Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Mâide Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

120 ayetSayfa 3 / 3
105. “Ey İnananlar! Siz kendinize bakın; doğru yolda ise­niz sapıtan kimse size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Al­lah'adır. İşlemekte olduklarınızı size haber verecektir.” Ey îman edenler siz kendinize bakın. Siz kendinizden sorum-lusunuz. sahâbe-i kiram efendilerimiz diyor ki eğer Kur’an’da bu âyetin dışında başka hiçbir âyet inmemiş olsaydı bu âyet bize yeterdi. Siz kendinize bakın. Kıyamete kadar tüm zaman birimlerinde yaşayacak mü’min kullarına sesleniyor Rabbimiz. Siz kendinize bakın. Ne fidye, ne torpil, ne şefaat, ne iltimas olmadığı bir günde siz kendinizi kendi­niz kurtaracaksınız. O gün insanlar kendilerini Allah’ın cehennemin­den kurtarabilmek için dünyalar dolusu fidyeler vermek isteyecekler ama bu onlardan kabul edilmeyecek. Kimin malını kime veriyorlar da? Öyleyse sizler kendinizi Allah’ı razı edecek Müslümanca bir hayatla kurtarmaya bakın, o gün kimsenin kimseye bir faydası olma­yacaktır. Herkes, hepiniz o gün sadece yaptıklarıyla karşı karşıya ge­leceksiniz. Gerçi Rasulullah Efendimiz kişinin öldükten sonra da kârda olacağını, geriye bıraktıklarından, salih evlât, sadaka-i câriye, istifade edilen hayırlı bir ilim, hayırlı bir çığır gibi unsurlardan da faydalanaca­ğını anlatır. Ama tabii bu birinin yaptıklarından bir başkasının fayda­lanması anlamına değil, kendisinin bizzat iyi bir iş yapmasındandır. Çünkü Allah’ın istediği gibi inanıp, O’nun istediği gibi bir hayat yaşama­yanlar geriye bıraktıklarından istifade edemeyeceklerdir. Madem ki ben beni kurtaracakmışım, ben benden sorumluy-mu­şum öyleyse ben hemen dağa çıkmalıyım. İnsanlardan uzaklaş­malıyım. Çoluk çocuğumu terk edip insanlarla ilgilenmemeliyim. Hayır, yanlış. Çünkü ben beni kurtarırken insanlara, çevreme tavrım, tebli­ğim, ilişkim, hayatımın her bir bölümü aynen kulluk örneğim gibi olma­lıdır. O nasıl bir hayat yaşamışsa ben de öylece yaşayarak ancak kendimi kurtarabilirim. Çünkü insanlardan uzaklaşıp münzevi bir ha­yata çekildiğim zaman benim kendi kendime yapabileceğim çok az İslâmi görev vardır. Zikir, tefekkür gibi. Öyle değil mi? İslâm tek ba­şına yaşanacak bir din değil ki. İslâm’ın diğer hükümleri cemaatle ya­şana-bilecek hükümlerdir. Namaz kılacağız cemaatle, zekât vereceğiz kendi kendimize değil birilerine, yalan söylemeyeceğiz birilerine gibi. Öyleyse biz kendimizi kurtarırken elbette birlilerinin kurtuluşu-na da sebep olacağız. Ama kimi peygamberler gibi hanımlarımızı bile kurtaramamışsak o zaman da biz bize düşeni yaptıktan sonra hiç üzülmeyeceğiz. Biz hidâyette olduğumuz sürece onların bize hiçbir zararları olmayacak. Unutmayacağız ki kar ya da zarar, galibiyet ya da mağlubiyet sadece dünya şartlarına göre hesap edilmez. Öyle ol­muş olsaydı 950 yıl çırpındığı halde 30,40 kişiyi Müslüman yapabilmiş olan Nuh (a.s) kaybetmiş olacaktı. Veya testere ile kesilip şehid edilen Yahya (a.s) zarar etmiş olacaktı. Ey mü’minler, siz kendinize bakın. Eğer sizler hidâyette iseniz, doğru yolda iseniz sapanların, sapıtanların size hiçbir zararı dokun-maz. Siz Allah’ın istediği bir hayatın sahibi olduğunuz sürece sapan­lar, sapıtanlar evinizin içinde bile olsa, babalarınız, analarınız, ha­nım-larınız, çocuklarınız bile olsa size bir zararları dokunmayacaktır. Sakın ha sapıklığınıza, İslâm dışı bir hayatın adamı oluşunuza etrafı­nızı mâzeret göstermeyin. Ne yapayım, iyi bir Müslüman olacağım, ama işte toplum şöyle, ailem böyle, müdürüm böyle diyerek kendi yamukluğu-nuzu örtmeye çalışmayın. Fâtır sûresinde de Rabbimiz peygamberini aynı konuda uyarıyordu. Bulabilirsem âyeti bulayım in­şallah: “Ey peygamberim Artık onlara üzülerek kendini harap etme; Al­lah onların yaptıklarını şüphesiz bilir.” (Fâtır 8) Allah böyle sapmak isteyenleri, iradelerini sapmadan yana kulla­nanları saptırır, hidâyet bulmak isteyenleri de hidâyetine erdirir. Öy-leyse ey peygamberim, sen böyleleri hakkında asla bir üzüntüye kapılma. Böyleleri için sakın kendini yıpratma. Onların yola gelmeyiş­leri karşısında, kötülükte direnmeleri karşısında üzülme, yoluna de­vam et. Unutma ki Allah onların yaptıklarından haberdardır ve yaptık­larını onların yanına bırakmayacaktır. Sen hiç üzülme. Şüphesiz Rabbin iyiyi kötü, kötüyü de iyi görecek değildir. Onlar hiçbir zaman ne bu dünyada, ne de âhirette îman edip salih ameller işleyen mü’minlerin ulaştıkları mükafatlara ulaşamayacaklardır. Bir gün gelip Allah belâlarını verecektir onların. Çünkü hepinizin dönüşü O’nadır. Hepiniz tek tek O’-nun huzuruna varacak ve yaptıklarınızın hesabını O’na ödeyeceksiniz. Orada hiçbir mâzeretiniz geçerli olmayacak. Akıllarınızı kullanmayarak atalar dinine, atalar yoluna tabi olmanız da sizi kurtaramayacaktır.
