Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Saffât Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

182 ayetSayfa 2 / 3
66-68. “İşte cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar. Sonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir. Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir.” O zalimler, kâfirler, cehennemlikler o ağaçtan yerler ve karınlarını onunla doldururlar, doyururlar. Sonra o yedikleri ağaç üzerine, boğazlarına çakılıp kalmış o zakkum üzerine kaynar su katılmış içkiden içerler. Boğazlarından geçmeyince, su isterler ve kendilerine kaynar bir su verilir. O iğrenç ağacın üzerine serinletici, yahut soğukluk verici bir içki de verilmez onlara. Sonra onların dönecekleri yer yine cehennem olur. Yâni bir o azaptan bir bu azaba, bir o ateşten bir bu ateşe sürekli döner dururlar Allah korusun. Gerçekten bitmeyen, tükenmeyen, azap üstüne bir azap vardır onlar için. Korkunç bir azap mahalli. Rabbimiz insanlar akıllarını başlarına alsınlar da böyle bir azap mahalline gitmesinler diye anlatıyor bunları. Bu da bir rahmettir. Eğer bunlar anlatılmadan insanlar direk olarak kendilerini cehennemde bulmuş olsalardı, elbette çok daha zorlarına gidecekti. Ama işte böyle uyarı üstüne uyarılarıyla biz kullarını uyaran Allah’ın, bu cehennemi karşısında hiç kimsenin, hiçbirimizin bir itiraz hakkımız kalmamıştır. “Ya Rabbi, madem böyle bir cehennemin vardı, madem böyle dayanılmaz bir ateşin vardı da niye bunu bize daha önceden anlatmadın? Niye bizi bununla önceden uyarmadın?” deme hakkımız da, mâzeretimiz de kalmamıştır. İşte cennet ve işte cehennem bütün berraklığıyla karşımızda durmaktadır.
66-68. “İşte cehennemlikler bundan yerler, karınlarını onunla doldururlar. Sonra, üzerine kaynar su katılmış içki şüphesiz onlar içindir. Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir.” O zalimler, kâfirler, cehennemlikler o ağaçtan yerler ve karınlarını onunla doldururlar, doyururlar. Sonra o yedikleri ağaç üzerine, boğazlarına çakılıp kalmış o zakkum üzerine kaynar su katılmış içkiden içerler. Boğazlarından geçmeyince, su isterler ve kendilerine kaynar bir su verilir. O iğrenç ağacın üzerine serinletici, yahut soğukluk verici bir içki de verilmez onlara. Sonra onların dönecekleri yer yine cehennem olur. Yâni bir o azaptan bir bu azaba, bir o ateşten bir bu ateşe sürekli döner dururlar Allah korusun. Gerçekten bitmeyen, tükenmeyen, azap üstüne bir azap vardır onlar için. Korkunç bir azap mahalli. Rabbimiz insanlar akıllarını başlarına alsınlar da böyle bir azap mahalline gitmesinler diye anlatıyor bunları. Bu da bir rahmettir. Eğer bunlar anlatılmadan insanlar direk olarak kendilerini cehennemde bulmuş olsalardı, elbette çok daha zorlarına gidecekti. Ama işte böyle uyarı üstüne uyarılarıyla biz kullarını uyaran Allah’ın, bu cehennemi karşısında hiç kimsenin, hiçbirimizin bir itiraz hakkımız kalmamıştır. “Ya Rabbi, madem böyle bir cehennemin vardı, madem böyle dayanılmaz bir ateşin vardı da niye bunu bize daha önceden anlatmadın? Niye bizi bununla önceden uyarmadın?” deme hakkımız da, mâzeretimiz de kalmamıştır. İşte cennet ve işte cehennem bütün berraklığıyla karşımızda durmaktadır.
69,74. “Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı. Onlardan önce geçenlerin çoğu, andolsun ki sapıtmıştı. Andolsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik. Ey Muhammed! Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! “Allah’ın, O’na içten bağlanan kulları bunun dışındadır.” Onlar şüphesiz ki babalarını sapıklık üzere, sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Kendileri doğru bir yola girmeleri gerekirken peşincilik yapıyorlar ve kör bir taklitle babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Allah yolunu, hak yolu, İslâm yolunu bırakıp babalarının izlerini takip ediyorlar, babalarının yolundan ayrılmıyorlar. Babalarını, dedelerini hangi yolda, hangi dinde, hangi hayat programı içinde bulmuşlarsa, körü körüne ona uyuyorlar. Halbuki onlardan öncekilerin çoğunluğu sapıtmıştı. Biz de onlara onları uyaracak, onlara yanlışlarını hatırlatacak elçiler göndermiştik. Yanlış yoldasınız, aklınızı başınıza alın diyen peygamberler göndermiştik. Bak uyarılanların âkıbetleri ne oldu? Bakın, iyi gözleyin ey insanlar! Önceki uyarılanların sonu ne oldu, iyi düşünün! Ancak Allah, hayatlarını sadece Allah için yaşayan, sadece Allah’a kul olan, hayatı parçalamayarak tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kulların kurtulduğuna şahit olacaksınız, diyerek bizi düşünmeye dâvet ediyor. Geleceği gözümüzün önüne seren Rabbimiz bundan sonraki âyetlerinde birdenbire bizi geçmişle yüz yüze getiriverecek:
69,74. “Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı. Onlardan önce geçenlerin çoğu, andolsun ki sapıtmıştı. Andolsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik. Ey Muhammed! Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! “Allah’ın, O’na içten bağlanan kulları bunun dışındadır.” Onlar şüphesiz ki babalarını sapıklık üzere, sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Kendileri doğru bir yola girmeleri gerekirken peşincilik yapıyorlar ve kör bir taklitle babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Allah yolunu, hak yolu, İslâm yolunu bırakıp babalarının izlerini takip ediyorlar, babalarının yolundan ayrılmıyorlar. Babalarını, dedelerini hangi yolda, hangi dinde, hangi hayat programı içinde bulmuşlarsa, körü körüne ona uyuyorlar. Halbuki onlardan öncekilerin çoğunluğu sapıtmıştı. Biz de onlara onları uyaracak, onlara yanlışlarını hatırlatacak elçiler göndermiştik. Yanlış yoldasınız, aklınızı başınıza alın diyen peygamberler göndermiştik. Bak uyarılanların âkıbetleri ne oldu? Bakın, iyi gözleyin ey insanlar! Önceki uyarılanların sonu ne oldu, iyi düşünün! Ancak Allah, hayatlarını sadece Allah için yaşayan, sadece Allah’a kul olan, hayatı parçalamayarak tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kulların kurtulduğuna şahit olacaksınız, diyerek bizi düşünmeye dâvet ediyor. Geleceği gözümüzün önüne seren Rabbimiz bundan sonraki âyetlerinde birdenbire bizi geçmişle yüz yüze getiriverecek:
69,74. “Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı. Onlardan önce geçenlerin çoğu, andolsun ki sapıtmıştı. Andolsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik. Ey Muhammed! Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! “Allah’ın, O’na içten bağlanan kulları bunun dışındadır.” Onlar şüphesiz ki babalarını sapıklık üzere, sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Kendileri doğru bir yola girmeleri gerekirken peşincilik yapıyorlar ve kör bir taklitle babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Allah yolunu, hak yolu, İslâm yolunu bırakıp babalarının izlerini takip ediyorlar, babalarının yolundan ayrılmıyorlar. Babalarını, dedelerini hangi yolda, hangi dinde, hangi hayat programı içinde bulmuşlarsa, körü körüne ona uyuyorlar. Halbuki onlardan öncekilerin çoğunluğu sapıtmıştı. Biz de onlara onları uyaracak, onlara yanlışlarını hatırlatacak elçiler göndermiştik. Yanlış yoldasınız, aklınızı başınıza alın diyen peygamberler göndermiştik. Bak uyarılanların âkıbetleri ne oldu? Bakın, iyi gözleyin ey insanlar! Önceki uyarılanların sonu ne oldu, iyi düşünün! Ancak Allah, hayatlarını sadece Allah için yaşayan, sadece Allah’a kul olan, hayatı parçalamayarak tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kulların kurtulduğuna şahit olacaksınız, diyerek bizi düşünmeye dâvet ediyor. Geleceği gözümüzün önüne seren Rabbimiz bundan sonraki âyetlerinde birdenbire bizi geçmişle yüz yüze getiriverecek:
69,74. “Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı. Onlardan önce geçenlerin çoğu, andolsun ki sapıtmıştı. Andolsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik. Ey Muhammed! Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! “Allah’ın, O’na içten bağlanan kulları bunun dışındadır.” Onlar şüphesiz ki babalarını sapıklık üzere, sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Kendileri doğru bir yola girmeleri gerekirken peşincilik yapıyorlar ve kör bir taklitle babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Allah yolunu, hak yolu, İslâm yolunu bırakıp babalarının izlerini takip ediyorlar, babalarının yolundan ayrılmıyorlar. Babalarını, dedelerini hangi yolda, hangi dinde, hangi hayat programı içinde bulmuşlarsa, körü körüne ona uyuyorlar. Halbuki onlardan öncekilerin çoğunluğu sapıtmıştı. Biz de onlara onları uyaracak, onlara yanlışlarını hatırlatacak elçiler göndermiştik. Yanlış yoldasınız, aklınızı başınıza alın diyen peygamberler göndermiştik. Bak uyarılanların âkıbetleri ne oldu? Bakın, iyi gözleyin ey insanlar! Önceki uyarılanların sonu ne oldu, iyi düşünün! Ancak Allah, hayatlarını sadece Allah için yaşayan, sadece Allah’a kul olan, hayatı parçalamayarak tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kulların kurtulduğuna şahit olacaksınız, diyerek bizi düşünmeye dâvet ediyor. Geleceği gözümüzün önüne seren Rabbimiz bundan sonraki âyetlerinde birdenbire bizi geçmişle yüz yüze getiriverecek:
69,74. “Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı. Onlardan önce geçenlerin çoğu, andolsun ki sapıtmıştı. Andolsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik. Ey Muhammed! Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! “Allah’ın, O’na içten bağlanan kulları bunun dışındadır.” Onlar şüphesiz ki babalarını sapıklık üzere, sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Kendileri doğru bir yola girmeleri gerekirken peşincilik yapıyorlar ve kör bir taklitle babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Allah yolunu, hak yolu, İslâm yolunu bırakıp babalarının izlerini takip ediyorlar, babalarının yolundan ayrılmıyorlar. Babalarını, dedelerini hangi yolda, hangi dinde, hangi hayat programı içinde bulmuşlarsa, körü körüne ona uyuyorlar. Halbuki onlardan öncekilerin çoğunluğu sapıtmıştı. Biz de onlara onları uyaracak, onlara yanlışlarını hatırlatacak elçiler göndermiştik. Yanlış yoldasınız, aklınızı başınıza alın diyen peygamberler göndermiştik. Bak uyarılanların âkıbetleri ne oldu? Bakın, iyi gözleyin ey insanlar! Önceki uyarılanların sonu ne oldu, iyi düşünün! Ancak Allah, hayatlarını sadece Allah için yaşayan, sadece Allah’a kul olan, hayatı parçalamayarak tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kulların kurtulduğuna şahit olacaksınız, diyerek bizi düşünmeye dâvet ediyor. Geleceği gözümüzün önüne seren Rabbimiz bundan sonraki âyetlerinde birdenbire bizi geçmişle yüz yüze getiriverecek:
69,74. “Onlar babalarını şüphesiz sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Öyleyken yine de onların izlerinden kovalanırcasına koşturuyorlardı. Onlardan önce geçenlerin çoğu, andolsun ki sapıtmıştı. Andolsun ki, içlerine uyarıcılar göndermiştik. Ey Muhammed! Uyarıldığı halde yola gelmeyenlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak! “Allah’ın, O’na içten bağlanan kulları bunun dışındadır.” Onlar şüphesiz ki babalarını sapıklık üzere, sapık kimseler olarak bulmuşlardı. Kendileri doğru bir yola girmeleri gerekirken peşincilik yapıyorlar ve kör bir taklitle babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Allah yolunu, hak yolu, İslâm yolunu bırakıp babalarının izlerini takip ediyorlar, babalarının yolundan ayrılmıyorlar. Babalarını, dedelerini hangi yolda, hangi dinde, hangi hayat programı içinde bulmuşlarsa, körü körüne ona uyuyorlar. Halbuki onlardan öncekilerin çoğunluğu sapıtmıştı. Biz de onlara onları uyaracak, onlara yanlışlarını hatırlatacak elçiler göndermiştik. Yanlış yoldasınız, aklınızı başınıza alın diyen peygamberler göndermiştik. Bak uyarılanların âkıbetleri ne oldu? Bakın, iyi gözleyin ey insanlar! Önceki uyarılanların sonu ne oldu, iyi düşünün! Ancak Allah, hayatlarını sadece Allah için yaşayan, sadece Allah’a kul olan, hayatı parçalamayarak tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kulların kurtulduğuna şahit olacaksınız, diyerek bizi düşünmeye dâvet ediyor. Geleceği gözümüzün önüne seren Rabbimiz bundan sonraki âyetlerinde birdenbire bizi geçmişle yüz yüze getiriverecek:
75-82. “Andolsun ki, Nuh Bize seslenmişti de, duasına ne güzel icâbet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ancak onun soyunu sürekli kıldık. Sonra gelenler içinde “Âlemlerde, Nuh’a selâm olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte Biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı. Sonra, diğerlerini suda boğduk.” Andolsun ki, Nuh Bize nidâ etti. Hak-bâtıl savaşında, iman-küfür savaşında hak taraftarı olarak yerini alan Nuh (a.s) Rabbine nidâ edip sesleniyor. “Biz de onun duasına ne güzel icabet etmiştik,” diyor Rabbimiz. Nuh’un (a.s) kavmiyle kavgası kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Dua edilecek makamı çok iyi bilen Allah elçisi, gerçekten icâbet edilecek bir dua yapmıştı. İcâbet edilecek bir yalvarış ve yakarışın sahibidir Nuh (a.s). Çünkü 950 yıllık şanlı bir kavganın sahibidir. Uzun ve yorucu bir kavganın sahibi olan Nuh (a.s), Rab-binin bir uyarısıyla, bir vahyiyle artık kavminin adam olmayacağını öğ-renmiş ve işte o andan itibaren dua dua Rabbine yalvarıp yakarmıştır. 950 yıllık bir uyarının sonunda adam olmayan kavmiyle arasında hakem olarak Rabbinin hükmüne müracaât eder: “Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et,” der. Sonuç: Onu ve ehlini, onu ve onunla bir-lik olanları, onu ve tercihini ondan, onun imanından, onun teslimiyetinden yana kullananları o büyük sıkıntıdan kurtardık, onun soyunu devamlı kıldık; onun soyuyla insanlar türediler. Sonra gelenler içinde onu bıraktık, selâm, âlemler içinde Nuh üzerine olsun. Kıyamete kadar tüm Müslümanlar ve şu anda bizler Nuh (a.s) üzerine selâm deriz, selâm göndeririz. Bu hatırayı, bu ünü Rabbimiz Nuh’a (a.s) lütfetmiştir. O Allah yolunun yolcusu olarak bir üne, böyle bir şerefe ulaştırılırken, ona karşı böbürlenenler, ona karşı savaş verenler yok olup gitmişlerdir. Şu anda onların ne adları ne de sanları gündemdedir. Ancak cehennem hazırlığı içinde bir kabir hayatının mahkumudurlar. Ama Nuh (a.s) ve beraberindeki mü’minler kıyamete kadar mü’min-lerin gündemindedirler. Hem de sürekli Allah’ın selâmının üzerlerine gönderildiği bir özellik içinde. “İşte Biz, Muhsinleri, Bizi görüyormuşçasına dünyada bir hayat yaşayanları, yaptıklarını bize lâyık yapmaya çalışan ve hayatlarını Bizim için yaşayanları böylece mükâfatlandırırız. İşte o muhsinleri böyle değerlendiririz. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. Sonra diğerlerini de tufanda helâk ettik, suda boğduk. Kavgada kurtulanlar sadece Nuh (a.s) ve tercihini ondan yana kullananlar olmuştur.” Haydi buyurun, ey bu âyetlerin muhatabı olan Mekkeliler ve ey şu anda bu âyetlerin muhatabı olan insanlar, sizler de tercihinizi yapın. Haktan yana mı olacaksınız, yoksa bâtıldan yana mı? Peygamber safında mı yerinizi alacaksınız, yoksa peygamber karşıtı güçlerin safında mı? Kurtulanların içinde mi olacaksınız, helâk olanların içinde mi? Buyurun sizler de tercihinizi yapın. Evet Bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Nuh (a.s) yerinde Muhammed (a.s) var ve gerçekten sıkıntı içinde… Onun safında yer alan bir avuç Müslüman var, sıkıntı içinde… İşte bu âyetler Rasûlullah Efendimize ve beraberindeki Müslümanlara destek, karşısındakilere de tehdit unsuru olarak iniyordu. Bu âyetlerin gelişiyle Rasûlullah ve Müslümanlar çok rahatlarlar, çünkü Allah’ın yardımı ve desteğiyle sonuçtan emindirler. Her şeyin sahibi ve Mâliki olan, göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların Rabbi olan Allah, gökleri şeytanlardan koruyan, Nuh’u ve beraberindekileri kâfirlerin saldırılarından koruyan Allah, elbette kendilerini de koruyacak ve başarıya ulaştıracaktır. Kıyamete kadar bu kitapla beraber olanlara yine Allah’ın desteği ve koruması devam edecektir. Kıyamete kadar hangi iklimde, hangi atmosferde olurlarsa olsunlar, sayıları ancak bir gemiyi dolduracak kadar az da olsalar, Allah onları tufandan koruyacak, düşmanlarının tuzaklarından koruyacak ve Allah’la savaşanlar ise bir tür helâkle helâk olacaklardır. Şimdi de gündem Nuh’tan (a.s) İbrahîm’e (a.s) geçecek. Yasal örneklerimizden, önderlerimizden, ata-mız İbrahîm (a.s) gündeme alınacak.
75-82. “Andolsun ki, Nuh Bize seslenmişti de, duasına ne güzel icâbet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ancak onun soyunu sürekli kıldık. Sonra gelenler içinde “Âlemlerde, Nuh’a selâm olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte Biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı. Sonra, diğerlerini suda boğduk.” Andolsun ki, Nuh Bize nidâ etti. Hak-bâtıl savaşında, iman-küfür savaşında hak taraftarı olarak yerini alan Nuh (a.s) Rabbine nidâ edip sesleniyor. “Biz de onun duasına ne güzel icabet etmiştik,” diyor Rabbimiz. Nuh’un (a.s) kavmiyle kavgası kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Dua edilecek makamı çok iyi bilen Allah elçisi, gerçekten icâbet edilecek bir dua yapmıştı. İcâbet edilecek bir yalvarış ve yakarışın sahibidir Nuh (a.s). Çünkü 950 yıllık şanlı bir kavganın sahibidir. Uzun ve yorucu bir kavganın sahibi olan Nuh (a.s), Rab-binin bir uyarısıyla, bir vahyiyle artık kavminin adam olmayacağını öğ-renmiş ve işte o andan itibaren dua dua Rabbine yalvarıp yakarmıştır. 950 yıllık bir uyarının sonunda adam olmayan kavmiyle arasında hakem olarak Rabbinin hükmüne müracaât eder: “Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et,” der. Sonuç: Onu ve ehlini, onu ve onunla bir-lik olanları, onu ve tercihini ondan, onun imanından, onun teslimiyetinden yana kullananları o büyük sıkıntıdan kurtardık, onun soyunu devamlı kıldık; onun soyuyla insanlar türediler. Sonra gelenler içinde onu bıraktık, selâm, âlemler içinde Nuh üzerine olsun. Kıyamete kadar tüm Müslümanlar ve şu anda bizler Nuh (a.s) üzerine selâm deriz, selâm göndeririz. Bu hatırayı, bu ünü Rabbimiz Nuh’a (a.s) lütfetmiştir. O Allah yolunun yolcusu olarak bir üne, böyle bir şerefe ulaştırılırken, ona karşı böbürlenenler, ona karşı savaş verenler yok olup gitmişlerdir. Şu anda onların ne adları ne de sanları gündemdedir. Ancak cehennem hazırlığı içinde bir kabir hayatının mahkumudurlar. Ama Nuh (a.s) ve beraberindeki mü’minler kıyamete kadar mü’min-lerin gündemindedirler. Hem de sürekli Allah’ın selâmının üzerlerine gönderildiği bir özellik içinde. “İşte Biz, Muhsinleri, Bizi görüyormuşçasına dünyada bir hayat yaşayanları, yaptıklarını bize lâyık yapmaya çalışan ve hayatlarını Bizim için yaşayanları böylece mükâfatlandırırız. İşte o muhsinleri böyle değerlendiririz. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. Sonra diğerlerini de tufanda helâk ettik, suda boğduk. Kavgada kurtulanlar sadece Nuh (a.s) ve tercihini ondan yana kullananlar olmuştur.” Haydi buyurun, ey bu âyetlerin muhatabı olan Mekkeliler ve ey şu anda bu âyetlerin muhatabı olan insanlar, sizler de tercihinizi yapın. Haktan yana mı olacaksınız, yoksa bâtıldan yana mı? Peygamber safında mı yerinizi alacaksınız, yoksa peygamber karşıtı güçlerin safında mı? Kurtulanların içinde mi olacaksınız, helâk olanların içinde mi? Buyurun sizler de tercihinizi yapın. Evet Bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Nuh (a.s) yerinde Muhammed (a.s) var ve gerçekten sıkıntı içinde… Onun safında yer alan bir avuç Müslüman var, sıkıntı içinde… İşte bu âyetler Rasûlullah Efendimize ve beraberindeki Müslümanlara destek, karşısındakilere de tehdit unsuru olarak iniyordu. Bu âyetlerin gelişiyle Rasûlullah ve Müslümanlar çok rahatlarlar, çünkü Allah’ın yardımı ve desteğiyle sonuçtan emindirler. Her şeyin sahibi ve Mâliki olan, göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların Rabbi olan Allah, gökleri şeytanlardan koruyan, Nuh’u ve beraberindekileri kâfirlerin saldırılarından koruyan Allah, elbette kendilerini de koruyacak ve başarıya ulaştıracaktır. Kıyamete kadar bu kitapla beraber olanlara yine Allah’ın desteği ve koruması devam edecektir. Kıyamete kadar hangi iklimde, hangi atmosferde olurlarsa olsunlar, sayıları ancak bir gemiyi dolduracak kadar az da olsalar, Allah onları tufandan koruyacak, düşmanlarının tuzaklarından koruyacak ve Allah’la savaşanlar ise bir tür helâkle helâk olacaklardır. Şimdi de gündem Nuh’tan (a.s) İbrahîm’e (a.s) geçecek. Yasal örneklerimizden, önderlerimizden, ata-mız İbrahîm (a.s) gündeme alınacak.
75-82. “Andolsun ki, Nuh Bize seslenmişti de, duasına ne güzel icâbet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ancak onun soyunu sürekli kıldık. Sonra gelenler içinde “Âlemlerde, Nuh’a selâm olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte Biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı. Sonra, diğerlerini suda boğduk.” Andolsun ki, Nuh Bize nidâ etti. Hak-bâtıl savaşında, iman-küfür savaşında hak taraftarı olarak yerini alan Nuh (a.s) Rabbine nidâ edip sesleniyor. “Biz de onun duasına ne güzel icabet etmiştik,” diyor Rabbimiz. Nuh’un (a.s) kavmiyle kavgası kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Dua edilecek makamı çok iyi bilen Allah elçisi, gerçekten icâbet edilecek bir dua yapmıştı. İcâbet edilecek bir yalvarış ve yakarışın sahibidir Nuh (a.s). Çünkü 950 yıllık şanlı bir kavganın sahibidir. Uzun ve yorucu bir kavganın sahibi olan Nuh (a.s), Rab-binin bir uyarısıyla, bir vahyiyle artık kavminin adam olmayacağını öğ-renmiş ve işte o andan itibaren dua dua Rabbine yalvarıp yakarmıştır. 950 yıllık bir uyarının sonunda adam olmayan kavmiyle arasında hakem olarak Rabbinin hükmüne müracaât eder: “Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et,” der. Sonuç: Onu ve ehlini, onu ve onunla bir-lik olanları, onu ve tercihini ondan, onun imanından, onun teslimiyetinden yana kullananları o büyük sıkıntıdan kurtardık, onun soyunu devamlı kıldık; onun soyuyla insanlar türediler. Sonra gelenler içinde onu bıraktık, selâm, âlemler içinde Nuh üzerine olsun. Kıyamete kadar tüm Müslümanlar ve şu anda bizler Nuh (a.s) üzerine selâm deriz, selâm göndeririz. Bu hatırayı, bu ünü Rabbimiz Nuh’a (a.s) lütfetmiştir. O Allah yolunun yolcusu olarak bir üne, böyle bir şerefe ulaştırılırken, ona karşı böbürlenenler, ona karşı savaş verenler yok olup gitmişlerdir. Şu anda onların ne adları ne de sanları gündemdedir. Ancak cehennem hazırlığı içinde bir kabir hayatının mahkumudurlar. Ama Nuh (a.s) ve beraberindeki mü’minler kıyamete kadar mü’min-lerin gündemindedirler. Hem de sürekli Allah’ın selâmının üzerlerine gönderildiği bir özellik içinde. “İşte Biz, Muhsinleri, Bizi görüyormuşçasına dünyada bir hayat yaşayanları, yaptıklarını bize lâyık yapmaya çalışan ve hayatlarını Bizim için yaşayanları böylece mükâfatlandırırız. İşte o muhsinleri böyle değerlendiririz. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. Sonra diğerlerini de tufanda helâk ettik, suda boğduk. Kavgada kurtulanlar sadece Nuh (a.s) ve tercihini ondan yana kullananlar olmuştur.” Haydi buyurun, ey bu âyetlerin muhatabı olan Mekkeliler ve ey şu anda bu âyetlerin muhatabı olan insanlar, sizler de tercihinizi yapın. Haktan yana mı olacaksınız, yoksa bâtıldan yana mı? Peygamber safında mı yerinizi alacaksınız, yoksa peygamber karşıtı güçlerin safında mı? Kurtulanların içinde mi olacaksınız, helâk olanların içinde mi? Buyurun sizler de tercihinizi yapın. Evet Bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Nuh (a.s) yerinde Muhammed (a.s) var ve gerçekten sıkıntı içinde… Onun safında yer alan bir avuç Müslüman var, sıkıntı içinde… İşte bu âyetler Rasûlullah Efendimize ve beraberindeki Müslümanlara destek, karşısındakilere de tehdit unsuru olarak iniyordu. Bu âyetlerin gelişiyle Rasûlullah ve Müslümanlar çok rahatlarlar, çünkü Allah’ın yardımı ve desteğiyle sonuçtan emindirler. Her şeyin sahibi ve Mâliki olan, göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların Rabbi olan Allah, gökleri şeytanlardan koruyan, Nuh’u ve beraberindekileri kâfirlerin saldırılarından koruyan Allah, elbette kendilerini de koruyacak ve başarıya ulaştıracaktır. Kıyamete kadar bu kitapla beraber olanlara yine Allah’ın desteği ve koruması devam edecektir. Kıyamete kadar hangi iklimde, hangi atmosferde olurlarsa olsunlar, sayıları ancak bir gemiyi dolduracak kadar az da olsalar, Allah onları tufandan koruyacak, düşmanlarının tuzaklarından koruyacak ve Allah’la savaşanlar ise bir tür helâkle helâk olacaklardır. Şimdi de gündem Nuh’tan (a.s) İbrahîm’e (a.s) geçecek. Yasal örneklerimizden, önderlerimizden, ata-mız İbrahîm (a.s) gündeme alınacak.
