servetimizi kaybederiz. Bu Kapitalist sistem içinde bu senin dediklerini yapmamız mümkün değildir. Senin dediğin gibi yaparsak kesinlikle bizi işten atarlar, bizi okuldan atarlar, bizi bu ülkeden sürerler. Senin dediğin gibi olursak kesinlikle bizim koltuklarımız, makamlarımız sallanır. O zaman asla bizler bu parlamentoda duramayız. Yo! Yo! Olmaz! Bu şartlar altında kesinlikle senin istediğin gibi olamayız. Senin istediğin gibi yapamayız. Senin getirdiğin hidâyete tabi olamayız diyorlar. Bakın Rabbimiz onların bu dediklerine cevap veriyor: Ey benim dinime, benim hidâyetime, benim peygamberime tabi olup müslümanca bir hayat yaşayınca ülkelerini, vatanlarını, makamlarını, koltuklarını, sosyal statülerini kaybetmekten korkan kullarım! Ne oluyor size? Ne oluyor bu adamlara? Niye düşünmüyor bu adamlar? Biz onların yaşadıkları bölgeyi harem bir bölge, emin bir bölge kılmadık mı? Sanki bunu kendileri mi yaptı? Bu beldeyi kendileri mi emin kıldı? Emniyetlerini kendileri mi sağladı? Onları bu beldede biz yerleştirmedik mi? Size bir îlaf sağlayan biz değil miyiz? Yâni sizler dağınık, perişan biz vaziyetteyken toparlayıp bu beldeye yerleştiren Biz değil miyiz? Sizi çevrenizdeki kabilelere ülfet ettiren, onlara sizin sevginizi veren Biz değil miyiz? Sizi o beldede saygın hale getiren Biz değil miyiziz? Sizi yok etmek için üzerinize gelen Ebrehe’nin ordusunu yerle bir eden Biz değil miyiz? Sizi bu beldede açlıktan doyuran, korkulardan emin kılan Biz değil miyiz? Sizin tüm dünyaya karşı dokunulmazlığınızı sağlayan Biz değil miyiz? Ankebût’un ifadesiyle: “Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken Bizim Mekke'yi güven içinde ve kutsal bir yer kıldığımızı görmediler mi? Bâtıla inanıp Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (Ankebût 67) Dokunulmazlıklarınızı artırıyordum Ben. Kimse sizin kervanlarınıza dokunamıyordu. Halbuki çevrenizde soygun, vurgun, talan kol geziyordu. Kervanlar soyuluyor, adamlar öldürülüyor ama kimse size dokunmaya cesaret edemiyordu. Bütün bunları siz kendiniz mi sağladınız ki şimdi benim hidâyetime tabi olup peygamberimin yoluna girince kaybedeceğinizden korkuyorsunuz? Yâni kendi çabalarıyla mı bulmuşlar bütün bunları ki Allah’ın istediği hayata yöneldikleri zaman kaybedeceklerinden korkuyorlar? Meselâ şu anda oturdukları koltukları kendileri mi bulmuşlar ki müslümanca bir tavır sergileyince kaybetmekten korkuyorlar? Yâni kendi çabalarıyla mı vali olmuşlar? Ken-di becerileriyle mi bakan olmuşlar? Dekan olmuşlar? Reis olmuşlar? Zengin olmuşlar? Doktor olmuşlar? doçent, profesör olmuşlar bu adamlar? Öyle mi zannediyorlar bunlar? Hiç de öyle değil. Biz vermiştik onlara bunları. Eğer şu anda evlerimizde, köylerimizde, kentlerimizde emniyet içinde bir hayat yaşıyorsak kesinlikle bilelim ki bunu bizim için sağlayan Allah’tır. Evlerimize girilmiyorsa, üzerlerimize bombalar yağmı-yorsa bunu kendimizden zannetmeyelim. Görmüyorlar mı onlar? Ken-dileri emin bir bölgede yaşıyorlar da çevresindekiler didişip duruyorlar, çevresindekiler vuruşup duruyorlar diyordu Rabbimiz. Aynı şeyi burada bizim için de hatırlayalım. Yâni insanlar sahip oldukları şeyleri kendileri mi buldular zannediyorlar? sizler şimdi sıhhat ve afiyettesiniz, ama bakıverin bir hasta hanelere. Neleri var, ne hastalar var orada değil mi? Sen özgürce yaşıyorsun güya. Bak dünya insanlarına ne durumdalar? Veya sen geçim, dirlik içindesin, bir baksana çevrendeki geçimsiz olanlara. Sen mal mülk içinde yaşıyorsun, bakmaz mısın malsız mülksüz olanlara. Bakın âyetin sonunda da şöyle diyordu Rab-bimiz: Bâtıla inanıp ta Allah’ın nimetini mi küfrediyorlar? Baksalar ya onlar biz onları harem bir bölgede iskan ettirmemiş miydik onları. İmkân vermemiş miydik onlara? Ama:
58. “Nimet ve refaha karşı nankörlük eden nice kasabaları yok etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra pek az kimseler oturabilmiştir. Onlara Biz varis olmuşuzdur.” Evet işte böyle Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetlere karşı nankörlük eden, nimetleri Allah’tan değil de kendilerinden bilen, bu nimetlerin sahibine kulluğa yönelmeyen nice kasabalar halkını helâk ettik diyor Rabbimiz. Ukalalar Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetlere şükredecekleri yerde nankörlük ediyorlar, Rablerine isyan ediyorlar. Rablerinin hidâyetine tabi olmuyorlar. Rablerinin elçisinin yoluna gir-miyorlar. Nimet vericinin hayat programından habersiz küfür içinde, şirk içinde bir hayat yaşıyorlar. Eğer bizler müslümanlaşırsak her şeyimizi kaybederiz diyorlar. Tâğutlardan korkuyorlar da Allah’tan kork-muyorlar. Allah da onları helâk ettik, darmadağın ettik, ezdik, bitirdik işlerini diyor. İşte yerleri yurtları. İşte koltukları, makamları. İşte malları, mülkleri, statüleri. Kendilerinden sonra pek az kimse oturabilmiştir. Biz varis olmuşuz onlara. Bir varmış, bir yok muş olarak yok olup gitmişler. Evet müslümanlığı yaşarsak her şeyimizi kaybederiz, makamlarımız sallanır, konumlarımız sarsılır diye düşünen insanlar kendi kendilerine şu soruyu sormak zorundadırlar: Acaba şu anda hangi makam sahibi, hangi koltuk sahibi, hangi imkân sahibi, hangi ülke in-sanı, hangi şehir insanı böyle bir azapla, böyle bir gazapla karşı karşıya gelmeme konusunda emindir? Kim böyle bir emniyet duyabilir? Kim güvence hissedebilir? Evini, barkını, ticaretini, gücünü, kuvvetini, makamını, koltuğunu, statüsünü, şehrini, vatanını, her şeyini kaybetmeme konusunda kim emin olabilir? Hiç kimse bu konuda bir emniyet içinde olamaz. Allah’a karşı nankörlük içine giren her insan, her toplum Allah dilediği zaman bir yıkımla karşı karşıya gelecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır. Allah diyor ki:
59. “Rabbin kasabaların halkına, onlara âyetlerimizi okuyacak bir peygamber göndermedikçe onları yok etmiş değildir. Zaten Biz yalnız, halkı zalim olan kasabaları yok etmişizdir.” Cenâb-ı Hakkın ehli zalim olan ülkelere azap eden, ceza veren olduğunu gördük, anladık. Ama bakın bu âyetle de şunu anlıyoruz ki Rabbimiz bunu zulmen yapmıyor. Ehli zalim olan ülkelere uyarıcılar gönderdikten sonra, onlar zulümlerinden vazgeçmemişlerse onları helâk ettiğini söylüyor. Tabii bize de öyle bir uyarı gelmiş burada. Nasıl? Bakın ey kullarım! Zulmünüzden vazgeçin! Kendinize, çocuklarınıza, hısım akrabanıza, beyninize, aklınıza, paranıza, elinize, ayağınıza, kazancınıza, zaman ve mekânınıza, ilminize, fırsatınıza, eğer zulmetmekten vazgeçmezseniz, tüm bu uyarılara rağmen devam ederseniz zulmünüze, biz de sizi helâk ederiz denmiştir. Zaten ancak zalimler helâk olurlar, değilse herkes ölecektir.
60. “Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan daha iyi ve devamlıdır. Akl etmez misiniz?” Size verilenler, ne cins olursa olsun. Bunlar dünya hayatın ge-reçlerinden, gereksinimlerinden, ihtiyaç birimlerinden öte, bir de dünya hayatın süsünden öte bir şey değildir. Size neler verilmişti? İşte on-lar. Buna göre Cenâb-ı Hakkın bize bir şeyler vererek bu dünyada bizi imtihan ettiğini aklımıza getiriyoruz. Ama arkasından âyetin şu bölümünü hep hatırımızda canlı tutacağız: Diyeceğiz. Bunu biraz sonra söyleyeceğim. Ondan önce şunu söyleyelim: Bakın Rasulullah efendimiz bir hadislerinde onu bize şöyle anlatıyordu: “Sizden her birinizin yaratılışı anasının karnında iken teşekkül eder. Şöyle ki: Kırk gün nutfe olarak kalır. Sonra ikinci bir kırk günde kan pıhtısı halini alır. Üçüncü kırk günde et parçası haline gelir. Bu üç değişimin sonunda vazifeli melek gönderilir ve bu et parçasına ruhu üfler. Daha sonra dört kelimeyi; rızkını, ecelini, amelini ve şaki yahut said olacağını yazması emredilir.” (Buhârî ve Müslim) Evet demek ki melek tarafından ona ruh üfürüldükten sonra dört kelimeyi, onun rızkını, ecelini, amelini ve şaki yahut said olacağını yazması emredilir. İnsanın rızkı da yazılıyor. Rızık kişinin ana rahmindeyken ana rahmi de dahil olmak üzere dünyaya adımını attığı andan itibaren ölümüne kadar ki süre içinde Allah tarafından kendisine tahsis edilen şeylerin tümüne rızık denir. Ve bu tahsisat ölümle kesilir. Her hangi bir insan için Rabbimiz tarafından kendisine ne kadar rızık takdir edilmiştir? O kişinin ölümünden önce bunun bilinmesi mümkün değildir. Ancak kişi öldüğü an kendisine bu dünyada tahsis edilen rızkın o kadar olduğu anlaşılır. İşte hadisin ifadesiyle ana karnı da dahil olmak üzere bir kula Cenâb-ı Hakkın tahsis ettiği, ayırdığı şeylerin tümüne birden rızık deniyor. Ömründen, bedeninden, elinden ayağından, gözünden, kulağından, ilimden, kelimeden, nefesten, güneşten, havadan, sudan, ok-sijenden, zamandan, evlâttan, hanımdan kendisine tahsis edilen şeylerin tümü birer rızıktır. Başka bir ifadeyle rızık mevcudatın bir bölümünün diğer bölümüne tahsisidir de diyebiliriz. Yâni şu ana kadar neler öğrenmişsek, neler duymuşsak, ne okumuşsak, ne kadar konuşmuşsak, ne kadar yemiş içmişsek? Ne kadar ısınmışsak işte bunların tamamı bize tahsis edilen rızkımızdır. Evet Rabbimiz bize “Bi ketbi rızkı hi” diye tahsisatta bulunmuş. Yâni dünyada bunun başına şunlar gelecek veya ben bunu şunlarla imtihan edeceğim demiştir Rabbimiz. Varlıkla, darlıkla, yoklukla, parayla, evle, arsayla, çenesiz bir kadınla veya lüzumsuz bir kocayla, neyse işte. Yâni insanın başına neler gelecekse veya diplomayla, doktorayla, okulla, öğretmenle, arkadaşla, aksiyle, halimle, selimle, kilimle, halıyla neyse bir şeyle, bir fırsatla, bir ortamla Allah bizi imtihan edecek. Bütün bunlar Allah’ın verdikleridir işte. Yâni bu "Bi ketbi rızgıhi" ile yazılan şey, kişiye bu gönderilecek sorular demektir. Sonra bu soruların kişilerin hangi zamanlama ile birleştirileceği anlatılır. O da "Ve ecelihi" dir. Yâni ana rahminde yazılan, takdir edilen bu sorulan soruların sorulma zamanı, yâni hangi soru kişiye ne zaman gelecek? Şu sabah şu gelecek, bu öğlen bu gelecek, şu yaşta bu gelecek, şu çağda şu gelecek, şu gece bu, veya bu gündüz şu gelecek diye o sorularla insanın buluşma zamanı yazılır ki işte bu da eceldir. Ondan sonra da amel takdir edilir, yâni o kişi o sorulara karşı o zaman nasıl davranacak? Nasıl hareket edecek? Aksiyon veya reaksiyonu ne olacak bu tespit edilir ki işte bu da onun saiyd ya da şaki oluşudur. Allah zaten bilir bunu. Yâni Allah için öncesi ve sonrası yoktur. Evet işte bu bilgiyle deniyor ki bu insan buna göre ya saiyd veya şaki olacaktır denilir. Bir bu hadisi hatırlayın bu âyeti anlamak için, bir de Âl-i İmrân sûresinde hani: “Kadınlara, oğullara, kantar, kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.” (Âl-i İmrân 14) Evet bu âyette de insanlara kadınlar erkekler, çoluk, çocuk, oğlan, kız, atlar, avratlar, fiatlar, muratlar, Marklar, Dolarlar, altınlar, gümüşler, kantar, kantar paralar, mallar, mülkler, hars, ekinler, dikimler bütün bunlar insana süslü gösterilmiştir, insanın bunlara karşı bir meyli vardır, deniyordu. Ama âyetin sonunda da: İşte bütün bunlar dünya hayatın metaıdır deniyordu. Daha sonra da ama Allah yanında âkıbetin güzeli vardır deniliyordu. Yâni bunlar dünya hayatının geçici, solucu, bitici metaıdırlar, geçimliğidirler. Bunların hepsi bir gün gelecek ve bitecektir. Halbuki Allah yanında olanlar Allah katında olanlar ise bitmeyecek, tükenmeyecek, ölmeyecek, solmayacak ebedî güzelliklerdir. Allah’ın yanında çok güzel bir hayat var. İnsanlara dünyada süslü gösterilen, güzel gösterilen bu fâni metalardan, bu süslerden, bu kadınlardan, bu oğullardan, bu atlardan, arabalardan çok daha güzel şeyler hazırlanmıştır. En güzel âkıbet Allah katındadır deniyordu. Arkadaşlar konumuzla ilgili esas ilgi kuracağımız âyet bundan sonrasıdır. Bakın bundan sonrasında da Rabbimiz şöyle buyuruyordu: “Ey Muhammed, de ki: “Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rablerinin katında, altlarında ırmaklar akan ve orada temelli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rı-zası vardır. Allah kullarını hakkıyla görücüdür.” (Âl-i İmrân 15) Size sizin için süslenmiş, ziynetlenmiş olan bu geçici, bu sonlu dünya hayatından daha güzelini, daha üstününü, daha kalıcı ve değerlisini haber vereyim mi? Kadınıyla-kızıyla, atıyla-arabasıyla, altınıyla-gümüşüyle, elmasıyla-armuduyla, bağıyla-bahçesiyle bu dünyadan daha hayırlısını size haber vereyim mi? Olmadı mı? Hoşunuza gitmedi Bütün bu sayılanlardan daha hayırlısının olamayacağını mı düşündünüz? Bunları güzel gibi mi gördünüz? Aman bunlarsız olmaz filan mı dediniz? Aman bu dünyada kadınsız olma, erkeksiz olmaz, çocuksuz, çoluksuz olmaz, parasız, pulsuz, atsız, arabasız, evsiz, barksız, elmasız, portakalsız olmaz mı dediniz? Öyleyse bir zahmet Tevbe sûresinin 23 ve 24. âyetlerine de bir müracaat ederseniz iyi olur. Orada da bunlar mı sevgili sizin için? Yoksa Allah mı sevgili? diye soruluyor ve bu işin mukayesesini yaptırıyordu Kur’an. İşte burada da diyor ki Rabbimiz bunlardan daha hayırlısını size haber vereyim mi? Ama herkese hayırlı değil: Muttakiler için. Allah yanında daha takvalı olma savaşında olanlar için, Allah’ın dininin bilincinde olanlar, Allah’a kulluklarının, Allah’a karşı sorumluluklarının şuurunda olanlar, Allah’ın koruması altına girenler, velâyetlerini Allah’a verenler, Allah’ın kitabıyla birlikte olanlar, kitapla yol bulanlar, hayatlarını, bakışlarını, düşüncelerini, değer yargılarını, tanımlarını Allah’ın kitabına göre düzenleyenler için, hayatlarını Allah için yaşayanlar, hayatlarında Allah’ın sınırlarını aşmama konusunda duyarlı olanlar için, cehennemden korunanlar için bundan daha hayırlı olanı söyleyeyim mi size. Peki neymiş o? Rableri katında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır onlar için. Zeminlerinden ırmaklar akan cennetler, yahut kendi taht-ı tasarruflarında ırmakların akıtıldığı cennetler vardır onlar için. Kendi emirlerine verilmiş bal ırmakları, su ırmakları, süt ırmakları ve şarap ırmakları akıp gitmektedir o cennetlerde. Şimdi tekrar âyete dönüyorum: Bölümüne tekrar dönüyoruz, sanki o bölüm şöyle diyor gibi geldi bana: size bir şeyler veriliyor. Sakın ha sakın bu verilenleri siz heves kabul etmeyin, hedef kabul etmeyin, amaç kabul etmeyin, her şey o zannetmeyin! Bunlar dünya hayatının metaıdır. Dünya denaet ten türetilmiş bir kelimedir. Denaet de alçaklık demektir. Dünya kelimesi hem de onun müennesi olunca kancıkça ve alçakça bir hayatın gereksinimidir bunlar demektir. Bağlanmaya değmez demektir. Bir de onun ziynetleri, süsleridir. Dünyanın süsünün Şeytan tarafından süslenmiş süsler olduğunu da hatırlarsak o zaman bunlara kanmamızın hiçbir anlamının olmadığını çok rahat anlayıvereceğiz demektir. Çünkü bakıyoruz bir varmış, bir yok muş. Yunus sûresinde hatırlatıldığı kadarıyla o dünya süsünün geçici ve aldatıcı olduğunu şöyle beyan eder Allah bize: “Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çerçöp olur. Âhirette çetin azap da vardır. Al-lah'ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır; dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.” (Hadîd 20) Bu dünya hayat, bu denî, bu alçak hayat oyun ve eğlencedir, ziynettir, süstür, birbirinize karşı övünme vesilesi, malda ve evlâtta çoğalma vesilesidir. paranız, malınız ve evlâtlarınızın çoğalması konusunda aranızda bir övünme zeminidir. Bunun örneği aynen şunun gibidir: Bir yağmur gibi ki, bir yağmur düşünün ki, onun bitkisi çiftçiyi sevindirir, hoşuna gider çiftçinin. Ama sonunda o bitkiler boyun büker. Sonra bir bakmışsın ki sararıp solmuştur. Sonra da çerçöp olmuş, odun olmuştur artık. İşte dünya hayat bu. Hepimiz için budur işte dünya budur. En sevdiğiniz yemek, doyduktan sonra anlamsızdır. En sevdiğiniz şarkı, gece ikide dinlenmez artık. En sevdiğiniz arkadaş, hastayken beş para etmez. En sevdiğiniz çiçek, gün gelecek solacaktır. En çok sevdiğiniz insanlar, gün gelecek terk edeceksiniz onları. İşte dünya budur. Öyleyse kesinlikle bilesiniz ki: Allah katında olan çok daha hayırlı ve kalıcıdırlar, akletmiyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Evet unutmayın ki bâki kalacak olanlar, Rabbinizin katında sevap yönünden daha iyi, sonuç olarak daha hayırlı olacak olanlar sâlih amellerdir. Yâni şu kâfirlerin varlığıyla övünüp müslümanlara karşı üstünlük tasladıkları mallar, mülkler değil sâlih ameller bâkidir. Unutmayın ki mallar, mülkler, oğullar, kızlar, makamlar, mansıplar dünya hayatının süsü ve ziynetidir. Dünya