Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Nâziât Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

46 ayetSayfa 1 / 2
1-5. “Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara andolun, canları kolaylıkla alanlara andolsun, yüzüp yüzüp gidenlere andolsun, yarıştıkça yarışan ve işleri yönetenlere andolsun (ki kıyamet kopacaktır.)” Şiddetle söküp çıkaranlara, daldırıp derinden çekenlere yemin olsun ki. Yani anlıyoruz ki elinde güç var ve karşısındakinin göğüs ka-fesinden daldırıp kalbini, ruhunu, canını, midesini, bağırsaklarını söküp çıkaranlara yemin ediliyor. Meleklere, yahut savaş meydanındaki mücahitlere yemin ediyor Rabbimiz. Allah dâvâsının, Allah iradesinin hâkimiyeti adına kâfir saflarına dalan mücahitler ve melekler kâfirin canını böyle alırmış. İbni Ab-bas efendimizin ifadesiyle melekler kâfirlerin canını, ruhunu onları boğa boğa, pençelerini göğüs kafeslerinden içeriye daldıra daldıra alırlar. Bedenlerini dipten tırnağa, ta derinlerinden çeke çeke, söke söke can alan meleklerdir bunlar. Bir de yavaşça, kolayca, yumuşak bir şekilde, üzmeden, incitmeden, sade yağdan kıl çeker gibi çıkarıp alanlara yemin olsun ki. Melekler mü’minlerin ruhlarını da bedenlerinden böyle yavaşça, gönül hoşluğu içinde, gönül neşatı içinde alırlarmış. Ancak Allah Kur’an’ında bir şeyi özelleştirmemiş, yani sınırlarını çizmemişse biz de bunu özelleştiremeyiz. Bu yeminlerin mânâsı şudur, Allah burada şunu murad etmiş diyerek bu yeminleri özelleştirme hakkına sahip değiliz. Meselâ Rabbimiz A’râf sûresinde İsrailoğullarının sergüzeşt-i hayatıyla ilgili deniz kenarında bir karyeden, kasabadan söz eder: “Ey Muhammed! Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor.” (A’râf 163) Peki neresidir bu karye? Hangi denizin kenarıdır burası? Yine meselâ Yâsin sûresinde de bir karye ashabından söz edilir: “Peygamberim, insanlara, halkına elçiler gelen kasabaları anlat.” (Yâsîn 13) Rabbimiz burada da bir karyeden söz eder. Peki neresi bu karye? Hangi köy? Hangi kasabadır bu karye? Antakya mı? Şam mı? Bağdat mı? Konya mı? Kayseri mi? Hayır! Allah bunu özelleştirmediğine göre biz de özelleştiremeyiz. Peki ne diyeceğiz bu konuda? Sûrede anlatılan bu sıfatı üzerinde taşıyan her karye, her şehirdir burada anlatılan diyeceğiz. Öyleyse bu yeminler üzerinde şöyle teknik bir bilgi vereyim. Bu konuda selef âlimlerimizin iki görüşü vardır: 1. Ya üzerine yemin edilen bu sıfatlarla ilgili gerek Kur’an’ın indiği o dönemde, gerekse kıyamete kadar her bir dönemde bu kitabın muhatabı olan insanların çağrıştırdığı, anlamaya çalıştığı her şeydir. Yani her bir dönem insanı için o sıfat, o kelime neyi hatırlatıyor, neyi çağrıştırıyor, neye ait kılınabiliyorsa o anlama gelecektir bu yeminler. 2. Ya da bu yeminlerden sonra bu yeminlerin cevabı olarak karşımıza çıkan konular, yani bu yeminlerden sonra Rabbimizin gündeme getirdiği konular, bu yeminlerin şerhi konusunda karşımıza bir bakış açısı çıkaracaktır. Yani bize bir bakış açısı kazandıracak ve bu yeminleri o konularla şerh etmeye çalışacağız. Meselâ burada olduğu gibi yemin edildi, yemin edildi, yemin edildi sonra da kıyamete, insanın öldükten sonra tekrar dirilişine dikkat çekilmişse o zaman bu yeminleri o konuya münhasır şerh etmeye çalışacağız. Veya meselâ ye-minden sonra eğer Kur’an’a dikkat çekilmişse o çerçevede anlamaya çalışacağız. Eğer bu yeminler konusunda Kur’an’ın başka bir yerinde bir açıklık varsa veya Kur’an’ın en büyük müfessirinden ve onun ashabından herhangi bir rivâyet varsa önce Rasulullah’ın sonra da sahâbenin anlayışına, tâbiînin anlayışına, sonraki selefin anlayışına ittiba etmek zorundayız. Değilse birinci anlayışı kabul edip bu sıfatlar bizim hayatımızda neleri çağrıştırıyorsa, onları ortaya koymak da caiz olacaktır. Selef bu yeminleri iki türlü yorumlamış. Bazıları düşman saflarına dalarak kâfirlerin canlarını söke söke alan mücahitlere yemin ediliyor, demişler. Bazıları böyle Rabbimiz cihadı, mücahitleri kutsamaktadır derlerken bazıları da burada meleklere yemin edilmektedir, demişlerdir. Ama burada Rabbimiz bunu özelleştirmediğine göre konuyla alâkalı zihnimizde neleri çağrıştırıyorsa, Kur’an bütünlüğüne ters düşmemek kayd u şartıyla onları söyleyebileceğiz. Meselâ bakın burada zorla söken, söküp çıkaran, daldırıp, el atıp söküp, koparıp alanlara yemin ediliyor. Neleri söküp çıkarırlar? Neleri zorla, zorbayla söküp alırlar? Çocuklarınızı zorla söküp çıkarırlar evlerinizden. Zerdüşt boyalı, materyalist bir eğitim çukuruna atmak için zorla çocuklarınızı evlerinizden söküp çıkaranlara yemin olsun ki. Sizin istediğiniz eğitim kurumlarını, İmam-Hatipleri kapatarak kendi istedikleri çukurlara onları atmak için zorbayla onları evlerinizden, medreselerinizden söküp alanlara yemin olsun ki. Veya vergi diye zorla insanların ceplerindekini söküp çıkaranlara yemin olsun ki. İnsanların ceplerine zorla, zorbayla el atanlara yemin olsun ki. Veya zorla, zorbayla başörtülere el atıp soyanlara ye-min olsun ki. Namuslara el atıp zorla onu soyup çıkaranlara yemin ol-sun ki. Bir de yavaşça, kolayca, böyle çaktırmadan, sade yağdan kıl çeker gibi alanlara yemin olsun ki. Öncekinde zorla bir alış var, burada ise böyle çaktırmadan, hissettirmeden yavaşça bir alış söz konusu. Birinde cebinizdeki paralar zorla alınırken, bu ikincisinde böyle çaktırmadan, hissettirmeyen, görünmeyen bir elle, yani enflasyonla söküp alırlar. Bir el çabukluğuyla hissettirmeden bir de bakmışınız ki cebinizdekiler, kasanızdakiler, kesenizdekiler eksilivermiş. Veya bu ikincisinde zorla çekip almazlar, başörtülerini de verdikleri materyalist bir eğitim sonucunda sindire sindire, razı ede ede, sade yağdan kıl çeker gibi kendilerine soydururlar onu. İşte zorla bu işi yapanlara ve münâfıkça bu işi halledenlere Allah yemin ediyor. Onların tümünün belâsını vereceğini anlatıyor. Üçüncü yemin de şöyle: Bir de yüzenlere, yüzdükçe yüzenlere, yüzüp yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Allah’ın emri ile kâinatı idare eden ve Allah’ın emirlerini, buyruklarını süratle yerine getiren, bu uğurda yüzüp giden meleklere Allah yemin ediyor. Başka neler yüzer? Denizde yüzenlere, Ay, güneş, yıldızlar gibi ecram-ı semâviyenin yüzücülerine, karada yüzenlere, amirlikten, müdürlükten yüzüp gidenlere, yapıştıkları koltuklarından yüzüp gidenlere veya bu dünyada ömürlerini tamamlayıp mezara doğru yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Bir de yarışanlara, yarışıp birbirlerini geçenlere yemin olsun ki. Kâfirlerin habis ruhlarını cehenneme götüren, mü’minlerin âlî ruhlarını da cennete götürmek için yarışıp giden meleklere yemin ediyor Allah. Mü’minlerin ruhlarını ebediyet diyarı olan cennete ulaştırmak için acele edip birbirleriyle yarışan meleklere yemin olsun ki. Veya daha iyi Müslüman olma konusunda yarışanlara, cennete daha âlî makamları elde etme adına yarışanlara veya hayatın çeşitli kademelerinde yarışanlara, daha çok malım olsun, daha çok dolarım, evim, arsam, rütbem, alkışım olsun diye yarışanlara yemin olsun ki. Daha iyi diploma, daha iyi not, daha çok şan, daha çok şöhret, daha çok alkış adına yarışanlara yemin olsun ki. Bir de müdebbirat-ı emre, işi düzenleyenlere, düzen için iş ya-panlara, tedbir-i emr edenlere, yemin olsun ki. Cenab-ı Hakk’ın âlemin düzeni konusunda emir altına verdiği, yani memur kıldığı, işi yöneltip idare eden meleklere yemin olsun ki. Allah’ın emriyle rüzgarları, yağmurları, rızıkları, ömürleri, zelzeleleri, dünyanın düzeniyle ilgili di-ğer işleri idare eden, icra eden meleklere yemin olsun ki. Veya üzerine sorumluluk alanlara, müdürlük yapanlara, idarecilere, yön verenlere, iş başına gelenlere, çevreye düzen vermeye çalışanlara, evdekilere düzen vermeye çalışan baba ve analara yemin olsun ki. Yani Allah’ın düzeninden habersiz çevresine düzen vermeye çalışan zavallılara yemin olsun ki. Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki kıyamet kopacak, sizler yeniden diriltilecek ve Rabbinizin huzurunda yaşadığınız hayatın hesabını vereceksiniz. İşte bunu ifade eden şu aşağıdaki âyetler yeminlerin cevabıdır.
1-5. “Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara andolun, canları kolaylıkla alanlara andolsun, yüzüp yüzüp gidenlere andolsun, yarıştıkça yarışan ve işleri yönetenlere andolsun (ki kıyamet kopacaktır.)” Şiddetle söküp çıkaranlara, daldırıp derinden çekenlere yemin olsun ki. Yani anlıyoruz ki elinde güç var ve karşısındakinin göğüs ka-fesinden daldırıp kalbini, ruhunu, canını, midesini, bağırsaklarını söküp çıkaranlara yemin ediliyor. Meleklere, yahut savaş meydanındaki mücahitlere yemin ediyor Rabbimiz. Allah dâvâsının, Allah iradesinin hâkimiyeti adına kâfir saflarına dalan mücahitler ve melekler kâfirin canını böyle alırmış. İbni Ab-bas efendimizin ifadesiyle melekler kâfirlerin canını, ruhunu onları boğa boğa, pençelerini göğüs kafeslerinden içeriye daldıra daldıra alırlar. Bedenlerini dipten tırnağa, ta derinlerinden çeke çeke, söke söke can alan meleklerdir bunlar. Bir de yavaşça, kolayca, yumuşak bir şekilde, üzmeden, incitmeden, sade yağdan kıl çeker gibi çıkarıp alanlara yemin olsun ki. Melekler mü’minlerin ruhlarını da bedenlerinden böyle yavaşça, gönül hoşluğu içinde, gönül neşatı içinde alırlarmış. Ancak Allah Kur’an’ında bir şeyi özelleştirmemiş, yani sınırlarını çizmemişse biz de bunu özelleştiremeyiz. Bu yeminlerin mânâsı şudur, Allah burada şunu murad etmiş diyerek bu yeminleri özelleştirme hakkına sahip değiliz. Meselâ Rabbimiz A’râf sûresinde İsrailoğullarının sergüzeşt-i hayatıyla ilgili deniz kenarında bir karyeden, kasabadan söz eder: “Ey Muhammed! Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor.” (A’râf 163) Peki neresidir bu karye? Hangi denizin kenarıdır burası? Yine meselâ Yâsin sûresinde de bir karye ashabından söz edilir: “Peygamberim, insanlara, halkına elçiler gelen kasabaları anlat.” (Yâsîn 13) Rabbimiz burada da bir karyeden söz eder. Peki neresi bu karye? Hangi köy? Hangi kasabadır bu karye? Antakya mı? Şam mı? Bağdat mı? Konya mı? Kayseri mi? Hayır! Allah bunu özelleştirmediğine göre biz de özelleştiremeyiz. Peki ne diyeceğiz bu konuda? Sûrede anlatılan bu sıfatı üzerinde taşıyan her karye, her şehirdir burada anlatılan diyeceğiz. Öyleyse bu yeminler üzerinde şöyle teknik bir bilgi vereyim. Bu konuda selef âlimlerimizin iki görüşü vardır: 1. Ya üzerine yemin edilen bu sıfatlarla ilgili gerek Kur’an’ın indiği o dönemde, gerekse kıyamete kadar her bir dönemde bu kitabın muhatabı olan insanların çağrıştırdığı, anlamaya çalıştığı her şeydir. Yani her bir dönem insanı için o sıfat, o kelime neyi hatırlatıyor, neyi çağrıştırıyor, neye ait kılınabiliyorsa o anlama gelecektir bu yeminler. 2. Ya da bu yeminlerden sonra bu yeminlerin cevabı olarak karşımıza çıkan konular, yani bu yeminlerden sonra Rabbimizin gündeme getirdiği konular, bu yeminlerin şerhi konusunda karşımıza bir bakış açısı çıkaracaktır. Yani bize bir bakış açısı kazandıracak ve bu yeminleri o konularla şerh etmeye çalışacağız. Meselâ burada olduğu gibi yemin edildi, yemin edildi, yemin edildi sonra da kıyamete, insanın öldükten sonra tekrar dirilişine dikkat çekilmişse o zaman bu yeminleri o konuya münhasır şerh etmeye çalışacağız. Veya meselâ ye-minden sonra eğer Kur’an’a dikkat çekilmişse o çerçevede anlamaya çalışacağız. Eğer bu yeminler konusunda Kur’an’ın başka bir yerinde bir açıklık varsa veya Kur’an’ın en büyük müfessirinden ve onun ashabından herhangi bir rivâyet varsa önce Rasulullah’ın sonra da sahâbenin anlayışına, tâbiînin anlayışına, sonraki selefin anlayışına ittiba etmek zorundayız. Değilse birinci anlayışı kabul edip bu sıfatlar bizim hayatımızda neleri çağrıştırıyorsa, onları ortaya koymak da caiz olacaktır. Selef bu yeminleri iki türlü yorumlamış. Bazıları düşman saflarına dalarak kâfirlerin canlarını söke söke alan mücahitlere yemin ediliyor, demişler. Bazıları böyle Rabbimiz cihadı, mücahitleri kutsamaktadır derlerken bazıları da burada meleklere yemin edilmektedir, demişlerdir. Ama burada Rabbimiz bunu özelleştirmediğine göre konuyla alâkalı zihnimizde neleri çağrıştırıyorsa, Kur’an bütünlüğüne ters düşmemek kayd u şartıyla onları söyleyebileceğiz. Meselâ bakın burada zorla söken, söküp çıkaran, daldırıp, el atıp söküp, koparıp alanlara yemin ediliyor. Neleri söküp çıkarırlar? Neleri zorla, zorbayla söküp alırlar? Çocuklarınızı zorla söküp çıkarırlar evlerinizden. Zerdüşt boyalı, materyalist bir eğitim çukuruna atmak için zorla çocuklarınızı evlerinizden söküp çıkaranlara yemin olsun ki. Sizin istediğiniz eğitim kurumlarını, İmam-Hatipleri kapatarak kendi istedikleri çukurlara onları atmak için zorbayla onları evlerinizden, medreselerinizden söküp alanlara yemin olsun ki. Veya vergi diye zorla insanların ceplerindekini söküp çıkaranlara yemin olsun ki. İnsanların ceplerine zorla, zorbayla el atanlara yemin olsun ki. Veya zorla, zorbayla başörtülere el atıp soyanlara ye-min olsun ki. Namuslara el atıp zorla onu soyup çıkaranlara yemin ol-sun ki. Bir de yavaşça, kolayca, böyle çaktırmadan, sade yağdan kıl çeker gibi alanlara yemin olsun ki. Öncekinde zorla bir alış var, burada ise böyle çaktırmadan, hissettirmeden yavaşça bir alış söz konusu. Birinde cebinizdeki paralar zorla alınırken, bu ikincisinde böyle çaktırmadan, hissettirmeyen, görünmeyen bir elle, yani enflasyonla söküp alırlar. Bir el çabukluğuyla hissettirmeden bir de bakmışınız ki cebinizdekiler, kasanızdakiler, kesenizdekiler eksilivermiş. Veya bu ikincisinde zorla çekip almazlar, başörtülerini de verdikleri materyalist bir eğitim sonucunda sindire sindire, razı ede ede, sade yağdan kıl çeker gibi kendilerine soydururlar onu. İşte zorla bu işi yapanlara ve münâfıkça bu işi halledenlere Allah yemin ediyor. Onların tümünün belâsını vereceğini anlatıyor. Üçüncü yemin de şöyle: Bir de yüzenlere, yüzdükçe yüzenlere, yüzüp yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Allah’ın emri ile kâinatı idare eden ve Allah’ın emirlerini, buyruklarını süratle yerine getiren, bu uğurda yüzüp giden meleklere Allah yemin ediyor. Başka neler yüzer? Denizde yüzenlere, Ay, güneş, yıldızlar gibi ecram-ı semâviyenin yüzücülerine, karada yüzenlere, amirlikten, müdürlükten yüzüp gidenlere, yapıştıkları koltuklarından yüzüp gidenlere veya bu dünyada ömürlerini tamamlayıp mezara doğru yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Bir de yarışanlara, yarışıp birbirlerini geçenlere yemin olsun ki. Kâfirlerin habis ruhlarını cehenneme götüren, mü’minlerin âlî ruhlarını da cennete götürmek için yarışıp giden meleklere yemin ediyor Allah. Mü’minlerin ruhlarını ebediyet diyarı olan cennete ulaştırmak için acele edip birbirleriyle yarışan meleklere yemin olsun ki. Veya daha iyi Müslüman olma konusunda yarışanlara, cennete daha âlî makamları elde etme adına yarışanlara veya hayatın çeşitli kademelerinde yarışanlara, daha çok malım olsun, daha çok dolarım, evim, arsam, rütbem, alkışım olsun diye yarışanlara yemin olsun ki. Daha iyi diploma, daha iyi not, daha çok şan, daha çok şöhret, daha çok alkış adına yarışanlara yemin olsun ki. Bir de müdebbirat-ı emre, işi düzenleyenlere, düzen için iş ya-panlara, tedbir-i emr edenlere, yemin olsun ki. Cenab-ı Hakk’ın âlemin düzeni konusunda emir altına verdiği, yani memur kıldığı, işi yöneltip idare eden meleklere yemin olsun ki. Allah’ın emriyle rüzgarları, yağmurları, rızıkları, ömürleri, zelzeleleri, dünyanın düzeniyle ilgili di-ğer işleri idare eden, icra eden meleklere yemin olsun ki. Veya üzerine sorumluluk alanlara, müdürlük yapanlara, idarecilere, yön verenlere, iş başına gelenlere, çevreye düzen vermeye çalışanlara, evdekilere düzen vermeye çalışan baba ve analara yemin olsun ki. Yani Allah’ın düzeninden habersiz çevresine düzen vermeye çalışan zavallılara yemin olsun ki. Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki kıyamet kopacak, sizler yeniden diriltilecek ve Rabbinizin huzurunda yaşadığınız hayatın hesabını vereceksiniz. İşte bunu ifade eden şu aşağıdaki âyetler yeminlerin cevabıdır.