75-82. “Andolsun ki, Nuh Bize seslenmişti de, duasına ne güzel icâbet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ancak onun soyunu sürekli kıldık. Sonra gelenler içinde “Âlemlerde, Nuh’a selâm olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte Biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı. Sonra, diğerlerini suda boğduk.” Andolsun ki, Nuh Bize nidâ etti. Hak-bâtıl savaşında, iman-küfür savaşında hak taraftarı olarak yerini alan Nuh (a.s) Rabbine nidâ edip sesleniyor. “Biz de onun duasına ne güzel icabet etmiştik,” diyor Rabbimiz. Nuh’un (a.s) kavmiyle kavgası kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Dua edilecek makamı çok iyi bilen Allah elçisi, gerçekten icâbet edilecek bir dua yapmıştı. İcâbet edilecek bir yalvarış ve yakarışın sahibidir Nuh (a.s). Çünkü 950 yıllık şanlı bir kavganın sahibidir. Uzun ve yorucu bir kavganın sahibi olan Nuh (a.s), Rab-binin bir uyarısıyla, bir vahyiyle artık kavminin adam olmayacağını öğ-renmiş ve işte o andan itibaren dua dua Rabbine yalvarıp yakarmıştır. 950 yıllık bir uyarının sonunda adam olmayan kavmiyle arasında hakem olarak Rabbinin hükmüne müracaât eder: “Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et,” der. Sonuç: Onu ve ehlini, onu ve onunla bir-lik olanları, onu ve tercihini ondan, onun imanından, onun teslimiyetinden yana kullananları o büyük sıkıntıdan kurtardık, onun soyunu devamlı kıldık; onun soyuyla insanlar türediler. Sonra gelenler içinde onu bıraktık, selâm, âlemler içinde Nuh üzerine olsun. Kıyamete kadar tüm Müslümanlar ve şu anda bizler Nuh (a.s) üzerine selâm deriz, selâm göndeririz. Bu hatırayı, bu ünü Rabbimiz Nuh’a (a.s) lütfetmiştir. O Allah yolunun yolcusu olarak bir üne, böyle bir şerefe ulaştırılırken, ona karşı böbürlenenler, ona karşı savaş verenler yok olup gitmişlerdir. Şu anda onların ne adları ne de sanları gündemdedir. Ancak cehennem hazırlığı içinde bir kabir hayatının mahkumudurlar. Ama Nuh (a.s) ve beraberindeki mü’minler kıyamete kadar mü’min-lerin gündemindedirler. Hem de sürekli Allah’ın selâmının üzerlerine gönderildiği bir özellik içinde. “İşte Biz, Muhsinleri, Bizi görüyormuşçasına dünyada bir hayat yaşayanları, yaptıklarını bize lâyık yapmaya çalışan ve hayatlarını Bizim için yaşayanları böylece mükâfatlandırırız. İşte o muhsinleri böyle değerlendiririz. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. Sonra diğerlerini de tufanda helâk ettik, suda boğduk. Kavgada kurtulanlar sadece Nuh (a.s) ve tercihini ondan yana kullananlar olmuştur.” Haydi buyurun, ey bu âyetlerin muhatabı olan Mekkeliler ve ey şu anda bu âyetlerin muhatabı olan insanlar, sizler de tercihinizi yapın. Haktan yana mı olacaksınız, yoksa bâtıldan yana mı? Peygamber safında mı yerinizi alacaksınız, yoksa peygamber karşıtı güçlerin safında mı? Kurtulanların içinde mi olacaksınız, helâk olanların içinde mi? Buyurun sizler de tercihinizi yapın. Evet Bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Nuh (a.s) yerinde Muhammed (a.s) var ve gerçekten sıkıntı içinde… Onun safında yer alan bir avuç Müslüman var, sıkıntı içinde… İşte bu âyetler Rasûlullah Efendimize ve beraberindeki Müslümanlara destek, karşısındakilere de tehdit unsuru olarak iniyordu. Bu âyetlerin gelişiyle Rasûlullah ve Müslümanlar çok rahatlarlar, çünkü Allah’ın yardımı ve desteğiyle sonuçtan emindirler. Her şeyin sahibi ve Mâliki olan, göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların Rabbi olan Allah, gökleri şeytanlardan koruyan, Nuh’u ve beraberindekileri kâfirlerin saldırılarından koruyan Allah, elbette kendilerini de koruyacak ve başarıya ulaştıracaktır. Kıyamete kadar bu kitapla beraber olanlara yine Allah’ın desteği ve koruması devam edecektir. Kıyamete kadar hangi iklimde, hangi atmosferde olurlarsa olsunlar, sayıları ancak bir gemiyi dolduracak kadar az da olsalar, Allah onları tufandan koruyacak, düşmanlarının tuzaklarından koruyacak ve Allah’la savaşanlar ise bir tür helâkle helâk olacaklardır. Şimdi de gündem Nuh’tan (a.s) İbrahîm’e (a.s) geçecek. Yasal örneklerimizden, önderlerimizden, ata-mız İbrahîm (a.s) gündeme alınacak.
75-82. “Andolsun ki, Nuh Bize seslenmişti de, duasına ne güzel icâbet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ancak onun soyunu sürekli kıldık. Sonra gelenler içinde “Âlemlerde, Nuh’a selâm olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte Biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı. Sonra, diğerlerini suda boğduk.” Andolsun ki, Nuh Bize nidâ etti. Hak-bâtıl savaşında, iman-küfür savaşında hak taraftarı olarak yerini alan Nuh (a.s) Rabbine nidâ edip sesleniyor. “Biz de onun duasına ne güzel icabet etmiştik,” diyor Rabbimiz. Nuh’un (a.s) kavmiyle kavgası kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Dua edilecek makamı çok iyi bilen Allah elçisi, gerçekten icâbet edilecek bir dua yapmıştı. İcâbet edilecek bir yalvarış ve yakarışın sahibidir Nuh (a.s). Çünkü 950 yıllık şanlı bir kavganın sahibidir. Uzun ve yorucu bir kavganın sahibi olan Nuh (a.s), Rab-binin bir uyarısıyla, bir vahyiyle artık kavminin adam olmayacağını öğ-renmiş ve işte o andan itibaren dua dua Rabbine yalvarıp yakarmıştır. 950 yıllık bir uyarının sonunda adam olmayan kavmiyle arasında hakem olarak Rabbinin hükmüne müracaât eder: “Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et,” der. Sonuç: Onu ve ehlini, onu ve onunla bir-lik olanları, onu ve tercihini ondan, onun imanından, onun teslimiyetinden yana kullananları o büyük sıkıntıdan kurtardık, onun soyunu devamlı kıldık; onun soyuyla insanlar türediler. Sonra gelenler içinde onu bıraktık, selâm, âlemler içinde Nuh üzerine olsun. Kıyamete kadar tüm Müslümanlar ve şu anda bizler Nuh (a.s) üzerine selâm deriz, selâm göndeririz. Bu hatırayı, bu ünü Rabbimiz Nuh’a (a.s) lütfetmiştir. O Allah yolunun yolcusu olarak bir üne, böyle bir şerefe ulaştırılırken, ona karşı böbürlenenler, ona karşı savaş verenler yok olup gitmişlerdir. Şu anda onların ne adları ne de sanları gündemdedir. Ancak cehennem hazırlığı içinde bir kabir hayatının mahkumudurlar. Ama Nuh (a.s) ve beraberindeki mü’minler kıyamete kadar mü’min-lerin gündemindedirler. Hem de sürekli Allah’ın selâmının üzerlerine gönderildiği bir özellik içinde. “İşte Biz, Muhsinleri, Bizi görüyormuşçasına dünyada bir hayat yaşayanları, yaptıklarını bize lâyık yapmaya çalışan ve hayatlarını Bizim için yaşayanları böylece mükâfatlandırırız. İşte o muhsinleri böyle değerlendiririz. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. Sonra diğerlerini de tufanda helâk ettik, suda boğduk. Kavgada kurtulanlar sadece Nuh (a.s) ve tercihini ondan yana kullananlar olmuştur.” Haydi buyurun, ey bu âyetlerin muhatabı olan Mekkeliler ve ey şu anda bu âyetlerin muhatabı olan insanlar, sizler de tercihinizi yapın. Haktan yana mı olacaksınız, yoksa bâtıldan yana mı? Peygamber safında mı yerinizi alacaksınız, yoksa peygamber karşıtı güçlerin safında mı? Kurtulanların içinde mi olacaksınız, helâk olanların içinde mi? Buyurun sizler de tercihinizi yapın. Evet Bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Nuh (a.s) yerinde Muhammed (a.s) var ve gerçekten sıkıntı içinde… Onun safında yer alan bir avuç Müslüman var, sıkıntı içinde… İşte bu âyetler Rasûlullah Efendimize ve beraberindeki Müslümanlara destek, karşısındakilere de tehdit unsuru olarak iniyordu. Bu âyetlerin gelişiyle Rasûlullah ve Müslümanlar çok rahatlarlar, çünkü Allah’ın yardımı ve desteğiyle sonuçtan emindirler. Her şeyin sahibi ve Mâliki olan, göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların Rabbi olan Allah, gökleri şeytanlardan koruyan, Nuh’u ve beraberindekileri kâfirlerin saldırılarından koruyan Allah, elbette kendilerini de koruyacak ve başarıya ulaştıracaktır. Kıyamete kadar bu kitapla beraber olanlara yine Allah’ın desteği ve koruması devam edecektir. Kıyamete kadar hangi iklimde, hangi atmosferde olurlarsa olsunlar, sayıları ancak bir gemiyi dolduracak kadar az da olsalar, Allah onları tufandan koruyacak, düşmanlarının tuzaklarından koruyacak ve Allah’la savaşanlar ise bir tür helâkle helâk olacaklardır. Şimdi de gündem Nuh’tan (a.s) İbrahîm’e (a.s) geçecek. Yasal örneklerimizden, önderlerimizden, ata-mız İbrahîm (a.s) gündeme alınacak.
75-82. “Andolsun ki, Nuh Bize seslenmişti de, duasına ne güzel icâbet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ancak onun soyunu sürekli kıldık. Sonra gelenler içinde “Âlemlerde, Nuh’a selâm olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte Biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı. Sonra, diğerlerini suda boğduk.” Andolsun ki, Nuh Bize nidâ etti. Hak-bâtıl savaşında, iman-küfür savaşında hak taraftarı olarak yerini alan Nuh (a.s) Rabbine nidâ edip sesleniyor. “Biz de onun duasına ne güzel icabet etmiştik,” diyor Rabbimiz. Nuh’un (a.s) kavmiyle kavgası kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Dua edilecek makamı çok iyi bilen Allah elçisi, gerçekten icâbet edilecek bir dua yapmıştı. İcâbet edilecek bir yalvarış ve yakarışın sahibidir Nuh (a.s). Çünkü 950 yıllık şanlı bir kavganın sahibidir. Uzun ve yorucu bir kavganın sahibi olan Nuh (a.s), Rab-binin bir uyarısıyla, bir vahyiyle artık kavminin adam olmayacağını öğ-renmiş ve işte o andan itibaren dua dua Rabbine yalvarıp yakarmıştır. 950 yıllık bir uyarının sonunda adam olmayan kavmiyle arasında hakem olarak Rabbinin hükmüne müracaât eder: “Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et,” der. Sonuç: Onu ve ehlini, onu ve onunla bir-lik olanları, onu ve tercihini ondan, onun imanından, onun teslimiyetinden yana kullananları o büyük sıkıntıdan kurtardık, onun soyunu devamlı kıldık; onun soyuyla insanlar türediler. Sonra gelenler içinde onu bıraktık, selâm, âlemler içinde Nuh üzerine olsun. Kıyamete kadar tüm Müslümanlar ve şu anda bizler Nuh (a.s) üzerine selâm deriz, selâm göndeririz. Bu hatırayı, bu ünü Rabbimiz Nuh’a (a.s) lütfetmiştir. O Allah yolunun yolcusu olarak bir üne, böyle bir şerefe ulaştırılırken, ona karşı böbürlenenler, ona karşı savaş verenler yok olup gitmişlerdir. Şu anda onların ne adları ne de sanları gündemdedir. Ancak cehennem hazırlığı içinde bir kabir hayatının mahkumudurlar. Ama Nuh (a.s) ve beraberindeki mü’minler kıyamete kadar mü’min-lerin gündemindedirler. Hem de sürekli Allah’ın selâmının üzerlerine gönderildiği bir özellik içinde. “İşte Biz, Muhsinleri, Bizi görüyormuşçasına dünyada bir hayat yaşayanları, yaptıklarını bize lâyık yapmaya çalışan ve hayatlarını Bizim için yaşayanları böylece mükâfatlandırırız. İşte o muhsinleri böyle değerlendiririz. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. Sonra diğerlerini de tufanda helâk ettik, suda boğduk. Kavgada kurtulanlar sadece Nuh (a.s) ve tercihini ondan yana kullananlar olmuştur.” Haydi buyurun, ey bu âyetlerin muhatabı olan Mekkeliler ve ey şu anda bu âyetlerin muhatabı olan insanlar, sizler de tercihinizi yapın. Haktan yana mı olacaksınız, yoksa bâtıldan yana mı? Peygamber safında mı yerinizi alacaksınız, yoksa peygamber karşıtı güçlerin safında mı? Kurtulanların içinde mi olacaksınız, helâk olanların içinde mi? Buyurun sizler de tercihinizi yapın. Evet Bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Nuh (a.s) yerinde Muhammed (a.s) var ve gerçekten sıkıntı içinde… Onun safında yer alan bir avuç Müslüman var, sıkıntı içinde… İşte bu âyetler Rasûlullah Efendimize ve beraberindeki Müslümanlara destek, karşısındakilere de tehdit unsuru olarak iniyordu. Bu âyetlerin gelişiyle Rasûlullah ve Müslümanlar çok rahatlarlar, çünkü Allah’ın yardımı ve desteğiyle sonuçtan emindirler. Her şeyin sahibi ve Mâliki olan, göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların Rabbi olan Allah, gökleri şeytanlardan koruyan, Nuh’u ve beraberindekileri kâfirlerin saldırılarından koruyan Allah, elbette kendilerini de koruyacak ve başarıya ulaştıracaktır. Kıyamete kadar bu kitapla beraber olanlara yine Allah’ın desteği ve koruması devam edecektir. Kıyamete kadar hangi iklimde, hangi atmosferde olurlarsa olsunlar, sayıları ancak bir gemiyi dolduracak kadar az da olsalar, Allah onları tufandan koruyacak, düşmanlarının tuzaklarından koruyacak ve Allah’la savaşanlar ise bir tür helâkle helâk olacaklardır. Şimdi de gündem Nuh’tan (a.s) İbrahîm’e (a.s) geçecek. Yasal örneklerimizden, önderlerimizden, ata-mız İbrahîm (a.s) gündeme alınacak.
75-82. “Andolsun ki, Nuh Bize seslenmişti de, duasına ne güzel icâbet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ancak onun soyunu sürekli kıldık. Sonra gelenler içinde “Âlemlerde, Nuh’a selâm olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte Biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı. Sonra, diğerlerini suda boğduk.” Andolsun ki, Nuh Bize nidâ etti. Hak-bâtıl savaşında, iman-küfür savaşında hak taraftarı olarak yerini alan Nuh (a.s) Rabbine nidâ edip sesleniyor. “Biz de onun duasına ne güzel icabet etmiştik,” diyor Rabbimiz. Nuh’un (a.s) kavmiyle kavgası kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Dua edilecek makamı çok iyi bilen Allah elçisi, gerçekten icâbet edilecek bir dua yapmıştı. İcâbet edilecek bir yalvarış ve yakarışın sahibidir Nuh (a.s). Çünkü 950 yıllık şanlı bir kavganın sahibidir. Uzun ve yorucu bir kavganın sahibi olan Nuh (a.s), Rab-binin bir uyarısıyla, bir vahyiyle artık kavminin adam olmayacağını öğ-renmiş ve işte o andan itibaren dua dua Rabbine yalvarıp yakarmıştır. 950 yıllık bir uyarının sonunda adam olmayan kavmiyle arasında hakem olarak Rabbinin hükmüne müracaât eder: “Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et,” der. Sonuç: Onu ve ehlini, onu ve onunla bir-lik olanları, onu ve tercihini ondan, onun imanından, onun teslimiyetinden yana kullananları o büyük sıkıntıdan kurtardık, onun soyunu devamlı kıldık; onun soyuyla insanlar türediler. Sonra gelenler içinde onu bıraktık, selâm, âlemler içinde Nuh üzerine olsun. Kıyamete kadar tüm Müslümanlar ve şu anda bizler Nuh (a.s) üzerine selâm deriz, selâm göndeririz. Bu hatırayı, bu ünü Rabbimiz Nuh’a (a.s) lütfetmiştir. O Allah yolunun yolcusu olarak bir üne, böyle bir şerefe ulaştırılırken, ona karşı böbürlenenler, ona karşı savaş verenler yok olup gitmişlerdir. Şu anda onların ne adları ne de sanları gündemdedir. Ancak cehennem hazırlığı içinde bir kabir hayatının mahkumudurlar. Ama Nuh (a.s) ve beraberindeki mü’minler kıyamete kadar mü’min-lerin gündemindedirler. Hem de sürekli Allah’ın selâmının üzerlerine gönderildiği bir özellik içinde. “İşte Biz, Muhsinleri, Bizi görüyormuşçasına dünyada bir hayat yaşayanları, yaptıklarını bize lâyık yapmaya çalışan ve hayatlarını Bizim için yaşayanları böylece mükâfatlandırırız. İşte o muhsinleri böyle değerlendiririz. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. Sonra diğerlerini de tufanda helâk ettik, suda boğduk. Kavgada kurtulanlar sadece Nuh (a.s) ve tercihini ondan yana kullananlar olmuştur.” Haydi buyurun, ey bu âyetlerin muhatabı olan Mekkeliler ve ey şu anda bu âyetlerin muhatabı olan insanlar, sizler de tercihinizi yapın. Haktan yana mı olacaksınız, yoksa bâtıldan yana mı? Peygamber safında mı yerinizi alacaksınız, yoksa peygamber karşıtı güçlerin safında mı? Kurtulanların içinde mi olacaksınız, helâk olanların içinde mi? Buyurun sizler de tercihinizi yapın. Evet Bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Nuh (a.s) yerinde Muhammed (a.s) var ve gerçekten sıkıntı içinde… Onun safında yer alan bir avuç Müslüman var, sıkıntı içinde… İşte bu âyetler Rasûlullah Efendimize ve beraberindeki Müslümanlara destek, karşısındakilere de tehdit unsuru olarak iniyordu. Bu âyetlerin gelişiyle Rasûlullah ve Müslümanlar çok rahatlarlar, çünkü Allah’ın yardımı ve desteğiyle sonuçtan emindirler. Her şeyin sahibi ve Mâliki olan, göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların Rabbi olan Allah, gökleri şeytanlardan koruyan, Nuh’u ve beraberindekileri kâfirlerin saldırılarından koruyan Allah, elbette kendilerini de koruyacak ve başarıya ulaştıracaktır. Kıyamete kadar bu kitapla beraber olanlara yine Allah’ın desteği ve koruması devam edecektir. Kıyamete kadar hangi iklimde, hangi atmosferde olurlarsa olsunlar, sayıları ancak bir gemiyi dolduracak kadar az da olsalar, Allah onları tufandan koruyacak, düşmanlarının tuzaklarından koruyacak ve Allah’la savaşanlar ise bir tür helâkle helâk olacaklardır. Şimdi de gündem Nuh’tan (a.s) İbrahîm’e (a.s) geçecek. Yasal örneklerimizden, önderlerimizden, ata-mız İbrahîm (a.s) gündeme alınacak.
75-82. “Andolsun ki, Nuh Bize seslenmişti de, duasına ne güzel icâbet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Ancak onun soyunu sürekli kıldık. Sonra gelenler içinde “Âlemlerde, Nuh’a selâm olsun” diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte Biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu o, bizim inanmış kullarımızdandı. Sonra, diğerlerini suda boğduk.” Andolsun ki, Nuh Bize nidâ etti. Hak-bâtıl savaşında, iman-küfür savaşında hak taraftarı olarak yerini alan Nuh (a.s) Rabbine nidâ edip sesleniyor. “Biz de onun duasına ne güzel icabet etmiştik,” diyor Rabbimiz. Nuh’un (a.s) kavmiyle kavgası kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Dua edilecek makamı çok iyi bilen Allah elçisi, gerçekten icâbet edilecek bir dua yapmıştı. İcâbet edilecek bir yalvarış ve yakarışın sahibidir Nuh (a.s). Çünkü 950 yıllık şanlı bir kavganın sahibidir. Uzun ve yorucu bir kavganın sahibi olan Nuh (a.s), Rab-binin bir uyarısıyla, bir vahyiyle artık kavminin adam olmayacağını öğ-renmiş ve işte o andan itibaren dua dua Rabbine yalvarıp yakarmıştır. 950 yıllık bir uyarının sonunda adam olmayan kavmiyle arasında hakem olarak Rabbinin hükmüne müracaât eder: “Ya Rabbi ben mağlup oldum, bana yardım et,” der. Sonuç: Onu ve ehlini, onu ve onunla bir-lik olanları, onu ve tercihini ondan, onun imanından, onun teslimiyetinden yana kullananları o büyük sıkıntıdan kurtardık, onun soyunu devamlı kıldık; onun soyuyla insanlar türediler. Sonra gelenler içinde onu bıraktık, selâm, âlemler içinde Nuh üzerine olsun. Kıyamete kadar tüm Müslümanlar ve şu anda bizler Nuh (a.s) üzerine selâm deriz, selâm göndeririz. Bu hatırayı, bu ünü Rabbimiz Nuh’a (a.s) lütfetmiştir. O Allah yolunun yolcusu olarak bir üne, böyle bir şerefe ulaştırılırken, ona karşı böbürlenenler, ona karşı savaş verenler yok olup gitmişlerdir. Şu anda onların ne adları ne de sanları gündemdedir. Ancak cehennem hazırlığı içinde bir kabir hayatının mahkumudurlar. Ama Nuh (a.s) ve beraberindeki mü’minler kıyamete kadar mü’min-lerin gündemindedirler. Hem de sürekli Allah’ın selâmının üzerlerine gönderildiği bir özellik içinde. “İşte Biz, Muhsinleri, Bizi görüyormuşçasına dünyada bir hayat yaşayanları, yaptıklarını bize lâyık yapmaya çalışan ve hayatlarını Bizim için yaşayanları böylece mükâfatlandırırız. İşte o muhsinleri böyle değerlendiririz. Çünkü o bizim mü’min kullarımızdandı. Sonra diğerlerini de tufanda helâk ettik, suda boğduk. Kavgada kurtulanlar sadece Nuh (a.s) ve tercihini ondan yana kullananlar olmuştur.” Haydi buyurun, ey bu âyetlerin muhatabı olan Mekkeliler ve ey şu anda bu âyetlerin muhatabı olan insanlar, sizler de tercihinizi yapın. Haktan yana mı olacaksınız, yoksa bâtıldan yana mı? Peygamber safında mı yerinizi alacaksınız, yoksa peygamber karşıtı güçlerin safında mı? Kurtulanların içinde mi olacaksınız, helâk olanların içinde mi? Buyurun sizler de tercihinizi yapın. Evet Bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Nuh (a.s) yerinde Muhammed (a.s) var ve gerçekten sıkıntı içinde… Onun safında yer alan bir avuç Müslüman var, sıkıntı içinde… İşte bu âyetler Rasûlullah Efendimize ve beraberindeki Müslümanlara destek, karşısındakilere de tehdit unsuru olarak iniyordu. Bu âyetlerin gelişiyle Rasûlullah ve Müslümanlar çok rahatlarlar, çünkü Allah’ın yardımı ve desteğiyle sonuçtan emindirler. Her şeyin sahibi ve Mâliki olan, göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların Rabbi olan Allah, gökleri şeytanlardan koruyan, Nuh’u ve beraberindekileri kâfirlerin saldırılarından koruyan Allah, elbette kendilerini de koruyacak ve başarıya ulaştıracaktır. Kıyamete kadar bu kitapla beraber olanlara yine Allah’ın desteği ve koruması devam edecektir. Kıyamete kadar hangi iklimde, hangi atmosferde olurlarsa olsunlar, sayıları ancak bir gemiyi dolduracak kadar az da olsalar, Allah onları tufandan koruyacak, düşmanlarının tuzaklarından koruyacak ve Allah’la savaşanlar ise bir tür helâkle helâk olacaklardır. Şimdi de gündem Nuh’tan (a.s) İbrahîm’e (a.s) geçecek. Yasal örneklerimizden, önderlerimizden, ata-mız İbrahîm (a.s) gündeme alınacak.
83,89. “İbrahîm de şüphesiz O’nun yolunda olanlardandı. Nitekim Rabbine temiz bir kalple gelmişti. İbrahîm babasına ve milletine şöyle demişti: “Nelere kulluk ediyorsunuz? Allah’ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?” İbrahim yıldızlara bir göz attı ve “Ben rahatsızım” dedi.” Muhakkak ki İbrahîm de (a.s) onun soyundan, onun zürriyetinden, onun gemisine binenlerden, onun yoluna tâbi olanlardandı. Hatırlayın, o da Rabbine tertemiz bir kalple gelmişti. Rabbi İbrahîm’e demişti ki, “ey İbrahîm teslim ol, Müslüman ol!” O da tüm kalbiyle, ge-cesiyle-gündüzüyle, tüm hayatıyla, içiyle dışıyla Rabbine teslim olmuştu. Hani o babasına ve kavmine şöyle demişti: “Neye ibadet eder-siniz? Neye tapıyorsunuz? Neye ve kime tapıyorsunuz? Neyin ve ki-min kulu-kölesisiniz? Nelere ve kimlere kulluk ediyor, nelerin ve kimlerin sözünü dinliyorsunuz? Kimin yasalarını uyguluyorsunuz? Ha-ya-tınızı kimin belirlediği şekilde yaşıyorsunuz? Hayatınızda hakim varlık kim? Kimin çektiği yere gidiyorsunuz? Neyin kulusunuz? Neye kölesiniz? Kim teslim alıp esir etti sizi? Kimin kulu-kölesi oluyorsunuz? Hayatınızda egemen Rabb ve İlâh olarak kimi kabul edersiniz? Allah’ın dışında, Allah’ın berisinde sözü dinlenecek İlâhlar mı uyduruyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde başka varlıkları hayatınıza egemen tanrılar mı kabul ediyorsunuz?” Sonra dedi ki, “Âlemlerin Rabbi hakkında ne biliyorsunuz? Âlemlerin yasa belirleyicisi, âlemlere hayat programı yapıcısı hakkında bilginiz nedir? Zannınız nedir? Âlemlerin Rabbini tanıyor musunuz? O konuda ne söyleyebilirsiniz?” dedi. Onları Allah’la uyardı, Allah’a kulluğa çağırdı, sadece Allah’ı dinlemeye, hayatlarını sadece Allah için yaşamaya dâvet etti. Hem babasını, hem de toplumunu uyardı. Sonra İbrahîm (a.s) yıldızlara bir göz attı, yıldızlara şöyle bir baktı ve dedi ki, “ben rahatsızım. Ben hastayım.” Kavmi yıldızlara ta-pınan bir kavimdi. Aya, güneşe, putlara tapınan, onları hayatlarına egemen kabul eden bir toplumdu. Bir şey yapacakları, bir işe karar verecekleri zaman tanrıları olan yıldızlara bakarak onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışırlardı. İşte İbrahîm de (a.s) yıldızlara baktı ve onların birer Allah âyeti olduğunu düşündü. O yıldızların birer yaratık olduklarını, tıpkı kendisi ve diğer varlıklar gibi onların da Allah tarafından yaratılmış kullar olduklarını düşündü ve kendi kendine böyle bir tavır belirledi ve dedi ki, “ben rahatsızım.”
83,89. “İbrahîm de şüphesiz O’nun yolunda olanlardandı. Nitekim Rabbine temiz bir kalple gelmişti. İbrahîm babasına ve milletine şöyle demişti: “Nelere kulluk ediyorsunuz? Allah’ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?” İbrahim yıldızlara bir göz attı ve “Ben rahatsızım” dedi.” Muhakkak ki İbrahîm de (a.s) onun soyundan, onun zürriyetinden, onun gemisine binenlerden, onun yoluna tâbi olanlardandı. Hatırlayın, o da Rabbine tertemiz bir kalple gelmişti. Rabbi İbrahîm’e demişti ki, “ey İbrahîm teslim ol, Müslüman ol!” O da tüm kalbiyle, ge-cesiyle-gündüzüyle, tüm hayatıyla, içiyle dışıyla Rabbine teslim olmuştu. Hani o babasına ve kavmine şöyle demişti: “Neye ibadet eder-siniz? Neye tapıyorsunuz? Neye ve kime tapıyorsunuz? Neyin ve ki-min kulu-kölesisiniz? Nelere ve kimlere kulluk ediyor, nelerin ve kimlerin sözünü dinliyorsunuz? Kimin yasalarını uyguluyorsunuz? Ha-ya-tınızı kimin belirlediği şekilde yaşıyorsunuz? Hayatınızda hakim varlık kim? Kimin çektiği yere gidiyorsunuz? Neyin kulusunuz? Neye kölesiniz? Kim teslim alıp esir etti sizi? Kimin kulu-kölesi oluyorsunuz? Hayatınızda egemen Rabb ve İlâh olarak kimi kabul edersiniz? Allah’ın dışında, Allah’ın berisinde sözü dinlenecek İlâhlar mı uyduruyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde başka varlıkları hayatınıza egemen tanrılar mı kabul ediyorsunuz?” Sonra dedi ki, “Âlemlerin Rabbi hakkında ne biliyorsunuz? Âlemlerin yasa belirleyicisi, âlemlere hayat programı yapıcısı hakkında bilginiz nedir? Zannınız nedir? Âlemlerin Rabbini tanıyor musunuz? O konuda ne söyleyebilirsiniz?” dedi. Onları Allah’la uyardı, Allah’a kulluğa çağırdı, sadece Allah’ı dinlemeye, hayatlarını sadece Allah için yaşamaya dâvet etti. Hem babasını, hem de toplumunu uyardı. Sonra İbrahîm (a.s) yıldızlara bir göz attı, yıldızlara şöyle bir baktı ve dedi ki, “ben rahatsızım. Ben hastayım.” Kavmi yıldızlara ta-pınan bir kavimdi. Aya, güneşe, putlara tapınan, onları hayatlarına egemen kabul eden bir toplumdu. Bir şey yapacakları, bir işe karar verecekleri zaman tanrıları olan yıldızlara bakarak onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışırlardı. İşte İbrahîm de (a.s) yıldızlara baktı ve onların birer Allah âyeti olduğunu düşündü. O yıldızların birer yaratık olduklarını, tıpkı kendisi ve diğer varlıklar gibi onların da Allah tarafından yaratılmış kullar olduklarını düşündü ve kendi kendine böyle bir tavır belirledi ve dedi ki, “ben rahatsızım.”
83,89. “İbrahîm de şüphesiz O’nun yolunda olanlardandı. Nitekim Rabbine temiz bir kalple gelmişti. İbrahîm babasına ve milletine şöyle demişti: “Nelere kulluk ediyorsunuz? Allah’ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?” İbrahim yıldızlara bir göz attı ve “Ben rahatsızım” dedi.” Muhakkak ki İbrahîm de (a.s) onun soyundan, onun zürriyetinden, onun gemisine binenlerden, onun yoluna tâbi olanlardandı. Hatırlayın, o da Rabbine tertemiz bir kalple gelmişti. Rabbi İbrahîm’e demişti ki, “ey İbrahîm teslim ol, Müslüman ol!” O da tüm kalbiyle, ge-cesiyle-gündüzüyle, tüm hayatıyla, içiyle dışıyla Rabbine teslim olmuştu. Hani o babasına ve kavmine şöyle demişti: “Neye ibadet eder-siniz? Neye tapıyorsunuz? Neye ve kime tapıyorsunuz? Neyin ve ki-min kulu-kölesisiniz? Nelere ve kimlere kulluk ediyor, nelerin ve kimlerin sözünü dinliyorsunuz? Kimin yasalarını uyguluyorsunuz? Ha-ya-tınızı kimin belirlediği şekilde yaşıyorsunuz? Hayatınızda hakim varlık kim? Kimin çektiği yere gidiyorsunuz? Neyin kulusunuz? Neye kölesiniz? Kim teslim alıp esir etti sizi? Kimin kulu-kölesi oluyorsunuz? Hayatınızda egemen Rabb ve İlâh olarak kimi kabul edersiniz? Allah’ın dışında, Allah’ın berisinde sözü dinlenecek İlâhlar mı uyduruyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde başka varlıkları hayatınıza egemen tanrılar mı kabul ediyorsunuz?” Sonra dedi ki, “Âlemlerin Rabbi hakkında ne biliyorsunuz? Âlemlerin yasa belirleyicisi, âlemlere hayat programı yapıcısı hakkında bilginiz nedir? Zannınız nedir? Âlemlerin Rabbini tanıyor musunuz? O konuda ne söyleyebilirsiniz?” dedi. Onları Allah’la uyardı, Allah’a kulluğa çağırdı, sadece Allah’ı dinlemeye, hayatlarını sadece Allah için yaşamaya dâvet etti. Hem babasını, hem de toplumunu uyardı. Sonra İbrahîm (a.s) yıldızlara bir göz attı, yıldızlara şöyle bir baktı ve dedi ki, “ben rahatsızım. Ben hastayım.” Kavmi yıldızlara ta-pınan bir kavimdi. Aya, güneşe, putlara tapınan, onları hayatlarına egemen kabul eden bir toplumdu. Bir şey yapacakları, bir işe karar verecekleri zaman tanrıları olan yıldızlara bakarak onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışırlardı. İşte İbrahîm de (a.s) yıldızlara baktı ve onların birer Allah âyeti olduğunu düşündü. O yıldızların birer yaratık olduklarını, tıpkı kendisi ve diğer varlıklar gibi onların da Allah tarafından yaratılmış kullar olduklarını düşündü ve kendi kendine böyle bir tavır belirledi ve dedi ki, “ben rahatsızım.”
