Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Nâziât Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

46 ayetSayfa 2 / 2
21-24. “Ama Firavun yalanladı ve başkaldırdı. Geri dönüp yürüdü. Adamlarını toplayıp seslendi: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” dedi.” Mûsâ (a.s) ona Allah’ın âyetlerini gösterdi de Firavun yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtını, ensesini, arkasını döndü, peygamberle ve peygamberin getirdiği mesajla ilgilenmedi. Sırtını döndü ve sa’ye başladı. Hz. Mûsâ’nın getirdiklerini iptal edebilmek, durdurabilmek, yok edebilmek için var gücüyle, yoğun bir çalışma içine girdi. Sonra tüm avenesini, tüm adamlarını, danışmanlarını, müdürlerini, genel müdürlerini, basın mensuplarını topladı ve onlara şöyle bağırdı: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” Firavun, “ben sizin Rabbinizim!” derken, Rablik iddiasında bulunurken Allahlık iddiasında bulunmuyordu. “Ben Allah’ım!” de-miyordu. “Allah’a inanmıyorum!” demiyordu. “Kâinatın yaratıcısı benim! Sizleri yaratan benim!” demiyordu. Yani âlemlerin Rabbi olduğunu iddia etmiyordu. Allahlık iddiasında değil Rablik iddiasındaydı. “Sizin Rabbiniz benim” diyordu. Göklerin ve yerlerin Rabbiyim da de-miyordu. “Sizin Rabbiniz benim!” diyordu. Yani bu beldede, bu ülkede söz sahibi benim! Hâkimiyet hakkı benimdir! Kanun koyma hakkı bana aittir! Emir ve yasak koyma yetkisi bendedir! demek istiyordu. Sizin hayat programınızı, yaşam biçiminizi, kılık-kıyafetinizi, hukukunuzu, eğitiminizi ben belirlerim diyordu. Ne yapacağınıza, nasıl yaşayacağınıza, nasıl giyineceğinize, neleri o-kuyacağınıza, nasıl bir ekonomik ve siyasal yapılanmadan yana olacağınıza ben karar veririm, diyordu. Çünkü Rabb, kişinin hayat programını belirleyen varlık demektir. Bir insanın hayat programını belirleyen kimse, onun Rabbi de odur. İnsan kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi yaşamaya çalışıyorsa onun Rabbi odur. Rabb, insanın yaptıklarını yaptıran, yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Rabb, kişinin hayatında etkili ve yetkili olan varlıktır. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Kim dedi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz? Ya-ni öyle, ya da böyle giyinirken bunun yaptırıcısı kimse o konuda Rab-bimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Amir mi? Yönetmelikler mi? Yasalar mı? Firavunlar mı? Zerdüştler mi? Tâğutlar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyi-nin diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kimse işte, kişinin Rabbi odur. Birine küsüyoruz yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa para mı? Menfaat mı? Birini seviyoruz. Kim dedi diye? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu? Evimizi şöyle şöyle tefriş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz kim dedi? Evet yaptıklarımızın yaptırıcısı kimse bizim Rabbimiz odur. Öyleyse Allah için bir düşünün: Geçen ay neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Veya dün neler yaptınız? Bugün neler yaptınız ve kim yaptırdı? Hayatımıza kim karışıyor? Hayatımızda etkili olan kim? Allah mı, yoksa Zerdüşt mü? Bunu iyi düşünmek zorundayız. Yaşadığımız şu dünya hayatında neleri yapacağımızı, neleri yapmayacağımızı, bu hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen Allah mı, yoksa başkaları mı? Bizim günlük hayat programımızı tespit eden kim? Kimin çektiği yere gidiyoruz? Gece hayatımızın, gündüz hayatımızın, aile hayatımızın nasıl olacağını, sabah kaçta kalkacağımızı, soframızda nelerin bulunacağını, nelerin asla bulunmayacağını, neleri yiyip, neleri yemeyeceğimizi, nerelerden kazanıp, nerelerde harcayacağımızı, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi, hanımlarımızla nasıl bir münasebet kuracağımızı, onları nasıl giydireceğimizi, kılık-kıyafetimi-zin, hukukumuzun nasıl olacağını, nasıl bir siyasal yapılanmadan yana olacağımızı belirleyen kim? Kimse işte, bizim Rabbimiz odur. Eğer hayatımızın bütün bu alanlarında hakim varlık, söz sahibi varlık Allah’sa, tüm bu konularda biz Allah’ı dinliyor, onun yasalarını uygulu-yorsak bizim Rabbimiz Allah’tır, yok başkalarıysa, bizim Rabbimiz on-lardır. Firavun, Rablik iddiasında bulundu. Sizin en büyük Rabbiniz benim dedi de:
21-24. “Ama Firavun yalanladı ve başkaldırdı. Geri dönüp yürüdü. Adamlarını toplayıp seslendi: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” dedi.” Mûsâ (a.s) ona Allah’ın âyetlerini gösterdi de Firavun yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtını, ensesini, arkasını döndü, peygamberle ve peygamberin getirdiği mesajla ilgilenmedi. Sırtını döndü ve sa’ye başladı. Hz. Mûsâ’nın getirdiklerini iptal edebilmek, durdurabilmek, yok edebilmek için var gücüyle, yoğun bir çalışma içine girdi. Sonra tüm avenesini, tüm adamlarını, danışmanlarını, müdürlerini, genel müdürlerini, basın mensuplarını topladı ve onlara şöyle bağırdı: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” Firavun, “ben sizin Rabbinizim!” derken, Rablik iddiasında bulunurken Allahlık iddiasında bulunmuyordu. “Ben Allah’ım!” de-miyordu. “Allah’a inanmıyorum!” demiyordu. “Kâinatın yaratıcısı benim! Sizleri yaratan benim!” demiyordu. Yani âlemlerin Rabbi olduğunu iddia etmiyordu. Allahlık iddiasında değil Rablik iddiasındaydı. “Sizin Rabbiniz benim” diyordu. Göklerin ve yerlerin Rabbiyim da de-miyordu. “Sizin Rabbiniz benim!” diyordu. Yani bu beldede, bu ülkede söz sahibi benim! Hâkimiyet hakkı benimdir! Kanun koyma hakkı bana aittir! Emir ve yasak koyma yetkisi bendedir! demek istiyordu. Sizin hayat programınızı, yaşam biçiminizi, kılık-kıyafetinizi, hukukunuzu, eğitiminizi ben belirlerim diyordu. Ne yapacağınıza, nasıl yaşayacağınıza, nasıl giyineceğinize, neleri o-kuyacağınıza, nasıl bir ekonomik ve siyasal yapılanmadan yana olacağınıza ben karar veririm, diyordu. Çünkü Rabb, kişinin hayat programını belirleyen varlık demektir. Bir insanın hayat programını belirleyen kimse, onun Rabbi de odur. İnsan kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi yaşamaya çalışıyorsa onun Rabbi odur. Rabb, insanın yaptıklarını yaptıran, yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Rabb, kişinin hayatında etkili ve yetkili olan varlıktır. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Kim dedi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz? Ya-ni öyle, ya da böyle giyinirken bunun yaptırıcısı kimse o konuda Rab-bimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Amir mi? Yönetmelikler mi? Yasalar mı? Firavunlar mı? Zerdüştler mi? Tâğutlar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyi-nin diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kimse işte, kişinin Rabbi odur. Birine küsüyoruz yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa para mı? Menfaat mı? Birini seviyoruz. Kim dedi diye? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu? Evimizi şöyle şöyle tefriş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz kim dedi? Evet yaptıklarımızın yaptırıcısı kimse bizim Rabbimiz odur. Öyleyse Allah için bir düşünün: Geçen ay neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Veya dün neler yaptınız? Bugün neler yaptınız ve kim yaptırdı? Hayatımıza kim karışıyor? Hayatımızda etkili olan kim? Allah mı, yoksa Zerdüşt mü? Bunu iyi düşünmek zorundayız. Yaşadığımız şu dünya hayatında neleri yapacağımızı, neleri yapmayacağımızı, bu hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen Allah mı, yoksa başkaları mı? Bizim günlük hayat programımızı tespit eden kim? Kimin çektiği yere gidiyoruz? Gece hayatımızın, gündüz hayatımızın, aile hayatımızın nasıl olacağını, sabah kaçta kalkacağımızı, soframızda nelerin bulunacağını, nelerin asla bulunmayacağını, neleri yiyip, neleri yemeyeceğimizi, nerelerden kazanıp, nerelerde harcayacağımızı, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi, hanımlarımızla nasıl bir münasebet kuracağımızı, onları nasıl giydireceğimizi, kılık-kıyafetimi-zin, hukukumuzun nasıl olacağını, nasıl bir siyasal yapılanmadan yana olacağımızı belirleyen kim? Kimse işte, bizim Rabbimiz odur. Eğer hayatımızın bütün bu alanlarında hakim varlık, söz sahibi varlık Allah’sa, tüm bu konularda biz Allah’ı dinliyor, onun yasalarını uygulu-yorsak bizim Rabbimiz Allah’tır, yok başkalarıysa, bizim Rabbimiz on-lardır. Firavun, Rablik iddiasında bulundu. Sizin en büyük Rabbiniz benim dedi de:
25-26. “Allah bunun üzerine onu dünya ve âhiret azabıyla yakalayıp ağzının payını veriverdi. Doğrusu bunda Allah’tan korkan kimseye ders vardır.” Allah da onu muaheze ediverdi, ağzının payını veriverdi. Hem sonrakilere ve öncekilere ibret olacak biçimde dünya ve âhiret azabıyla yakalayıverdi. Denizle, suyla yakalayıverdi Rabbimiz onu. Allah ya-kaladı mı tam yakalar. Allah’ın düşmanlarını neyle yakalayacağı, nasıl yakalayacağı hiç belli olmaz. Bakın suda boğuverdi Allah Firavun’u. Aslında su da Rabbimizin rahmetlerinden birisidir. Rahmet olan su, kendisine Allah’ın yüklediği yasa değişince böyle azap oluveriyor. Ha-yat için yaratılan su, bir anda helâk sebebi oluveriyor. Allah onların tü-münü suda boğdu da Allah’tan korkmak isteyenlere bir ibret nişanesi kılıverdi Rabbimiz. Zuhruf’ta da şöyle buyrulur: “Onları, sonradan gelecek inkârcılara ibret alınacak bir geçmiş kıldık.” (Zuhruf 50) Rabbimiz, “onları sonradan gelecekler için bir selef ve mesel kıldık, ibret yaptık” buyuruyor. Yani onları sonradan gelenlerin piri, üs-tadı, muallimi kıldık, diyor Rabbimiz. Kâfirlerin de selefleri yani üstat-ları vardır, bizim de seleflerimiz ve muallimlerimiz vardır. Bizim seleflerimiz Mûsâ (a.s), İbrahim (a.s) ve Adem (a.s)’dan bu yana Allah sa-fında yer almış imamlarımız ve önderlerimizdir. Kâfirlerin selefleri ve örnekleri de Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar ve tarihte tüm Allah dâvâsının, Allah elçilerinin önünü kesmek için çırpınırlarken kimisi su-da boğularak kimisi yerin dibine batırılarak Allah tarafından kendilerinden intikam alınmış kimselerdir. Bakın Firavun boğulup giderken tüm haleflerine şu mesajı veriyordu: “İnandım ki İsrailoğullarının iman ettiği Allah’tan başka İlâh yokmuş. Ben de Müslümanlardanım!” (Yunus: 90) Gerçekten bugün bu sözü tüm dünya müstekbirlerine duyurmamız gerekmektedir. Tüm dünya Firavunlarına duyurmalıyız bu sözü. “Ey zalimler! Ey çağdaş Firavunlar! Ey müstekbirler! Ey kendilerinde güç, kuvvet olduğunu zanneden zalimler! Firavun’un söylediği bu sözü sizler ne zaman söyleyeceksiniz? Size hiçbir şey hatırlat-mıyor mu bu söz? Size bir şey demiyor mu Firavun’un ölürken söyledikleri? Ölürken mi söyleyeceksiniz bunu? Ama Firavun’a fayda vermediği gibi, o zaman söyleyeceğiniz bu sözün size de hiç bir faydası olmayacaktır.” Diyor ki bakın Firavun: “Ben inandım ki İsrailoğullarının inandığı İlâhtan başka İlâh yoktur.” Ama bunu ölürken söylüyordu hain. Halbuki şimdi inandım dediği İlâhın gönderdiği Mûsâ’yı dün öldürmeye çalışıyordu. Yıllarca o İlâhın dinini reddetmiş, o İlâhın gönderdiği peygamberi reddetmiş, o İlâha inanan İsrailoğullarına kan kusturmuş, kendinin ülkesinin yegâne Rabbi ve İlâhı olduğunu ilân etmişti. İşte kıyamete kadar gelecek nesiller içinde kendisine özenen, kendi yoluna imrenen, yeryüzünde Rabliğini iddia ederek Allah’a ve Allah’ın dinine savaş açan tüm Firavun taslaklarına bu sözleriyle şu mesajı veriyordu: “Gelin ey beni taklit edenler, benim düştüğüm yanlışa düşmeyin! Ey benim yolumdan gidenler! Ey benim gibi Allah’la ve elçisiyle savaşa tutuşanlar! Ey Rablerinin elçileri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği mesajla, hayat programıyla ilgilenmeyerek kendi hayatlarına kendileri program yapmaya çalışanlar! Bana bakın da ibret alın. Ben imanı son dönemime tehir etmiştim. Ama gördünüz ki o iman benden kabul edilmedi. Bir işe yaramadı. Siz bunu önceden anlayın da benim durumuma düşmeyin. Şimdiden hatalarınızdan dönüp Müslümanlığınızı ilân edin.” Gerçekten bunda içi titreyerek korkacak kimseler için elbette bir ibret, bir ders vardır, buyurduktan sonra Allah yaratışa dikkat çekerek şöyle buyuruyor:
25-26. “Allah bunun üzerine onu dünya ve âhiret azabıyla yakalayıp ağzının payını veriverdi. Doğrusu bunda Allah’tan korkan kimseye ders vardır.” Allah da onu muaheze ediverdi, ağzının payını veriverdi. Hem sonrakilere ve öncekilere ibret olacak biçimde dünya ve âhiret azabıyla yakalayıverdi. Denizle, suyla yakalayıverdi Rabbimiz onu. Allah ya-kaladı mı tam yakalar. Allah’ın düşmanlarını neyle yakalayacağı, nasıl yakalayacağı hiç belli olmaz. Bakın suda boğuverdi Allah Firavun’u. Aslında su da Rabbimizin rahmetlerinden birisidir. Rahmet olan su, kendisine Allah’ın yüklediği yasa değişince böyle azap oluveriyor. Ha-yat için yaratılan su, bir anda helâk sebebi oluveriyor. Allah onların tü-münü suda boğdu da Allah’tan korkmak isteyenlere bir ibret nişanesi kılıverdi Rabbimiz. Zuhruf’ta da şöyle buyrulur: “Onları, sonradan gelecek inkârcılara ibret alınacak bir geçmiş kıldık.” (Zuhruf 50) Rabbimiz, “onları sonradan gelecekler için bir selef ve mesel kıldık, ibret yaptık” buyuruyor. Yani onları sonradan gelenlerin piri, üs-tadı, muallimi kıldık, diyor Rabbimiz. Kâfirlerin de selefleri yani üstat-ları vardır, bizim de seleflerimiz ve muallimlerimiz vardır. Bizim seleflerimiz Mûsâ (a.s), İbrahim (a.s) ve Adem (a.s)’dan bu yana Allah sa-fında yer almış imamlarımız ve önderlerimizdir. Kâfirlerin selefleri ve örnekleri de Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar ve tarihte tüm Allah dâvâsının, Allah elçilerinin önünü kesmek için çırpınırlarken kimisi su-da boğularak kimisi yerin dibine batırılarak Allah tarafından kendilerinden intikam alınmış kimselerdir. Bakın Firavun boğulup giderken tüm haleflerine şu mesajı veriyordu: “İnandım ki İsrailoğullarının iman ettiği Allah’tan başka İlâh yokmuş. Ben de Müslümanlardanım!” (Yunus: 90) Gerçekten bugün bu sözü tüm dünya müstekbirlerine duyurmamız gerekmektedir. Tüm dünya Firavunlarına duyurmalıyız bu sözü. “Ey zalimler! Ey çağdaş Firavunlar! Ey müstekbirler! Ey kendilerinde güç, kuvvet olduğunu zanneden zalimler! Firavun’un söylediği bu sözü sizler ne zaman söyleyeceksiniz? Size hiçbir şey hatırlat-mıyor mu bu söz? Size bir şey demiyor mu Firavun’un ölürken söyledikleri? Ölürken mi söyleyeceksiniz bunu? Ama Firavun’a fayda vermediği gibi, o zaman söyleyeceğiniz bu sözün size de hiç bir faydası olmayacaktır.” Diyor ki bakın Firavun: “Ben inandım ki İsrailoğullarının inandığı İlâhtan başka İlâh yoktur.” Ama bunu ölürken söylüyordu hain. Halbuki şimdi inandım dediği İlâhın gönderdiği Mûsâ’yı dün öldürmeye çalışıyordu. Yıllarca o İlâhın dinini reddetmiş, o İlâhın gönderdiği peygamberi reddetmiş, o İlâha inanan İsrailoğullarına kan kusturmuş, kendinin ülkesinin yegâne Rabbi ve İlâhı olduğunu ilân etmişti. İşte kıyamete kadar gelecek nesiller içinde kendisine özenen, kendi yoluna imrenen, yeryüzünde Rabliğini iddia ederek Allah’a ve Allah’ın dinine savaş açan tüm Firavun taslaklarına bu sözleriyle şu mesajı veriyordu: “Gelin ey beni taklit edenler, benim düştüğüm yanlışa düşmeyin! Ey benim yolumdan gidenler! Ey benim gibi Allah’la ve elçisiyle savaşa tutuşanlar! Ey Rablerinin elçileri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği mesajla, hayat programıyla ilgilenmeyerek kendi hayatlarına kendileri program yapmaya çalışanlar! Bana bakın da ibret alın. Ben imanı son dönemime tehir etmiştim. Ama gördünüz ki o iman benden kabul edilmedi. Bir işe yaramadı. Siz bunu önceden anlayın da benim durumuma düşmeyin. Şimdiden hatalarınızdan dönüp Müslümanlığınızı ilân edin.” Gerçekten bunda içi titreyerek korkacak kimseler için elbette bir ibret, bir ders vardır, buyurduktan sonra Allah yaratışa dikkat çekerek şöyle buyuruyor:
27-33. “Ey kâfirler! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükselt-miş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.” Rabbimiz soruyor: “Söyleyin bakalım! Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz? Yoksa gök mü? Halbuki onu Allah bina etti. Allah yarattı o gökyüzünü. Hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Tüm yıldızları, saman yolunu, güneş sistemini, bu muazzam kâinatı yaratmaya gücü yeten Allah’ın sizi yeniden yaratmaya gücü yetmez mi?” Aslında Allah’ın azameti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olmaz. Allah’a daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu değildir. Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O “ol!” der, her şey oluverir. Aslında bu âyet insanı düşünmeye dâvet ediyor. Şu kendini bir şey zannedip Rabbine karşı, Rabbinin âyetlerine karşı mücadeleye girişen insanı derin derin düşünmeye sevk ediyor. Ey insan! Bir düşün hele! Sen nerde, şu büyük kâinat nerede? Şu koskoca kâinatı yaratmak nerde? Seni yaratmak nerede? diyerek kibirlilerin kibrini kırmayı hedefleyen bir âyet-i kerîme. İnsanın bu yaratıklara karşı bile kibirlenme gücü yokken nerde kaldı tüm bu yaratıkların yaratıcısına karşı kibirlensin? Tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah, sizi ikinci defa yarata-maz mı? Bütün bunlara güç yetiren, sizi ikinci defa yaratmaya güç ye-tiremez mi? Semâyı yarattı da sonra ona bir yükseklik takdir etti ve düzenledi Allah. Sonra gecesini örttü ve duhasını, kuşluğunu, gündüzünü de açığa çıkardı. Sonra da arzı yuvarladı, elips yaptı, uhdiye, yumurta gibi yaptı onu ki, mevsimler oluşsun. Sonra ondan da suyunu ve otlağını çıkardı Rabbiniz. Sonra dağları da denge unsuru olarak sapasağlam yere çaktı ve yeryüzünü onlarla tespit etti. Sizleri düşmekten, ala-bora olmaktan kurtardı. Bütün bunları, sizin de, hayvanlarınızın da geçimi, geçimliği için yaptı Rabbiniz. Hiç düşünüp bunlar üzerinde ka-fa yormuyor musunuz? buyurduktan sonra da tekrar kıyamet sahnesine dikkat çekecek Rabbimiz. Bakın buyurur ki:
27-33. “Ey kâfirler! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükselt-miş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.” Rabbimiz soruyor: “Söyleyin bakalım! Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz? Yoksa gök mü? Halbuki onu Allah bina etti. Allah yarattı o gökyüzünü. Hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Tüm yıldızları, saman yolunu, güneş sistemini, bu muazzam kâinatı yaratmaya gücü yeten Allah’ın sizi yeniden yaratmaya gücü yetmez mi?” Aslında Allah’ın azameti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olmaz. Allah’a daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu değildir. Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O “ol!” der, her şey oluverir. Aslında bu âyet insanı düşünmeye dâvet ediyor. Şu kendini bir şey zannedip Rabbine karşı, Rabbinin âyetlerine karşı mücadeleye girişen insanı derin derin düşünmeye sevk ediyor. Ey insan! Bir düşün hele! Sen nerde, şu büyük kâinat nerede? Şu koskoca kâinatı yaratmak nerde? Seni yaratmak nerede? diyerek kibirlilerin kibrini kırmayı hedefleyen bir âyet-i kerîme. İnsanın bu yaratıklara karşı bile kibirlenme gücü yokken nerde kaldı tüm bu yaratıkların yaratıcısına karşı kibirlensin? Tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah, sizi ikinci defa yarata-maz mı? Bütün bunlara güç yetiren, sizi ikinci defa yaratmaya güç ye-tiremez mi? Semâyı yarattı da sonra ona bir yükseklik takdir etti ve düzenledi Allah. Sonra gecesini örttü ve duhasını, kuşluğunu, gündüzünü de açığa çıkardı. Sonra da arzı yuvarladı, elips yaptı, uhdiye, yumurta gibi yaptı onu ki, mevsimler oluşsun. Sonra ondan da suyunu ve otlağını çıkardı Rabbiniz. Sonra dağları da denge unsuru olarak sapasağlam yere çaktı ve yeryüzünü onlarla tespit etti. Sizleri düşmekten, ala-bora olmaktan kurtardı. Bütün bunları, sizin de, hayvanlarınızın da geçimi, geçimliği için yaptı Rabbiniz. Hiç düşünüp bunlar üzerinde ka-fa yormuyor musunuz? buyurduktan sonra da tekrar kıyamet sahnesine dikkat çekecek Rabbimiz. Bakın buyurur ki:
27-33. “Ey kâfirler! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükselt-miş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.” Rabbimiz soruyor: “Söyleyin bakalım! Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz? Yoksa gök mü? Halbuki onu Allah bina etti. Allah yarattı o gökyüzünü. Hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Tüm yıldızları, saman yolunu, güneş sistemini, bu muazzam kâinatı yaratmaya gücü yeten Allah’ın sizi yeniden yaratmaya gücü yetmez mi?” Aslında Allah’ın azameti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olmaz. Allah’a daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu değildir. Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O “ol!” der, her şey oluverir. Aslında bu âyet insanı düşünmeye dâvet ediyor. Şu kendini bir şey zannedip Rabbine karşı, Rabbinin âyetlerine karşı mücadeleye girişen insanı derin derin düşünmeye sevk ediyor. Ey insan! Bir düşün hele! Sen nerde, şu büyük kâinat nerede? Şu koskoca kâinatı yaratmak nerde? Seni yaratmak nerede? diyerek kibirlilerin kibrini kırmayı hedefleyen bir âyet-i kerîme. İnsanın bu yaratıklara karşı bile kibirlenme gücü yokken nerde kaldı tüm bu yaratıkların yaratıcısına karşı kibirlensin? Tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah, sizi ikinci defa yarata-maz mı? Bütün bunlara güç yetiren, sizi ikinci defa yaratmaya güç ye-tiremez mi? Semâyı yarattı da sonra ona bir yükseklik takdir etti ve düzenledi Allah. Sonra gecesini örttü ve duhasını, kuşluğunu, gündüzünü de açığa çıkardı. Sonra da arzı yuvarladı, elips yaptı, uhdiye, yumurta gibi yaptı onu ki, mevsimler oluşsun. Sonra ondan da suyunu ve otlağını çıkardı Rabbiniz. Sonra dağları da denge unsuru olarak sapasağlam yere çaktı ve yeryüzünü onlarla tespit etti. Sizleri düşmekten, ala-bora olmaktan kurtardı. Bütün bunları, sizin de, hayvanlarınızın da geçimi, geçimliği için yaptı Rabbiniz. Hiç düşünüp bunlar üzerinde ka-fa yormuyor musunuz? buyurduktan sonra da tekrar kıyamet sahnesine dikkat çekecek Rabbimiz. Bakın buyurur ki:
27-33. “Ey kâfirler! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükselt-miş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.” Rabbimiz soruyor: “Söyleyin bakalım! Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz? Yoksa gök mü? Halbuki onu Allah bina etti. Allah yarattı o gökyüzünü. Hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Tüm yıldızları, saman yolunu, güneş sistemini, bu muazzam kâinatı yaratmaya gücü yeten Allah’ın sizi yeniden yaratmaya gücü yetmez mi?” Aslında Allah’ın azameti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olmaz. Allah’a daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu değildir. Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O “ol!” der, her şey oluverir. Aslında bu âyet insanı düşünmeye dâvet ediyor. Şu kendini bir şey zannedip Rabbine karşı, Rabbinin âyetlerine karşı mücadeleye girişen insanı derin derin düşünmeye sevk ediyor. Ey insan! Bir düşün hele! Sen nerde, şu büyük kâinat nerede? Şu koskoca kâinatı yaratmak nerde? Seni yaratmak nerede? diyerek kibirlilerin kibrini kırmayı hedefleyen bir âyet-i kerîme. İnsanın bu yaratıklara karşı bile kibirlenme gücü yokken nerde kaldı tüm bu yaratıkların yaratıcısına karşı kibirlensin? Tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah, sizi ikinci defa yarata-maz mı? Bütün bunlara güç yetiren, sizi ikinci defa yaratmaya güç ye-tiremez mi? Semâyı yarattı da sonra ona bir yükseklik takdir etti ve düzenledi Allah. Sonra gecesini örttü ve duhasını, kuşluğunu, gündüzünü de açığa çıkardı. Sonra da arzı yuvarladı, elips yaptı, uhdiye, yumurta gibi yaptı onu ki, mevsimler oluşsun. Sonra ondan da suyunu ve otlağını çıkardı Rabbiniz. Sonra dağları da denge unsuru olarak sapasağlam yere çaktı ve yeryüzünü onlarla tespit etti. Sizleri düşmekten, ala-bora olmaktan kurtardı. Bütün bunları, sizin de, hayvanlarınızın da geçimi, geçimliği için yaptı Rabbiniz. Hiç düşünüp bunlar üzerinde ka-fa yormuyor musunuz? buyurduktan sonra da tekrar kıyamet sahnesine dikkat çekecek Rabbimiz. Bakın buyurur ki:
27-33. “Ey kâfirler! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükselt-miş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.” Rabbimiz soruyor: “Söyleyin bakalım! Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz? Yoksa gök mü? Halbuki onu Allah bina etti. Allah yarattı o gökyüzünü. Hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Tüm yıldızları, saman yolunu, güneş sistemini, bu muazzam kâinatı yaratmaya gücü yeten Allah’ın sizi yeniden yaratmaya gücü yetmez mi?” Aslında Allah’ın azameti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olmaz. Allah’a daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu değildir. Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O “ol!” der, her şey oluverir. Aslında bu âyet insanı düşünmeye dâvet ediyor. Şu kendini bir şey zannedip Rabbine karşı, Rabbinin âyetlerine karşı mücadeleye girişen insanı derin derin düşünmeye sevk ediyor. Ey insan! Bir düşün hele! Sen nerde, şu büyük kâinat nerede? Şu koskoca kâinatı yaratmak nerde? Seni yaratmak nerede? diyerek kibirlilerin kibrini kırmayı hedefleyen bir âyet-i kerîme. İnsanın bu yaratıklara karşı bile kibirlenme gücü yokken nerde kaldı tüm bu yaratıkların yaratıcısına karşı kibirlensin? Tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah, sizi ikinci defa yarata-maz mı? Bütün bunlara güç yetiren, sizi ikinci defa yaratmaya güç ye-tiremez mi? Semâyı yarattı da sonra ona bir yükseklik takdir etti ve düzenledi Allah. Sonra gecesini örttü ve duhasını, kuşluğunu, gündüzünü de açığa çıkardı. Sonra da arzı yuvarladı, elips yaptı, uhdiye, yumurta gibi yaptı onu ki, mevsimler oluşsun. Sonra ondan da suyunu ve otlağını çıkardı Rabbiniz. Sonra dağları da denge unsuru olarak sapasağlam yere çaktı ve yeryüzünü onlarla tespit etti. Sizleri düşmekten, ala-bora olmaktan kurtardı. Bütün bunları, sizin de, hayvanlarınızın da geçimi, geçimliği için yaptı Rabbiniz. Hiç düşünüp bunlar üzerinde ka-fa yormuyor musunuz? buyurduktan sonra da tekrar kıyamet sahnesine dikkat çekecek Rabbimiz. Bakın buyurur ki:
27-33. “Ey kâfirler! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükselt-miş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.” Rabbimiz soruyor: “Söyleyin bakalım! Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz? Yoksa gök mü? Halbuki onu Allah bina etti. Allah yarattı o gökyüzünü. Hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Tüm yıldızları, saman yolunu, güneş sistemini, bu muazzam kâinatı yaratmaya gücü yeten Allah’ın sizi yeniden yaratmaya gücü yetmez mi?” Aslında Allah’ın azameti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olmaz. Allah’a daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu değildir. Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O “ol!” der, her şey oluverir. Aslında bu âyet insanı düşünmeye dâvet ediyor. Şu kendini bir şey zannedip Rabbine karşı, Rabbinin âyetlerine karşı mücadeleye girişen insanı derin derin düşünmeye sevk ediyor. Ey insan! Bir düşün hele! Sen nerde, şu büyük kâinat nerede? Şu koskoca kâinatı yaratmak nerde? Seni yaratmak nerede? diyerek kibirlilerin kibrini kırmayı hedefleyen bir âyet-i kerîme. İnsanın bu yaratıklara karşı bile kibirlenme gücü yokken nerde kaldı tüm bu yaratıkların yaratıcısına karşı kibirlensin? Tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah, sizi ikinci defa yarata-maz mı? Bütün bunlara güç yetiren, sizi ikinci defa yaratmaya güç ye-tiremez mi? Semâyı yarattı da sonra ona bir yükseklik takdir etti ve düzenledi Allah. Sonra gecesini örttü ve duhasını, kuşluğunu, gündüzünü de açığa çıkardı. Sonra da arzı yuvarladı, elips yaptı, uhdiye, yumurta gibi yaptı onu ki, mevsimler oluşsun. Sonra ondan da suyunu ve otlağını çıkardı Rabbiniz. Sonra dağları da denge unsuru olarak sapasağlam yere çaktı ve yeryüzünü onlarla tespit etti. Sizleri düşmekten, ala-bora olmaktan kurtardı. Bütün bunları, sizin de, hayvanlarınızın da geçimi, geçimliği için yaptı Rabbiniz. Hiç düşünüp bunlar üzerinde ka-fa yormuyor musunuz? buyurduktan sonra da tekrar kıyamet sahnesine dikkat çekecek Rabbimiz. Bakın buyurur ki:
27-33. “Ey kâfirler! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükselt-miş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.” Rabbimiz soruyor: “Söyleyin bakalım! Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz? Yoksa gök mü? Halbuki onu Allah bina etti. Allah yarattı o gökyüzünü. Hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Tüm yıldızları, saman yolunu, güneş sistemini, bu muazzam kâinatı yaratmaya gücü yeten Allah’ın sizi yeniden yaratmaya gücü yetmez mi?” Aslında Allah’ın azameti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olmaz. Allah’a daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu değildir. Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O “ol!” der, her şey oluverir. Aslında bu âyet insanı düşünmeye dâvet ediyor. Şu kendini bir şey zannedip Rabbine karşı, Rabbinin âyetlerine karşı mücadeleye girişen insanı derin derin düşünmeye sevk ediyor. Ey insan! Bir düşün hele! Sen nerde, şu büyük kâinat nerede? Şu koskoca kâinatı yaratmak nerde? Seni yaratmak nerede? diyerek kibirlilerin kibrini kırmayı hedefleyen bir âyet-i kerîme. İnsanın bu yaratıklara karşı bile kibirlenme gücü yokken nerde kaldı tüm bu yaratıkların yaratıcısına karşı kibirlensin? Tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah, sizi ikinci defa yarata-maz mı? Bütün bunlara güç yetiren, sizi ikinci defa yaratmaya güç ye-tiremez mi? Semâyı yarattı da sonra ona bir yükseklik takdir etti ve düzenledi Allah. Sonra gecesini örttü ve duhasını, kuşluğunu, gündüzünü de açığa çıkardı. Sonra da arzı yuvarladı, elips yaptı, uhdiye, yumurta gibi yaptı onu ki, mevsimler oluşsun. Sonra ondan da suyunu ve otlağını çıkardı Rabbiniz. Sonra dağları da denge unsuru olarak sapasağlam yere çaktı ve yeryüzünü onlarla tespit etti. Sizleri düşmekten, ala-bora olmaktan kurtardı. Bütün bunları, sizin de, hayvanlarınızın da geçimi, geçimliği için yaptı Rabbiniz. Hiç düşünüp bunlar üzerinde ka-fa yormuyor musunuz? buyurduktan sonra da tekrar kıyamet sahnesine dikkat çekecek Rabbimiz. Bakın buyurur ki:
34-36. “Güç yetirilemeyen en büyük baskın geldiği zaman, o gün, insan ne uğurda çalıştığını anlar. Cehennem her bakanın göreceği şekilde gösterilir.” Her şeyi bastıran o büyük ses, o büyük felaket geldiği zaman. Kulakları sağır eden, gözleri önüne düşüren, boyunları büken, güneşin defterini düren, yıldızları yerinden söken, dağları yürütüp, denizleri kaynatan, arzı çalkalayıp semayı şak şak eden o Tammetü’l Kübra geldi mi. İşte o zaman: O gün insan neye sa’y ettiğini? Ne adına ve nerede say ettiğini anlayacaktır. Nereye yönelmiş? Nereye gidiyormuş? Kıblesi neymiş? Neyi bulma adına koşturuyormuş? Neyin peşindeymiş? Sa’yi, koşturması, planı, programı kendisini nereye götürüyormuş? Sa’yi kendisine nereyi kazandırmış? Neresini kaybettirmiş bunu anlayacak o gün. Ve o gün görenler için, bakanlar için de cehennem yaklaştırılmış, yakınlaştırılmış ve sergilenmiştir. Cehennem bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarılmıştır. İşte bundan sonra:
34-36. “Güç yetirilemeyen en büyük baskın geldiği zaman, o gün, insan ne uğurda çalıştığını anlar. Cehennem her bakanın göreceği şekilde gösterilir.” Her şeyi bastıran o büyük ses, o büyük felaket geldiği zaman. Kulakları sağır eden, gözleri önüne düşüren, boyunları büken, güneşin defterini düren, yıldızları yerinden söken, dağları yürütüp, denizleri kaynatan, arzı çalkalayıp semayı şak şak eden o Tammetü’l Kübra geldi mi. İşte o zaman: O gün insan neye sa’y ettiğini? Ne adına ve nerede say ettiğini anlayacaktır. Nereye yönelmiş? Nereye gidiyormuş? Kıblesi neymiş? Neyi bulma adına koşturuyormuş? Neyin peşindeymiş? Sa’yi, koşturması, planı, programı kendisini nereye götürüyormuş? Sa’yi kendisine nereyi kazandırmış? Neresini kaybettirmiş bunu anlayacak o gün. Ve o gün görenler için, bakanlar için de cehennem yaklaştırılmış, yakınlaştırılmış ve sergilenmiştir. Cehennem bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarılmıştır. İşte bundan sonra:
34-36. “Güç yetirilemeyen en büyük baskın geldiği zaman, o gün, insan ne uğurda çalıştığını anlar. Cehennem her bakanın göreceği şekilde gösterilir.” Her şeyi bastıran o büyük ses, o büyük felaket geldiği zaman. Kulakları sağır eden, gözleri önüne düşüren, boyunları büken, güneşin defterini düren, yıldızları yerinden söken, dağları yürütüp, denizleri kaynatan, arzı çalkalayıp semayı şak şak eden o Tammetü’l Kübra geldi mi. İşte o zaman: O gün insan neye sa’y ettiğini? Ne adına ve nerede say ettiğini anlayacaktır. Nereye yönelmiş? Nereye gidiyormuş? Kıblesi neymiş? Neyi bulma adına koşturuyormuş? Neyin peşindeymiş? Sa’yi, koşturması, planı, programı kendisini nereye götürüyormuş? Sa’yi kendisine nereyi kazandırmış? Neresini kaybettirmiş bunu anlayacak o gün. Ve o gün görenler için, bakanlar için de cehennem yaklaştırılmış, yakınlaştırılmış ve sergilenmiştir. Cehennem bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarılmıştır. İşte bundan sonra:
37-39. “İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.”
37-39. “İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.”
37-39. “İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.”
40-41.“Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer şüphesiz cennettir.” Buyurularak iki insan tipi ortaya konuyor: Birincisi tâğutluk e-dip, azgınlaşıp, Allah karşısında güç ve bilgi iddiasında bulunup, dünyayı, dünya hayatını tercih eden bir insan tipi. İkincisi de Rabbinin makamından korkup, nefsini hevâsından arındıran insan tipi. Evet: “Evimi ben de düzenleyebilirim! Ev tefrişinin nasıl olması gerektiğini ben de bilirim! Hanımımı nasıl giydireceğimi ben de bilirim! Çocuklarımı nasıl eğiteceğimi ben de bilirim! Nereden kazanıp nerelerde harcayacağımı, nasıl düğün yapacağımı, misafirlerime neleri ik-ram edeceğimi, nerede okuyacağımı, neleri okumam gerektiğini, nerede görev alacağımı ben de bilirim! Allah’ın tüm bu konularda bilgisi varsa, benim de bilgim var! Benim de aklım, benim de keyfim var! Ey Allah’ım! Her ne kadar da zahmet edip bir kitap göndererek bütün ha-yatım konusunda bana bir program belirlemişsen de ben bu aklımla, bu bilgimle seninkine muhtaç olmadan, senin kitabına hiç de müracaat etmeden ben de hayatımı düzenleyebilirim!” diyerek kim tâğutluk ederse, haddi aşarsa, hayatını Allah’a sormadan yaşarsa, Kitabı yok farz ederek, peygamberi gelmemiş sayarak bir hayat yaşamaya kalkarsa, Ve de dünya hayatını tercih ederse. Yani dünyayı kıble bilerek, dünyayı hedef bilerek tüm planını ve programını dünyaya göre, dünya adına ve dünyada bitecek şekilde yaparsa. Ölüm ve ölüm ötesi hayat için bir derdi, bir yatırımı yoksa: Onların varacakları yer, me’vâları, barınakları cehennemdir. Soluğu cehennemde alacaklardır onlar. Ama: Ama kim de Rabbinin makamından korkarsa. Kim de Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkarsa. Yani toplum karşısında değil, baba ana karşısın da değil, âdetler, konu komşu, amir-müdür, moda, yönetmelikler karşısında kötü bir konuma düşmekten değil, Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkarsa, yani el âlem ne der acaba? İnsanlar benim hakkımda ne düşünürler acaba? Müdürüm, amirim ne der acaba? değil de Rabbim ne der acaba? diye korkarsa, Rabbi karşısında kötü bir duruma düşmekten, Allah’ın hoşnutluğunu, Allah’ın rızasını kaybetmekten, Allah’ı üzmekten ve darıltmaktan tir tir titrerse, yaptığı her işinde, her eyleminde sadece Allah’ı düşünür ve O’nu hesap ederse. Ve bir de: Nefsini hevâdan korursa, havadan, havalanmaktan kendini korursa. Hevâ nedir? Hevâ boş şey demektir. Yani yarın kişinin mîzanına konunca onu cennete götürmeyecek olan her şey hevâdır. İsterse cehenneme götürmesin, o boş şeydir. Kişi kendisini boş şeylerden korusa, Hayatını vahiy kaynaklı, Beyyine kaynaklı yaşarsa: İşte onun da varacağı yer, gideceği yer de cennettir. Hevâsını terk eden, hevâ ve hevesiyle hareket etmekten kurtulup vahiyle, Beyyine ile hayatını düzenleyen kişinin gideceği yer cennetmiş. Rabbimiz öyle diyor. Öyleyse bizler kesinlikle hevâları-mızı, heveslerimizi terk edip, onlarla hareket etmekten vazgeçip cenneti kazanmak zorundayız. Ama unutmayalım ki bunun yolu da Bey-yine ile tanışmaktan geçmektedir. Peki Beyyine nedir? Beyine, Allah’tan gelendir. Beyine, Allah’ın kullarının hayatına karışmak üzere gönderdiği hayat programıdır. Vahiydir, kitaptır, Allah bilgisidir. Kitaba sahip olan, kitapla hareket eden Allah’ın Resûlüdür. Elinde Kitapla insanları hakka çağıran peygamberdir. Beyyine ile, Kitap ve sünnetle hareket eden bir Müslüman, Kitap ve sünneti tüm hayatında tüm hareketlerinde istinat kabul eden bir mü’min, Beyyine üzere demektir. Beyyine’den habersiz, Kitap ve sünnetten uzak, delilsizce kendi hevâ ve heveslerine uyanlar da kâfirlerdir. İşte mü’minle kâfiri birbirinden ayıran belirgin nokta budur. Mü’min her adım atışında beyyine ile hareket ederken, kâfir ise kendi aklını, kendi heveslerini ve keyfini ölçü almaktadır. Eğer bizler de bugün hevâ ve heveslerimizi bırakıp Beyyineyle hareket edeceksek o zaman biz de vahyi bilmek zorundayız. Ben ki-taba dayanıyorum, benim istinatgahım, benim hareket noktam vahiydir diyeceksek, vahyi tanımak zorundayız. Kur’an ve sünneti tanımamız lâzım. Aksi takdirde bugün pek çoğunun biz kitaba dayanıyoruz iddiasında bulunup da kitaptan habersiz bir hayat yaşadıkları gibi yapmaya kalkışırsak Allah korusun sonumuz cehennemdir. Şunu da asla unutmayalım ki, Beyyine’nin olmadığı yerde he-vâ ve hevesler geçerlidir. İnsanlar eğer amel edecek kadar, hayatlarını düzenleyecek kadar Beyyine ile tanışmamışlarsa hayatlarını mutlaka başka şeylerle doldurmak zorunda kalacaklardır. Öyleyse Allah’ınızın aşkına Beyyine ile tanışmaya çalışalım. Yaptığımız her işte, verdiğimiz her kararda, attığımız her adımda Beyyine’ye dayanmaya, Beyyine’ye sarılmaya çalışalım. İşte o zaman biz Allah’ın bu âyetinde anlattığı cennetlik Müslümanlardan olma imkânı elde etmiş olacağız inşallah. Değilse Allah korusun Kitap ve sünneti tanımadan, beyyineyle tanışmadan bir hayat yaşayacak olursak o zaman ya kendi hevâ ve heveslerimizi putlaştıracak ya da günümüz müşriklerinin yaptığı gibi bir kısım Allah düşmanı tâğutların hevâ ve heveslerine uymak zorunda kalacağız. Eğer bu tür zavallıların hevâ ve heveslerine tabi olursak o zaman kesinlikle bilelim ki Rabbimizi ve O’nun âyetlerini terk etmek zorunda kalırız. Allah korusun o zaman hayatımızda Rabbimizin âyetlerine gündemimizde yer kalmaz. Onlara tabi olduğumuz zaman onların gündemlerine tabi olmak zorunda kalırız. İşte görüyoruz her gün yeni bir gündemle insanları meşgul ediyorlar. Ne zaman bunların vahiylerinden vakit bulup da insanlar vahye dönebilecekler bilmiyorum? Bugün şu konu, öbür gün bu konu der-ken gündemi tamamen dolduruyorlar ve insanların vahiyle meşgul olmasına fırsat vermiyorlar. Allah korusun öyle olunca da âhiret gün-demlerimizden düşüverir. O zaman yine Rabbim muhafaza buyursun tıpkı onlar gibi sırf dünya ve dünyalık düşünen birer materyalist olup çıkıveririz. Tıpkı bu müşrik kafalar gibi Allah yetkilerini alıp birilerine veren birer demokratik olur çıkarız. Ve korkuyorum farkında olmadan hızla Müslümanlar buna doğru gidiyorlar. Hayır hayır! Bizim aklımız başımızdadır elhamdülillah. Bizler kesinlikle bu adamların hevâ ve he-veslerine tabi olmayacağız. Bizler vahyi tanıyıp onun dedikleri istikâ-metinde bir hayat yaşayacağız ve şirke düşmemeye azami gayret göstereceğiz inşallah. Allah bu konuda bize şuur versin, basiret versin inşallah.
40-41.“Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer şüphesiz cennettir.” Buyurularak iki insan tipi ortaya konuyor: Birincisi tâğutluk e-dip, azgınlaşıp, Allah karşısında güç ve bilgi iddiasında bulunup, dünyayı, dünya hayatını tercih eden bir insan tipi. İkincisi de Rabbinin makamından korkup, nefsini hevâsından arındıran insan tipi. Evet: “Evimi ben de düzenleyebilirim! Ev tefrişinin nasıl olması gerektiğini ben de bilirim! Hanımımı nasıl giydireceğimi ben de bilirim! Çocuklarımı nasıl eğiteceğimi ben de bilirim! Nereden kazanıp nerelerde harcayacağımı, nasıl düğün yapacağımı, misafirlerime neleri ik-ram edeceğimi, nerede okuyacağımı, neleri okumam gerektiğini, nerede görev alacağımı ben de bilirim! Allah’ın tüm bu konularda bilgisi varsa, benim de bilgim var! Benim de aklım, benim de keyfim var! Ey Allah’ım! Her ne kadar da zahmet edip bir kitap göndererek bütün ha-yatım konusunda bana bir program belirlemişsen de ben bu aklımla, bu bilgimle seninkine muhtaç olmadan, senin kitabına hiç de müracaat etmeden ben de hayatımı düzenleyebilirim!” diyerek kim tâğutluk ederse, haddi aşarsa, hayatını Allah’a sormadan yaşarsa, Kitabı yok farz ederek, peygamberi gelmemiş sayarak bir hayat yaşamaya kalkarsa, Ve de dünya hayatını tercih ederse. Yani dünyayı kıble bilerek, dünyayı hedef bilerek tüm planını ve programını dünyaya göre, dünya adına ve dünyada bitecek şekilde yaparsa. Ölüm ve ölüm ötesi hayat için bir derdi, bir yatırımı yoksa: Onların varacakları yer, me’vâları, barınakları cehennemdir. Soluğu cehennemde alacaklardır onlar. Ama: Ama kim de Rabbinin makamından korkarsa. Kim de Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkarsa. Yani toplum karşısında değil, baba ana karşısın da değil, âdetler, konu komşu, amir-müdür, moda, yönetmelikler karşısında kötü bir konuma düşmekten değil, Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkarsa, yani el âlem ne der acaba? İnsanlar benim hakkımda ne düşünürler acaba? Müdürüm, amirim ne der acaba? değil de Rabbim ne der acaba? diye korkarsa, Rabbi karşısında kötü bir duruma düşmekten, Allah’ın hoşnutluğunu, Allah’ın rızasını kaybetmekten, Allah’ı üzmekten ve darıltmaktan tir tir titrerse, yaptığı her işinde, her eyleminde sadece Allah’ı düşünür ve O’nu hesap ederse. Ve bir de: Nefsini hevâdan korursa, havadan, havalanmaktan kendini korursa. Hevâ nedir? Hevâ boş şey demektir. Yani yarın kişinin mîzanına konunca onu cennete götürmeyecek olan her şey hevâdır. İsterse cehenneme götürmesin, o boş şeydir. Kişi kendisini boş şeylerden korusa, Hayatını vahiy kaynaklı, Beyyine kaynaklı yaşarsa: İşte onun da varacağı yer, gideceği yer de cennettir. Hevâsını terk eden, hevâ ve hevesiyle hareket etmekten kurtulup vahiyle, Beyyine ile hayatını düzenleyen kişinin gideceği yer cennetmiş. Rabbimiz öyle diyor. Öyleyse bizler kesinlikle hevâları-mızı, heveslerimizi terk edip, onlarla hareket etmekten vazgeçip cenneti kazanmak zorundayız. Ama unutmayalım ki bunun yolu da Bey-yine ile tanışmaktan geçmektedir. Peki Beyyine nedir? Beyine, Allah’tan gelendir. Beyine, Allah’ın kullarının hayatına karışmak üzere gönderdiği hayat programıdır. Vahiydir, kitaptır, Allah bilgisidir. Kitaba sahip olan, kitapla hareket eden Allah’ın Resûlüdür. Elinde Kitapla insanları hakka çağıran peygamberdir. Beyyine ile, Kitap ve sünnetle hareket eden bir Müslüman, Kitap ve sünneti tüm hayatında tüm hareketlerinde istinat kabul eden bir mü’min, Beyyine üzere demektir. Beyyine’den habersiz, Kitap ve sünnetten uzak, delilsizce kendi hevâ ve heveslerine uyanlar da kâfirlerdir. İşte mü’minle kâfiri birbirinden ayıran belirgin nokta budur. Mü’min her adım atışında beyyine ile hareket ederken, kâfir ise kendi aklını, kendi heveslerini ve keyfini ölçü almaktadır. Eğer bizler de bugün hevâ ve heveslerimizi bırakıp Beyyineyle hareket edeceksek o zaman biz de vahyi bilmek zorundayız. Ben ki-taba dayanıyorum, benim istinatgahım, benim hareket noktam vahiydir diyeceksek, vahyi tanımak zorundayız. Kur’an ve sünneti tanımamız lâzım. Aksi takdirde bugün pek çoğunun biz kitaba dayanıyoruz iddiasında bulunup da kitaptan habersiz bir hayat yaşadıkları gibi yapmaya kalkışırsak Allah korusun sonumuz cehennemdir. Şunu da asla unutmayalım ki, Beyyine’nin olmadığı yerde he-vâ ve hevesler geçerlidir. İnsanlar eğer amel edecek kadar, hayatlarını düzenleyecek kadar Beyyine ile tanışmamışlarsa hayatlarını mutlaka başka şeylerle doldurmak zorunda kalacaklardır. Öyleyse Allah’ınızın aşkına Beyyine ile tanışmaya çalışalım. Yaptığımız her işte, verdiğimiz her kararda, attığımız her adımda Beyyine’ye dayanmaya, Beyyine’ye sarılmaya çalışalım. İşte o zaman biz Allah’ın bu âyetinde anlattığı cennetlik Müslümanlardan olma imkânı elde etmiş olacağız inşallah. Değilse Allah korusun Kitap ve sünneti tanımadan, beyyineyle tanışmadan bir hayat yaşayacak olursak o zaman ya kendi hevâ ve heveslerimizi putlaştıracak ya da günümüz müşriklerinin yaptığı gibi bir kısım Allah düşmanı tâğutların hevâ ve heveslerine uymak zorunda kalacağız. Eğer bu tür zavallıların hevâ ve heveslerine tabi olursak o zaman kesinlikle bilelim ki Rabbimizi ve O’nun âyetlerini terk etmek zorunda kalırız. Allah korusun o zaman hayatımızda Rabbimizin âyetlerine gündemimizde yer kalmaz. Onlara tabi olduğumuz zaman onların gündemlerine tabi olmak zorunda kalırız. İşte görüyoruz her gün yeni bir gündemle insanları meşgul ediyorlar. Ne zaman bunların vahiylerinden vakit bulup da insanlar vahye dönebilecekler bilmiyorum? Bugün şu konu, öbür gün bu konu der-ken gündemi tamamen dolduruyorlar ve insanların vahiyle meşgul olmasına fırsat vermiyorlar. Allah korusun öyle olunca da âhiret gün-demlerimizden düşüverir. O zaman yine Rabbim muhafaza buyursun tıpkı onlar gibi sırf dünya ve dünyalık düşünen birer materyalist olup çıkıveririz. Tıpkı bu müşrik kafalar gibi Allah yetkilerini alıp birilerine veren birer demokratik olur çıkarız. Ve korkuyorum farkında olmadan hızla Müslümanlar buna doğru gidiyorlar. Hayır hayır! Bizim aklımız başımızdadır elhamdülillah. Bizler kesinlikle bu adamların hevâ ve he-veslerine tabi olmayacağız. Bizler vahyi tanıyıp onun dedikleri istikâ-metinde bir hayat yaşayacağız ve şirke düşmemeye azami gayret göstereceğiz inşallah. Allah bu konuda bize şuur versin, basiret versin inşallah.
42-43. “Ey Muhammed! Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. Nerde senden onu anlatması?”
42-43. “Ey Muhammed! Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. Nerde senden onu anlatması?”
46. “Kıyameti gördükleri gün dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar.” Bu son bölümde de buyuruyor ki Rabbimiz: Peygamberim, o ne zaman demir atacak? diye sana kıyamet vaktini soruyorlar. Kıyametin ne zaman gelip beyinlerinde patlayacağını soruyorlar sana. Müşrikler zaman zaman gelip Rasulullah efendimizden bunu soruyorlardı. Ama hainler bilgilenmek maksadıyla, bu bilgilerini amele dönüştürmek ve hazırlık yapmak maksadıyla değil, o kıyametten korunmak maksadıyla değil de alay etmek için, alay konusu yapmak için soruyorlardı. Âyetin ifadesinden de anlıyoruz bunu. Allah diyor ki bakın: Sen nerden bileceksin bunu peygamberim? Seni ilgilendirmez ki bu konu! Senin bilebileceğin, senin elinde olan bir konu değil ki bu sana soruyorlar! Onun müntehası Allah’tır. Yani kıyametin müntehası Allah’tır. Bu sorunun müntehası Allah’tır. Yani Allah’ta biter bu konunun bilgisi. Ya da bırak peygamberim, bu alçaklar sorabildikleri kadar sorsunlar! Sen bu beyinsizlerin yaptıklarına üzülme! Ne yaparlarsa yapsınlar sonunda benim huzuruma gelecekler ve ben onlara ne yapacağımı biliyorum! demektir bunun mânâsı. Peygamberim sen ancak haşyet duyanlar için, içi titreyerek korkanlar için bir uyarıcı ve bir korkutucusundur. Senin bunun ötesinde herhangi bir görevin, bir sorumluluğun yoktur. Unutma ki onlar: Kendileri onu gördükleri gün, sanki onlar bir akşam veya bir kuşluk vaktinden başkasını yaşamamış gibidirler. Sanki işte bu kadar-cık bir süre dünyada yaşamış, ya da kabirlerinde beklemiş gibi olacaklar. Alçaklar şimdi hani nerde kaldı bu kıyamet? Niye gelmiyor bu ya? Madem var diyorsunuz da hani nerede kaldı ya? diye alay eden bu insanlar, uzun zannettikleri bu dünya ömrü o kadar çabuk geçer ki sanki onlar bir akşam veya bir kuşluk kadar yaşamış gibi olurlar. Öyleyse akıllarımızı başımıza alalım da yarın cehennemi boylayanlardan olmayalım inşallah. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereği gibi anlayıp, iman edip, amel işleyenlerden eylesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.