106. “Ey İnananlar! Ölüm birinize geldiği zaman vasiyet ederken içinizden iki âdil kimseyi; şâyet yolculukta olup başınıza da ölüm musîbeti gelmişse, namazdan sonra alı­koyacağınız, şüpheleniyorsanız, "Akraba bile olsa yeminle hiçbir değeri değiştirmeyeceğiz, Allah'ın şahitliğini gizle­meyeceğiz, yoksa şüphesiz günahkârlardan oluruz." diye yemin eden sizden olmayan iki kişiyi şahit tutun.” Ey mü’minler, sizden birine ölüm yaklaştığı zaman vasiyet ya­parken şahitler bulundurun. Vasiyet ederken içinizden iki âdil şahit tutun. Yolculuk esnasında ölüm başınıza gelirse namazdan sonra bir haksızlığa imkân vermemek için vasiyetinize şahit tutacağınız kimse­lere şöylece yemin ettirin: Bizler akraba bile olsalar Allah için verdiğimiz bu yeminlerimizi değiştirmeyiz. Çünkü eğer bu şahitliği gizlersek biz ke­sinlikle günahkârlardan oluruz. Şahitliğimiz akraba aleyhine de olsa onlar hatırına haktan vazgeçmeyiz. Bizler asla Allah’ın şahitliğini de­ğiştirmeyeceğiz, gizlemeyeceğiz diye yemin eden sizden olmayan iki kişiyi şahit tutun. Buradan anlıyoruz ki adâletin gerçekleşmesi, hak-kın yerini bulması için şahitlerin kimlikleri de önemli değildir. Adâlet dinsel aidiyetten daha önceliklidir.
107. “Eğer bu şahitlerin günah işlemiş oldukları ortaya çı­karsa ölene daha yakın hak sahibi diğer iki kişi bunların yerine geçer ve “Bizim şahitliğimiz ikisininkinden de daha doğrudur, biz aşırı gitmedik, yoksa şüphesiz zulmedenler­den oluruz." diye Allah'a yemin ederler.” Ama sizin vasiyetinize şahit olan bu iki kişi yemin ettikten sonra hainlikleri, yalancılıkları ortaya çıkmışsa, günahkâr oldukları anlaşılmışsa o zaman terekede hak sahibi olan ölenin varislerinden iki kişi o iki şahit yerine şahitlik etsin. Tabii bunlar mirasa hak kazanların en lâyıklarından olmalıdır. Ve bu iki şahit Allah adına yemin etsinler. Desinler ki bizim şahitliğimiz Allah katında onlarınkinden daha doğru, dinlenmeye, itibara alınmaya daha lâyıktır, çünkü onlar, o bizden önce şahit tutulanlar hainlik ettiler. Ama bizler onlar hakkında hainlik etmekle onlara zulmetmedik, biz onlar aleyhine yalan söylersek o zaman zâ­limlerden oluruz.
108. “Bu, şahitliği gerektiği gibi yapmalarını veya yemin-lerinden sonra yeminlerin kabul edilmemesinden korkmalarını daha iyi sağlar. Allah'tan sakının, dinleyin, Allah fâsık kimselere yol göstermez.” İşte bu hüküm onların gerçeği değiştirmeden, hakkı gizleme­den olduğu gibi şahitlik etmeye veya kendilerinden sonra bir başkası­nın yemin etmesi insanların yeminlerini reddederek rezil bir duruma düşmekten korkmalarını sağlaması açısından daha uygundur. Evet demek ki işte böylece şahitlik meselesinin üzerinde ciddi ciddi durul­ması yeryüzünde adâletin gerçekleştirilmesi içindir. Çünkü insanlar arasında adâletin tesis edilmesi evvel emirde şahitlerin dürüstlüğüne bağlıdır. O halde ey Allah kulları bu konuda, her konuda muttaki olun. Allah’a karşı sorumluluklarınızın bilinciyle hareket edin. Rabbinizin her an sizi görüp gözettiğini unutmayın. Kesinlikle bilesiniz ki Allah kendi­sine itaatten çıkan, istediği gibi hareket etmeyen kimseleri rahmetine ve cennetine ulaştırmaz.
109. “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak sensin.” derler.” Siz bilirsiniz. Yaşadığınız bu dünya hayatında ister Rabbinize kulluğunuzun, takvanın bilinci içinde olun, isterseniz de O’na, O’nun yasalarına itaatten çıkmış hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşayan fâsıklar gibi davranın. Ama şunu asla unutmayın ki bir gün gelecek Allah bu hayatın hesabını sormak üzere peygamberleri ve tüm mahlukâtı huzurunda toplayacak. O gün elçilerine şöyle soracak: “Size ne cevap verildi?” Size ne dendi? Sizler gönderildiğiniz toplum­larınız tarafından nasıl karşılandınız? Nasıl bir mukabele gördünüz? Sizi nasıl karşıladılar? Size evet mi dediler, yoksa hayır mı dediler? Size itaat mı ettiler, yoksa isyanda mı bulundular? Sizin Benim örnek kullarım olduğunuza îman ettiler mi, yoksa ret mi ettiler? Sizin gibi kul olma yoluna mı girdiler, yoksa keyiflerince yaşamaya mı yöneldiler? Veya ey peygamberlerim, sizler gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Tebliğ ettiniz mi? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim in­sanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu? Onlara gösterdiniz mi diyecek. Kasas sûresinde de aynı konu şöyle anlatılır: “O gün Allah onlara seslenir: "Peygamberlere ne ce­vap verdiniz?” der.” (Kasas 65) Bu defa insanlara, o peygamberlerin toplumlarına geliyor soru: Ey kullarım, Benim size gönderdiğim elçilerime ne dediniz? Ne cevap verdiniz? Nasıl karşıladınız onları? Nasıl icabet ettiniz? Neler dediniz onlara? Nasıl davrandınız onlara karşı? Evet herkes o gün ne diyece­ğini, nasıl cevap vereceğini şimdiden iyi düşünsün. Evet ya Rabbi ben senin bana gönderdiğin elçini kulluk örneği bildim. Onu tanıma, onun sünnetini, onun yaşam tarzını öğrenip aynen onun gibi olma yoluna girdim. Tüm hayatımda adım adım onu takip ettim diyebilecek miyiz? Diyemeyecek miyiz? Bunu iyi düşünelim. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette bunu diyebilmesi mümkün değildir. Bir de unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Yâni ne kadar tanıyabildik peygamberi? Ne kadar tanıyabildik onun sünnetini? Ya Rabbi senin peygamberin bize bir şey demedi ki, biz ona bir cevap verelim. Bir şey sormadı ki o bize, biz ona cevap verelim. Tat bir peygamber göndermişsin bize. Bizimle hiç konuşmadı. Bize hiçbir mesaj ulaştırmadı. Bizim dinimizi bize o anlat-madı ki. Bizim dinimizi bize babalarımız anlattı, hocalarımız anlattı, Ömer Nasuhi Bilmen anlattı. Biz dinimizi onlardan öğrendik. Senin peygamberin zaten bizim dönemde gelmedi. Çok önceleri gelmiş ve kendi toplumunu ilgilendiren sözler söylemiş, uygulamalarda bulunmuş. Bizim onun ne dediklerinden haberimiz yoktu diyeceğiz herhalde. Çünkü peygamberi tanımayan, peygamberin sözlerini, peygamberin uygulamalarını tanımayan bir adam bundan başka ne diyebilir ki? Öyleyse, gözünüzü dört açıp, kulağınızı sekiz açıp şu sözümü iyi dinleyin. Başka kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur, ama bu kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Bunu asla hatırınızdan çıkarmayın. Çünkü soru onlardan çıkmayacak. Onları tanıyıp tanımadığınızdan, onları örnek alıp almadığınızdan sorulmayacaksınız. Peygamberinizi tanıyıp tanımadığınızdan, onun sünnetini, onun hayatını, onun uygulamalarını tanıyıp tanımadığınızdan, onun gibi yaşayıp yaşamadığınızdan sorulacaksınız. Bakın Rasulullah Efendimiz kendisine sorulacak bu sorunun heye­canını iliklerine kadar hissederek: “Ey ashabım, ben size tebliğ ettim mi? Ben size görevimi yaptım mı? Ben size risâletimi ulaştırdım mı? Bu konuda yarın Rabbimin huzurunda bana şahitlik yapar mısınız diye çırpınırken, bizler ne yapacağımızı, ne diyeceğimizi çok iyi dü­şünmek zorundayız. Evet bakın o gün kendilerine sorulan bu soru karşısında peygamberlerin verecekleri cevapları da şöyle olacak: Diyecekler ki; ya Rabbi, şüphesiz ki senin ilminin yanında bi­zim bilgimiz bir hiçtir. Muhakkak ki sen tüm gaybların bilicisisin. Bilgi­nin kaynağısın sen. Sen bizim bildiklerimizi de bilmediklerimizi de bi­lensin. Bizim gönderildiğimiz toplumlarımıza karşı görevlerimizi yapıp yapmadığımızı, onların bizi nasıl karşıladıklarını en iyi bilen sensin ya Rabbi. Bizler hayatta iken çağrımıza verilen cevapların, karşımızda takınılan tavırların sadece zâhirîni bilebiliriz. Onların batınlarını bilen ancak sensin ya Rabbi. Bize ve bizim senden getirdiğimiz mesaja müspet ve menfi tavır takınanların içlerini, dışlarını, niyetlerini ve on­lara karşı nasıl muamele yapılacağını bilen ancak sensin ya Rabbi.
110. “Allah, “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sana ve anana olan nîmetimi an” demişti, “Seni Ruh’ul Kudüs'le destekle­miştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun; sana Kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. Sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu; anadan doğma körü, alacalıyı iz­nimle iyi etmiştin. Ölüleri iznimle diriltiyordun. İsrâil oğullarına belgelerle geldiğinde, onlardan inkâr edenler, “Bu apaçık bir büyüdür” demişlerdi de Ben onların sana zarar vermelerini önlemiştim.” İşte burada o elçilerinden bir tanesinin hayatından örnek su-na­cak Rabbimiz. Ey Meryem oğlu Îsâ, sana ve anana olan nîmetlerimi bir hatırlasana. Seni bir kelime olarak, bir yasa olarak babasız yarattı­ğımı hatırla. Yine hatırla ki seni Ruhu’l Kudüs ile destekledim. Yahu­diler bu babasız doğumunu bahane ederek tarih içinde seni veledi zi­nalıkla itham ederek kirletmeye çalışsalar da sana tertemiz bir ruh verdik. Veya buradaki Ruhu’l Kudüs Allah’ın sözleridir, yâni vahiydir. Rabbimiz vahyiyle Îsâ (a.s)’ı desteklemiştir. Ya da bu Ruhu’l Kudüs Cebrâil (a.s) dır. Aslında tüm elçilerine Cebrâil (a.s)’ı destek yaptığı halde kitabında sadece Îsâ (a.s) ın zikredilmesi onun yaratılışındaki Cebrâil’in rolünden dolayıdır Allahu Âlem. Ve sen beşikte bir bebekken tıpkı yetişkin birisi gibi insanlarla konuşuyordun. Sana bu gücü de vermiştik. Ya da hem beşikte iken hem de yetişkin iken insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı ve hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. Evet Rabbimiz Îsâ (a.s)’a kitabı, Tevrat’ı, İncil’i, ve hikmeti öğretiyor. Hem yazı yazmayı, hem kitabı öğretiyor ona, hem de bu kitabın pratiğini, yâni nasıl anlaşılacağını, Nasıl uy­gulanacağını da öğretiyor. İncil Îsâ (a.s)’a veriliyor, bunu anlıyoruz da acaba Tevrat’ın verilişini nasıl anlayacağız? Arkadaşlar böylece anlı­yoruz ki Rabbimiz Îsâ (a.s)’a verdiği İncil ile daha önce gönderdiği ve İsrâil oğullarının bozup tahrif ettikleri Tevrat’ın aslını da ortaya koyu­yordu. Çünkü kitaplar ve peygamberler birbirlerini tasdik ederek geli­yorlardı. Yine hatırla ki sen benim emrimle, benim iznimle çamura kuş sûreti veriyor, sonra ona üfürdüğünde de Allah’ın izni ve yardımıyla o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle görmeyen körlere, şifa bulmaz alacalılara şifa veriyor, benim iznimle ölüleri diriltiyordun. Dikkat eder­seniz hep “Biiznî” “Biiznî” diyor Rabbimiz. Bunun sebebi bütün bu ya­pıp ettiklerinden dolayı Îsâ (a.s)’ı tanrılaştırmaya çalışan, ona Allah sıfatlarını yüklemeye çalışan hıristiyanları uyarmaktır. Bakın, dikkat edin bütün bunlar Benim iznimle olmuştur uyarısında bulunmak için­dir. Yine hatırla ki ey peygamberim, sen yahudilere risâletinin hak oluşu konusunda bu tür hüccetler, deliller, mûcizeler getirdiğinde on­lar seni öldürmeye teşebbüs etmişlerdi de Biz buna mâni olmuştuk. Tüm bu açık mûcizeler karşısında bir peygamber inkâr etmek, pey­gamber öldürmek vazgeçilmez huyu olmuş o hainler senin için: “Bu harikulade olaylar apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.” demiş­lerdi. Evet Rabbimiz bu âyetleriyle Îsâ (a.s)’a hitap ederken aslında onu putlaştıranlara ve de onu yalanlayanlara bir uyarıda bulunmakta­dır anlıyoruz.
111. “Havarilere, “Bana ve peygamberlerime inanın” diye bildirmiştim, “İnandık, bizim Müslimler olduğumuza şahit ol" demişlerdi.” Evet, yine hatırla ki, hatırlayın ki Biz Havarilere vahyetmiştik. Hangi konuda? Bana ve elçilerime îman edin diye. Onlar da Bizim sana bir lütfumuz olarak: İnandık ya Rabbi, bize emrettiğini tasdik ettik ya Rabbi, bizim bu îman ve tasdiklerimizdeki samimiyetimize, Senin emrine boyun büktüğümüze Sen şahit ol ya Rabbi demişlerdi. Biz inandık, biz Müslüman olduk, biz teslim olduk sen buna şahit ol ey Allah’ım demişlerdi. Sen şahit ol ki biz Müslümanlarız demişlerdi. İşte Rabbimiz son derece açık ve net bir biçimde anlatıyor ki Îsâ (a.s) Müslümandı, onun Havarileri de Müslümandı. İşte Îsâ (a.s) nın ilk mü’minlerinin itirafları. Ey Rabbimiz, biz bize indirilene inandık. Senin tarafından bize indirilen İncil’e, bize gönderilen elçin Hz. Îsâ’ya îman ettik. Resûlün yoluna, Resûlün îmanına, Resûlün kulluğuna, Re-sûlün teslimiyetine, Resûlün sünnetine tabi olduk. Sana ve kitabına îmanımızı Resûlüne tabi olmakla ortaya koyduk. Biz elçinin bizden istediği tevhidi kabullendik. Biz senden başka İlâh kabul etmeyen, senden başka kulluğa lâyık varlık bilmeyen, elçilerinle seni karıştır­mayan, elçilerine senin sıfatlarını vermeyen, elçilerini ulûhiyet ve rubûbiyet makamına oturtmayan, onları sana ortak görmeyen mü’minleriz. Biz hem Rabbimiz ve İlâhımız olan sana, hem de bizi sadece sana kulluğa çağıran elçilerine iftira etmeyenlerdeniz. Ya Rabbi sen bu îmanlarımıza şahit ol diyorlar. İşte o Müslümanlar ve şu anda da Îsâ (a.s)’a Allah’ın istediği biçimde îman edenler Müslümanlardır. Şu anda Îsâ (as)’ı tanrılaştırmayıp Allah’ın kulu ve elçisi olarak ona îman edenler sadece Müslümanlardır. Ne hıristiyanlar, ne de yahudiler ona Allah’ın istediği şekilde inanmamaktadırlar.
112. “Havariler, “Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demişlerdi de, “İnanıyorsanız Allah'tan sakının” demişti.” Havariler demişlerdi ki; “Ey Meryem oğlu Îsâ, Rabbin bize gök­ten bir sofra indirebilir mi?” Bu ifadeyi; “Rabbin buna güç yetirebilir mi?” şeklinde anlayabileceğimiz gibi, “acaba Rabbin böyle bir şeye razı olur mu?” Veya “Rabbin böyle bir şeyi murad buyurur mu?” şek­linde de anlayabileceğiz. Ya da “Ey Îsâ, nasıl olur? Böyle bir şey uy­gun mu? Sen böyle bir şeyi Rabbinden isteyebilir misin? Senin böyle bir şeye yetkin var mı? Gücün yeter mi buna?” şeklinde de olabilir. Tabii bu anlayışları şunun için demeye çalıştım. Yâni işte yukarıda anlattı Rabbimiz bu Havarilerin îmanlarını ve teslimiyetlerini. Allah hakkında acaba Rabbinin böyle bir şeye gücü yeter mi? Şeklinde bir ifadeyi kullanmaları hoş düşmeyecek gibi geldi bana. Tabii kimileri bu olayın onların henüz îmanlarının tam oturak­laşmadığı bir dönemde olduğunu söylemişler. Veya onların içinden kimi cahillerin bunu söylediklerini iddia edenler olmuş. Onların bu istekle­rine karşılık Îsâ (a.s) da buyurdu ki eğer îman ediyorsanız Allah’a karşı saygılı olun. Allah’a karşı konumuzun farkında olun, haddinizi bi­lin. Demek ki bu talep meşru değil. Ve dikkat ederseniz böyle bir tale­bin yerine getirilip getirilmeyeceği konusunda tek kelime bile söz edil­mezken, sadece talebin meşru olmadığı vurgulanıp iş bitiriliyor.