1-5. “Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara andolun, canları kolaylıkla alanlara andolsun, yüzüp yüzüp gidenlere andolsun, yarıştıkça yarışan ve işleri yönetenlere andolsun (ki kıyamet kopacaktır.)” Şiddetle söküp çıkaranlara, daldırıp derinden çekenlere yemin olsun ki. Yani anlıyoruz ki elinde güç var ve karşısındakinin göğüs ka-fesinden daldırıp kalbini, ruhunu, canını, midesini, bağırsaklarını söküp çıkaranlara yemin ediliyor. Meleklere, yahut savaş meydanındaki mücahitlere yemin ediyor Rabbimiz. Allah dâvâsının, Allah iradesinin hâkimiyeti adına kâfir saflarına dalan mücahitler ve melekler kâfirin canını böyle alırmış. İbni Ab-bas efendimizin ifadesiyle melekler kâfirlerin canını, ruhunu onları boğa boğa, pençelerini göğüs kafeslerinden içeriye daldıra daldıra alırlar. Bedenlerini dipten tırnağa, ta derinlerinden çeke çeke, söke söke can alan meleklerdir bunlar. Bir de yavaşça, kolayca, yumuşak bir şekilde, üzmeden, incitmeden, sade yağdan kıl çeker gibi çıkarıp alanlara yemin olsun ki. Melekler mü’minlerin ruhlarını da bedenlerinden böyle yavaşça, gönül hoşluğu içinde, gönül neşatı içinde alırlarmış. Ancak Allah Kur’an’ında bir şeyi özelleştirmemiş, yani sınırlarını çizmemişse biz de bunu özelleştiremeyiz. Bu yeminlerin mânâsı şudur, Allah burada şunu murad etmiş diyerek bu yeminleri özelleştirme hakkına sahip değiliz. Meselâ Rabbimiz A’râf sûresinde İsrailoğullarının sergüzeşt-i hayatıyla ilgili deniz kenarında bir karyeden, kasabadan söz eder: “Ey Muhammed! Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor.” (A’râf 163) Peki neresidir bu karye? Hangi denizin kenarıdır burası? Yine meselâ Yâsin sûresinde de bir karye ashabından söz edilir: “Peygamberim, insanlara, halkına elçiler gelen kasabaları anlat.” (Yâsîn 13) Rabbimiz burada da bir karyeden söz eder. Peki neresi bu karye? Hangi köy? Hangi kasabadır bu karye? Antakya mı? Şam mı? Bağdat mı? Konya mı? Kayseri mi? Hayır! Allah bunu özelleştirmediğine göre biz de özelleştiremeyiz. Peki ne diyeceğiz bu konuda? Sûrede anlatılan bu sıfatı üzerinde taşıyan her karye, her şehirdir burada anlatılan diyeceğiz. Öyleyse bu yeminler üzerinde şöyle teknik bir bilgi vereyim. Bu konuda selef âlimlerimizin iki görüşü vardır: 1. Ya üzerine yemin edilen bu sıfatlarla ilgili gerek Kur’an’ın indiği o dönemde, gerekse kıyamete kadar her bir dönemde bu kitabın muhatabı olan insanların çağrıştırdığı, anlamaya çalıştığı her şeydir. Yani her bir dönem insanı için o sıfat, o kelime neyi hatırlatıyor, neyi çağrıştırıyor, neye ait kılınabiliyorsa o anlama gelecektir bu yeminler. 2. Ya da bu yeminlerden sonra bu yeminlerin cevabı olarak karşımıza çıkan konular, yani bu yeminlerden sonra Rabbimizin gündeme getirdiği konular, bu yeminlerin şerhi konusunda karşımıza bir bakış açısı çıkaracaktır. Yani bize bir bakış açısı kazandıracak ve bu yeminleri o konularla şerh etmeye çalışacağız. Meselâ burada olduğu gibi yemin edildi, yemin edildi, yemin edildi sonra da kıyamete, insanın öldükten sonra tekrar dirilişine dikkat çekilmişse o zaman bu yeminleri o konuya münhasır şerh etmeye çalışacağız. Veya meselâ ye-minden sonra eğer Kur’an’a dikkat çekilmişse o çerçevede anlamaya çalışacağız. Eğer bu yeminler konusunda Kur’an’ın başka bir yerinde bir açıklık varsa veya Kur’an’ın en büyük müfessirinden ve onun ashabından herhangi bir rivâyet varsa önce Rasulullah’ın sonra da sahâbenin anlayışına, tâbiînin anlayışına, sonraki selefin anlayışına ittiba etmek zorundayız. Değilse birinci anlayışı kabul edip bu sıfatlar bizim hayatımızda neleri çağrıştırıyorsa, onları ortaya koymak da caiz olacaktır. Selef bu yeminleri iki türlü yorumlamış. Bazıları düşman saflarına dalarak kâfirlerin canlarını söke söke alan mücahitlere yemin ediliyor, demişler. Bazıları böyle Rabbimiz cihadı, mücahitleri kutsamaktadır derlerken bazıları da burada meleklere yemin edilmektedir, demişlerdir. Ama burada Rabbimiz bunu özelleştirmediğine göre konuyla alâkalı zihnimizde neleri çağrıştırıyorsa, Kur’an bütünlüğüne ters düşmemek kayd u şartıyla onları söyleyebileceğiz. Meselâ bakın burada zorla söken, söküp çıkaran, daldırıp, el atıp söküp, koparıp alanlara yemin ediliyor. Neleri söküp çıkarırlar? Neleri zorla, zorbayla söküp alırlar? Çocuklarınızı zorla söküp çıkarırlar evlerinizden. Zerdüşt boyalı, materyalist bir eğitim çukuruna atmak için zorla çocuklarınızı evlerinizden söküp çıkaranlara yemin olsun ki. Sizin istediğiniz eğitim kurumlarını, İmam-Hatipleri kapatarak kendi istedikleri çukurlara onları atmak için zorbayla onları evlerinizden, medreselerinizden söküp alanlara yemin olsun ki. Veya vergi diye zorla insanların ceplerindekini söküp çıkaranlara yemin olsun ki. İnsanların ceplerine zorla, zorbayla el atanlara yemin olsun ki. Veya zorla, zorbayla başörtülere el atıp soyanlara ye-min olsun ki. Namuslara el atıp zorla onu soyup çıkaranlara yemin ol-sun ki. Bir de yavaşça, kolayca, böyle çaktırmadan, sade yağdan kıl çeker gibi alanlara yemin olsun ki. Öncekinde zorla bir alış var, burada ise böyle çaktırmadan, hissettirmeden yavaşça bir alış söz konusu. Birinde cebinizdeki paralar zorla alınırken, bu ikincisinde böyle çaktırmadan, hissettirmeyen, görünmeyen bir elle, yani enflasyonla söküp alırlar. Bir el çabukluğuyla hissettirmeden bir de bakmışınız ki cebinizdekiler, kasanızdakiler, kesenizdekiler eksilivermiş. Veya bu ikincisinde zorla çekip almazlar, başörtülerini de verdikleri materyalist bir eğitim sonucunda sindire sindire, razı ede ede, sade yağdan kıl çeker gibi kendilerine soydururlar onu. İşte zorla bu işi yapanlara ve münâfıkça bu işi halledenlere Allah yemin ediyor. Onların tümünün belâsını vereceğini anlatıyor. Üçüncü yemin de şöyle: Bir de yüzenlere, yüzdükçe yüzenlere, yüzüp yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Allah’ın emri ile kâinatı idare eden ve Allah’ın emirlerini, buyruklarını süratle yerine getiren, bu uğurda yüzüp giden meleklere Allah yemin ediyor. Başka neler yüzer? Denizde yüzenlere, Ay, güneş, yıldızlar gibi ecram-ı semâviyenin yüzücülerine, karada yüzenlere, amirlikten, müdürlükten yüzüp gidenlere, yapıştıkları koltuklarından yüzüp gidenlere veya bu dünyada ömürlerini tamamlayıp mezara doğru yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Bir de yarışanlara, yarışıp birbirlerini geçenlere yemin olsun ki. Kâfirlerin habis ruhlarını cehenneme götüren, mü’minlerin âlî ruhlarını da cennete götürmek için yarışıp giden meleklere yemin ediyor Allah. Mü’minlerin ruhlarını ebediyet diyarı olan cennete ulaştırmak için acele edip birbirleriyle yarışan meleklere yemin olsun ki. Veya daha iyi Müslüman olma konusunda yarışanlara, cennete daha âlî makamları elde etme adına yarışanlara veya hayatın çeşitli kademelerinde yarışanlara, daha çok malım olsun, daha çok dolarım, evim, arsam, rütbem, alkışım olsun diye yarışanlara yemin olsun ki. Daha iyi diploma, daha iyi not, daha çok şan, daha çok şöhret, daha çok alkış adına yarışanlara yemin olsun ki. Bir de müdebbirat-ı emre, işi düzenleyenlere, düzen için iş ya-panlara, tedbir-i emr edenlere, yemin olsun ki. Cenab-ı Hakk’ın âlemin düzeni konusunda emir altına verdiği, yani memur kıldığı, işi yöneltip idare eden meleklere yemin olsun ki. Allah’ın emriyle rüzgarları, yağmurları, rızıkları, ömürleri, zelzeleleri, dünyanın düzeniyle ilgili di-ğer işleri idare eden, icra eden meleklere yemin olsun ki. Veya üzerine sorumluluk alanlara, müdürlük yapanlara, idarecilere, yön verenlere, iş başına gelenlere, çevreye düzen vermeye çalışanlara, evdekilere düzen vermeye çalışan baba ve analara yemin olsun ki. Yani Allah’ın düzeninden habersiz çevresine düzen vermeye çalışan zavallılara yemin olsun ki. Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki kıyamet kopacak, sizler yeniden diriltilecek ve Rabbinizin huzurunda yaşadığınız hayatın hesabını vereceksiniz. İşte bunu ifade eden şu aşağıdaki âyetler yeminlerin cevabıdır.
1-5. “Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara andolun, canları kolaylıkla alanlara andolsun, yüzüp yüzüp gidenlere andolsun, yarıştıkça yarışan ve işleri yönetenlere andolsun (ki kıyamet kopacaktır.)” Şiddetle söküp çıkaranlara, daldırıp derinden çekenlere yemin olsun ki. Yani anlıyoruz ki elinde güç var ve karşısındakinin göğüs ka-fesinden daldırıp kalbini, ruhunu, canını, midesini, bağırsaklarını söküp çıkaranlara yemin ediliyor. Meleklere, yahut savaş meydanındaki mücahitlere yemin ediyor Rabbimiz. Allah dâvâsının, Allah iradesinin hâkimiyeti adına kâfir saflarına dalan mücahitler ve melekler kâfirin canını böyle alırmış. İbni Ab-bas efendimizin ifadesiyle melekler kâfirlerin canını, ruhunu onları boğa boğa, pençelerini göğüs kafeslerinden içeriye daldıra daldıra alırlar. Bedenlerini dipten tırnağa, ta derinlerinden çeke çeke, söke söke can alan meleklerdir bunlar. Bir de yavaşça, kolayca, yumuşak bir şekilde, üzmeden, incitmeden, sade yağdan kıl çeker gibi çıkarıp alanlara yemin olsun ki. Melekler mü’minlerin ruhlarını da bedenlerinden böyle yavaşça, gönül hoşluğu içinde, gönül neşatı içinde alırlarmış. Ancak Allah Kur’an’ında bir şeyi özelleştirmemiş, yani sınırlarını çizmemişse biz de bunu özelleştiremeyiz. Bu yeminlerin mânâsı şudur, Allah burada şunu murad etmiş diyerek bu yeminleri özelleştirme hakkına sahip değiliz. Meselâ Rabbimiz A’râf sûresinde İsrailoğullarının sergüzeşt-i hayatıyla ilgili deniz kenarında bir karyeden, kasabadan söz eder: “Ey Muhammed! Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor.” (A’râf 163) Peki neresidir bu karye? Hangi denizin kenarıdır burası? Yine meselâ Yâsin sûresinde de bir karye ashabından söz edilir: “Peygamberim, insanlara, halkına elçiler gelen kasabaları anlat.” (Yâsîn 13) Rabbimiz burada da bir karyeden söz eder. Peki neresi bu karye? Hangi köy? Hangi kasabadır bu karye? Antakya mı? Şam mı? Bağdat mı? Konya mı? Kayseri mi? Hayır! Allah bunu özelleştirmediğine göre biz de özelleştiremeyiz. Peki ne diyeceğiz bu konuda? Sûrede anlatılan bu sıfatı üzerinde taşıyan her karye, her şehirdir burada anlatılan diyeceğiz. Öyleyse bu yeminler üzerinde şöyle teknik bir bilgi vereyim. Bu konuda selef âlimlerimizin iki görüşü vardır: 1. Ya üzerine yemin edilen bu sıfatlarla ilgili gerek Kur’an’ın indiği o dönemde, gerekse kıyamete kadar her bir dönemde bu kitabın muhatabı olan insanların çağrıştırdığı, anlamaya çalıştığı her şeydir. Yani her bir dönem insanı için o sıfat, o kelime neyi hatırlatıyor, neyi çağrıştırıyor, neye ait kılınabiliyorsa o anlama gelecektir bu yeminler. 2. Ya da bu yeminlerden sonra bu yeminlerin cevabı olarak karşımıza çıkan konular, yani bu yeminlerden sonra Rabbimizin gündeme getirdiği konular, bu yeminlerin şerhi konusunda karşımıza bir bakış açısı çıkaracaktır. Yani bize bir bakış açısı kazandıracak ve bu yeminleri o konularla şerh etmeye çalışacağız. Meselâ burada olduğu gibi yemin edildi, yemin edildi, yemin edildi sonra da kıyamete, insanın öldükten sonra tekrar dirilişine dikkat çekilmişse o zaman bu yeminleri o konuya münhasır şerh etmeye çalışacağız. Veya meselâ ye-minden sonra eğer Kur’an’a dikkat çekilmişse o çerçevede anlamaya çalışacağız. Eğer bu yeminler konusunda Kur’an’ın başka bir yerinde bir açıklık varsa veya Kur’an’ın en büyük müfessirinden ve onun ashabından herhangi bir rivâyet varsa önce Rasulullah’ın sonra da sahâbenin anlayışına, tâbiînin anlayışına, sonraki selefin anlayışına ittiba etmek zorundayız. Değilse birinci anlayışı kabul edip bu sıfatlar bizim hayatımızda neleri çağrıştırıyorsa, onları ortaya koymak da caiz olacaktır. Selef bu yeminleri iki türlü yorumlamış. Bazıları düşman saflarına dalarak kâfirlerin canlarını söke söke alan mücahitlere yemin ediliyor, demişler. Bazıları böyle Rabbimiz cihadı, mücahitleri kutsamaktadır derlerken bazıları da burada meleklere yemin edilmektedir, demişlerdir. Ama burada Rabbimiz bunu özelleştirmediğine göre konuyla alâkalı zihnimizde neleri çağrıştırıyorsa, Kur’an bütünlüğüne ters düşmemek kayd u şartıyla onları söyleyebileceğiz. Meselâ bakın burada zorla söken, söküp çıkaran, daldırıp, el atıp söküp, koparıp alanlara yemin ediliyor. Neleri söküp çıkarırlar? Neleri zorla, zorbayla söküp alırlar? Çocuklarınızı zorla söküp çıkarırlar evlerinizden. Zerdüşt boyalı, materyalist bir eğitim çukuruna atmak için zorla çocuklarınızı evlerinizden söküp çıkaranlara yemin olsun ki. Sizin istediğiniz eğitim kurumlarını, İmam-Hatipleri kapatarak kendi istedikleri çukurlara onları atmak için zorbayla onları evlerinizden, medreselerinizden söküp alanlara yemin olsun ki. Veya vergi diye zorla insanların ceplerindekini söküp çıkaranlara yemin olsun ki. İnsanların ceplerine zorla, zorbayla el atanlara yemin olsun ki. Veya zorla, zorbayla başörtülere el atıp soyanlara ye-min olsun ki. Namuslara el atıp zorla onu soyup çıkaranlara yemin ol-sun ki. Bir de yavaşça, kolayca, böyle çaktırmadan, sade yağdan kıl çeker gibi alanlara yemin olsun ki. Öncekinde zorla bir alış var, burada ise böyle çaktırmadan, hissettirmeden yavaşça bir alış söz konusu. Birinde cebinizdeki paralar zorla alınırken, bu ikincisinde böyle çaktırmadan, hissettirmeyen, görünmeyen bir elle, yani enflasyonla söküp alırlar. Bir el çabukluğuyla hissettirmeden bir de bakmışınız ki cebinizdekiler, kasanızdakiler, kesenizdekiler eksilivermiş. Veya bu ikincisinde zorla çekip almazlar, başörtülerini de verdikleri materyalist bir eğitim sonucunda sindire sindire, razı ede ede, sade yağdan kıl çeker gibi kendilerine soydururlar onu. İşte zorla bu işi yapanlara ve münâfıkça bu işi halledenlere Allah yemin ediyor. Onların tümünün belâsını vereceğini anlatıyor. Üçüncü yemin de şöyle: Bir de yüzenlere, yüzdükçe yüzenlere, yüzüp yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Allah’ın emri ile kâinatı idare eden ve Allah’ın emirlerini, buyruklarını süratle yerine getiren, bu uğurda yüzüp giden meleklere Allah yemin ediyor. Başka neler yüzer? Denizde yüzenlere, Ay, güneş, yıldızlar gibi ecram-ı semâviyenin yüzücülerine, karada yüzenlere, amirlikten, müdürlükten yüzüp gidenlere, yapıştıkları koltuklarından yüzüp gidenlere veya bu dünyada ömürlerini tamamlayıp mezara doğru yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Bir de yarışanlara, yarışıp birbirlerini geçenlere yemin olsun ki. Kâfirlerin habis ruhlarını cehenneme götüren, mü’minlerin âlî ruhlarını da cennete götürmek için yarışıp giden meleklere yemin ediyor Allah. Mü’minlerin ruhlarını ebediyet diyarı olan cennete ulaştırmak için acele edip birbirleriyle yarışan meleklere yemin olsun ki. Veya daha iyi Müslüman olma konusunda yarışanlara, cennete daha âlî makamları elde etme adına yarışanlara veya hayatın çeşitli kademelerinde yarışanlara, daha çok malım olsun, daha çok dolarım, evim, arsam, rütbem, alkışım olsun diye yarışanlara yemin olsun ki. Daha iyi diploma, daha iyi not, daha çok şan, daha çok şöhret, daha çok alkış adına yarışanlara yemin olsun ki. Bir de müdebbirat-ı emre, işi düzenleyenlere, düzen için iş ya-panlara, tedbir-i emr edenlere, yemin olsun ki. Cenab-ı Hakk’ın âlemin düzeni konusunda emir altına verdiği, yani memur kıldığı, işi yöneltip idare eden meleklere yemin olsun ki. Allah’ın emriyle rüzgarları, yağmurları, rızıkları, ömürleri, zelzeleleri, dünyanın düzeniyle ilgili di-ğer işleri idare eden, icra eden meleklere yemin olsun ki. Veya üzerine sorumluluk alanlara, müdürlük yapanlara, idarecilere, yön verenlere, iş başına gelenlere, çevreye düzen vermeye çalışanlara, evdekilere düzen vermeye çalışan baba ve analara yemin olsun ki. Yani Allah’ın düzeninden habersiz çevresine düzen vermeye çalışan zavallılara yemin olsun ki. Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki kıyamet kopacak, sizler yeniden diriltilecek ve Rabbinizin huzurunda yaşadığınız hayatın hesabını vereceksiniz. İşte bunu ifade eden şu aşağıdaki âyetler yeminlerin cevabıdır.
1-5. “Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara andolun, canları kolaylıkla alanlara andolsun, yüzüp yüzüp gidenlere andolsun, yarıştıkça yarışan ve işleri yönetenlere andolsun (ki kıyamet kopacaktır.)” Şiddetle söküp çıkaranlara, daldırıp derinden çekenlere yemin olsun ki. Yani anlıyoruz ki elinde güç var ve karşısındakinin göğüs ka-fesinden daldırıp kalbini, ruhunu, canını, midesini, bağırsaklarını söküp çıkaranlara yemin ediliyor. Meleklere, yahut savaş meydanındaki mücahitlere yemin ediyor Rabbimiz. Allah dâvâsının, Allah iradesinin hâkimiyeti adına kâfir saflarına dalan mücahitler ve melekler kâfirin canını böyle alırmış. İbni Ab-bas efendimizin ifadesiyle melekler kâfirlerin canını, ruhunu onları boğa boğa, pençelerini göğüs kafeslerinden içeriye daldıra daldıra alırlar. Bedenlerini dipten tırnağa, ta derinlerinden çeke çeke, söke söke can alan meleklerdir bunlar. Bir de yavaşça, kolayca, yumuşak bir şekilde, üzmeden, incitmeden, sade yağdan kıl çeker gibi çıkarıp alanlara yemin olsun ki. Melekler mü’minlerin ruhlarını da bedenlerinden böyle yavaşça, gönül hoşluğu içinde, gönül neşatı içinde alırlarmış. Ancak Allah Kur’an’ında bir şeyi özelleştirmemiş, yani sınırlarını çizmemişse biz de bunu özelleştiremeyiz. Bu yeminlerin mânâsı şudur, Allah burada şunu murad etmiş diyerek bu yeminleri özelleştirme hakkına sahip değiliz. Meselâ Rabbimiz A’râf sûresinde İsrailoğullarının sergüzeşt-i hayatıyla ilgili deniz kenarında bir karyeden, kasabadan söz eder: “Ey Muhammed! Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor.” (A’râf 163) Peki neresidir bu karye? Hangi denizin kenarıdır burası? Yine meselâ Yâsin sûresinde de bir karye ashabından söz edilir: “Peygamberim, insanlara, halkına elçiler gelen kasabaları anlat.” (Yâsîn 13) Rabbimiz burada da bir karyeden söz eder. Peki neresi bu karye? Hangi köy? Hangi kasabadır bu karye? Antakya mı? Şam mı? Bağdat mı? Konya mı? Kayseri mi? Hayır! Allah bunu özelleştirmediğine göre biz de özelleştiremeyiz. Peki ne diyeceğiz bu konuda? Sûrede anlatılan bu sıfatı üzerinde taşıyan her karye, her şehirdir burada anlatılan diyeceğiz. Öyleyse bu yeminler üzerinde şöyle teknik bir bilgi vereyim. Bu konuda selef âlimlerimizin iki görüşü vardır: 1. Ya üzerine yemin edilen bu sıfatlarla ilgili gerek Kur’an’ın indiği o dönemde, gerekse kıyamete kadar her bir dönemde bu kitabın muhatabı olan insanların çağrıştırdığı, anlamaya çalıştığı her şeydir. Yani her bir dönem insanı için o sıfat, o kelime neyi hatırlatıyor, neyi çağrıştırıyor, neye ait kılınabiliyorsa o anlama gelecektir bu yeminler. 2. Ya da bu yeminlerden sonra bu yeminlerin cevabı olarak karşımıza çıkan konular, yani bu yeminlerden sonra Rabbimizin gündeme getirdiği konular, bu yeminlerin şerhi konusunda karşımıza bir bakış açısı çıkaracaktır. Yani bize bir bakış açısı kazandıracak ve bu yeminleri o konularla şerh etmeye çalışacağız. Meselâ burada olduğu gibi yemin edildi, yemin edildi, yemin edildi sonra da kıyamete, insanın öldükten sonra tekrar dirilişine dikkat çekilmişse o zaman bu yeminleri o konuya münhasır şerh etmeye çalışacağız. Veya meselâ ye-minden sonra eğer Kur’an’a dikkat çekilmişse o çerçevede anlamaya çalışacağız. Eğer bu yeminler konusunda Kur’an’ın başka bir yerinde bir açıklık varsa veya Kur’an’ın en büyük müfessirinden ve onun ashabından herhangi bir rivâyet varsa önce Rasulullah’ın sonra da sahâbenin anlayışına, tâbiînin anlayışına, sonraki selefin anlayışına ittiba etmek zorundayız. Değilse birinci anlayışı kabul edip bu sıfatlar bizim hayatımızda neleri çağrıştırıyorsa, onları ortaya koymak da caiz olacaktır. Selef bu yeminleri iki türlü yorumlamış. Bazıları düşman saflarına dalarak kâfirlerin canlarını söke söke alan mücahitlere yemin ediliyor, demişler. Bazıları böyle Rabbimiz cihadı, mücahitleri kutsamaktadır derlerken bazıları da burada meleklere yemin edilmektedir, demişlerdir. Ama burada Rabbimiz bunu özelleştirmediğine göre konuyla alâkalı zihnimizde neleri çağrıştırıyorsa, Kur’an bütünlüğüne ters düşmemek kayd u şartıyla onları söyleyebileceğiz. Meselâ bakın burada zorla söken, söküp çıkaran, daldırıp, el atıp söküp, koparıp alanlara yemin ediliyor. Neleri söküp çıkarırlar? Neleri zorla, zorbayla söküp alırlar? Çocuklarınızı zorla söküp çıkarırlar evlerinizden. Zerdüşt boyalı, materyalist bir eğitim çukuruna atmak için zorla çocuklarınızı evlerinizden söküp çıkaranlara yemin olsun ki. Sizin istediğiniz eğitim kurumlarını, İmam-Hatipleri kapatarak kendi istedikleri çukurlara onları atmak için zorbayla onları evlerinizden, medreselerinizden söküp alanlara yemin olsun ki. Veya vergi diye zorla insanların ceplerindekini söküp çıkaranlara yemin olsun ki. İnsanların ceplerine zorla, zorbayla el atanlara yemin olsun ki. Veya zorla, zorbayla başörtülere el atıp soyanlara ye-min olsun ki. Namuslara el atıp zorla onu soyup çıkaranlara yemin ol-sun ki. Bir de yavaşça, kolayca, böyle çaktırmadan, sade yağdan kıl çeker gibi alanlara yemin olsun ki. Öncekinde zorla bir alış var, burada ise böyle çaktırmadan, hissettirmeden yavaşça bir alış söz konusu. Birinde cebinizdeki paralar zorla alınırken, bu ikincisinde böyle çaktırmadan, hissettirmeyen, görünmeyen bir elle, yani enflasyonla söküp alırlar. Bir el çabukluğuyla hissettirmeden bir de bakmışınız ki cebinizdekiler, kasanızdakiler, kesenizdekiler eksilivermiş. Veya bu ikincisinde zorla çekip almazlar, başörtülerini de verdikleri materyalist bir eğitim sonucunda sindire sindire, razı ede ede, sade yağdan kıl çeker gibi kendilerine soydururlar onu. İşte zorla bu işi yapanlara ve münâfıkça bu işi halledenlere Allah yemin ediyor. Onların tümünün belâsını vereceğini anlatıyor. Üçüncü yemin de şöyle: Bir de yüzenlere, yüzdükçe yüzenlere, yüzüp yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Allah’ın emri ile kâinatı idare eden ve Allah’ın emirlerini, buyruklarını süratle yerine getiren, bu uğurda yüzüp giden meleklere Allah yemin ediyor. Başka neler yüzer? Denizde yüzenlere, Ay, güneş, yıldızlar gibi ecram-ı semâviyenin yüzücülerine, karada yüzenlere, amirlikten, müdürlükten yüzüp gidenlere, yapıştıkları koltuklarından yüzüp gidenlere veya bu dünyada ömürlerini tamamlayıp mezara doğru yüzüp gidenlere yemin olsun ki. Bir de yarışanlara, yarışıp birbirlerini geçenlere yemin olsun ki. Kâfirlerin habis ruhlarını cehenneme götüren, mü’minlerin âlî ruhlarını da cennete götürmek için yarışıp giden meleklere yemin ediyor Allah. Mü’minlerin ruhlarını ebediyet diyarı olan cennete ulaştırmak için acele edip birbirleriyle yarışan meleklere yemin olsun ki. Veya daha iyi Müslüman olma konusunda yarışanlara, cennete daha âlî makamları elde etme adına yarışanlara veya hayatın çeşitli kademelerinde yarışanlara, daha çok malım olsun, daha çok dolarım, evim, arsam, rütbem, alkışım olsun diye yarışanlara yemin olsun ki. Daha iyi diploma, daha iyi not, daha çok şan, daha çok şöhret, daha çok alkış adına yarışanlara yemin olsun ki. Bir de müdebbirat-ı emre, işi düzenleyenlere, düzen için iş ya-panlara, tedbir-i emr edenlere, yemin olsun ki. Cenab-ı Hakk’ın âlemin düzeni konusunda emir altına verdiği, yani memur kıldığı, işi yöneltip idare eden meleklere yemin olsun ki. Allah’ın emriyle rüzgarları, yağmurları, rızıkları, ömürleri, zelzeleleri, dünyanın düzeniyle ilgili di-ğer işleri idare eden, icra eden meleklere yemin olsun ki. Veya üzerine sorumluluk alanlara, müdürlük yapanlara, idarecilere, yön verenlere, iş başına gelenlere, çevreye düzen vermeye çalışanlara, evdekilere düzen vermeye çalışan baba ve analara yemin olsun ki. Yani Allah’ın düzeninden habersiz çevresine düzen vermeye çalışan zavallılara yemin olsun ki. Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki kıyamet kopacak, sizler yeniden diriltilecek ve Rabbinizin huzurunda yaşadığınız hayatın hesabını vereceksiniz. İşte bunu ifade eden şu aşağıdaki âyetler yeminlerin cevabıdır.