hayatının bir eğlenceliğinden başka bir şey değildir bunlar. Ama bâki olanlar, kalıcı olanlar, ölümsüz olanlar, öbür tarafa intikal edecek olanlar ise sâlih ve güzel amellerdir. Sürekli olanlar, devamlı olanlar, kalıcı olanlar sâlih amellerdir. Yaşadığımız bu hayatın sonunda bizimle beraber olacak, kabirde bizimle beraber olacak, bizi asla terk etmeyecek ve bizi cennete götürecek olanlar sâlih amellerdir. Öyleyse ey müslümanlar, sakın ha sakın kâfirlerin size karşı hava attıkları şu geçici dünya mal mülklerini heves kabul etmeyin, hedef kabul etmeyin, amaç kabul etmeyin, her şey zannetmeyin. Bağlanmaya değmez bunlar. Bakıyoruz bir varmış, bir yok muş. Bir bakarsınız var, bir de bakarsınız ki yok olup gitmiştir. Öyleyse iyi anlayın. Hangi zevkiniz yarın da böyle devam ediyorsa o âhirettir, hangi zevkiniz de yarına intikal etmiyorsa işte o da dünyadır. Çocukken oynadığınız oyunları bir düşünün. Karşı takıma attığınız goldeki sevinci bir düşünün. Veya damat olurken giydiğiniz elbisedeki güzelliği düşünün. Okula kaydolduğunuz günkü sevincinizi veya okulu bitirdiğiniz günkü sevincinizi bir düşünün. O sevinçlerinizden, heyecanlarınızdan bugüne intikal eden bir şey var mı? Hatırlamıyorsunuz bile değil mi? Bugün hiç de anlamı yok değil mi onların? Yâni o günküler, o günkü anlamını hep kaybetmişlerse bunların hepsi dünya hayattır, hep geçici şeylerdir. Ama Allah’ın yanında hep hayırlı ve bâki olanlar vardır. Meselâ ilk defa kıldığınız bir namazdan duyduğunuz zevki bir düşünün. Bugün de aynen devam ediyor değil mi? İşte bu sâlih ameldir. Veya tuttuğunuz ilk oruçtan duyduğunuz heyecan bugün de devam ediyor değil mi? İşte bâki olan sâlih amel budur. Ama Allah’ın yanında hep hayırlı ve bâki olanlar vardır. Cennet tariflerinde kâfirler hep böyle kafa tutarlarmış. Ne? Karı kız mı dediniz? Cennette bunlar mı varmış? Biz bu dünyada istediğimizi buluruz. Bağ bahçe mi? İstemediğimiz kadar var bu dünyada. Altlarından ırmaklar akan mı? Üstlerinden de ırmaklar akan mı dediniz? Valla istesek bu dünyada biz de akıtabiliriz. Akıtıyoruz da işte evlerimizin altlarından, üstlerinden. Köşkler mi? Kasırlar mı? Hattâ camdan köşkler içine saraylar bile yaptırabiliriz diyorlarmış. Ama: “Ve ebka” denilince veya “Halidine fiyha ebeda” denilince, yâni ama cennettekiler ebedîdir, ölümsüzdür, sonsuzdur denilince adamların işleri bitiyor. Çünkü dünyadakiler böyle değildir. Dünyadakiler harp oluyor, darp oluyor, ihtiyarlık oluyor, ölüm oluyor, bayram, seyran oluyor ve adamın elinden alınıveriyor. Ama âhiretteki o ebedî dara, ebedî yurda gi-dince her şey sürekli olacaktır, sonsuz olacaktır. Öyleyse ey kullarım, hesabınızı iyi yapın dedikten sonra diyor ki Allah: Aklınız ermez mi sizin? Size verdiğim aklı bunu anlamada hiç kullanmayacak mısınız? Aklınızı hâlâ arabanın modelini değiştirmede, evin şeklini değiştirmede, halının, kilimin modelini anlamada mı kullanacaksınız onu? Hep para kazanmanın peşinde mi kullanacaksınız? Bu âyetleri anlamada hiç kullanmayacak mısınız? Veya düşünün adamın elinde kibrit vardır da, sobayı yakmak için yakıt arıyordur, adam bir şeyler arıyordur da, yahu be kardeşim elindeki kibrit değil mi ne kıvranıyorsun? demek neyse, nasıl her şeyi baştan kesen bir sözse, bu ondan daha kesin bir sözdür yâni. Aklınızı kullanmayacak mısınız? Aklınız yok mu sizin? Yâni iş bu kadar açıkken, durum bu kadar ayan beyanken, siz hâlâ aklınızı bunu anlamaya kullanmayacak mısınız? diyor Rabbimiz. Bundan sonraki âyetinde de Rabbimiz artık aklını kullansın dediği insana, insanlara şu gerçek haberini duyuracak:
61. “Vaad ettiğimiz güzel bir nimete kavuşan kimse; dünya hayatında kendisine bir geçimlik verdiğimiz, sonra kıyamet günü azap için getirilen kimse gibi midir?” Şu kişi ki Biz ona hoş vaad lerde bulunmuşuz. Biz ona güzel güzel gelecek vaad lerinde bulunmuşuz da: O ona kavuşucu da. Ona kavuşacağının farkında da adam. Yâni buna inanıyor da adam. Yâni cennet hak edecekti o adam. Bizim kendisine vaad ettiğimiz cennete ulaşabilme imkânı da vardı onun. O insan şu dünya hayatının geçici metaına kavuşan adamdan, dünyanın geçici metaından faydalanan adamdan farklı olmalı değil miydi? Elbette ikisi aynı olacak değildi ya. Elbette olmazdı. Üstelik bu ikinci tip adam kıyamet günü muzdarinden olacaktır. Yâni istemese de hazır tutulanlardan, mecburen hesaba getirilenlerden olacaktır. Çünkü Yâsîn sûresinde şöyle diyordu Allah bu tür adamlara: Ya Rabbi ben hayatımdan razıyım. Ben buradan razıyım. Ben burada iyi kötü, azap, ikab, ceza meza filan dedin ama, kabir azabı da olsa ben şimdilik buna alıştım. Ben buradan çıkmak filan istemiyorum. Cennetini de cehennemini de istemiyorum, demesinin anlamı yok: “Tek bir çığlık kopar, hepsi, hemen huzurumuza getirilmiş olur. (Yâsîn 53) Evet bir tek sayha, bir ses, bir kalk borusu, bir haykırma, bir anons, tek bir sarsıntı. Dirilin! Kalkın haydin bakalım! denir denmez bir de bakmışsın ki hepiniz dirilmiş ve Allah’ın huzurundasınız deniliyordu. Orada herkes ihzar edilecek, mecburen hepsi hazır tutulacaklar buyuruluyordu. Yâni nasıl ki bu dünyada ben şahitlik emek istemiyo-rum diyen adamı polis zoruyla tutup götürüyorlar, işte öyle mecburen oraya hesap kitap için herkesi götüreceklerdir. Hattâ belki de yarın hazır tutulmaktan kaçmak için kimi insanlar yakılarak külünün denize atılmasını, veya binlerce metre toprağın derinliklerine gömülmeyi, ya da mezarlarının üstüne tonlarca ağırlıkta taşların, betonların, mermerlerin konmasını emretmektedirler, vasiyet etmektedirler arkasında ka-lanlara ki yeniden diriliş gününde hesap kitap için çıkmasınlar da varsın yer altında kalıp böyle unutulup gitsinler. Öyle istiyorlar ama, İn-şikâk’ta: Arz içindekileri atacak, karnında ne varsa hepsini boşaltacak. Sinesine gömülen herkesi ve her şeyi kusacak. Her şeyi dışarıya atıp tahliye olacak. Tıpkı hamile bir kadının karnındakini dışarıya atması gibi yeryüzü de hamlini boşaltıp sinesindekilerin tümünü dışarıya atacak. Durum böyle olunca bunların hiçbirisinin bir anlamı yoktur.
62. “Allah, o gün onlara seslenir: “Benim ortağım olduklarını iddia ettikleriniz nerededirler?” der.” Onlara şöyle nida olunduğu gün. Hani öyle kabul ediyor, öyle farz ediyordunuz, size göre benim ortaklarım da vardı. Yâni ben kendi başıma, tek başıma Ben sözü dinlenecek bir varlık değildim sanki. Hep başkalarıyla birlik sözümü dinlemeden yanaydınız. Bazen, bazen başkalarını da bazı konularda dinlemeden yanaydınız. Birilerini bana ortak tutuyordunuz. Hani ne oldu? Nerde onlar? Eğer gerçekten onlar da sözü dinlenecek kimseler idiyseler, yâni onların da benim yanımda varlıkları hak idiyse, şimdi de onlar benim yanımda olmalıydılar. Onlar sizin üzerinizde kendi sorgulamalarını yapmalı, ben de kendi sorgulamamı yapmalıyım. Hani nerde onları görebiliyor musunuz? Hani bu konuda hak sahibi olduklarını iddia ettikleriniz? Hani üzerimizde onların da hakları, yetkileri var dedikleriniz? Nerede onlar? Hani dünyada iken hayatınızın kimi birimlerini bana sormuyordunuz da o birilerine soruyordunuz? Hani o sorduğunuz, o danıştığınız, o gönlünü hoş etmeye çalıştığınız varlıklar nerede? Hani o benim dışımda tanrı bildikleriniz? İlah bildikleriniz? Hani hatırını kazanmaya çalıştıklarınız? Hani yasalarını uyguladıklarınız? Hani hayatınıza karışma yetkisi verdiğiniz siyasal tanrılarınız, hukuk tanrılarınız, eğitim tanrılarınız, şifa tanrılarınız, oyun eğlence tanrılarınız? denilecek. Müslümanlar bugün Allah’ın her şeyi bildiğine inandıkları, ya da her konuda Allah’a müracaat etmeleri gerektiğine inandıkları halde maalesef Allah’tan başkalarına danışıp hayat sürüyorlar. Sûrenin önceki âyetlerinde de söylediğim gibi bunun bana göre iki sebebi var. Yâni müslümanların hayat programlarında müracaat etmeleri gereken tek merci Allah olması gerekirken, teorik olarak buna inandıklarını iddia ederlerken, maalesef bu yolu çizmede Allah’tan başkalarına da müracaat ettiklerini görüyoruz. Bunun benim anlayabildiğim kadarıyla iki sebebi var, inşallah onu şöyle özetleyeyim: 1:Birincisi, hep Allah’a, hep Allah’a sorunca Allah’ın önereceği program kendisinin beklentisinin dışında olacağını bildiği için adam Allah’a müracaattan korkuyor ve kaçıyor. Yâni ben her hangi bir problemleri için bana sormaya gelmeyen akrabalarımı hep böyle görüyorum ben. Çünkü gelip sorunca benim ne diyeceğim belli. Bir tanesi var meselâ üç dört çocuktan sonra hanımını Kur’an kursu hocası yaptı. Zorladı etti kurs hocası yaptı. Yahu dedim, bir de benimle istişare etseydin dedim. Ben dedi senin bu konuda ne diyeceğini biliyorum zaten. Adam ne diyeceğimi bildiği için benimle istişareden kaçıyor. Halbuki Allah meleklerin ne diyeceklerini bildiği halde meleklerle istişare etti. Ben halîfe yaratacağım ne dersiniz? dedi. Sonra da siz bilmediniz ben bilirim diye gene de bildiğini yaptı, ama bize istişare konusunda yol gösteriyordu. Demek ki müslümanlar bekledikleri cevabı vermez endişesiyle Allah’a sormuyorlar bir. 2: İkincisi, bunu da mı Allah’a soracağız? diye bir dertleri var müslümanların. Yâni tamam namazın kaç rekat olduğunu soralım Al-lah’a, Orucun ne zaman başlayacağını soralım, abdestin farzını soralım tamam Allah’a ama, yâni kızıma gelinlik ne alacağım? Oğlumun mobilyasını nerden alacağım? Halımın rengi nasıl olsun? Televizyonumun markası nasıl olsun? Bunu da mı soracağım Allah’a? diyerek sanki Allah’ın onu sergilediğini, pazarladığını hâşâ bilmiyorlar ve onları Allah’a sormaktan yana değiller. Tekrar dönüyoruz âyete, yâni hep bana soracakken, evlenmenizi, boşanmanızı, ticaretinizi, kazanmanızı, harcamanızı, giyim kuşamınızı, ziyaretinizi, ziyafetinizi, ikramınızı, yazınızı, çizinizi, hukukunuzu, eğitiminizi, dirliğinizi, düzeninizi, seçiminizi, geçiminizi hep bana sormanız gerekirken, benden başkalarına da soruyordunuz. Be-nim yanımda başka ortaklar tanıyordunuz. Benim yetkimi onlara da veriyordunuz. Bana şirk koşuyordunuz. Meselâ ben Hâlık olarak, yaratıcı olarak veya Rahmân olarak sizin dünyanızda vardım da, Rahîm olarak beni tanıyordunuz da, Rab olarak tanımıyordunuz. Kanun koyucu olarak tanımıyordunuz. Başka kanun koyucular da vardı hayatınızda. Şafi olarak beni tanıyordunuz da, Rezzak tanımıyordunuz, başka Rezzaklar vardı hayatınızda. Veya Hâdî olarak beni tanımıyordunuz, başka hadiler bulmuştunuz kendinize. Mâlik olarak tanıyordunuz beni de başka mâlikler, başka söz sahipleri de vardı hayatınızda. Yâni kimi konularda benim özelliklerimi başkalarında da görüyordunuz. Benim yetkilerimi, benim sıfatlarımı başkalarına da veriyordunuz. Hani onlar nerede? denilecek.
63. “Hükmün aleyhlerine gerçekleştiği kimseler: “Rab-bimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzaklaşıp sana geldik, zaten aslında bize tapmıyorlardı” derler.” Söz kendilerine hak olan ki azap sözüdür tabii bu söz. Allah’ın azap sözü kendilerine hak olan, yasa olan, realite olan, Allah’ın azabını hak eden o insanlar diyecekler ki, ey bizi Rabbimiz! "Rabbena" diyorlar. Ey bizim Rabbimiz! diyorlar. Geçmiş olsun. Onu bugün demelilerdi. Onu dünyada demelilerdi. Rabbena! Ey bizim Rabbimiz! Ey bizim hayatımıza program çizicimiz! Ey bizim hayatımızı düzenleyen! bizim yapmamız gerekenleri bize tarif eden Rabbimiz! Ey sen dediğin için bizim onları yaptığımız Allah’ımız! Rabbena bu demektir. "Allahümme" Allah’ım! Benim Allah’ım! Sen ne olursan ol benim sana ihtiyacım var demektir. Ama ya Rabbi! deyince de, ey sen ne dersen, ne emredersen ben onu dinimdir diye, hayatımdır diye, hayat programımdır diye, ya da uygulamam diye, ya da yönetimim diye, yönetmenliğim diye onu hayatıma aktardığım İlahım diye yalvarıyor ya bu dünyada insanlar, işte orada da Rabbena! diyorlar onlar. Dünyada deseydiniz ya bunu. Çünkü En’âm sûresinde peygamberim, ansızın ateşle karşı karşıya geldikleri zaman onların halini bir görsen diyor Allah. Sonra da diyecekler ki Ah nolaydı keşke dünyaya bir daha döndürülseydik de Rabbimiz Allah deyip sâlih ameller işleseydik diyecekleri anlatılır. Orada Rabbin Allah olduğunu biliyorlar da alçaklar dünyada Rabbin başkaları olduğunu kabul ediyorlar. Hani Abdullah ibni Selâm gelmiş Rasûlullah’a soruyordu: Ya Rasulallah, elbette Allah’ın dediği doğrudur, elbette iman ediyorum, ama anlamak için soruyorum. Biz din adamlarını Rab filan kabul etmi-yorduk gibiydi, acaba burada bize, anlatılan ne? deyince Rasulullah efendimiz buyuruyordu ki: Size din adamlarınız, siyaset adamlarınız bir şeyleri emrediyorlardı da siz onların bu emirlerini dinliyor ve onlara itaat ediyor muydunuz? Evet. Peki onlar sizin hayatınızda bir takım yasaklar belirliyorlardı da siz onların bu yasaklarına riâyet ediyor muydunuz? Evet. İşte bu onları Rab bilmedir ve onlara ibadetin ta kendisidir buyuruyordu. Evet babalar bazen, müdürler bazen, bazen amirler, bazen başkanlar, bazen liderler, reisler, eğer hayatımıza bu denli karışıyor ve biz de razıysak bu işten, onları sanki Rabbimiz kabul ediyoruz olacaktır Allah korusun. Günâh ayrı, onu hemen söyleyelim. Gaflet ayrı, acziyet ayrı, bazen cehalet ayrıdır ama sürekli olursa bu iş, yâni o konuda birilerinin önerisiyle hareket ediyorsak o zaman Allah’a sığınalım Allah bizi korusun. Evet diyorlar ki Rabbena. Peki ne olmuş? Rabbimiz, işte bunlar bizim saptırdıklarımız! Biz saptığımız gibi, biz kendimizi iğva ettiğimiz gibi onları da saptırdık, onların da işini bitirdik, onların da pilini bitirdik, düzenlerini bozduk, ya da onların düzenlerini düzdük. Şimdi sana geldik ya Rabbi. Bitti işimiz, anladık bütün meseleyi, seninle buluştuk, sana geldik. Ya da her şeyi sildik sana doğru geldik, sana yönelmek üzere, sana teberrî eyledik ya Rabbi. Ve onlar zaten bize de tapmıyordular ya Rabbi. Onlar bizi alet ediyordular. Evet biz saptırdık ama onlar da bizi alet ederek kendileri sapıyordular. Tabii Mülk sûresi bunu bizzat kelime ile de ifade ediyor: “Böylece günâhlarını itiraf ederler. Çılgın alevli cehennemlikler yok olsunlar!” (Mülk 11) Evet tıraşları gözlerinin önüne inince günâhlarını itiraf edecekler. Peki nerede söylüyorlar bunu? Cehennemin içinde. Cehennemi boylamışlar, ateşi kucaklamışlar ve diyorlar ki aah! keşke bir kulak verseydik! Keşke bir dinleseydik! Keşke bir akletse, bir düşünse ve bir tedebbürde bulunmasaydık! Geçmiş olsun! Bunu bugün dünyada söyleyecektiniz. Bunu dünyada anlayacaktınız. Bugün diyecektiniz Rabbimiz Allah diye. Bugün kabullenecektiniz Allah’ın kitabını. Bugün yaşayacaktınız kitabın istediği hayatı. Bugün teslim olacaktınız Allah’ın kulluk programına. Ama geçmiş olsun. Yazıklar olsun. Rahmetten cennetten ırak olsun, uzak olsun onlar! Cehenneme yuvarlansın o alçaklar diyor Rabbimiz. Onların bu itiraflarının bir farklı tarafını da En’âm sûresi anlatıyordu: “Sonra, “Rabbimiz Allah’a andolsun ki bizler şirk koşanlar değildik” Demekten başka çare bulamayacaklar.” (En’âm 23) Evet Allah’ın azabını görünce diyorlar ki vallahi ya Rabbi biz müşrik değildik. Vallahi ya Rabbi biz sana bir şeyleri ortak koşmuyorduk. Evet alçaklar bir hayat yaşayacaklar, birbirleriyle olan münâ-sebetlerinden tutun da eğitimlerine, hukuklarına, ticaretlerine, selâm-laşmalarına, tatillerine, takvimlerine, kılık kıyafetlerine varıncaya kadar hayatlarının hiçbir bölümüne Allah’ı karıştırmayacaklar, Allah’tan baş-ka Rabler, ilahlar bulacaklar sonra da Allah’ın ateşini görünce yeminle biz müşrik değildik diyecekler. Şirk koşmadıklarına dair, küfrü din olarak kabul etmediklerine dair yemin edecekler. Veya bir başka mânâyla vallahi ya Rabbi meğer bizler müşrik değilmişiz diyecekler. Vallahi ya Rabbi meğer bu bizim sana ortak koşmaya çalıştıklarımız senin yanında ortak olmaya lâyık değillermiş diyecekler. Vallahi ya Rabbi şu bizim dünyada kendilerinden korktuklarımız, kendilerini sevdiklerimiz, kendilerine sığındıklarımız, kendilerine dua ettiklerimiz hidâyeti, rızkı kendilerinde gördüklerimiz, şeytanlarımız, tâğutlarımız, azizlerimiz, reislerimiz meğer sana ortak koşmaya lâyık değilmiş, bunu anladık diyecekler. Biz onları bizim Rabbimiz olsunlar diye dinlemedik. Evet seni de dinlediğimiz, onları da dinlediğimiz zamanlar oldu ama şirk koşmak için, dinden çıkmak için, sana ortak olsunlar diye, seni diskalifiye edelim diye dinlemedik onları. Senden üstün tutmak için dinlemedik onları ya Rabbi diye itirafta bulunacaklar ama bu itiraf onları kurtarmayacaktır anlıyoruz.
64. “Koştuğunuz ortakları çağırın” denir; onları da çağırırlar ama, kendilerine cevap veremezler; cehennem azabını görünce doğru yolda olmadıklarına yanarlar.” Şöyle denilecek beri tarafta da: Haydi şeriklerinizi, ortaklarınızı, Allah yanında sözünü dinlediğiniz, Allah berisinde kendilerinde yetki gördüğünüz varlıklarınızı çağırın! denilecek. Onlar da onları çağıracaklar da icabet etmeyecekler, edemeyecekler. Cehennem azabını görünce de keşke hidâyet bulsalardı ya. Keşke daha önce hidâyet bulsalardı ya. Bir böyle, bir de azabı görünce sanki şöyle derler keşke hidâyet bulsaydık derler. Evet denir ki onlara, haydi çağırın bakalım. Hani Allah’ın berisinde dua ettikleriniz? Çağırdıklarınız, çağrışım yaptıklarınız var ya. Hastalanınca çağrıştırdıklarınız. Ev yaptıracaksınız, falan aklınıza geliyordu, oysa önce Allah aklınıza gelecekti. Hukuk probleminiz oluyor birilerini hatırlıyordunuz, halbuki Allah’ı hatırlamalıydınız. Evlenirken, boşanırken birilerini hatırlıyordunuz, halbuki Allah’ı hatırlamalıydınız. Haydi öyleyse şimdi o kendilerine dua edip çağırdıklarınızı, çağrıştırdıklarınızı denecek. Beyzavi şöyle bir konu anlatır. Bir adam bir kitap yazmış, işte sultana götüreyim de karşılığında ondan bir şeyler alayım diye. Sultanın sarayına giderken bir çadıra uğrar. Orada karşılaştığı bir kadın ona sorar: Nereye evlât? Adam der ki Fâtihayla alâkalı bir kitap yazdım da onu Sultana götürüyorum der. Kadın der ki evlât sen Fâtiha’yı bilir misin? O ne biçim söz anne? Bu kadar kitap yazan adam Fâtiha’yı bilmez mi? der. Kadın, evlât sen hele bir anlat der. Adam Fâtiha’yı anlatınca der ki kadın evlâdım sadece Allah’tan yardım beklenecek diyorsun sen tutup sultandan yardım beklemeye gidiyorsun, bu ne biçim iş? Yâni sahâbeye bakıyoruz hep inançları böyle. Ahmed bin Hanbel’in hayatında bazı böyle pasajlar okudum, hep dertleri bu yâni. sadece Allah’a muhtaç olmak, başka hiçbir şeye muhtaç olmamak. Sadece Allah’a dua etmek ve dâvetiyelerinin üzerine başka hiç kimsenin adını yazmamak. Biz hayatımızın programı konusunda sadece Allah’a kulluğumuzun gereğine inanırken Allah’tan başkasına da ihtiyacımız olduğunu belirtirsek galiba Fâtiha’ya aykırı yaşamış oluruz. Şöyle gibi, öğretmen arkadaşlar gidiyorlar bir yerlere öğretmen olarak, altı ay, bir sene sonra geliyorlar. Nasıl ne var ne yok o bölgede? diyoruz, valla hocam çok güzel, yer tam hizmet edilecek yer, ama çok ihmal edilmiş, hiç bir hizmet gitmemiş, ben gidinceye kadar. işte, eh iyi, ama ah idareci biraz anlayışlı olsaydı, ah bir kütüphane olsaydı, ah biraz param olsaydı, ah bir arabam olsaydı, ah bir vakıf olsaydı, ah bir dergimiz olsaydı, ah çevre bu işlere biraz yatkın olsaydı çok iyi olurdu filan diyorlar. Ben diyorum ki ah bir Allah olsa desene kardeşim! Ah bir Allah olsaydı diyebilir misin? Orada duruyor. Çünkü sen yoksa Fâtiha’da şöyle mi okuyorsun: İyyake na'budu ve iyya nestaîn, para. İyyake na’budu ve iyya müdür, ve iyya vakıf, ve iyya dergi, ve iyya çevre mi diyorsun? Yoksa iyyake na’budu ve iyyake nestaîn mi diyorsun?. Bunlar olamayacağına göre sadece Allah’a yardım konusunda yalvardığımıza göre bunları unutmayacağız inşallah. O müşrikler dua ettiklerini, hatırladıklarını çağırdılar, dua ettiler, yalvarıp yakardılar, aman zaman eylediler, fakat kendilerine icabet edemediler. Tabi icabet edememek bir başka yerde de duymamak anlamına geliyor, çünkü Allah’tır ancak duyan. Şu anda bütün zaman ve zemin dahilinde bizim çağrımıza icabet edecek olan sadece Allah’tır. Çünkü duyandır, çünkü işitendir, çünkü işittiğine gücü yetendir, işittiğinin imdadına yetişendir, çünkü bilendir, çünkü anlayandır. Onlarsa asla onlara icabet edemeyecekler. Onlar azabı da gördüler. Bunun üzerine onlar azabı da hak et-tiler, azabı gördüler, anladılar. Keşke onlar hidâyete erenler olsalardı. Bunun ne anlamı var? Yâni âhirette keşke nin ne anlamı olacaktır da? Zaten azabı hak etti mi adam, günâhını itiraf da etse cehenneme gidecektir. Niye keşke denmiş o zaman burada? Arkadaşlar aslında bu âyetler âhiretteki konuşmaların bize intikali değil de, buraya kadar olanların âhirette varacağı sonucun hikayesidir ve de bu son bölüm Cenâb-ı Hakkın bize rahmetinin Rahmâniyetinin tecellisidir. Yâni Allah bunları niye anlatıyor bize? Bizi korkutmak için anlatıyor, sakındırmak için anlatıyor, bizi o işten vazgeçirmek için anlatıyor. Diyor ki keşke onlar, o durumda olanlar yollarını Allah’la bulsalardı! Keşke dünyada hidâyete ulaşsalardı! Keşke kitaba sorup, danışıp hareket etselerdi de başlarına bu işler gelmeseydi.
65. “O gün Allah onlara seslenir: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” Evet o gün şöyle nida olunacak onlara: Peygamberlere nasıl icabette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere nasıl bir cevap verdiniz? Ne dediniz, nasıl karşıladınız onları? Nasıl muamele yaptınız onlara? Herhalde şöyle mi diyeceğiz: Ya Rabbi senin peygamberin bize bir şey demedi ki, biz ona bir cevap verelim. Bir şey sormadı ki o bize, biz ona cevap verelim. Tat bir peygamber göndermişsin bize. Bizimle hiç konuşmadı. Bize hiçbir mesaj ulaştırmadı. Bizim dinimizi bize o anlatmadı ki. Bizim dinimizi bize babalarımız anlattı, hocalarımız anlattı, Ömer Nasuhi Bilmen anlattı. Biz dinimizi onlardan öğrendik. Senin peygamberin zaten bizim dönemde gelmedi. Çok önceleri gelmiş ve kendi toplumunu ilgilendiren sözler söylemi, uygulamalarda bulunmuş. Bizim onun ne dediklerinden haberimiz yoktu diyeceğiz herhalde. Çünkü peygamberi tanımayan, peygamberin sözlerini, peygamberin uygulamalarını tanımayan bir adam bundan başka ne diyebilir ki? Peki gerçekten öyle miydi? Gerçekten peygamber hiçbir söz söylemeyen, hiçbir teklifte bulunmayan veya teklifleri sadece kendi dönemi insanlarını bağlayan, bizi bağlamayan mıydı? Hayır Allah’ın Resûlü 60 bin civarında sözü olan, teklifi olan ve bu teklifleri de sadece kendi dönemini değil kıyamete kadar tüm mü’minleri ilgilendiren bir örnekti. İşte bu 60 bin civarındaki peygamber sözüne, peygamber teklifine ve uygulamalarına ne cevap verdiğimiz, nasıl bir tavır takındığımız sorulacak. Halbuki Peygamber elli bin, atmış bin söz söyleyen, amel eden varlıktır. Yâni tespit edilen hadisleri 50,60 bin kadar olan bir örnektir. Evet atmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa sizde kaç parça varsa arabanızda o kadar parça vardır. Her halde bir direksiyon bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000 de kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar müslüman-lığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 000 odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız durdunuz artık. İşte kumar oynama! Zina etme! Sağa bakma! Sola gitme! Dükkana git! Tezgaha git! Yat! Uyu! tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcabet edecek, amel haline getirecektiniz. "Ecebtüm" olacaktı o zaman. Eğer sadece namaz, oruç, haç, zekât, kelime-i şahadet insanı cennete götürecekse kurandan diğer bölümleri alalım çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte bir kaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim eğer din bozulmuyorsa o zaman hâşâ boşuna bu kadar söz söyleyendir o zaman peygamber. Hayır hayır kitabın da peygamberin de bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indiri-lemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur ama bu kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız.
66. “O gün, haberlere karşı körleşirler, verilecek cevapları kalmaz; birbirlerine de soramazlar.” Haberlerin körlüğü kapladı onları o gün. Sormazlar, soramazlar, istemezler, isteyemezler, soruşturamazlar, karıştıramazlar o gün. Sorgulama ve yorumlama işleri olmaz o gün onlara. Çünkü haberler onlara körlük getirdi o gün. Haberler köreldi onlara. Yâni nasıl bir şey ben bilemedim? Yâni hapishanedeki adamın, zindandaki adamın, ma-ğaradaki adamın körlüğü mü? Ya da dünyası yıkılan, dünyası kararan bir adamın körlüğü mü? Zaten Kur’an bu tür adamlara öyle diyordu: “Âyetlerimizi yalanlayanlar karanlıklarda kalmış sağır ve dilsizlerdir. (En’âm 38 Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar, Allah’ın âyetlerini yalan sayanlar, Allah’ın âyetlerini yok farz edenler, âyetlerle ilgilerini keserek bir hayat yaşayanlar karanlıklarda kalmış sağır ve dilsizlerdir diyor Rab-bimiz. Onların bu sağır ve dilsiz oluşları hiçbir şey duymaz oluşları ve de tat oluşları, konuşma imkânlarının olmayışı anlamına gelmemektedir. Bunlar duyarlar ama âyetlerimizi duymak istemezler, âyetlerimizi duymazlıktan gelirler anlamınadır. İşte bunlar âyetlerin nûrundan, âyetlerin ışığından mahrum kalmış, karanlıkta, zulümatta kalmış insanlardır. Dünyada tüm Allah âyetlerinden habersiz yaşıyorlar bunlar. Yâni adamların algılama özellikleri kapanmış, işi bitmiştir. Kendilerine haberler kalmamış kitaptan ve peygamberden haber alma istidatlarını yitirmiş insanlardır bunlar. Halbuki Allah onlara hidâyeti, basîreti, basîret yollarını göstermiştir. Ama onlar körlüğü basîrete tercih ettiler. Körlüğü hidâyete tercih ettiler. Onlar küfrü imânâ, sapıklığı hidâyete tercih ettiler ve kör bir toplum olarak kalmayı tercih ettiler.
67. “Fakat, tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyen kimsenin, kurtuluşa erenler arasında bulunması umulur.” Amma tevbe edenlerin, durumlarını değiştirenlerin, körlükten kurtulmak için yön değiştirenlerin, iman edip sâlih ameller işleyenlerin kurtuluşa erenlerden olması umulur. Umulur ki onlar kurtulanlardan olacaklardır. Evet, eğer tevbe ederseniz, eğer hayatınızın kıblesini değiştirirseniz, Allah’a dönerseniz pişman olursanız, ama sadece bu da yetmez. Hemen arkasından iman edip bu imanlarınızı amele dönüştürme, imanlarınızı hayatınızda görüntüleme çabası içine girerseniz. Evet sadece tevbe, sadece pişmanlık yetmez. Tevbe ettim ben, meğer ben ne kadar kötüymüşüm? Meğer ne kadar da berbatmış benim gidişatım? demeniz yetmez. Hemen arkasından ve amene yaparsanız, yâni Allah’ın istediği gibi iman sahibi, kabul sahibi olursanız. Bu da yetmez ve amile salihan olursanız, yâni bunu da amel haline getirirseniz işte o zaman felaha erenlerden olmayı ümit edebilirsiniz. O zaman ümit edin bu işi diyor Rabbimiz. Çünkü bir kere olmayacak bu iş sürekli olacak diyor.
68. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer; onlar için seçim hakkı yoktur. Allah onların koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.” Rabbiniz ki hem dilediğini yaratan, hem de seçim gücü olandır. Ama onlar için seçim var mı? Seçebilecekler mi? Yâni hangi ihtimalden hangisine serbestler? Yâni insanlar seçebiliyorlarsa ölmemeyi seçsinler bakalım. Seçebiliyorlarsa hastalanmamayı seçsinler, seçebiliyorlarsa galip gelmeyi, yenmeyi, ya da yememeyi, acıkmamayı, ya da kendilerine göre ikinci bir dünyayı, üçüncü bir güneşi seçsinler bakalım. Öyle yok. Allah seçer sadece. Dilediğini sadece O seçer, ne isterse öylece seçer, olay bu. Peygamber seçme hakkı da ona aittir, kitap göndermedeki kuralları seçme hakkı da Ona aittir. Onların hiçbir konuda seçme hakları yoktur. Amma Allah’ın seçmesinde de, seçtiği işlerde de, başkalarının münâsebetinde de sakın ha Allah’ı tenzih edin, tesbih edin, şirk koşulan her bir şeyden yüce olduğunu münezzeh olduğunu anlayın, sakın Onu kendinize ya da başkalarına benzetmeyin! birilerine benzetmeyin Allah’ı. Ne kral gibi zannedin, ne imparator gibi zannedin, ne baba gibi, ne ana gibi, ne efendi gibi zannedin. Arkadaşlar, Allah Zül Celalin kimi sıfatları anlatılırken yanlış anlaşılmasın diye sanki hemen arkasından böyle tesbih edin, takdis edin, O şirk koşulanlardan yücedir denilmiştir.
69. “Rabbin gönüllerinin gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir.” Rabbin ki, Rab olmaya lâyık Allah ki göğüslerin gizlediğini de, açığa çıkarıp ilân ettiğini de bilendir, en bilendir, net bilendir, açık bilendir.
70. “Allah O'dur; O'ndan başka tanrı yoktur. Hamd, dünyada da âhirette de O'nun içindir; hüküm de O'nundur. Yalnız O'na döndürüleceksiniz.” O Allah ki kendinden başka İlah olmayandır. Bunu Allah haber olarak söylemiyor, hüküm olarak söylüyor. Allah kendisinden başka İlah olmaması gerekendir. Öyleyse bir bakın kul olduğunuz, sözünü dinlediğiniz, kölesi olduğunuz, kendisine bağlandığınız varlıklar mı var Allah berisinde hayatınızda? Atın onları kenara, sadece Allah kalsın. Hamd Ona aittir, hem evvelde, hem de ahirde, hem dünyada hem de ukbada. Dünyada hamd Allah’a aittir, çünkü mülk Onundur, çünkü galip Allah’tır. Hüküm Onun hükmüdür, dünyada mü'minler hamdi hep Ona ait kıla gelmişlerdir, âhirette de hamd Allah’a aittir. Bakın A’râf sûresinde cennete giden mü’minlerin şöylece hamd edecekleri anlatılır: "Bizi bu cennete eriştiren Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamaz-dık. (A’râf 43) Evet bütün bu nimetleri bize veren, bizi bu nimetlere ulaştıran, bizi cennete ulaştıran, bize dünyada bu cennet yolunu gösteren, bize cennete ulaştırıcı ameller işlemeyi nasip eden Rabbimize hamd olsun. Eğer Allah dünyada bize hidâyet etmeseydi, bize yol göstermeseydi, dünyada bize kitap ve Peygamberler göndermek sûretiyle bize cennet yolunu tanıtmasaydı, bize cennete yollarını açmasaydı hiç bir zaman biz bu cenneti bulamazdık, hiç bir zaman biz bu nimetleri elde edemezdik diyecekler ve Rablerine hamd edecekler. Evet hakikaten Rabbimiz bizim cennete gidebilmemiz için, cennet yolunda tutmak için bu kadar imkânlar hazırlamaktadır. Eğer Rabbimiz bütün bu imkânları hazırlamasaydı, bize kitap göndermeseydi, bize elçilerini göndermeseydi, bize cennet yollarını net ve açık bir şekilde beyan etmeseydi mümkün değil biz bu cenneti bulamazdık bu cennete ulaşa-mazdık. İşte bu cennet mahza Rabbimizin bize ikramıdır lütfudur. Burada bugün bunu anlayıp Rablerine hamd etmeye çalışan, Rablerinin kendileri adına seçtiklerinden razı olup öylece bir hayat yaşamaya çalışan mü’minler orada da bu hamdlerini devam ettiriyorlar. Bütün bu nimetlerin kendilerinden değil Rablerinden olduğunu burada itiraf eden mü’minler bu imanlarını orada da itiraf ediyorlar. Yâni cenneti hak edince mü’minler Rablerine hamd ediyorlar. Hayata karışma yetkisi Allah’ındır. Hüküm Allah’ındır, kayıtsız şartsız hüküm yetkisi Allah’ındır. Ama siz bilirsiniz, yarın Ona döneceksiniz, yarın O sizi hesaba çekecek olandır. Hüküm konusunda da, hamd konusunda da, İlahlık, Rablik konusunda da Onun dediklerini mi dinlediniz? Yoksa başkalarının dediklerini mi dinlediniz? bunun he-sabını vereceksiniz.
71. “Ey Muhammed! De ki: “Söyler misiniz? Eğer Allah geceyi üzerinize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah'tan başka hangi tanrı size bir ışık getirebilir? Dinlemez misiniz?” Kur’an-ı Kerîm Rabbimizi anlatırdı. Yâni kime kul olacağımızı? Nasıl kul olacağımızı? Ve neden kul olacağımızı anlatırdı. âhiret, kıyamet, cennet, cehennem, şirk, küfür, iman, inkâr derken hep Allah şudur, ondan başkası değildir anlatıldı. Ve bizi mat etmek için değil de aklımızı erdirmek, ya da imânâ, İslâm’a sevk etmek için âyetler sıralanırdı. Bakın burada da bunun güzel bir örneğini görüyoruz. Cenâb-ı Hak geçen hafta okuduğumuz âyetlerde kıyametten de söz ediyordu, ama hemen arkasından: Diyerek Cenâb-ı Hak kendini tanıttı bize. Öyle bir Allah ki kendinden başka İlah yok, hamd önce de sonra da Onundur, hüküm Onundur, hâkimiyet Onundur, bunu unutmayın sonunda dönüşünüz Onadır denilmişti. Şimdi sor onlara ey Peygamberim diyor, veya ey peygamber yolunun yolcuları, ey din anlatanlar, ey dini duyurması gerekenler, ey hoca çocukları, söyleyin, bunu insanlara! Şu gerçeği de haykırın! Şu gerçeği de ilân edin ki böylece insanların akıllarını, kulaklarını, gözlerini böylece çalıştırmalarını söyleyin onlara. Çünkü insanların Allah’ın âyetlerini algılamada iki mekânizmaları vardır ki bunlar göz ve kulaktır. Bu iki pencereden kalbe aktarılan şeyler kalpte değerlendirilir. Değerlendirmeleri gerekecekti onların. Allah diyor ki: Ne diyorsunuz? Ne dersiniz? Düşünmediniz mi? Fikriniz, reyiniz nedir? Yâni bu konuda sizin bir fikriniz yok mu? Düşünün bakalım, Allah geceyi sizin üzerinize sermeda yapıverse, yâni sürekli kılıverse, devamlı ediverse, gündüzü getirmese, ışık bitse, zıya ortadan kaybolsa, yâni güneşle ilginizi Allah bitiriverse. Ama ila yevm’il kıyameh sürse üstelik bu iş, kıyamete kadar da devam edecek olsa söyleyin bakalım: Allah’tan başka hangi ilahtır size ışık getirecek olan? Allah’tan başka hangi ilah size bir ışık getirebilecek? Veya onu size tekrar döndürecek, gündüzü tekrar size yaşatacak olan kimdir? Var mı Allah’tan başka böyle birileri? Kur’an materyalist bir ekolün meseli değildir. Yâni hep maddeden söz etmez Kur’an. söylediği madde planında olanların da hayatı ilgilendiren maddeler olduğunu unutmadan hareket edecektik. Dolayısıyla güneşin bizden gidivermesini bayağı dünyanın durması, güneşin başka yerde olması şeklinde anlayacağımız gibi, güneşin tamamen ortadan kalkması şeklinde de anlayabileceğiz. Kıyamete kadar bu işin sürmesini de zaten öyle olunca kıyamet kopacaktır. Bir de bu konuyu o âyetle birleştirelim. Tekvir sûresinin beyanıyla güneşin defteri dürülecek, dünya bitecek ve kıyamet kopacak, her şey bitecektir. O zaman şöyle gibi de, yâni siz ölüverseniz, güneşiniz bitiverse, geceniz başlayıverse, veya sizin güneşle, ışıkla, gündüzle beraber olma imkânınızı sağlayan gözünüzü biz alıversek ne yaparsınız? deniyor. Hani Bakarada meselühüm diye başlayan bir örnek veriliyordu. Bir adam görün ki ateş yakıyor. Yaktığı ateş çevresini aydınlatıyor, gözleri görüyor, bunu yakan adam da bunu biliyor, sonra Allah onun gözünün nûrunu, ya da onunla birlik olanların gözlerinin nûrunu gideriveriyor da insanlar kapkaranlıkta kalıyorlardı, neye uğradıklarını bi-lemiyorlardı. İşte böyle sizi görmez hale getiriversek, size gözünüzün ışığını, ziyanızı, yâni dünyaya bakma özelliğinizi kim verecek? deniyor. Yâni biz Allah’ın bize gönderdiği nûr olan, ışık olan, basiret o-lan Kur’an’ı kaybedersek, zaten o anlatılacak burada, Allah böyle yaparsa diye. Nûr olan Kur’an’ı kaybedersek, Kur’an’la ilginizi kaybedersek, söyleyin siz nereden nûr bulacaksınız? Kur’an’sız nasıl yaşayacaksınız? Nûr olan, ışık olan Kur’an’sız problemlerinizi nasıl çözeceksiniz? Veya derdinizi nasıl fark edeceksiniz? Nice araba sürücüleri var ki arabalarındaki kendilerini az sonra felâkete sürükleyecek bozuklukları bilmemektedir. Yâni son haddi, belki de bir kilometre gidince her şey bitecek hale gelmiş ama o bozukluğu sürücüsü bilmemektedir. Veya nice insanlar vardır ki bünyelerindeki, bedenlerindeki müthiş infilakların ya da ölüm habercisi hastalıkların farkında değildir. Veya bunun dışında kişi nice geçimsizliklerin, nice düzensizliklerin farkında değildir. Eğer insan Kur’an’la, hikmetle, hükümle, hâkimiyetle, Furkân’la, besair olan, görüş ve gösteriş özelliği olan vahiyle beraber olursa ne ala. Değilse Allah’ın bu görme özelliğini sizden almasından sonra siz neyle göreceksiniz? İşitmez misiniz? Dinlemez misiniz? Dinlemeyecek misiniz? An-latılan şeyler akıl erdirmeyle ilgiliyken acaba Rabbimiz niye akl etmez misiniz? Düşünmez misiniz? Dememiş de dinlemez misiniz? demiş di-ye düşündüm. Yâni elbette Allah La yüs’elü amma yef aldir. Yâ-ni yaptığından sorumlu değildir. Kimse Onu bu konuda niye böyle yaptın? Niye böyle dedin? diye hesaba çekemez. O bir kere kesin bir gerçek.
72. Allah dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü meydana getirmiştir. Bunlar, O'nun rahmetinden ötürüdür. Belki artık şükredersiniz. Burada da bakmaz mısınız? Yâni gözünüzü kullanmaz mısınız? Kulağınızı kullanmaz mısınız? diyordu. Anlayabildiğim kadarıyla Allah Zül Celâl’in iki çeşit âyeti vardı. Bu iki âyetten bir grup görmeye yönelik âyetlerdi, meşhûd âyetlerdi, semadaki, arzdaki, insandaki, taştaki âyetlerdi. İkinci grup âyetler ise, bunlar da dinlemeye yönelik, okununca insanların anlayacağı, kulaktan insana intikal eden âyetler, yâni Kur’an âyetleri, kitap âyetleriydi. İşte insanın görmeye ve dinlemeye yönelik âyetler karşısında körlüğünü ve sağırlığını açığa çıkaran bu ifadeler bizi intibaha dâvet ediyor. Uyanıklığa dâvet ediyor, yâni dinlemeyecek misiniz hala! kulak vermeyecek misiniz bu gerçeklere! Anlamayacak mısınız bu işi! zaten kapkaranlıkken kim görecek de? Beri taraf ta da karanlık bitmiş, aydınlık başlamış da kıyamete kadar hep gündüz olmuş, sükun bulacağınız bir gece kaybolmuş. Peki bakmıyor musunuz? Anlamıyor musunuz? Görmüyor musunuz? deniliyordu. O zaman biz de Allah’ın âyetlerini görmeye yönelikse görelim, dinlemeye yönelikse dinleyelim. Kur’an âyetlerini anlayalım, böylece hayatımıza düzen getirelim inşallah. Evet düşünün, gündüzünüzü Allah böyle ebedîyen elinizden alıverse peki Allah’tan başka hangi İlah size bir gece getirsin de onda sükun bulasınız? Var mı bunu size getirecek bir başka İlah? Arkadaşlar bu teskünü ifadesi Kur’an’da: ”Liteskünu ileyha” diye bir kadınlar için, bir de böyle gece için kullanılmıştır. Allah geceyi sükun mahalli kılmış, erkek için karısını da sükun mahalli kılmıştır. Tabi yaratılış böyledir ama bugün insanlar Allah’ın sükun için kıldığı geceyi, hareket için, maişet için, gayret için kullanmaya kalkarlarsa bu da fıt-ratın dışında hareket etmedir diyoruz. Bakmıyor musunuz? Görmüyor, anlamıyor musunuz? Gecenin gündüzün de, kadının kızın da fonksiyonlarını değiştiriyorlar insanlar.
73. “Allah dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü meydana getirmiştir. Bunlar, O'nun rahmetinden ötürüdür. Belki artık şükredersiniz.” Onun Rahmetinden kaynaklanarak, gündüz ve gecede sizin sükûnet bulmanızı diler Allah. Buradaki daha ayrı bir iş. Yâni sizin dengede olmanızı ister. Sizin dengeli hareket etmenizi, varlık sebebinize, vücudunuzun varlık sebebine uygun bir hayat yaşamanızı diler Allah, öyle kılmıştır. Ve de Allah’ın fazlından rızık aramanız ve böylece Allah’ın ni-metlerine şükretmeniz için Rahmetinin gereği verdiklerini, gönderdiklerini size böylece ulaştırmıştır. Arkadaşlar, buradaki sükûnet ruh ve beden yönüyle kişinin sakin olması, diğeri ise kişinin ruhunun ölümle bedenden ayrıldıktan sonra sanki yeniden can bulup dinlenmesidir. Gecedeki uyku insanı dinlendiricidir. Çünkü bu kişinin fıtratına uygunluğun ifadesidir. Meselâ kadın anne olursa dinlenir. Anne de çocuğunu emzirince dinlenir. Evliyse kocasına hizmet edince aslında dinlenir kadın. İnsanların çoğu bilmezler bunu ayrı şey. Veya erkek hanımının düzenini, gidişatını, nizam ve intizamını Allah’ın istediklerine göre ayarlayınca, onda İslâmî bir yapılanma görünce dinlenir. Baba kızının müslümanlığını görünce dinlenir. Burada da gündüz ve gece insanlar Allah’ın istediği gibi bir hayat programı düzenleyince sükûnet bulurlar, sakinleşirler, karmaşa olmaz, dengesizlik olmaz demektir bunun mânâsı. Hani Marx gibi, Engels gibi insanların, ya da Hegel gibi adamların her şey değişim halindedir, bir nehirden iki kere yıkanılmaz gibi mantıklarının galiba temel noktaları haktan ayrılan insanların hak arama çabasındaki karmaşalarını anlatmaktadır. Önce ayrılıyorlar haktan, sonra da hak aramaya çabalıyorlar bu sefer, birinde batıyorlar, bir nehirde batıyorlar ki bunun adına moda diyorlar. Olmuyor, bu sefer ikincisine gidiyorlar, hep bir yenilik, hep bir değişiklik arıyorlar. Aslında kendi fıtratlarına uygun bir hayat programı yaşayıverselerdi tamam o zaman onu değiştirmeye de gerek kalmayacaktı, çünkü en güzelini bulduktan sonra gerisi aranmaz aslında. Cennette onun için bıkmak yoktur, çünkü en güzelidir orası. Artık bıkılmayacaktır orada. İmiş bu üstelik. Yâni bunun dışında da hak aramak, huzur aramak o gazabı gerektirecektir artık.
74. “O gün Allah onlara seslenir: “Benim ortağım olduklarını iddia ettikleriniz nerededir?” der.” Bir gün gelecek ki o gün onlara şöyle nida edilecek: Denilecek ki hani ortaklarınız? Siz öyle zannediyordunuz. Sizin zu'munuz, sizin iddianız, sizin inancınızca hayatınızı mahvettiğiniz Allah’a ortaklar da koşuyordunuz. Hani onlar nerede denilecek. Eh söyleyin bakalım, Allah bu kadar ayan beyanken, bu kadar tek İlahken, kendinden başka ilahın olmadığı bu kadar kesinken, yâni şu yukarda sayılanlarla bu iş ispat edilmişken, geceyle ve gündüzle bu iş ispat edilmişken, size rahmetinden, mağfiretinden bol bol lütuflarda bulunduğunu siz çok iyi kavramışken e tutup bir de eğer siz başka ilahlar peşinde koşar, Allah’tan başka başka ilahlar edinmeye çalışırsanız yarın size soracağız, ne yapacaksınız? Ne diyeceksiniz o zaman? Bir deliliniz, bir hüccetiniz, bir imanınız veya ortaya koyacağınız bir ispatınız olacak mı? Elbette mümkün değildir bu. Şüreka ortaklar demektir. Peki insanlar Allah’a nasıl ortaklar koşarlar? Bir kaç şeklini biliyoruz bunun. 1: Allah’ı olduğu gibi kabul eder adam, ama hayata karışmaz bir Allah olduğu için hayatlarına karıştırmazlar O Allah’ı. Demokratik, laik insanların şirkidir bu. İnanırlar Allah’a, iman ettiklerini söylerler ama diğer işlerde, dünya işlerinde de başkalarına danışırlar. Veya Al-lah zül Celali bilirler, anlarlar, kabul ederler de, Ondan gelecek mesajın işe yaramayacağı kanaatiyle hayatlarını Ona sormazlar, başkalarına sorarlar. Yâni ben bilirim ya Rabbi senin ne diyeceğini! Onun için kusura bakma! derler sanki. 2: Bir başka şekil de Allah Zül Celali öyle tanırlar ki O yüce bir varlıktır. Ona ulaşılmaz, mümkün değil Ona doğrudan yaklaşılmaz. Yaygın tabiriyle söylersek araya trafo koymadan, araya aracı koymadan yakar bu iş. O cereyana ben dayanamam fikrinden dolayı insanlar birilerinin bu cereyanı kendilerine aktarmasından yanalar. Şeyhleri kastetmiyorum. Yâni müslümanları kastediyorum. Çünkü vur abalıya hesabı önüne gelen birilerine vurmaya çalışır. Bizi söylüyorum. Yâni efendim bu kitabı, bu dini hoca anlasın, hacı anlasın, birileri hazırlansın, birileri bu işi öğrensin ve bize aktarsın. Veya işte efendim tarihte zaten öğrenilmişmiş, onlar güzel anlamışmış zaten, ben bunu ancak onlar sayesinde anlarım diyerek sanki Allah’ın bana söyleyeceğini tek kendi başına söyletmek yerine birileriyle söyletmeye çalışanlar da bu anlam da ortak koşuyorlardı da. Bir insanda şirk alâmetinin olması ayrı şey, o insanın kendinin müşrik olması ayrı şeydir. Yâni bizlerde de şirk alâmeti olabilir, ama biz müşrik olmayabiliriz. Fark ettiğimiz zaman hemen vazgeçmek şartıyla, fark etmek zorunda olduğumuzu anlamak şartıyla bu şirk alâmetleri bizi küfre götürmeyecektir, ama biz hayatımızdan razı olmuşsak, fark edince de rahatsız olmayacak bir durumdaysak, veya fark etmeye de çabalamı-yorsak o zaman Allah’a sığınalım bu durumdan. Ebu Zer için Rasulul-lah sen de bundan bâkıye kalmış demişti hani. Hâşâ bizim iman umdemiz yüz ise, bunun bir tanesi cahiliye, geriye kalan doksan dokuzu imansa yine müşriktir adam. Ama Hz. Ebu Zerre Peygamberin sözü sen müşriksin şeklinde değildi. Bak bu özellik sende kalmış, hemen onu temizle demek anlamına gelecektir. Öyleyse bizler Allah hangi konulara karışır? Hangi konularda bizi serbest bırakır? Bunu bildikten sonra kesinlikle şirkten ancak o zaman kurtulabilecekmişiz. Böylece yaptığımız işleri yaparken, yapmadığımız işleri de yapmazken Rabbimiz hep Allah olmak kayd u şar-tıyla o zaman müslüman olacağız. Ama Allah korusun yaptıklarımızın, yapmadıklarımızın bazılarını Allah için, bazılarını da başkaları için yaparsak eğer, bunu da inanarak gönül rızası içinde yapıyorsak o za-man şirkten alâmet, işaret bulunur üzerimizde Allah korusun diyoruz.
75. “Her ümmetten bir şahit çıkarır ve “Kesin delilinizi ortaya koyun” deriz. O zaman, gerçeğin Allah'a ait olduğunu, uydurduklarının kendilerini bırakıp kaçtığını anlarlar.” O gün, o kıyamet günü her ümmetten bir şahit çıkarılır ortaya. Ve denir ki, haydi buyurun getirin delillerinizi. Ne yaptınız? Neden yaptınız? Yaptıklarınızın yaptırıcısı, yapmadıklarınızın yaptırmayıcısı kimdi? Allah için mi yaptınız? Yoksa moda için mi? Allah için mi? Yoksa toplum için, çevre için, âdetler, töreler için, yönetmelikler, yasalar için, müdür için, amir için, tâğutlar için mi? İşte insanlar o zaman anlarlar ki Hak Allah için olanmış. Allah içinmiş, Allah'tan yanaymış, ya da Allah ne demişse hak oymuş, veya Allah hakmış, haklıymış. Allah dünyada bize hakkı bir kaç vecihle anlatır. Semavat ve arzın yaratılışını hak ile anlatıyor, kitabın indirilişi hak dır, Peygamberlerin gönderilişi hak dır, yarın Mîzan haktır, ya da o günün varlığı haktır, Kur’an’ın kendisi haktır, gönderilen de hak peygamberdir. Eğer insanlar hakikatçi olmalı idiyseler, yâni hakikat peşinde koşacaklarsa, Hak olan Allah’ın, Hak olarak gönderdiği Hak peygamberine hak olarak ulaştırılmış kitaba hakikat gözüyle bakmak zorundadırlar. Allah’tan gelene tek hukuk gözüyle bakmalıdırlar. Ama onlar: İftiraları sebebiyle ayrıldılar. Putları ayrıldı, kendileri ayrıldı, iftiraları ayrıldı ve ne yapacaklarını şaşırıp kaldılar. O gün her bir ümmete her bir ümmetten şehit gelecekmiş. Anladığımız kadarıyla bu şehid, bu şahit o ümmetin peygamberidir. Şöyle bir manzara anlatılır: A’râf sûresinin bir âyetinde şöyle deniyordu: “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (A’râf 6) Evet âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Rabbimiz her iki tarafa da hesap soracaktır. Peygamberlere de, o peygamberlerin toplumlarına da hesap soracağım diyor. Rabbimizin elçilerine soracağı soru, ya da hesap Mâide sûresinde şöyle anlatılıyor: “ Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler” (Mâide 109) Evet işte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? denecek. Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu? Onlara gösterdiniz mi? denecek. Evet peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Peygamberler de hesaba çekilecek, peygamberlerin ümmetleri de hesaba çekileceklerdir. Ama Ümmete hesap birkaç noktada olacak. Ama bu hesap aynı zamanda kişinin mâzeretinin de beyan edilmesi, yâni fırsatının da açığa çıkması mânâsına gelecektir. Yâni size peygamber gelmedi mi? Sizi bu konuda uyaranlar olmadı mı? denilecek. O ümmetten birileri meselâ şöyle diyecek: Ya Rabbi ben dünyada böyle bir şeyler öğrenmeye çalışmıştım ama, mahallemde komşum vardı, hocaydı, hacıydı. Ben onu şimdi cennete gidiyor gibi görüyorum. Ama o beni uyarmadı. Halbuki ben ona komşuluk yaptım, kebap yedirdim, arabama bindirdim onu, evine gittim. Lâkin o sadece, sen iyi adamsın be! Sen müslümanlara hizmete devam et! Bu aldığın arabanın zekâtıdır, inşallah sen bu işe devam et! Bir de dükkanda müslümanlar için bir sohbet yeri hazırlarsan daha da iyi olacak gibi laflarla beni pohpohladı. Yaptığım yedirip içirme işinin bana yeteceğini söyleyerek beni kandırdı. Senin işin para kazanıp, zengin olup müslümanlara yedirip içirmektir. Sen kitap sünneti tanıyamazsın, sen bırak bu işleri bize de para kazanıp harcamaya bak dedi. Ama ben İslâm nedir? Kitap, sünnet nedir bilmedim. Ne yapılacak? Nasıl edilecek? anlamadım diyerek bir komşumuz karşımıza çı-karsa yarın diye aklıma geliyor. Evet insanlar hesaba çekilecekler. Onların Ya Rabbi biz de cennet umuyorduk, cennete gitmeye biz de taliptik, ama buna bir yol, bir imkân bulamadık demeye hiç hakları olmayacak. Çünkü Kur’an’ın geliş sebebi bu. Amma şöyle bir dert var: O insanların cehenneme giderken mâzeretleri olurmuş, olmazmış bana ne? Cehenneme gidecekmiş tamam bana ne? Amma, ya o adamın cehenneme gidişinden ben sorumlu olurum da, beni de yakamdan tutup cehenneme götürürse işte derdim o. Ben bunu anlatmaya çalışıyorum. Yâni ben bu bildiklerimle cennete gideceğim zannıyla öğrenmeye çalışıyorum ya, veya bu gayretlerimle cennete gitmeye çalışıyorum ya işte ben böyle gayret ederken benim yakın çevrem, ilgi kurduğum insanlar, ekmek aldığım, su verdiğim insanlar, tanıştığım, buluştuğum, komşuluk yaptığım insanlar, bana yardımcı olan, hattâ teyzem olan, amcam olan, halam olan birileri yarın eğer cehenneme gidiyorlarsa, benim şu öğrendiklerimden imanım o kadar kesinleşti ki onlar cehenneme giderlerse herhalde ben cennete gidemem. Gidemem eğer onlara anlatmamışsam. Ama çabalarım, uğraşırım, didinirim, ça-lışırım, ne gibi? Abbas, Hamza, Ebu leheb gibi yakınlarıma Peygamberim gibi uğraşırım, Ama kimisi Ebu leheb çıkar, kimisi Ebu talip çıkar, kimisi Abbas gibi yıllarca bekler sonra müslüman olur. Kimisi Hamza gibi hemen teslim olur, ve şehadetin doruk noktasında örneğini oluşturur, o zaman ben kurtulanlardan olurum. Ama ben uğraştıktan sonra, kafesimdeki kuşuma mı? Önümdeki, altımda ki arabama mı? Yoksa ütüsüne riâyet etmeye çalıştığım pantolonuma mı? özen gösterdiğimden daha fazla özen gösterirsem de onlar benim dâvâma inanmazlarmış o zaman o onların sorunu, onu bilemem. Evet ikinci sorgulanacak olanlar da Peygamberlermiş. Ya birinci onlar ikinci bunlar. İnsanların bir sorgulamalarından da bahsediliyor Zümer sûresinde: Yâni hesap kitap görülecek, amel defterleri tartışılacak, adamın mâzeretleri bitecek, el ayak konuşturulacak, her şey ortaya dökülecek, ondan sonra cehenneme sevk edilecek. Cehennem kapısının önünde Zebaniler bir daha hesaba çekecekler. Be adamlar size Allah’ın elçileri, peygamberler gelmedi mi? Size sizden bugünü hatırlatan, sizi bugünün azabıyla uyaran, Rabbinizin âyetlerini okuyan birileri gelmedi mi? Ne diyorsunuz? Neden öyle yapmadınız? Onlar evet diyecekler, ama azap sözü onlara hak olacak ve girin haydi cehenneme, hangi kapısından isterseniz, o kapı sizi bekliyor haydi bakalım denilecek. Peygamberler de hesaba çekilecek, onların hesabıysa görev yaptınız mı? olacaktır. Görevlerinizi yaptınız mı? Dinimi tanıttınız mı? Tebliğ ettiniz mi? Onlara Hakkı dediniz mi? bunu gerçekleştirdiniz mi? Onlar da evet diyecekler. Peki şahidiniz! denilecek. Hani şahidiniz? Anlattığınıza şahidiniz nerede? Ümmetinden iki kişi, beş kişi, bin kişi, on milyon kişi neyse ortaya çıkacak tabii, diyeceklermiş ki ya Rabbi bu peygamber bize anlattı, biz buna şahidiz. Ama kimi peygamberlerin hiç inananı olamayacakmış. Onlar da böyle dikilip kalacaklarmış. Hani şahidiniz? Kimse yok. şahit yok. İnşallah biz olsak ki, ne güzel bir şehadet, Ümmet-i Muhammed’den kimileri atılacak ortaya ve diyeceklermiş ki ya Rabbi ben şehadet ederim bu peygamberin görevini yaptı. Allah diyecekmiş ki kulum sen ne biliyorsun? Sen o zaman yaşamadın üstelik. Nerden anladın, nasıl şahit oldun bu işe? Şahit olma işi, inanma işi değildir, görme işi değildir sadece. Çünkü Âl-i İmrân sûresi şehadet sûresidir sanki. Israrla şeha-detten söz eder. Allah’ın şehadeti, mü'minlerin şehadeti, meleklerin şehadeti, hattâ kâfirlerin şehadeti. Şahit olun, şehadet edin, siz de müslüman olun! demektir biraz da. Bakın biz müslüman olduk, teslim olduk. Böyle bir şehadetten söz ediliyor orada. Peygamberlere böyle bir şahitlik yapılınca Allah diyecekmiş nerden anladınız? Mü'minler de diyeceklermiş ya Rabbi sen Kur’an gönderdin, hitap gönderdin ve o kitabında sen dedin ki peygamberler görevlerini tam yaptılar. Meselâ nerde dedi? Hûd (a.s) kavmi helâk olup, o da kavminden ayrıldıktan sonra üzüldü tabii, kavmine bir daha bakmamacasına ayrıldı, sonra dedi ki: “Sâlih de onlardan yüz çevirdi ve “Ey milletim! Andolsun ki ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz? Dedi.” (A’râf 79) O yüz üstü çöküp kalan dev gibi insanlar, dünyada ebedî kalacaklarını zanneden, dağları eve çeviren insanlar, dizlerinin bağı çözülüp geberip gidince Peygamber onlardan yüz çevirdi ve dedi ki kavmim ben Rabbimin gönderdiklerini size ulaştırdım ve size samimi davrandım, size nasihat ettim, ama siz nasihat edenleri sevmediniz. Şu-ayb (a.s) da nasıl ben böyle bir kavme üzüleyim? diyordu. Burada böyle bir hesaplaşma, böyle bir şehadetleşme var. Ama bir de genel anlamda Peygamberimizin ifadesi var: Peygamberler o toplumun şahitleridir. İslâm ümmeti de bütün ümmetlerin şahididir, peygamberimiz de onlara şahittir. Böyle bir şehadet silsilesi vardır. Ayrıca herkesin de şahitleri olacak onları zaten biliyorsunuz. Azalar şahit, amel defterleri şahit, melek şahit, semavat şahit, arz da şahit, Allah zaten şahit her şeye. Peygamberlerin hesaba çekilmeleri görevlerini yapıp yapmadıkları konusunda olacaktır. Değilse onlar yaptıkları şeyler konusunda herhangi bir yanlışlıkları ortaya çıktı mı hemen Allah tarafından kontrol edilip düzeltiliyordu biliyoruz. Onlar yanlışı devam etmeyen, yanlışı deftere geçmeyen insanlardır. Yanlışsız insanlar olması bundandır. Yâni otomatikman hiç yanlış yapmazlar değil, yaparlar ama yaptıkları yanlışı Allah hemen düzeltir. Meselâ kendisine hanımlarından birini haram kılma yanlışını yaptı, ya da hattâ peygamberin bizzat kendisinin ağladığı bir yanlışından bahsedelim. Bedir esirlerini salıverme işiydi. Hz. Ömer ısrarla onları öldürelim derken, Ebu Bekir’le beraber peygamberimiz efendimiz dedi ki hayır salalım bunları. Salıverdiler, sonra âyet: “Allah seni affetsin; doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce, niçin onlara izin verdin?” (Tevbe 43) İşte bu âyet gelip de yaptığının yanlışlığı ortaya çıkınca Allah’ın Resûlü de, Hz. Ebu Bekir efendimiz de hemen ağlamaya başlamışlardı. Böyle yanlışları onun hemen düzeltiliyordu. Öteki türlü şu yanlışın vardı, niye yaptın? şeklinde değildi onlarınki. Herhalde görevlerini yaptıklarına dair ümmetlerine sanki bir itminan kazandırılıyordu. Değilse onların başka bir dertleri yoktur. Baksanıza denilecek sanki bu anlatılanlara göre inananlarla, doğru inanmayan ya da dünyaya meyledip sapanların durumu anlatılacak. Sonucu başta söyleyerek giriş yapalım kıssaya. Hayırlı âkıbet, mutlu sonuç muttakilerindir. İşte bu konunun, bu kıssanın anlatımının hedefi demek ki budur. Âkıbet veya sonuç, yolunu Allah’la bulanlara aittir, Allah’a sorarak yol bulanlara aittir. Demek ki siz ne dünyanız için ne çevreniz için, şaşırtmayın, sapmayın denilmektedir. Yâni bakın çevreniz dünyanız, dünyadakiler, dünyanın içindekiler, veya gök yüzündekiler, ya da eliniz, ayağınız, gözünüz kulağınız, paranız pulunuz, gücünüz kuvvetiniz, güzel konuşmanız veya güzel vücudunuz bütün bunlar âyettir, alâmettir, bunlarla siz Allah’a şükredesiniz diye Allah onları size vermiştir. Siz Allah’a kulluk edesiniz diye size vermiştir, ama siz bu size verilenlerle şımarırsanız onun gibi, veya unutursanız, veya onun yerinde olmak isterseniz o zaman unutmayın ki yarın onun başına gelenler sizin de başınıza gelecektir. Öyleyse kendinizde güç kuvvet görmeyin, Allah’tan başkasında emir sulta aramayın. Sadece Allah’ı dinleyin, sadece Allah’a itaat edin, gayret edin, takvalı olun! mânâsına böyle bir kıssa âyetiyle karşı karşıyayız.
76,77. “Karun, Mûsâ'nın milletindendi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: “Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde, âhiret yurdunu da gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez" demişlerdi. Nitekim Karun da vardı, diye başlıyor âyet. Hani Karun da vardı ya. Ki bu Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Elmalı, Karun için kapitalist adamın örneği diyor. Yâni o dönem hoş bir tabir kullanmış. Firavun zulmün, istibdadın, idare mekânizması olarak temsilcisiyken, Karun da ekonomi dünyasının zulüm ve istibdadının temsilcisidir. Eserlerinde kimi yamukluklar olsa da, kimi terslikler göze batsa da, hattâ imanından şüphe ettirecek kadar bunun boyutunu uzatsa da, Ali Şeriati adında bir adam, Karun mantığını, Firavun mantığını, Belâmla birleştirerek şöyle anlatır: Evet kimi eserlerinde hattâ imanını sorgulamak zorunda olduğumuzu bilsek de, ama İslâm âleminde bu tür konuları, dinler tarihinde de otorite olan bir adam olması hasebiyle galiba çok güzel işlemiş. Yâni insanların üçlü sistemle ayakta durmalarını denediklerini, küfrün hep buna başvurduğunu anlatır. Her dönemde küfür ayakta durabilmek için buna baş vurmuştur. Bu üçlemeyle ayakta durabilmiştir. Hıristiyanlıktaki üçleme olabilir demiş, eski Mısırdaki üçlemeden söz etmiş, Anadolu dinlerindeki üçlemeden söz etmiş, hattâ Fröyd, Durkaym, ve Darvin üçlüsünün üzerine fikrini bina eden Marksın da bunlardan yararlandığından söz etmeye çalışmış Ali Şeriati. Karun ekonomi dünyasının lideri ve reisi olarak küfrün hizmetçisi olmuş, Firavun siyasetin ya da idare mekânizmasının temsilcisi olarak küfrün hizmetçisi olmuş, Belâm da dinin bunlara yamanması mânâsına küfrün hizmetçisi olmuş. İşte onların teşekkül ettirdiği üçlü sistemden söz etmeye çalışmış. Karun’un böyle bir özelliği vardır yâni. Kur’an’da da üçlü bir tehlikeden söz ediliyor ve bunlardan sakınmamız isteniyor. Ğasık, Vesvas ve Hannas. Bir de üstelik şu üç sıfatın sahibi olan bir Allah’a sığınmamız emrediliyor. “Rabbin nas, Melikin nas, İlahin nas.” Biz de yalvarıp yakarıyoruz, aman bizi Vesvas dan, Hannas olan, Ğasık olanın şerrinden koru Allah’ım! diye. Meselâ ben her gittiğim yerde yalvarıp bağırıyorum, aman be-ni timsahtan koruyun, aman timsah geliyor! Aman beni timsahın şerrinden kurtarın! filan. Birisi dese ki gardaş, hani nerde bu timsah? Ha-ni timsah filan yok. Ne bu korkun? Bu telaşın niye? dese. Yâni şimde ben olmayan, tanımadığım bir şeyin şerrinden hep sığınmaya çalışsam gülerler değil mi? Galiba bizim şeytandan sığınmamız da buna benziyor gibi. Tanımadığımız, bilmediğimiz şeytandan sığınıyoruz. Öyleyse sığındığımızı tanımak zorundayız. Nedir? Nasıldır? Nereden gelir? Nasıl gelir? Nasıl saptırır? bunları bilmek zorundayız yâni. Bel'am dini biliyor ve bildiği dini Firavun ve Karun’un desteklenmesinde kullanıyor. Aman efendim, zaman efendim, hayhay efendim, sizin için efendim, tabii efendim, zatı alileriniz efendim, isabet buyurdunuz efendim, haklısınız efendim filan diyerek temsil ettiği dini Firavunun desteklenmesinde, Firavunun ayakta tutulmasında kullanıyor. Karun’un bu âyette Mûsâ’nın kavminden olduğuna dikkat çekiliyor. Yâni bu adam İsrâil oğullarından birisidir. Halasının oğlu, ya da teyzesinin oğlu, ya da işte bir yakınlığı varmış. Hiç değil onun kavminden, birisi, yâni İsrâil oğludur bu adam. Hem İsrâil oğullarından olacak, hem ezilen, horlanan, köleleştirilen takımdan olacak, hem de ezenlerle beraber olacak. İşte adamın en büyük yanlışı bu bir kere. ²v¬Z²[«V«2 ´|«R«A«4 de galiba bu olacak. Yâni azgınlık, kendi kendini reddetmek, kendi kendini ezmek, kendi kendine yararı olmamak. Sanki intihar edip kendi kendini yok etme savaşında bulunmak, kendi ölümüne yardımcı olmak. Yâni ben desem ki size, sizi yakacağım, gidin benzin alıp gelin! Benim sözümü duyan şu arkadaş ta koşa koşa kendini yakmaya benzin getiriyor, işte bu hainin yaptığı da buna benzer. Veya kendinden olanları, Çünkü İsrâil oğullarının hepsi bir gruptu. Kendi grubu, kendi ailesi, kendi akrabalarıydı. İşte bu adam onları yok etmeye soyunan zalim Firavunun yanında, safında onların üzerine bağy etmiştir. Firavunu desteklemesi, onun da bu zalimin destek çıkması sonucunda kendi kendine şımarmasını sağlamıştır. Bizim toplumda da pek çoktur böyleleri. Dışardan bir kısım zalimlerin desteğini alarak kendi milletine, kendi toplumuna karşı bağy içinde olan, azgınlık ve zulüm içinde pek çok zalim var şu bizim toplumda da. Hep kendi kardeşlerine dış kâfirler adına zulmetmektedirler. Hep kendi kardeşlerini ezmektedirler. İşte şu aşağıdaki denilecekler bağy dir diyelim ve onları söylemeye çalışalım inşallah. Biz ona hazineler bağışlamışız ki onların anahtarları bayağı ciddi, güçlü, kuvvetli bir grup tarafından ancak taşınabilir. Kıyamete kadar yaşayacak model içinde en zengin model olarak tanıtılmıştır bu adam olunca şimdiki zenginlerden bir farkı vardır olacak bu adamın. Galiba zenginlikte temel kıstas mukayese olduğuna göre döneminde bununla mukayese edilebilecek zengin yok. Veya herkes bin lira maaşlı zenginse bu milyar lira maaşlı zengin oluyor gibi. Böyle bir uçurum var arada. Düşünüyorum şimdi böyle hazinelerinin anahtarları böyle on yirmi kişi tarafından taşınan bir insan şimdi de olabilir yâni. Anahtarların küçülmesi bir şey ifade etmez ki. İki hazinenin anahtarlarını bir adama ancak verirler, ya da bir hazineninkini birine verirler. Meselâ Türkiye İş Bankasının hazinesinin anahtarları kaç kişide şimdi? Bir rakam söyleyin? Değil mi? Hazinenin sahibi üç kişi olur, ama anahtarların taşıdığı insan 40 dan da fazla, 400 den de fazladır. Konya’da var, Karaman’da var, Kayseri’de var filan. Yâni iş bankasının anahtarlarını bile ne kadar adam taşıyor bakın. Düşünün Amerika’daki bir bankanın anahtarlarını kaç kişi taşıyor? Bunları daha çok adam ancak taşıyabiliyorlar değil mi? Türkiye’nin hazinelerini kaç kişi taşıyor? Yâni Karun’un hazineleri ne kadar çok olursa olsun onun anahtarlarını diyelim üç kişi taşıyormuş. Ama şimdi kırktan fazla anahtarla taşınan hazineler var demek istedim. Üç kişi değil daha fazla adam taşıyor, bir şubesininkini üç kişi, ikinci şubeninkini üç kişi, üçüncü şubeninkini üç kişi, adamın hazineleri dağılmış her yere. Hepsini üçer kişiden gruplar taşıyor nerdeyse. Yâni Karun bugünün zenginlerinden daha zengin değil gözüküyor, bakıyorum durum öyle. Zenginlik para ve malsa adam Mısıra sahip olsa, Mısır ne kadardır? Mısırdaki tüm altınlara sahip olsa işte o kadardır. Öteki adam Avrupa’ya sahip oluyor, ya da Amerika’ya sahip oluyor. Mekân olarak da geniş, para olarak da, altın olarak da geniş. Peki neden bu adam yeryüzünde olabilecek zenginliğin sembolüdür? Öyle zengin ki o gibi zengin yok başka yeryüzünde. Çünkü: “Alâ fil’arzı” denmişti. Yeryüzünde üstünlük tasladı denmişti onun için. Orası yeryüzüydü, oranın zenginiydi o. Yâni orada ondan daha zengin yoktu olacaktır bunun mânâsı. Meselâ Lût (a.s) ın kavmi cinsel sapıklıkta örnek gösterilmişse bu en uç örnek demektir. Onları kimse aşmayacaktır. Bu neden anlatılıyor bize? O öyle bir zengindi, sakın insanlar onun gibi olmaya çalışmasınlar, ona ulaşmaya çalışmasınlar diyor bu âyet. Veya onun hazinelerini kırk kişi taşıyordu, ikinci rivâyet bu. Yâni anahtarlarını değil de hazinelerini kırk kişi taşıyordu. Çünkü bir de mefatih kelimesi hazine mânâsına gelir. Dolayısıyla bu adama verilen hazineler o kadar çoktu ki yâni güçlü kuvvetli insanlar ancak taşıyabiliyordular bu hazineyi. Böyle bir adammış. Kavmi ona dedi ki, ey Karun sevinme! Coşma! Ferahlanma! Kendini kaybetme! Azma! Sapıtma! Dengeni kaybetme! Allah’ın sana verdiklerinde. Allah sana neler vermişse sen Allah’ın sana verdikleriyle âhiret yurdunu ara. Ama âhiret yurdu ararken de dünyadan nasibini de unutma. Yâni bunun, âhiret yurdunun dünyada aranacağını, yâni sana dünyada yapılan tahsisatla bu işin gerçekleşeceğini de unutma! Ne demek bu? Nasıl unutmayacağız dünyadan da nasibimizi? Arkadaşlar, hani bir hadislerinde Rasulullah efendimiz bunu şöyle anlatıyordu: “Ed dünya mezraatül âhireti” Dünya âhiretin ekimi, tarlasıdır. İşte bu âyet de bunu anlatıyor. Yâni sen âhiret yurdunu kazanmayı dünya ekimine borçlusun. Dünyada ektiklerinle âhireti kazanacaksın. Ne eker, nasıl ekersen sonunda onu biçersin. Değilse pek çok insanın anladığı ve yorumladığı gibi burada anlatılan aman ha dünyayı da unutma, dünyadan nasibini de unutma, dünyaya da sarılmalısın demek değildir hiçbir zaman. Müslümanlar cımbızla çekerler bu âyeti ve bu mânâyı illâ da yüklemeye çalışırlar bu âyete. Aslında bunun mânâsı şudur: Sen sana verilenlerle âhiret yurdunu aramak zorundasın, ama âhiret yurdunu ararken sen dünyada yaşıyorsun ya, dünyada yaşamayın gereği olan şeyleri de sakın unutma. Eh peki dünyada yaşıyorken yaşaman gereken şeyleri unutunca zaten âhireti kaybedeceksin. Meselâ karnını doyurmazsan, açlıktan ölürsen, hanımınla ilgilenmezsen, onu ya da kendini zinaya sevk edersen, çocuğunla ilgilenmez onun ateşe gitmesine sebep olursan yine her şey benim âhiret yurdumu aramamdır başka bir şey değildir. Allah’ın bize dünyada ayırdığı nasip sadece bizim âhirette cennet kazanmamız içindir. Lâkin bunun Bakaradaki dua ve hedef haline getirilmesi gerekecektir. Hani Bakarada dünyayı kıble edinen, dünyayı hedef insanların şöyle dua ettikleri anlatılıyordu: “İnsanlardan kimileri de vardır ki Rabbimiz bize dünyada ver! Derler. Onların âhirette nasipleri yoktur.” (Bakara 200) İnsanlardan kimileri vardır ki Rabbimiz bize dünyada ver! derler. Onların âhirette nasipleri yoktur. Bize dünyada mal mülk ver, biz dünyada senden makam, mevki istiyoruz, ev bark istiyoruz, Mark dolar istiyoruz, eş, dost, çevre, kredi istiyoruz. Bize bunlardan haber ver sen. Biz gerisini bilmeyiz derler. Bize dünyada ver de öbür tarafta ne olursa olsun bizim için fark etmez derler. Evet her şeyin dünyada bitip tükenmesi adına dua etmektedirler. Ya da dünyada bitip tükenecek şeyler isteyerek dua etmektedirler. Allah dünyada verir bunlara ama âhirette onların hiçbir nasipleri yoktur. Böyle olmamak lâzım. Şöyle dua edenlerden olmamız gerekmektedir. “İnsanlardan kimileri de Rabbimiz bize dünyada hasene (iyilik) ver! Âhirette de hasene ver! Ve bizi ateşin azabından koru! Derler.” (Bakara 201) Evet sadece dünyada isteyen, sadece dünyalık isteyenlere karşılık bakın bu müslümanlar hem dünyada hem de âhirette hasene olacak şeyler istiyorlar. Hattâ bununla da yetinmeyip cehennem ateşinden koruyacak şeyler isterler. Unutmayalım ki, dünyada hasene Allah’ın istediği biçimde bir hayattır, Allah’ın kendisinden razı olduğu bir hayattır. Ama bunu biz mal mülk zannediyoruz. Yine unutmayalım ki dünya ve âhiret bir bü-tündür. Resûl-i Ekrem Efendimiz ve onun ashabı dünya ile âhireti bir bütün olarak ele aldılar ve öyle değerlendirdiler. Resûlullah Efendimizin; “kıyamet kopacak olsa da sizden birinizin elinde bir fidanı varsa onu diksin” hadisi de işte bunu anlatır. Yâni dünya ayrı, âhiret ayrı değildir. İki ayrı yol yoktur. Yol tektir. Bu yol, yani sırat-ı müstakim bu dünyada başlar ve âhirette biter. Âhireti kazanmak için dünyayı terk etmek gerekir diyenler yanlış söylemektedirler. Bu, dünya ile âhiretin ayrı ayrı şeyler olduğu düşüncesine götürür. Aslında âhiretle dünya ruh ile beden gibidir. Meselâ kâlem sûresinde bir bahçe ashabından söz edilir, hani onların bağı birden yanıp kül oluverdi ya, sonunda pişman oluyorlar, anlıyorlar meseleyi ve diyorlar ki: “Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.” (Kalem 32) Döneriz Allah’a, yalvarırız Rabbimize, elbette Rabbimiz bize ondan daha hayırlısını verir. Biz ancak Rabbimize rağbet ederiz diyorlar. Elbette Rabbimiz bu bizden aldığı bahçenin yerine ondan çok hayırlısını bize verecektir diyorlar. Nedir bu ondan daha hayırlısı? Yâni o aldığı bahçe yerine iki bahçe mi vermiş Allah onlara? Ya da o bahçeden daha büyük, daha görkemli bir bahçe mi vermiş? Hayır, ondan daha hayırlısını vermiş. Hayırlı demek kişinin cennete gidiş imkânı demektir. Yâni bir kişiyi cennete götürücü olarak kendisine verilen her şey hayırdır, hayırlıdır. Belki küçücük bir bahçe bizim için hayırlıdır, bunu bilemeyiz ki. Onun içindir ki küçük verir, büyük verir, az verir, çok verir bu Onun bileceği bir şeydir. Meselâ adamın evi yanınca ondan daha hayırlısını isteyecek Allah’tan. Peki nedir ondan daha hayırlısı? Belki çadırdır onun için daha hayırlısı, belki daha küçük bir odadır. Arabası yanınca daha hayırlısı Mercedes değil de Allah’ın verdiğidir. Öyleyse burada bu adama dünyadan da nasibini unutma! demek bu işin dünyada gerçekleşeceğini unutma demektir benim anlayabildiğim. Dünyalık şeyleri de unutma şeklinde anlarsak yarın onlar da galiba mîzana konacağından dünyalık olamayacak onlar da. Meselâ dünyada da ev yapmayı unutma desek, eh buna İslâm izin veriyorsa zaten yapacak bunu kişi. Ama ev yaparken İslâm’ın ölçüsüne göre yaparsan böyle bir ev yapmadan sevap alacağız, İslâm’ın ölçüsünün ötesine çıkmışsan ikab olacaktır aynı şey. Eh ya Rabbi dünyada bana da bu ayrılmıştı diyemeyecek kişi. Bu haseneyi dünyada Allah’ın razı olduğu hayat ve âhirette de Allah’ın lütfettiği cennet olarak anlamak en güzeli olacaktır diyoruz. Hani bir söz vardı: Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölüverecekmiş gibi de âhiret için çalışın diye. Hadis değil biliyorum bu, ama hoş bir sözdür. Bunu şöyle anladım ben: Yapacağın iş dünya işi mi? Hiç ölmeyecekmişsin gibi davran o konuda. Ama yapacağın iş âhiret işi mi? Yarın ölüverecekmişsin gibi davran o konuda. Meselâ evini badana mı yapacaksın? Bir dünya işiyle karşı karşıya mısın? Acele etmeye gerek yok, hiç ölmeyecekmişsin gibi davran. Yarın yaparım, öbürsü gün yaparım, gelecek ay yaparım de ve acele etme o konuda. Ama namaz mı kılacaksın? Bir âhiret işi mi yapacaksın? He-men ölüverecekmişsin gibi acele et o konuda. Hemen kılıver namazını, yarına bırakma onu. Veya meselâ evde çocuklarınıza onları daha iyi Müslümanlaş-tırmak ve cennete kazandırmak için ders mi başlatacaksınız? Böyle bir şey mi düşünüyorsunuz? Aman acele edin. Aman yarına bırakmayın, yarın ölecekmişsiniz gibi davranın. Çünkü belki yarın dinlemeyebilirler sizi. Ağaç yaş iken eğilir, yarın tutmayabilirler sözünüzü. Veya yarına çıkmayabilirsiniz de çocuklarınız arkanızda eğitimsiz kalabilirler. Veya meselâ birilerine tebliğ mi yapacaksınız? Acele edin, yarın hayatta olmayabilirsiniz, yahut da yarın bu imkân elinizden alınabilir. Yarın ağzınıza bir bant yapıştırılıp kodese tıkabilirler sizi. Veya küs olduğunuz birileriyle mi barışacaksınız? Aman yarınlara bırakmayın onu. Acele edin, çünkü yarın o küs olduğunuz kişi de siz de ölebilirsiniz çünkü. İnfakta mı bulunacaksınız birilerine? Aman acele edin, zira yarın ölebilir yahut da fakir düşebilirsiniz. Kitabınızı mutlaka tanımak zorunda olduğunuzu mu anladınız? Kitapsız müslü-manlık olmaz gerçeğini bugün mü anladınız? Aman hemen başlayın! Yarına bırakmayın! yarın belki hayatta olmayabilir, imkân bulamayabilirsiniz. Bu sözü böyle anladım ben. Evet kavmi Karun’a dediler ki, ey Karun Allah’ın sana verdikleri sebebiyle böbürlenme, gururlanma, Allah kullarına malınla hava atma, insanlara tepeden bakma. Unutma ki Allah’ın sana verdikleri birer imtihan sebebidir, öyleyse onlarla âhiret yurdunu ara ve: Evet tüm bu sahip olduğun nimetler Allah’tandır. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Allah’ın sana verdikleri konusunda karar verirken Allah huzurunda, Allah kontrolünde olduğunu unutma. Allah’ın sana verdiği gibi sen de onun yolunda harca. Allah’ın verdiklerini Allah’a kafa tutmada değil de Allah yolunda kullan. Böylece yeryüzünde bozgunculuk yapma. Allah’ın yeryüzünde koyduğu düzeni bozma. Allah’a kulluk düzenini bozarak Ona itaatin dışına çıkma. Çünkü Allah müfsitleri sevmez demişlerdi de o şöyle demişti:
76,77. “Karun, Mûsâ'nın milletindendi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: “Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde, âhiret yurdunu da gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez" demişlerdi. Nitekim Karun da vardı, diye başlıyor âyet. Hani Karun da vardı ya. Ki bu Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Elmalı, Karun için kapitalist adamın örneği diyor. Yâni o dönem hoş bir tabir kullanmış. Firavun zulmün, istibdadın, idare mekânizması olarak temsilcisiyken, Karun da ekonomi dünyasının zulüm ve istibdadının temsilcisidir. Eserlerinde kimi yamukluklar olsa da, kimi terslikler göze batsa da, hattâ imanından şüphe ettirecek kadar bunun boyutunu uzatsa da, Ali Şeriati adında bir adam, Karun mantığını, Firavun mantığını, Belâmla birleştirerek şöyle anlatır: Evet kimi eserlerinde hattâ imanını sorgulamak zorunda olduğumuzu bilsek de, ama İslâm âleminde bu tür konuları, dinler tarihinde de otorite olan bir adam olması hasebiyle galiba çok güzel işlemiş. Yâni insanların üçlü sistemle ayakta durmalarını denediklerini, küfrün hep buna başvurduğunu anlatır. Her dönemde küfür ayakta durabilmek için buna baş vurmuştur. Bu üçlemeyle ayakta durabilmiştir. Hıristiyanlıktaki üçleme olabilir demiş, eski Mısırdaki üçlemeden söz etmiş, Anadolu dinlerindeki üçlemeden söz etmiş, hattâ Fröyd, Durkaym, ve Darvin üçlüsünün üzerine fikrini bina eden Marksın da bunlardan yararlandığından söz etmeye çalışmış Ali Şeriati. Karun ekonomi dünyasının lideri ve reisi olarak küfrün hizmetçisi olmuş, Firavun siyasetin ya da idare mekânizmasının temsilcisi olarak küfrün hizmetçisi olmuş, Belâm da dinin bunlara yamanması mânâsına küfrün hizmetçisi olmuş. İşte onların teşekkül ettirdiği üçlü sistemden söz etmeye çalışmış. Karun’un böyle bir özelliği vardır yâni. Kur’an’da da üçlü bir tehlikeden söz ediliyor ve bunlardan sakınmamız isteniyor. Ğasık, Vesvas ve Hannas. Bir de üstelik şu üç sıfatın sahibi olan bir Allah’a sığınmamız emrediliyor. “Rabbin nas, Melikin nas, İlahin nas.” Biz de yalvarıp yakarıyoruz, aman bizi Vesvas dan, Hannas olan, Ğasık olanın şerrinden koru Allah’ım! diye. Meselâ ben her gittiğim yerde yalvarıp bağırıyorum, aman be-ni timsahtan koruyun, aman timsah geliyor! Aman beni timsahın şerrinden kurtarın! filan. Birisi dese ki gardaş, hani nerde bu timsah? Ha-ni timsah filan yok. Ne bu korkun? Bu telaşın niye? dese. Yâni şimde ben olmayan, tanımadığım bir şeyin şerrinden hep sığınmaya çalışsam gülerler değil mi? Galiba bizim şeytandan sığınmamız da buna benziyor gibi. Tanımadığımız, bilmediğimiz şeytandan sığınıyoruz. Öyleyse sığındığımızı tanımak zorundayız. Nedir? Nasıldır? Nereden gelir? Nasıl gelir? Nasıl saptırır? bunları bilmek zorundayız yâni. Bel'am dini biliyor ve bildiği dini Firavun ve Karun’un desteklenmesinde kullanıyor. Aman efendim, zaman efendim, hayhay efendim, sizin için efendim, tabii efendim, zatı alileriniz efendim, isabet buyurdunuz efendim, haklısınız efendim filan diyerek temsil ettiği dini Firavunun desteklenmesinde, Firavunun ayakta tutulmasında kullanıyor. Karun’un bu âyette Mûsâ’nın kavminden olduğuna dikkat çekiliyor. Yâni bu adam İsrâil oğullarından birisidir. Halasının oğlu, ya da teyzesinin oğlu, ya da işte bir yakınlığı varmış. Hiç değil onun kavminden, birisi, yâni İsrâil oğludur bu adam. Hem İsrâil oğullarından olacak, hem ezilen, horlanan, köleleştirilen takımdan olacak, hem de ezenlerle beraber olacak. İşte adamın en büyük yanlışı bu bir kere. ²v¬Z²[«V«2 ´|«R«A«4 de galiba bu olacak. Yâni azgınlık, kendi kendini reddetmek, kendi kendini ezmek, kendi kendine yararı olmamak. Sanki intihar edip kendi kendini yok etme savaşında bulunmak, kendi ölümüne yardımcı olmak. Yâni ben desem ki size, sizi yakacağım, gidin benzin alıp gelin! Benim sözümü duyan şu arkadaş ta koşa koşa kendini yakmaya benzin getiriyor, işte bu hainin yaptığı da buna benzer. Veya kendinden olanları, Çünkü İsrâil oğullarının hepsi bir gruptu. Kendi grubu, kendi ailesi, kendi akrabalarıydı. İşte bu adam onları yok etmeye soyunan zalim Firavunun yanında, safında onların üzerine bağy etmiştir. Firavunu desteklemesi, onun da bu zalimin destek çıkması sonucunda kendi kendine şımarmasını sağlamıştır. Bizim toplumda da pek çoktur böyleleri. Dışardan bir kısım zalimlerin desteğini alarak kendi milletine, kendi toplumuna karşı bağy içinde olan, azgınlık ve zulüm içinde pek çok zalim var şu bizim toplumda da. Hep kendi kardeşlerine dış kâfirler adına zulmetmektedirler. Hep kendi kardeşlerini ezmektedirler. İşte şu aşağıdaki denilecekler bağy dir diyelim ve onları söylemeye çalışalım inşallah. Biz ona hazineler bağışlamışız ki onların anahtarları bayağı ciddi, güçlü, kuvvetli bir grup tarafından ancak taşınabilir. Kıyamete kadar yaşayacak model içinde en zengin model olarak tanıtılmıştır bu adam olunca şimdiki zenginlerden bir farkı vardır olacak bu adamın. Galiba zenginlikte temel kıstas mukayese olduğuna göre döneminde bununla mukayese edilebilecek zengin yok. Veya herkes bin lira maaşlı zenginse bu milyar lira maaşlı zengin oluyor gibi. Böyle bir uçurum var arada. Düşünüyorum şimdi böyle hazinelerinin anahtarları böyle on yirmi kişi tarafından taşınan bir insan şimdi de olabilir yâni. Anahtarların küçülmesi bir şey ifade etmez ki. İki hazinenin anahtarlarını bir adama ancak verirler, ya da bir hazineninkini birine verirler. Meselâ Türkiye İş Bankasının hazinesinin anahtarları kaç kişide şimdi? Bir rakam söyleyin? Değil mi? Hazinenin sahibi üç kişi olur, ama anahtarların taşıdığı insan 40 dan da fazla, 400 den de fazladır. Konya’da var, Karaman’da var, Kayseri’de var filan. Yâni iş bankasının anahtarlarını bile ne kadar adam taşıyor bakın. Düşünün Amerika’daki bir bankanın anahtarlarını kaç kişi taşıyor? Bunları daha çok adam ancak taşıyabiliyorlar değil mi? Türkiye’nin hazinelerini kaç kişi taşıyor? Yâni Karun’un hazineleri ne kadar çok olursa olsun onun anahtarlarını diyelim üç kişi taşıyormuş. Ama şimdi kırktan fazla anahtarla taşınan hazineler var demek istedim. Üç kişi değil daha fazla adam taşıyor, bir şubesininkini üç kişi, ikinci şubeninkini üç kişi, üçüncü şubeninkini üç kişi, adamın hazineleri dağılmış her yere. Hepsini üçer kişiden gruplar taşıyor nerdeyse. Yâni Karun bugünün zenginlerinden daha zengin değil gözüküyor, bakıyorum durum öyle. Zenginlik para ve malsa adam Mısıra sahip olsa, Mısır ne kadardır? Mısırdaki tüm altınlara sahip olsa işte o kadardır. Öteki adam Avrupa’ya sahip oluyor, ya da Amerika’ya sahip oluyor. Mekân olarak da geniş, para olarak da, altın olarak da geniş. Peki neden bu adam yeryüzünde olabilecek zenginliğin sembolüdür? Öyle zengin ki o gibi zengin yok başka yeryüzünde. Çünkü: “Alâ fil’arzı” denmişti. Yeryüzünde üstünlük tasladı denmişti onun için. Orası yeryüzüydü, oranın zenginiydi o. Yâni orada ondan daha zengin yoktu olacaktır bunun mânâsı. Meselâ Lût (a.s) ın kavmi cinsel sapıklıkta örnek gösterilmişse bu en uç örnek demektir. Onları kimse aşmayacaktır. Bu neden anlatılıyor bize? O öyle bir zengindi, sakın insanlar onun gibi olmaya çalışmasınlar, ona ulaşmaya çalışmasınlar diyor bu âyet. Veya onun hazinelerini kırk kişi taşıyordu, ikinci rivâyet bu. Yâni anahtarlarını değil de hazinelerini kırk kişi taşıyordu. Çünkü bir de mefatih kelimesi hazine mânâsına gelir. Dolayısıyla bu adama verilen hazineler o kadar çoktu ki yâni güçlü kuvvetli insanlar ancak taşıyabiliyordular bu hazineyi. Böyle bir adammış. Kavmi ona dedi ki, ey Karun sevinme! Coşma! Ferahlanma! Kendini kaybetme! Azma! Sapıtma! Dengeni kaybetme! Allah’ın sana verdiklerinde. Allah sana neler vermişse sen Allah’ın sana verdikleriyle âhiret yurdunu ara. Ama âhiret yurdu ararken de dünyadan nasibini de unutma. Yâni bunun, âhiret yurdunun dünyada aranacağını, yâni sana dünyada yapılan tahsisatla bu işin gerçekleşeceğini de unutma! Ne demek bu? Nasıl unutmayacağız dünyadan da nasibimizi? Arkadaşlar, hani bir hadislerinde Rasulullah efendimiz bunu şöyle anlatıyordu: “Ed dünya mezraatül âhireti” Dünya âhiretin ekimi, tarlasıdır. İşte bu âyet de bunu anlatıyor. Yâni sen âhiret yurdunu kazanmayı dünya ekimine borçlusun. Dünyada ektiklerinle âhireti kazanacaksın. Ne eker, nasıl ekersen sonunda onu biçersin. Değilse pek çok insanın anladığı ve yorumladığı gibi burada anlatılan aman ha dünyayı da unutma, dünyadan nasibini de unutma, dünyaya da sarılmalısın demek değildir hiçbir zaman. Müslümanlar cımbızla çekerler bu âyeti ve bu mânâyı illâ da yüklemeye çalışırlar bu âyete. Aslında bunun mânâsı şudur: Sen sana verilenlerle âhiret yurdunu aramak zorundasın, ama âhiret yurdunu ararken sen dünyada yaşıyorsun ya, dünyada yaşamayın gereği olan şeyleri de sakın unutma. Eh peki dünyada yaşıyorken yaşaman gereken şeyleri unutunca zaten âhireti kaybedeceksin. Meselâ karnını doyurmazsan, açlıktan ölürsen, hanımınla ilgilenmezsen, onu ya da kendini zinaya sevk edersen, çocuğunla ilgilenmez onun ateşe gitmesine sebep olursan yine her şey benim âhiret yurdumu aramamdır başka bir şey değildir. Allah’ın bize dünyada ayırdığı nasip sadece bizim âhirette cennet kazanmamız içindir. Lâkin bunun Bakaradaki dua ve hedef haline getirilmesi gerekecektir. Hani Bakarada dünyayı kıble edinen, dünyayı hedef insanların şöyle dua ettikleri anlatılıyordu: “İnsanlardan kimileri de vardır ki Rabbimiz bize dünyada ver! Derler. Onların âhirette nasipleri yoktur.” (Bakara 200) İnsanlardan kimileri vardır ki Rabbimiz bize dünyada ver! derler. Onların âhirette nasipleri yoktur. Bize dünyada mal mülk ver, biz dünyada senden makam, mevki istiyoruz, ev bark istiyoruz, Mark dolar istiyoruz, eş, dost, çevre, kredi istiyoruz. Bize bunlardan haber ver sen. Biz gerisini bilmeyiz derler. Bize dünyada ver de öbür tarafta ne olursa olsun bizim için fark etmez derler. Evet her şeyin dünyada bitip tükenmesi adına dua etmektedirler. Ya da dünyada bitip tükenecek şeyler isteyerek dua etmektedirler. Allah dünyada verir bunlara ama âhirette onların hiçbir nasipleri yoktur. Böyle olmamak lâzım. Şöyle dua edenlerden olmamız gerekmektedir. “İnsanlardan kimileri de Rabbimiz bize dünyada hasene (iyilik) ver! Âhirette de hasene ver! Ve bizi ateşin azabından koru! Derler.” (Bakara 201) Evet sadece dünyada isteyen, sadece dünyalık isteyenlere karşılık bakın bu müslümanlar hem dünyada hem de âhirette hasene olacak şeyler istiyorlar. Hattâ bununla da yetinmeyip cehennem ateşinden koruyacak şeyler isterler. Unutmayalım ki, dünyada hasene Allah’ın istediği biçimde bir hayattır, Allah’ın kendisinden razı olduğu bir hayattır. Ama bunu biz mal mülk zannediyoruz. Yine unutmayalım ki dünya ve âhiret bir bü-tündür. Resûl-i Ekrem Efendimiz ve onun ashabı dünya ile âhireti bir bütün olarak ele aldılar ve öyle değerlendirdiler. Resûlullah Efendimizin; “kıyamet kopacak olsa da sizden birinizin elinde bir fidanı varsa onu diksin” hadisi de işte bunu anlatır. Yâni dünya ayrı, âhiret ayrı değildir. İki ayrı yol yoktur. Yol tektir. Bu yol, yani sırat-ı müstakim bu dünyada başlar ve âhirette biter. Âhireti kazanmak için dünyayı terk etmek gerekir diyenler yanlış söylemektedirler. Bu, dünya ile âhiretin ayrı ayrı şeyler olduğu düşüncesine götürür. Aslında âhiretle dünya ruh ile beden gibidir. Meselâ kâlem sûresinde bir bahçe ashabından söz edilir, hani onların bağı birden yanıp kül oluverdi ya, sonunda pişman oluyorlar, anlıyorlar meseleyi ve diyorlar ki: “Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.” (Kalem 32) Döneriz Allah’a, yalvarırız Rabbimize, elbette Rabbimiz bize ondan daha hayırlısını verir. Biz ancak Rabbimize rağbet ederiz diyorlar. Elbette Rabbimiz bu bizden aldığı bahçenin yerine ondan çok hayırlısını bize verecektir diyorlar. Nedir bu ondan daha hayırlısı? Yâni o aldığı bahçe yerine iki bahçe mi vermiş Allah onlara? Ya da o bahçeden daha büyük, daha görkemli bir bahçe mi vermiş? Hayır, ondan daha hayırlısını vermiş. Hayırlı demek kişinin cennete gidiş imkânı demektir. Yâni bir kişiyi cennete götürücü olarak kendisine verilen her şey hayırdır, hayırlıdır. Belki küçücük bir bahçe bizim için hayırlıdır, bunu bilemeyiz ki. Onun içindir ki küçük verir, büyük verir, az verir, çok verir bu Onun bileceği bir şeydir. Meselâ adamın evi yanınca ondan daha hayırlısını isteyecek Allah’tan. Peki nedir ondan daha hayırlısı? Belki çadırdır onun için daha hayırlısı, belki daha küçük bir odadır. Arabası yanınca daha hayırlısı Mercedes değil de Allah’ın verdiğidir. Öyleyse burada bu adama dünyadan da nasibini unutma! demek bu işin dünyada gerçekleşeceğini unutma demektir benim anlayabildiğim. Dünyalık şeyleri de unutma şeklinde anlarsak yarın onlar da galiba mîzana konacağından dünyalık olamayacak onlar da. Meselâ dünyada da ev yapmayı unutma desek, eh buna İslâm izin veriyorsa zaten yapacak bunu kişi. Ama ev yaparken İslâm’ın ölçüsüne göre yaparsan böyle bir ev yapmadan sevap alacağız, İslâm’ın ölçüsünün ötesine çıkmışsan ikab olacaktır aynı şey. Eh ya Rabbi dünyada bana da bu ayrılmıştı diyemeyecek kişi. Bu haseneyi dünyada Allah’ın razı olduğu hayat ve âhirette de Allah’ın lütfettiği cennet olarak anlamak en güzeli olacaktır diyoruz. Hani bir söz vardı: Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölüverecekmiş gibi de âhiret için çalışın diye. Hadis değil biliyorum bu, ama hoş bir sözdür. Bunu şöyle anladım ben: Yapacağın iş dünya işi mi? Hiç ölmeyecekmişsin gibi davran o konuda. Ama yapacağın iş âhiret işi mi? Yarın ölüverecekmişsin gibi davran o konuda. Meselâ evini badana mı yapacaksın? Bir dünya işiyle karşı karşıya mısın? Acele etmeye gerek yok, hiç ölmeyecekmişsin gibi davran. Yarın yaparım, öbürsü gün yaparım, gelecek ay yaparım de ve acele etme o konuda. Ama namaz mı kılacaksın? Bir âhiret işi mi yapacaksın? He-men ölüverecekmişsin gibi acele et o konuda. Hemen kılıver namazını, yarına bırakma onu. Veya meselâ evde çocuklarınıza onları daha iyi Müslümanlaş-tırmak ve cennete kazandırmak için ders mi başlatacaksınız? Böyle bir şey mi düşünüyorsunuz? Aman acele edin. Aman yarına bırakmayın, yarın ölecekmişsiniz gibi davranın. Çünkü belki yarın dinlemeyebilirler sizi. Ağaç yaş iken eğilir, yarın tutmayabilirler sözünüzü. Veya yarına çıkmayabilirsiniz de çocuklarınız arkanızda eğitimsiz kalabilirler. Veya meselâ birilerine tebliğ mi yapacaksınız? Acele edin, yarın hayatta olmayabilirsiniz, yahut da yarın bu imkân elinizden alınabilir. Yarın ağzınıza bir bant yapıştırılıp kodese tıkabilirler sizi. Veya küs olduğunuz birileriyle mi barışacaksınız? Aman yarınlara bırakmayın onu. Acele edin, çünkü yarın o küs olduğunuz kişi de siz de ölebilirsiniz çünkü. İnfakta mı bulunacaksınız birilerine? Aman acele edin, zira yarın ölebilir yahut da fakir düşebilirsiniz. Kitabınızı mutlaka tanımak zorunda olduğunuzu mu anladınız? Kitapsız müslü-manlık olmaz gerçeğini bugün mü anladınız? Aman hemen başlayın! Yarına bırakmayın! yarın belki hayatta olmayabilir, imkân bulamayabilirsiniz. Bu sözü böyle anladım ben. Evet kavmi Karun’a dediler ki, ey Karun Allah’ın sana verdikleri sebebiyle böbürlenme, gururlanma, Allah kullarına malınla hava atma, insanlara tepeden bakma. Unutma ki Allah’ın sana verdikleri birer imtihan sebebidir, öyleyse onlarla âhiret yurdunu ara ve: Evet tüm bu sahip olduğun nimetler Allah’tandır. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Allah’ın sana verdikleri konusunda karar verirken Allah huzurunda, Allah kontrolünde olduğunu unutma. Allah’ın sana verdiği gibi sen de onun yolunda harca. Allah’ın verdiklerini Allah’a kafa tutmada değil de Allah yolunda kullan. Böylece yeryüzünde bozgunculuk yapma. Allah’ın yeryüzünde koyduğu düzeni bozma. Allah’a kulluk düzenini bozarak Ona itaatin dışına çıkma. Çünkü Allah müfsitleri sevmez demişlerdi de o şöyle demişti:
78. “Karun: “Bu servet ancak, bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir” demişti. Allah'ın, önceleri, ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok ettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” Ben bu mala, mülke, bu servete bende olan ilimle ulaştım. Bu servet bana bende olan ilimden ötürü verilmiştir. Ben bütün bunları ilmimle kazandım. Kafamı çalıştırdım da bunları kazandım. Aklımı kullandım da bunlara ulaştım. Projem kuvvetliydi, planım isabetliydi demişti. Elindekileri, cebindekileri, kasasında, kesesindekileri Allah-tan değil de kendisinden bilmişti. İşte buna dünyaya Karun’ca bakış diyoruz. Dünyayı Karun’ca değerlendiriş budur. Bugün de bakıyoruz insanlardan kimileri dünyaya Karun’ca bakıyor. Kafamı çalıştırdım da bu serveti elde ettim. Aklımı kullandım da bunlara mâlik oldum. Eğer kafamı çalıştırıp ta zamanında paramı Marka, Dolara bağlamasaydım kazanmayacaktım. Eğer kafamı çalıştırıp ta zamanında paramı filan holdinge, falan filan kurumuna yatırmasaydım bugün bu kadar zengin olmayacaktım. Zamanında falan arsayı kapatmasaydım, falan dükkanı kapmasaydım kazanmayacaktım. Eğer planım, projem isabetli olmasaydı bunları elde edemeyecektim gibi sözler söyleyenlerin tamamı Karun’ca dünyaya bakan, Karun’ca dünyayı değerlendiren, yâni Allah’ı diskalifiye ederek kendilerini hayatın sahibi gören, kendilerini hayata etkin ve yetkin bilen insanlardır. Adam öyle diyor: Ne demek o? nasıl olur? Yâni şimdi ben benim dükkanımda çalışan işçiyle beraber oturacağım ha? Kendimi onunla bir tutacağım ha? Paramın bir kısmını fakir fukaraya vereceğim ha? Onlar da akıllı olsalardı da onlar da kazansalardı. Bilgi yok ki adamlarda. Hayır hayır ben onlardan farklıyım. Ben akıllıyım. Ben bildiğim için kazandım bu malı. Şimdi onu infak ya da zekât diye başkalarına vereceğim ha? Olmaz öyle şey diyorlar. Halbuki Allah verdi onu ona, Allah yardım etti de kazandı onu. Aklını veren de Allah’tır, bilgisini, gücünü kuvvetini veren de. Allah bu malı mülkü nasıl verdiyse öylece alır demiyordu hain. İşte Karun’ca dünyaya bakış budur. İşte sanki Allah’ın verdikleriyle Allah’a kafa tutmaya çalışan bu hain bir gün:
79. “Karun, ihtişam içinde milletinin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: “Keşke Karun'a verdiği gibi bizim de olsa; doğrusu o büyük bir varlık sahibidir" demişlerdi.” Evet bir gün malı, makamı, ihtişamlı elbiseler içinde, makam arabası içinde, boynunda bir teyp, elinde bir telsiz, başında bir fötr olduğu halde, belki bir Mercedese binmiş, şöyle sol kolunu da dışarıya çıkarmış insanların huzuruna çıkıverdi. Onu bu ihtişam içinde gören, dünya hayatı hayranlarından bir grup şöyle diyordu: Dünya hayatını arzu eden, dünya ve dünyalıklar karşısında gözleri kamaşanlar, içleri gidenler de dediler ki: Vay be! Tuh be! Biz adam olmayız be! Şu adamın servetine, şu adamın lüksüne, şu adamın içinde bulunduğu ihtişama bir bakın be! Vay anasını vay! Şu adamın içinde bulunduğu devlet ve nimete bir bakın yahu! Öf şu Mer-cedes! Otomatiğin otomatiği! Son model! Ya şu üzerindeki elbiseler! Keşke ona verilen şeylerden bizim de olsaydı! Keşke şu ihtişamın on-da biri de bizim olsaydı! Vay be biz adam olmayız! Ne olurdu bizimde bir renkli bir renksiz televizyonumuz olsaydı! Ne olurdu keşke bizim de bir kışlık bir de yazlık villamız olsaydı! Ne olurdu keşke bizim de bir arabamızın yanında bir de şöyle spor arabamız olsaydı! Çifter, çifter çamaşır makinemiz, bir kaç dükkanımız, beş on dairemiz, bol paramız olsaydı! Şu adama bakın, ne müthiş bir zevkin içinde yaşıyor! Kuş sütü, kuru üzümle besleniyor! Bir eli yağda, bir eli balda! Elini atsa ellisi, dediler. Biz adam olmayız arkadaş! Baksana adam bizim bir ayda aldığımızı bir günde alıyor! diyerek onun serveti ve samanı karşısında gözleri kamaşıverdi, aşağılık duygusuna kapılıverdiler de dâvâlarından vazgeçiverdiler. Zengin tüccarların hayat standartlarına göz diktiler de görevlerinden kaçıverdiler. Mevzilerini terk ediverdiler. Maaşımız az diye ülkenin doğusuna batısına gidip Allah dininin hâkimiyeti adına yapacakları tebliğden, öğretmenlikten vazgeçip bol para kazanacakları ticarete atılıverdiler. Dünyalarını dinlerine tercih ediverdiler. Halbuki bu toplum kendilerini İlahiyatta okutmuştu dinine hizmet etsinler diye ama adamlar bunu terk ettiler de ticarete atılıp para kazanmayı, lüks bir hayatı tercih ediverdiler. İşte bunlar da Belâmca dünyaya bakan Belâmca dünyayı değerlendirenlerdir.
80. “Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise: “Size yazıklar olsun; Allah'ın mükafatı, inanıp yararlı iş işleyenler için daha iyidir. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir" demişlerdi.” Ama bakın beri tarafta dünyaya müslümanca bakanlar, dünyayı müslümanca değerlendirenler, Allah’ın değer yargılarını bilenler de onlara şöyle diyordu: Yazıklar olsun siz! Yuh olsun size! Allah katında olanlar, inanıp hayırlı ameller işleyenler için daha hayırlıdır dediler. Yâni sizler bu Karun’un elindekilere imrendiniz ha! Bu zenginlerin hayatlarına imrenip de vazifelerinizi terk ettiniz ha! Halbuki Allah katında olanlar bunların ellerinde olanlardan çok daha hayırlıdır. Allah’ın cennette mü’min kulları için hazırladığı gözlerin görmediği, kulakların duymadığı nimetler bunların elinde olanlardan çok daha üstün, çok daha kalıcıdır. Ama şurası da muhakkak ki ona da ancak sabredenler ulaşabilir. Dünyada Allah’ın kendilerine takdir ettiği aza sabrederek dâvâsından vaz geçmeyen, zenginlerin elindekine imrenip de cephesini terk etmeyen, görevinden kaçmayan, sabırla Allah’ın dinine hizmet edenler ulaşabilirler diyorlardı. İşte dünyaya müslümanca bakış da budur. Dünyayı müslümanca değerlendiriş de budur.
81, 82. “Sonunda, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edecek kimsesi de yoktu; kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı dileyenler: “Demek Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletip bir ölçüye göre veriyor. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkârcılar başarıya eremezler” demeye başladılar.” Evet, Allah’ı diskalifiye ederek kendisini hayata etkin zanneden, Allah’ın hayat programını reddederek kendi kendisine hayat programı yapmaya kalkışan, kendi değer yargılarını Allah’ın değer yargılarının önüne geçiren, elindekilerinin tamamının, hayatının kendisinden olduğunu iddia ederek Allah’la savaşa tutuşan o azgın, şımarık Karun’a ceza olarak Allah onu da sarayını da, saltanatını da yerin di-bine geçirdik diyor Rabbimiz. Bizim yıkımımız kendisine geldiği zaman da kendisini koruyup kurtaracak, kendisine yardım edecek bir ekibi, avenesi, topluluğu da yoktu. Bizzat kendisini koruyabileceklerden de değildi. Malı mülkü de, ekonomik gücü de, siyasal gücü de, avenesi, hizmetçileri de hiçbir işe yaramadı. Onun başına gelenleri gören, daha düne kadar ona imrenen, onun hayatını, onun debdebesini gözleri kazanmışçasına seyreden, onun yerinde olmaya can atan, onun gibi olmayı, onun sahip olduklarına sahip olmayı gönülden temenni eden insanlar dediler ki, vay demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletir, dilediklerine de daraltırmış ha! Demek ki Allah kimin için neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu bilirmiş. Demek ki zenginlik kurtuluş sebebi, üstünlük sebebi değilmiş. Çok şükür ki Allah bize çok vererek azdırmamış, azmamızı istememiş. Eğer Rabbimiz bize lütfetmemiş olsaydı şimdi bizler de tıpkı onun gibi yerin dibine batırılanlardan olacaktık. Demek ki mesele zenginlik ya da fakirlik değilmiş. Demek ki iman açısından, takva açısından, başarı açısından zenginliğin, mal mülk sahibi olmanın hiçbir değeri yokmuş. Meğer in-kârcılar asla başarıya ulaşamazlarmış demeye başladılar, gerçeği an-layıverdiler. Yâni biz zannetmiştik ki dünya zenginliği gerçek başarıdır. Zenginler başarmıştır zannediyorduk. Fakat şimdi anladık ki bunun başarıyla hiç mi hiç ilgisi yok muş diyerek işin aslını anlayıverdiler. Keşke bu gerçeği her şeyi zenginlikte gören günümüz müslümanları da anlayabilmiş olsalardı. Evet Karun’un bu serveti karşısında gözleri kamaşan, aşağılık duygusuna kapılan insanların bu davranışları iyi değildir. Ama tabii burada şunu da söyleyelim, zenginler de fakirleri kıskançlığa sevk edecek bir tavır içinde olmaktan son derece sakınacaklardır. Zenginler varlıklarını yokluk içinde kıvrananlarla paylaşmasını bilmelidir. Oturduğu mahallede oturan gariban ailelerin çocukları yemeye ekmek bulamazken kendi çocuklarını ellerinde pasta, börekle dışarıya salmamalıdırlar. Fakir fukarayı imrendirecek tavırlardan sakınmalıyız. Onlara tepeden bakmamalıyız. Mallarımızdan ihtiyacımız kadarını kendimize harcayıp geri kalanları çevremizdeki fakir fukaraya ulaştırmanın onları kendi hayat standartlarımıza çekmenin, kendimizinkini de onlarınkine indirmenin çabası içine girmeliyiz. Cebimizdekilerin bi-ze ait olduğunu zannetmemeliyiz. Ben kazandım, ben buldum, bunlar benimdir dememeliyiz. Çünkü işte Rabbimiz anlattı bu bir helâk sebebidir. Fakirlerimiz de Allah’ın takdirine sabretmelidirler. Kendileri için zenginliğin mi, yoksa fakirliğin mi hayırlı olduğunu en güzel bilen Allah onları öyle imtihan etmektedir. Fakirin imtihanı zenginin imtihanından daha kolaydır. Bunu önceki derslerimizde çok anlattık. Zenginin imtihanı elindekileri Allah’ın istediği gibi kullanmak, sarf etmektir. Fakirin imtihanı ise Allah’ın takdirine sabretmektir. Unutmayalım ki çevrelerinde gördükleri şımarık zenginlerin ellerindekine imrenip ona ulaşmak için bu dünyada her şeyini kaybedenler yarın öbür tarafta da her şeylerini kaybedeceklerdir. İşte Allah anlattı. Bunun gibi zenginlikleriyle şımaran nice servet sahipleri bir anda helâk olup, yıkılıp gitmişlerdir. Öyleyse kalıcı zenginlik âhiret zenginliğidir. Gerçek zenginlik kişiyi cennete ulaştıracak iman zenginliğidir, amel zenginliğidir, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşallah. İşte Allah bundan sonra bunu ortaya koyuyor:
81, 82. “Sonunda, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edecek kimsesi de yoktu; kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı dileyenler: “Demek Allah kullarından dilediğinin rızkını genişletip bir ölçüye göre veriyor. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkârcılar başarıya eremezler” demeye başladılar.” Evet, Allah’ı diskalifiye ederek kendisini hayata etkin zanneden, Allah’ın hayat programını reddederek kendi kendisine hayat programı yapmaya kalkışan, kendi değer yargılarını Allah’ın değer yargılarının önüne geçiren, elindekilerinin tamamının, hayatının kendisinden olduğunu iddia ederek Allah’la savaşa tutuşan o azgın, şımarık Karun’a ceza olarak Allah onu da sarayını da, saltanatını da yerin di-bine geçirdik diyor Rabbimiz. Bizim yıkımımız kendisine geldiği zaman da kendisini koruyup kurtaracak, kendisine yardım edecek bir ekibi, avenesi, topluluğu da yoktu. Bizzat kendisini koruyabileceklerden de değildi. Malı mülkü de, ekonomik gücü de, siyasal gücü de, avenesi, hizmetçileri de hiçbir işe yaramadı. Onun başına gelenleri gören, daha düne kadar ona imrenen, onun hayatını, onun debdebesini gözleri kazanmışçasına seyreden, onun yerinde olmaya can atan, onun gibi olmayı, onun sahip olduklarına sahip olmayı gönülden temenni eden insanlar dediler ki, vay demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletir, dilediklerine de daraltırmış ha! Demek ki Allah kimin için neyin hayırlı, neyin hayırsız olduğunu bilirmiş. Demek ki zenginlik kurtuluş sebebi, üstünlük sebebi değilmiş. Çok şükür ki Allah bize çok vererek azdırmamış, azmamızı istememiş. Eğer Rabbimiz bize lütfetmemiş olsaydı şimdi bizler de tıpkı onun gibi yerin dibine batırılanlardan olacaktık. Demek ki mesele zenginlik ya da fakirlik değilmiş. Demek ki iman açısından, takva açısından, başarı açısından zenginliğin, mal mülk sahibi olmanın hiçbir değeri yokmuş. Meğer in-kârcılar asla başarıya ulaşamazlarmış demeye başladılar, gerçeği an-layıverdiler. Yâni biz zannetmiştik ki dünya zenginliği gerçek başarıdır. Zenginler başarmıştır zannediyorduk. Fakat şimdi anladık ki bunun başarıyla hiç mi hiç ilgisi yok muş diyerek işin aslını anlayıverdiler. Keşke bu gerçeği her şeyi zenginlikte gören günümüz müslümanları da anlayabilmiş olsalardı. Evet Karun’un bu serveti karşısında gözleri kamaşan, aşağılık duygusuna kapılan insanların bu davranışları iyi değildir. Ama tabii burada şunu da söyleyelim, zenginler de fakirleri kıskançlığa sevk edecek bir tavır içinde olmaktan son derece sakınacaklardır. Zenginler varlıklarını yokluk içinde kıvrananlarla paylaşmasını bilmelidir. Oturduğu mahallede oturan gariban ailelerin çocukları yemeye ekmek bulamazken kendi çocuklarını ellerinde pasta, börekle dışarıya salmamalıdırlar. Fakir fukarayı imrendirecek tavırlardan sakınmalıyız. Onlara tepeden bakmamalıyız. Mallarımızdan ihtiyacımız kadarını kendimize harcayıp geri kalanları çevremizdeki fakir fukaraya ulaştırmanın onları kendi hayat standartlarımıza çekmenin, kendimizinkini de onlarınkine indirmenin çabası içine girmeliyiz. Cebimizdekilerin bi-ze ait olduğunu zannetmemeliyiz. Ben kazandım, ben buldum, bunlar benimdir dememeliyiz. Çünkü işte Rabbimiz anlattı bu bir helâk sebebidir. Fakirlerimiz de Allah’ın takdirine sabretmelidirler. Kendileri için zenginliğin mi, yoksa fakirliğin mi hayırlı olduğunu en güzel bilen Allah onları öyle imtihan etmektedir. Fakirin imtihanı zenginin imtihanından daha kolaydır. Bunu önceki derslerimizde çok anlattık. Zenginin imtihanı elindekileri Allah’ın istediği gibi kullanmak, sarf etmektir. Fakirin imtihanı ise Allah’ın takdirine sabretmektir. Unutmayalım ki çevrelerinde gördükleri şımarık zenginlerin ellerindekine imrenip ona ulaşmak için bu dünyada her şeyini kaybedenler yarın öbür tarafta da her şeylerini kaybedeceklerdir. İşte Allah anlattı. Bunun gibi zenginlikleriyle şımaran nice servet sahipleri bir anda helâk olup, yıkılıp gitmişlerdir. Öyleyse kalıcı zenginlik âhiret zenginliğidir. Gerçek zenginlik kişiyi cennete ulaştıracak iman zenginliğidir, amel zenginliğidir, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşallah. İşte Allah bundan sonra bunu ortaya koyuyor:
83. “Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.” İşte âhiret yurdu. İşte gerçek kurtuluşun, gerçek başarının yurdu olan cennet yurdu. Biz âhiret yurdunu yeryüzünde, Allah’ın arzında o arzın, o hayatın sahibi olan Allah’a karşı büyüklük taslamayan, Allah karşısında acizlik, muhtaçlık ve kulluk bilinci içinde olan ve yeryüzünde Allah’ın yasalarına, Allah’ın düzenine karşı gelmekten sa-kınan kimselere veririz diyor Rabbimiz. Malda, mülkte her şeyde Allah’ı söz sahibi bilen, hayatını Allah’ın istediği gibi yaşayan müttakıle-rindir âhiret yurdu. Gerçek âkıbet takva sahiplerinindir. Hem dünyada hem de âhirette gerçek başarı, gerçek üstünlük, gerçek kurtuluş müt-takılerindir.
84. “Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler.” Evet kim bir iyilik getirirse ona getirdiğinden daha üstün karşılık vardır. Ama kim de bir kötülük getirmişse ona da ancak yaptığı kadar bir ceza vardır. Kim muttaki olur ve takvasının gereği sâlih bir amelle gelirse ona işlediğinden daha güzeliyle, daha hayırlısıyla mukabele edilecektir. Evet anlıyoruz ki Rabbimiz bize merhametten yanadır. Allah kullarına zerre kadar haksızlıktan yana, zulümden yana değildir. Bakın amellerin katsayısı farklıdır. Rabbimiz mü’minlerin işledikleri sâlih amelleri zerre ağırlığınca bile olsa onu kat kat artırıyor ve kendi yanından çok büyük bir ecirler veriyor. Ama günâhkârların işledikleri gü-nahlar sadece kendi misliyle ceza görüyor. Gerçekten Allah kullarına karşı çok merhametlidir. Rabbimizin kullarıyla ilişkisi rahmet esasına dayanmaktadır. Kullarına yönelik ilişkilerinde kendisine rahmetini yaz-mıştır. Bakın iyilik yapanların iyiliklerinin karşılığını kat kat verirken, kötülük yapanlara sadece kötülüklerinin karşılığını veriyor. Kitabımızın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki o iyiliği yaparken kişinin taşıdığı ni-yetin derecesine göre bazen bire on, bazen bire yedi yüz, bazen da sonsuz mükafat verir. Evet iyiliğin katsayısı böyle iken kötülüklerin katsayısı da sadece bire birdir. Hattâ bir kötülük yapmaya niyetlenip de Allah korkusundan ötürü onu işlemekten vazgeçenlere bir iyilik yazılmaktadır. Yine bir iyilik yapmaya niyet edip de onu yapamayanlara da bir iyilik sevabı yazılmaktadır. Yine iyiliklerimiz kötülüklerimizi giderdiği halde kötülüklerimiz iyiliklerimizi gidermemektedir. Rabbimiz hep bizim lehi-mizde takdirde bulunuyor. Elhamdü lillah, elhamdü lillah.
85. “Ey Muhammed! Kur’an'a uymayı sana farz kılan Allah seni, döneceğin yere döndürecektir. De ki: “Rabbim, kimin doğrulukla geldiğini, kimin apaçık sapıklıkta olduğunu en iyi bilendir.” Ey peygamberim, Kur’an’a tabi olmayı, Kur’an’ı izlemeyi, Kuranı okuyup, anlayıp onunla hayatı düzenlemeyi, Kur’an’ı hayata geçirmeyi sana farz kılan Allah elbette seni bir dönüş yerine döndürecektir. Buradaki meab konusunda, dönüş yeri konusunda farklı şeyler söylenmiş. Kimileri bu meabın cennet olduğunu söylemişler. Elbette Rabbin seni cennete ulaştıracaktır şeklinde anlayanlar olmuş. Kimileri bu meabın kıyamet günü olduğunu söylemişler. Ölüm olduğunu söyleyenler olmuş. Ölüm sonrası diriliş olduğunu söyleyenler olmuş. Kimileri de elbette Rabbin seni sürüp çıkardıkları vatanına, Mekke’ye tekrar geri döndürecektir şeklinde anlamışlar. İmam Buhârî ve Nesai İbni Abbas efendimizden bunu rivâyet etmişlerdir. Rabbimiz peygamberine bir müjde vermektedir. Kur’an’ın sorumluluğunu üstlenmesi, Onu okuyup anlaması, Onunla Allah’ın istediği gibi hayatını düzenlemesi ve Onu Allah kullarına tebliğ etmesi karşılığında Rabbimiz ona bir vaadde bulunuyor. Tabii Rabbimizin efendimize vaadinin sadece âhiretle sınırlı olmadığını biliyoruz. Bu aynı zamanda dünyayla da alâkalı bir vaaddır. Hani sûrenin önceki âyetlerinde Mekke müşrikleri, ne yâni ey Muhammed? Şimdi biz senin getirdiğin hidâyete mi tabi olacağız? Senin istediğin gibi bir hayat mı yaşayacağız? Eğer öyle yaparsak biz yerimiz yurdumuzdan oluruz? Bizim makamlarımız, konumlarımız, koltuklarımız sarsılır diyorlardı. Senin istediğin gibi müslüman olursak dünyamız zindan olur diyorlardı da işte burada Rabbimiz buyurdu ki, ey peygamberin sana bu Kur’an’ı gönderen, sana bu mesajı kullarına ulaştırma görevini veren Allah elbette başarıya ulaştıracaktır. Elbette seni şu anda insanların hayal bile edemeyecekleri ulaşman gereken noktaya ulaştıracaktır. Evet demek ki Rabbimizin peygamberine ve tabii onun şahsında onun yolunun yolcularına hem dünyayla alâkalı bir vaadidir.
86. “Sen, sana bu kitabın verileceğini ummazdın. O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın inkârcılara yardımcı olma.” Evet ey peygamberim, hem sen bu kitabın sana indirileceğini ummuyordun, beklemiyordun. Senin bu işte bir dahlin olmaksınız sırf Rabbinden bir rahmet olarak indirildi bu kitap sana. Nasıl Rabbin rah-meti gereği sana böyle bir kitap göndererek seni şereflerin en büyüğüne ulaştırmışsa elbette hiç beklemediğin, ümit etmediğin bir ortamda Rabbin seni Mekke’ye tekrar döndürecektir. Veya az evvel ifade ettiğimiz gibi seni bu dünyada hiç kimsenin ulaşamayacağı başarıların zirvesine ulaştıracaktır. Bu işi yapacak olan Allah’tır. Sen Allah desteğindesin. Öyleyse: O halde sen asla kâfirlere arka çıkıp yardımcı olma. Sakın kâfirlere destek olma. Sakın kâfirlerle birlik olup onların yollarına, onların anlayışlarına, onların hayat programlarına yardımcı olma. Unutma ki Allah’ın sana gönderdiği bu kitabında istediklerinin azıcık dışına çıkman kâfirlere yardım anlamına gelecektir. Allah’ın sana gönderdiği bu kitabında tarif ettiği kulluğu yaşamaktan, bunu insanlara duyurmaktan göstereceğiz azıcık bir gevşeklik, onlara vereceğin azıcık bir taviz bilesin ki kâfirlerin işine yarayacaktır, kâfirlere yardım, kâfirlere arka çıkma anlamına gelecektir. İnsanlardan gelebilecek tehditler kar-şısında korkarak sakın kitabın istediği gibi bir kulluk sergilemekte geri adım atma.
87. “Allah'ın âyetleri sana indirildiğinde, sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine çağır, sakın putperestlerden olma.” Sakın ha sakın ey peygamberim, o kâfirler seni Allah’ın âyetlerinden alıkoymasınlar. Sen insanlarına Rabbine, Rabbinin kitabına, Rabbinin yoluna çağır, sakın o müşriklerden olma. Sakın bu kâfirler seni Allah’ın âyetlerine tabi olmaktan, Allah’ın âyetleri istikâmetinde bir hayat yaşamaktan, Allah’ın âyetlerini Allah kullarına duyurup tebliğ etmekten alıkoymasınlar, ayak bağı olmasınlar. Kâfirler ne kadar olurlarsa olsunlar, ne yaparlarsa yapsınlar, Allah varken desteğinde Allah’ın istediği hayatı yaşamak konusunda sana engel bilme onları. Sakın onların küfürlerine, şirklerine bulaşma. Tüm hayatınla ayrıl onlardan. Hayatının hiç bir bölümünde onlarla birlik olma. Ne imanın, ne düşüncen, ne amelin, ne kılık kıyafetin, ne sofran, ne eğitimin, ne hu-kukun, ne mala bakışın, ne kazanman harcaman, ne yatman kalkman, ne yiyip içmen onlarınkine benzemesin. Hiçbir konuda onlarla beraber olma.