113. “Ondan yemeyi, kalplerinizin kanmasını ve senin bize doğru söylediğini bilmeyi, ona şahit olmayı istiyoruz dedi­ler.” Havariler bu isteklerinde gerekçe olarak dediler ki, biz böyle bir sofra istemekle ondan yemeyi ve kalplerimizin tatmin olmasını, yakîn bir îmanla doyuma ulaşmasını, sükûnete ermesini istedik. Zerre kadar bir şüphe duymadan senin bize söylediklerinin mutlak doğruluğunu bilmek için bunu istedik ey Îsâ dediler. Bir de bu olaya şahit olmayan­lara onun hakkında kesin bir bilgiyle şehâdette bulunalım diye istedik bunu. Bizim böyle bir sofra istememizin sebebi işte budur. Değilse ne Rabbimizden, ne O’nun gücünden, ne de peygamber olarak senden bir şüphemiz oluşundan değil. Arkadaşlar bu tıpkı İbrahim (a.s)’ın şu ifadesi gibidir. Hani İbrahim (a.s); “Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istiyorum.” demişti de Rabbimiz şöyle buyurmuştu: “İnanmıyor musun?” “Evet inanıyorum, ama kal­bim tatmin olsun için istiyorum.” (Bakara 260) Evet bakın bu soruyu soran bir Allah elçisiydi. İnanmayan birisi değildi. Ve diyor ki bakın, inanıyorum ya Rabbi ama istiyorum ki kal­bim itminana kavuşsun. Yâni İbrahim (a.s) Rabbimizin bir görsel âye­tiyle kalbinin doyuma ulaşmasını istiyordu. Çünkü o insanları O Al­lah’a îmana çağıracaktı. Konumu gereği, üslendiği görev gereği isti­yordu bunu Rabbinden. Önce bizi Allah’a kulluğa çağıran Allah elçisi­nin kalbi mutmain olacaktı, tabii atamızın kalbi mutmain olunca da bi­zim kalbimiz mutmain olacaktı. İşte burada da anlıyoruz ki Îsâ (a.s)’ın yanında onun misyonuna yardım edeceklerine dair söz verip bu bü­yük görevi üslenen Havari dâvetçiler de böyle bir görsel âyetle itmi­nan istiyorlar. Bunun üzerine:
114. “Meryem oğlu Îsâ, “Allah'ım! Rabbimiz! Bize ve biz­den sonra geleceklere bayram ve senden bir delil olarak gökten bir sofra indir, bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın"dedi. Allah, “Ben onu size indireceğim; bundan sonra kim inkâr ederse, dünyalarda kimseye azap etmeyeceğim şekilde ona azap edeceğim” dedi.” Îsâ (a.s) dedi ki, ey Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir ki o bize ve bizden sonra gelenlere bir sevinç, bir bayram, bir ferah günü olsun. Bir işaret olsun. Senin ve elçinin doğruluğuna, hak oluşuna bir delil, bir hüccet olsun. Ey Rabbimiz bize rızık ver. Şüphesiz rızık ve­renlerin en hayırlısısın diye dua etti. Bunun üzerine Rabbimiz şöyle buyurdu: Ben onu size indiririm. Ben zaten onu size hep indiriyorum. Şu anda tatlısıyla, tuzlusuyla, ekşisiyle, yağlısıyla yiyip içtiklerinizin tamamı Bendendir. İşte şu anda yediğiniz önünüzde yemediğiniz ar­kanızda Benim soframın, Benim nîmetlerimin içinde yüzüyorsunuz. Öyle değil mi? Şu önümüzdeki sofralar kimden? Şu meyveler, şu seb-zeler, şu sütler, etler Allah’tan değil mi? Allah vermiyor da kim veriyor bunları? Ama aslında insan eşyanın normal durumunu mûcize olarak göremez de anormal durumunu mûcize olarak görüyorlar. Me­selâ yeryüzü sallanıp deprem olunca olağanüstü oluyor da yerin bizi düşürmeden üzerinde tutuşu mûcize olmuyor. Güneşin tutulması ola­ğanüstü oluyor da varlığı olağanüstü olmuyor. Elma ağacının elma vermesi mûcize olmuyor da gökten bir elmanın düşmesi mûcize olu­yor. Hurmanın bizzat kendisinin varlığı, Allah tarafından en güzel bir biçimde yatarılmış olması mucize olmuyor da, onun üzerinde lafzatul-lahın yazılı oluşu mucize oluyor. Veya balın Rabbimizin emriyle arılar tarafından meydana getirilişi mucize olmuyor da, onun peteğinin üzerinde kelime-i tevhidin yazılmış oluşu mucize oluyor. Garip bir şey. İnsanlar böyle şeylerin peşine düşüyorlar da Allah’ın kendileri için yarattığı, indirdiği nimetlerini görmüyorlar, görmezden geliyorlar. Kendi yaptıkları bilgisayar aletini hamd ettikleri, gündeme getirdikleri kadar Allah’ın akıl âyetini gündeme getirmiyorlar. Evet, Rabbimiz buyuruyor ki, ben onu size indireceğim, ama be­nim böyle görsel bir âyetime şahit olduktan sonra, gözlerinizle bunu müşahede ettikten sonra kim inkâr ederse, kim bunu örtecek, örtbas edecek olursa, kim bu nîmete karşı nankörlük yapacak olursa kesin­likle bilesiniz ki ona yeryüzünde hiçbir kimseye yapmadığım şekilde azap edeceğim. Arkadaşlar, işte Allah’tan böyle bir görsel âyet iste­menin, peygamberden böyle bir mûcize istemenin tehlikesi buradadır. Allah’tan âyet isteyecekseniz bunun sorumluluğuna da katlanmak zo­rundasınız. İstediğiniz cinsten bir âyet geldi mi artık fatura da kesilmiş oluyor. Onun içindir ki kitabımızın pek çok yerinde anlatıldığı gibi Al­lah’ın elçileri toplumlarını bu tür âyetler istemekten menetmişler ve uyarılarda bulunmuşlardır. Pekiyi acaba sonuç ne oldu? Gerçekten gökten bir sofra indi­rildi mi onlara? Arkadaşlar Kur’an bu konuda susmuştur. Tirmizi’de gökten kendilerine et ve ekmekle donatılmış bir sofra indirildiğine dair bir hadis görmüşsem de bu konuda sıhhatli bir bilgim yok. Gönderil­miş de olabilir, Rabbimizin az önceki uyarısından sonra Havariler bu isteklerinden vazgeçmişler de olabilir. 116,117. “Allah, “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara Beni ve annemi Allah'tan başka iki İlâh olarak benimseyin dedin? “demişti de, “Haşa, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz Sen onu bilir­sin; Sen, benim içimde olanı bilirsin, ben Senin içinde olanı bilmem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak Sensin” demişti, “Ben onlara sadece 'Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Arala­rında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahittim, beni aralarından aldığında onları Sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin.” Ve işte hıristiyanların sapak noktalarını ortaya koyan bir Allah yasası. Rabbimiz Meryem oğlu Îsâ’ya soruyor: Ey Îsâ beni ve anamı Allah berisinde, Allah dûnunda iki İlâh edinin diye sen mi söyledin? Allah’ı bırakın da bana ve anama kulluk edin diye sen mi dedin on­lara? Kendinin ve ananın İlâhlığını sen mi iddia ettin? Sen mi dedin onlara beni ve anamı tanrılaştırın diye? Sen mi işledin bu suçu? Rivâ­yetlere bakılırsa bunu Rabbimiz kıyamet günü bütün mahlukâtın önünde söyleyecek. O ortamda herkes var. Îsâ (a.s)’ı tanrılaştıranlar, Ona tapınanlar da vardır. Bakın onların huzurunda Rabbimizin bu şekildeki sorusuna Îsâ (a.s)şöyle cevap verecek: Ey Rabbim, hâşâ hâşâ hak olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Seni tenzih ederim. Seni Sana lâyık olmayan sıfatlardan tenzih ederim. Ben hayatım boyunca hep Seni tes-bih ve tenzih ettim. Ben hep Sana kul köle oldum. Kendim Sana kul köle olurken bu insanları nasıl kendime ve anama kulluğa çağıra­bi-lirim? Şâyet ben onu söylemişsem elbette Sen bilirdin. Hiçbir şey Sana gizli değildir. Sen her şeyi bilensin. Sen benim zatımın hakika­tini, içimi, dışımı, kalbimi, niyetimi, içimdekileri bilirsin. Halbuki ben Senin zatının künhünü bilemem. Senin ilmin olmuş ve olacak her şeyi kuşatmıştır. Ben hayattayken asla böyle bir şey demedim. Ama beni katına alıp hayatıma son verdikten sonra bu adamların düştükleri bu yanılgılarına ben ne yapabilirdim ya Rabbi? Onları görüp gözetleyen Sendin Allah’ım. Ben onlara ancak bana emrettiklerini, bana vahy ettiklerini söyledim. Onlara beni ve sizi yaratan Rabbimize kulluk edin, sadece O’nu dinleyin dedim. Ben de sizin gibi bir kulum dedim. Benim sizden bir farkım yok dedim. Onların arasında bulunduğum sü­rece yapıp ettiklerine şahit idim. Beni kendi katına çektikten sonra ar­tık onların ne yaptıklarına şahit ve gözetleyici ancak Sen oldun. 118. “Onlara azap edersen, doğrusu onlar senin kulların­dır; onları bağışlarsan, güçlü olan, hakim olan şüphesiz ancak sensin.” Ne hoş, ne güzel bir ifade değil mi? Ey Rabbim, eğer bu yaptıklarından ötürü onlara azap edersen doğrusu onlar senin kulla­rındır. Onları bağışlarsan güçlü olan, aziz olan, hakim olan ancak sensin. Bu konuda yetki, onur, şeref, hikmet, bilgi sana aittir. Eğer onlara azap edersen onlar senin kölelerindir, onların sahibi ve mâliki sensin. Onlar hakkında istediğin gibi tasarrufta bulunabilirsin. O kulla­rını affedersen asla sana itiraz edilemez. Kim hesap sorabilir sana? Şu merhamete bakın Allah’ın elçisindeki. Onlar senin kulların diyor, onları bağışlarsan kim karşı koyabilir sana diyor. Ne güzel bir dua, ne muazzam bir edep depil mi? Bunu ancak Allah’ın eğitip bize yasal örnek yaptığı bir peygamber söyleyebilir. Rabbimiz buyuruyor ki: 119,120. “Allah, “Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür; ebedî ve temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır, bu büyük kurtuluştur”dedi. Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır, Allah her şeye Kâdirdir.” Bugün kıyamet günüdür. Bugün kıyam günüdür. Bugün sözle­rine sâdık kalanların sadâkatlerinin karşılığını görecekleri gündür. Bu­gün dosdoğru yolda olanların, sırat-ı müstakîmde olanların, bugün Müslüman olanların, Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayanların îmanlarının faydasını görecekleri gündür. Bugün, bugüne inanarak, bugünün hesabı içinde bir dünya yaşayanların kurtulacakları bir gün­dür. Bugün kim ne yapmışsa, nasıl bir hayat yaşamışsa amellerin kar­şılı-ğının tastamam kendisine verileceği bir gündür. Bugün sâdıklar, îman iddialarında sadâkat gösterenler, îman kaynaklı bir hayat yaşa­yanlar, îmanlarını hayatlarında görüntüleyenler için zemininden ır­maklar akan, tahtı tasarruflarında ırmaklar akan, içinde ebedî kala­cakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Doğruluklarından ötürü, sadâkatlerinden ötürü, dünyada Allah-tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın istediği hayatı yaşamaktan, Allah’ın emir ve yasaklarından razı oldukları için Allah da onlardan razı ol­muş-tur. Bir ömür boyu Allah’ı razı etmeye çırpınışlarından ötürü Allah onlardan razı olmuştur. Şimdi onlar da Rablerinin kendilerine lütfettiği cennetlerden razı olmuşlardır. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Göklerin ye yerin mülkü O’na aittir. Göklere ve yere egemen olan O’dur. Her şey O’nun dilemesi altındadır. Kullarından dileyenlere, dileklerini onayladıklarına akla hayale gelmedik cennetler ve mükafatlar vermeye Kâdirdir O. Rabbim bizi de o kullarından eyle­sin. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
114. “Meryem oğlu Îsâ, “Allah'ım! Rabbimiz! Bize ve biz­den sonra geleceklere bayram ve senden bir delil olarak gökten bir sofra indir, bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın"dedi. Allah, “Ben onu size indireceğim; bundan sonra kim inkâr ederse, dünyalarda kimseye azap etmeyeceğim şekilde ona azap edeceğim” dedi.” Îsâ (a.s) dedi ki, ey Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir ki o bize ve bizden sonra gelenlere bir sevinç, bir bayram, bir ferah günü olsun. Bir işaret olsun. Senin ve elçinin doğruluğuna, hak oluşuna bir delil, bir hüccet olsun. Ey Rabbimiz bize rızık ver. Şüphesiz rızık ve­renlerin en hayırlısısın diye dua etti. Bunun üzerine Rabbimiz şöyle buyurdu: Ben onu size indiririm. Ben zaten onu size hep indiriyorum. Şu anda tatlısıyla, tuzlusuyla, ekşisiyle, yağlısıyla yiyip içtiklerinizin tamamı Bendendir. İşte şu anda yediğiniz önünüzde yemediğiniz ar­kanızda Benim soframın, Benim nîmetlerimin içinde yüzüyorsunuz. Öyle değil mi? Şu önümüzdeki sofralar kimden? Şu meyveler, şu seb-zeler, şu sütler, etler Allah’tan değil mi? Allah vermiyor da kim veriyor bunları? Ama aslında insan eşyanın normal durumunu mûcize olarak göremez de anormal durumunu mûcize olarak görüyorlar. Me­selâ yeryüzü sallanıp deprem olunca olağanüstü oluyor da yerin bizi düşürmeden üzerinde tutuşu mûcize olmuyor. Güneşin tutulması ola­ğanüstü oluyor da varlığı olağanüstü olmuyor. Elma ağacının elma vermesi mûcize olmuyor da gökten bir elmanın düşmesi mûcize olu­yor. Hurmanın bizzat kendisinin varlığı, Allah tarafından en güzel bir biçimde yatarılmış olması mucize olmuyor da, onun üzerinde lafzatul-lahın yazılı oluşu mucize oluyor. Veya balın Rabbimizin emriyle arılar tarafından meydana getirilişi mucize olmuyor da, onun peteğinin üzerinde kelime-i tevhidin yazılmış oluşu mucize oluyor. Garip bir şey. İnsanlar böyle şeylerin peşine düşüyorlar da Allah’ın kendileri için yarattığı, indirdiği nimetlerini görmüyorlar, görmezden geliyorlar. Kendi yaptıkları bilgisayar aletini hamd ettikleri, gündeme getirdikleri kadar Allah’ın akıl âyetini gündeme getirmiyorlar. Evet, Rabbimiz buyuruyor ki, ben onu size indireceğim, ama be­nim böyle görsel bir âyetime şahit olduktan sonra, gözlerinizle bunu müşahede ettikten sonra kim inkâr ederse, kim bunu örtecek, örtbas edecek olursa, kim bu nîmete karşı nankörlük yapacak olursa kesin­likle bilesiniz ki ona yeryüzünde hiçbir kimseye yapmadığım şekilde azap edeceğim. Arkadaşlar, işte Allah’tan böyle bir görsel âyet iste­menin, peygamberden böyle bir mûcize istemenin tehlikesi buradadır. Allah’tan âyet isteyecekseniz bunun sorumluluğuna da katlanmak zo­rundasınız. İstediğiniz cinsten bir âyet geldi mi artık fatura da kesilmiş oluyor. Onun içindir ki kitabımızın pek çok yerinde anlatıldığı gibi Al­lah’ın elçileri toplumlarını bu tür âyetler istemekten menetmişler ve uyarılarda bulunmuşlardır. Pekiyi acaba sonuç ne oldu? Gerçekten gökten bir sofra indi­rildi mi onlara? Arkadaşlar Kur’an bu konuda susmuştur. Tirmizi’de gökten kendilerine et ve ekmekle donatılmış bir sofra indirildiğine dair bir hadis görmüşsem de bu konuda sıhhatli bir bilgim yok. Gönderil­miş de olabilir, Rabbimizin az önceki uyarısından sonra Havariler bu isteklerinden vazgeçmişler de olabilir.
116,117. “Allah, “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara Beni ve annemi Allah'tan başka iki İlâh olarak benimseyin dedin? “demişti de, “Haşa, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz Sen onu bilir­sin; Sen, benim içimde olanı bilirsin, ben Senin içinde olanı bilmem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak Sensin” demişti, “Ben onlara sadece 'Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Arala­rında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahittim, beni aralarından aldığında onları Sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin.” Ve işte hıristiyanların sapak noktalarını ortaya koyan bir Allah yasası. Rabbimiz Meryem oğlu Îsâ’ya soruyor: Ey Îsâ beni ve anamı Allah berisinde, Allah dûnunda iki İlâh edinin diye sen mi söyledin? Allah’ı bırakın da bana ve anama kulluk edin diye sen mi dedin on­lara? Kendinin ve ananın İlâhlığını sen mi iddia ettin? Sen mi dedin onlara beni ve anamı tanrılaştırın diye? Sen mi işledin bu suçu? Rivâ­yetlere bakılırsa bunu Rabbimiz kıyamet günü bütün mahlukâtın önünde söyleyecek. O ortamda herkes var. Îsâ (a.s)’ı tanrılaştıranlar, Ona tapınanlar da vardır. Bakın onların huzurunda Rabbimizin bu şekildeki sorusuna Îsâ (a.s)şöyle cevap verecek: Ey Rabbim, hâşâ hâşâ hak olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Seni tenzih ederim. Seni Sana lâyık olmayan sıfatlardan tenzih ederim. Ben hayatım boyunca hep Seni tes-bih ve tenzih ettim. Ben hep Sana kul köle oldum. Kendim Sana kul köle olurken bu insanları nasıl kendime ve anama kulluğa çağıra­bi-lirim? Şâyet ben onu söylemişsem elbette Sen bilirdin. Hiçbir şey Sana gizli değildir. Sen her şeyi bilensin. Sen benim zatımın hakika­tini, içimi, dışımı, kalbimi, niyetimi, içimdekileri bilirsin. Halbuki ben Senin zatının künhünü bilemem. Senin ilmin olmuş ve olacak her şeyi kuşatmıştır. Ben hayattayken asla böyle bir şey demedim. Ama beni katına alıp hayatıma son verdikten sonra bu adamların düştükleri bu yanılgılarına ben ne yapabilirdim ya Rabbi? Onları görüp gözetleyen Sendin Allah’ım. Ben onlara ancak bana emrettiklerini, bana vahy ettiklerini söyledim. Onlara beni ve sizi yaratan Rabbimize kulluk edin, sadece O’nu dinleyin dedim. Ben de sizin gibi bir kulum dedim. Benim sizden bir farkım yok dedim. Onların arasında bulunduğum sü­rece yapıp ettiklerine şahit idim. Beni kendi katına çektikten sonra ar­tık onların ne yaptıklarına şahit ve gözetleyici ancak Sen oldun.