6-7. “O gün bir sarsıntı sarsar. Peşinden bir diğeri gelir.” O gün bir râcife, bir sarsıntı sarsıverir. Dünyayı yerinden oynatan bir râcife, bir deprem sarsıverir o gün. Sonra ardından da râdife gelir. Yani onu râdife izleyecektir. İbni Abbas efendimizin beyanıyla bu râcifeyle birinci sur, râdifeyle de ikinci sur kastedilmektedir. Birinci ve ikinci surların üfürülmesi anlatılır. Bakın Zümer sûresi de konuyu şöyle anlatır: “Sur’a üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sur’a bir daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.” (Zümer 68) Birinci surla kıyametin kopuşu, dünyanın altüst oluşu anlatılırken, ikinci sarsıntı ile ölülerin ayağa kalkması, yani yeniden diriliş kastediliyor. Sonra bu korkunç manzaralar karşısında insanın durumu anlatılır:
6-7. “O gün bir sarsıntı sarsar. Peşinden bir diğeri gelir.” O gün bir râcife, bir sarsıntı sarsıverir. Dünyayı yerinden oynatan bir râcife, bir deprem sarsıverir o gün. Sonra ardından da râdife gelir. Yani onu râdife izleyecektir. İbni Abbas efendimizin beyanıyla bu râcifeyle birinci sur, râdifeyle de ikinci sur kastedilmektedir. Birinci ve ikinci surların üfürülmesi anlatılır. Bakın Zümer sûresi de konuyu şöyle anlatır: “Sur’a üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sur’a bir daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.” (Zümer 68) Birinci surla kıyametin kopuşu, dünyanın altüst oluşu anlatılırken, ikinci sarsıntı ile ölülerin ayağa kalkması, yani yeniden diriliş kastediliyor. Sonra bu korkunç manzaralar karşısında insanın durumu anlatılır:
8-9. “O gün kalpler titrer. Korkudan insanların gözleri yere düşer.” “Vâcife” hem korkuyla titreme mânâsına hem de boş olma mânâsınadır. O gün kalpler korkak, ürkek ve bomboş ve gözler de donuktur, dona kalmıştır. Kalpler eylemsizdir o gün. Veya kalpler fonksiyonunu yitirmiştir. Meselâ dünyada kalp taşıyan insan, gördüğü hadiseler karşısında etkilenir ve tavır alır. Meselâ kalp taşıyan insan düşene üzülür. Bir ço-cuk düşerken, düşmeye doğru giderken üzülür insan. Veya yanan bi-risini gördüğü zaman üzülür insan. Ama o gün kalpler bomboştur. Kalpler bitmiştir. Kalplerin fonksiyonu bitmiştir. Hiçbir tavrı, hiçbir kararı yoktur o gün kalplerin. Dursam mı, yürüsem mi? Gitsem mi, gelsem mi? Ağlasam mı, gülsem mi? Bu konuda bir kararı kalmamıştır kalplerin. Neden? Çünkü vâcifedir, bomboştur o gün kalpler. Halbuki dünyada fonksiyon sahibidir kalpler. Fonksiyon sahibiydi dünyada. Meselâ İstanbul’un Beyoğlu semtinde dolaşan, Hz. Fatıma anamız kadar kapalı, tepeden tırnağa örtülü bir kadın görsek. Nasıl bir fonksiyon icra eder kalplerimiz? Nasıl tavır alır bu manzara karşısında kalpler? Bu durumda üç insan kalbi çıkar karşımıza: 1. Bu kadıncağızın kıyafetini hazmedemeyerek, “Hâlâ bunların kökünü kesemedik! Hâlâ caddelerimizi bu örümcek kafalılardan temizleyemedik!” diye kinle, gayzla köpürüp, salyalarıyla onu öldürmeye, yok etmeye çalışan bir insan kalbi. Bir kâfir kalbi. 2. Veya o kadıncağızı çok beğenip, kalbi coşup, kızına karısına: “İşte siz de böyle olun!” diye tavsiye edecek kadar onun bu halinden memnun olan ikinci bir insan tipi. Böylelerinin çoğalması için Allah’a dua eden insan kalbi. 3. Bir de “eyvah! Ne işi vardı acaba bu müslimenin sokakta? Keşke çıkmasaydı! Keşke vakarla evinde otursaydı! Keşke el âlemin bakışlarına kendisini arzetmeseydi de ağırlığıyla evinde otursaydı!” diye ona acıyan ve üzülen üçüncü bir insan kalbi. Yani dünyada kalbin fonksiyonu vardır. Hadiselerden etkilenip tavır alması vardır. Sevinir, üzülür, etkilenir, küser, barışır, tavır alır. Ama o gün kalpler bomboştur. Tüm fonksiyonları bitmiş, işlevini kaybetmiştir. Kendisiyle, birileriyle ilgilenecek, sevinecek, üzülecek bir fonksiyonu kalmamıştır artık. Ama tabi kâfirin kalbi böyle olacaktır. Enbiya sûresinde anlatıldığı gibi mü’minler bundan etkilenmeyeceklerdir. Mü’minler korunacaktır o gün. “En büyük korku bile onları üzmez; kendilerini melekler: “Size söz verilen gün işte bugündür” diye karşılarlar.” (Enbiyâ 103) Kâfirlerin kalpleri böyledir. Ve gözler de zillet içinde donup kalmıştır, donakalmıştır. Korkuyla, inkârlarının hayal kırıklığıyla, sarsıntı ve yıkılmışlığıyla önüne düşmüştür. Çünkü onlar dünyadayken, hayattayken şöyle diyorlardı:
8-9. “O gün kalpler titrer. Korkudan insanların gözleri yere düşer.” “Vâcife” hem korkuyla titreme mânâsına hem de boş olma mânâsınadır. O gün kalpler korkak, ürkek ve bomboş ve gözler de donuktur, dona kalmıştır. Kalpler eylemsizdir o gün. Veya kalpler fonksiyonunu yitirmiştir. Meselâ dünyada kalp taşıyan insan, gördüğü hadiseler karşısında etkilenir ve tavır alır. Meselâ kalp taşıyan insan düşene üzülür. Bir ço-cuk düşerken, düşmeye doğru giderken üzülür insan. Veya yanan bi-risini gördüğü zaman üzülür insan. Ama o gün kalpler bomboştur. Kalpler bitmiştir. Kalplerin fonksiyonu bitmiştir. Hiçbir tavrı, hiçbir kararı yoktur o gün kalplerin. Dursam mı, yürüsem mi? Gitsem mi, gelsem mi? Ağlasam mı, gülsem mi? Bu konuda bir kararı kalmamıştır kalplerin. Neden? Çünkü vâcifedir, bomboştur o gün kalpler. Halbuki dünyada fonksiyon sahibidir kalpler. Fonksiyon sahibiydi dünyada. Meselâ İstanbul’un Beyoğlu semtinde dolaşan, Hz. Fatıma anamız kadar kapalı, tepeden tırnağa örtülü bir kadın görsek. Nasıl bir fonksiyon icra eder kalplerimiz? Nasıl tavır alır bu manzara karşısında kalpler? Bu durumda üç insan kalbi çıkar karşımıza: 1. Bu kadıncağızın kıyafetini hazmedemeyerek, “Hâlâ bunların kökünü kesemedik! Hâlâ caddelerimizi bu örümcek kafalılardan temizleyemedik!” diye kinle, gayzla köpürüp, salyalarıyla onu öldürmeye, yok etmeye çalışan bir insan kalbi. Bir kâfir kalbi. 2. Veya o kadıncağızı çok beğenip, kalbi coşup, kızına karısına: “İşte siz de böyle olun!” diye tavsiye edecek kadar onun bu halinden memnun olan ikinci bir insan tipi. Böylelerinin çoğalması için Allah’a dua eden insan kalbi. 3. Bir de “eyvah! Ne işi vardı acaba bu müslimenin sokakta? Keşke çıkmasaydı! Keşke vakarla evinde otursaydı! Keşke el âlemin bakışlarına kendisini arzetmeseydi de ağırlığıyla evinde otursaydı!” diye ona acıyan ve üzülen üçüncü bir insan kalbi. Yani dünyada kalbin fonksiyonu vardır. Hadiselerden etkilenip tavır alması vardır. Sevinir, üzülür, etkilenir, küser, barışır, tavır alır. Ama o gün kalpler bomboştur. Tüm fonksiyonları bitmiş, işlevini kaybetmiştir. Kendisiyle, birileriyle ilgilenecek, sevinecek, üzülecek bir fonksiyonu kalmamıştır artık. Ama tabi kâfirin kalbi böyle olacaktır. Enbiya sûresinde anlatıldığı gibi mü’minler bundan etkilenmeyeceklerdir. Mü’minler korunacaktır o gün. “En büyük korku bile onları üzmez; kendilerini melekler: “Size söz verilen gün işte bugündür” diye karşılarlar.” (Enbiyâ 103) Kâfirlerin kalpleri böyledir. Ve gözler de zillet içinde donup kalmıştır, donakalmıştır. Korkuyla, inkârlarının hayal kırıklığıyla, sarsıntı ve yıkılmışlığıyla önüne düşmüştür. Çünkü onlar dünyadayken, hayattayken şöyle diyorlardı:
10-12. “Derler ki: “Biz eski halimize mi döndürüleceğiz? Ufalanmış kemik olduğumuz zaman mı?” Derler ki: “O taktirde bu zararına bir dönüştür.” Rabbimiz burada sözü âhireti inkâr edenlere getirir. “Ne yani öldükten sonra, yok olduktan, tüm hücrelerimiz toprak olduktan sonra tekrar dirileceğiz öyle mi?” derler. Alayın, istihzanın doruğu. Dalga geçmenin zirvesi. “Hayat bu hayattan ibarettir. Hayat ancak bu dünya hayatıdır. Varsa da yoksa da işte yaşadığımız bu hayat vardır. Bunun ötesinde başka bir hayat yoktur” dediler. “Bizler bir daha diriltilecek değiliz” di-yerek âhiret hayatını inkâr ettiler. Bazıları hem dilleriyle inkâr ettiler, hem de hayatlarıyla inkâr ettiler. Hem sözle, hem de hayat programlarıyla inkâr ettiler. Bazıları da dilleriyle âhireti inkâr etmemekle beraber, âhireti kabul ettiklerini söylemekle beraber hayatlarıyla âhireti inkâr ettiler. Hayat programlarıyla âhireti inkâr ettiler. Şimdi buna göre biz kendimizi, çevremizi, en yakın akrabalarımızı bir değerlendirelim. Yirmi dört saatin kaçta kaçını âhiret hesabına harcıyoruz? Bir günümüzün kaçta kaçını Kur’an’ın talimine, dinin tedrisine harcıyoruz? Kaçta kaçını dinin tebliğine, emr-i bi’l ma’rufa harcıyoruz? Kaçta kaçını işimize, aşımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, ticaretimize, maişet teminine harcıyoruz? Öyleyse bizler Allah korusun da bugün dilimizle âhirete inandığımızı söylüyoruz ama bilfiil hayatımızla, hayat programımızla âhireti inkâr ediyoruz. Geleceğe ait planlarımızla, kazanma ve yığma hırsımızla, evlerimizin yapısıyla, ha-yat programımızla sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir program yapıyor ve âhireti inkâr ediyoruz. Ama unutmayalım ki o gün reddettikleri, inkâr ettikleri, ciddiye almadıkları bu gerçekle karşı karşıya gelince insanlar perişan olacaklar. Bakın bu alaya alanların alaylarını zirve noktasına çıkarmak üzere şöyle dediklerini anlatıyor Rabbimiz: “Öyleyse, eğer dediğiniz doğru ve kıyamet varsa, yeniden diri-leceksek biz yeniden kahrolduk. O zaman biz bir daha mahvolduk. Yandığımız bir gündür” diye gülüşüp alay ediyorlar. “Desenize bizim işimiz bitik” diyerek alay ediyorlar. Hani Bakara sûresinde de: “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki siz ölüler idiniz de sizi diriltti. Sonra sizi yine o öldürecek, sonra yine diriltecek. Sonra ona döndürüleceksiniz.” (Bakara 28) Nasıl oluyor da bütün bu gerçekler ortadayken Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Allah hayret çağrıştıran bir ifadeyle soruyor. Gerçekten de küfür, hayret edilecek bir durumdur. Soruyor Allah: “Nasıl oluyor da Rabbinize karşı böyle nankörlük yaparsınız! Ki O Allah siz yoktunuz da sizi var etti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltip size hesap soracak.” İnsanın kendi kendisinin dünyaya gelişini, yaratılışını düşünüvermesi, sonra ölümünü hatırlayıvermesi bunu anlamak için yeterlidir. Bu gerçeği anlamak için illa da felsefe yapmaya, uzun uzun araştırmalara girmeye de gerek yoktur aslında. Nasıl oluyor? Sizler ölüydünüz de sizi Allah var etti, deyince şöyle diyorlarmış: “E bize mi sordu? Yaratmasaydı! Madem ki diriltmiş biz de istediğimizi yaparız! Dilediğimiz gibi yaşarız!” “Tamam ama sizi öldürecek!” denince de: “Biz de ölene kadar bildiğimiz gibi yaşarız! Ölene kadar kam alırız dünyadan” diyorlarmış. “Ama sonra yeniden dirileceksiniz! Ne yapacaksınız o za-man?” denilince de: “Eh madem ki dirileceğiz bir daha kam alırız dünyadan! Kaldığımız yerden devam ederiz hayatımıza!” diyorlarmış. Ama bu diriliş önceki diriliş cinsinden olmayacak. Dünyaya dirilmeyeceksiniz, hesap vermek üzere öbür tarafa dirileceksiniz. Öyleyse Allah karşısında kaçış ve kurtuluş kesinlikle yoktur. Yani tüm bu olup bitenler sizin dışınızdayken, gelişiniz de gidişiniz de elinizde değilken, neyinize güveniyor da Allah’a kafa tutuyorsunuz? İslâm’ı kapatmaya, kamufle etmeye nereden güç buluyorsunuz? Ölüydünüz! Yoktunuz! Hiçtiniz! Bu gücünüzü biz verdik size! Bu gücünüzü alacağız da! diyor Rabbimiz. Siz bilirsiniz. Ama bakın Allah kısa ve özlü olarak buyuruyor ki:
10-12. “Derler ki: “Biz eski halimize mi döndürüleceğiz? Ufalanmış kemik olduğumuz zaman mı?” Derler ki: “O taktirde bu zararına bir dönüştür.” Rabbimiz burada sözü âhireti inkâr edenlere getirir. “Ne yani öldükten sonra, yok olduktan, tüm hücrelerimiz toprak olduktan sonra tekrar dirileceğiz öyle mi?” derler. Alayın, istihzanın doruğu. Dalga geçmenin zirvesi. “Hayat bu hayattan ibarettir. Hayat ancak bu dünya hayatıdır. Varsa da yoksa da işte yaşadığımız bu hayat vardır. Bunun ötesinde başka bir hayat yoktur” dediler. “Bizler bir daha diriltilecek değiliz” di-yerek âhiret hayatını inkâr ettiler. Bazıları hem dilleriyle inkâr ettiler, hem de hayatlarıyla inkâr ettiler. Hem sözle, hem de hayat programlarıyla inkâr ettiler. Bazıları da dilleriyle âhireti inkâr etmemekle beraber, âhireti kabul ettiklerini söylemekle beraber hayatlarıyla âhireti inkâr ettiler. Hayat programlarıyla âhireti inkâr ettiler. Şimdi buna göre biz kendimizi, çevremizi, en yakın akrabalarımızı bir değerlendirelim. Yirmi dört saatin kaçta kaçını âhiret hesabına harcıyoruz? Bir günümüzün kaçta kaçını Kur’an’ın talimine, dinin tedrisine harcıyoruz? Kaçta kaçını dinin tebliğine, emr-i bi’l ma’rufa harcıyoruz? Kaçta kaçını işimize, aşımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, ticaretimize, maişet teminine harcıyoruz? Öyleyse bizler Allah korusun da bugün dilimizle âhirete inandığımızı söylüyoruz ama bilfiil hayatımızla, hayat programımızla âhireti inkâr ediyoruz. Geleceğe ait planlarımızla, kazanma ve yığma hırsımızla, evlerimizin yapısıyla, ha-yat programımızla sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir program yapıyor ve âhireti inkâr ediyoruz. Ama unutmayalım ki o gün reddettikleri, inkâr ettikleri, ciddiye almadıkları bu gerçekle karşı karşıya gelince insanlar perişan olacaklar. Bakın bu alaya alanların alaylarını zirve noktasına çıkarmak üzere şöyle dediklerini anlatıyor Rabbimiz: “Öyleyse, eğer dediğiniz doğru ve kıyamet varsa, yeniden diri-leceksek biz yeniden kahrolduk. O zaman biz bir daha mahvolduk. Yandığımız bir gündür” diye gülüşüp alay ediyorlar. “Desenize bizim işimiz bitik” diyerek alay ediyorlar. Hani Bakara sûresinde de: “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki siz ölüler idiniz de sizi diriltti. Sonra sizi yine o öldürecek, sonra yine diriltecek. Sonra ona döndürüleceksiniz.” (Bakara 28) Nasıl oluyor da bütün bu gerçekler ortadayken Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Allah hayret çağrıştıran bir ifadeyle soruyor. Gerçekten de küfür, hayret edilecek bir durumdur. Soruyor Allah: “Nasıl oluyor da Rabbinize karşı böyle nankörlük yaparsınız! Ki O Allah siz yoktunuz da sizi var etti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltip size hesap soracak.” İnsanın kendi kendisinin dünyaya gelişini, yaratılışını düşünüvermesi, sonra ölümünü hatırlayıvermesi bunu anlamak için yeterlidir. Bu gerçeği anlamak için illa da felsefe yapmaya, uzun uzun araştırmalara girmeye de gerek yoktur aslında. Nasıl oluyor? Sizler ölüydünüz de sizi Allah var etti, deyince şöyle diyorlarmış: “E bize mi sordu? Yaratmasaydı! Madem ki diriltmiş biz de istediğimizi yaparız! Dilediğimiz gibi yaşarız!” “Tamam ama sizi öldürecek!” denince de: “Biz de ölene kadar bildiğimiz gibi yaşarız! Ölene kadar kam alırız dünyadan” diyorlarmış. “Ama sonra yeniden dirileceksiniz! Ne yapacaksınız o za-man?” denilince de: “Eh madem ki dirileceğiz bir daha kam alırız dünyadan! Kaldığımız yerden devam ederiz hayatımıza!” diyorlarmış. Ama bu diriliş önceki diriliş cinsinden olmayacak. Dünyaya dirilmeyeceksiniz, hesap vermek üzere öbür tarafa dirileceksiniz. Öyleyse Allah karşısında kaçış ve kurtuluş kesinlikle yoktur. Yani tüm bu olup bitenler sizin dışınızdayken, gelişiniz de gidişiniz de elinizde değilken, neyinize güveniyor da Allah’a kafa tutuyorsunuz? İslâm’ı kapatmaya, kamufle etmeye nereden güç buluyorsunuz? Ölüydünüz! Yoktunuz! Hiçtiniz! Bu gücünüzü biz verdik size! Bu gücünüzü alacağız da! diyor Rabbimiz. Siz bilirsiniz. Ama bakın Allah kısa ve özlü olarak buyuruyor ki:
10-12. “Derler ki: “Biz eski halimize mi döndürüleceğiz? Ufalanmış kemik olduğumuz zaman mı?” Derler ki: “O taktirde bu zararına bir dönüştür.” Rabbimiz burada sözü âhireti inkâr edenlere getirir. “Ne yani öldükten sonra, yok olduktan, tüm hücrelerimiz toprak olduktan sonra tekrar dirileceğiz öyle mi?” derler. Alayın, istihzanın doruğu. Dalga geçmenin zirvesi. “Hayat bu hayattan ibarettir. Hayat ancak bu dünya hayatıdır. Varsa da yoksa da işte yaşadığımız bu hayat vardır. Bunun ötesinde başka bir hayat yoktur” dediler. “Bizler bir daha diriltilecek değiliz” di-yerek âhiret hayatını inkâr ettiler. Bazıları hem dilleriyle inkâr ettiler, hem de hayatlarıyla inkâr ettiler. Hem sözle, hem de hayat programlarıyla inkâr ettiler. Bazıları da dilleriyle âhireti inkâr etmemekle beraber, âhireti kabul ettiklerini söylemekle beraber hayatlarıyla âhireti inkâr ettiler. Hayat programlarıyla âhireti inkâr ettiler. Şimdi buna göre biz kendimizi, çevremizi, en yakın akrabalarımızı bir değerlendirelim. Yirmi dört saatin kaçta kaçını âhiret hesabına harcıyoruz? Bir günümüzün kaçta kaçını Kur’an’ın talimine, dinin tedrisine harcıyoruz? Kaçta kaçını dinin tebliğine, emr-i bi’l ma’rufa harcıyoruz? Kaçta kaçını işimize, aşımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, ticaretimize, maişet teminine harcıyoruz? Öyleyse bizler Allah korusun da bugün dilimizle âhirete inandığımızı söylüyoruz ama bilfiil hayatımızla, hayat programımızla âhireti inkâr ediyoruz. Geleceğe ait planlarımızla, kazanma ve yığma hırsımızla, evlerimizin yapısıyla, ha-yat programımızla sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir program yapıyor ve âhireti inkâr ediyoruz. Ama unutmayalım ki o gün reddettikleri, inkâr ettikleri, ciddiye almadıkları bu gerçekle karşı karşıya gelince insanlar perişan olacaklar. Bakın bu alaya alanların alaylarını zirve noktasına çıkarmak üzere şöyle dediklerini anlatıyor Rabbimiz: “Öyleyse, eğer dediğiniz doğru ve kıyamet varsa, yeniden diri-leceksek biz yeniden kahrolduk. O zaman biz bir daha mahvolduk. Yandığımız bir gündür” diye gülüşüp alay ediyorlar. “Desenize bizim işimiz bitik” diyerek alay ediyorlar. Hani Bakara sûresinde de: “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki siz ölüler idiniz de sizi diriltti. Sonra sizi yine o öldürecek, sonra yine diriltecek. Sonra ona döndürüleceksiniz.” (Bakara 28) Nasıl oluyor da bütün bu gerçekler ortadayken Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Allah hayret çağrıştıran bir ifadeyle soruyor. Gerçekten de küfür, hayret edilecek bir durumdur. Soruyor Allah: “Nasıl oluyor da Rabbinize karşı böyle nankörlük yaparsınız! Ki O Allah siz yoktunuz da sizi var etti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltip size hesap soracak.” İnsanın kendi kendisinin dünyaya gelişini, yaratılışını düşünüvermesi, sonra ölümünü hatırlayıvermesi bunu anlamak için yeterlidir. Bu gerçeği anlamak için illa da felsefe yapmaya, uzun uzun araştırmalara girmeye de gerek yoktur aslında. Nasıl oluyor? Sizler ölüydünüz de sizi Allah var etti, deyince şöyle diyorlarmış: “E bize mi sordu? Yaratmasaydı! Madem ki diriltmiş biz de istediğimizi yaparız! Dilediğimiz gibi yaşarız!” “Tamam ama sizi öldürecek!” denince de: “Biz de ölene kadar bildiğimiz gibi yaşarız! Ölene kadar kam alırız dünyadan” diyorlarmış. “Ama sonra yeniden dirileceksiniz! Ne yapacaksınız o za-man?” denilince de: “Eh madem ki dirileceğiz bir daha kam alırız dünyadan! Kaldığımız yerden devam ederiz hayatımıza!” diyorlarmış. Ama bu diriliş önceki diriliş cinsinden olmayacak. Dünyaya dirilmeyeceksiniz, hesap vermek üzere öbür tarafa dirileceksiniz. Öyleyse Allah karşısında kaçış ve kurtuluş kesinlikle yoktur. Yani tüm bu olup bitenler sizin dışınızdayken, gelişiniz de gidişiniz de elinizde değilken, neyinize güveniyor da Allah’a kafa tutuyorsunuz? İslâm’ı kapatmaya, kamufle etmeye nereden güç buluyorsunuz? Ölüydünüz! Yoktunuz! Hiçtiniz! Bu gücünüzü biz verdik size! Bu gücünüzü alacağız da! diyor Rabbimiz. Siz bilirsiniz. Ama bakın Allah kısa ve özlü olarak buyuruyor ki:
13-14. “Doğrusu bir tek çığlık yetecektir. Hepsi hemen bir düzlüğe dökülecektir.” Yani bu iş zor değil ki bize. Sizin diriltilmeniz, tekrar yaratılmanız Allah’a asla zor değildir. Bir tek ses, bir tek sayha, bir haykırma, bir anons, tek bir sarsıntı. “Dirilin! Kalkın! Haydin bakalım!” denecek o kadar. Bir de bakmışsın ki onlar yerin üstündedirler. Bir de bakmışsınız ki hepiniz dirilmiş ve Allah’ın huzurundasınız. Üfürülecek bir sur’un akabinde bir de bakmışsınız ki sâhirasınız. Sâhira, parlak ve düzlük bir arazi demektir. İnsanların yaşadıkları hayatın, yapıp ettiklerinin hesabını vermek üzere toplandıkları mahşer yeridir. Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bu hususu şöyle anlatır: “Kıyamet günü insanlar üzerinde hiç kimseye ait bir işaretin bulunmadığı, tertemiz bir yufka ekmeğine benzeyen, ayak basılmamış beyaz bir arazide toplanacaklardır.” (Buhârî, Rikak, Müslim, Münâfıkîn 2790) Buraya kadar hem Mü’minler için, hem de kâfirler için bir konum tespiti, bir durum değerlendirmesi yaptı Allah. Bundan sonra bunu bir pratiğe dökme örneği verecek Rabbimiz. İşte şekilde görüldüğü gibi diye tarihten bir örnekle bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini anlatacak. Bakın tarihte şöyle şöyle yapanlar da oldu da sonunda şu neticeyi kucakladı diye bunu bir örnekle sunacak.
13-14. “Doğrusu bir tek çığlık yetecektir. Hepsi hemen bir düzlüğe dökülecektir.” Yani bu iş zor değil ki bize. Sizin diriltilmeniz, tekrar yaratılmanız Allah’a asla zor değildir. Bir tek ses, bir tek sayha, bir haykırma, bir anons, tek bir sarsıntı. “Dirilin! Kalkın! Haydin bakalım!” denecek o kadar. Bir de bakmışsın ki onlar yerin üstündedirler. Bir de bakmışsınız ki hepiniz dirilmiş ve Allah’ın huzurundasınız. Üfürülecek bir sur’un akabinde bir de bakmışsınız ki sâhirasınız. Sâhira, parlak ve düzlük bir arazi demektir. İnsanların yaşadıkları hayatın, yapıp ettiklerinin hesabını vermek üzere toplandıkları mahşer yeridir. Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bu hususu şöyle anlatır: “Kıyamet günü insanlar üzerinde hiç kimseye ait bir işaretin bulunmadığı, tertemiz bir yufka ekmeğine benzeyen, ayak basılmamış beyaz bir arazide toplanacaklardır.” (Buhârî, Rikak, Müslim, Münâfıkîn 2790) Buraya kadar hem Mü’minler için, hem de kâfirler için bir konum tespiti, bir durum değerlendirmesi yaptı Allah. Bundan sonra bunu bir pratiğe dökme örneği verecek Rabbimiz. İşte şekilde görüldüğü gibi diye tarihten bir örnekle bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini anlatacak. Bakın tarihte şöyle şöyle yapanlar da oldu da sonunda şu neticeyi kucakladı diye bunu bir örnekle sunacak.
15-19. “Ey Muhammed! Mûsâ’nın başından geçen olay sana geldi mi? Tuva’da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti: “Firavun’a git; doğrusu o azmıştır. Ona de ki: “Arınmağa niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki O’na saygı duyup korkasın.” Peygamberim sana Mûsâ’nın haberi geldi mi? Tabii bu soru, cevap isteyen bir soru değildir. Allah sözü insan sözü gibi anlaşılmamalıdır. Dinle bak onu sana ben anlatayım! demektir bunun mânâsı. Bu vahyin bir parçasıdır. Kur’an okurken bunun Allah sözü olduğunu unutmadan okumak zorundayız. Öyle değil mi? Soran kim? Allah. Yani ilim kendisinden olan, ilmin kaynağı olan, ezelin ve ebedin bilgisini bilen Allah. Sorulan kim? Yine Kur’an’ın beyanıyla cahilin cahili olan insan. Öyleyse bu bir soru değildir. Cevap isteyen bir soru değildir. Peki nedir bu? Bu şu demektir: Bak dinle onu sana ben söyleyeceğim! Allah’ın Resûlü önceleri bunu bilememişti de Allah’ın uyarısına sebep olacak bir takım tavırlarda bulunmuştu. Burada Rabbimiz Hz. Mûsâ ve Firavunla alâkalı, İsrail oğullarıyla alâkalı tarihten bir örnek verecek. Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapan bir Allah elçisinden, bir de tamamen zıddını örnekleyen Firavun’dan örnek verecek. Kur’an ne Hz. Mûsâ’yı ne de Firavun’u anlatmak için gelmemiştir. Kur’an bize kulluğu anlatmak için gelmiştir. Kur’an bu tarihî ör-nekleri gündeme getirirken benim kulluğuma örnek olsun diye gündeme getirir. Eğer çok kısa bir özetleme yapacak olursak, Kur’an bize üç şey anlatır: 1. Kur’an bize kulluğu anlatır. Âbid ve Mâbudu tanıtır. Yani ki-me kul olacağız? Kimin kulu olacağız? Kur’an önce bunu anlatır. Allah’a kul olacağız, tamam anladık da bu Allah kim? Nasıl bir Allah’tır bu kendisine kulluk yapacağımız Allah? Sıfatları, esmâsı, özellikleri nedir? İşte Kur’an bize bunu anlatır. Çünkü esmâsıyla, sıfatlarıyla bi-linmeyen bir Allah’a kulluk yapılamaz. 2. Buna kabulüm diyen, böyle bir Allah’a inandım diyen kişiye mü’min denir. Peki şimdi bu mü’min böylece kabullenip inandığı Allah’a kulluk yapacak. Acaba bu Allah kendisine nasıl bir kulluk ister? Nelerden razıdır? Nelerden razı değildir? İşte Kur’an ubûdiyet dediği-miz bu konuyu anlatır. Bu ubûdiyet konusunu da Rabbimiz iki merhalede anlatır: a. Kur’an’da bizzat kulluk emirlerini, kulluk icaplarını anlatarak. b. Kur’an’da örnek kullar sergileyerek, şekilde görüldüğü gibi buyurarak. Kur’an’da direk kulluk icapları ortaya konulmuş. Meselâ namaz kılın! Oruç tutun! Zekât verin! Haccedin! İçki içmeyin! Zina etmeyin! Cihad edin! gibi bizzat kulluk icapları anlatıldığı gibi bir de kulluk örnekleri anlatılmış. Meselâ İblisle mücadelede, tevbede, dönüşte Adem (a.s) gibi olun, Tâğutla mücadelede Hz. Mûsâ gibi davranın, kadın karşısında Yusuf (a.s) gibi, cinsel sapıklık karşısında Lût (a.s) gibi, ekonomik bozukluklar karşısında Salih (a.s) gibi, salihlerin putlaştırılması karşısında Nuh (a.s) gibi davranın diye bize kulluk örnekleri sunulmuştur. 3. Kur’an bize âhireti anlatır. Rabbimiz bize hem birinci konuyu hem de ikinci konuyu anlatırken tabiri caizse dekor olarak âhireti, âhiretteki hesap ve kitabı kullanır. Kendisine kulluk yapmamız gereken Allah anlatılırken eğer böyle bir Allah’a kulluk yaparsanız sonunda size cennet var, değilse cehennem sizi beklemektedir diye cennet ve cehennem arz edilir. Eğer örnek kullar, kullukta örnekler olarak si-ze arz edilen peygamberleri örnek olarak kabullenir ve onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya çalışırsanız karşılığında size cennet var, aksini yaparsanız cehennem sizi beklemektedir buyurularak sürekli dekor değiştirilmektedir. Zaten âhiret gündeme getirilmedikçe, cennet ve cehennem dekor olarak gündeme getirilmedikçe namaz, oruç anlatılamaz, kulluk anlatılamaz, din anlatılamaz. Meselâ bir adamın elinde bir kağıt olsa ve adam bunu yırtmaya teşebbüs ederken: “Dur! Yapma! Sakın yırtma onu! Eğer yırtarsan beş milyar kaybedeceksin!” dense ne yapar adam? Beş milyarı duyunca şöyle bir irkilir değil mi adam? İşte bir ameli icra ederken, ya da bir amelden geri dururken adam sonunda neyi kazandığını, neyi kaybettiğini bilmeli ki onu icra edebilsin. Bakın işte burada da bir tâğutluk örneği ve onun karşısında bir mücadele ve kulluk örneği anlatılacak. Bir örnek kul gündeme getirilecek: “Hatırlayın, hani Rabbin mukaddes Tuva’da Hz. Mûsâ’ya şöyle demişti:” “Ey Peygamberim Mûsâ Firavun’a git! Zira o tuğyan içindedir, Tâğutluk yapmaktadır.” Ey Peygamberim Firavun’a git! Çünkü o azmıştır, tağâ yapmıştır. Tağâ, tuğyan, tâğutluk Firavunluktur. Firavu-n’un özelliğidir. Allah karşısında varlık iddiasında bulunmaktır. Sen varsan ben de varım! demektir. Veya Allah karşısında bilgi iddiasında bulunmaktır. Ne yani! Sen bilirsen ben de bilirim! Benim de aklım var! Benim de bilgim ve keyfim var! Sen bir hayat programı göndermişsen de benim de bir programım var! Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi ben de bilirim! Nasıl giyineceğimi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımı, çocuklarımı nasıl eğiteceğimi, nasıl bir hukuk yapacağımı, na-sıl bir hayat yaşayacağımı, ne yiyip ne içeceğimi ben de bilirim! Benim senin hayat programına ihtiyacım yoktur! Senin kitabına ve peygamberine ihtiyacım yoktur! tavrına tâğutluk, ya da Firavunluk denir. Hayat programını Allah’a danışmadan, peygamberine sormadan yaşamak. Allah’ın kitabına ve peygamberin Sünnetine karşı ilgisiz, ey-vallahsız yaşamak. İşte Firavun böyle bir tâğuttu. Firavun’a git ey Mûsâ, çünkü o tâğutlaşmıştır. Kur’an-ı Kerîm-de en çok ismi geçen peygamber Hz. Mûsâ’dır. Toplum da, onun top-lumu olan İsrailoğullarıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz topluma çok benzediği için bu konuyu çok iyi tanımak zorundayız. Rabbimiz peygamberini Firavun ve toplumuna gönderiyor. Peki Hz. Mûsâ ne yaptı bu emir karşısında? Allah’ın peygamberi itiraz edecek değildi tabii bu emir karşısında. “Ya Rabbi iyi ama pek erken oldu! Şu anda hazırlıksızım! Vaktim yok! İmkânlarım el vermiyor! Şöyle biraz bir derlenip toparlansam! Bir hazırlık filan yapsam!” diyecek değildi bizim gibi. Veya “ya Rabbi! Bu nasıl iş böyle? Benim gibi şerefli birini onun gibi şerefsiz birinin ayağına mı gönderiyorsun? O kaç paralık adam ki böyle bir şerefsizin ayağına beni gönderiyorsun? O benim ayağıma gelmeli değil mi?” filan diyecek değildi bizim gibi elbette. Zira bunu ona emreden Rabbi Azîz ve Rahîm olandı. Karşı ge-linmez, itiraz edilmez bir Rabb idi O. Veya şimdi bizim dediğimiz gibi “tamam! Gidelim! Anladık da ama Ya Rabbi o bir haindir! O bir sarhoştur! Dinsizin, imansızın tekidir o! Kesin biliyorum ki dinlemez beni! Beni dinlemeyeceği kesin olan bir hainin ayağına neden gideyim?” demiyor. Allah git diyorsa gidecekti. Başka çaresi yoktu. Firavun’a gitmek, Firavun gibilere gitmek... Firavun gerçekten güçlüydü. Yani o günün toplumuna göre çok güçlü idi. Ayağının birini Karun’a, diğerini de Belâm’ın omuzuna basmış, böylece gücünü pekiştirmiş biriydi. Düzenli orduları vardı. Allah’ı inkâr ettiği gibi bunun da ötesinde kendi Rabliğini, kendi tanrılığını iddia edip insanları ken-disine kulluğa zorlayarak onlara zulmeden bir tâğuttu. Halkını gruplara ayırarak onları köleleştirmiş bir zalim tâğuttu. Bu tâğutluk tavırlarıyla Firavun kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsemiş ve onların düşüncelerine, inanışlarına ve değer yargılarına ipotekler koymuştu. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz! diyerek onları kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsemişti. Sizler beni dinlemek zorundasınız! Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız! Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi? Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek istiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak istiyorsanız, e-ğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent ol-mak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davranmadan, şunları şunları yapmadan bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu Müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden onların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? İşte günümüz tâğutlarının belki seleflerinin, akıl hocalarının, hem de belki tarihte en güçlülerinin, en zalimlerinin ayağına gönderiyordu Rabbimiz şerefli elçisini. Tamam Firavun güçlüydü, azgındı, önüne geleni ezecek bir saltanata ve orduya sahipti ama ona giden de peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Şunu demek isti-yoruz: Biz de gideceğiz Firavunlara. Biz de gideceğiz çağdaş Firavunlara. Ama bizim zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse biz de, bize denk Firavunlara gideceğiz, gitmek zo-rundayız. “Şerefsizin teki ya bu adam! O dinsizin ayağına mı gideceğiz?” demeyelim! Şu anda bizim gitmek zorunda olduklarımızdan çok daha şerefsiz birine, bizden çok daha şerefli birini göndermişse Allah, öyleyse biz de gideceğiz, başka çaremiz yoktur. Gideceğiz ve diyeceğiz ki, “ben Allah’ın elçisiyim! Ben sana bunları Allah’ın elçisi, Allah’ın sözcüsü olarak söylüyorum. Âlemlerin Rabbi olan, âlemlere hakim olan Allah beni sana gönderdi.” Dediğimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşalım. “Bunlar benden değil, bu benim planım programım değil, bu benim tüzüğüm, benim programım değil, bunlar benim fikrim değil, bunlar Allah’tandır” diyerek gidelim. Yani Allah’ın âyetleriyle gidelim. Allah’ın kitabıyla gidelim. Allah’ın sözcüsü olarak gidelim ve isteyelim ki İsrailoğullarını bize bıraksın Firavunlar. Yani Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul-köle durumu-na düşürülmüşlerse, onları özgürlüğe çağıralım. Köleleştirilmiş insanları özgürlüğe, Allah’a kulluğa çağırırken, köleleştirenleri de hakka, hakikate çağıralım. Çünkü biz biliyoruz ki Hz. Mûsâ’ya karşı gelen sadece Firavun ve Firavun oğulları değildi. Hatta Firavun oğullarından daha çok peygamberi uğraştıranlar İsrailoğullarıydı. Firavun sisteminin köleleştirdiği Müslümanlardı. Halbuki Hz. Mûsâ onları kurtarmak için gelmişti. “Yahu siz köle değilsiniz! Siz parya değilsiniz! Siz Firavunların değil Allah’ın kullarısınız! Sizin alın terlerinizi Firavun oğulları istismar ediyor! Eğitmek üzere evlerinizden kopardığı çocuklarınızı öldürüyor! Ka-dınlarınızın Rahîmlerini yoklatıp onları hayasızlaştırıyor bu Firavun! Gelin beni dinleyin! Sizi bu çirkef hayattan kurtarmak üzere Allah beni size gönderdi!” diyen peygambere karşı: “Var git başımızdan ey Mûsâ! Biz hayatımızdan memnunuz! Bizler köle olarak yaratılmışız! Bizler Allah’ın ayaklarından, Firavun oğulları da Allah’ın gövdesinden ya-ratılmışlardır. Ayak elbette gövdeyi üzerinde taşımak zorundadır. Köleler elbette efendilerini omuzlarında taşımak zorundadırlar!” diyerek kendilerini kurtarmak için çırpınan peygamberi çok uğraştırdılar, çok yordular. Şimdi de kendilerini uyarmaya çalışan Müslümanları kâfirlerden çok Müslümanlığının farkında olmayan köle ruhlu Müslümanların uğraştırdığını görüyoruz. Dün Firavunoğulları İsrailoğullarına zulmediyordu. Bugün İsrail oğulları Firavunoğullarının yerini almış İsmailoğullarına zulmediyor. Müslümanlara zulmediyorlar. Sanki bu günkü İsmailoğulları, yani yeryüzündeki Müslümanlar dünkü kendilerine zulmeden Firavun oğullarının torunuymuş da dedelerinin intikamını alıyorlarmış gibi. Müslümanlardan intikam alıyorlar Yahudiler. Halbuki dün kendilerine zulme-den Firavunoğullarının torunu bugünkü batıdır. Yahudiler eğer bugün birilerinden intikam alacaklarsa Hıristiyan batıdan intikam almalılar. Çünkü günün Firavunoğullarının torunları bâtılılardır. Hal böyleyken gariptir ki Müslümanlardan intikam almaya çalışıyorlar. Kâfir mantığı böyledir işte. Devamlı ters çalışır. Hz. Mûsâ (a.s) Allah’tan emir alır almaz hemen Firavuna gitti ve bakın şöyle diyordu Firavun’a: “Ey Firavun! İster misin gel temizleyeyim seni!! Tezkiye edeyim seni!! İster misin temizlenmeye giden yolu, Rabbe giden, kulluğa giden yolu göstereyim mi sana!” Şu anda Hz. Mûsâ Firavun’un karşısında ve direk konuya giriyor Allah’ın peygamberi. Yani böyle lafı dolandırmıyor. “Bak ey Firavun! Biraz düşünsen! Bak hanımın var, Hâmân’ın var, Karun’un var, Belâm’ın var. Bak ağaçlar, bağlar, bahçeler. Bak Nil nehri, Fırat nehri. Gel şöyle bir köprü yapalım! Bir baraj kuralım! Sanayileşelim! Ülkenin her bir yerinde fabrika bacaları yükselsin! dedikten sonra gel iman et! Ey Firavun” diye dolambaçlı yollardan gitmiyor da direk imandan, te-zekkiden, tezkiyeden başlıyor. “Var mısın gel seni tezkiye edelim! Gel seni küfürden, şirkten, tâğutluk’tan kurtaralım! Firavunluğunu, Firavunlaşmanı bitirelim senin! Gel senin Firavunluğuna bir son verelim!” Tezkiye, Firavunluğa son verip Allah’a kulluğu gerçekleştirmenin adıdır. Hayat programını Allah’a danışmadan, hayatı Allah’a sormadan yaşamaktan vazgeçip, vahiyle diyalog kurmanın adıdır tezkiye. Kitap ve sünnet rehberliğinde bir hayat yaşamaya yönelmektir tez-kiye. Ey Firavun istersen temizleyeyim seni! Temizlenelim gel! Seni tezkiyeye, temizlenip arınmaya götüreyim mi? Sana tezkiye yolunu göstereyim mi? İstersen gel senin yolunu Rabbine çıkarayım! Sana Rabbe, temizlenmeye giden yolu göstereyim! demişti. İşte tezekkî bu-dur. İşte tezkiye, arınma budur. Rabbe giden yola girmek, Rabbe kul-luk yoluna girmek, Rabbin koruması altına girmek ve Rabbin istediği hayata talip olmak. İşte tezkiye budur. Değilse işte nefis tezkiyesi için bir kenara çekileceksin, eline tesbihi alacaksın, şunları şunları yapacaksın vs, vs. Hayır, tezkiye bu değildir. Allah’ın dediklerini yapacaktır kişi, ancak o zaman tezkiye olur. Allah’ın dediği gibi vahiyle tanışacak, tanıştıkça hem niyetlerini, hem düşüncelerini, hem bakışlarını hem de amellerini bu tanıştığı vahiy doğrultusunda temizleyecektir. İşte o zaman tüm hayatı vahiyle yıkanmış ve temizlenmiş olacaktır. Seni Rabbine ileteyim. Seni Rabbini bilmeye ileteyim. Sana Rabbini tanıtayım da ondan korkasın, haşyet duyasın. Rabbi bildiren peygamberdir. Rabbi tanıtan peygamberdir. Rabb, Rabbin kitabı ve peygamberiyle bilinir. Ve unutmayalım ki Rabbi bilmeyen O’na karşı saygı duymasını da bilemez. Rabbi tanımayan, O’na O’nun istediği kulluğu da yapamaz. Rabbi tanımayan bir insanın arınması, temizlenmesi de mümkün değildir. Yani Kitap ve sünnet bilgisinden mahrum olan birisinin arınması, temizlenmesi, tezkiyesi mümkün değildir. O halde tezkiye, Rabbi bilmeye bağlıdır. Rabbi bilmenin yolu da Kitap ve sünnetten geçer. O halde tezkiye Kitap ve sünneti tanımak demektir. Kitap ve sünneti tanımayan birinin nefsini tezkiye iddiası da boştur. Kim ki Kitap ve peygamberin ortaya koyduğu tezkiye yolunun dışında bir tezkiye öneriyor, kesinlikle bilelim ki, o, onun hevâ ve hevesinden başka bir şey değildir. Hz. Mûsâ Firavun’u Rabbi bilmeye ve böylece arınmaya, temizlenmeye çağırdı. Sonra da işte bunu gerçekleştirmek üzere ona Allah’ın âyetlerini gösterdi:
15-19. “Ey Muhammed! Mûsâ’nın başından geçen olay sana geldi mi? Tuva’da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti: “Firavun’a git; doğrusu o azmıştır. Ona de ki: “Arınmağa niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki O’na saygı duyup korkasın.” Peygamberim sana Mûsâ’nın haberi geldi mi? Tabii bu soru, cevap isteyen bir soru değildir. Allah sözü insan sözü gibi anlaşılmamalıdır. Dinle bak onu sana ben anlatayım! demektir bunun mânâsı. Bu vahyin bir parçasıdır. Kur’an okurken bunun Allah sözü olduğunu unutmadan okumak zorundayız. Öyle değil mi? Soran kim? Allah. Yani ilim kendisinden olan, ilmin kaynağı olan, ezelin ve ebedin bilgisini bilen Allah. Sorulan kim? Yine Kur’an’ın beyanıyla cahilin cahili olan insan. Öyleyse bu bir soru değildir. Cevap isteyen bir soru değildir. Peki nedir bu? Bu şu demektir: Bak dinle onu sana ben söyleyeceğim! Allah’ın Resûlü önceleri bunu bilememişti de Allah’ın uyarısına sebep olacak bir takım tavırlarda bulunmuştu. Burada Rabbimiz Hz. Mûsâ ve Firavunla alâkalı, İsrail oğullarıyla alâkalı tarihten bir örnek verecek. Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapan bir Allah elçisinden, bir de tamamen zıddını örnekleyen Firavun’dan örnek verecek. Kur’an ne Hz. Mûsâ’yı ne de Firavun’u anlatmak için gelmemiştir. Kur’an bize kulluğu anlatmak için gelmiştir. Kur’an bu tarihî ör-nekleri gündeme getirirken benim kulluğuma örnek olsun diye gündeme getirir. Eğer çok kısa bir özetleme yapacak olursak, Kur’an bize üç şey anlatır: 1. Kur’an bize kulluğu anlatır. Âbid ve Mâbudu tanıtır. Yani ki-me kul olacağız? Kimin kulu olacağız? Kur’an önce bunu anlatır. Allah’a kul olacağız, tamam anladık da bu Allah kim? Nasıl bir Allah’tır bu kendisine kulluk yapacağımız Allah? Sıfatları, esmâsı, özellikleri nedir? İşte Kur’an bize bunu anlatır. Çünkü esmâsıyla, sıfatlarıyla bi-linmeyen bir Allah’a kulluk yapılamaz. 2. Buna kabulüm diyen, böyle bir Allah’a inandım diyen kişiye mü’min denir. Peki şimdi bu mü’min böylece kabullenip inandığı Allah’a kulluk yapacak. Acaba bu Allah kendisine nasıl bir kulluk ister? Nelerden razıdır? Nelerden razı değildir? İşte Kur’an ubûdiyet dediği-miz bu konuyu anlatır. Bu ubûdiyet konusunu da Rabbimiz iki merhalede anlatır: a. Kur’an’da bizzat kulluk emirlerini, kulluk icaplarını anlatarak. b. Kur’an’da örnek kullar sergileyerek, şekilde görüldüğü gibi buyurarak. Kur’an’da direk kulluk icapları ortaya konulmuş. Meselâ namaz kılın! Oruç tutun! Zekât verin! Haccedin! İçki içmeyin! Zina etmeyin! Cihad edin! gibi bizzat kulluk icapları anlatıldığı gibi bir de kulluk örnekleri anlatılmış. Meselâ İblisle mücadelede, tevbede, dönüşte Adem (a.s) gibi olun, Tâğutla mücadelede Hz. Mûsâ gibi davranın, kadın karşısında Yusuf (a.s) gibi, cinsel sapıklık karşısında Lût (a.s) gibi, ekonomik bozukluklar karşısında Salih (a.s) gibi, salihlerin putlaştırılması karşısında Nuh (a.s) gibi davranın diye bize kulluk örnekleri sunulmuştur. 3. Kur’an bize âhireti anlatır. Rabbimiz bize hem birinci konuyu hem de ikinci konuyu anlatırken tabiri caizse dekor olarak âhireti, âhiretteki hesap ve kitabı kullanır. Kendisine kulluk yapmamız gereken Allah anlatılırken eğer böyle bir Allah’a kulluk yaparsanız sonunda size cennet var, değilse cehennem sizi beklemektedir diye cennet ve cehennem arz edilir. Eğer örnek kullar, kullukta örnekler olarak si-ze arz edilen peygamberleri örnek olarak kabullenir ve onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya çalışırsanız karşılığında size cennet var, aksini yaparsanız cehennem sizi beklemektedir buyurularak sürekli dekor değiştirilmektedir. Zaten âhiret gündeme getirilmedikçe, cennet ve cehennem dekor olarak gündeme getirilmedikçe namaz, oruç anlatılamaz, kulluk anlatılamaz, din anlatılamaz. Meselâ bir adamın elinde bir kağıt olsa ve adam bunu yırtmaya teşebbüs ederken: “Dur! Yapma! Sakın yırtma onu! Eğer yırtarsan beş milyar kaybedeceksin!” dense ne yapar adam? Beş milyarı duyunca şöyle bir irkilir değil mi adam? İşte bir ameli icra ederken, ya da bir amelden geri dururken adam sonunda neyi kazandığını, neyi kaybettiğini bilmeli ki onu icra edebilsin. Bakın işte burada da bir tâğutluk örneği ve onun karşısında bir mücadele ve kulluk örneği anlatılacak. Bir örnek kul gündeme getirilecek: “Hatırlayın, hani Rabbin mukaddes Tuva’da Hz. Mûsâ’ya şöyle demişti:” “Ey Peygamberim Mûsâ Firavun’a git! Zira o tuğyan içindedir, Tâğutluk yapmaktadır.” Ey Peygamberim Firavun’a git! Çünkü o azmıştır, tağâ yapmıştır. Tağâ, tuğyan, tâğutluk Firavunluktur. Firavu-n’un özelliğidir. Allah karşısında varlık iddiasında bulunmaktır. Sen varsan ben de varım! demektir. Veya Allah karşısında bilgi iddiasında bulunmaktır. Ne yani! Sen bilirsen ben de bilirim! Benim de aklım var! Benim de bilgim ve keyfim var! Sen bir hayat programı göndermişsen de benim de bir programım var! Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi ben de bilirim! Nasıl giyineceğimi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımı, çocuklarımı nasıl eğiteceğimi, nasıl bir hukuk yapacağımı, na-sıl bir hayat yaşayacağımı, ne yiyip ne içeceğimi ben de bilirim! Benim senin hayat programına ihtiyacım yoktur! Senin kitabına ve peygamberine ihtiyacım yoktur! tavrına tâğutluk, ya da Firavunluk denir. Hayat programını Allah’a danışmadan, peygamberine sormadan yaşamak. Allah’ın kitabına ve peygamberin Sünnetine karşı ilgisiz, ey-vallahsız yaşamak. İşte Firavun böyle bir tâğuttu. Firavun’a git ey Mûsâ, çünkü o tâğutlaşmıştır. Kur’an-ı Kerîm-de en çok ismi geçen peygamber Hz. Mûsâ’dır. Toplum da, onun top-lumu olan İsrailoğullarıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz topluma çok benzediği için bu konuyu çok iyi tanımak zorundayız. Rabbimiz peygamberini Firavun ve toplumuna gönderiyor. Peki Hz. Mûsâ ne yaptı bu emir karşısında? Allah’ın peygamberi itiraz edecek değildi tabii bu emir karşısında. “Ya Rabbi iyi ama pek erken oldu! Şu anda hazırlıksızım! Vaktim yok! İmkânlarım el vermiyor! Şöyle biraz bir derlenip toparlansam! Bir hazırlık filan yapsam!” diyecek değildi bizim gibi. Veya “ya Rabbi! Bu nasıl iş böyle? Benim gibi şerefli birini onun gibi şerefsiz birinin ayağına mı gönderiyorsun? O kaç paralık adam ki böyle bir şerefsizin ayağına beni gönderiyorsun? O benim ayağıma gelmeli değil mi?” filan diyecek değildi bizim gibi elbette. Zira bunu ona emreden Rabbi Azîz ve Rahîm olandı. Karşı ge-linmez, itiraz edilmez bir Rabb idi O. Veya şimdi bizim dediğimiz gibi “tamam! Gidelim! Anladık da ama Ya Rabbi o bir haindir! O bir sarhoştur! Dinsizin, imansızın tekidir o! Kesin biliyorum ki dinlemez beni! Beni dinlemeyeceği kesin olan bir hainin ayağına neden gideyim?” demiyor. Allah git diyorsa gidecekti. Başka çaresi yoktu. Firavun’a gitmek, Firavun gibilere gitmek... Firavun gerçekten güçlüydü. Yani o günün toplumuna göre çok güçlü idi. Ayağının birini Karun’a, diğerini de Belâm’ın omuzuna basmış, böylece gücünü pekiştirmiş biriydi. Düzenli orduları vardı. Allah’ı inkâr ettiği gibi bunun da ötesinde kendi Rabliğini, kendi tanrılığını iddia edip insanları ken-disine kulluğa zorlayarak onlara zulmeden bir tâğuttu. Halkını gruplara ayırarak onları köleleştirmiş bir zalim tâğuttu. Bu tâğutluk tavırlarıyla Firavun kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsemiş ve onların düşüncelerine, inanışlarına ve değer yargılarına ipotekler koymuştu. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz! diyerek onları kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsemişti. Sizler beni dinlemek zorundasınız! Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız! Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi? Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek istiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak istiyorsanız, e-ğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent ol-mak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davranmadan, şunları şunları yapmadan bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu Müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden onların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? İşte günümüz tâğutlarının belki seleflerinin, akıl hocalarının, hem de belki tarihte en güçlülerinin, en zalimlerinin ayağına gönderiyordu Rabbimiz şerefli elçisini. Tamam Firavun güçlüydü, azgındı, önüne geleni ezecek bir saltanata ve orduya sahipti ama ona giden de peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Şunu demek isti-yoruz: Biz de gideceğiz Firavunlara. Biz de gideceğiz çağdaş Firavunlara. Ama bizim zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse biz de, bize denk Firavunlara gideceğiz, gitmek zo-rundayız. “Şerefsizin teki ya bu adam! O dinsizin ayağına mı gideceğiz?” demeyelim! Şu anda bizim gitmek zorunda olduklarımızdan çok daha şerefsiz birine, bizden çok daha şerefli birini göndermişse Allah, öyleyse biz de gideceğiz, başka çaremiz yoktur. Gideceğiz ve diyeceğiz ki, “ben Allah’ın elçisiyim! Ben sana bunları Allah’ın elçisi, Allah’ın sözcüsü olarak söylüyorum. Âlemlerin Rabbi olan, âlemlere hakim olan Allah beni sana gönderdi.” Dediğimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşalım. “Bunlar benden değil, bu benim planım programım değil, bu benim tüzüğüm, benim programım değil, bunlar benim fikrim değil, bunlar Allah’tandır” diyerek gidelim. Yani Allah’ın âyetleriyle gidelim. Allah’ın kitabıyla gidelim. Allah’ın sözcüsü olarak gidelim ve isteyelim ki İsrailoğullarını bize bıraksın Firavunlar. Yani Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul-köle durumu-na düşürülmüşlerse, onları özgürlüğe çağıralım. Köleleştirilmiş insanları özgürlüğe, Allah’a kulluğa çağırırken, köleleştirenleri de hakka, hakikate çağıralım. Çünkü biz biliyoruz ki Hz. Mûsâ’ya karşı gelen sadece Firavun ve Firavun oğulları değildi. Hatta Firavun oğullarından daha çok peygamberi uğraştıranlar İsrailoğullarıydı. Firavun sisteminin köleleştirdiği Müslümanlardı. Halbuki Hz. Mûsâ onları kurtarmak için gelmişti. “Yahu siz köle değilsiniz! Siz parya değilsiniz! Siz Firavunların değil Allah’ın kullarısınız! Sizin alın terlerinizi Firavun oğulları istismar ediyor! Eğitmek üzere evlerinizden kopardığı çocuklarınızı öldürüyor! Ka-dınlarınızın Rahîmlerini yoklatıp onları hayasızlaştırıyor bu Firavun! Gelin beni dinleyin! Sizi bu çirkef hayattan kurtarmak üzere Allah beni size gönderdi!” diyen peygambere karşı: “Var git başımızdan ey Mûsâ! Biz hayatımızdan memnunuz! Bizler köle olarak yaratılmışız! Bizler Allah’ın ayaklarından, Firavun oğulları da Allah’ın gövdesinden ya-ratılmışlardır. Ayak elbette gövdeyi üzerinde taşımak zorundadır. Köleler elbette efendilerini omuzlarında taşımak zorundadırlar!” diyerek kendilerini kurtarmak için çırpınan peygamberi çok uğraştırdılar, çok yordular. Şimdi de kendilerini uyarmaya çalışan Müslümanları kâfirlerden çok Müslümanlığının farkında olmayan köle ruhlu Müslümanların uğraştırdığını görüyoruz. Dün Firavunoğulları İsrailoğullarına zulmediyordu. Bugün İsrail oğulları Firavunoğullarının yerini almış İsmailoğullarına zulmediyor. Müslümanlara zulmediyorlar. Sanki bu günkü İsmailoğulları, yani yeryüzündeki Müslümanlar dünkü kendilerine zulmeden Firavun oğullarının torunuymuş da dedelerinin intikamını alıyorlarmış gibi. Müslümanlardan intikam alıyorlar Yahudiler. Halbuki dün kendilerine zulme-den Firavunoğullarının torunu bugünkü batıdır. Yahudiler eğer bugün birilerinden intikam alacaklarsa Hıristiyan batıdan intikam almalılar. Çünkü günün Firavunoğullarının torunları bâtılılardır. Hal böyleyken gariptir ki Müslümanlardan intikam almaya çalışıyorlar. Kâfir mantığı böyledir işte. Devamlı ters çalışır. Hz. Mûsâ (a.s) Allah’tan emir alır almaz hemen Firavuna gitti ve bakın şöyle diyordu Firavun’a: “Ey Firavun! İster misin gel temizleyeyim seni!! Tezkiye edeyim seni!! İster misin temizlenmeye giden yolu, Rabbe giden, kulluğa giden yolu göstereyim mi sana!” Şu anda Hz. Mûsâ Firavun’un karşısında ve direk konuya giriyor Allah’ın peygamberi. Yani böyle lafı dolandırmıyor. “Bak ey Firavun! Biraz düşünsen! Bak hanımın var, Hâmân’ın var, Karun’un var, Belâm’ın var. Bak ağaçlar, bağlar, bahçeler. Bak Nil nehri, Fırat nehri. Gel şöyle bir köprü yapalım! Bir baraj kuralım! Sanayileşelim! Ülkenin her bir yerinde fabrika bacaları yükselsin! dedikten sonra gel iman et! Ey Firavun” diye dolambaçlı yollardan gitmiyor da direk imandan, te-zekkiden, tezkiyeden başlıyor. “Var mısın gel seni tezkiye edelim! Gel seni küfürden, şirkten, tâğutluk’tan kurtaralım! Firavunluğunu, Firavunlaşmanı bitirelim senin! Gel senin Firavunluğuna bir son verelim!” Tezkiye, Firavunluğa son verip Allah’a kulluğu gerçekleştirmenin adıdır. Hayat programını Allah’a danışmadan, hayatı Allah’a sormadan yaşamaktan vazgeçip, vahiyle diyalog kurmanın adıdır tezkiye. Kitap ve sünnet rehberliğinde bir hayat yaşamaya yönelmektir tez-kiye. Ey Firavun istersen temizleyeyim seni! Temizlenelim gel! Seni tezkiyeye, temizlenip arınmaya götüreyim mi? Sana tezkiye yolunu göstereyim mi? İstersen gel senin yolunu Rabbine çıkarayım! Sana Rabbe, temizlenmeye giden yolu göstereyim! demişti. İşte tezekkî bu-dur. İşte tezkiye, arınma budur. Rabbe giden yola girmek, Rabbe kul-luk yoluna girmek, Rabbin koruması altına girmek ve Rabbin istediği hayata talip olmak. İşte tezkiye budur. Değilse işte nefis tezkiyesi için bir kenara çekileceksin, eline tesbihi alacaksın, şunları şunları yapacaksın vs, vs. Hayır, tezkiye bu değildir. Allah’ın dediklerini yapacaktır kişi, ancak o zaman tezkiye olur. Allah’ın dediği gibi vahiyle tanışacak, tanıştıkça hem niyetlerini, hem düşüncelerini, hem bakışlarını hem de amellerini bu tanıştığı vahiy doğrultusunda temizleyecektir. İşte o zaman tüm hayatı vahiyle yıkanmış ve temizlenmiş olacaktır. Seni Rabbine ileteyim. Seni Rabbini bilmeye ileteyim. Sana Rabbini tanıtayım da ondan korkasın, haşyet duyasın. Rabbi bildiren peygamberdir. Rabbi tanıtan peygamberdir. Rabb, Rabbin kitabı ve peygamberiyle bilinir. Ve unutmayalım ki Rabbi bilmeyen O’na karşı saygı duymasını da bilemez. Rabbi tanımayan, O’na O’nun istediği kulluğu da yapamaz. Rabbi tanımayan bir insanın arınması, temizlenmesi de mümkün değildir. Yani Kitap ve sünnet bilgisinden mahrum olan birisinin arınması, temizlenmesi, tezkiyesi mümkün değildir. O halde tezkiye, Rabbi bilmeye bağlıdır. Rabbi bilmenin yolu da Kitap ve sünnetten geçer. O halde tezkiye Kitap ve sünneti tanımak demektir. Kitap ve sünneti tanımayan birinin nefsini tezkiye iddiası da boştur. Kim ki Kitap ve peygamberin ortaya koyduğu tezkiye yolunun dışında bir tezkiye öneriyor, kesinlikle bilelim ki, o, onun hevâ ve hevesinden başka bir şey değildir. Hz. Mûsâ Firavun’u Rabbi bilmeye ve böylece arınmaya, temizlenmeye çağırdı. Sonra da işte bunu gerçekleştirmek üzere ona Allah’ın âyetlerini gösterdi:
15-19. “Ey Muhammed! Mûsâ’nın başından geçen olay sana geldi mi? Tuva’da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti: “Firavun’a git; doğrusu o azmıştır. Ona de ki: “Arınmağa niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki O’na saygı duyup korkasın.” Peygamberim sana Mûsâ’nın haberi geldi mi? Tabii bu soru, cevap isteyen bir soru değildir. Allah sözü insan sözü gibi anlaşılmamalıdır. Dinle bak onu sana ben anlatayım! demektir bunun mânâsı. Bu vahyin bir parçasıdır. Kur’an okurken bunun Allah sözü olduğunu unutmadan okumak zorundayız. Öyle değil mi? Soran kim? Allah. Yani ilim kendisinden olan, ilmin kaynağı olan, ezelin ve ebedin bilgisini bilen Allah. Sorulan kim? Yine Kur’an’ın beyanıyla cahilin cahili olan insan. Öyleyse bu bir soru değildir. Cevap isteyen bir soru değildir. Peki nedir bu? Bu şu demektir: Bak dinle onu sana ben söyleyeceğim! Allah’ın Resûlü önceleri bunu bilememişti de Allah’ın uyarısına sebep olacak bir takım tavırlarda bulunmuştu. Burada Rabbimiz Hz. Mûsâ ve Firavunla alâkalı, İsrail oğullarıyla alâkalı tarihten bir örnek verecek. Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapan bir Allah elçisinden, bir de tamamen zıddını örnekleyen Firavun’dan örnek verecek. Kur’an ne Hz. Mûsâ’yı ne de Firavun’u anlatmak için gelmemiştir. Kur’an bize kulluğu anlatmak için gelmiştir. Kur’an bu tarihî ör-nekleri gündeme getirirken benim kulluğuma örnek olsun diye gündeme getirir. Eğer çok kısa bir özetleme yapacak olursak, Kur’an bize üç şey anlatır: 1. Kur’an bize kulluğu anlatır. Âbid ve Mâbudu tanıtır. Yani ki-me kul olacağız? Kimin kulu olacağız? Kur’an önce bunu anlatır. Allah’a kul olacağız, tamam anladık da bu Allah kim? Nasıl bir Allah’tır bu kendisine kulluk yapacağımız Allah? Sıfatları, esmâsı, özellikleri nedir? İşte Kur’an bize bunu anlatır. Çünkü esmâsıyla, sıfatlarıyla bi-linmeyen bir Allah’a kulluk yapılamaz. 2. Buna kabulüm diyen, böyle bir Allah’a inandım diyen kişiye mü’min denir. Peki şimdi bu mü’min böylece kabullenip inandığı Allah’a kulluk yapacak. Acaba bu Allah kendisine nasıl bir kulluk ister? Nelerden razıdır? Nelerden razı değildir? İşte Kur’an ubûdiyet dediği-miz bu konuyu anlatır. Bu ubûdiyet konusunu da Rabbimiz iki merhalede anlatır: a. Kur’an’da bizzat kulluk emirlerini, kulluk icaplarını anlatarak. b. Kur’an’da örnek kullar sergileyerek, şekilde görüldüğü gibi buyurarak. Kur’an’da direk kulluk icapları ortaya konulmuş. Meselâ namaz kılın! Oruç tutun! Zekât verin! Haccedin! İçki içmeyin! Zina etmeyin! Cihad edin! gibi bizzat kulluk icapları anlatıldığı gibi bir de kulluk örnekleri anlatılmış. Meselâ İblisle mücadelede, tevbede, dönüşte Adem (a.s) gibi olun, Tâğutla mücadelede Hz. Mûsâ gibi davranın, kadın karşısında Yusuf (a.s) gibi, cinsel sapıklık karşısında Lût (a.s) gibi, ekonomik bozukluklar karşısında Salih (a.s) gibi, salihlerin putlaştırılması karşısında Nuh (a.s) gibi davranın diye bize kulluk örnekleri sunulmuştur. 3. Kur’an bize âhireti anlatır. Rabbimiz bize hem birinci konuyu hem de ikinci konuyu anlatırken tabiri caizse dekor olarak âhireti, âhiretteki hesap ve kitabı kullanır. Kendisine kulluk yapmamız gereken Allah anlatılırken eğer böyle bir Allah’a kulluk yaparsanız sonunda size cennet var, değilse cehennem sizi beklemektedir diye cennet ve cehennem arz edilir. Eğer örnek kullar, kullukta örnekler olarak si-ze arz edilen peygamberleri örnek olarak kabullenir ve onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya çalışırsanız karşılığında size cennet var, aksini yaparsanız cehennem sizi beklemektedir buyurularak sürekli dekor değiştirilmektedir. Zaten âhiret gündeme getirilmedikçe, cennet ve cehennem dekor olarak gündeme getirilmedikçe namaz, oruç anlatılamaz, kulluk anlatılamaz, din anlatılamaz. Meselâ bir adamın elinde bir kağıt olsa ve adam bunu yırtmaya teşebbüs ederken: “Dur! Yapma! Sakın yırtma onu! Eğer yırtarsan beş milyar kaybedeceksin!” dense ne yapar adam? Beş milyarı duyunca şöyle bir irkilir değil mi adam? İşte bir ameli icra ederken, ya da bir amelden geri dururken adam sonunda neyi kazandığını, neyi kaybettiğini bilmeli ki onu icra edebilsin. Bakın işte burada da bir tâğutluk örneği ve onun karşısında bir mücadele ve kulluk örneği anlatılacak. Bir örnek kul gündeme getirilecek: “Hatırlayın, hani Rabbin mukaddes Tuva’da Hz. Mûsâ’ya şöyle demişti:” “Ey Peygamberim Mûsâ Firavun’a git! Zira o tuğyan içindedir, Tâğutluk yapmaktadır.” Ey Peygamberim Firavun’a git! Çünkü o azmıştır, tağâ yapmıştır. Tağâ, tuğyan, tâğutluk Firavunluktur. Firavu-n’un özelliğidir. Allah karşısında varlık iddiasında bulunmaktır. Sen varsan ben de varım! demektir. Veya Allah karşısında bilgi iddiasında bulunmaktır. Ne yani! Sen bilirsen ben de bilirim! Benim de aklım var! Benim de bilgim ve keyfim var! Sen bir hayat programı göndermişsen de benim de bir programım var! Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi ben de bilirim! Nasıl giyineceğimi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımı, çocuklarımı nasıl eğiteceğimi, nasıl bir hukuk yapacağımı, na-sıl bir hayat yaşayacağımı, ne yiyip ne içeceğimi ben de bilirim! Benim senin hayat programına ihtiyacım yoktur! Senin kitabına ve peygamberine ihtiyacım yoktur! tavrına tâğutluk, ya da Firavunluk denir. Hayat programını Allah’a danışmadan, peygamberine sormadan yaşamak. Allah’ın kitabına ve peygamberin Sünnetine karşı ilgisiz, ey-vallahsız yaşamak. İşte Firavun böyle bir tâğuttu. Firavun’a git ey Mûsâ, çünkü o tâğutlaşmıştır. Kur’an-ı Kerîm-de en çok ismi geçen peygamber Hz. Mûsâ’dır. Toplum da, onun top-lumu olan İsrailoğullarıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz topluma çok benzediği için bu konuyu çok iyi tanımak zorundayız. Rabbimiz peygamberini Firavun ve toplumuna gönderiyor. Peki Hz. Mûsâ ne yaptı bu emir karşısında? Allah’ın peygamberi itiraz edecek değildi tabii bu emir karşısında. “Ya Rabbi iyi ama pek erken oldu! Şu anda hazırlıksızım! Vaktim yok! İmkânlarım el vermiyor! Şöyle biraz bir derlenip toparlansam! Bir hazırlık filan yapsam!” diyecek değildi bizim gibi. Veya “ya Rabbi! Bu nasıl iş böyle? Benim gibi şerefli birini onun gibi şerefsiz birinin ayağına mı gönderiyorsun? O kaç paralık adam ki böyle bir şerefsizin ayağına beni gönderiyorsun? O benim ayağıma gelmeli değil mi?” filan diyecek değildi bizim gibi elbette. Zira bunu ona emreden Rabbi Azîz ve Rahîm olandı. Karşı ge-linmez, itiraz edilmez bir Rabb idi O. Veya şimdi bizim dediğimiz gibi “tamam! Gidelim! Anladık da ama Ya Rabbi o bir haindir! O bir sarhoştur! Dinsizin, imansızın tekidir o! Kesin biliyorum ki dinlemez beni! Beni dinlemeyeceği kesin olan bir hainin ayağına neden gideyim?” demiyor. Allah git diyorsa gidecekti. Başka çaresi yoktu. Firavun’a gitmek, Firavun gibilere gitmek... Firavun gerçekten güçlüydü. Yani o günün toplumuna göre çok güçlü idi. Ayağının birini Karun’a, diğerini de Belâm’ın omuzuna basmış, böylece gücünü pekiştirmiş biriydi. Düzenli orduları vardı. Allah’ı inkâr ettiği gibi bunun da ötesinde kendi Rabliğini, kendi tanrılığını iddia edip insanları ken-disine kulluğa zorlayarak onlara zulmeden bir tâğuttu. Halkını gruplara ayırarak onları köleleştirmiş bir zalim tâğuttu. Bu tâğutluk tavırlarıyla Firavun kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsemiş ve onların düşüncelerine, inanışlarına ve değer yargılarına ipotekler koymuştu. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz! diyerek onları kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsemişti. Sizler beni dinlemek zorundasınız! Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız! Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi? Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek istiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak istiyorsanız, e-ğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent ol-mak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davranmadan, şunları şunları yapmadan bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu Müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden onların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? İşte günümüz tâğutlarının belki seleflerinin, akıl hocalarının, hem de belki tarihte en güçlülerinin, en zalimlerinin ayağına gönderiyordu Rabbimiz şerefli elçisini. Tamam Firavun güçlüydü, azgındı, önüne geleni ezecek bir saltanata ve orduya sahipti ama ona giden de peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Şunu demek isti-yoruz: Biz de gideceğiz Firavunlara. Biz de gideceğiz çağdaş Firavunlara. Ama bizim zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse biz de, bize denk Firavunlara gideceğiz, gitmek zo-rundayız. “Şerefsizin teki ya bu adam! O dinsizin ayağına mı gideceğiz?” demeyelim! Şu anda bizim gitmek zorunda olduklarımızdan çok daha şerefsiz birine, bizden çok daha şerefli birini göndermişse Allah, öyleyse biz de gideceğiz, başka çaremiz yoktur. Gideceğiz ve diyeceğiz ki, “ben Allah’ın elçisiyim! Ben sana bunları Allah’ın elçisi, Allah’ın sözcüsü olarak söylüyorum. Âlemlerin Rabbi olan, âlemlere hakim olan Allah beni sana gönderdi.” Dediğimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşalım. “Bunlar benden değil, bu benim planım programım değil, bu benim tüzüğüm, benim programım değil, bunlar benim fikrim değil, bunlar Allah’tandır” diyerek gidelim. Yani Allah’ın âyetleriyle gidelim. Allah’ın kitabıyla gidelim. Allah’ın sözcüsü olarak gidelim ve isteyelim ki İsrailoğullarını bize bıraksın Firavunlar. Yani Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul-köle durumu-na düşürülmüşlerse, onları özgürlüğe çağıralım. Köleleştirilmiş insanları özgürlüğe, Allah’a kulluğa çağırırken, köleleştirenleri de hakka, hakikate çağıralım. Çünkü biz biliyoruz ki Hz. Mûsâ’ya karşı gelen sadece Firavun ve Firavun oğulları değildi. Hatta Firavun oğullarından daha çok peygamberi uğraştıranlar İsrailoğullarıydı. Firavun sisteminin köleleştirdiği Müslümanlardı. Halbuki Hz. Mûsâ onları kurtarmak için gelmişti. “Yahu siz köle değilsiniz! Siz parya değilsiniz! Siz Firavunların değil Allah’ın kullarısınız! Sizin alın terlerinizi Firavun oğulları istismar ediyor! Eğitmek üzere evlerinizden kopardığı çocuklarınızı öldürüyor! Ka-dınlarınızın Rahîmlerini yoklatıp onları hayasızlaştırıyor bu Firavun! Gelin beni dinleyin! Sizi bu çirkef hayattan kurtarmak üzere Allah beni size gönderdi!” diyen peygambere karşı: “Var git başımızdan ey Mûsâ! Biz hayatımızdan memnunuz! Bizler köle olarak yaratılmışız! Bizler Allah’ın ayaklarından, Firavun oğulları da Allah’ın gövdesinden ya-ratılmışlardır. Ayak elbette gövdeyi üzerinde taşımak zorundadır. Köleler elbette efendilerini omuzlarında taşımak zorundadırlar!” diyerek kendilerini kurtarmak için çırpınan peygamberi çok uğraştırdılar, çok yordular. Şimdi de kendilerini uyarmaya çalışan Müslümanları kâfirlerden çok Müslümanlığının farkında olmayan köle ruhlu Müslümanların uğraştırdığını görüyoruz. Dün Firavunoğulları İsrailoğullarına zulmediyordu. Bugün İsrail oğulları Firavunoğullarının yerini almış İsmailoğullarına zulmediyor. Müslümanlara zulmediyorlar. Sanki bu günkü İsmailoğulları, yani yeryüzündeki Müslümanlar dünkü kendilerine zulmeden Firavun oğullarının torunuymuş da dedelerinin intikamını alıyorlarmış gibi. Müslümanlardan intikam alıyorlar Yahudiler. Halbuki dün kendilerine zulme-den Firavunoğullarının torunu bugünkü batıdır. Yahudiler eğer bugün birilerinden intikam alacaklarsa Hıristiyan batıdan intikam almalılar. Çünkü günün Firavunoğullarının torunları bâtılılardır. Hal böyleyken gariptir ki Müslümanlardan intikam almaya çalışıyorlar. Kâfir mantığı böyledir işte. Devamlı ters çalışır. Hz. Mûsâ (a.s) Allah’tan emir alır almaz hemen Firavuna gitti ve bakın şöyle diyordu Firavun’a: “Ey Firavun! İster misin gel temizleyeyim seni!! Tezkiye edeyim seni!! İster misin temizlenmeye giden yolu, Rabbe giden, kulluğa giden yolu göstereyim mi sana!” Şu anda Hz. Mûsâ Firavun’un karşısında ve direk konuya giriyor Allah’ın peygamberi. Yani böyle lafı dolandırmıyor. “Bak ey Firavun! Biraz düşünsen! Bak hanımın var, Hâmân’ın var, Karun’un var, Belâm’ın var. Bak ağaçlar, bağlar, bahçeler. Bak Nil nehri, Fırat nehri. Gel şöyle bir köprü yapalım! Bir baraj kuralım! Sanayileşelim! Ülkenin her bir yerinde fabrika bacaları yükselsin! dedikten sonra gel iman et! Ey Firavun” diye dolambaçlı yollardan gitmiyor da direk imandan, te-zekkiden, tezkiyeden başlıyor. “Var mısın gel seni tezkiye edelim! Gel seni küfürden, şirkten, tâğutluk’tan kurtaralım! Firavunluğunu, Firavunlaşmanı bitirelim senin! Gel senin Firavunluğuna bir son verelim!” Tezkiye, Firavunluğa son verip Allah’a kulluğu gerçekleştirmenin adıdır. Hayat programını Allah’a danışmadan, hayatı Allah’a sormadan yaşamaktan vazgeçip, vahiyle diyalog kurmanın adıdır tezkiye. Kitap ve sünnet rehberliğinde bir hayat yaşamaya yönelmektir tez-kiye. Ey Firavun istersen temizleyeyim seni! Temizlenelim gel! Seni tezkiyeye, temizlenip arınmaya götüreyim mi? Sana tezkiye yolunu göstereyim mi? İstersen gel senin yolunu Rabbine çıkarayım! Sana Rabbe, temizlenmeye giden yolu göstereyim! demişti. İşte tezekkî bu-dur. İşte tezkiye, arınma budur. Rabbe giden yola girmek, Rabbe kul-luk yoluna girmek, Rabbin koruması altına girmek ve Rabbin istediği hayata talip olmak. İşte tezkiye budur. Değilse işte nefis tezkiyesi için bir kenara çekileceksin, eline tesbihi alacaksın, şunları şunları yapacaksın vs, vs. Hayır, tezkiye bu değildir. Allah’ın dediklerini yapacaktır kişi, ancak o zaman tezkiye olur. Allah’ın dediği gibi vahiyle tanışacak, tanıştıkça hem niyetlerini, hem düşüncelerini, hem bakışlarını hem de amellerini bu tanıştığı vahiy doğrultusunda temizleyecektir. İşte o zaman tüm hayatı vahiyle yıkanmış ve temizlenmiş olacaktır. Seni Rabbine ileteyim. Seni Rabbini bilmeye ileteyim. Sana Rabbini tanıtayım da ondan korkasın, haşyet duyasın. Rabbi bildiren peygamberdir. Rabbi tanıtan peygamberdir. Rabb, Rabbin kitabı ve peygamberiyle bilinir. Ve unutmayalım ki Rabbi bilmeyen O’na karşı saygı duymasını da bilemez. Rabbi tanımayan, O’na O’nun istediği kulluğu da yapamaz. Rabbi tanımayan bir insanın arınması, temizlenmesi de mümkün değildir. Yani Kitap ve sünnet bilgisinden mahrum olan birisinin arınması, temizlenmesi, tezkiyesi mümkün değildir. O halde tezkiye, Rabbi bilmeye bağlıdır. Rabbi bilmenin yolu da Kitap ve sünnetten geçer. O halde tezkiye Kitap ve sünneti tanımak demektir. Kitap ve sünneti tanımayan birinin nefsini tezkiye iddiası da boştur. Kim ki Kitap ve peygamberin ortaya koyduğu tezkiye yolunun dışında bir tezkiye öneriyor, kesinlikle bilelim ki, o, onun hevâ ve hevesinden başka bir şey değildir. Hz. Mûsâ Firavun’u Rabbi bilmeye ve böylece arınmaya, temizlenmeye çağırdı. Sonra da işte bunu gerçekleştirmek üzere ona Allah’ın âyetlerini gösterdi:
15-19. “Ey Muhammed! Mûsâ’nın başından geçen olay sana geldi mi? Tuva’da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti: “Firavun’a git; doğrusu o azmıştır. Ona de ki: “Arınmağa niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki O’na saygı duyup korkasın.” Peygamberim sana Mûsâ’nın haberi geldi mi? Tabii bu soru, cevap isteyen bir soru değildir. Allah sözü insan sözü gibi anlaşılmamalıdır. Dinle bak onu sana ben anlatayım! demektir bunun mânâsı. Bu vahyin bir parçasıdır. Kur’an okurken bunun Allah sözü olduğunu unutmadan okumak zorundayız. Öyle değil mi? Soran kim? Allah. Yani ilim kendisinden olan, ilmin kaynağı olan, ezelin ve ebedin bilgisini bilen Allah. Sorulan kim? Yine Kur’an’ın beyanıyla cahilin cahili olan insan. Öyleyse bu bir soru değildir. Cevap isteyen bir soru değildir. Peki nedir bu? Bu şu demektir: Bak dinle onu sana ben söyleyeceğim! Allah’ın Resûlü önceleri bunu bilememişti de Allah’ın uyarısına sebep olacak bir takım tavırlarda bulunmuştu. Burada Rabbimiz Hz. Mûsâ ve Firavunla alâkalı, İsrail oğullarıyla alâkalı tarihten bir örnek verecek. Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapan bir Allah elçisinden, bir de tamamen zıddını örnekleyen Firavun’dan örnek verecek. Kur’an ne Hz. Mûsâ’yı ne de Firavun’u anlatmak için gelmemiştir. Kur’an bize kulluğu anlatmak için gelmiştir. Kur’an bu tarihî ör-nekleri gündeme getirirken benim kulluğuma örnek olsun diye gündeme getirir. Eğer çok kısa bir özetleme yapacak olursak, Kur’an bize üç şey anlatır: 1. Kur’an bize kulluğu anlatır. Âbid ve Mâbudu tanıtır. Yani ki-me kul olacağız? Kimin kulu olacağız? Kur’an önce bunu anlatır. Allah’a kul olacağız, tamam anladık da bu Allah kim? Nasıl bir Allah’tır bu kendisine kulluk yapacağımız Allah? Sıfatları, esmâsı, özellikleri nedir? İşte Kur’an bize bunu anlatır. Çünkü esmâsıyla, sıfatlarıyla bi-linmeyen bir Allah’a kulluk yapılamaz. 2. Buna kabulüm diyen, böyle bir Allah’a inandım diyen kişiye mü’min denir. Peki şimdi bu mü’min böylece kabullenip inandığı Allah’a kulluk yapacak. Acaba bu Allah kendisine nasıl bir kulluk ister? Nelerden razıdır? Nelerden razı değildir? İşte Kur’an ubûdiyet dediği-miz bu konuyu anlatır. Bu ubûdiyet konusunu da Rabbimiz iki merhalede anlatır: a. Kur’an’da bizzat kulluk emirlerini, kulluk icaplarını anlatarak. b. Kur’an’da örnek kullar sergileyerek, şekilde görüldüğü gibi buyurarak. Kur’an’da direk kulluk icapları ortaya konulmuş. Meselâ namaz kılın! Oruç tutun! Zekât verin! Haccedin! İçki içmeyin! Zina etmeyin! Cihad edin! gibi bizzat kulluk icapları anlatıldığı gibi bir de kulluk örnekleri anlatılmış. Meselâ İblisle mücadelede, tevbede, dönüşte Adem (a.s) gibi olun, Tâğutla mücadelede Hz. Mûsâ gibi davranın, kadın karşısında Yusuf (a.s) gibi, cinsel sapıklık karşısında Lût (a.s) gibi, ekonomik bozukluklar karşısında Salih (a.s) gibi, salihlerin putlaştırılması karşısında Nuh (a.s) gibi davranın diye bize kulluk örnekleri sunulmuştur. 3. Kur’an bize âhireti anlatır. Rabbimiz bize hem birinci konuyu hem de ikinci konuyu anlatırken tabiri caizse dekor olarak âhireti, âhiretteki hesap ve kitabı kullanır. Kendisine kulluk yapmamız gereken Allah anlatılırken eğer böyle bir Allah’a kulluk yaparsanız sonunda size cennet var, değilse cehennem sizi beklemektedir diye cennet ve cehennem arz edilir. Eğer örnek kullar, kullukta örnekler olarak si-ze arz edilen peygamberleri örnek olarak kabullenir ve onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya çalışırsanız karşılığında size cennet var, aksini yaparsanız cehennem sizi beklemektedir buyurularak sürekli dekor değiştirilmektedir. Zaten âhiret gündeme getirilmedikçe, cennet ve cehennem dekor olarak gündeme getirilmedikçe namaz, oruç anlatılamaz, kulluk anlatılamaz, din anlatılamaz. Meselâ bir adamın elinde bir kağıt olsa ve adam bunu yırtmaya teşebbüs ederken: “Dur! Yapma! Sakın yırtma onu! Eğer yırtarsan beş milyar kaybedeceksin!” dense ne yapar adam? Beş milyarı duyunca şöyle bir irkilir değil mi adam? İşte bir ameli icra ederken, ya da bir amelden geri dururken adam sonunda neyi kazandığını, neyi kaybettiğini bilmeli ki onu icra edebilsin. Bakın işte burada da bir tâğutluk örneği ve onun karşısında bir mücadele ve kulluk örneği anlatılacak. Bir örnek kul gündeme getirilecek: “Hatırlayın, hani Rabbin mukaddes Tuva’da Hz. Mûsâ’ya şöyle demişti:” “Ey Peygamberim Mûsâ Firavun’a git! Zira o tuğyan içindedir, Tâğutluk yapmaktadır.” Ey Peygamberim Firavun’a git! Çünkü o azmıştır, tağâ yapmıştır. Tağâ, tuğyan, tâğutluk Firavunluktur. Firavu-n’un özelliğidir. Allah karşısında varlık iddiasında bulunmaktır. Sen varsan ben de varım! demektir. Veya Allah karşısında bilgi iddiasında bulunmaktır. Ne yani! Sen bilirsen ben de bilirim! Benim de aklım var! Benim de bilgim ve keyfim var! Sen bir hayat programı göndermişsen de benim de bir programım var! Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi ben de bilirim! Nasıl giyineceğimi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımı, çocuklarımı nasıl eğiteceğimi, nasıl bir hukuk yapacağımı, na-sıl bir hayat yaşayacağımı, ne yiyip ne içeceğimi ben de bilirim! Benim senin hayat programına ihtiyacım yoktur! Senin kitabına ve peygamberine ihtiyacım yoktur! tavrına tâğutluk, ya da Firavunluk denir. Hayat programını Allah’a danışmadan, peygamberine sormadan yaşamak. Allah’ın kitabına ve peygamberin Sünnetine karşı ilgisiz, ey-vallahsız yaşamak. İşte Firavun böyle bir tâğuttu. Firavun’a git ey Mûsâ, çünkü o tâğutlaşmıştır. Kur’an-ı Kerîm-de en çok ismi geçen peygamber Hz. Mûsâ’dır. Toplum da, onun top-lumu olan İsrailoğullarıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz topluma çok benzediği için bu konuyu çok iyi tanımak zorundayız. Rabbimiz peygamberini Firavun ve toplumuna gönderiyor. Peki Hz. Mûsâ ne yaptı bu emir karşısında? Allah’ın peygamberi itiraz edecek değildi tabii bu emir karşısında. “Ya Rabbi iyi ama pek erken oldu! Şu anda hazırlıksızım! Vaktim yok! İmkânlarım el vermiyor! Şöyle biraz bir derlenip toparlansam! Bir hazırlık filan yapsam!” diyecek değildi bizim gibi. Veya “ya Rabbi! Bu nasıl iş böyle? Benim gibi şerefli birini onun gibi şerefsiz birinin ayağına mı gönderiyorsun? O kaç paralık adam ki böyle bir şerefsizin ayağına beni gönderiyorsun? O benim ayağıma gelmeli değil mi?” filan diyecek değildi bizim gibi elbette. Zira bunu ona emreden Rabbi Azîz ve Rahîm olandı. Karşı ge-linmez, itiraz edilmez bir Rabb idi O. Veya şimdi bizim dediğimiz gibi “tamam! Gidelim! Anladık da ama Ya Rabbi o bir haindir! O bir sarhoştur! Dinsizin, imansızın tekidir o! Kesin biliyorum ki dinlemez beni! Beni dinlemeyeceği kesin olan bir hainin ayağına neden gideyim?” demiyor. Allah git diyorsa gidecekti. Başka çaresi yoktu. Firavun’a gitmek, Firavun gibilere gitmek... Firavun gerçekten güçlüydü. Yani o günün toplumuna göre çok güçlü idi. Ayağının birini Karun’a, diğerini de Belâm’ın omuzuna basmış, böylece gücünü pekiştirmiş biriydi. Düzenli orduları vardı. Allah’ı inkâr ettiği gibi bunun da ötesinde kendi Rabliğini, kendi tanrılığını iddia edip insanları ken-disine kulluğa zorlayarak onlara zulmeden bir tâğuttu. Halkını gruplara ayırarak onları köleleştirmiş bir zalim tâğuttu. Bu tâğutluk tavırlarıyla Firavun kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsemiş ve onların düşüncelerine, inanışlarına ve değer yargılarına ipotekler koymuştu. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz! diyerek onları kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsemişti. Sizler beni dinlemek zorundasınız! Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız! Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi? Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek istiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak istiyorsanız, e-ğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent ol-mak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davranmadan, şunları şunları yapmadan bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu Müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden onların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? İşte günümüz tâğutlarının belki seleflerinin, akıl hocalarının, hem de belki tarihte en güçlülerinin, en zalimlerinin ayağına gönderiyordu Rabbimiz şerefli elçisini. Tamam Firavun güçlüydü, azgındı, önüne geleni ezecek bir saltanata ve orduya sahipti ama ona giden de peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Şunu demek isti-yoruz: Biz de gideceğiz Firavunlara. Biz de gideceğiz çağdaş Firavunlara. Ama bizim zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse biz de, bize denk Firavunlara gideceğiz, gitmek zo-rundayız. “Şerefsizin teki ya bu adam! O dinsizin ayağına mı gideceğiz?” demeyelim! Şu anda bizim gitmek zorunda olduklarımızdan çok daha şerefsiz birine, bizden çok daha şerefli birini göndermişse Allah, öyleyse biz de gideceğiz, başka çaremiz yoktur. Gideceğiz ve diyeceğiz ki, “ben Allah’ın elçisiyim! Ben sana bunları Allah’ın elçisi, Allah’ın sözcüsü olarak söylüyorum. Âlemlerin Rabbi olan, âlemlere hakim olan Allah beni sana gönderdi.” Dediğimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşalım. “Bunlar benden değil, bu benim planım programım değil, bu benim tüzüğüm, benim programım değil, bunlar benim fikrim değil, bunlar Allah’tandır” diyerek gidelim. Yani Allah’ın âyetleriyle gidelim. Allah’ın kitabıyla gidelim. Allah’ın sözcüsü olarak gidelim ve isteyelim ki İsrailoğullarını bize bıraksın Firavunlar. Yani Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul-köle durumu-na düşürülmüşlerse, onları özgürlüğe çağıralım. Köleleştirilmiş insanları özgürlüğe, Allah’a kulluğa çağırırken, köleleştirenleri de hakka, hakikate çağıralım. Çünkü biz biliyoruz ki Hz. Mûsâ’ya karşı gelen sadece Firavun ve Firavun oğulları değildi. Hatta Firavun oğullarından daha çok peygamberi uğraştıranlar İsrailoğullarıydı. Firavun sisteminin köleleştirdiği Müslümanlardı. Halbuki Hz. Mûsâ onları kurtarmak için gelmişti. “Yahu siz köle değilsiniz! Siz parya değilsiniz! Siz Firavunların değil Allah’ın kullarısınız! Sizin alın terlerinizi Firavun oğulları istismar ediyor! Eğitmek üzere evlerinizden kopardığı çocuklarınızı öldürüyor! Ka-dınlarınızın Rahîmlerini yoklatıp onları hayasızlaştırıyor bu Firavun! Gelin beni dinleyin! Sizi bu çirkef hayattan kurtarmak üzere Allah beni size gönderdi!” diyen peygambere karşı: “Var git başımızdan ey Mûsâ! Biz hayatımızdan memnunuz! Bizler köle olarak yaratılmışız! Bizler Allah’ın ayaklarından, Firavun oğulları da Allah’ın gövdesinden ya-ratılmışlardır. Ayak elbette gövdeyi üzerinde taşımak zorundadır. Köleler elbette efendilerini omuzlarında taşımak zorundadırlar!” diyerek kendilerini kurtarmak için çırpınan peygamberi çok uğraştırdılar, çok yordular. Şimdi de kendilerini uyarmaya çalışan Müslümanları kâfirlerden çok Müslümanlığının farkında olmayan köle ruhlu Müslümanların uğraştırdığını görüyoruz. Dün Firavunoğulları İsrailoğullarına zulmediyordu. Bugün İsrail oğulları Firavunoğullarının yerini almış İsmailoğullarına zulmediyor. Müslümanlara zulmediyorlar. Sanki bu günkü İsmailoğulları, yani yeryüzündeki Müslümanlar dünkü kendilerine zulmeden Firavun oğullarının torunuymuş da dedelerinin intikamını alıyorlarmış gibi. Müslümanlardan intikam alıyorlar Yahudiler. Halbuki dün kendilerine zulme-den Firavunoğullarının torunu bugünkü batıdır. Yahudiler eğer bugün birilerinden intikam alacaklarsa Hıristiyan batıdan intikam almalılar. Çünkü günün Firavunoğullarının torunları bâtılılardır. Hal böyleyken gariptir ki Müslümanlardan intikam almaya çalışıyorlar. Kâfir mantığı böyledir işte. Devamlı ters çalışır. Hz. Mûsâ (a.s) Allah’tan emir alır almaz hemen Firavuna gitti ve bakın şöyle diyordu Firavun’a: “Ey Firavun! İster misin gel temizleyeyim seni!! Tezkiye edeyim seni!! İster misin temizlenmeye giden yolu, Rabbe giden, kulluğa giden yolu göstereyim mi sana!” Şu anda Hz. Mûsâ Firavun’un karşısında ve direk konuya giriyor Allah’ın peygamberi. Yani böyle lafı dolandırmıyor. “Bak ey Firavun! Biraz düşünsen! Bak hanımın var, Hâmân’ın var, Karun’un var, Belâm’ın var. Bak ağaçlar, bağlar, bahçeler. Bak Nil nehri, Fırat nehri. Gel şöyle bir köprü yapalım! Bir baraj kuralım! Sanayileşelim! Ülkenin her bir yerinde fabrika bacaları yükselsin! dedikten sonra gel iman et! Ey Firavun” diye dolambaçlı yollardan gitmiyor da direk imandan, te-zekkiden, tezkiyeden başlıyor. “Var mısın gel seni tezkiye edelim! Gel seni küfürden, şirkten, tâğutluk’tan kurtaralım! Firavunluğunu, Firavunlaşmanı bitirelim senin! Gel senin Firavunluğuna bir son verelim!” Tezkiye, Firavunluğa son verip Allah’a kulluğu gerçekleştirmenin adıdır. Hayat programını Allah’a danışmadan, hayatı Allah’a sormadan yaşamaktan vazgeçip, vahiyle diyalog kurmanın adıdır tezkiye. Kitap ve sünnet rehberliğinde bir hayat yaşamaya yönelmektir tez-kiye. Ey Firavun istersen temizleyeyim seni! Temizlenelim gel! Seni tezkiyeye, temizlenip arınmaya götüreyim mi? Sana tezkiye yolunu göstereyim mi? İstersen gel senin yolunu Rabbine çıkarayım! Sana Rabbe, temizlenmeye giden yolu göstereyim! demişti. İşte tezekkî bu-dur. İşte tezkiye, arınma budur. Rabbe giden yola girmek, Rabbe kul-luk yoluna girmek, Rabbin koruması altına girmek ve Rabbin istediği hayata talip olmak. İşte tezkiye budur. Değilse işte nefis tezkiyesi için bir kenara çekileceksin, eline tesbihi alacaksın, şunları şunları yapacaksın vs, vs. Hayır, tezkiye bu değildir. Allah’ın dediklerini yapacaktır kişi, ancak o zaman tezkiye olur. Allah’ın dediği gibi vahiyle tanışacak, tanıştıkça hem niyetlerini, hem düşüncelerini, hem bakışlarını hem de amellerini bu tanıştığı vahiy doğrultusunda temizleyecektir. İşte o zaman tüm hayatı vahiyle yıkanmış ve temizlenmiş olacaktır. Seni Rabbine ileteyim. Seni Rabbini bilmeye ileteyim. Sana Rabbini tanıtayım da ondan korkasın, haşyet duyasın. Rabbi bildiren peygamberdir. Rabbi tanıtan peygamberdir. Rabb, Rabbin kitabı ve peygamberiyle bilinir. Ve unutmayalım ki Rabbi bilmeyen O’na karşı saygı duymasını da bilemez. Rabbi tanımayan, O’na O’nun istediği kulluğu da yapamaz. Rabbi tanımayan bir insanın arınması, temizlenmesi de mümkün değildir. Yani Kitap ve sünnet bilgisinden mahrum olan birisinin arınması, temizlenmesi, tezkiyesi mümkün değildir. O halde tezkiye, Rabbi bilmeye bağlıdır. Rabbi bilmenin yolu da Kitap ve sünnetten geçer. O halde tezkiye Kitap ve sünneti tanımak demektir. Kitap ve sünneti tanımayan birinin nefsini tezkiye iddiası da boştur. Kim ki Kitap ve peygamberin ortaya koyduğu tezkiye yolunun dışında bir tezkiye öneriyor, kesinlikle bilelim ki, o, onun hevâ ve hevesinden başka bir şey değildir. Hz. Mûsâ Firavun’u Rabbi bilmeye ve böylece arınmaya, temizlenmeye çağırdı. Sonra da işte bunu gerçekleştirmek üzere ona Allah’ın âyetlerini gösterdi:
15-19. “Ey Muhammed! Mûsâ’nın başından geçen olay sana geldi mi? Tuva’da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti: “Firavun’a git; doğrusu o azmıştır. Ona de ki: “Arınmağa niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki O’na saygı duyup korkasın.” Peygamberim sana Mûsâ’nın haberi geldi mi? Tabii bu soru, cevap isteyen bir soru değildir. Allah sözü insan sözü gibi anlaşılmamalıdır. Dinle bak onu sana ben anlatayım! demektir bunun mânâsı. Bu vahyin bir parçasıdır. Kur’an okurken bunun Allah sözü olduğunu unutmadan okumak zorundayız. Öyle değil mi? Soran kim? Allah. Yani ilim kendisinden olan, ilmin kaynağı olan, ezelin ve ebedin bilgisini bilen Allah. Sorulan kim? Yine Kur’an’ın beyanıyla cahilin cahili olan insan. Öyleyse bu bir soru değildir. Cevap isteyen bir soru değildir. Peki nedir bu? Bu şu demektir: Bak dinle onu sana ben söyleyeceğim! Allah’ın Resûlü önceleri bunu bilememişti de Allah’ın uyarısına sebep olacak bir takım tavırlarda bulunmuştu. Burada Rabbimiz Hz. Mûsâ ve Firavunla alâkalı, İsrail oğullarıyla alâkalı tarihten bir örnek verecek. Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapan bir Allah elçisinden, bir de tamamen zıddını örnekleyen Firavun’dan örnek verecek. Kur’an ne Hz. Mûsâ’yı ne de Firavun’u anlatmak için gelmemiştir. Kur’an bize kulluğu anlatmak için gelmiştir. Kur’an bu tarihî ör-nekleri gündeme getirirken benim kulluğuma örnek olsun diye gündeme getirir. Eğer çok kısa bir özetleme yapacak olursak, Kur’an bize üç şey anlatır: 1. Kur’an bize kulluğu anlatır. Âbid ve Mâbudu tanıtır. Yani ki-me kul olacağız? Kimin kulu olacağız? Kur’an önce bunu anlatır. Allah’a kul olacağız, tamam anladık da bu Allah kim? Nasıl bir Allah’tır bu kendisine kulluk yapacağımız Allah? Sıfatları, esmâsı, özellikleri nedir? İşte Kur’an bize bunu anlatır. Çünkü esmâsıyla, sıfatlarıyla bi-linmeyen bir Allah’a kulluk yapılamaz. 2. Buna kabulüm diyen, böyle bir Allah’a inandım diyen kişiye mü’min denir. Peki şimdi bu mü’min böylece kabullenip inandığı Allah’a kulluk yapacak. Acaba bu Allah kendisine nasıl bir kulluk ister? Nelerden razıdır? Nelerden razı değildir? İşte Kur’an ubûdiyet dediği-miz bu konuyu anlatır. Bu ubûdiyet konusunu da Rabbimiz iki merhalede anlatır: a. Kur’an’da bizzat kulluk emirlerini, kulluk icaplarını anlatarak. b. Kur’an’da örnek kullar sergileyerek, şekilde görüldüğü gibi buyurarak. Kur’an’da direk kulluk icapları ortaya konulmuş. Meselâ namaz kılın! Oruç tutun! Zekât verin! Haccedin! İçki içmeyin! Zina etmeyin! Cihad edin! gibi bizzat kulluk icapları anlatıldığı gibi bir de kulluk örnekleri anlatılmış. Meselâ İblisle mücadelede, tevbede, dönüşte Adem (a.s) gibi olun, Tâğutla mücadelede Hz. Mûsâ gibi davranın, kadın karşısında Yusuf (a.s) gibi, cinsel sapıklık karşısında Lût (a.s) gibi, ekonomik bozukluklar karşısında Salih (a.s) gibi, salihlerin putlaştırılması karşısında Nuh (a.s) gibi davranın diye bize kulluk örnekleri sunulmuştur. 3. Kur’an bize âhireti anlatır. Rabbimiz bize hem birinci konuyu hem de ikinci konuyu anlatırken tabiri caizse dekor olarak âhireti, âhiretteki hesap ve kitabı kullanır. Kendisine kulluk yapmamız gereken Allah anlatılırken eğer böyle bir Allah’a kulluk yaparsanız sonunda size cennet var, değilse cehennem sizi beklemektedir diye cennet ve cehennem arz edilir. Eğer örnek kullar, kullukta örnekler olarak si-ze arz edilen peygamberleri örnek olarak kabullenir ve onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya çalışırsanız karşılığında size cennet var, aksini yaparsanız cehennem sizi beklemektedir buyurularak sürekli dekor değiştirilmektedir. Zaten âhiret gündeme getirilmedikçe, cennet ve cehennem dekor olarak gündeme getirilmedikçe namaz, oruç anlatılamaz, kulluk anlatılamaz, din anlatılamaz. Meselâ bir adamın elinde bir kağıt olsa ve adam bunu yırtmaya teşebbüs ederken: “Dur! Yapma! Sakın yırtma onu! Eğer yırtarsan beş milyar kaybedeceksin!” dense ne yapar adam? Beş milyarı duyunca şöyle bir irkilir değil mi adam? İşte bir ameli icra ederken, ya da bir amelden geri dururken adam sonunda neyi kazandığını, neyi kaybettiğini bilmeli ki onu icra edebilsin. Bakın işte burada da bir tâğutluk örneği ve onun karşısında bir mücadele ve kulluk örneği anlatılacak. Bir örnek kul gündeme getirilecek: “Hatırlayın, hani Rabbin mukaddes Tuva’da Hz. Mûsâ’ya şöyle demişti:” “Ey Peygamberim Mûsâ Firavun’a git! Zira o tuğyan içindedir, Tâğutluk yapmaktadır.” Ey Peygamberim Firavun’a git! Çünkü o azmıştır, tağâ yapmıştır. Tağâ, tuğyan, tâğutluk Firavunluktur. Firavu-n’un özelliğidir. Allah karşısında varlık iddiasında bulunmaktır. Sen varsan ben de varım! demektir. Veya Allah karşısında bilgi iddiasında bulunmaktır. Ne yani! Sen bilirsen ben de bilirim! Benim de aklım var! Benim de bilgim ve keyfim var! Sen bir hayat programı göndermişsen de benim de bir programım var! Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi ben de bilirim! Nasıl giyineceğimi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımı, çocuklarımı nasıl eğiteceğimi, nasıl bir hukuk yapacağımı, na-sıl bir hayat yaşayacağımı, ne yiyip ne içeceğimi ben de bilirim! Benim senin hayat programına ihtiyacım yoktur! Senin kitabına ve peygamberine ihtiyacım yoktur! tavrına tâğutluk, ya da Firavunluk denir. Hayat programını Allah’a danışmadan, peygamberine sormadan yaşamak. Allah’ın kitabına ve peygamberin Sünnetine karşı ilgisiz, ey-vallahsız yaşamak. İşte Firavun böyle bir tâğuttu. Firavun’a git ey Mûsâ, çünkü o tâğutlaşmıştır. Kur’an-ı Kerîm-de en çok ismi geçen peygamber Hz. Mûsâ’dır. Toplum da, onun top-lumu olan İsrailoğullarıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz topluma çok benzediği için bu konuyu çok iyi tanımak zorundayız. Rabbimiz peygamberini Firavun ve toplumuna gönderiyor. Peki Hz. Mûsâ ne yaptı bu emir karşısında? Allah’ın peygamberi itiraz edecek değildi tabii bu emir karşısında. “Ya Rabbi iyi ama pek erken oldu! Şu anda hazırlıksızım! Vaktim yok! İmkânlarım el vermiyor! Şöyle biraz bir derlenip toparlansam! Bir hazırlık filan yapsam!” diyecek değildi bizim gibi. Veya “ya Rabbi! Bu nasıl iş böyle? Benim gibi şerefli birini onun gibi şerefsiz birinin ayağına mı gönderiyorsun? O kaç paralık adam ki böyle bir şerefsizin ayağına beni gönderiyorsun? O benim ayağıma gelmeli değil mi?” filan diyecek değildi bizim gibi elbette. Zira bunu ona emreden Rabbi Azîz ve Rahîm olandı. Karşı ge-linmez, itiraz edilmez bir Rabb idi O. Veya şimdi bizim dediğimiz gibi “tamam! Gidelim! Anladık da ama Ya Rabbi o bir haindir! O bir sarhoştur! Dinsizin, imansızın tekidir o! Kesin biliyorum ki dinlemez beni! Beni dinlemeyeceği kesin olan bir hainin ayağına neden gideyim?” demiyor. Allah git diyorsa gidecekti. Başka çaresi yoktu. Firavun’a gitmek, Firavun gibilere gitmek... Firavun gerçekten güçlüydü. Yani o günün toplumuna göre çok güçlü idi. Ayağının birini Karun’a, diğerini de Belâm’ın omuzuna basmış, böylece gücünü pekiştirmiş biriydi. Düzenli orduları vardı. Allah’ı inkâr ettiği gibi bunun da ötesinde kendi Rabliğini, kendi tanrılığını iddia edip insanları ken-disine kulluğa zorlayarak onlara zulmeden bir tâğuttu. Halkını gruplara ayırarak onları köleleştirmiş bir zalim tâğuttu. Bu tâğutluk tavırlarıyla Firavun kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsemiş ve onların düşüncelerine, inanışlarına ve değer yargılarına ipotekler koymuştu. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz! diyerek onları kendisi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsemişti. Sizler beni dinlemek zorundasınız! Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız! Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi? Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek istiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak istiyorsanız, e-ğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent ol-mak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davranmadan, şunları şunları yapmadan bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu Müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden onların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? İşte günümüz tâğutlarının belki seleflerinin, akıl hocalarının, hem de belki tarihte en güçlülerinin, en zalimlerinin ayağına gönderiyordu Rabbimiz şerefli elçisini. Tamam Firavun güçlüydü, azgındı, önüne geleni ezecek bir saltanata ve orduya sahipti ama ona giden de peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Şunu demek isti-yoruz: Biz de gideceğiz Firavunlara. Biz de gideceğiz çağdaş Firavunlara. Ama bizim zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse biz de, bize denk Firavunlara gideceğiz, gitmek zo-rundayız. “Şerefsizin teki ya bu adam! O dinsizin ayağına mı gideceğiz?” demeyelim! Şu anda bizim gitmek zorunda olduklarımızdan çok daha şerefsiz birine, bizden çok daha şerefli birini göndermişse Allah, öyleyse biz de gideceğiz, başka çaremiz yoktur. Gideceğiz ve diyeceğiz ki, “ben Allah’ın elçisiyim! Ben sana bunları Allah’ın elçisi, Allah’ın sözcüsü olarak söylüyorum. Âlemlerin Rabbi olan, âlemlere hakim olan Allah beni sana gönderdi.” Dediğimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşalım. “Bunlar benden değil, bu benim planım programım değil, bu benim tüzüğüm, benim programım değil, bunlar benim fikrim değil, bunlar Allah’tandır” diyerek gidelim. Yani Allah’ın âyetleriyle gidelim. Allah’ın kitabıyla gidelim. Allah’ın sözcüsü olarak gidelim ve isteyelim ki İsrailoğullarını bize bıraksın Firavunlar. Yani Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul-köle durumu-na düşürülmüşlerse, onları özgürlüğe çağıralım. Köleleştirilmiş insanları özgürlüğe, Allah’a kulluğa çağırırken, köleleştirenleri de hakka, hakikate çağıralım. Çünkü biz biliyoruz ki Hz. Mûsâ’ya karşı gelen sadece Firavun ve Firavun oğulları değildi. Hatta Firavun oğullarından daha çok peygamberi uğraştıranlar İsrailoğullarıydı. Firavun sisteminin köleleştirdiği Müslümanlardı. Halbuki Hz. Mûsâ onları kurtarmak için gelmişti. “Yahu siz köle değilsiniz! Siz parya değilsiniz! Siz Firavunların değil Allah’ın kullarısınız! Sizin alın terlerinizi Firavun oğulları istismar ediyor! Eğitmek üzere evlerinizden kopardığı çocuklarınızı öldürüyor! Ka-dınlarınızın Rahîmlerini yoklatıp onları hayasızlaştırıyor bu Firavun! Gelin beni dinleyin! Sizi bu çirkef hayattan kurtarmak üzere Allah beni size gönderdi!” diyen peygambere karşı: “Var git başımızdan ey Mûsâ! Biz hayatımızdan memnunuz! Bizler köle olarak yaratılmışız! Bizler Allah’ın ayaklarından, Firavun oğulları da Allah’ın gövdesinden ya-ratılmışlardır. Ayak elbette gövdeyi üzerinde taşımak zorundadır. Köleler elbette efendilerini omuzlarında taşımak zorundadırlar!” diyerek kendilerini kurtarmak için çırpınan peygamberi çok uğraştırdılar, çok yordular. Şimdi de kendilerini uyarmaya çalışan Müslümanları kâfirlerden çok Müslümanlığının farkında olmayan köle ruhlu Müslümanların uğraştırdığını görüyoruz. Dün Firavunoğulları İsrailoğullarına zulmediyordu. Bugün İsrail oğulları Firavunoğullarının yerini almış İsmailoğullarına zulmediyor. Müslümanlara zulmediyorlar. Sanki bu günkü İsmailoğulları, yani yeryüzündeki Müslümanlar dünkü kendilerine zulmeden Firavun oğullarının torunuymuş da dedelerinin intikamını alıyorlarmış gibi. Müslümanlardan intikam alıyorlar Yahudiler. Halbuki dün kendilerine zulme-den Firavunoğullarının torunu bugünkü batıdır. Yahudiler eğer bugün birilerinden intikam alacaklarsa Hıristiyan batıdan intikam almalılar. Çünkü günün Firavunoğullarının torunları bâtılılardır. Hal böyleyken gariptir ki Müslümanlardan intikam almaya çalışıyorlar. Kâfir mantığı böyledir işte. Devamlı ters çalışır. Hz. Mûsâ (a.s) Allah’tan emir alır almaz hemen Firavuna gitti ve bakın şöyle diyordu Firavun’a: “Ey Firavun! İster misin gel temizleyeyim seni!! Tezkiye edeyim seni!! İster misin temizlenmeye giden yolu, Rabbe giden, kulluğa giden yolu göstereyim mi sana!” Şu anda Hz. Mûsâ Firavun’un karşısında ve direk konuya giriyor Allah’ın peygamberi. Yani böyle lafı dolandırmıyor. “Bak ey Firavun! Biraz düşünsen! Bak hanımın var, Hâmân’ın var, Karun’un var, Belâm’ın var. Bak ağaçlar, bağlar, bahçeler. Bak Nil nehri, Fırat nehri. Gel şöyle bir köprü yapalım! Bir baraj kuralım! Sanayileşelim! Ülkenin her bir yerinde fabrika bacaları yükselsin! dedikten sonra gel iman et! Ey Firavun” diye dolambaçlı yollardan gitmiyor da direk imandan, te-zekkiden, tezkiyeden başlıyor. “Var mısın gel seni tezkiye edelim! Gel seni küfürden, şirkten, tâğutluk’tan kurtaralım! Firavunluğunu, Firavunlaşmanı bitirelim senin! Gel senin Firavunluğuna bir son verelim!” Tezkiye, Firavunluğa son verip Allah’a kulluğu gerçekleştirmenin adıdır. Hayat programını Allah’a danışmadan, hayatı Allah’a sormadan yaşamaktan vazgeçip, vahiyle diyalog kurmanın adıdır tezkiye. Kitap ve sünnet rehberliğinde bir hayat yaşamaya yönelmektir tez-kiye. Ey Firavun istersen temizleyeyim seni! Temizlenelim gel! Seni tezkiyeye, temizlenip arınmaya götüreyim mi? Sana tezkiye yolunu göstereyim mi? İstersen gel senin yolunu Rabbine çıkarayım! Sana Rabbe, temizlenmeye giden yolu göstereyim! demişti. İşte tezekkî bu-dur. İşte tezkiye, arınma budur. Rabbe giden yola girmek, Rabbe kul-luk yoluna girmek, Rabbin koruması altına girmek ve Rabbin istediği hayata talip olmak. İşte tezkiye budur. Değilse işte nefis tezkiyesi için bir kenara çekileceksin, eline tesbihi alacaksın, şunları şunları yapacaksın vs, vs. Hayır, tezkiye bu değildir. Allah’ın dediklerini yapacaktır kişi, ancak o zaman tezkiye olur. Allah’ın dediği gibi vahiyle tanışacak, tanıştıkça hem niyetlerini, hem düşüncelerini, hem bakışlarını hem de amellerini bu tanıştığı vahiy doğrultusunda temizleyecektir. İşte o zaman tüm hayatı vahiyle yıkanmış ve temizlenmiş olacaktır. Seni Rabbine ileteyim. Seni Rabbini bilmeye ileteyim. Sana Rabbini tanıtayım da ondan korkasın, haşyet duyasın. Rabbi bildiren peygamberdir. Rabbi tanıtan peygamberdir. Rabb, Rabbin kitabı ve peygamberiyle bilinir. Ve unutmayalım ki Rabbi bilmeyen O’na karşı saygı duymasını da bilemez. Rabbi tanımayan, O’na O’nun istediği kulluğu da yapamaz. Rabbi tanımayan bir insanın arınması, temizlenmesi de mümkün değildir. Yani Kitap ve sünnet bilgisinden mahrum olan birisinin arınması, temizlenmesi, tezkiyesi mümkün değildir. O halde tezkiye, Rabbi bilmeye bağlıdır. Rabbi bilmenin yolu da Kitap ve sünnetten geçer. O halde tezkiye Kitap ve sünneti tanımak demektir. Kitap ve sünneti tanımayan birinin nefsini tezkiye iddiası da boştur. Kim ki Kitap ve peygamberin ortaya koyduğu tezkiye yolunun dışında bir tezkiye öneriyor, kesinlikle bilelim ki, o, onun hevâ ve hevesinden başka bir şey değildir. Hz. Mûsâ Firavun’u Rabbi bilmeye ve böylece arınmaya, temizlenmeye çağırdı. Sonra da işte bunu gerçekleştirmek üzere ona Allah’ın âyetlerini gösterdi:
20. “Bunun üzerine ona en büyük mucizeyi gösterdi.” Ona büyük büyük mucizeler, büyük büyük âyetler gösterdi Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ. Yani ona Allah’ın yüce âyetlerini gösterdi. Öyleyse bizler de gittiğimiz insanlara Allah’ın âyetlerini götüreceğiz, onlara Allah’ın ayetlerini göstereceğiz, Allah’ın âyetlerini okuyacağız. Yani biz de gideceğiz Firavunlara, biz de gideceğiz çağdaş Firavunlara, Firavun gibilere, ama Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. Biz kimiz ki kibirleniyoruz! Kendimizi bir şey mi zannediyoruz ki gitmiyo-ruz? Biz de gideceğiz. Gittiklerimize âyetlerle gideceğiz. Elimizde Kur’an’la gideceğiz. Ve onlara gel Rabbine! diyeceğiz. Allah’ın kitabına gel! Rabbinin dinine gel! Rabbine kulluğa gel! diyeceğiz. Bize gel! Bizim yolumuza, bizim metodumuza, bizim hizbimize, bizim cemaatimize değil, gel Rabbine! diyeceğiz. Gel İslâm’a! diyeceğiz. Zira bizimki temel değildir. Bizimki asıl değildir. Asıl olan, temel olan, mutlak doğru olan Allah’ınkidir. Zira Allah bizim metodumuzun dışında da farklı yollar tarif ediyor. Öyleyse kesinlikle insanlara kendi fikirlerimizle, kendi düşüncelerimizle, kendi projelerimizle, kendi tüzüklerimizle, kendi programlarımızla gitmeyeceğiz. İnsanları kendimize, cemaatimize, partimize, grubumuza, kliğimize çağırmayacağız. Allah’ın âyetlerini göstereceğiz. Beş âyetlik bir mûcize, üç âyetlik bir mûcize göstereceğiz onlara. İşte Allah budur diyeceğiz. İşte bunlar Allah âyetleridir diyeceğiz. İşte Allah bundan yanadır, işte Allah böyle bir hayattan yanadır, işte Allah böyle bir kulluktan, böyle bir tezkiyeden yanadır diyeceğiz. Keşke Müslümanlar bunu bir anlayabilseler. Keşke din tebliğ ediyoruz, insanlara din duyuruyoruz diyenler gittikleri kimselere âyetlerle gitmeyi bir becerebilseler, kesin inanıyorum ki işleri kolaylaşacak, kolay olacak. Allah yardım edecek, Allah desteğini bizimle beraber kılacak, karşımızdakine tesir halk edecek. Allah için buna çok dik-kat edelim. Gidilen yer neresi olursa olsun, kim olursa olsun âyetlerle gidilecek. Makamla değil, parayla değil, mevki ile değil, saltanatla, statüyle, güzel konuşma hastalığıyla değil, örnekleme, renklendirmeyle değil, âyetlerle gideceğiz. Gidilen Firavun da olsa şunu kesinlikle bileceğiz ki Allah da orada bizi dinlemektedir. Yani oraya hakimdir Allah. Konuya hakimdir Allah. Allah, sadece elçi gönderen bir kral konumunda değildir. Kral elçiyi gönderir ve biter işi. Elçiyi gönderdiği ortama müdahale imkânı yoktur. Gönderdiği elçide ne kadar güç, ne kadar kabiliyet varsa, ne kadar güzel konuşup ikna etme kabiliyeti varsa her şey o elçide düğümlenir. Söz sahibi odur. Kralın çok uzaktan o ortama müdahale etme imkânı, elçisine yardımcı olma imkânı yoktur. Ama Allah öyle değildir. Eğer biz Allah adına, Allah elçisi olarak, Allah dinini, Allah âyetlerini Allah kullarından birine duyurmaya gidersek bilelim ki gittiğimiz yerde Allah bizimle beraberdir. Orada ko-nuşturacak olan, aklımıza getirecek olan, içimize inşirah verecek olan, karşımızdakinin kafasını dağıttıracak olan, gönlünü açacak olan, tesir halk edecek olan yine Allah’tır. Allah için konuştuğumuz zaman, Allah’ın âyetleriyle bir yerlere gittiğimiz zaman bunu çok hoş görüyoruz. Hiç aklımıza gelmeyen yolları, yüzyıl düşünsek hiç aklımıza gelmeyen örnekleri, hiç bilmediğimiz şekilleri bulduruyor Allah. Düzgünce meramımızı ortaya koyma imkânı lütfediyor. Yani hiç aklımıza gel-meyen delilleri aklımıza getiriveriyor o anda. Allah için gidersek, Allah’ın âyetleriyle gidersek olacaktır bu.
21-24. “Ama Firavun yalanladı ve başkaldırdı. Geri dönüp yürüdü. Adamlarını toplayıp seslendi: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” dedi.” Mûsâ (a.s) ona Allah’ın âyetlerini gösterdi de Firavun yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtını, ensesini, arkasını döndü, peygamberle ve peygamberin getirdiği mesajla ilgilenmedi. Sırtını döndü ve sa’ye başladı. Hz. Mûsâ’nın getirdiklerini iptal edebilmek, durdurabilmek, yok edebilmek için var gücüyle, yoğun bir çalışma içine girdi. Sonra tüm avenesini, tüm adamlarını, danışmanlarını, müdürlerini, genel müdürlerini, basın mensuplarını topladı ve onlara şöyle bağırdı: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” Firavun, “ben sizin Rabbinizim!” derken, Rablik iddiasında bulunurken Allahlık iddiasında bulunmuyordu. “Ben Allah’ım!” de-miyordu. “Allah’a inanmıyorum!” demiyordu. “Kâinatın yaratıcısı benim! Sizleri yaratan benim!” demiyordu. Yani âlemlerin Rabbi olduğunu iddia etmiyordu. Allahlık iddiasında değil Rablik iddiasındaydı. “Sizin Rabbiniz benim” diyordu. Göklerin ve yerlerin Rabbiyim da de-miyordu. “Sizin Rabbiniz benim!” diyordu. Yani bu beldede, bu ülkede söz sahibi benim! Hâkimiyet hakkı benimdir! Kanun koyma hakkı bana aittir! Emir ve yasak koyma yetkisi bendedir! demek istiyordu. Sizin hayat programınızı, yaşam biçiminizi, kılık-kıyafetinizi, hukukunuzu, eğitiminizi ben belirlerim diyordu. Ne yapacağınıza, nasıl yaşayacağınıza, nasıl giyineceğinize, neleri o-kuyacağınıza, nasıl bir ekonomik ve siyasal yapılanmadan yana olacağınıza ben karar veririm, diyordu. Çünkü Rabb, kişinin hayat programını belirleyen varlık demektir. Bir insanın hayat programını belirleyen kimse, onun Rabbi de odur. İnsan kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi yaşamaya çalışıyorsa onun Rabbi odur. Rabb, insanın yaptıklarını yaptıran, yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Rabb, kişinin hayatında etkili ve yetkili olan varlıktır. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Kim dedi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz? Ya-ni öyle, ya da böyle giyinirken bunun yaptırıcısı kimse o konuda Rab-bimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Amir mi? Yönetmelikler mi? Yasalar mı? Firavunlar mı? Zerdüştler mi? Tâğutlar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyi-nin diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kimse işte, kişinin Rabbi odur. Birine küsüyoruz yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa para mı? Menfaat mı? Birini seviyoruz. Kim dedi diye? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu? Evimizi şöyle şöyle tefriş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz kim dedi? Evet yaptıklarımızın yaptırıcısı kimse bizim Rabbimiz odur. Öyleyse Allah için bir düşünün: Geçen ay neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Veya dün neler yaptınız? Bugün neler yaptınız ve kim yaptırdı? Hayatımıza kim karışıyor? Hayatımızda etkili olan kim? Allah mı, yoksa Zerdüşt mü? Bunu iyi düşünmek zorundayız. Yaşadığımız şu dünya hayatında neleri yapacağımızı, neleri yapmayacağımızı, bu hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen Allah mı, yoksa başkaları mı? Bizim günlük hayat programımızı tespit eden kim? Kimin çektiği yere gidiyoruz? Gece hayatımızın, gündüz hayatımızın, aile hayatımızın nasıl olacağını, sabah kaçta kalkacağımızı, soframızda nelerin bulunacağını, nelerin asla bulunmayacağını, neleri yiyip, neleri yemeyeceğimizi, nerelerden kazanıp, nerelerde harcayacağımızı, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi, hanımlarımızla nasıl bir münasebet kuracağımızı, onları nasıl giydireceğimizi, kılık-kıyafetimi-zin, hukukumuzun nasıl olacağını, nasıl bir siyasal yapılanmadan yana olacağımızı belirleyen kim? Kimse işte, bizim Rabbimiz odur. Eğer hayatımızın bütün bu alanlarında hakim varlık, söz sahibi varlık Allah’sa, tüm bu konularda biz Allah’ı dinliyor, onun yasalarını uygulu-yorsak bizim Rabbimiz Allah’tır, yok başkalarıysa, bizim Rabbimiz on-lardır. Firavun, Rablik iddiasında bulundu. Sizin en büyük Rabbiniz benim dedi de:
21-24. “Ama Firavun yalanladı ve başkaldırdı. Geri dönüp yürüdü. Adamlarını toplayıp seslendi: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” dedi.” Mûsâ (a.s) ona Allah’ın âyetlerini gösterdi de Firavun yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtını, ensesini, arkasını döndü, peygamberle ve peygamberin getirdiği mesajla ilgilenmedi. Sırtını döndü ve sa’ye başladı. Hz. Mûsâ’nın getirdiklerini iptal edebilmek, durdurabilmek, yok edebilmek için var gücüyle, yoğun bir çalışma içine girdi. Sonra tüm avenesini, tüm adamlarını, danışmanlarını, müdürlerini, genel müdürlerini, basın mensuplarını topladı ve onlara şöyle bağırdı: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” Firavun, “ben sizin Rabbinizim!” derken, Rablik iddiasında bulunurken Allahlık iddiasında bulunmuyordu. “Ben Allah’ım!” de-miyordu. “Allah’a inanmıyorum!” demiyordu. “Kâinatın yaratıcısı benim! Sizleri yaratan benim!” demiyordu. Yani âlemlerin Rabbi olduğunu iddia etmiyordu. Allahlık iddiasında değil Rablik iddiasındaydı. “Sizin Rabbiniz benim” diyordu. Göklerin ve yerlerin Rabbiyim da de-miyordu. “Sizin Rabbiniz benim!” diyordu. Yani bu beldede, bu ülkede söz sahibi benim! Hâkimiyet hakkı benimdir! Kanun koyma hakkı bana aittir! Emir ve yasak koyma yetkisi bendedir! demek istiyordu. Sizin hayat programınızı, yaşam biçiminizi, kılık-kıyafetinizi, hukukunuzu, eğitiminizi ben belirlerim diyordu. Ne yapacağınıza, nasıl yaşayacağınıza, nasıl giyineceğinize, neleri o-kuyacağınıza, nasıl bir ekonomik ve siyasal yapılanmadan yana olacağınıza ben karar veririm, diyordu. Çünkü Rabb, kişinin hayat programını belirleyen varlık demektir. Bir insanın hayat programını belirleyen kimse, onun Rabbi de odur. İnsan kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi yaşamaya çalışıyorsa onun Rabbi odur. Rabb, insanın yaptıklarını yaptıran, yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Rabb, kişinin hayatında etkili ve yetkili olan varlıktır. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Kim dedi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz? Ya-ni öyle, ya da böyle giyinirken bunun yaptırıcısı kimse o konuda Rab-bimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Amir mi? Yönetmelikler mi? Yasalar mı? Firavunlar mı? Zerdüştler mi? Tâğutlar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyi-nin diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kimse işte, kişinin Rabbi odur. Birine küsüyoruz yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa para mı? Menfaat mı? Birini seviyoruz. Kim dedi diye? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu? Evimizi şöyle şöyle tefriş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz kim dedi? Evet yaptıklarımızın yaptırıcısı kimse bizim Rabbimiz odur. Öyleyse Allah için bir düşünün: Geçen ay neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Veya dün neler yaptınız? Bugün neler yaptınız ve kim yaptırdı? Hayatımıza kim karışıyor? Hayatımızda etkili olan kim? Allah mı, yoksa Zerdüşt mü? Bunu iyi düşünmek zorundayız. Yaşadığımız şu dünya hayatında neleri yapacağımızı, neleri yapmayacağımızı, bu hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen Allah mı, yoksa başkaları mı? Bizim günlük hayat programımızı tespit eden kim? Kimin çektiği yere gidiyoruz? Gece hayatımızın, gündüz hayatımızın, aile hayatımızın nasıl olacağını, sabah kaçta kalkacağımızı, soframızda nelerin bulunacağını, nelerin asla bulunmayacağını, neleri yiyip, neleri yemeyeceğimizi, nerelerden kazanıp, nerelerde harcayacağımızı, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi, hanımlarımızla nasıl bir münasebet kuracağımızı, onları nasıl giydireceğimizi, kılık-kıyafetimi-zin, hukukumuzun nasıl olacağını, nasıl bir siyasal yapılanmadan yana olacağımızı belirleyen kim? Kimse işte, bizim Rabbimiz odur. Eğer hayatımızın bütün bu alanlarında hakim varlık, söz sahibi varlık Allah’sa, tüm bu konularda biz Allah’ı dinliyor, onun yasalarını uygulu-yorsak bizim Rabbimiz Allah’tır, yok başkalarıysa, bizim Rabbimiz on-lardır. Firavun, Rablik iddiasında bulundu. Sizin en büyük Rabbiniz benim dedi de: