Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Mâide Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

120 ayetSayfa 1 / 3
1. “Ey İnananlar! Akitleri yerine getirin. İhramda iken avlanmayı helâl görmeksizin, size bildirilecek olanlar dı­şında, hayvanlar helâl kılındı; Allah dilediği hükmü ve­rir.” Ey îman iddiasında bulananlar, eğer iddianızda samimiyseniz, eğer iddianızı eyleme dönüştürecek durumdaysanız o zaman gerek bu sûrede, gerekse başka sûrelerde Rabbinizin sizden istediği, Rabbi-nizin size duyurduğu akitleri yerine getirin. Gerek Rabbinize, gerekse birbirinize verdiğiniz sözleşmelerinize riâyet edin. Akid, ukud gerek ki­şinin Rabbiyle alâkalı, gerekse birbirleriyle alâkalı tüm sözleşmelerini kapsayan bir ifadedir. Rabbimiz bunlara karşı sâdık davranmamızı is-tiyor. Rabbimiz bizi insan yaratarak, bizi var ederek, bizi kendi varlığı­mızdan, bizi kendi varlığından haberdar ederek, bize akıl vere­rek, irade vererek, bizi muhatap kabul edip din göndererek, bize kitap ve peygamber göndererek bizden ahit almıştır. Bütün bunlar Rabbimizin bizimle ahitleşmesi anlamına gelmektedir. Bütün bu veri­lenlerin vericisinin kendisi olduğunu bilip inanmamız, bütün bunları sahibinin yolunda kullanmamız konusunda Rabbimiz bizden ahit al­mıştır. Fıtratımıza ters düşmememiz, kendimize yabancılaşmamamız konusunda bizden söz almıştır. Hayatımızı düzenleyecek tek Rab, kendisine kulluk edilecek tek İlâh oluşu konusunda, kendisinden baş­kalarını dinlemememiz konusunda bizden ahit almıştır. İşte bu ahitle­rimize sâdık kalmamızı istiyor. Rab, Melik ve İlâh olarak sadece ken­disini dinlememizi, sadece kendisine kulluk etmemizi istiyor. Bir de in­sanlara verdiğimiz sözlerimize, ahitlerimize riâyet etmemizi istiyor. Ev­lilik sözleşmeleri, ticari sözleşmeler, siyasal sözleşmeler, her tür söz­leşmeler. Tüm sözleşmelerinize sâdık davranın böylece îman iddiala­rınızı ispat edin bu-yuruyor. Size bu sûrede okunanlar, açıklananlar dışında dört ayaklı ot­layan tüm hayvanlar size helâl kılınmıştır. Ama ihramlıyken avlanma­nız bunun dışındadır. İhramlıyken avlanmanız helâl değildir. Hac için Mîkat mahallinde hac elbiselerinizi giydiğiniz andan itibaren bu helâl olan hayvanlarla avlanmanız yasaktır. Bunlar ancak size ihramlıyken avlanmayı helâl saymamanız şartıyla helâl kılınmıştır. Bilesiniz ki Al­lah yarattıkları konusunda dilediğini hükmeder, dilediği hükmünü ko­yar. Çünkü O verdiği her hükümde, sizin adınıza aldığı her kararında, koy-duğu her yasağında, her yasasında hikmet sahibidir. Yaptığı her şeyi mutlak bir hikmetle yapandır. Ve kul olarak size düşen de sadece O’-nun yasalarına teslimiyettir. Teslim olun Rabbinizin sizin adınıza al­dığı kararlara ve O’nun istediği gibi bir hayat yaşayın. Böylece O’na îman iddialarınızı boşlukta bırakmayıp ispat etmiş olun.
2. “Ey İnananlar! Allah'ın nişanelerine, hürmet edilen aya (Kâbe'ye) hediye olan kurbanlığa, gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rab'lerinden bol nîmet ve rıza talep ederek Beyti Haram'a gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin. İh­ramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haramdan menettiği için bir topluluğa olan kininiz, aşırı gitmenize sebep olmasın; iyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaş­mayın. Allah'tan sakının, Allah'ın cezası şiddetlidir.” Ey îman edenler, Allah’ın şiarlarına, Allah’ın sembollerine, Al­lah’ın sınırlarına, haram olan aya, kutsal aya, haram olan aylarda sa­vaşıp kan dökmeye, kurbanlık hayvanlara, Kâbe’ye adanmış kurbanlık hayvanlara ve onlardaki gerdanlıklara, yâni Kâbe’ye kurbanlık olarak adandığı bilinsin diye boyunlarına gerdanlık nişanesi asılmış hayvan­lara ve de o hayvanların sahiplerine hürmet edin. Onlara saygısızlık etmeyin. Onlara saldırmayın. Onları helâllemeden yana bir tavır ser­gilemeyin. İşte bunlar, burada sayılanlar, kitabımızın başka âyetle­rinde sayılanlar Allah’ın şiarlarıdır, Allah’ın şeairidir, Allah’ın sembolle­ridir. Sakın ha Allah’ın şiarlarını yok etmeden yana, hürmetini ihlâl et­meden yana, helâl saymadan yana bir tavır sergilemeyin. Biliyoruz ki her dinin, her inanç sisteminin, her siyasal sistemin kendisine özgü şiarları, sembolleri, düşünce biçimleri, akıde şekilleri vardır. Bir alâmet, bir görüntü, bir sembol, bir amblem ki görülür görül-mez hemen akıllarda o sistemi çağrıştırıyorsa, işte o, o sistemin sem­bolüdür, o sistemin dokunulmazıdır. Resmi bayraklar, paralar, ünifor­malar, tapınaklar, Mescitler, Kiliseler, Havralar, Haç, orak çekiç belli dinlerin, belli ideolojilerin, belli sistemlerin, devletlerin saygın, doku­nulmaz sembolleridirler. Bunlara karşı yapılacak bir saygısızlık o sis­teme karşı yapılmış bir saygısızlık anlamına gelir. İşte görüyoruz, dün de, bugün de Allah’a küfretmek isteyenler, Allah’a hakaret etmek iste­yenler hep O’na ait olan sembollere, O’na ait olan şiarlara saldırmak­tadırlar. Kahrolsun şeriat teraneleri atanlar, Allah’ın şeriatını, Allah’ın yasalarını, Allah’ın dinini lânetleyenler başka değil sadece Allah’a düşman kesilmekte, Allah’la bir savaş vermektedirler. Öyle değil mi? Allah’a küfredemeyenler, bunu beceremeyenler O’nun dinine, O’nun âyetlerine, O’nun sembollerine küfretmektedirler. İşte aynen bunlar gibi Rabbimizin de sembolleri vardır. Varlığı Allah’ı ve O’nun dinini, O’nun sistemini çağrıştıran ezan gibi, namaz gibi, hac gibi, Kâbe gibi, mescid, cuma, bayram, Safa, Merve, say, Arafat, Mina, Müzdelife, kurban, tesettür, Allah’ın istediği hayat, Al­lah’ın emirleri, Allah’ın yasakları, Allah’a Allah’ın istediği saf kulluğu gösteren işaretler, izler, alâmetler. Bunlar ve kitabımızın değişik yerle­rine anlatılanlar Allah’ın şiarlarıdır. Her şiarın, her sembolün kendisine göre sembolize ettiği, çağrıştırdığı bir hakikat, bir mesaj vardır. Onun içindir ki o sembollerin ortadan kaldırılması, değiştirilmesi o hakikatin ortadan kaldırılması anlamına gelecektir. Onun içindir ki Rabbimiz bu sembollerini helâlle-meden yana, onların varlıklarını ortadan kaldırma­dan yana, onların içini boşaltıp, işlevlerini bitirmeden yana bir tavır almayın buyuruyor. Namazı, haccı, Allah’ın istediği hayatı, Allah’ın istediği kulluk birimlerini korumadan, onları ihya etmeden, onları yüceltmeden yana bir tavır almamızı istiyor. Kitabımızın bir başka âyetinin beyanıyla işte kalplerin böylece takvaya ulaşacağı anlatılır. Evet işte takvanın işareti, takvanın göstergesidir bu. Kim bu Allah sembollerine, bu Allah işaret­lerine saygılı olursa bu onun kalbinde takva olduğunu gösterir. Bu Al­lah âyetlerine, Allah nişanelerine, görülünce Allah’ın hatırlanacağı bu Allah sembollerine saygılı olmayanların da kalplerinde takvanın olma­dığı anlaşılacaktır. Öyleyse Müslümanlar, Allahu Teâlânın kıyamete kadar Müslü­manlara şeair olarak bildirdiği namazı, haccı, kurbanı, bayramı, ca­mi-yi, mescidi, cumayı, Kâbe’yi, tesettürü, Allah’ın istediği hayatı sü­rekli ayakta tutmak ve onlara sahip çıkmak zorundadırlar. Birileri bunları elimizden almak, bunların içini boşaltmak, bunların fonksi­yonlarını yok etmek savaşına girseler de Müslümanlar bunlardan vazgeçmemek zorundadırlar. Bunlara var güçleriyle sahip çıkmak zorundadırlar. Bilinçli olarak varlığı Allah’ı hatırlatan bu şiarları yok etmeye çalışanlarla bilinçli olarak bizler de savaşmak zorundayız. Birilerinin bu sembollere müdahalesine izin vermediğimiz gibi kendimiz de içerden bunları kaldıracak, bunların içini boşaltıp şekilden ibaret bir hale getirecek bir müdahalede bulunmamalıyız. Namazı içini boşaltıp sadece şekilden ibaret bir hareketler manzumesine dönüştürmemeliyiz. Haccı anlamını yitirip tüm hayatı düzenleyici fonksiyonunu kaybedip, Kâbe’den, Arafat’tan, Safa’dan, Merve’den, say den, İbrahim (a.s)’dan, Hacer anamızdan bağımsız sadece turistik bir seyahate dönüştürmemeliyiz. Ezanın Allah’a boyun bükmeye çağırıcı fonksiyonunu yitirip sadece bir bağırıp çağırma haline getirmemeliyiz. Orucun anlamını yitirip sadece bir perhiz ameliyesi haline sokmamalı­yız. Cumanın hayatı düzenleyici yasaların ilân edildiği haftalık bir şûrâ oluşunu kaybedip içini boşaltmayın. Ve yine bu Allah şiarlarından olarak kutsal aylara, haram ay­lara saygısızlık yapmayın. Onların hürmetlerini ihlâl etmeyin. Bu ay­larda savaşıp kan dökmeye kalkışmayın. Bu aylarda hacca gelen in­sanları rahatsız etmeyin. Yine Allah’a, Allah adına Kâbe’ye adanmış kurbanlıklara saygısızlık etmeyin. Haccı bitirip de ihramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Ama ihramlıyken avlanmanız gibi kimi helâller geçici bir süre bir imti­han sebebiyle yasaklanmıştır. Sizi Mescid-i Haram'dan menettikleri için, zulmederek sizi oradan çıkardıkları için sakın bir topluluğa olan kininiz, onlara aşırı gitmenize sebep olmasın. Onlara olan düşmanlı­ğınız sakın sizi onlara karşı saldırgan hale getirmesin. Düşmanlarınız bile olsalar onlara karşı Allah’ın istediği gibi davranmaktan vazgeçme­yin buyurarak Rabbimiz burada en güzel bir ahlak ilkesi vazediyor. Sizler ey Müslümanlar zulme maruz kalmış olsanız bile asla zulmet­meyin. Çünkü Müslüman asla zulmedemez. Hiçbir gerekçe adına Müslüman zulmedemez. Hele hele Allah adına hiçbir zaman zulme­demez. Çünkü Müslümanın hayatında egemen varlık Allah’tır. Müslüman hayatının tümünde Allah’ı söz sahibi bilmiş, Allah’ı velî kabul etmiş ve tüm hayatında O’nun kararlarını uygulamaya inanmış kimsedir. Ve inandığı Allah da hiçbir dış baskı olmaksızın kendi rahmet ve merhameti gereği zulmü kendisine haram kılmış bir Allah’tır. Şimdi yeryüzünde Allah adına adâleti gerçekleştirmek için ayağa kalkmış bir Müslüman gerekçesi ne olursa olsun nasıl zulme­debilir? Öyleyse ey Müslüman kullarım, iyilikte, takvada, Allah’a kul­lukta, Allah’ın emirlerini yerine getirmekte, yeryüzünde Allah’ın istediği hayatı gerçekleştirmede ve fenalıklardan, kötülüklerden, zulümlerden, Allah’ın istemediği tavırlardan sakınmakta birbirlerinizle yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın. Allah'tan sakının, unutmayın ki Allah'ın cezası şiddetlidir. Evet takvayı icra etme, Allah’ın istediği kullukları icra etme, iyilikleri ger­çekleştirme konusunda birbirlerinizle dayanışma içinde olun. Allah’ın emirlerine uyma konusunda bir fıtrat şuuru içinde olun. Tüm iyilerin ve iyiliklerin yanında ve desteğinde yer alın. Ama zinhar kötülerin ve kö­tülüklerin destekçisi olmayın. Kötülük yolunda, günah ve zulüm yo­lunda yardımlaşmayın. Evet iyiliğe karşı iyilik kolaydır, ama kötülüğe karşı iyilik, kötülere, kötülük sahiplerine karşı iyilik zordur. Unutmayın ki siz onlar­dan farklısınız. Siz Müslümansınız. Siz Allah’a teslim olmuş insanlar­sınız. Siz yeryüzünde Allah adına hareket eden kimselersiniz. Sizin hayatınızda belirleyici unsur, hakim unsur Allah’tır. Sizin hayat prog­ramınızı belirleyen varlık, yeryüzünde zulmü kaldırmak onun yerine adâleti tesis etmek isteyen varlıktır. Siz yeryüzünde bunun için varsı­nız. Sizin varlık sebebiniz budur. Unutmayın ki sizin bu dünyada varlık sebebiniz zulmü onaylamak, zulmü yerleştirmek değil onun kökünü kazımak ve onun yerine Allah’ın istediği adâleti ikame etmektir. Öy­leyse muttaki davranın. Rabbinizin koruması altına girin. Rabbinize karşı sorumluluklarınızın bilincinde, kulluklarınızın farkında olun. Eğer böyle takva içinde bir hayat yaşar, Rabbinize karşı duyarlı olmayı be­cerebilirseniz, işte o zaman her tür zulümden uzak kalmayı da bece­rebilirsiniz.
3. “Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler, canları çıkmadan önce kesmemişseniz, boğulmuş, bir ye­rine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanları dikili taşlar üzerine boğazlananlar ile fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fâ-sıklıktır. Bugün, inkâr edenler sizi dininizden etmekten umutlarını kesmişlerdir, onlardan korkmayın, benden kor­kun. Bugün, size dininizi bütünledim, üzerinize olan nî­metimi tamamladım, din olarak sizin için İslâmiyet'i be­ğendim. Açlıktan darda kalan, günaha kaymaksızın yiye­bilir. Doğrusu Allah bağışlayandır, merhametli olandır.” Önceki sûrelerde de ifade edildiği gibi akmış kan, hınzır eti ve Allah adına değil de Allah’tan başka varlıklar adına ki bu varlıklar kim olurlarsa olsunlar, ne olursa olsunlar, ister melekler, ister peygam-berler, ister salih kişiler, isterse tâğutlar olsunlar bunlar adına kesi­lenler, ya da bunların adı anılarak kesilen hayvanlar haram kılınmıştır. Çünkü sadece Allah adına ve Allah adı zikredilerek, besmele çekile­rek kesilen hayvanlar helâldir. Allah’ın hakkı asla başkalarına devre­dilemez. Böyle Allah’a yetki sınırlaması getirerek, Allah’ın hakkını gasp ederek başkalarına vermek zulümdür, şirktir. İşte müşrikler hayvanlarını putperestçe birtakım semboller üzerine kesiyorlardı. Onlar adına, onlara adamak üzere ya da bizzat onların adlarını zikrederek kesiyorlardı. Bunların tamamının haram ol­duğunu haber veriyor, Rabbimiz. Peki, acaba şimdi bu iki hayvanın birbirlerinden ne farkı var da birisi yeniyor, diğeri haram kılınıyor? Arkadaşlar, iki koyun var ikisi de aynı bahçede otlamış, aynı şeyleri yiyip içmiş, aynı havayı teneffüs et-miş, aynı güneşte ısınmış. Ve iki de bıçak var ki, aynı çelikten ya­pıl-mış, aynı usta tarafından su verilmiş. Ve iki insan var ki aynı sa­bunla ellerini yıkamışlar. Birisi Allah adına, Allah adını zikrederek ke­siyor, ötekisi de Allah’tan başka bir varlık adına kesiyor. Bunlardan bi­risine Allah temizdir derken ötekisine pis diyor. Burada akıl duruyor. Allah yasaları aklî gerekçelere indirgenemiyor. Burada îman geçerlilik kazanıyor. Aklen illetini anlayamamış olsak da Allah’a teslim olmuş bir Müslüman olarak Rabbimizin bizim hakkımızda mutlaka hayırlıyı em­rettiğine gönülden îman ediyor ve Rabbimizin dilediği gibi bizi imtihan ettiğine güvenimizi ortaya koyuyoruz. Biliyor, inanıyor ve güveniyoruz ki Rabbimiz sonsuz hikmet sahibidir ve O’nun bize yönelik tüm emir ve yasakları bir hikmetin ürünüdür. Ama bazen bizler bunu kavraya­mamaktayız. Bunlardan başka canları çıkmadan önce kesmeye yetişemediği­niz kendiliğinden ölmüş hayvanlar, ip veya benzeri şey­lerle boğulmuş, taş veya sopa ile bir yerine vurularak öldürülmüş hay­vanlar, dağ veya yüksek bir yerlerden düşüp yuvarlanarak ölmüş hay­vanlar, bir başka hayvan tarafından süsülerek öldürülmüş hayvanlar, vücudunun bir kısmı yırtıcı hayvan tarafından yenmiş, bunun için öl­müş hayvanlar da haram kılınmıştır. Ancak bu durumda olan hayvan­lardan bir canlılık alâmeti görüp de ölmeden önce yetişip kestikleriniz müstesnadır. Onlar helâldir. Yine nusub üzerine, dikili taşlar üzerine kesilen hayvanların et­leri de size haram kılınmıştır. Nusub cahilliye döneminde müşriklerin kendilerine tapındıkları ve üzerlerinde kurban kestikleri taşlardır. Evet böylece putlara sunulan hayvanların etleri de haramdır. Yine birtakım fal oklarıyla kısmet aramanız, gelecek belirleme-ye kalkışmanız da size haram kılındı. Geleceğe ilişkin zar kullanarak, zar atarak hayır şer belirlemeniz, haram helâl tespit etmeniz, iyi kötü, uğurlu uğursuz saymanız, tahminde bulunmanız, kehanette bulunma­nız size haram kılındı. Müşrik Araplar üzerlerinde “Rabbim bana em­retti” “Rabbim bana yasakladı” gibi yazılar bulunan okları çevirirler ve böylece gelecek belirlemeye, gaybı taşlamaya çalışıyorlardı da Rab-bimiz bunu da yasaklayıverdi. Bunlar fısktır, bunlar Allah yolundan sapmadır buyuruverdi. Çünkü bu da Rabbimizin hukukuna bir teca­vüzdür. Allah âyetlerine sormadan, Allah yasalarına başvurmadan hak bâtıl, iyi kötü, haram helâl belirlemek mümkün olmadığı gibi, aynı za­manda bu Allah’a karşı, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın dinine karşı bir zulümden başka bir şey değildir. Hayatın programlarını Allah’a, Al­lah’ın kitabına sormayarak başka yerlere, başka usullere soranların tamamı Allah’a yetki sınırlaması getirmiş, Allah’ın haklarını gasp etmiş zâlim ve müşriklerdir. Bugün, inkâr eden kâfirler sizi dininizden etmekten umutlarını kesmişlerdir. Sizin dininizi terk edip kendilerine uymanızdan ümitlerini kesmişlerdir kâfirler. Artık sizler de onlardan korkmayın. Onlar karşı­sında azlığınızdan, azınlığınızdan ötürü bir eziklik yaşamayın. Benim desteğimde uzun süren bir kulluk sabrınızdan dolayı sizi ve dininizi bozguna uğratma konusunda, size karşı galip gelme konusunda kâ­firlerde hiçbir ümit ışığı kalmamıştır. Her şeye rağmen Müslümanca bir hayata direnmeniz, her şeye rağmen eski cahiliyeye dönmeme ka-rarlılığınız kâfirlerin ümitlerini inkisâra uğratmıştır. Artık bu âyetlerin indiği şu dönemden itibaren onlardan değil benden korkun. Kâfirler karşısında artık îmanlarınızın izzet ve şerefini takının. Onlardan hiç çekinmeden kendi inancınızı, kendi hayat tar-zınızı, kendi sisteminizi uygulayın. Sakın ha bu kâfirler karşısında bir ezilmişliği, bir aşağılık duygusunu soluklayarak onlar hatırına kendi değerlerinizden vazgeçmeye kalkışmayın. Sadece Bana güvenin, sa­dece Benden çekinin, sadece Benim beğenime yönelin. Sadece Be­nim güvencem altında olun. Korkulması, güvenilmesi gereken güç kaynağınızın bilincine erin. Benim korumam ve güvencem altında ol­duğunuzu unutmayın. Benim gönderdiğim doğruları yaşama konu­sun-da Benden başka hiç kimseden çekinmeyin. Unutmayın ki utanıl­ması, korkulması, çekinilmesi gereken birisi varsa o da Benim. Bugün size dininizi bütünledim. Bugün sizin dininizi kemale er­dirdim. Dininizin helâllerini, haramlarını açıklayarak sizin için onu ol­gunluğa ulaştırdım. Dininizi tüm dinlere, sisteminizi tüm sistemlere üstün gelecek özelliklerle donattım. Böylece üzerinize olan nîmetimi tamamladım, din olarak sizin için İslâmiyet'i seçip beğendim. İslâm’ı, teslimiyet dinini sizin için hayat programı yaptım. Teslimiyet dini olan İslâm’ı sizin için yaşam tarzı olarak belirledim ve sizin için sadece bundan razı oldum. Âl-i İmrân sûresinin beyanıyla söyleyecek olursak, kim teslimiyet dini olan İslâm’dan başka bir din, İslâm’dan başka bir hayat tarzıyla Bana gelirse asla ondan razı olmayacağım. Sizin Bana karşı konumunuz kayıtsız şartsız teslimiyettir. Bugün sizin dininizi tamamlayıp kemale erdirdim, diyor Rab-bimiz. Dinimizin tamamlandığını anlatan bu âyet kimi rivâyetlere göre daha önceden nâzil olmuş ve Rasulullah Efendimizin veda haccı es­nasında Îlân edildiği, kimi rivâyetlere göre ise hicretin 10. yılında Ra-sulullah Efendimizin vefatından 80 küsur gün önce Zilhiccenin 9. günü nâzil olmuştur. Böylece Rabbimizin insanlığa son seslenişi ol­muş ve vahiy burada noktalanmıştır. Kim ki günaha kaymaksızın, günaha koşmaksızın, kendisini gö­nüllü günaha atmaksızın istemeyerek hayati bir zaruretten dolayı mecbur kalırsa bu haram olan şeylerden yiyebilir. Öyleyse unutmayın ki bu yasaklar sizleri aç bırakıp öldürmek için değil, Rabbinize teslimi­yetinizi denemek içindir. Rabbinizi ne kadar ciddiye aldığınızı dene­mek içindir. Darda kalıp mecbur olduğunuz zaman Rabbiniz sizi öl­dürmek istemez. Rabbiniz sizi zora koşmak istemez. Doğrusu iyi ni­yetinize karşılık Allah sizi bağışlayandır, merhametli olandır.