116,117. “Allah, “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara Beni ve annemi Allah'tan başka iki İlâh olarak benimseyin dedin? “demişti de, “Haşa, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz Sen onu bilir­sin; Sen, benim içimde olanı bilirsin, ben Senin içinde olanı bilmem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak Sensin” demişti, “Ben onlara sadece 'Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Arala­rında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahittim, beni aralarından aldığında onları Sen gözlüyordun. Sen her şeye şahitsin.” Ve işte hıristiyanların sapak noktalarını ortaya koyan bir Allah yasası. Rabbimiz Meryem oğlu Îsâ’ya soruyor: Ey Îsâ beni ve anamı Allah berisinde, Allah dûnunda iki İlâh edinin diye sen mi söyledin? Allah’ı bırakın da bana ve anama kulluk edin diye sen mi dedin on­lara? Kendinin ve ananın İlâhlığını sen mi iddia ettin? Sen mi dedin onlara beni ve anamı tanrılaştırın diye? Sen mi işledin bu suçu? Rivâ­yetlere bakılırsa bunu Rabbimiz kıyamet günü bütün mahlukâtın önünde söyleyecek. O ortamda herkes var. Îsâ (a.s)’ı tanrılaştıranlar, Ona tapınanlar da vardır. Bakın onların huzurunda Rabbimizin bu şekildeki sorusuna Îsâ (a.s)şöyle cevap verecek: Ey Rabbim, hâşâ hâşâ hak olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Seni tenzih ederim. Seni Sana lâyık olmayan sıfatlardan tenzih ederim. Ben hayatım boyunca hep Seni tes-bih ve tenzih ettim. Ben hep Sana kul köle oldum. Kendim Sana kul köle olurken bu insanları nasıl kendime ve anama kulluğa çağıra­bi-lirim? Şâyet ben onu söylemişsem elbette Sen bilirdin. Hiçbir şey Sana gizli değildir. Sen her şeyi bilensin. Sen benim zatımın hakika­tini, içimi, dışımı, kalbimi, niyetimi, içimdekileri bilirsin. Halbuki ben Senin zatının künhünü bilemem. Senin ilmin olmuş ve olacak her şeyi kuşatmıştır. Ben hayattayken asla böyle bir şey demedim. Ama beni katına alıp hayatıma son verdikten sonra bu adamların düştükleri bu yanılgılarına ben ne yapabilirdim ya Rabbi? Onları görüp gözetleyen Sendin Allah’ım. Ben onlara ancak bana emrettiklerini, bana vahy ettiklerini söyledim. Onlara beni ve sizi yaratan Rabbimize kulluk edin, sadece O’nu dinleyin dedim. Ben de sizin gibi bir kulum dedim. Benim sizden bir farkım yok dedim. Onların arasında bulunduğum sü­rece yapıp ettiklerine şahit idim. Beni kendi katına çektikten sonra ar­tık onların ne yaptıklarına şahit ve gözetleyici ancak Sen oldun.
118. “Onlara azap edersen, doğrusu onlar senin kulların­dır; onları bağışlarsan, güçlü olan, hakim olan şüphesiz ancak sensin.” Ne hoş, ne güzel bir ifade değil mi? Ey Rabbim, eğer bu yaptıklarından ötürü onlara azap edersen doğrusu onlar senin kulla­rındır. Onları bağışlarsan güçlü olan, aziz olan, hakim olan ancak sensin. Bu konuda yetki, onur, şeref, hikmet, bilgi sana aittir. Eğer onlara azap edersen onlar senin kölelerindir, onların sahibi ve mâliki sensin. Onlar hakkında istediğin gibi tasarrufta bulunabilirsin. O kulla­rını affedersen asla sana itiraz edilemez. Kim hesap sorabilir sana? Şu merhamete bakın Allah’ın elçisindeki. Onlar senin kulların diyor, onları bağışlarsan kim karşı koyabilir sana diyor. Ne güzel bir dua, ne muazzam bir edep depil mi? Bunu ancak Allah’ın eğitip bize yasal örnek yaptığı bir peygamber söyleyebilir. Rabbimiz buyuruyor ki:
119,120. “Allah, “Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür; ebedî ve temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır, bu büyük kurtuluştur”dedi. Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır, Allah her şeye Kâdirdir.” Bugün kıyamet günüdür. Bugün kıyam günüdür. Bugün sözle­rine sâdık kalanların sadâkatlerinin karşılığını görecekleri gündür. Bu­gün dosdoğru yolda olanların, sırat-ı müstakîmde olanların, bugün Müslüman olanların, Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayanların îmanlarının faydasını görecekleri gündür. Bugün, bugüne inanarak, bugünün hesabı içinde bir dünya yaşayanların kurtulacakları bir gün­dür. Bugün kim ne yapmışsa, nasıl bir hayat yaşamışsa amellerin kar­şılı-ğının tastamam kendisine verileceği bir gündür. Bugün sâdıklar, îman iddialarında sadâkat gösterenler, îman kaynaklı bir hayat yaşa­yanlar, îmanlarını hayatlarında görüntüleyenler için zemininden ır­maklar akan, tahtı tasarruflarında ırmaklar akan, içinde ebedî kala­cakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Doğruluklarından ötürü, sadâkatlerinden ötürü, dünyada Allah-tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın istediği hayatı yaşamaktan, Allah’ın emir ve yasaklarından razı oldukları için Allah da onlardan razı ol­muş-tur. Bir ömür boyu Allah’ı razı etmeye çırpınışlarından ötürü Allah onlardan razı olmuştur. Şimdi onlar da Rablerinin kendilerine lütfettiği cennetlerden razı olmuşlardır. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Göklerin ye yerin mülkü O’na aittir. Göklere ve yere egemen olan O’dur. Her şey O’nun dilemesi altındadır. Kullarından dileyenlere, dileklerini onayladıklarına akla hayale gelmedik cennetler ve mükafatlar vermeye Kâdirdir O. Rabbim bizi de o kullarından eyle­sin. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
119,120. “Allah, “Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verdiği gündür; ebedî ve temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler onlarındır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır, bu büyük kurtuluştur”dedi. Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır, Allah her şeye Kâdirdir.” Bugün kıyamet günüdür. Bugün kıyam günüdür. Bugün sözle­rine sâdık kalanların sadâkatlerinin karşılığını görecekleri gündür. Bu­gün dosdoğru yolda olanların, sırat-ı müstakîmde olanların, bugün Müslüman olanların, Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayanların îmanlarının faydasını görecekleri gündür. Bugün, bugüne inanarak, bugünün hesabı içinde bir dünya yaşayanların kurtulacakları bir gün­dür. Bugün kim ne yapmışsa, nasıl bir hayat yaşamışsa amellerin kar­şılı-ğının tastamam kendisine verileceği bir gündür. Bugün sâdıklar, îman iddialarında sadâkat gösterenler, îman kaynaklı bir hayat yaşa­yanlar, îmanlarını hayatlarında görüntüleyenler için zemininden ır­maklar akan, tahtı tasarruflarında ırmaklar akan, içinde ebedî kala­cakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Doğruluklarından ötürü, sadâkatlerinden ötürü, dünyada Allah-tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın istediği hayatı yaşamaktan, Allah’ın emir ve yasaklarından razı oldukları için Allah da onlardan razı ol­muş-tur. Bir ömür boyu Allah’ı razı etmeye çırpınışlarından ötürü Allah onlardan razı olmuştur. Şimdi onlar da Rablerinin kendilerine lütfettiği cennetlerden razı olmuşlardır. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Göklerin ye yerin mülkü O’na aittir. Göklere ve yere egemen olan O’dur. Her şey O’nun dilemesi altındadır. Kullarından dileyenlere, dileklerini onayladıklarına akla hayale gelmedik cennetler ve mükafatlar vermeye Kâdirdir O. Rabbim bizi de o kullarından eyle­sin. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.