4. “Ey Muhammed! Sana, kendilerine neyin helâl kılındı­ğını soruyorlar, de ki: "Size temiz olanlar helal kılındı; Allah'ın size öğrettiği üzere alıştırıp yetiştirerek öğrettiği­niz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın. Allah’tan sakının, doğrusu Allah he­sabı çabuk görür.” Ey peygamberim, sana nelerin helâl olduğunu soruyorlar. Sen de ki, temiz olanlar, tayyib olanlar size helâl kılındı. Pis olmayan, ha­bis olmayan yiyecekler size helâl kılındı. Arkadaşlar, kitabımızda et­raflıca haramlar anlatılır ve bunun dışında kalanların helâl olduğu be­lirtilir. Haramlar bellidir, bunların dışında kalanlar ise helâldir. Bunun tamamen aksine burada bu soruyu soranlar kendilerine geniş çaplı bir helâller listesi sunulmasını bekliyorlardı. Ama Rabbimiz haramların listesini ayrıntılı olarak vermesine karşılık bunların dışındakilerin helâl olduğunu anlatarak kullarına geniş bir dünya nîmetlerini sunuverdi. Yâni aslında dinimizde helâllere delil istenmez, haramlara delil istenir. Ama dikkat ederseniz soruyu soranlar ters bir mantıkla helâller neler­dir diye soruyorlar. Rabbimiz ise bunun tam tersini yaparak, haramları belirterek soranların yanlışlıklarını ortaya koyuveriyor. Yâni aslında bu soruyu soranlar farkında olmadan kendi kendilerini zincire vurmak is­tiyorlardı. Çünkü eğer onların istedikleri gibi Rabbimiz tarafında helâl­ler belirtiliverilmiş olsaydı gerçekten bizim işimiz çok zorlaşacaktı. Evet, size tayyib olanlar helâl kılındı. Pekiyi bu tayyibi kim belir­leyecek? Yâni nelerin tayyib nelerin habis olduğunu, nelerin temiz nelerin pis olduğunu kim söyleyecek? Önceki derslerimizde de ifade ettiğimiz gibi iyinin kötünün, haramın helâlin, tayyibin habisin tespi­tin-de söz sahibi Allah ve Resûlüdür. Bu konularda kıstas vahiydir. Bu konuda insanlar, toplum ölçü değildir. Çünkü tüm dünya insanlığı toplansa hiçbir zaman yarını, yarınları hesap edemeyecekleri gibi kâi­nât planında düşünme gücüne, imkânına da sahip değillerdir. Sonra zaafları, ihtiyaçları, kusurları olan varlıkların iyi kötü, ha­ram helâl, doğru yanlış yasaları belirleme yetkileri olamaz. Söyleseni-ze, bir alkoliğe alkolün iyi mi yoksa kötü mü olduğunu nasıl belirletebi-lirsiniz? Bir hırsıza sorsanız hırsızlık iyi midir, yoksa kötü mü diye, ne cevap alırsınız? Bir zinâkâra zinânın hayır mı, yoksa şer mi olduğunu sorsanız, ne diyecektir? Hayır hayır, hak bâtıl konusunda, hayır şer konusunda, iyi kötü konusunda, doğru yanlış konusunda sorulacak makam insanlar değildir, bu konularda sorulacak makam Allah ma­kamıdır. Allah’a sorarsanız doğruyu bulursunuz başka çareniz yoktur. Şehvet sahibi, cehalet sahibi, içgüdü sahibi olanlara bunları sorarsa­nız, bu konuları, hayatın programını onlara belirletmeye kalkışırsanız kesinlikle kötülüklere, bâtıllara, pisliklere düşmek zorunda kalacaksı­nız. Ama eğer doğru adrese müracaat ederseniz, zaafları olmayan, ihtiyacı olmayan, eksikliği noksanlığı olmayan, cehaleti olmayan, bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olan, tüm güzellikler, tüm doğru­luklar kendisinden olan Allah’a sorarak hayat programı yaparsanız kesin doğruya ulaşacaksınız, demektir. Allah’ın size öğrettiği bilgiyle eğitip öğrettiğiniz köpek, kuş ve benzeri av hayvanlarının sizin için avladıkları hayvanları yemeniz size helâl kılınmıştır. Eğer o av hayvanı avı yememişse öldürmüş bile olsa onu yiyebilirsiniz. Yok eğer tuttuğu o avdan yemişse artık siz onu yi­yemezsiniz. Çünkü o onu sizin için değil kendisi için tutmuştur. O hay­vanların ava gönderildiğinde gitmesi, gönderilmediğinde gitmemesi ve de yakaladığını yememesi onların eğitilmiş olduğunun delilidir. Böyle bir av hayvanını avın üzerine gönderirken besmele çekmek zorunda olduğumuzu da unutmamalıyız. Ve tüm hayatınızda, tüm eylemleri­nizde takvalı olun. Hep Allah kontrolünde olduğunuzun bilincinde olan. Yaptıklarınızın tümünü O’na lâyık yapmaya çalışın. Kesinlikle bilesiniz ki O’nun hesabı çok süratlidir. Amellerinizin karşılığını çabucak veren, çabucak defterlerinizi dürendir Allah.
5. “Bugün, size temiz olanlar helâl kılındı. Kitap verilenle­rin yemeği size helâl, sizin yemeğinizde onlara helâldir. İnanan hür ve iffetli kadınlar ve sizden önce kitap veri­lenlerin hür ve iffetli kadınları zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehirlerini verdiğiniz taktirde size helâldir. Kim îmanı inkâr ederse, şüphesiz amelleri boşa gider. O, âhirette de kaybedenlerdendir.” Bugün size temiz olanlar ve kitap ehlinin yemekleri, onların kes­tikleri hayvanlar da sizin için helâl kılındı. Onların yemekleri size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Onların kestikleri hayvanların etleri size, sizin kestikleriniz de onlara helâl kılındı. Onlar sizinle birlikte, sizler de onlarla birlikte yiyebilirsiniz. Ama dikkat ederseniz başta tüm tayyib olanlar, tüm temiz olanlar size helâl kılındı diyerek bir tekrar buyuruldu. Bundan anlıyoruz ki eğer ehl-i kitap tertemiz yiyeceklerin içine bir kısım haramları karıştıracak olurlarsa, sofrada içki, domuz bulunduracak olurlarsa veya inandıkları Allah adını anmadan, ya da Allah’-tan başkalarının adını anarak hayvan kesiminde bulunacak olurlarsa o zaman onların bu yiyecekleri mü’minlere helâl olmayacak­tır. Değilse eğer bir haram katkıları yok ve de kesimlerinde Allah adını anmışlarsa onların yiyecekleri mü’minlere helâldir. Yine son kitaba, son elçiye îman etmiş muhsana olan iffetli mü’min kadınlar ile ve ehl-i kitap olan yahudi ve hıristiyanların hür ve iffetli kadınlarıyla kendilerine mehirlerini vermeniz, kendilerine malî güvencelerini sağlamanız ve onlarla ve onlarla gayri meşru yollardan ilişki kurmamanız, onları dost tutmamanız kayd u şartıyla onlarla ev­lenmeniz size helâl kılındı. Ya da bunun bir başka manası da şöyle olacaktır: Onlarla ev­lenerek iffetinizi korumanız, açıktan zina etmemeniz kayd u şartıyla mehirlerini vererek onları nikâhlamanız size helâl kılınmıştır. O zaman anlayacağız ki onlarla evlenme izni bu şartlara bağlı olarak verilmiştir. Mü’minler böyle zor durumlarda kaldığı zaman ancak onlarla evlene­bileceklerdir. Onları dost tutarak günaha girmektense evlenmek daha iyidir deniyor. Tıpkı onların yiyecekleri konusundaki şart onların ka­dın-larıyla evlenme konusunda da zikredilmiş oluyor anlıyoruz Allahu âlem. Mehirleri verilecek ve de onlarla meşru olmayan yollarla gizli dostluklar kurulmayacak. Yâni o kadınlar cinsel sömürüye alet edil­meyecektir. İşte böylece anlıyoruz ki kitap ehlini öteki kâfirlerden ve müş-rik­lerden ayrı tutuyor Rabbimiz. Bunun sebebi bozulmuş da olsa bir îmanı küfür ve şirkten, bozuk da olsa bu îman sahiplerini öteki îman-sızlardan üstün tutuyor Rabbimiz. Bir zamanlar bunlar da mü’mindiler. İçki ve domuz eti Tevrat ve İncil’de de yasaktı. Sonradan hain ellerin reformize faaliyetleriyle Tevrat ve İncil tahrif edilmiştir. Bir zamanlar insanların hayatına yön veren hıristiyanlık ve yahudilik sonradan hayata hiçbir etkinliği kalmayan felsefî bir din haline getirilmiştir. Dinden ziyâde felsefî bir ekole dönüştürülmüştür. Onun içindir ki bugünkü ya-hudilik ve hıristiyanlık müntesiplerini doyuramamakta, tatmin edeme-mektedir. İşte görüyoruz, adamlar hem yahudiler, hem hıristiyanlar, hem dinleri var, hem kitapları var; ama bir türlü inanç yönünden do­yuma ulaşamamakta ve tatmin için her şeye koşmaktadırlar. Korkunç bir do-yumsuzluk içinde kıvranmaktadırlar. Ama buna rağmen, bozuk ta olsa bir îman sahibi olmaları se­bebiyle Rabbimiz onları diğer kâfirlerden üstün tutmaktadır. Bunların tefessüh etmiş imanlarını bile Rabbimiz kale alıyor, değerlendirmeye tabi tutuyor ve bu adamların kestiklerinin yenebileceğini, kadınlarıyla evlenebileceğini söylüyor. Nitekim bu âyetlerin nüzûlüyle sahâbe-i kiram efendilerimiz Rasulullah Efen­dimize sordular: “Ey Allah’ın Resûlü bu nasıl olur? Ya-ni bizler bu adamların kadınlarıyla nasıl evlenebiliriz? Rabbimiz kitabında bu adamların kesin kâfirler olduklarını söylemiyor mu?” dediler de Allah’ın Resûlü cevaben şöyle buyurdu: “Îmanı inkâr edenin ameli boşa gitmiştir.” Evet, iman inkâr edilmez. Yâni sizler bu adamların bozulmuş da olsa îmanlarını inkâr edemezsiniz. Anladı­nız değil mi? Şimdi şu eh-l-i kitabın bozulmuş îmanını bile inkârdan menedilen bizler acaba karşımızdaki mü’miniz diyenlerin îmanlarını nasıl inkâr edeceğiz? Nasıl tekfir edeceğiz onları? Nasıl diyebileceğiz onlara siz mü’min değilsiniz diye? Nereden alacağız bu cesareti? Bi­zim mezhebimizden değiller diye, bizim meşrebimizden değiller diye, bizim bildiklerimizi bilmiyorlar diye, bizim gibi düşünmüyorlar diye bu insanlara nasıl kâfir damgası vuracağız? Allah mü’minlere insaf ver­sin, basiret versin, başka ne diyelim? Karşılarındaki kişi bar bar ben müslümanım diye bağırıyor, kendisini bir imana izafe ediyor, kendisini kitaba ve peygambere izafe ediyor, ama birileri de buna rağmen onu tekfir etmeye, kâfir saymaya çalışıyor. Halbuki bizler birilerini kâfir ilan etmekten çok onları Müslümanlaştırmakla mükellefiz. Unutmayalım ki insanları tekfir çok kolaydır, ama onları Müslümanlaştırmak zordur. Bu, gayret ister, çaba ister.
6. “Ey İnananlar! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dir­seklere kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip topuk ke­miklerine kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüpseniz yı­kanıp temizlenin; şâyet hasta ve yolculukta iseniz veya ayak yolundan gelmişseniz yahut kadınlara yaklaşmışsanız ve su bulamamışsanız temiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinizi, ellerinizi onunla meshedin. Allah sizi zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan nîmeti tamamlamak ister ki şükredesiniz.” Bu âyete abdest âyeti diyorlar, ama benim anladığım bu âyet abdest âyeti değildir. Çünkü bu âyetler kitabımızın son inen âyetleridir ve bu döneme kadar Müslümanlar hep abdest alıp namaz kılıyorlardı. Onun içindir ki bu âyet abdest âyeti değil, belki teyemmüm âyetidir. Rabbimiz buyuruyor ki ey îman edenler, namaz kılmak istediğinizde abdestiniz yoksa yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da yıkayın. Böyle bir anlayış vardır. Ayakların baştan önceki emirlere atfedildiği bir anlayış. Bir de şöyle bir anlayış vardır: Yüzlerinizi ve dirseklere ka­dar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin, ayaklarınızı da. Bu anla­yışa göre ayaklar hemen kendisinden önceki emre atfedilerek başları­nızı meshedin, ayaklarınızı da meshedin anlamı tercih edilmiştir. İşte bu iki kıraat farlılığından, bu iki anlayış farklılığından ötürü belki Sünnî dünya ile Şia dünyası arasında en büyük fıkhî ihtilâflardan birisi vaki olmuştur. İhtilaf kıraat farklılığından kaynaklanmıştır. Sünnî anlayışta bu “Erculeküm” kelimesi kendisinden önceki meshi emre­dilen baş kelimesine atfedilerek meftuh okunurken, Şia anlayışında ise bu kelime hemen kendisinden önceki meshi emredilen baş keli­mesine atfedilerek “Ercüliküm” şeklinde okunmuştur. Şia, Zeydîler, Caferîler, Taberî, İbni Abbas, Enes, Ali (r.a) bu anlayışı tercih ederek çıplak ayakların da meshedilmesini kabul et­mişlerdir. Sünnî yorum ise bu ifadenin bir önceki emre atfedilmesini tercih ederek çıplak ayakların yıkanması gerektiğini kabul etmişlerdir. Bunlardan her iki yorum da Kur’an’a dayanan, her ikisi de delilleri olan yorumlardır. Yine bu âyetle alâkalı bir başka ihtilâf, bir başka farklı anlayış ta şuradan çıkmıştır: Acaba âyetteki “vav” lar atıf vavları mıdır? Yoksa takibiyye vavları mıdır? Yâni bu vavlar acaba mutlak cem mi ifade ederler, yoksa takip mi ifade ederler. Yâni bir önceki cümleden sonra gelen cümle, bir emirden sonra gelen emir acaba bir sırayı da farz kılmakta mıdır? İmamlarımızdan İmam Şafiî bu vavlar tertip ve takip ifade eder diyerek âyetteki sıralamamın da farz olduğunu söylemiştir. Yâni önce eller ki onunla diğer uzuvlar yıkanacağı için önce onun te­mizlenmesi gerekmektedir, sonra yüz, sonra dirseklere kadar kollar, sonra baş, sonra topuklara kadar ayaklar. Bu sıranın takibi de vaciptir. Ama imam Ebu Hanife bu vavların atıf vavları olduğunu ifade ederek abdestteki sıralamanın vacip değil sünnet olduğunu kabul etmiştir. Sonra buyuruyor ki Rabbimiz, eğer cünüp iseniz tüm vücudu­nuzu yıkayarak temizlenin. Eğer hasta olur da su kullanmak size bir zarar verirse veya yolculukta olup da su bulamamışsanız veyahut da sizden biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara lems etmişseniz, ya dokunmuş, yahut da cinsel ilişkide bulunmuşsanız, su arayıp da bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin. sünnetin tarif buyurduğu gibi ellerinizi iki defa temiz toprak veya toprak cinsin­den bir şey üzerine vurarak yüzünüzü ve kollarınızı meshedin. Unut­mayın ki Allah böylece abdesti, guslü ve teyemmümü size farz kılar­ken size asla güçlük çıkarmak istemiyor. Lâkin Rabbiniz böylece siz­leri günahlardan ve hata kirlerinden arındırmayı ve üzerinize olan nî­metlerini tamamlamayı murad ediyor. Sizi hem bedenen hem de ru­hen temizlemeyi murad ediyor. Çünkü abdest bedenî bir temizlenme, iken namaz da ruhî ve manevî bir temizlenmedir. Veya abdest maddî bir temizlenme iken teyemmüm de manevî ve niyetî bir temizlenmedir. Teyemmüm baştan sona niyettir. Allah’ın istediği teslimiyeti ortaya koymaktır. Allah’la ilişkinin sürdürülmesidir. Allah’la kopukluğun biti­rilmesidir. Umulur ki sizler de Rabbinize şükredesiniz. Hayatınızı Rab-biniz için yaşaya ve tüm verilenleri O’nun yolunda kullanasınız. Evet az evvel de ifade ettiğim gibi “Lamese” ifadesi de farklı an­laşılmıştır. Bu da mücmel bir ifadedir ve İmam Ebu Hanife bu keli­meye mecaz anlamı yükleyip kadınlarla cinsel ilişki kurduğunuz za­man şeklinde anlarken, İmam Şafiî de hakikat anlamı yükleyerek mü­cerret kadınlara dokunduğunuz zaman şeklinde anlamıştır.
7. “Allah'ın size olan nîmetini ve "İşittik, itaat ettik" dedi­ğinizde sizi andına bağladığı sözünü anın. Allah'tan sakı­nın, Allah içinizde olanı elbette bilir.” Öyleyse ey mü’minler, Rabbinizin size olan nîmetini, İslâm nîme­tini ve elçisinin sizden aldığı mîsakı hatırlayın. Hani hatırlasa­nıza, zorlukta da, kolaylıkta da, sevinç anında da kederde de seni dinleyip emirlerine itaat edeceğiz diye ona söz vermiştiniz, biat etmiş­tiniz. Semi’na ve eta’na demiştiniz. İşittik ve itaat ettik demiştiniz. Pey­gambe-rinize bunu söylerken, böylece biat ederken kendinizi Allah’a karşı bağladığınızın, kendinizi O’nun Resûlüne karşı bağımlı kıldığını­zın farkına varmanız gerekiyor. Rabbiniz sizi yaratmadan önce ruhlarınızdan ahit almıştı. Müslüman bir fıtratla yaratırken, fıtratınızı İslâm’la yoğururken, maya­nıza teslimiyet özelliği koyarken sizden ahit almıştı. Size kitap ve pey­gam-ber gönderirken, sizi muhatap kabul edip vahyiyle müşerref kılar­ken sizden ahit almıştı. Müslüman olduğunuz gün sizden ahit almıştı. İşittik ve itaat ettik demiştiniz. İşittik ve îman ettik demiştiniz. İşittik ve gereğini yerine getireceğiz demiştiniz. Rabbinize verdiğiniz ahitlerinize sâdık kalmalısınız. Allah’la ilişkilerinizi Allah’ın istediği gibi düzeltmek zorundasınız. Unutmayın ki Allah’la ilişkileri düzgün olmayan insanların in­sanlarla ilişkileri de düzgün olmayacaktır. Allah’a olan sorumlulukları­nın bilincinde olmayan insanların insanlara olan sorumluluklarını ye­rine getirmeleri mümkün değildir. Öyleyse Rabbinize olan ahitlerinizin, kulluğunuzun bilincinde olun. Unutmayın ki Allah kalplerinizde olanla­rın tamamını bilmektedir.
8. “Ey İnananlar! Allah için adâleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adâletsizliğe sürüklemesin; âdil olun; bu, Allah'a karşı gelmekten sa­kınmaya daha yakındır. Allah'tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden haberdardır.” Ey mü’minler, Allah için hakkı ayağa kaldıran şahitler olun. Al­lah için adâletle şahitliği ayakta tutun. Allah için şahitliği ikâme edip ayağa kaldırın. Allah için adâletle şahitliği dimdik ayakta tutun. Allah için şahâdetinizde adâletten ayrılmayın. Allah için yeryüzünde adâle­tin timsali olun. Allah için adâleti tam yerine getirerek Allah’a şahitlik edenlerden olun. Hayatınızda İslâm’ı öyle güzel yaşayın ki, öyle bir adâlet ör­nekleyin ki, öyle âdil bir Müslümanlık sergileyin ki varlığınız Allah’a, Allah’ın varlığına şahit olsun. Sizi görenler sizin şahsınızda, sizin ha­yatınızda Allah’ı hatırlasınlar. Sakın ha birbirinize olan öfkeniz, nefre­tiniz, adâvetiniz sizi adâletten sapmaya götürmesin. Âdil olun. Tüm hayatınızda adâletten ayrılmayın. Kendiniz Allah için âdil davrandığı­nız gibi toplumunuzda da tüm zulümlerin kökünü kazıyıp adâleti ikame edin. Adâletle hakkı ve haklıyı ayakta tutun. Vereceğiniz karar-ları­nızda Allah için adâletten ayrılmayın. Şahâdetlerinizde, hükümle-rinizde, yargılarınızda daima hak hakim olsun, adâlet hakim olsun. Allah rızasının dışında hiçbir kişisel çıkar, hiçbir menfaat duygusu ve tarafgirlik anlayışı olmasın. Allah’ın rızasını her şeyin üzerinde tutun diyor Rabbimiz. Evet görüyor musunuz? Allah’ın kitabı Kur’an sadece belli bir zümrenin değil tüm insanlığın mesajıdır. Hiç kimseyi ayırıp kayırma­dan adâlet emrediyor Rabbimiz. Dostlarınıza da, düşmanlarınıza da adâletten ayrılmayın diyor. Yâni dünya üzerinde hiçbir beşer hukuku­nun, hiçbir beşer yasasının gerçekleştiremeyeceği en doğru, en dü­rüst hayat tarzını, en doğru karar alma, en doğru hareket etme özelli­ğini kazandırıyor Rabbimiz. Eğer toplumda insanlar Allah’ın bu yasa­larına teslim olur, Allah’ın istediği gibi hareket eder, hayatlarını Allah için yaşarlar, hedefleri Allah rızası olursa, o zaman kesinlikle bilelim ki insanlar ne bireysel hayatlarında, ne ekonomik hayatlarında, ne siya­sal, ne aile hayatlarında birbirlerine zulmetmeyecekler, birbirlerine haksızlık etmeyecekler, tüm hayatlarında her şey doğru olacak, her şey adâletle yerli yerine oturtulmuş olacaktır. Böyle bir toplumda Allah yasalarına teslim olan Müslümanlar elbette verecekleri tüm kararla­rında haktan, adâletten ayrılmayacaklar, kendi aleyhlerine bile olsa, en yakınlarının aleyhine bile olsa, düşmanlarının lehine bile olsa Al­lah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine uygun hareket edeceklerdir.
9,10. “Allah, inananlara ve yararlı işler işleyenlere mağfi­ret ve büyük ecir olduğunu vaâdetmiştir. İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cehennemliklerdir.” Allah böylece îman eden ve îman kaynaklı bir hayat yaşayan­lara vaâdetti. İman edip îmanlarıyla hayatlarını düzenlemesi kavgası verenlere, îman edip îmanlarını hayatlarında görüntülemek üzere sa-lih ameller işleyenlere, îmanlarının gereğini yerine getirenlere Allah vaâdetti. Ne vaâdetti Rabbimiz onlara. Bir bağışlanma, bir örtme vaa-detti onlara. Kusurlarını bağışlamayı, geçmişlerini sıfırlamayı, ha­yat problemlerini çözüme kavuşturmayı, sıkıntılarını gidermeyi ve de âhi-rette büyük bir ödüle kavuşmayı vaâdetti. Kim ki Allah’ın istediği gibi îman eder, kim ki bu îmanını salih amellerle pratiğe dökerse, îman kaynaklı bir hayat yaşarsa, hayatını bu îmanıyla düzenleme kavgası içine girerse Allah onlara bir mağfiret, bir bağış, bir merhamet ve büyük bir ücret vaâdetmiştir. Allah’ın vadi her zaman haktır. O günkü Müslümanlar için de günümüz Müslümanları için de Rabbimizin va’di haktır. Kıyamete kadar böyle olan Müslümanlara va’dini gerçek­leş-tirecek olan Allah’tır. Hüküm O’nundur, yetki O’nundur, irade O’nun-dur. Ama küfredenlere, Allah’ı örtenlere, Allah’ı gündemlerinden dü­şürerek, Allah’ın âyetlerini örterek, fıtratlarını örterek bir hayat ya-şayanlara, Allah’ın âyetlerini yalanlayanlara, Allah’ın âyetlerinin işle-vini bitirenlere, o âyetleri yok farz edenlere gelince şüphesiz ki onlar da ateşin sohbetçisidirler, cehennemin müşterisidirler.
9,10. “Allah, inananlara ve yararlı işler işleyenlere mağfi­ret ve büyük ecir olduğunu vaâdetmiştir. İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar cehennemliklerdir.” Allah böylece îman eden ve îman kaynaklı bir hayat yaşayan­lara vaâdetti. İman edip îmanlarıyla hayatlarını düzenlemesi kavgası verenlere, îman edip îmanlarını hayatlarında görüntülemek üzere sa-lih ameller işleyenlere, îmanlarının gereğini yerine getirenlere Allah vaâdetti. Ne vaâdetti Rabbimiz onlara. Bir bağışlanma, bir örtme vaa-detti onlara. Kusurlarını bağışlamayı, geçmişlerini sıfırlamayı, ha­yat problemlerini çözüme kavuşturmayı, sıkıntılarını gidermeyi ve de âhi-rette büyük bir ödüle kavuşmayı vaâdetti. Kim ki Allah’ın istediği gibi îman eder, kim ki bu îmanını salih amellerle pratiğe dökerse, îman kaynaklı bir hayat yaşarsa, hayatını bu îmanıyla düzenleme kavgası içine girerse Allah onlara bir mağfiret, bir bağış, bir merhamet ve büyük bir ücret vaâdetmiştir. Allah’ın vadi her zaman haktır. O günkü Müslümanlar için de günümüz Müslümanları için de Rabbimizin va’di haktır. Kıyamete kadar böyle olan Müslümanlara va’dini gerçek­leş-tirecek olan Allah’tır. Hüküm O’nundur, yetki O’nundur, irade O’nun-dur. Ama küfredenlere, Allah’ı örtenlere, Allah’ı gündemlerinden dü­şürerek, Allah’ın âyetlerini örterek, fıtratlarını örterek bir hayat ya-şayanlara, Allah’ın âyetlerini yalanlayanlara, Allah’ın âyetlerinin işle-vini bitirenlere, o âyetleri yok farz edenlere gelince şüphesiz ki onlar da ateşin sohbetçisidirler, cehennemin müşterisidirler.
11. “Ey İnananlar! Allah'ın üzerinize olan nîmetini anın: Hani bir topluluk size tecavüze kalkışmıştı da Allah onlara mâni olmuştu. Allah'tan sakının, inananlar Allah'a gü­vensinler.” Ey mü’minler, Allah’ın üzerinizdeki nîmetlerini bir hatırlasanıza. Allah’ın sizi düşmanlarınızdan koruma nîmetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmak istemişti, sizi yakalayıp işinizi bitirmek iste­mişti de Allah onların menfur ellerini sizin üzerinizden çekmiş, sizi onların elinden kurtarmış, size eziyet etmelerine engel olmuştu. Onla­rın komplolarını geri püskürtmüştü. Öyleyse Rabbinize karşı muttaki olun. Rabbinizin velâyeti altına girin. O’nu tek Velî, tek koruyucu bilin. Hayatınızı O’nun için yaşayın. Ve mü’minler olarak sadece Allah’a gü­venin. Allah size kâfidir. Bu âyetin nüzûl sebebiyle alâkalı bazı rivâyetler anlatılmışsa da biliyor ve inanıyoruz ki Allah’ın kendisine güvenip dayandığı, işle­rini kendisine havale ettiği, velâyetini kendisine verdiği mü’min kulla­rına yardım ve desteği her zaman ve zeminde devam etmektedir. Bi­zim Velîmiz, bizim vekilimiz, bizim vekâletimizi elinde bulunduran, bi­zim adımıza karar veren, bizi hep koruyan Rabbimizdir. Dün de, bu­gün de îmana uzanan, İslâm’a ve Müslümanlara u-zanan menfur elleri kıran hep Rabbimizdir. Bizim tek sığınağımız O’-dur. Bizim vekaletimiz O’nun elindedir. Bizim dostlarımızla da, düşmanlarımızla da ilişkileri­miz Allah’a güven esasına dayanır. Allah her konuda bize yetecektir. İnanıyor ve güveniyoruz ki en olumsuz şartlar içinde bile düşmanları­mızın tüm hainliklerine rağmen Rabbimiz biz kullarını yardımıyla des­tekleyecek ve zafere ulaştıracaktır. İşte bu konuda da temel yasa bu­dur. O halde bize düşen her şart altında Allah’a kul olmak, Allah ya­salarına sahip çıkmaktır. Hayatımızın tümünde Allah koruması altında olduğumuzun bilinciyle ona onun istediği gibi kul olmaya çalışmak, yani onun desteğini kaybetmemektir. Gerisi Allah’a aittir. Allah’ın bize yüklemediği derin hesapların içine de girmeyeceğiz.
12. “Andolsun ki, Allah, İsrâil oğullarından söz almıştı. Onlardan on iki reis seçtik. Allah: "Ben şüphesiz sizinle­yim, namaz kılarsanız, zekât verirseniz, peygamberlerime inanır ve onlara yardım ederseniz, Allah uğrunda güzel bir takdimde bulunursanız, andolsun ki kötülüklerinizi örte­rim. Andolsun ki, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse şüphesiz doğru yoldan sapmış olur" dedi.” Rabbimiz kitabında Rasulullah dönemi İsrâil oğullarına hitap eder. Rabbimiz onlara yönelik bu tür hitaplarıyla bir yandan onları onore ederken, diğer yandan da onları İslâm’a, îmana çağırır. “Beyler, efendiler, sizler bir vakitler peygamber çocuklarıydınız. Ne oldu? Ne çabuk unuttunuz?” diyerek Rabbimiz hem onlara değer verdiğini or­taya koyuyor, hem de Rahmân olduğu için onları hakkı kabule dâvet ediyor. Biz de tıpkı Rabbimizin yaptığı gibi karşımızdaki Müslüman­lıklarının farkında olmadan yaşayan Müslümanları oradan yakalaya­cak ve hakka dâvet edeceğiz. Ey cumalarda aynı safta durduklarımız! Ey aynı bayramları kutladıklarımız! Sizler Müslümanlarsınız! Sizler Allah’a, peygambere sövenleri sevemezsiniz! Sizler Müslüman olarak Allah ve Resûlüne düşman olanlarla asla dost olamazsınız! Sizler Müslümansınız! Böyle bir hayata asla razı olamazsınız! Allah’ın iste­diği gibi bir hayatı yaşamak zorundasınız! diyerek onları oradan ya­kalamak, yaklaşmak zorundayız. Bu âyetten anlıyoruz ki bir anlaşma yapılmış. Allah’la İsrâil oğul­ları arasında bir anlaşma gerçekleştirilmiş. Bu anlaşmada aracı Cebrâil (a.s), Tevrat ve Mûsâ (a.s) dır. Tabii diğer peygamberle de dahil. Yâni Rabbimiz tarafından İsrâil oğullarına gönderilen bu dinin, bu kitabın ve bu peygamberin Allah’la bir anlaşma olduğunu, bir an­laşma anlamına geldiğini anladık. Allah diyor ki ey İsrâil oğulları, Ben sizinle bir anlaşma yapmış­tım. Haberiniz var mı? Ben size bir anlaşma metni göndermiştim. Sizler bunu inandık diyerek, La İlâhe illallah diyerek kabullenmiştiniz. Şu anda bu anlaşmaya karşı ne haldesiniz? Şu anda o anlaşmayla il­giniz var mı? Öyle mi? Bize de gönderdi mi Allah böyle bir din? Bize de gönderdi mi bir kitap? Bize de gönderdi mi bir peygamber? Bizimle de yaptı mı böyle bir anlaşma? Haberiniz var mı böyle bir anlaşma­dan? Elbette şu Kur’an Allah’ın bizimle yaptığı kulluk anlaşmasının metnidir. Ne zannediyorsunuz? Allah İsrâil oğullarından yıllar önce al­dığı bu mîsakı bize niye anlatıyor dersiniz? Ey Müslümanlar, sizler bundan ibret alın. Sakın ha sizler sizden öncekilerin kendilerinden alı­nan mîsa-ka karşı davrandıkları gibi davranmayın. Allah’la sözleşmele­rine ihanet edenler gibi olmayın. Sakın sizler onların düştükleri yan­lışlara düş-meyin diye bizi uyarmak üzere anlatıyor Rabbimiz bunu. Onların içlerinden on iki de başkan göndermiştik. İçlerinden on iki de güvenilir gözetleyici göndermiştik. Arkadaşlar “Nakib” ifadesi gözetleyen, nöbet tutan anlamlarına gelmektedir. Yâni Allah onları kendisine kulluk yolunda tutmak, onları İslâm dışı yollara, günahlara düşmekten korumak, onlara doğruyu göstermek üzere içlerinden her kabileden bir gözetçi seçmesi için elçisi Mûsâ (a.s)’a emretmişti. Pekiyi neymiş bu anlaşma? Hangi şartları ihtiva ediyor muş? Ba­kın Rabbimiz onu şöylece anlatıyor: Allah dedi ki. Anlaşma şartlarını hazırlayan, Anlaşma metnini gönderen, anlaşmaya taraf olan, anlaşma metni olarak kitabı gönde­ren ve gönderdiği kitabında sadece Bana kul olacaksınız, sadece Beni dinleyecek ve Benim aldığım kararlara uyacaksınız diyen Allah buyurdu ki: Muhakkak ki Ben sizinle beraberim. Andolsun ki Ben sizin ya-nı­nızda ve desteğinizdeyim. Peki gerçekten Allah sizinle beraber mi? Allah gerçekten yanınızda mı? Elbette Allah nerede olmaz ki? Ben si­zinle beraberim. Ben sizinle beraber olurum. Hep yanınızda, berabe­rinizde, yardımınızda ve desteğinizde olurum. Ama bunun için de şart koşmuş Rabbimiz. Desteğimle, yardımımla, inâyetimle, sevgimle, merhametimle, ordularımla, meleklerimle sizinle beraber olurum. Lüt-fum ve keremimle sizin yanınızda olurum. Eğer siz şunları şunları ya-par, şu şu konulara, şu şu anlaşma maddelerine riâyet ederseniz. Ne o maddeler? Onu biraz sonra söyleyeceğim inşallah. Ama onu de-meden önce şunu bir daha söyleyeyim: Allah’ın bir insanla beraber olması, Allah’ın bir kimsenin yanın-da ve yardımında olması gerçekten çok büyük bir şeydir. Hani Şuarâ sûresinde Mûsâ (a.s) ile Harun (a.s)’ı azgın Firavuna gönderirken Rabbimiz şöyle diyordu: “İkiniz âyetlerimle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz.” (Şuarâ 15) Ey Mûsâ ve ey Harun, ikiniz âyetlerimle birlikte Firavuna gidin. Benim âyetlerimle gidin ona ve kesinlikle bilesiniz ki böyle yaptığınız takdirde Ben de orada, o ortamda sizinle beraber dinlemekteyim. Ben de sizinle beraber oradayım, sizin yanınızda ve desteğinizdeyim. Han-gi şartla? Siz Benim istediğim şekilde âyetlerimle gittiğiniz şartla. Evet demek ki Allah’ın şartına bağlı kalınınca Allah desteğine ulaşılı­yor. Yâni Allah’ın beraberliği için, Allah desteğine ulaşabilmek için Al­lah’ın âyetleriyle birlik gidilecektir gidilen yere. Âyetlerle gideceğiz ve kesinlikle bileceğiz ki gidilen Firavun da olsa Allah bizi orada dinle­mektedir, Allah bizi orada desteklemektedir, Allah orada bizim yanı­mızdadır. Bunu Nâziât sûresinde ve Şuarâ sûresinde uzun uzun an­lattım. Yine “Seyyid’ül İstiğfar” hadisinde de Rabbimizin şartlarına riâ­yet ettiğimiz takdirde telsizsiz, telefonsuz bizim yanımızda ve deste­ğimizde olduğu anlatılır. Düşünün Allah’la beraber olan, Allah deste­ğinde olan bir adam kimden korkacak da? Kimden çekinecek de? Şu anda insanların dertleri de bu değil mi? Hep güçlü olmak, güçlülerle beraber olmak istemiyorlar mı bu insanlar? Gerek fert planında, ge­rekse devletler planında en güçlüye sırtını dayamadan yana değiller mi bu insanlar? İşte bakın en güçlü olan Allah diyor ki Ben sizinle be­raberim. Ben sizin desteğinizdeyim. Peki hangi şartla? Bakın o şartları şöylece sıralıyor Rabbimiz: 1- Eğer namazı ikame ederseniz. Namazı dimdik ayağa kaldırır­sanız. Namazla ayağa kalkarsanız. Namazla hayatı ayağa kal­dırır-sanız. Namazla hayatı düzenlerseniz. Bireysel, ailevi, toplumsal tüm hayatınızı namaza özdeş hale getirirseniz. Namazla hayatı doğru orantılı kılarsanız. Namazda Allah’tan mesaj alır ve hayatınızı namaz eksenli, Allah eksenli, vahiy eksenli şekillendirirseniz. Arkadaşlar, na­mazın ayağa kaldırılması dinin ayağa kaldırılması demektir. Çünkü namaz dinin direğidir. Namazı yerlerde sürünen bir din yıkılmış de­mektir. Namaz dikildi mi çadır ayaktadır, namaz yıkıldı mı çadır yıkıl­mış demektir. Din neydi? Din bir hayat programıydı. Din bir yaşam biçimiydi. Öyleyse bireysel ve toplumsal hayatınız, hukukunuz, ceza kanunları-nız, eğitiminiz, askeriyeniz, sosyal ve siyasal yapılanmalarınız, eko­nomik düzenlemeleriniz namazda ilgi kurduğunuz Allah’ın kitabında anlatıldığı gibi olursa din ayağa kaldırılmış demektir. İşte böyle Al­lah’ın istediği gibi bir namazla hayatınızı, varlığınızı Allah’a adarsanız, Allah için bir hayat yaşamaya yönelirseniz. Varlığınız, vücutlarınız ko­nusunda tek söz sahibi olarak Allah’ı kabullenirseniz. 2-Zekâtı da verirseniz. Mallarınız konusunda da Allah’ı söz sa­hibi bilirseniz. malî yönden de Allah’a kul olursanız. Mal varlığınızı da Allah’a adarsanız. Namazla bedenlerinizde Allah’ı söz sahibi bildi­ğiniz gibi, zekâtla da mallarınızda Allah’ı söz sahibi bilirseniz. Namaz kılarak bireysel kulluğunuzu, zekât vererek de toplumsal kulluğunuzu sadece Allah’a yaparsanız. Namaz kılarak Allah’tan mesaj alır, ze­kât-la da bunu Allah kullarıyla paylaşma kavgası içine girerseniz. Peygamberlerime de îman ederseniz. Peygamberime değil, pey­gamberlerime. Yâni bir tek peygambere değil tüm peygamberle­rime inanırsanız. Nasıl? Konumunuz, makamınız, toplumunuz, şartla­rınız, ortamınız hangi peygamberin konumuna, ortamına, toplumuna benziyorsa o konuda o peygamberimi örnek alarak bir tavır belirlerse­niz. Toplumunuz Lût kavmi gibi cinsel ahlaksızlığı doruklaştırmış bir toplumsa Lût (a.s)’ı örnek alarak, toplumunuz Nuh (a.s) un toplumu gibi salihleri putlaştırmayı hedef seçmiş bir toplumsa o zaman Nuh (a.s)’ı örnek alarak, Âd kavmi gibi maddeyi putlaştırmış, dünyayı kıble edinmiş, Semûd kavmi dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış, Cenneti dünyaya taşıma sarasına kapılmış bir toplumsa Hud ve Salih (a.s) ları örnek alarak peygamberlerime îman ederseniz. Arkadaşlar, işte peygamberlere îmanın manası budur. Konu-mu­muz, makamımız, toplumumuz, içinde bulunduğumuz şartlar hangi peygamberin şartlarına benziyorsa o nokta da o peygamberi örnek alarak bir tavır belirlemek peygamberlere îman demektir. Yâni pey-gamberlere îman o peygamberlerin yollarına, tavırlarına, hayat programlarına, onların örnekliklerine îman demektir. Değilse işte filan tarihte, falan ülkede peygamberler de yaşamış. E ne olacak yaşa­mışsa yaşamıştır? Yâni bana ne bundan? Arkadaşlar, unutmayalım ki peygamber inancı Allah’ın insan hayatına karışmasının, Allah’ın in­san-lardan bir şeyler istemesinin odak noktasıdır. Allah vahiy göndere­rek insan hayatına karışır ve bu karışmayı da peygamberleri vasıta­sıyla insanlara ulaştırır. İşte bu elçileri vasıtasıyla Allah’ın hayata ka­rıştı-ğına inanırsanız, sizin hayatınızda söz sahibi olduğuna îman ederseniz. Arkadaşlar, Allah için kendi kendinize bir sorun. Acaba hayatı-mızda Allah’ın karışmadığı birimler var mı, yok mu? Hayatımızın kaçta kaçına Allah karışıyor? Kaçta kaçına biz kendimiz, ya da Allah dışı varlıklar karışıyor? Acaba Allah’a hiç sormadığımız, Allah’ı hiç karış­tırmadığımız hayat birimlerimiz ne kadar? Allah için bunu bir düşüne­lim. Sonra: 3-Bir de peygamberlerime îman etmekle beraber onları des-tekler, arka çıkar, onlara yardımcı olursanız. Önceki derslerimizde peygambere yardımın ne anlama geldiğini uzun uzun anlattım. Mü’-min sûresinde Firavun hanedanından bir mü’min kişinin Hz. Mûsâ’yı öldürmeye yürüyen Firavunun önüne dikilerek Allah’ın elçisini nasıl müdafaa ettiğini, Yâsîn sûresinde şehrin en uç mahallelerinden koşup gelen bir yiğidin Allah elçilerinin önüne kendisini siper yaparak beni çiğneyip geçmedikçe bu Allah elçilerinin kılına bile dokunamaz­sınız diyerek kendisini peygamberlere nasıl kalkan yaptığını, peygam­beri öldürmeye giden Ömer’in karşısına dikilerek kız kardeşi Fatıma’nın peygamberi nasıl müdafaa ettiğini anlatmıştım. Öyleyse peygambere yardım peygamberin geliş gâyesine yar­dımdır, peygamberin görevine, peygamberin misyonuna yardımdır. Peygamber niye geliyordu? Peygamber yeryüzünde C. Allah’ın iste­diği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı, Allah’ın istediği adâleti gerçekleş­tirmek için geliyordu. Yeryüzünde insanlar sadece Allah’a kul olsunlar. Sadece Allah’ı dinlesinler, sadece Allah önünde eğilsinler, sadece Al­lah’ın hayat programını uygulasınlar için geliyordu. İnsanların cennet yollarını açmak, cehennem yollarına barikatlar koymak için geliyordu. İnsanlar Rab, Melik, İlâh olarak sadece Allah’ı bilsinler, kitap olarak sadece Allah’ın kitabını kabul etsinler, din olarak İslâm’ı, örnek olarak da kendilerini kabul etsinler için geliyorlardı. İşte peygambere yardım peygamberin geliş gâyesi olan bu konulara sahip çıkmaktır. Eğer peygamberin bu görevlerini bizler de kendimize görev bilir, onların varlık gâyelerini kendimize dert edinir, iş edinir, meslek edinirsek on­lara yardım ediyoruz demektir. Onların inandıklarına inanır, reddettiklerini reddeder, onlar gibi bir hayat yaşamaya çalışırsak onlara yardım ediyoruz demektir. Yâni varlıklarını, varlık sebeplerini, hayat programlarını kabul eder, arzula­rına, isteklerine köstek değil destek olursak peygambere yardım edi­yoruz demektir. Evet peygamberlerime sahip çıkar, onlara yardım ederseniz. Başka: 4- Bir de Allah’a güzel bir borç verirseniz. Karz-ı hasen yapar-sanız. Bedeninizi, canınızı, malınızı, bilginizi, hayatınızı, fırsatlarınızı Allah’a emanet verirseniz. Ya Rabbi senin verdiklerini senin yolunda harcıyo-rum. Senin ver dediklerini senin yolunda veriyorum derseniz. Al ya Rabbi, bunlar sende emanet kalsın, yarın onlara ihtiyacım oldu­ğunda senden alırım derseniz. Cennete girmek için mi, cehennemden kurtulmak için mi? En lâzım olduğu zaman senden alırım diyerek sa­hip olduklarınızı O’na sunarsanız. Böyle demeseniz de zaten bunlar sizde kalmıyor. Yâni Allah’a vermeseniz de geçiyor zaten bu zaman değil mi?. Meselâ şu anda şu bir saatlik zamanı Allah adına vahiy dinlemeye ayırmasanız da geçiyor zaten. Evet hayatınızı Allah için yaşayarak O’na karz yaparsanız, bütün bu saydığım şartlarıma riâyet ederseniz kesinlikle bilesiniz ki Ben sizinle beraberim, Ben sizin yanı­nızdayım, Ben sizin desteğinizdeyim diyor Rabbimiz. Ve o zaman: Andolsun ki sizin seyyiatınızı, kötülüklerinizi örterim. Girdiğiniz bu dosdoğru yolun bereketiyle kalplerinizi, kafalarınızı, düşünceleri­nizi, eylemlerinizi küfür, şirk ve isyan pisliklerinden tertemiz temizle­rim. Hayat problemlerinizi yok eder, sizi dünyada düzlüğe çıkarırım. Ekonomik, hukukî, ahlâkî, ailevî, toplumsal, bedensel, ruhsal tüm sı­kıntılarınızı, tüm hastalıklarınızı giderir sizi sahil-i selâmete ulaştırırım. Dünyanın en mutlu, en bahtiyar, en problemsiz toplumu haline getiri­rim sizi. Andolsun ki dünyada böyle yaptığım gibi âhirette de sizi içle­rinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Sizi devlet ve nîmetlerime boğarım. Ve artık bundan sonra, bu gerçeklerime muttali olduktan sonra, Benimle bu anlaşmaları gerçekleştirdikten sonra sizden kim in­kâr ederse, kim anlaşmasına hain davranırsa şüphesiz doğru yoldan sapmış olur dedi. Yâni önce doğru yola girdikleri halde onlar yoldan çıkmış olurlar. Peki onlardan bu anlaşmalarını bozanların durumları ne ol­muş? Rableriyle sözleşmelerine hainlik edenlerin başlarına neler gel­miş? Bakın Rabbimiz onu da şöylece açıklıyor:
13. “Sözlerini bozdukları için onlara lânet ettik, kalplerini katılaştırdık. Onlar sözleri yerlerinden değiştirirler. Ken­dilerine belletilenin bir kısmını unuttular. İçlerinden pek azından başkasının daima hainliklerini görürsün, onları affet ve geç. Allah iyilik yapanları şüphesiz sever.” Anlaşmayı bozarlarsa, anlaşma şartlarına riâyet etmezlerse lâ­netleriz onları. Evet anlaşmayı bozmalarından ötürü, bizimle sözleş­melerine sâdık davranmamalarından ötürü onları lânetleyip rahmeti­mizden uzaklaştırdık. Kalplerini de artık îmanı kabule yanaşmayacak biçimde kaskatı katılaştırıverdik. Yâni onların yahudileşme temayülle­rini, tercihlerini onaylayıverdik. İşte Allah’la sözleşmelerini bozan, sözleşme maddelerine aykırı davranan, Rablerine verdikleri ahitlerine ihanet eden, Allah’ın istemediği bir hayatın içine dalanların âkıbetleri budur. Allah’ın lânetine ehil hale gelmek, kalplerinin kaskatı hale geti­rilmesi, artık isteseler de Allah’ın sesini, vahyin sesini, fıtratlarının ve vicdanlarının sesini duymaz duygulanmaz hale gelmesi. Rabbim biz­leri böyle bir duruma düşmekten korusun inşallah. Kalplerini kaskatı hale getiririz onların. Anlamaz, kavramaz, duymaz, duygulanmaz hale getiririz onları. Taştan daha katı yaparız. Şu insanların çocuklarına karşı tavırlarına bakın ki ne kadar katıdır. Onların cehenneme gidişi karşısında ne kadar da vurdumduymazlar değil mi? Cennet karşısında, cehennem karşısında, hesap kitap kar­şısında ne kadar da kayıtsızlar değil mi? Parayı düşündükleri kadar âhireti düşünme konusunda ne kadar da yayalar değil mi? Peki ne yapmışlar da bunu hak etmişler? Ya da Allah’ın bu lânetine maruz kaldıktan sonra ne yapmışlar bu adamlar? Kelimeyi, kelâmı, sözü olduğu yerden değiştirdiler. Kelâma, keli­melere farklı anlamlar yüklediler. Allah bir tür söyledi, onlar bir tür söylediler. Allah bir tür söyledi, onlar başka tür anladılar. Allah’ın de­diğine demedi, demediğine de dedi dediler. Allah oku dedi, onlar an­lamadan okumayı anladılar, anlamadan okumaya çalışırlar. Allah beni zikredin dedi, onlar zikri farklı anladılar. Allah; ibâdet dedi, îman dedi, itaat dedi, kabul dedi, ret dedi, İslâm dedi, ihsan dedi, namaz dedi, takva dedi, oruç dedi, cihad dedi, şehid dedi, zikir dedi ama onlar farklı şeyler anladılar. Bütün bu Allah kavramlarına Allah’ın kast et­mediği farklı anlamlar yüklediler. Bu Allah kavramlarının içini boşaltıp farklı yorumladılar. Allah’ın kelâmında, kelimelerinde Allah’ın kastettiği manaları göz ardı ettiler. Allah’ın kelâmını değiştirdiler. Tahrif ettiler. Allah’ın yasalarını terk ettiler. Kitaplarındaki gelecek ahir zaman pey­gamberinin sıfatlarıyla alâkalı, son kitap Kur’an’la alâkalı haberleri giz-leyip değiştirdiler, sildiler, gizlediler. Rabbimiz böyle yaptıkları için lânetine uğramış bir toplumu ha­ber vererek biz Müslümanları uyarıyor. Sakın ey Müslümanlar sizler de onların yanlışlarına düşerek Benim lânetime maruz kalmayın bu­yuruyor. Sizler de yahudileşmeyin diyor. Ama maalesef bakıyoruz ki bizim içimizde kimi yahudileşmiş beyinsizler de aynen onların yaptık­larını yapmaya çalışıyorlar. Kelâmı, Allah kelâmını vaz olundukları manalarının dışına çıkarıyorlar, âyetleri altüst ediyorlar, tahrifat yapı­yorlar, hafriyat yapıyorlar, gizliyorlar, üstünü örtüyorlar. Kelâmı yerin­den oynatıyorlar, sağa sola çekip sündürüyorlar, haramını helâl, helâ­lini haram yapıyorlar. Allah yasası gereği Kur’an’ın âyetlerine dokunamıyorlar, de­ğiştiremiyorlar ama yorumunu değiştirmeye çalışıyorlar. İçimizdeki çö-mezleri vasıtasıyla olmadık yorumlar getirmeye ve Müslümanların zihinlerini idlal etmeye çalışıyorlar. Müslümanların kitaba karşı, sün­nete karşı bakışlarını bozmaya çalışıyorlar. Kitap şöyle olmalıdır, sünnet böyle olmalıdır, din şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, kitabın fonksiyonu şöyle olmalıdır, peygamberin dindeki yeri şudur, sünnet dinde şu anlama gelmelidir diyerek yorumlarda bulunuyorlar. Kitap bir tarafta onların yorumları bir tarafta insanların karşısına çıkmaya çalı­şıyorlar. Allah bir tarafta, din bir tarafta onların yorumları bir tarafta. İnşallah kitaplarına ve peygamberlerine sahip çıkan bu ümmet bu sa­pıkların yorumlarına itibar etmeyecektir. Kendilerine hatırlatılan şeyleri unuttular. Tevrat’ta kendilerine hatırlatılanların, emredilenlerin büyük bir bölümünü terk ettiler. Ey peygamberim, unutmayasın ki sen devamlı bir şekilde on­ları ahitlerini bozan, hainlik eder bulacaksın. Az bir kısmı müstesna sen sürekli onların ihanetlerine uğrayacaksın. Onlardan hep ihanet göreceksin. Kelâmını tahrif ederek, yasalarını değiştirerek, âyetlerini gizleyerek yaratıcılarına ihanet eden kimselerden insanlara karşı iha­netin dışında başka ne bekleyebilirsin? Allah’a ihanet edenler sana ihanet etmeyecekler mi? Ve sizler ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar, unutmayın ki bu hainlerden sürekli ihanet göreceksiniz. Allah’a verdikleri sözlerine sâdık davranmayan bu insanlardan sakın kendinize sadâkat beklemeyin. Bu onların vazgeçilmez huyu olmuş­tur. Onlar cahillerdir peygamberim, sen affet onları. Onlara git, onlara anlat, müsamahakâr davran onlara. Yâni onların kusurlarına bakma da sen gidip bir daha anlat onlara. Sakın ha şöyle deme onlara: Bunlar adam olmaz. Bunlardan geçmiştir bu iş. Bunlar bu işi beceremez, bunlar bu işi kavrayamaz, zaman öldürmeyeyim bunlarla deme sakın. Biz de öyle yapmayalım inşallah. Çevremizdeki konu komşuya, hısım akrabaya bir kere anlat­tık da anlamadılar, adam olma yoluna girmediler diye sakın bırakı­ver-meyelim. Arkadaşlar, unutmayalım ki bu sûre Medine döneminde gel-miştir. Medine döneminde bile Rasulullah Efendimiz 12 yıl, 15 yıl din anlatmış, eğitmiş, uğraşmış ama yine de bu tür insanlar var de­mek ki ve onlara karşı yine de Rabbimiz bunu tavsiye ediyordu pey­gamberi-mize. Evet çevremizdeki bu özelliklere sahip gafil Müslümanlar açı­sın­dan düşündüğümüzde sanki bu âyet Âl-i İmrân’daki âyeti çağrıştı­rıyordu: “Allah'ın size olan nîmetini anın: Düşmandınız, kalplerinizin ara­sını uzlaştırdı da onun nîmeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun yanında idiniz, sizi oradan kurtardı.” (Âl-i İmrân 103) Ey peygamber, ey Müslümanlar, hele bir düşünün. Allah’ın üze­rinizdeki nîmetlerini bir hatırlayın. Sizler bir zamanlar birbirinize hasımdınız da Allah kalplerinizi birleştirip sizleri kardeş yaptı. Yâni sizler Allah’ın nîmetleriyle kardeşler oldunuz. Bir felâket çukurunun kenarına kadar gelmiştiniz de, cehenneme gidiyordunuz da Allah gönderdiği diniyle, elçisiyle sizi oradan kurtardı. Öyle değil mi? Allah size bu dini göndermeden önceki durumunuzu bir düşünün. Ne hal­deydiniz? Kanlı bıçaklı birbirinize düşman değil miydiniz? Kimin ne yaptığı, kimin kimi öldürdüğü belli olmayan bir curcuna içinde değil miydiniz? Öyleyse niye dününüzü unutuyorsunuz? Dün sizler de bu­gün cahil gördüğünüz insanlar gibi değil miydiniz? Dün sizler de kitap sünnet bilmiyordunuz. Bugün dünkü sizin durumunuzda olanları niye affetmiyor, onların yardımına koşmuyorsunuz? Öyleyse affedelim insanları. Bilmiyorlar, anlamıyorlar diye on­lara uyarıyı bırakıvermeyelim. Çünkü onlar bizim kardeşlerimizdir, onların cehenneme gidebilme olasılığına hiç göz yummayalım. Unut­mayalım ki bir vakitler biz de öyleydik. Ya da biz de kimi düzeltilecek konularda hâlâ öyleyiz. Elbette o hep öyle sürecektir. Yâni bizim de eksikliğimiz olabilecektir. Dün bizler de bir ateş çukurunun kenarın­daydık da Allah bizi kitabı ve peygamberiyle tanıştırdı ve ondan kur­tardı. Öyleyse bizler de birilerini kurtarmadan yana olalım inşallah.
14. "Biz hıristiyanız" diyenlerden söz de almıştık; onlar, kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular, bu yüzden aralarına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Allah, yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” Biz Allah’ın yardımcılarıyız, biz Nasara’yız diyenlerden de, biz Nasrani’yiz diyerek kendilerini Hz. Îsâ (a.s)’a nisbet eden Hıristiyan-lardan da mîsak aldık. Yahudilerden aldığı mîsaktan sonra şimdi de Rabbimiz hıristiyanlardan aldığı mîsakı hatırlatıyor. Onlardan da mî-sak aldık. Onlarla da bir anlaşma yaptık. Biz Nasara’yız dedikleri halde, biz Allah’ın dininin yardımcılarıyız dedikleri halde, kendilerini Hz. Îsâ (as’)a nisbet ettikleri halde ne Allah’la, ne Allah’ın diniyle, ne Allah’ın kitabı ve elçisiyle, ne bunlara yardımla hiçbir ilgileri kalmamış hıristiyanlar da ahit aldık buyuruyor Rabbimiz. Çünkü bırakın bu a-damların Allah’ın dinine yardımcılar olmayı, bırakın Allah’ın elçisi Îsâ (a.s)’a ve O’nun mesajına sahip çıkmayı bilâkis O’nun mesajını boz­muş, O’nun yolunu tahrif etmiş, Onun diniyle uzak ve yakından hiçbir ilgileri kalmamış insanlardır. İstedikleri kadar batı dillerindeki Hz. Îsâ (a.s) nın Kırist ismine kendilerini izafe etsinler. Aslında bu ismi onlara verenler kendileri de değildir. Müşrikler onları küçümsemek için Hz. Îsâ’nın taraftarları anlamına bu ismi vermişlerdir. Rabbimiz buyuruyor ki Biz onlardan da mîsak aldık, söz aldık. Arkadaşlar, bu ahit alma işini şöyle anlıyoruz: Rabbimiz hangi topluma vahiy göndermişse, elçi göndermişse gönderdiği o vahiy ve elçiyle o toplumdan ahit almış demektir. Vahiy ve elçi gönderimi o toplumdan ahit alma anlamına gelmektedir. Peki hangi konuda ahit alıyordu Rab-bimiz onlardan? Kendisinin vahiy gönderdiğine, gönderdiği vahiyle, hayat programıyla kullarını sorumlu tuttuğuna, yâni kullarının hayatına karıştığına dair onlardan ahit alıyor. Kendisinin kullarının hayatına egemen tek söz sahibi olduğu, tek Rab, Melik ve İlâh olduğu ve kulla­rının gönderdiği vahiyle hayatlarını düzenlemek zorunda oldukları ko­nusunda, vahyine karşı asla duyarsız kalmamaları konusunda, vahyin gereğini yerine getirmeleri konusunda ahit alıyor. Kendisinden başka hayatlarına karışıcı Rab, Melik ve İlâh tanımamaları konusunda ahit alıyor. Kendilerinden istediği kulluğu örneklemek üzere gönderdiği el­çisini her konuda örnek bilmeleri, onun gibi kul olmaları konusunda ahit alıyor. Evet hıristiyanlardan da böylece ahit aldı Rabbimiz ama onlar da bu anlaşmayı unuttular. Allah’a verdikleri sözlerini unuttular. Anlaşma maddelerini unuttular. Anlaşma metinlerini ihtiva eden ki­taplarıyla diyaloglarını kestiler. Kendilerine hatırlatılan anlaşma mad­delerinden bir kısmını unuttular da: Biz de bu yüzden onların aralarına kıyamete kadar sürecek bir düşmanlık ve kin saldık. Yaptıklarından ötürü onların arasına sonu gelmeyecek bir düşmanlık, bir kan davası koyuverdik. İşte Allah vah­yini unutanların, Allah vahyiyle ilgiyi kesenlerin, vahiyden uzak bir ya­şamaya kalkışanların, vahyi hayatlarından dışlayarak kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayata yönelenlerin cezası budur. Allah yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir. Arkadaşlar, hıris-tiyanlık dünyasının neden birbirlerine düşman olduklarını, dost ola-madıklarını, yıllar yılı aralarında bu savaşların neden bitmeden de­vam ettiğini bir türlü anlayamıyordum. Anlamak istemiyorduk belki. Çünkü isteseydik işte bu âyet buradaydı. Demek ki onlar Allah’la aralarındaki anlaşmayı bozdukları için, Allah’ın anlaşma metinlerini ihtiva eden kitaplarına yan baktıkları için, kitaplarını, anlaşma metinlerini tahrif edip kitapsız bir hayatın mah­kumu oldukları için Allah kıyamete kadar hiç eksilmeyecek bir düş­manlık koymuştur onların arasında. Onun için hep düşmandırlar bir­birlerine. Bu düşmanlık ya hıristiyanların kendi aralarında cari olan bir düşmanlıktır ki hıristiyan mezhepleri arasında yıllar yılı savaşlar sürüp gitmektedir. Çünkü adamlar hem hıristiyanlar hem de başvuracakları ortak bir dinleri, ortak bir kitapları yoktur. Binlerce İncil’in içinden han­gisine başvuracakları belli değildir. Ya da burada Rabbimizin kast ettiği düşmanlık yahudi ve hıris-tiyanlar arasında sürüp giden bir düşmanlıktır. Yahudiler hıristiyanları hep kendi dinlerine, kendi kitaplarına ihanet edenler olarak görürler, hıristiyanlar da onları kitaplarını bozan hainler olarak görürler. Pekiyi ne anlatıyor bununla Rabbimiz bize? Rabbimiz bununla bize şunu anlatıyor: Eğer bizler de Rabbimizle yaptığımız anlaşma şartlarına riâyet etmez, kitapla ilgimizi, alâkamızı keser, kitapsız bir hayatın adamı olursak kesinlikle bilelim ki Allah bizim aramıza da düş-manlık atacaktır. Bunu hiçbir zaman unutmayalım. Şu kitapla ilgi­mizi kesip, efendim işte başka kitaplarımız var, işte dergilerimiz var, işte gazetelerimiz var. Biz bunları okuyoruz, bunlardan bilgileniyoruz. “Ne olmuş yâni? Bunlar da Kur’an kaynaklı değiller mi? Bunların içi de âyetlerle dolu değil mi?” dersek kesinlikle bilelim ki Müslüman cema­atler de birbirlerine düşman olacaklardır. İşte görüyoruz, birilerinin âyetleri şu kadar, ötekilerinin ki bu kadar. Birilerinin ilgilenip gündeme getirdikleri âyetler şunlar, ötekilerinin ki bunlar olunca elbette Allah da onların arasına düşmanlık salıverecektir. Öyleyse ey Müslümanlar, dua edin ki kitabınız tektir. Kaynağı-nızın tekliği düşüncenizin de tekliğini gerektirir. Bakın dikkat edin, on­lar kitaplarını parçaladılar, her biri bir bölümünü bayraklaştırıp, her biri bir bölümüne sarılıp kendilerini de parçaladılar. Dirlik düzenleri kal­madı. Zinhar sizler kitabınızı parçalamayın. Kitabınızdan ayrılmayın. Başka kitapları kitabınızın yerine koymayın. Değilse sizler de kendi aranızda ayrılıklara düşmek zorunda kalırsınız.
15. “Ey Kitap ehli! Kitaptan gizleyip durduğunuz çoğunu size açıkça anlatan ve çoğundan da geçiveren peygambe­rimiz gelmiştir. Doğrusu size Allah'tan bir nûr ve apaçık bir Kitap gelmiştir.” Ey kitap ehli, kitaptan, kitabınızdan gizleyip durduğunuz haki­katlerin bir çoğunu size açıklayan, bir kısmından da geçiveren, ba­ğışlayıveren elçimiz size gelmiştir. Ve size Allah’tan bir nûr ve apaçık bir kitap da gelmiştir. Evet size sizin için bir rahmet kapısı olarak gön­derdiğimiz elçimiz kitabınızda bulunduğu halde hiç korkmadan, hiçbir sorumluluk duygusu duymadan örttüğünüz, gizlediğiniz, sakladığınız pek çok hakikati haber vermektedir. Düşünmüyor musunuz? Hani bir zamanki elinizdeki İncil’ler nerede? Niye imha ettiniz onları? Niye yok ettiniz? Ne vardı onların içinde? Hangi gerçekleri ihtiva ediyordu o İn­cil’ler? Korkunuz neydi ki alelacele imha ettiniz onları? Kimden neyi saklamak için yaktınız onları? İnsanların gözünden neleri saklamak için yangından mal kaçırıyormuş gibi böyle bir imha eylemine girişti­niz? Sakın şimdi bu son elçimizin ve o elçimize gönderdiğimiz kitabın size açıklayıp gün yüzüne çıkardığı o gerçekleri örtmek için yapmış olmayasınız bu imhayı? Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. İşte şimdi size sizin o gizlediklerinizi haber veren bir peygamber geldi. Sizin hayatınıza bir projektör tutuldu. Size sizin yanılgı noktalarınızı, sapma noktalarınızı açık açık anlatan, haber veren, sizi geçmişinizle ve geleceğinizle uya­ran bir elçi geldi. Ve kendisinden önce gelen, aynı kaynaktan gelen tüm İlâhî kitapların özünü kendisinde toplamış olan evrensel bir kitap geldi. Tarih boyunca insanlığın değişmez doğrularını içinde bulundu­ran ve kıyamete kadar insanlığı hakka, hidâyete ulaştıracak bir kitap geldi. Evet bu kitap o evrensel doğrulardan sizin gizlediklerinizden, bozduklarınızdan, tahrif edip insanların dikkatlerinden kaçırdıklarınız­dan bir kısmını açıklıyor. Bunlar bir zamanlar sizin kitabınızda da vardı. Ahir zaman Nebîsinin özellikleri, mutlak geleceğine dair müjde­ler, Kur’an’la alâkalı haberler, namaz, oruç, hac gibi ibâdetler, içkinin, zinanın, hınzır etinin, küfrün, şirkin haramlığı, Allah’ın hayata karış­ması, Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gibi evrensel gerçekler. Onlardan, o gizlediklerinizden bir kısmını size haber veriyor o peygamber, ama bir kısmından da vazgeçiyor, bir kısmını da affediyor. Eğer onları da açıklamış olsaydı, o kirli çamaşırlarınızı da ortaya döküverseydi el­bette sizi rezil ve perişan ederdi, sizi mat ederdi. Ama bilesiniz ki Allah o peygamber sizi mat etmek için değil, sizi dünyaya rezil etmek için değil, bilâkis tüm geçmişe ait kirleriniz-den sizi temizlemek, arındırmak, eski şerefli günlerinize ulaştırmak için göndermiştir. Bu peygamber bunun için gelmiştir. Peki şu sizin yaptığınız ne ya ona? Ne yapmaya çalışıyorsunuz bu elçiye karşı? Si­zin için, tüm insanlık için mahza bir hayır kapısına karşı böyle mi dav­ranmalıydınız? Gelişiyle, misyonuyla, getirdiği çağlar üstü evrensel mesajıyla sizin kitabınızı tashih etti diye, sizin sapak noktalarınızı, ya­nılgı noktalarınızı ortaya koydu diye ona düşman kesilmeniz mi gere­kiyordu? Aksine sevinmeniz, memnun olmanız, teşekkür etmeniz ge­rekmiyor muydu? Ey bize Rabbimizin hediyesi, ey bize yol gösterici, ey bizim hayatımızın sağlaması, çok şükür ki sen geldin bize. Çok şü­kür ki bizim hayatımızın bozukluklarını ortaya koyuverdin. Din diye sa­rıldığımız şeylerin gerçek Allah dini değil, atalarımızın bozup bize sun-duğu bir felsefeler, bidatler ürünü olduğunu bize anlatıp gözlerimizi açıverdin. Eğer sen gelmeseydin, getirdiğin hak bir Allah kitabıyla bi­zim hayatımıza böyle mükemmel bir projektör tutmasaydın meğer bizler din diye, kitap diye boş şeylere sarılıp cehenneme doğru gidi­yor-muşuz. Gelişine susamız kimseler olarak sana îman ediyor, sana teşekkür ediyoruz diyerek hemen ayağınıza kadar gelmiş bu nîmete sarılmanız gerekmiyor muydu? Bu haliniz ne böyle, diyor ve tekrar tekrar İslâm’a dâvet ediyor onları.
16. “Allah, rızasını gözetenleri onunla, selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Onları doğru yola iletir.” Allah o size gönderdiği nûr olan, ışık olan, yol gösterici olan o kitabı ve mahza sizin için rahmet olan o elçisiyle rızasını gözetenleri, rızasını arayanları, rızasına teslim olanları, yâni o kitabına ve elçisinin sünnetine teslim olanları, kitap ve peygamber örnekliğinde bir hayat yaşamaya yönelen kullarını selâmet yollarına ulaştırır. Emniyet yolla­rının güvenliğine ulaştırır. Tek yol değildir bu yol. Sübülü’s Selâmdır o. Öyleyse kimse Allah’ın yollarını teke indirgemesin. Yâni hiç kimse kendi yolunu tek yol kabul edip öteki yolları reddetmeye kalkışmasın. Yol Allah’ın yoludur, din Allah’ın dinidir, benimki hiçbir zaman temel değildir. Benimki ona ne kadar uygunsa o kadar uygundur. Benim dı­şımda da, benim yolumun dışında da sonu Allah yoluna çıkan tâli yollar vardır. Rabbimiz rahmetiyle, vahyiyle, peygamber örnekliliğiyle kullarını küfür, şirk ve cehalet karanlıklarından îman aydınlığına, hidâ­yet aydınlığına çıkarır. Değilse eğer Rabbimiz bizi vahiysiz bırakmış olsaydı, yolsuz yordamsız bırakmış olsaydı biz bu karanlıklardan nasıl kurtulabilirdik?
17. "Allah ancak Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler andol­sun ki kâfir olmuşlardır. De ki: "Allah, Meryem oğlu Me­sih'i anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmeyi dilerse kim O'na karşı koyabilir? "Göklerin, yerin ve ara­sındakilerin hükümranlığı Allah'ındır, dilediğini yaratır. Allah her şeye Kâdirdir.” Andolsun ki Allah Meryem oğlu Mesih’tir diyenler kâfir olmuş-lardır, küfre düşmüşlerdir. Biz Nasranî’yiz, biz Nasarâ’yız deyip de, hı-ristiyanlık iddiasında bulunup da Meryem oğlu Îsâ Allah’tır diyerek tevhid dininden, İslâm dininden ayrılıp gidenler küfür etmişlerdir. Bir beşerden doğma bir beşer olan Hz. Îsâ (a.s)’ı tanrılaştıranlar ya da Allah’ı beşerleştirenler kâfir olmuştur, diyor Rabbimiz. Allah’ı bir be­şerle, ya da bir beşeri Allah’la karıştıranlar kâfir oldular. Bir beşere Allah sıfatlarını yükleyenler, ya da Allah’a beşer sıfatlarını yakıştıran­lar kâfir oldular. Bunlar Hz. Îsâ (a.s)’a Allah yetkilerini veren, ya da Allah’ın Hz. Îsâ (a.s)’a hulûl ettiğini iddia eden hıristiyanlardır. Bunlar yasalarını uygulayacakları gerçek Rabbi, kendisine kulluk yapacakları gerçek İlâhı bulamadıkları için kul olabilecek başka varlıklar bulmak zorunda kalmış zavallı insanlardır. Çünkü fıtraten insan tapınmak zorundadır. Bu fıtrî bir gereksi-nimdir. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. İnsan, insan olması ha­sebiyle fıtraten kul olmaya müsait yaratılmıştır. Mutlaka bir yerlere bağlanmak, kapılanmak zorundadır insan. Binaenaleyh eğer insan kendisine kulluk yapacağı, sığınacağı, arzularını yerine getireceği ger-çek Rabbini bulamamışsa yanlış adreslere baş vurmak zorunda kalacaktır. Onun içindir ki kitabımızın her bir bölümünde Rabbimiz gönderdiği elçilerinin diliyle kullarını sadece kendisine kulluğa çağır­mıştır. Böylece aslında Rabbimiz insanın kendi şerefini kurtarmayı murad buyurmuştur. Ama maalesef insanlar bazen Allah’ı diskalifiye edip kendi kendilerine tapınarak, kendi kendilerini putlaştırarak, bazen kendisi gibileri putlaştırarak, bazen eşyayı tanrılaştırarak, putlara tapı­narak kendi şerefini bizzat kendi elleriyle ayaklar altına almışlardır. Hem Allah’a, hem kendilerine, hem de eşyaya zulmetmişlerdir. Hem gerçek İlâhlarına, hem İlâhlaştırdıklarına hem de kendilerine zulmet­mişlerdir. İnsanı yerinden etmek, eşyayı olduğu yerden çıkarmak, in­sanı ve eşyayı İlâhlaştırmak zulümlerin en büyüğüdür. Hıristiyanlar aslında Allah’ın kutlu elçisi Hz. Îsâ (a.s)’a karşı onu insanlıktan çıkara­rak, onun örnekliğini bitirerek, hayattan dışlayarak zulmetmişlerdir. İslâm’dan, ana kaynaktan uzaklaşıp hıristiyanlaşan bu adam­lar Hz. Îsâ (a.s) nın şahsiyeti hakkında tarih boyunca gerçekten için­den çıkılamaz şeyler söylemişlerdir. Hıristiyan gruplardan bir kısmı onun insani yönünden etkilenerek Allah’ın oğlu olduğuna inanmakta­dır. Bir kısmı da Allah olduğuna ve kendisine kulluk yapılması gerek­tiğine inanmaktadır. Kimileri vücutta vahdet, vahdet-i vücut denen Al­lah’la insanın birleşimi teorisinden kaynaklanan bir düşünceyle, bir bakış açısıyla onun Allah’la insan karışımı, yarı Allah yarı insan bir varlık olduğuna inanmaktadır. Bu sapmalar yıllarca tartışmalarına rağmen meseleyi işin içinden çıkılmaz bir duruma getirmiştir. Bu kar­maşık şahsiyetin, yâni Allah’la insan karışımı kabul ettikleri şahsiyetin insani yönünün ağır bastığı kanısına varanlar onun Allah’ın oğlu ol­duğu zehabına kapılırken, onun İlâhlığa yakınlığını düşünenler de onun insanlaşmış bir Allah ya da Allah’laşmış bir insan olduğu inan­cına düştüler. Ey peygamberim, sen onlara de ki, Allah, Meryem oğlu Mesih'i anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmeyi dilerse kim O'na karşı koyabilir? Göklerin, yerin ve arasındakilerin hükümranlığı Allah­'ındır, dilediğini yaratır. Allah her şeye Kâdirdir. Yâni bir düşünsenize sizin tanrılaştırdığınız Îsâ (a.s)’ı, onun annesini öldürecek olsa, onlar üzerinde tüm varlıkları üzerinde bir tasarrufta bulunacak olsa kim en­gel olabilir buna? Kim önüne geçebilir Allah’ın? Hiç böyle tanrı olabilir mi? Allah’tan kendisine gelebilecek bir ölüme engel olamayanlar tanrı olabilirler mi? Diğer yaratıklar gibi fâni olanlar nasıl Rab olabilirler? Nasıl tanrı olabilirler? Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın hük­müne, O’nun yasalarına boyun bükmüş kullar iken siz onları nasıl tan­rılaştırmaya kalkışıyorsunuz? Halbuki Allah dilediğini yaratandır. Dile­diğini yaratmaya Kâdir olan Allah Hz. Îsâ (a.s)’ı da babasız olarak olağanüstü bir yaratışla yaratmaya da Kâdirdir. Onun böyle mûcizevi bir yaratılışla yaratılmış olması, Allah’ın bir kelimesi, bir yasası olması sizi onu tanrılaşmaya götürmemelidir.
18. “Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. Öyleyse günahlarınızdan ötürü size niçin azap ediyor? Bilâkis siz O'nun yarattığı insanlarsı­nız" de. Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş O’nadır.” Yahudi ve hıristiyanlar dediler ki bizler Allah’ın oğulları ve sev-gilileriyiz, dostlarıyız dediler. Babalara göre oğulları neyse, hangi ma-kamdaysa biz de o makamdayız. Babaların gözünde oğulları ne kadar değerliyse Allah katında bizler de o kadar değerli ve sevgiliyiz. Veya biz Allah’ın oğullarının mensubuyuz, dininin müntesibiyiz dediler. Oğullarını sevdiği gibi bizi de sever O Allah. Böylece hem Allah’a bir yakınlık iddiasında bulunuyorlar hem de kendilerinin diğer insanlardan ayrıcalıklı olduklarını söylüyorlar. Hem Allah’ı millileştirdiler, hem de Allah’ın dinini millileştirdiler. Kendilerini diğer dünya insanlığından so­yutlayarak Allah’ın dinini sadece kendilerine mahsus milli bir din ha­line getirdiler. Rabb’ul Âlemin olan, göklerdeki ve yerdekilerin tamamının Rabbi olan Allah’ı Yahova ismini verdikleri kendi milli İlâhları haline getirdiler. O Allah sanki sadece kendilerinin Allah’ıdır. İsrâil oğullarının babası olan bir Allah. Böylece milli dinleriyle, milli İlâhlarıyla kendilerini kutsamaya yöneldiler. Dünyadaki tüm diğer insanlardan kendilerini ayırarak, tüm dünyadan soyutlanarak, kendilerinin dışında herkesi ve her şeyi yok farz ederek, kâfir ilân ederek, yabancı ilân ederek kendi­lerine bir ağ ördüler. Tüm dünyadan soyutlanarak, tüm dünyayı düş­man bilerek ulusçuluk anlayışıyla ilk ırkçı şeytandan sonra ikinci sapı­cılar olarak dünyalarını da âhiretlerini de mahvettiler. Yahudiler maddecidir, materyalisttir, maddeyi esas alıp mana-yı, ruhu reddeden kimselerdir. Tıpkı şeytan gibi kökenlerini esas alan ve tüm değerlendirmelerini bunun üzerine bina eden insanlar. Yaratı­lıştan gelen güya kendilerince üstün kabul ettikleri özelliklerini ön plana çıkarıp onlarla övünmeyi âdet edinmiş bir toplum. Halbuki bizim yaratılıştan gelen özelliklerimiz, irademiz dahilinde olmayan, sonradan kazanmış olmadığımız özelliklerimiz hiçbir zaman övünme sebebi de­ğildir. Gören bir kimsenin köre karşı hiçbir zaman övünme hakkı yok­tur. Kadınlık erkeklik, beyazlık siyahlık, zenginlik fakirlik, filan aileden, falan toplumdan gelmiş olmak sebebiyle övünmek ırkçılıktır. Ama kendi seçimimizle kazandığımız şeylerden ötürü övünme hakkı vardır. Îman gibi, takva ve teslimiyet gibi. Yahudiler ve hıristiyanlar hakları olmadığı halde biz Allah’ın sev­gili kullarıyız diyerek övündüler. İkisi birlikte değil tabii. Çünkü kita­bımızın başka âyetlerinin beyanıyla birbirlerini tekfir eden, birbirlerini küfürle itham eden, birbirlerinin iraptan mahallerinin olmadığını iddia eden bu iki güruh ayrı ayrı kendilerinin üstün olduklarını iddia ettiler. Onların bu mesnetsiz iddialarına karşılık bakın Rabbimiz buyuruyor ki, öyleyse Allah günahlarınızdan ötürü size niçin azap ediyor? Bilâkis siz O'nun yarattığı insanlarsınız de onlara peygamberim. Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakile­rin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş O'nadır. Öyle değil mi? Allah size niye azap ediyor günahlarınızdan ötürü? Hayır hayır sizler başkala­rından farklı değilsiniz. Allah dilediğine ya da dileyenlere azap eder. O’nun hükmüne itiraz edecek yoktur.
19. “Ey Kitap ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, "Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi" dersiniz diye, size açıkça anlatacak peygamberimiz geldi. Şüphesiz O, size müjdeci ve uyarıcı olarak gelmiştir. Allah her şeye Kâdir­dir.” Ey kitap ehli, peygamberlerin arasının kesildiği, peygambersiz geçen uzun bir fetret döneminden sonra biz bir müjdeci ve uyarıcı gelmedi diye şikâyet bulunmayasınız diye size dinin hükümlerini açıklamak üzere elçimiz geldi. Daha önce içinizden uyarıcılar ve müj­deleyiciler seçerek rahmeti gereği size kendi bilgisinden aktaran, sizi yolsuz yordamsız, çözümsüz bırakmayan Rabbiniz şimdi de size son elçisini göndermiştir. Artık biz ne yapalım? Nasıl hareket edelim? Neyle amel edelim? Hayatımızı nasıl düzenleyelim? Kime başvura­lım? Kitap yok, peygamber yok, örnek yok demenize, mâzeretler ileri sürmenize hakkınız kalmamıştır. İşte uzun bir fetret döneminden sonra elçimiz gelmiştir. Artık bize ne ondan? demeyin. Bu peygamber bizi il-gilendirmez demeyin. Unutmayın ki bu son mesaj evrensel bir mesajdır. Bu son kitap ve peygamber çağlar üstü bir mesajdır. Kur’an tüm insanlığa hitap eden bir mesajdır. Muhammed (a.s) tüm kıyamete kadar tüm toplum­lara elçi olarak gönderilmiştir. Ama siz bilirsiniz. İsterseniz size gelmiş bu elçiyi reddedin. İsterseniz ilgilenmeyin onun getirdiği mesajla. İs­terseniz dininizi, hayatınızı sorgulamak, sizi Allah’ın istediği Müslü-manca bir hayata ulaştırmak için gelmiş olan bu kitaba, bu peygam­bere sırt dönerek kendi hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde, atalarını­zın bozduğu muharref bir din, muharref bir kitap istikâmetinde bozuk düzen hayatlarınıza devam edin. Ama unutmayın ki Allah kendisine itaat edenleri mükafatlarına boğmaya, isyan edenleri de cezalandır­maya Kâdirdir.
20. “Mûsâ, milletine: “Ey milletim! Allah'ın size olan nî­metini anın: İçinizden peygamberler çıkarmış ve sizi hü­kümdar yapmıştı, dünyalarda kimseye vermediğini size vermişti.” Hani hatırlayın, bir zamanlar Mûsâ (a.s) kavmi İsrâil oğullarına şöyle buyurmuştu: Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nîmetlerini bir ha-tırlayın. Hatırlayın da bu nîmetlerin sahibi olan Rabbinize kul olun, te­şekkür edin. Rabbiniz sizin içinizden size hakkı, hidâyeti, doğruyu gösterecek, sizi yanlışlardan, cehenneme gidişten alıkoyacak pey­gamberler çıkarmıştır. Sizden krallar, yöneticiler kıldı. Sizi özgürlüğe ulaştırdı. Sizi krallar gibi yaşattı. Yeryüzünde başka toplumlara ver­me-diği üstünlükleri, nîmetlerini size verdi. Başkalarına vermediği yer­yüzü iktidarını size verdi. Liderler ve önderler yaptı sizleri. Bakara ve diğer sûrelerde İsrâil oğullarına verilen nîmetleri anlatmaya çalışmış­tık. Tabii burada Mûsâ (a.s) nın İsrâil oğullarına bir hatırlatması söz konusu olunca elbette bu nîmetlerin Mûsâ (a.s) öncesi nîmetler oldu­ğunu anlayacağız. Meselâ Hz. Yusuf (a.s) döneminde Müslümanlar Mısır’da bir dünya devletine egemen olmuşlardı. Tüm dünyaya egemen bir ko­nu-ma gelmişlerdi. İşte Mûsâ (a.s) onlara bunları hatırlatarak kendile­rine hadsiz, hesapsız lütuflarda bulunan Rablerine kulluğu çağırı­yordu.
21. “Ey milletim! Allah'ın size yazdığı kutsal yere girin, ardınıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak dönersiniz” demişti.” Öyleyse ey kavmim, Rabbinizin size bu büyük lütuflarını hatırla­yın da O’na bir şükrane olarak Rabbinizin size yazdığı kutsal yere, büyük ata İbrahim (a.s) in, oğulları İshak (a.s) ve torunu Yakub (a.s) nın vatanı olan Arz-ı Mukaddese girin. Sakın ardınıza dönmeyin. İr-tidat etmeyin. İnancınızdan geri dönmeyin. Rabbinizin bu cihad em­rinden dönmeyin demişti Mûsâ (a.s). Rabbinizin atanız İsrâil’in, Yaku-b’un diliyle size vaâdettiği, sizin vatanınız olmasını istediği bu top­rak-lardan vazgeçmeyin. Orada oturan zorbaların varlığından çekine­rek gerisin geriye dönmeyin. Yoksa kaybedersiniz. Anlayabildiğimiz kadarıyla İsrâil oğulları Mûsâ (a.s)’la birlikte Mı­sırdan çıkıp eski yurtlarına dönerlerken Faran çölünde bulundukları bir sırada bu emir, bu cihad emri kendilerine verilmişti. Onlar böyle Allah adına bir cihadı göze alamadılar. O bölgedeki zorbalardan kor­kup tekrar geriye, Mısır’a dönmeyi düşündüler ve kendilerini Allah yo­lunda cihada çağıran peygamberlerine şöyle dediler:
22. “Ey Mûsâ! Orada zorba bir millet vardır, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz, eğer çıkarlarsa biz de gireriz" demişlerdi.” Ey Mûsâ, orada zorba bir toplum var. Orada güçlü, kuvvetli, zâ­lim bir toplum var. Biz onlarla baş edemeyiz. Biz onlarla asla sava­şamayız, buna güç yetiremeyiz dediler. Tarihî bilgilere bakılırsa bunlar Ama likalılardı. Onlar aradan çıkıp gitmedikçe, savaşsız olarak orayı bize teslim etmedikçe biz asla oraya girmeyeceğiz. Eğer onlar oradan çıkıp giderlerse ancak o zaman biz gireceğiz dediler. İnandıkları Allah uğrunda savaşmaya, ölmeye, öldürmeye değmeyen bir Allah. Uğ­run-da fedâ-i mal ve fedâ-i canda bulunmaya değmeyen bir Allah inançları var adamların. Tıpkı şu andaki bizler gibi.
23. “Korkanlar arasında bulunan, Allah'ın nîmete erdir­diği iki adam: “Üstlerine kapıdan yürüyün, oradan girer­seniz şüphesiz galip gelirsiniz; eğer inanıyorsanız Allah'a güvenin" demişlerdi.” Evet, korkanlar arasında bulunan ya o azgın Amalikalırdan kor­kanlar arasında bulunan ya da Allah’tan Allah’ın istediği gibi kor­kan, Allah’ın cihad emrine karşı gelmekten korkan, Allah’ın lütuf ve nî-metlerine erdirdiği, kendilerine şuur verdiği iki kişi arkadaşlarını ci­ha-da teşvik ederek onlara dedi ki: Onların üzerine, o Amâlikalıların üzerlerine kapıdan yürüyün. Cüsseleri iri ama îmanları zayıf olan, ka­lıpları iri ama kâfir oldukları için cesaretleri zayıf olan bu insanlardan korkmayın. Eğer Allah’a güvenip şehrin ana kapıları üzerinden onların üzerine yürürseniz, böylece cihad için bir kararlılık gösterisinde bulu­nursanız onlar sizden korkacaklardır. O iki kişinin onlara bunu söylemelerinin sebebi de anlayabildi­ğimiz kadarıyla şudur: Sizler zâlimlerin, talancıların, sömürgecilerin yaptıkları gibi şehrin bağlarından, bahçelerinden, nîmetlerinin bulun­duğu yerlerden şehri yağmalayarak girerseniz onların gözünde aç gözlü yağmacılar olarak düşersiniz bir, bir de böyle bir girişle girdiğiniz şehrin, ülkenin insanlarını diriltme imkânınız kalmaz. Onlara hidâyet adına hiçbir mesaj da sunamazsınız. Oraya girseniz bile asla sahip olamazsınız. Bedenlerine sahip olsanız bile kalplerine sahip olamaz­sınız. Bir çapulcu güruh olarak onlara karşı güveninizi zedelemiş olur­sunuz. Evet o kadar insanın içinden bunu söyleyebilecek sadece iki insan çıkmış. Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s) ile tartışmalarını sürdüren top­lum bakın şöyle diyor:
24,25. “Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz asla oraya gir­meyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz bu­rada oturacağız" demişlerdi. Mûsâ: “Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum; artık bizimle bu yoldan çıkmış milletin arasını ayır” dedi.” Ey Mûsâ, onlar orada oldukları sürece biz asla oraya girmeyece­ğiz. Sen ve Rabbin birlikte gidin savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz dediler. Allah yolunda bir savaşı göze alamadılar. İnan­dıkları Allah uğrunda savaşı göze almaya değmeyen bir Allah. Halbuki Allah ve Resûlünden bir savaş çağrısı alan Rasulullah Efendimizin ashabı, o güzide insanlar kendilerini savaşa çağıran pişdarlarına şöyle demişlerdi: Ey Allah’ın Resûlü, bizler sana İsrâil oğullarının el­çilerine dediğini demeyiz. Biz asla böyle bir tavır sergilemeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada bekleyeceğiz demeyiz. Sen ve Rabbin gidin sa­vaşın, biz de sizinle birlikte gelip savaşacağız deriz. Dilediğine hük­met, dilediğin yere yürü vallahi biz hep senin yanındayız demişlerdi. İsrâil oğullarının bu bozuk tavırlarını, bu İslâm dışı küstahlıkla­rını görünce Hz. Mûsâ (a.s) da şöyle diyordu: Ya Rabbi ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Benim sözüm kendimden ve kardeşimden başkasına geçmiyor. Görüyorsun ki ben kendimden ve kardeşim Harun’dan başkasına mâlik değilim. Binaenaleyh ya Rabbi ben bunlar adına, bunların bu küstahlıkları adına Senden özür diliyorum. Ben bunlara hakim olamıyorum. Ya Rabbi Sen âdil hük­münle bizimle bunların arasını ayır. Bizi bunlarla bir tutma. Beni ve kardeşimi bunlardan ayır ya Rabbi. Eğer bu küstahlıklarından ötürü bir azap göndereceksen ne olur bizi ayır ya Rabbi. Bizi bunlarla bir tutma ya Rabbi. Mûsâ (a.s) nın bu telaşına, bu ürperişine karşılık bakın Rabbimizin cevabı şöyle:
24,25. “Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz asla oraya gir­meyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz bu­rada oturacağız" demişlerdi. Mûsâ: “Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum; artık bizimle bu yoldan çıkmış milletin arasını ayır” dedi.” Ey Mûsâ, onlar orada oldukları sürece biz asla oraya girmeyece­ğiz. Sen ve Rabbin birlikte gidin savaşın, biz burada oturup bekleyeceğiz dediler. Allah yolunda bir savaşı göze alamadılar. İnan­dıkları Allah uğrunda savaşı göze almaya değmeyen bir Allah. Halbuki Allah ve Resûlünden bir savaş çağrısı alan Rasulullah Efendimizin ashabı, o güzide insanlar kendilerini savaşa çağıran pişdarlarına şöyle demişlerdi: Ey Allah’ın Resûlü, bizler sana İsrâil oğullarının el­çilerine dediğini demeyiz. Biz asla böyle bir tavır sergilemeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada bekleyeceğiz demeyiz. Sen ve Rabbin gidin sa­vaşın, biz de sizinle birlikte gelip savaşacağız deriz. Dilediğine hük­met, dilediğin yere yürü vallahi biz hep senin yanındayız demişlerdi. İsrâil oğullarının bu bozuk tavırlarını, bu İslâm dışı küstahlıkla­rını görünce Hz. Mûsâ (a.s) da şöyle diyordu: Ya Rabbi ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Benim sözüm kendimden ve kardeşimden başkasına geçmiyor. Görüyorsun ki ben kendimden ve kardeşim Harun’dan başkasına mâlik değilim. Binaenaleyh ya Rabbi ben bunlar adına, bunların bu küstahlıkları adına Senden özür diliyorum. Ben bunlara hakim olamıyorum. Ya Rabbi Sen âdil hük­münle bizimle bunların arasını ayır. Bizi bunlarla bir tutma. Beni ve kardeşimi bunlardan ayır ya Rabbi. Eğer bu küstahlıklarından ötürü bir azap göndereceksen ne olur bizi ayır ya Rabbi. Bizi bunlarla bir tutma ya Rabbi. Mûsâ (a.s) nın bu telaşına, bu ürperişine karşılık bakın Rabbimizin cevabı şöyle:
26. “Allah: "Orası onlara kırk yıl haram kılındı; yeryü­zünde şaşkın, şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış millet için tasalanma" dedi.” Rabbimiz Mûsâ (a.s) nın duasına icabet buyurdu. Ve Allah yo­lunda bir cihadtân kaçan İsrâil oğullarını da bu davranışlarından ötürü cezalandırıverdi. Nasıl bir ceza verdi Allah onlara: Bakın buyurdu ki Rabbimiz: Onlar Benim emrime karşı mı geliyorlar? Onlar bir savaş çağrısına itiraz mı ediyorlar? O halde onlar kırk yıl o kutsal topraklar­dan mahrum kılınacaklar. Kırk yıl o topraklar onlara haram kılındı. Evet onlar bu tavırlarından ötürü kırk yıl evsiz, barksız, vatansız olarak şaşkın, şaşkın çöllerde dolaşmaya mahkum oldular. Rabbimiz elçisine dedi ki ey peygamberim, artık sen bu şaş-kınlar için, bu itaatten çıkmışlar için kendini yorma. Tasalanma onlar için. Allah’ın bir savaş emrine karşı takındıkları bu olumsuz tavırla-rından, bu serkeşliklerinden ötürü Allah’ın cezasına uğruyorlar ve kırk yıl perişan bir vaziyette dolaşıyorlar. Ve nihâyet bu kırk yılın sonunda o nesil tükeniyor, o Firavunun ezici sisteminin altında kimlikleri silin­miş, kölelik ruhlarına işlemiş insanlar ölüyorlar ve onlardan yepyeni bir nesil geliyor. Çölde özgürce büyümüş, babaları gibi Firavun’u ve zul­münü tanımamış yepyeni bir nesil yetiştirdi sıfırdan Mûsâ (a.s). Ve işte bu nesil o mukaddes toprakları fethedip giriyorlar.
27. “Ey Muhammed! Onlara Adem'in iki oğlunun kıssa­sını doğru olarak anlat: İkisi birer kurban sunmuşlar, bi­rininki kabul edilmiş, diğerininki edilmemişti. Kabul edil­meyen, "Andolsun seni öldüreceğim" deyince, kardeşi: "Allah ancak sakınanların takdim ettiğini kabul eder" de-mişti.” Ey peygamberim, onlara, o hasetçi yahudilere, kendileri için Rableri tarafından açılmış senin gibi bir rahmet kapısına karşı ilgisiz kalmış insanlara Adem’in iki oğlunun, Habil ile Kabil’in kıssasını hak olarak anlat. Bu kıssa ile onlara öğüt ver, onlara hakkı göster. İki Adem oğlu arasında geçen bu kıssayı onlara anlat ki şu anda sen kardeşlerine karşı Kabil rolünü oynayan, Rabbinin seni seçip, sana verdiği lütuflarını kıskanan, Rabbinin takdirine isyan eden bu insanlar ne yaptıklarını iyice anlasınlar. Senin karşında kendi konumlarını iyi bir değerlendirsinler. Çünkü bu kıssa onlara bu gerçeği anlatacak ger­çek bir kıssadır. Ademin oğulları Rablerine bir kurban takdim etmişler, birinin sunduğu kurban kabul edilmiş, ötekisininki hüsnü kabul görmemişti. Çünkü birisi ihsan ehliydi. O Allah’ı görüyormuşçasına Ona kulluk şu­uru içindeydi. Malının en güzelini, Allah’a lâyık olanını kurban etmiş, ötekisi de en değersizini kurban etmişti. Habil mülkün sahibinin bilin­cinde olarak kurbanda bulunmuş, en iyisini sunmuştu. Verdiğinin daha güzeliyle kendisine mukâbelede bulunulacağının güvencesi içinde kurban sunmuştu. Kabil ise mülkü kendisinin zannederek, mülkün sa­hibine karşı bir güvensizlik duygusu içinde kurban takdim etmişti. Onun içindir ki zâhiren birbirine benzeyen ama niyet olarak birbirinden çok farklı olan bu amelden birisini kabul eden Rabbimiz, ötekisini ka­bul etmemişti. Doğal olarak kurbanının kabul edilmeyişini gören Kabil’in hemen hatasını anlayıp tevbe etmesi, durumunu düzeltmesi gerekirken öyle yapmıyor da kardeşini kıskanıp haset ediyor. Yâni Allah’ın takdi­rine karşı geliyor. Allah’a hikmetsizlik izafe ediyor. Kabul edip etme­yen Allah iken o kardeşini suçluyor. Tıpkı Allah’ın takdirine kafa tutan, Adem’e secde etmesini emreden Rabbini hikmetsizlikle itham eden şeytan gibi. Evet bildiğimiz kadarıyla tarihte ilk hasit şeytandır, ikincisi de Kabil’dir. Kardeşini kıskanarak onu öldürmeye teşebbüs ediyor. Andolsun ki seni öldüreceğim der. Kardeşi sorar ona: Beni niye öldüreceksin? O der ki senin kurbanın kabul edildi, benimki kabul edilmedi. Bu­nun üzerine Habil der ki, Allah ancak muttakilerin, kendisi karşı kullu­ğunun bilincinde olanların kurbanını kabul eder. Yâni bu konuda be­nim bir suçum yoktur, yetkim de yoktur. Sen bunu kendin istedin, ken­din hak ettin. Binaenaleyh bu konuda beni suçlaman yerine durumunu bir gözden geçir de muttakilerden olmaya çalış.
28,29,30. “Beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam, çünkü ben, âlem­lerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben, hem benim hem de kendi günahını yüklenip cehennemliklerden olma-nı is­terim, zulmedenlerin cezası budur. Bunun üzerine, karde­şini öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürerek, zarara uğ­rayanlardan oldu.” Eğer bu gerçeği anlamaya yanaşmaz, durumunu düzeltmez ve illa da suçsuz olduğum halde beni öldürmeye elini uzatırsan, bilesin ki ben seni öldürmek için harekete geçmeyeceğim. Ben böyle bir haramı işleyip Rabbime isyan etmekten Allah’tan korkarım. Yâni sen beni öl­dürmek için elini bana uzattığın zaman ben senden önce davranıp seni öldürmeye teşebbüs etmeyeceğim. Dilerim ki sen hem benim gü-nahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılanlardan olursun. Zâlimlerin cezası işte budur. Ben bir kardeş karşısında bir zâlim ol­mayı değil bir mazlum olmayı yeğlerim. Bunun üzerine Kabil kardeşini öldürme konusunda nefsine teslim oldu, nefsinin hevâsına tabi oldu. Onun nefsi, içgüdüsü kendi­sini kardeşini öldürmeye sevk etti. Allah’a değil de nefsine teslim ol­duğu için nefsi ona bunu makul gösterdi. Onu öldürdü ve zarar eden­lerden oldu. Evet yeryüzünde ilk kıtal hadisesi böylece gerçekleşmiş oldu. Yeryüzünde ilk kan dökülmüş oldu. Kan döken Kabil hüsrana uğrayanlardan oldu. Çünkü Rasulullah Efendimizin bir hadisinin be­yanıyla kıyamete kadar adam öldürenlerin, kan dökenlerin günahları­nın bir misli bu çığırı ilk açan Kabil’e yazılacaktır.
28,29,30. “Beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam, çünkü ben, âlem­lerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben, hem benim hem de kendi günahını yüklenip cehennemliklerden olma-nı is­terim, zulmedenlerin cezası budur. Bunun üzerine, karde­şini öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürerek, zarara uğ­rayanlardan oldu.” Eğer bu gerçeği anlamaya yanaşmaz, durumunu düzeltmez ve illa da suçsuz olduğum halde beni öldürmeye elini uzatırsan, bilesin ki ben seni öldürmek için harekete geçmeyeceğim. Ben böyle bir haramı işleyip Rabbime isyan etmekten Allah’tan korkarım. Yâni sen beni öl­dürmek için elini bana uzattığın zaman ben senden önce davranıp seni öldürmeye teşebbüs etmeyeceğim. Dilerim ki sen hem benim gü-nahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılanlardan olursun. Zâlimlerin cezası işte budur. Ben bir kardeş karşısında bir zâlim ol­mayı değil bir mazlum olmayı yeğlerim. Bunun üzerine Kabil kardeşini öldürme konusunda nefsine teslim oldu, nefsinin hevâsına tabi oldu. Onun nefsi, içgüdüsü kendi­sini kardeşini öldürmeye sevk etti. Allah’a değil de nefsine teslim ol­duğu için nefsi ona bunu makul gösterdi. Onu öldürdü ve zarar eden­lerden oldu. Evet yeryüzünde ilk kıtal hadisesi böylece gerçekleşmiş oldu. Yeryüzünde ilk kan dökülmüş oldu. Kan döken Kabil hüsrana uğrayanlardan oldu. Çünkü Rasulullah Efendimizin bir hadisinin be­yanıyla kıyamete kadar adam öldürenlerin, kan dökenlerin günahları­nın bir misli bu çığırı ilk açan Kabil’e yazılacaktır.
28,29,30. “Beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam, çünkü ben, âlem­lerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben, hem benim hem de kendi günahını yüklenip cehennemliklerden olma-nı is­terim, zulmedenlerin cezası budur. Bunun üzerine, karde­şini öldürmekte nefsine uydu ve onu öldürerek, zarara uğ­rayanlardan oldu.” Eğer bu gerçeği anlamaya yanaşmaz, durumunu düzeltmez ve illa da suçsuz olduğum halde beni öldürmeye elini uzatırsan, bilesin ki ben seni öldürmek için harekete geçmeyeceğim. Ben böyle bir haramı işleyip Rabbime isyan etmekten Allah’tan korkarım. Yâni sen beni öl­dürmek için elini bana uzattığın zaman ben senden önce davranıp seni öldürmeye teşebbüs etmeyeceğim. Dilerim ki sen hem benim gü-nahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılanlardan olursun. Zâlimlerin cezası işte budur. Ben bir kardeş karşısında bir zâlim ol­mayı değil bir mazlum olmayı yeğlerim. Bunun üzerine Kabil kardeşini öldürme konusunda nefsine teslim oldu, nefsinin hevâsına tabi oldu. Onun nefsi, içgüdüsü kendi­sini kardeşini öldürmeye sevk etti. Allah’a değil de nefsine teslim ol­duğu için nefsi ona bunu makul gösterdi. Onu öldürdü ve zarar eden­lerden oldu. Evet yeryüzünde ilk kıtal hadisesi böylece gerçekleşmiş oldu. Yeryüzünde ilk kan dökülmüş oldu. Kan döken Kabil hüsrana uğrayanlardan oldu. Çünkü Rasulullah Efendimizin bir hadisinin be­yanıyla kıyamete kadar adam öldürenlerin, kan dökenlerin günahları­nın bir misli bu çığırı ilk açan Kabil’e yazılacaktır.
31. “Allah, kardeşinin ölüsünü nasıl gömeceğini göster­mek üzere, ona yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Bana yazıklar olsun! Kardeşimin ölüsünü örtmek için bu karga kadar olmaktan aciz kaldım." dedi de ettiğine yananlardan oldu.” Bunun üzerine Rabbimiz ona kardeşinin cesedini nasıl göme-ceğini göstermek için yeri gagasıyla eşen bir karga gönderdi. Hem-cinsini öldürdükten sonra onu toprağa gömerek Kabil’e yol göste­ren bir karga gönderdi Allah. Kabil onu görünce yaptığı bu işten do­layı, kardeş kanına girmekten ötürü hasret ve nedamet içinde şöyle ses-lendi: Yazıklar olsun bana. Bir karga kadar olup ta kardeşimin ce­se-dini toprağa nasıl gömeceğimi bilmekten aciz oldum. Demek ki tüm bilgiler Allah’tandır. İnsanlık tüm bilgilerini vahiyle öğrenmiştir. Bakın Rabbimizin vahyi olmadan, Rabbimizin yol gösterisi olmadan insan kabir kazma sanatını bile bilemiyor.
32. “Bunun için İsrâil oğullarına şöyle yazdık: “Kim bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşı­lık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur. “Andolsun ki onlara belgelerle pey­gamberlerimiz geldi, sonra buna rağmen, onların çoğu yeryüzünde taşkınlık edenler oldu.” İşte bundan ötürü Biz İsrâil oğullarına şunu yazdık, şunu farz kıldık: Kim ki bir insanı adam öldürmenin, kan dökmenin, ya da yeryü­zünde fesat çıkarmanın dışında başka bir sebeple öldürürse tüm in­sanlığı öldürmüş gibi olur. Allah katında bir ile binin hiçbir farkı yoktur. Ha bir insanı öldürmüşsünüz, ha tüm insanlığı. Evet bu sebeplerin dışında adam öldürmek, kan dökmek yasaktır. Karşıdaki kişi eğer bir adam öldürmüşse kısas olarak öldürülür. Veya eğer yeryüzünde fesat çıkarmışsa o da öldü­rülebilir. Yeryüzünde fesat Allah’ın yeryüzünde koyduğu düzeni boz­mak, Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın elçilerine savaş açmak, Allah’ın yeryüzünü, insan hayatını düzenlemek üzere gönderdiği hayat prog­ramını reddetmek, İslâm’ın meşru yönetimine karşı gelip savaşmak anlamlarına gelmektedir. İşte bunlar sebebiyle öldürülebilir insan. Ama bunların dışında adam öldürmenin yasaklığını Biz İsrâil oğulla­rına yazdık diyor Rab-bimiz. Evet, kim bu sebeplerin dışında bir kimseyi öldürürse tüm in­sanlığı öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanı diriltirse, bir hayatı kurta­rırsa tüm insanlığı diriltmiş, kurtarmış gibi olur. Çünkü bir insanı hak­sız yere öldüren kimse dünyada öldürmelere yol açmış, ruhsat çıkar­mış olduğu için sanki tüm insanları öldürmüş gibidir. İnsanı öldür­mekten çekinen, bu yolu kapayan, insan hayatına hürmet gösteren kimse de tüm insanları diriltmiş gibi olur. İnsanlara vahiy ulaştırarak, din ulaştırarak insanları gerçek hayata, cennete ulaştıranlar da aynen böyledir. Bir kişinin hidâyetine sebep olanlar tüm insanlığı hidâyete ulaştırmış gibi Allah katında sevap kazanır.
33,34. “Allah ve peygamberleriyle savaşanların ve yeryü­zünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara âhirette büyük azap vardır. Ancak, onları yakala­manızdan önce tevbe edenler bunun dışındadır. Biliniz ki Allah, bağışlar ve merhamet eder.” Allah’a ve O’nun elçilerine karşı savaş açanların, Allah’ın elçi­leri vasıtasıyla insan hayatını düzenlemek üzere gönderdiği hayat programına karşı savaş açarak, yeryüzünde bozgunculuk yaparak, in­sanlık suçu işleyenlerin, insanların dünya ve ukba mutluluklarının önüne geçenlerin, insanlar ile Allah arasına, insanlar ile dinlerinin ara­sına girip perde olanların, insanlarla cennet arasına barikatlar koyan­ların, kendi arzularını, kendi yasalarını uygulamaları için insanları Al­lah yasalarından uzaklaştıranların, kendi tanrılıklarını zorla insanlara empoze ederek Allah kullarını Allah’a kulluktan koparanların, insanları ifsat edenlerin, insanları bozanların, insanların çözülüşünü, bozulu­şunu hazırlayanların cezası öldürülmeleri, ibret olsun diye asılmaları, veya çaprazlama el ve ayaklarının kesilmesi, ya da ülkelerinden, va­tanlarından başka bir diyara sürülmeleridir. İşte bu cezalar onlar için dünyada bir zelilliği, bir rezilliği tattır-maktır. Ama onların cezaları sadece bu dünya ile sınırlı kalmayacak­tır, âhirette de büyük bir azap onları beklemektedir. Dayanılmaz bir cehennem ateşi vardır onlar için. Evet İslâm devletinin başkanı bun­lardan birini tercih yetkisine sahiptir. İsterse öldürür, isterse asar, is­terse el ve ayaklarını keser, dilerse de onu sürgüne gönderir. Ancak siz onlara hakim olmadan, onları yakalamadan önce tevbe edip durumlarını düzeltenler, Allah’la aralarını ıslah edenler bu­nun dışındadır. Unutmayın ki Allah çok bağışlayandır, merhamet edendir. Öyleyse böyle durumda olanlara karşı sizler de bağışlama­dan, affetmeden yana tavır alın.
33,34. “Allah ve peygamberleriyle savaşanların ve yeryü­zünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara âhirette büyük azap vardır. Ancak, onları yakala­manızdan önce tevbe edenler bunun dışındadır. Biliniz ki Allah, bağışlar ve merhamet eder.” Allah’a ve O’nun elçilerine karşı savaş açanların, Allah’ın elçi­leri vasıtasıyla insan hayatını düzenlemek üzere gönderdiği hayat programına karşı savaş açarak, yeryüzünde bozgunculuk yaparak, in­sanlık suçu işleyenlerin, insanların dünya ve ukba mutluluklarının önüne geçenlerin, insanlar ile Allah arasına, insanlar ile dinlerinin ara­sına girip perde olanların, insanlarla cennet arasına barikatlar koyan­ların, kendi arzularını, kendi yasalarını uygulamaları için insanları Al­lah yasalarından uzaklaştıranların, kendi tanrılıklarını zorla insanlara empoze ederek Allah kullarını Allah’a kulluktan koparanların, insanları ifsat edenlerin, insanları bozanların, insanların çözülüşünü, bozulu­şunu hazırlayanların cezası öldürülmeleri, ibret olsun diye asılmaları, veya çaprazlama el ve ayaklarının kesilmesi, ya da ülkelerinden, va­tanlarından başka bir diyara sürülmeleridir. İşte bu cezalar onlar için dünyada bir zelilliği, bir rezilliği tattır-maktır. Ama onların cezaları sadece bu dünya ile sınırlı kalmayacak­tır, âhirette de büyük bir azap onları beklemektedir. Dayanılmaz bir cehennem ateşi vardır onlar için. Evet İslâm devletinin başkanı bun­lardan birini tercih yetkisine sahiptir. İsterse öldürür, isterse asar, is­terse el ve ayaklarını keser, dilerse de onu sürgüne gönderir. Ancak siz onlara hakim olmadan, onları yakalamadan önce tevbe edip durumlarını düzeltenler, Allah’la aralarını ıslah edenler bu­nun dışındadır. Unutmayın ki Allah çok bağışlayandır, merhamet edendir. Öyleyse böyle durumda olanlara karşı sizler de bağışlama­dan, affetmeden yana tavır alın.
35. “Ey İnananlar! Allah'tan sakının, O'na ulaşmaya yol arayın, yolunda cihad edin ki kurtulasınız.” Ey îman iddiasında bulunanlar, ey ben mü’minim diyenler, Al­lah’tan takvalı olun. Allah konusunda muttaki olun. Allah karşısında takınmanız gereken kulluk tavrını takının. Allah’la yol bulun. Yolunuzu Allah’a sorun. Allah’ın istediği bir hayatı yaşayın. Allah’a karşı sorum­luluklarınızın bilincine erin. Ve O’na yaklaşmaya, O’na yakın olmaya, Onun rızasını kazanmaya vesileler arayın. O’na yaklaşmaya, O’na ya-kın olmaya çabalayın. Böylece O’na îman iddialarınızı eyleme dö­nüş-türün. O’na ve O’nun dinine îman iddialarınızda samimi olun. Çünkü takvasız, itaatsiz, amelsiz, samimiyetsiz, çabasız bir îman iddi­ası boş bir iddiadan başka bir şey değildir. Takvalı olun ve de Rabbinize yaklaşma konusunda, Rabbinizin yakınlığını, hoşnutluğunu kazanma konusunda vesileler arayın, vesi­lelere sarılın. Vesile aslında yönelmek demektir. Allah’ın rızasını, ya­kınlığını kazandıracak sebeplere tutunmak, vasıtalara yönelmek de­mektir. Âyetin devamında bu vasıtaların en başta geleni zikrediliyor. Allah’ın dinini yüceltmek, Allah’ın arzularını, egemenliğini gerçekleş­tirmek için, Allah’a kulluk yolunun önündeki tüm engelleri kaldırıp Müslümanca bir hayatın ortamını hazırlamak üzere Allah yolunda ci-had edin. İnancınızın gereği bir hayatı yaşamak adına tüm gücü­nüzle cehd-ü gayret gösterin. Allah karşısında acizliğinizi, güçsüzlüğünüzü, çaresizliğinizi anlayarak O’nun istediği kulluklara koşun. O’nun istediği tavırları takının. O’na lâyık ibâdet, itaat ve teslimiyet­lerle Rabbinize yakınlığı arayın. İşte vesile budur. Vesile Allah’a Allah’ın istediği kulluk şekille­riyle yaklaşmaya çalışmaktır. Değilse kimilerinin iddia ettikleri gibi ve­sile Allah’la kul arasına, kulları arasına aracılar, şefaatçiler, mürşidler sokmak, Allah’a yaklaşabilmek için bunlara yakın olmaya koşmak de­ğildir. Çünkü Zümer sûresinin beyanıyla bu anlayış hattâ şirktir, sap­madır Allah korusun. “O'nu bırakıp da O’nun berisinde evliya bulup on-lara, bizi Al­lah'a yaklaştırsın diye kulluk ediyoruz” derler. (Zümer 3) Evet Allah’tan başka velîler edinenler, Allah’ın dûnunda birta­kım karar dostları, birtakım karar mercileri bulanlar, Allah berisinde birtakım program yapıcıları, kanun koyucuları, sığınma mekânizmaları bulanlar, Allah’tan başka hayatlarında söz sahibi birtakım varlıklar bularak Allah’a yapmaları gereken kulluğun bir bölümünü onlara ya­panlar, onlara dua edenler, onlardan yardım bekleyenler var ya, işte böylelerine niye böyle şirke düşüyorsunuz? Niye böyle Allah’a şirket içinde, ortaklık içinde bir kulluktan yanasınız? denilince derler ki: Aslında biz Allah’a îman ediyoruz. Biz Allah’ı kabul ediyoruz. As­lında biz bunlara kulluk etmiyoruz. Bizim bu varlıklara yönelmemiz, bunları dinlememiz, bunları razı etmeye çalışmamız, bunların hatırını kazanmaya çalışmamız başka değil sadece onların Allah’la bizim aramızda aracı, şefaatçi olmalarındandır. Biz bu varlıklarla Allah’a yaklaşabilmeyi hedefliyoruz. Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onları dinliyor, onları seviyor, onlara itaat ediyor, dua ediyor, ibâdet ediyo­ruz. Biz onlara kendimizi beğendirelim ki onlar da bizi Allah’a beğen­dirsinler. Biz onların sevgilerini kazanalım ki onlar da bizi Allah’a sev­dirsinler. Biz onlara kulluk edelim ki onlar da yarın Allah huzurunda bize şefaatçi olsunlar. Aslında bu varlıklar Allah katında şerefli, mak­bul varlıklardır. Bizim onlara kulluğumuz Allah’a kulluk, onları mem­nun etmemiz Allah’ı memnun etmemiz anlamına geldiği için bizler Al­lah’la aramıza bu insanları, bu müesseseleri, bu unsurları vesile edi­niyor, bunların eteğine yapışıyoruz diyorlar. Halbuki bu dünyada kendilerini Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın elçisinden uzak bir hayatın mahkumu ettikleri için zavallılar anlayamıyorlar. Bilemiyorlar ki Allah’a yaklaşmanın yolu Allah’ın gön­derdiği kitabından geçer. Bilmiyorlar ki bu kitapta Allah şirki asla onaylamıyor. Allah’ın onaylamadığı, Allah’ın istemediği, haram kıldığı, yeryüzünde en büyük suç dediği şirke sarılarak Allah’a en büyük ifti­rayı yaptıklarının farkında değiller zavallılar. Halbuki Allah şu kita­bında ve bu kitabın pratiği olan peygamberinin hayatında çok açık bir şekilde ortaya koymuştur ki kullarıyla kendisi arasında gerek dua ko­nusunda, gerek ibâdet ve itaat konusunda hiç kimseyi görmek istemi­yor. Kendisiyle birlikte başkalarını da dinleme konusunda, kendisiyle birlikte başkalarına da itaat etme konusunda kullarını soğanın dişisin­den bile kıskandığını söylüyor. Kullarından nerede, hangi zaman di­limi içinde, hangi şartlar altında olursa olsun sadece kendisine kulluk, sadece kendisine itaat istiyor. Arkadaşlar biliyoruz ki tarihin her devrinde insanların gene­linde Allah inancı hep var olmuştur. Her dönemde madde ötesi, üstün güç ve kudret sahibi, yaratıcı olan Allah inancının var olduğunu ve in­sanların bu yaratıcıya îman ettiklerini biliyoruz. Ama aynı zamanda bu insanların genelinde şöyle bir kanaat söz konusu idi. Allah vardır, ya­ratıcıdır, tüm kâinâtı O yaratmıştır, kendilerini de O yaratmıştır, O yü­cedir, Âlîdir ama bu yüce varlıkla insanların doğrudan doğruya irtibat kurmaları mümkün değildir. Onun içindir ki bu yüce varlıkla insanların irtibatlarını sağlayacak aracılara ihtiyaç vardır. İşte bu durumda bazı aracıların bulunması kaçınılmazdır demişler. Ve bu yüce varlıkla bi­zim irtibatımızı sağlasın diye bir kısım varlıklar geliştirmişler ve ken­dilerine kulluk yapmaya emirlerini dinlemeye başlamışlar. Veya kendilerini yüce varlıklar bilip Allah’a karşı şefaatçiler kabul etmeye kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarına inanıp kendilerine harikulade sıfatlar yüklemeye çalışmışlar. Bu varlıkları Allah sever gibi sevmeye onlar hatırlarına Allah arzularını ayaklarının altına almaya, Allah’a yapmaları gerekenleri kendilerine yapmaya, kendilerinde güç kuvvet görerek sıkıntılı anlarında dua edip imdatlarına çağırmaya başlamışlar. Karşılarında mest olup secdelere kapanmışlar, kalpleri­nin derinliklerinde kendilerine yer vermişler, Allah sever gibi sevmiş­ler. Arkadaşlar, ister melekler, ister peygamberler, ister Allah’ın salih kulları, isterse diğer varlıklar olsun insanların birilerini aracı bilip, vesile bilip Allah’la kendi aralarına sokmaları çok tehlikelidir. Çünkü Allah asla kendisine bu şekilde yapılan bir kulluğu kabul etmiyor. Zira O’nun ortakları yoktur, yardımcıları yoktur, vezirleri, yetkilileri, oğulları, kızları, hanımları yoktur. O Allah tüm varlıklardan yüz çevirip sadece kendisine kulluk yapan, sadece kendisini dinleyen kullarının kullu­ğunu kabul etmektedir. Sadece kendisi önünde secde eden, başka hiçbir varlık önünde secde etmeyen, sadece kendisinin kanunlarına itaat eden, başka hiç kimsenin kanunlarına itaat etmeyen, sadece kendisinin hayat programını uygulayan başkalarının hayat programla­rını uygulamaya yanaşmayan ve sadece kendisini razı etmeye çalı­şan, başkalarını razı etme gereği duymayan kullarının kulluklarını ka­bul edecektir. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşallah. Evet, burada anlatılan vesile Allah’a Allah’ın istediği şekilde kul­luklarla ve O’nun yolunda cihadla yaklaşmaya çalışmaktır. Çünkü Allah’a îman O’ndan gelen cihad emrine îmandır. Ve zaten müminler O’na îman ederlerken mallarını da canlarını da O’na satmışlardır. Malın da canın da sahibi olarak Allah’ı bilmişler ve öylece îman et­miş-lerdir. İşte bakın burada da buna dikkat çekilerek îman, cihad ve tak-va arasında bir ilişki vurgulanıyor. Cihad bir Müslümanın kalbindeki takvanın açığa çıkmasıdır. Cihad takvanın alâmetidir. Cihad ve takva Allah’a yaklaşma vesileleridir. Öyleyse Allah’ın rızasını ve Allah’ın ya­kınlığını arayanlar bunun için Allah yolunda cihada koşsunlar.
36. “Doğrusu, yeryüzünde olan bütün şeyler ve onların bir katı daha kâfirlerin olsa da, kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verseler kabul edilmez. Onlara elem verici azap vardır.” Bakın, bir önceki âyette vesile konusu anlatılmıştı. Yâni ey îman iddiasında bulunanlar, sizler kendi yaptıklarınız, kendi amelleri­niz, kendi çabalarınız dışında başka hiçbir şeyi aracı olarak öne sü­remezsiniz. Allah katında, Allah mahkemesinde sizin O’na O’nun iste­diği stilde, Onun tarif buyurduğu biçimde yaptığınız kulluklarınızın, O’nun rızası uğrunda cehd-ü gayretiniz dışında hiçbir şeyin bir değeri olmayacak buyurulduktan sonra burada da aynı gerçek ortaya konu­yor. Eğer yeryüzündeki servetlerin tamamı ve onun bir misli daha on­ların olsa, bununla da kıyamet gününün azabından kurtulabilmek için fidye vermeye kalkışmış olsalar yine de bu onlardan kabul edilmeye­cektir. Zaten tüm mülk Allah’ın değil midir. Yâni kimin malını kime ve­riyorlar da kabul edilsin? Onlar için elem verici dayanılmaz bir azap vardır. Evet görüyor musunuz? Tüm dünya ve içindekiler kast ediliyor âyet-i kerîmede.
37. “Ateşten çıkmak isterler, çıkamazlar. Onlara sürekli azap vardır.” Onlar, o kâfirler oradan çıkmak isteyecekler, ama ne mümkün, o ateşten asla çıkamayacaklar. Onlar için kesintisiz bir azap vardır, sürekli bir azap vardır. Evet kimileri bu ve benzeri âyetleri delil olarak göstererek cehennemden çıkacak kimse olmayacak demektedirler. Halbuki bu âyet çok açıktır ki kâfirlerle alâkalı bir âyettir. Mü’minlerle ilgisi yoktur bu âyetin. Daha önceleri Mutezile büyük günah işleyen kimselerin asla cennete giremeyeceğini iddia etmişler, Sünnîler ise Allah’ın rahmetinin onları da kapsadığını, eğer bir kişide îman varsa, bu îmanın seviyesi ne olursa olsun Allah onu îmansızlarla denk tut­ma-yacaktır demişlerdir. Bu konuyu anlatan pek çok hadis mevcuttur. Yine cehenneme girenlerden hiç kimse çıkmayacak diyenler Secde sûresinin şu âyetini delil gösterirler: “Ama fâsıklara gelince, işte onların varacağı yer ateştir. Oradan çık­mak isteyişlerinin her defasında geri çevrilirler ve onlara: “Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın.” denir.” (Secde 20) Burada kâfirler denmiyor, fâsıklar deniyor. Öyleyse onlar da ce­hennemden çıkamayacaklar diyorlar. Halbuki aynı sûrenin önceki âyetlerinden birinde bakın fâsıkı şöyle tarif ediyor Rabbimiz: “İnanan kimse yoldan çıkmış kimseye benzer mi? Bunlar bir olamaz­lar.” (Secde 18) Hiç böyle mü’min olan bir kimse fâsık olan, yoldan çıkmış, îman­dan, itaatten çıkmış olan birisi gibi olur mu? Bu ikisi hiçbir olur mu? Bir mü’minle bir fâsık, kâfir nasıl bir olabilir? Bunlar asla bir olmazlar. Mü’min ayrıdır, fâsık ayrıdır. Mü’min ayrıdır, kâfir ayrıdır. Allah’a itaat eden ayrıdır, isyan eden ayrıdır. Bu ikisi asla bir tutulmaz, bir değer-lendirilmez. Allah bu ikisini asla bir tutmaz. Evet burada anlatılanların da kâfirler olduğu son derece açıktır. Öyleyse benim anladığımı demeyeyim de, peygamberimin bu kitaptan, bu âyetlerden anladığı o ki, cehennemden çıkacaklar da ola­caktır. Bunlar mü’minlerin günahkârlarıdır. Rasulullah’ın hadislerinin beyanıyla onun şefaatiyle bu mü’min-ler günahları kadar bir ceza gör­dükten sonra cehennemden çıkarılacaktır. Bu konuda kitabımızda da iki âyet biliyorum. Onları da sadece okuyup bitirelim inşallah. "Cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, te-melli kalacağınız du­rağınızdır." der. Doğrusu Rabbin ha-kimdir, bilendir. (En’âm 128) “Rabbinin dilemesi bir yana, gökler ve yer durduk-ça, orada temelli kalacaklardır. Rabbin, şüphesiz, her istediğini yapar.” (Hud 108) Kâfirler orada ebedîyen kalacaklar. Gökler ve yer durdukça ce­hennemde ebedîyen kalacaklar, ancak Allah’ın diledikleri müs­tes-na. Allah’ın dilemesi ya da Allah’ın diledikleri müstesna orada ebe­dî-yen kalacaklar onlar. Demek ki âyet-i kerîmenin ifadesinden anlıyo­ruz ki cehennemde ebedîyen kalmayanlar da, ya da oradan çıkıp kurtulanlar da olacaktır Allahu âlem. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz hırsızlık cezası, hırsızlık haddiyle alâkalı yasasını bildirecek:
38. “Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarından ötürü Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, ellerini kesin. Allah Güçlüdür, Hakimdir.” Hırsızlık yapan erkek ve kadının o çirkin fiile karşılık Allah’tan bir ceza olarak, bir daha tekrarına imkân vermeyecek bir caydırıcılık olarak ellerini kesin. Allah Azîzdir, Hakîmdir, hikmet sahibidir, tüm emirleri, tüm yasaları mahza hikmetlidir. İzzet ve hikmet sahibi olan Rabbinizin bu yol gösterisine tabi olun da bizzat sizin hayrınıza, menfaatinize olan bu yasasını uygulayın. Hırsızlık yapan erkek ve ka­dının ellerini kesin ki toplumda ibreti âlem olsun ve bu iş yaygınlaş­masın. Kimse böyle çirkin bir fiile teşebbüs edemesin de toplumda can ve mal güvenliği olsun. Toplum temizlensin, temiz olsun. Evet, hırsızlığı haram kılan, hırsızların elinin kesilmesini emre­den Rabbimiz bu eylemin bir ahlâk zaafı olduğunu ortaya koymuştur. Rabbimizin bu tür yasalarını eleştirenler, kabul etmeyenler aslında farkında olmadan suça prim veren, suçluyu savunan zâlimlerdir. Hal­buki bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olan, yaptığı her şeyi mutlak bir hikmetle bilen Rabbimizin bize emrettiklerinin tamamı bizim hayrımızadır. Ancak İslâm bunu son derece sınırlandırmıştır. Her hırsızın de­ğil sadece bu işi alışkanlık haline getirmiş kimselerin elinin kesilmesini emretmiştir. Ya da başka bir deyişle İslâm öncesi cahiliye döneminde var olan el kes-me eylemini sınırlandırmıştır. Detayıyla anlatamayacağım, sadece kısa bir özet yapalım inşallah: 1- Bir kere hırsızlık yapan erkek ve kadının elinin kesilmesi için onun âkıl bâliğ olması gerekiyor. Yâni yaptığı işin ne anlama geldiğini, bu işin haram olduğunu bilecek bir yaşta olması gerekiyor. Değilse yaptığı işin haramlığını bilemeyecek bir durumda olan kimseler için bu ceza uygulanmaz. İçlerinde âkıl bâliğ olmamış çocukların da bulun­duğu bir hırsızlar çetesine bu had uygulanmaz. 2- Yine bu cezanın uy-gulanması için çalıntı malın belli bir mik­tar bedelde olmasını şart koşar İslâm. “Kıymete micennin” buyuruyor Allah’ın Resûlü. Bir kalkan kıymetinde bir mal olmalı ki had uygulan­sın. Yâni çalınan mal on dirhemden daha aşağı bir bedele sahipse had uygulanmaz. 3- Yine açıkta bulunan, korunması olmayan bir malın çalın­ması neticesinde had uygulanmaz. Yâni eğer mal sahibi malını ko­ruma altına almamış, evinin kapısını kilitlememiş, meydana koymuşsa böyle korunmamış malların çalımında el kesilmez. 4- Yine çaldığı bir malı bulunduğu mekândan başka bir me­kâna götürmemiş hırsızın da eli kesilmez. 5- Muhtaç olarak çalan kimseye de had uygulanmaz. Yiyecek maddelerini çalan kimseye had uygulanmaz. Meyve ve sebzelerin ça­lınmasın-da had uygulanmaz. Kamu hazinesinden çalanlara had uygulanmaz. Kıtlık döneminde çaresizlik sebebiyle, açlık sebebiyle yapılan hırsızlıklara had uygulanmaz. Hz. Ömer Efendimiz açlıktan dolayı biri­sinin devesini çalıp kesip yiyenlere had uygulamamıştır. Hattâ kölele­rini aç bırakanlara bir dahaki sefer had uygulamak tehdidinde bulun­muştur. Çünkü her şeyiyle İslâm’ın uygulandığı bir İslâm toplumunda kimse hırsızlık yapmaz. Böyle bir toplumda hiç kimse hırsızlık yapmak zorunda değildir. Çünkü İslâm hırsızlığın tüm sebeplerini ortadan kal­dırır. Servet sahiplerinin zekât, infak, yardımlaşma gibi sorumlulukla­rını Allah’ın istediği gibi bilincinde olduğu bir toplumda kim niye çala­cak da? İslâm’ın istediği sosyal adâletin sağlandığı, mal dağılımı den­gesinin kurulduğu bir toplumda insanlar niye hırsızlık yapsınlar da? Bakın bir sahâbe malını çalan bir hırsızın elinden tutup Rasu-lullah Efendimizin huzuruna getirdi. İnfaz esnasında Allah’ın Resulü sapsarı kesildi ve onu yakalayıp getiren adama dedi ki siz şeytana yardımcı oluyorsunuz. Keşke bunu bana getirip teslim etmeden önce affetmiş ve şeytanı sevindirmemiş olsaydınız buyurdu. Öyleyse anlı­yoruz ki bu had uygulamasının hedefi insanların cezalandırılması de­ğil, toplumda huzur ve sükunun sağlanması, mal güvenliğinin temin edilmesidir. Şimdi toplum içinde Allah’ın emrettiği bu cezayı uygula­mazsanız mal ve can güvenliğini nasıl sağlayacaksınız? Hırsızların ve hırsızlık olaylarının nasıl önünü alacaksınız? Toplumda hırsızlara bir ceza uygulamamak suçsuzları cezalandırmak değil midir? Hani Allah yasalarını beğenmeyen sizler ne yapabildiniz? Kesebildiniz mi bu hır­sızlıkların önünü? Her geçen gün suçlar ve suçluların artmasını neyle izah edeceksiniz? Bu insanlarla dolu hapishaneler neyin nesi? Orada da onları bu milletin cebindekilerle doyurup beslemiyor musunuz? Onların yarıda bıraktığı hırsızlığı sizler sürdür-müyor musunuz? Halbuki toplumda Allah’ın istediği şekilde caydırıcı olarak eğer bir tek hırsızın elini kesmiş olsaydınız bu hırsızlar ordusundan, bu ha­pishaneler ordusundan kurtulmuş olacaktınız. Tabii vicdanı olmayan­lar, kendileri hırsız olanlar ve kâfirler bunu anlayamayacaklardır. Bir de önceki derslerimizde bu cezalarla alâkalı demiştim ki as­lında suçlulara uygulanan bu cezalar hem onları temizlemek, hem toplumu temizlemek hedefini gütmektedir. Bir kere hırsızlık günahını işleyen Müslüman kendisine bu dünyada uygulanacak bu had ceza­sıyla temizlenip cennete gitmektedir. Değilse bu adam bu haliyle ce­henneme gidecektir. Sonra hırsızlık yapan kimseye ceza uygulandığı zaman toplumda mal güvenliği gerçekleşecektir. Bu ceza bir tenkil, bir caydırıcılık özelliğiyle toplumda hırsızlık eylemlerini bitirecektir. Eğer böyle bir ceza uygulanmaz da hırsızlara prim verilirse o zaman top­lumda hırsızlar çoğalacak, hırsızlar cesaret bulacak ve insanların mal güvenlikleri ortadan kalkacaktır. Allah neyi nasıl yapmamızı istemişse öylece yapmak zorunda-yız. Allah’a akıl vermeye kalkışmamalıyız. Aslında dün ve bugün bu tür İslâmi cezaları eleştirenler demin de dediğim gibi suça ve suçluya prim veren insanlardır. Yâni şimdi düşünün, birileri enflasyonla birileri­nin cebine el atmışken kime uygulayacaksınız bu cezayı? Yöneticile­rin elleri sürekli yönetilenlerin cebindeyken kime uygulayacaksınız bu cezayı? O hain eller o ceplerden çekilmedikçe bunun uygulanması mümkün değildir. Birileri haksız yollarla birilerinin cebinden trilyonları götürürken baklava çalan çocuklara ceza verirseniz bu adâlet değildir. Önce toplumda tüm haksız kazanç yolları kapatılacak, tüm suiistimal­ler önlenecek, İslâm’ın istediği gelir dağılımı, servet dağılımı dengesi kurulacak, zenginler Allah’ın istediği gibi fakirlere karşı sorumlulukla­rını yerine getirecekler ondan sonra eğer toplumda hırsızlık eden in­sanlar çıkmışsa onların elleri kesilecektir diyelim ve bu konuyu da noktalayalım.
39. “Ettiği zulümden sonra tevbe edip düzelen kimse, bilsin ki Allah onun tevbesini kabul eder. Allah şüphesiz bağışla­yandır, merhametli olandır.” Evet kim de yaptığı bu zulümden, bu hırsızlık fiilinden sonra tevbe eder, bu işten vazgeçer, Allah’la arasını düzeltir, ıslah olursa kesinlikle bilsin ki Allah onun tevbesini, dönüşünü kabul eder. Yâni bu suçu işleyip de gerek kendisine had cezası uygulanmış kimse, ge­rekse bu ceza uygulanmamış kimsenin tevbesini kabul edeceğini müjdeliyor Rabbimiz. Yâni hırsızlık yapan kimseye had cezası uygu­lanmış, yâni kul hakkı alınmış bile olsa bir de bu işin Allah’a yönelik veçhesi vardır ya. Bir de Allah hakkı söz konusudur ya. Allah hukuku, Allah yasası çiğnenmiştir ya. İşte iyi bir tevbeyle Rabbimiz o hakkını affedeceğini haber veriyor. Onun içindir ki hırsızın bir de tevbe etmesi gerekiyor. Tabii bu ifade tevbe etmiş olan bir kimsenin artık elinin kesilme­yeceği anlamına gelmediği gibi, eli kesildiği halde tevbe etmeyerek, bu işten vazgeçmeyerek hâlâ hırsızlığa devam edenlerin de affedile­ceği anlamına gelmez. Muhakkak ki Allah Ğafûr ve Rahîmdir.
40. “Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'ın oldu­ğunu bilmiyor musun? Dilediğine azap eder, dilediğini ba­ğışlar. Allah her şeye Kâdirdir.” Sizler ey Allah yasalarını eleştirmeye çalışanlar. Ey Allah’ın kul­ları üzerindeki söz sahipliğine itiraz edenler. Ey Allah’ın kulları üze­rindeki egemenliğini reddedip kendi yasalarını Allah yasaları yerine ikame etmeye soyunanlar. Ey Allah’ın hikmet sahibi oluşunu anlaya­mayarak, Allah’ın yasalarındaki hikmetleri kavrayamayarak zavallıca suçu ve suçluyu savunanlar. Bilmiyor musunuz ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir. Bilmiyor musunuz ki göklerde ve yerde egemen olan Allah’tır. Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait oldu­ğunu, göklerde ve yerde olan her şeyin ve herkesin O’nun mülkü ol­duğunu, tek Mâlik’in Allah olduğunu ve mülkünde sınırsız yetki sahibi olduğunu bilmiyor musunuz? Bilmiyor musunuz ki mülkün sahibi olan Allah mülkünün iplerini elinde tutmaktadır. Bilmiyor musunuz ki mülkü olan herkese, her varlığa, her kuluna belli bir hayat programı belirle­miştir. Göklerde ve yerde yolsuz yordamsız, programsız hiç bir varlık, hiçbir kul bırakmayan Allah zannediyor musunuz ki sizler için bir program göndermemiştir? Nasıl da zavallıca düşünüyorsunuz böyle? U-nutmayın ki Allah kulla­rından dilediklerine, dileyenlere azap eder, dilediklerini de, bağışlan­mak dileyenleri de affeder.
41. “Ey Peygamber! Kalpleri inanmamışken, ağızları ile, "İnandık" diyenler, yahudilerden yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabına casusluk edenlerden inkâra koşanlar seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirirler de, "Böyle bir (fetva) size verilirse alın, verilmezse kaçı­nın." derler. Allah'ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah'a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Al­lah'ın, kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara âhirette de büyük azap var-dır.” Medine’de yahudilerden birisine uygulanan bir zina cezasının arkasından nâzil olmuş bir âyetle karşı karşıyayız. Bera Bin Azib’ten rivâyet edildiğine göre Medine’de zina ettiği için kırbaçlandıktan sonra bir hayvanın üzerine bindirilip teşhir edilen bir yahudi Rasulullah Efendimizin yanından geçirildi. Allah’ın Resûlü yahudilere sordu. Sizin kitabınızda zinâkârın cezasını böyle mi buluyorsunuz? Dediler ki evet. Sonra Allah’ın Resûlü onların âlimlerinden bazılarını çağırıp Mûsâ ve Tevrat’ı gönderen Allah aşkına doğru söyleyin, bu iş sizin kitabınızda nedir? Adamlar dediler ki, eğer bu şekilde yemin vermeseydin doğ­ru-yu söylemezdik, ama şimdi doğruyu söylemek zorundayız. Biz kita­bı-mızda bu işin cezasını recim olarak buluyoruz dediler. Ancak bizler bunu garibanlara uyguluyoruz. Hatırlı kimselere de böyle bir ceza uy­guluyoruz. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü ya Rabbi bunlar senin ce­zalarını terk ettikten sonra onlar arasında recim cezasını ilk defa ben uyguluyorum buyurarak onun recim edilmesini emretti ve işte bu olay üzerine bu âyet nâzil oldu. Bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor: Ey peygamberim, küfürde yarışanlar, yarışırcasına küfre ko-şan­lar, kalpleri inanmamışken ağızlarıyla inandık diyerek îman göste­risinde bulunan, îmanları ağızlarından aşağıya inmemiş münâ­fıklar, gerçeğe değil de sadece yalana kulak veren yahudiler, âlimleri­nin, atalarının tahrif ettikleri kitaba, onların tahrifatlarına kulak kesilen, sana ve getirdiğin kitaba düşmanlıklarından dolayı senin yanına gel­meyen diğer bir toplumun sözlerini kabul edenler, kelimeleri vaz olun­dukları anlamların dışına taşırarak tahrif edenler, Allah hükümlerini kendi hükümleriyle değiştirenler, Allah hükümlerini kendi menfaatleri istikâmetinde bozanlar, gizleyenler, saklayanlar. İşte önceki âyetlerde anlatıldığı gibi yapanlar. Allah’ın kitabın­daki recim hükmünü gizleyenler. Allah’ın sözlerini bağlamından kopa­rıp Allah’ın kast etmediği manaları yükleyen ve eğer Muhammed size sizin istediğiniz gibi fetva verirse onu alın, değilse ondan kaçının diyen yahudiler. Muhammed eğer size zinâkâra uygulanmak üzere şu anda bizim uyguladığımız sopa vurmayı emrederse onu kabul edin, eğer re-cimden söz ederse sakın onu almayın diyen yahudiler sakın seni üz­mesinler. Allah'ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah'a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Allah'ın, kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir. Kalplerinden arınma duygusunu, gözlerinden vahiy ışığını aldığı, karanlıklar içinde bocalar bir vaziyette bırakmayı murad ettiği kimselerdir onlar. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara âhirette de büyük azap vardır. Kim kendisini fitneye düşürmek ister de Rabbin de onun bu tercihini onaylayarak onu fitneye düşürüp kâfir yapmayı murad bu­yurmuşsa artık onu engelleyecek, onun önüne geçecek yoktur. İşte onlar öyle kimselerdir ki kendi tercihlerinin karşılığı olarak Allah asla onları küfür ve şirk pisliklerinden temizlemek istememiştir. Dünyada onlar için bir zillet, bir rezillik, bir aşağılık ve âhirette de büyük bir azap vardır.
42. “Onlar yalana kulak verirler, haram yerler. Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, yahut onlardan yüz çevir; yüz çevirirsen sana bir zarar veremezler. Eğer hükmeder­sen aralarında adâletle hüküm ver. Allah âdil olanları se­ver.” Onlar devamlı yalana kulak verirler. İşin vahâmetini haber ver­mek için Rabbimiz bir daha söyledi. Yalana düşkündür onlar ve hep haram yerler. Duyup dinledikleri yalan, yiyip içtikleri de hep haramdır. Elbette sürekli haram yiyip içen, haramla gıdalanan insanların eylem­leri de hep haram olacaktır. Azaların eylemleriyle beslenmeleri ara­sında bir benzeşme olacaktır. Rableriyle aralarındaki anlaşmaları bo­zarak, sözleşmelerini nakzederek kulluktan çıkan bu insanlar sürekli rüşvet yerler. Rüşvet aldıkları siyasiler, egemenler adına, onlar lehine yalan söylerler, yalan sözlere kulak verirler, yalan şahitliği yaparlar, yalan hüküm verirler. Hatırını kazanmak, rüşvetlerine ulaşmak iste­dikleri insanlar hatırına Allah’ın âyetlerini değiştirirler, Allah’ın hüküm­lerini gizlerler. Allah’la ilişkilerini rafa kaldıran bu insanlardan bundan başkası da beklenmez zaten. Konuştukları zaman sözün en kötüsünü konuşurlar, dinlerlerken de sözün en kötüsüne kulak kesilirler, tercih­lerini en kötüden yana kullanırlar. Bir günahla bir sevap arasında mu­hayyer bırakıldıkları zaman günahı tercih ederler. Bir helâlle bir haram arasında muhayyer bırakıldıkları zaman hep haramı seçerler. Ey peygamberim, onlar senin hakemliğine başvurdukları za-man aralarındaki ihtilâfların çözümü konusunda ister hüküm verirsin istersen kendilerinden yüz çevirirsin. Bu konuda serbestsin. Çünkü onların derdi hakka, gerçeğe ulaşmak değildir. Hakka, doğruya tabi olmak niyetiyle gelmiyorlar sana. Bilâkis kendi arzularına, kendi hevâ ve heveslerine uygun fetva almak için geliyorlar sana. Seni şartlan­dırmak, seni sapıtmak için geliyorlar. Nitekim Tevrat’ta zânînin ve zâ-niyenin cezasını bildikleri halde acaba peygamberden bu cezadan farklı bir şey bulabilir miyiz diye peygambere geliyorlardı. Yâni kendi kitaplarındaki hüküm işlerine gelmediği için işlerine gelecek bir hüküm arayışı içinde geliyorlardı. Ve işte onların bu samimiyetsiz niyetlerini bilen Rabbimiz bu konuda peygamberini serbest bırakıyordu. Arkadaşlar, Rabbimizin bu beyanlarından anlıyoruz ki İslâm top­lumunda yaşayan gayri müslim unsurlar dilerlerse kendi hukukla­rını uygulayabilirler, dilerlerse de İslâm hukukuna teslim olabilirler. Rabbimiz bu konuda elçisini muhayyer bırakıyor. Eğer onlar senin hükmüne başvururlarsa dilersen onlar arasında hükmünü ver, dilersen onları kendi hallerine bırak. Bunda bir sakınca yoktur. Ama eğer onlar arasında hüküm vermeyi tercih edersen o zaman da adâletle hüküm ver. Gayri müslim de olsalar, kendileri haktan, adâletten ayrılmış, yol­dan çıkmış ta olsalar sakın haklarında hüküm verirken adâletten ay­rılma, çünkü Rabbin âdil olanları sever buyuruyor Rabbimiz.
43. “Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüz çeviriyorlar? İşte onlar inanmış değillerdir.” İçinde Allah’ın hükümleri bulunan Tevrat yanlarındayken, elle­rindeyken, Tevrat’a sahiplerken onun kıymetini bilip onunla amel et­meyen, hayatlarını onunla düzenlemeye, problemlerini onunla çö­zümlemeye yanaşmayan bu insanlar seni ne yüzle hakem kabul ede­cekler? Kendi kitaplarına, kendi dinlerine ihanet eden bu insanlardan sen ne bekliyorsun? Kendi kitaplarının hakemliğine razı olmayan bu insanlar senin hakemliğine nerden razı olacaklar? Yâni kitaplarını ar­kalarına atan bu insanların, peygamber olduğuna inanmadıkları halde sana davalarını getiren bu insanların hangi samimiyetinde söz edilebilir? Hem senin peygamberliğini kabul etmesinler, hem de aralarındaki bir ihtilâfın çözümü konusunda sana müracaat etsinler. Bu başka değil, senden hevâ ve heveslerine uygun bir fetva almak arzusunda oldukla­rındandır. Allah korusun da bugün bizim ehl-i kitaptan, Müslümanım di­yenlerden pek çoğu da aynı şeyi yapıyorlar. Ben Müslümanım diyor­lar, ben bu Kur’an’a inandım diyorlar, ama gel öyleyse problemlerimizi inandığın bu kitapla bu peygamberle çözümleyelim dediğiniz zaman hemen yan çiziyorlar. Bekledikleri fetvayı kitaplarından alamadıkları zaman hemen vazgeçiveriyorlar. Evet, başka kitaplara, başka peygamber­lere, başka hakemlere, başka mahkemelere gidiyorlar. Kitaplarına karşı, peygamberlerine karşı, dinlerine karşı ciddiyetsiz davranıyorlar. İster önceki ehl-i kitaptan olsun, isterse bizim ehl-i kitaptan kim böyle yaparsa onun kitapla, peygamberle, dinle bir ilgisi kalmamıştır, diyor Rabbimiz.
44. “Doğrusu Biz yol gösterici ve nûrlandırıcı olarak Tev­rat'ı indirdik. Kendisini Allah'a teslim etmiş peygam-berler, yahudi olanlara onunla ve Rabb'e kul olanlar, bil-ginler de Allah'ın Kitabından elde mahfuz kalanla hük-mederlerdi. Tevrat'a şahittiler. O halde insanlardan kork-mayın, ben­den korkun, âyetlerimi hiçbir değerle değiş-tirmeyin: Al­lah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerdir.” Evet, bu âyetiyle de Rabbimiz yahudilerin hafife aldıkları, arka-larına attıkları, hayatlarından dışladıkları kitaplarını anlatıyor. Doğrusu Biz Mûsâ’ya içinde hidâyet ve nûr olan Tevrat’ı indirdik. Müslüman olan peygamberler yahudilere onunla hükmederlerdi. Yahudilere ge­len tüm peygamberler Müslümandı ve onlara bu kitapla hükmeder­lerdi. Evet önceleri Müslüman olup da sonradan İslâm’dan çıkan ken­dileri-ne yahudi adını takan bu insanların kabul ettikleri Mûsâ (a.s) ve öteki peygamberlerin tamamı Müslümandı. Kendilerini bu peygam­berlere izafe eden bu yahudiler tarih içinde bu peygamberlerin yolun­dan ayrıldıktan sonra bu peygamberleri de kendilerine alet etmeye çalıştılar. Kendileri saptığı sapıttıkları gibi bu peygamberleri de sap­tırmaya çalıştılar. Kendileri Müslümanlıktan çıktıkları gibi bu peygam­berleri de Müslümanlıktan çıkarmaya çalıştılar. Önceki peygamberle­rine karşı böyle davranan bu adamlardan son elçiye karşı başkası beklenemez. Bu son elçi şu anda da onları aynı İslâm’a dâvet edi­yordu. Üstelik onların inandıkları peygamberlerin hiçbirisini reddetme­den, onlarla arayı açmadan. Daha önce kendilerine gönderilen Müslüman elçiler ve Rab-baniyyûn ve Ahbâr olanlar, Rabbe kul olanlar, Allah taraftarı olanlar, Allah safında yer alanlar, Allah bilgisine sahip çıkanlar, Allah yasala­rına, Allah davasına gönül verenler, âlimler, hikmet sahipleri takva ve teslimiyet sahipleri, samimi mü’minler de onlara o kitapla hükmettiler. Hepsi de Tevrat’ın değiştirilip tahrif edilmemesi için birer gözetleyici idiler. Onlar bu kitaba şahittiler. Bu kitabı tahriften, unutulup gitmek­ten, zayi olmaktan koruyabilmek için onlar sürekli Tevrat’ı okuyorlar, gündemde tutuyorlar, onunla amel ediyorlardı. Çünkü gündemden düşmüş, düşürülmüş, amel edilmeyen, uygulanmayan, kendisine baş­vu-rulmayan, hayatta geçerliliği olmayan bir kitabın korunması müm­kün değildir. Böylece Rabbimizin bu beyanından Tevrat’ın zaman içinde niye tahrif edildiğini de anlamış oluyoruz. Anlıyoruz ki Rabbimiz Onun hükümlerinden, âyetlerinden bazılarının korunmasını yahudi âlimle­rine bırakmıştı. Onların fâniliğiyle de tahrif gündeme geliverdi. Onlar insanlardan korktukları kadar Allah’tan korkmaz olunca bu kitabın ko­ruma-sını bırakıp tahrif ediverdiler. İnsanlar hatırına onu bozuverdiler, gizleyiverdiler. İşte bunun içindir ki ey kullarım, insanlardan korkma­yın, benden korkun. Unutmayın ki ben herkesten çok korkulmaya lâyıkım. Eğer korkacaksanız benden korkun. Benim hatırımı herkesin hatırından üstün tutun da âyetlerimi az bir menfaat karşılığında değiş­tir-meyin. Halbuki Rabbimiz şu elimizdeki Kur’an’ın korunmasını yine bu kitabın âyetlerinden öğreniyoruz ki bizzat kendi üzerine almıştır. İn­sanlara bırakmamıştır bunu. Bakın Hicr sûresinde şöyle buyuruluyor: “Doğrusu Kitabı Biz indirdik, onun koruyucusu el-bette Biziz.” (Hicr 9) Evet muhakkak ki zikri, Kur’an’ı, gündemi, hayat programını Biz indirdik, Onun koruyucusu da elbette Biziz. Onu Biz indirdik, ko­ruyacak olan da elbette Biziz. Evet son elçisine gönderdiği bu kitabı, bu dini koruma işini Rabbimiz bizzat kendi üzerine almıştır. Yâni bu dinin, bu kitabın, bu peygamberin sahibi Allah’tır. Kıyamete kadar bu zikri, bu kitabı, bu peygamber yolunu koruyacak ve insanları bu kitap ve bu peygamber bilgisiyle şereflendirecektir Rabbimiz. Gerçekten bu, insanlık için en büyük bir lütuftur. Tüm dünya bu kitaba, bu dine ve bu Peygambere düşman kesilse de, bu dini, bu kitabı ve peygamberi or­tadan kaldırmaya, ilga etmeye, bozmaya, saptırmaya, tahrif etmeye soyunsa da kimsenin asla buna gücü yetmeyecektir. Kimse bu kitabın bir tek harfini bile ortadan kaldıramayacak, değiştiremeyecektir. Kı­yamete kadar bu Kur’an ve bu Kur’an’ın pratiği olan Rasulullah Efen­dimizin sünneti, örnek hayatı dimdik ayakta duracaktır. Ama burada önemli bir hususa dikkatlerinizi çekmek isterim. Şeytan ve taraftarları bu kitabı bozamayacaklarını anladıktan sonra insanların bu kitaba bakışlarını bozmaya yönelmişlerdir. Kitap dimdik ayakta olsa bile bugün Müslümanların kitaplarına karşı bakışları bo­zulmuştur. İşte şu anda Müslümanım diyen insanların kitaplarına ba­kışlarını, kitaplarıyla ilişkilerinin seviyesini biliyoruz. Evet insanlardan korkmayın, Benden korkun. Kim ki Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.
45. “Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, ku­lağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılıklı ödeşme yazdık. Kim hakkından vazgeçerse bu, onun günahlarına kefaret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zâ­limlerdir.” Biz Tevrat’ta o yahudilere bunları da yazmış, farz kılmıştık. İşte bunlar Mûsâ şeriatının cezalarıdır. Eğer bir can almış, bir adam öl­dürmüşseniz bunun cezası da cana karşı candır. Adam öldüren öldü­rülür. Haksız yere çıkarılan göz karşılığında çıkaranın gözü çıkarılır. Zulmen kesilen buruna karşılık burun, kulağa karşılık kulak kesilir. Dişe karşılık diş kırılır. Yaralar için de kısas uygulanır. Yaralayan kimse yaraladığı kimsede ne tür bir yara açmışsa kendisinden de o tür bir yara açılır. Tabii ölüme sebep olmayacak cinsten yaralar için ge­çer-lidir bu. Kim de hakkından vazgeçerse, kısas hakkını karşısında­kine bağışlarsa bu kendisi için günahlarına bir kefaret olur. Ya da af­fettiği suçlu adına bir kefaret olur. Yâni demek ki suçluyu affetme yetkisi tamamen mağdura veri­liyor. Mağdur karşısındaki suçluyu affetmeli ki bu eylemi günahlarına kefaret olsun. Değilse şu anda insanların affetmedikleri suçluları affe­denler çok açıktır ki suça ve suçlulara prim veriyorlar, suçu ve suçluyu savunuyorlar. Bakın Rabbimiz bile hepimizin sahibi olduğu halde, kulları üzerinde mutlak egemen olduğu halde mağdurun affetmediği suç-luları affetmiyor. Mağdurun hakkını arıyor da bu yetkiyi ona dev­redi-yor. İşte aslında kısasın anlamı budur. Kısas mağdura yetki ver­mektir. Çünkü mağdur kişi karşısındaki suçluyu bizzat kendisi affettiği zaman hem günahlarına kefaret olduğunu biliyor, hem acıları diniyor, hem de suçluya karşı içinde bir kin, bir düşmanlık duygusu kalmıyor. Kim ki Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse zâlimlerin ta kendileridir.
46. “Onların izi üzerine arkalarından Meryem oğlu Îsâ'yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat'ı doğrulayarak gön-derdik. Ona, yol gösterici, aydınlatıcı olan ve önünde bu­lunan Tevrat'ı doğrulayan İncil'i sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik.” Meryem oğlu Îsâ’yı da onların, o kutlu elçilerimizin izleri üzerin-den yürüttük. O peygamberlerin ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğ-rulayıcı olarak, tasdik edici olarak, Tevrat’tan geriye kalanları tasdik edici olarak gönderdik. Ona yol gösterici, hidâyete ulaştırıcı, yollarını aydınlatıcı ve önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı olan İncil’i muttakilere, Allah için bir hayat yaşamak isteyenlere bir öğüt, bir gündem, bir şeref ve hidâyet olarak verdik. Evet Hz. Îsâ (a.s) da yeni bir dinle gelme­miş-tir. Kendisinden önceki kutlu elçilerin gönderildiği kaynaktan, ken­disin-den önceki elçilerin izinde onların teslimiyet dini olan İslâm’ına teslim olmuş bir peygamberdi. Zaten aynı kaynaktan gelen peygam­berler birbirlerini nakzetmezler, bilâkis tasdik ederler.
47. “İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleri ile hükmet­sinler. Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır.” Öyleyse İncil sahipleri, İncil’e îman edenler, kendilerini İncil’e izafe edenler haydi Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Hayatla­rını o kitapla düzenlesinler. İşte biz Îsâ’ya ve onun arkasından gelen­lere bu kitapla hükmetmelerini emrettik. Haydi onlar da onunla hük­metsinler. Allah’ın indirdiği hükümleriyle hükmetmeyenler fâsıkların, itaatten çıkanların ta kendileridir. Evet bundan önceki âyetlerde Rabbimiz kendi indirdikleriyle hükmetmeyi emrettikten sonra bu üç emrinin akabinde kim Allah’ın in­dirdikleriyle hükmetmezse kâfirlerin, zâlimlerin ve fâsıkların ta kendi­leridir buyurdu. Birisinde kâfir, diğerinde zâlim, bir diğerinde de fâsık dedi. Kimileri bu âyetlerin muhataplarının ehl-i kitap olduğunu söyle­yerek Müslümanları bir kenara almaya çalışmışlar. Bu âyetler bize hitap etmez, bizi ilgilendirmez diyerek kendilerini bu âyetlerin muha­taplığından çıkarmaya çalışmışlar. Bu emirle, yâni Allah’ın indirdikle­riyle hükmetme emriyle biz yükümlü değiliz, bu emir sadece yahu-dilere verilmiştir. Binaenaleyh bizler Allah’ın indirdikleriyle hük­metmek zorunda değiliz diyorlar. Bu çok yanlış bir değerlendirmedir. Yâni ger-çekten bir Müslümanın bunu nasıl diyebildiğini anlamakta güçlük çe-kiyorum. Nasıl olabilir böyle bir şey? Yâni Rabbimiz tarafından onlara emredilen bir şey nasıl bizim için emredilmemiş olabilir? Rabbimiz tarafından onlar için iyi görülen bir şey bizim için nasıl kötü görülebilir? Üstelik bu âyet bizim kitabı­mızdadır. Yâni bizim kitabımızda olan bir emir, bir âyet bizi ilgilendir­meyecek ve sadece onları ilgilendirecek öyle mi? Yâni Allah onlara kitabıyla hükmetmelerini emredecek ama bize emretmeyecek öyle mi? Kur’andaki tüm müspet hitaplar bize, tüm kötü hitaplar onlara öyle mi? Evet âyetlerin siyak ve sibakı ilk bakışta yahudi’lerle ilgilidir, ama biliyoruz ki Allah’ın âyetleri evrenseldir. Sebeplerin hususîliği hüküm­lerin umumîliğine engel değildir. Hayır hayır, Kur’an’daki âyetlerin tümü bize hitaptır. Bu âyet-lerin muhatabı bizleriz. Burada Rabbimiz kim ki Allah’ın indirdiği âyet­lerle hükmetmezse onlar kâfirdirler, zâlimdirler ve fâsıktırlar buyuru­yor. Ve üstelik buradaki “men” ifadesi özel bir grubu, meselâ sadece yönetici kadroyu, egemen zümreyi değil herkesi kapsar. Her kim ki buyuruyor Rabbimiz. Bizler de her an hüküm veriyoruz. Evde, mektepte, dükkanda, çarşıda, pazarda her an hükümler veriyoruz. İşte Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler ya kâfir, ya zâlim ya da fâsık oluyorlar. Bunu her fert için, her toplum için, her ümmet için şöyle an­lamaya çalışıyoruz: Ne yaptığına, neyle hükmettiğine inanarak, bilerek hükmü İlâhi­nin dışında bir hükümle hükmeden ve hükmü İlâhiyi reddeden kişi kâfirdir. Evet Allah’ın indirdiğini reddeden, inkâr eden kişi kâfir olur. Hükm-i İlâhîyi kabul etmekle beraber, reddetmemekle beraber başka bir hükümle hükmeden kişi de zâlim olur. Evet Allah’ın indirdiği hükmü inkâr etmeyen, kabul eden ama onu uygulamayarak başka bir hüküm uygulayan kişi zâlimdir. Çünkü âdil olanı değil zulüm olanı tercih et­miştir o kişi. Allah’ın indirdiğine inanan, ama başkasını uygulama­makla beraber onu, yâni Allah’ın indirdiğini uygulamayan kimse de fâsık olur Allahu âlem.