83,89. “İbrahîm de şüphesiz O’nun yolunda olanlardandı. Nitekim Rabbine temiz bir kalple gelmişti. İbrahîm babasına ve milletine şöyle demişti: “Nelere kulluk ediyorsunuz? Allah’ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?” İbrahim yıldızlara bir göz attı ve “Ben rahatsızım” dedi.” Muhakkak ki İbrahîm de (a.s) onun soyundan, onun zürriyetinden, onun gemisine binenlerden, onun yoluna tâbi olanlardandı. Hatırlayın, o da Rabbine tertemiz bir kalple gelmişti. Rabbi İbrahîm’e demişti ki, “ey İbrahîm teslim ol, Müslüman ol!” O da tüm kalbiyle, ge-cesiyle-gündüzüyle, tüm hayatıyla, içiyle dışıyla Rabbine teslim olmuştu. Hani o babasına ve kavmine şöyle demişti: “Neye ibadet eder-siniz? Neye tapıyorsunuz? Neye ve kime tapıyorsunuz? Neyin ve ki-min kulu-kölesisiniz? Nelere ve kimlere kulluk ediyor, nelerin ve kimlerin sözünü dinliyorsunuz? Kimin yasalarını uyguluyorsunuz? Ha-ya-tınızı kimin belirlediği şekilde yaşıyorsunuz? Hayatınızda hakim varlık kim? Kimin çektiği yere gidiyorsunuz? Neyin kulusunuz? Neye kölesiniz? Kim teslim alıp esir etti sizi? Kimin kulu-kölesi oluyorsunuz? Hayatınızda egemen Rabb ve İlâh olarak kimi kabul edersiniz? Allah’ın dışında, Allah’ın berisinde sözü dinlenecek İlâhlar mı uyduruyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde başka varlıkları hayatınıza egemen tanrılar mı kabul ediyorsunuz?” Sonra dedi ki, “Âlemlerin Rabbi hakkında ne biliyorsunuz? Âlemlerin yasa belirleyicisi, âlemlere hayat programı yapıcısı hakkında bilginiz nedir? Zannınız nedir? Âlemlerin Rabbini tanıyor musunuz? O konuda ne söyleyebilirsiniz?” dedi. Onları Allah’la uyardı, Allah’a kulluğa çağırdı, sadece Allah’ı dinlemeye, hayatlarını sadece Allah için yaşamaya dâvet etti. Hem babasını, hem de toplumunu uyardı. Sonra İbrahîm (a.s) yıldızlara bir göz attı, yıldızlara şöyle bir baktı ve dedi ki, “ben rahatsızım. Ben hastayım.” Kavmi yıldızlara ta-pınan bir kavimdi. Aya, güneşe, putlara tapınan, onları hayatlarına egemen kabul eden bir toplumdu. Bir şey yapacakları, bir işe karar verecekleri zaman tanrıları olan yıldızlara bakarak onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışırlardı. İşte İbrahîm de (a.s) yıldızlara baktı ve onların birer Allah âyeti olduğunu düşündü. O yıldızların birer yaratık olduklarını, tıpkı kendisi ve diğer varlıklar gibi onların da Allah tarafından yaratılmış kullar olduklarını düşündü ve kendi kendine böyle bir tavır belirledi ve dedi ki, “ben rahatsızım.”
83,89. “İbrahîm de şüphesiz O’nun yolunda olanlardandı. Nitekim Rabbine temiz bir kalple gelmişti. İbrahîm babasına ve milletine şöyle demişti: “Nelere kulluk ediyorsunuz? Allah’ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?” İbrahim yıldızlara bir göz attı ve “Ben rahatsızım” dedi.” Muhakkak ki İbrahîm de (a.s) onun soyundan, onun zürriyetinden, onun gemisine binenlerden, onun yoluna tâbi olanlardandı. Hatırlayın, o da Rabbine tertemiz bir kalple gelmişti. Rabbi İbrahîm’e demişti ki, “ey İbrahîm teslim ol, Müslüman ol!” O da tüm kalbiyle, ge-cesiyle-gündüzüyle, tüm hayatıyla, içiyle dışıyla Rabbine teslim olmuştu. Hani o babasına ve kavmine şöyle demişti: “Neye ibadet eder-siniz? Neye tapıyorsunuz? Neye ve kime tapıyorsunuz? Neyin ve ki-min kulu-kölesisiniz? Nelere ve kimlere kulluk ediyor, nelerin ve kimlerin sözünü dinliyorsunuz? Kimin yasalarını uyguluyorsunuz? Ha-ya-tınızı kimin belirlediği şekilde yaşıyorsunuz? Hayatınızda hakim varlık kim? Kimin çektiği yere gidiyorsunuz? Neyin kulusunuz? Neye kölesiniz? Kim teslim alıp esir etti sizi? Kimin kulu-kölesi oluyorsunuz? Hayatınızda egemen Rabb ve İlâh olarak kimi kabul edersiniz? Allah’ın dışında, Allah’ın berisinde sözü dinlenecek İlâhlar mı uyduruyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde başka varlıkları hayatınıza egemen tanrılar mı kabul ediyorsunuz?” Sonra dedi ki, “Âlemlerin Rabbi hakkında ne biliyorsunuz? Âlemlerin yasa belirleyicisi, âlemlere hayat programı yapıcısı hakkında bilginiz nedir? Zannınız nedir? Âlemlerin Rabbini tanıyor musunuz? O konuda ne söyleyebilirsiniz?” dedi. Onları Allah’la uyardı, Allah’a kulluğa çağırdı, sadece Allah’ı dinlemeye, hayatlarını sadece Allah için yaşamaya dâvet etti. Hem babasını, hem de toplumunu uyardı. Sonra İbrahîm (a.s) yıldızlara bir göz attı, yıldızlara şöyle bir baktı ve dedi ki, “ben rahatsızım. Ben hastayım.” Kavmi yıldızlara ta-pınan bir kavimdi. Aya, güneşe, putlara tapınan, onları hayatlarına egemen kabul eden bir toplumdu. Bir şey yapacakları, bir işe karar verecekleri zaman tanrıları olan yıldızlara bakarak onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışırlardı. İşte İbrahîm de (a.s) yıldızlara baktı ve onların birer Allah âyeti olduğunu düşündü. O yıldızların birer yaratık olduklarını, tıpkı kendisi ve diğer varlıklar gibi onların da Allah tarafından yaratılmış kullar olduklarını düşündü ve kendi kendine böyle bir tavır belirledi ve dedi ki, “ben rahatsızım.”
83,89. “İbrahîm de şüphesiz O’nun yolunda olanlardandı. Nitekim Rabbine temiz bir kalple gelmişti. İbrahîm babasına ve milletine şöyle demişti: “Nelere kulluk ediyorsunuz? Allah’ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?” İbrahim yıldızlara bir göz attı ve “Ben rahatsızım” dedi.” Muhakkak ki İbrahîm de (a.s) onun soyundan, onun zürriyetinden, onun gemisine binenlerden, onun yoluna tâbi olanlardandı. Hatırlayın, o da Rabbine tertemiz bir kalple gelmişti. Rabbi İbrahîm’e demişti ki, “ey İbrahîm teslim ol, Müslüman ol!” O da tüm kalbiyle, ge-cesiyle-gündüzüyle, tüm hayatıyla, içiyle dışıyla Rabbine teslim olmuştu. Hani o babasına ve kavmine şöyle demişti: “Neye ibadet eder-siniz? Neye tapıyorsunuz? Neye ve kime tapıyorsunuz? Neyin ve ki-min kulu-kölesisiniz? Nelere ve kimlere kulluk ediyor, nelerin ve kimlerin sözünü dinliyorsunuz? Kimin yasalarını uyguluyorsunuz? Ha-ya-tınızı kimin belirlediği şekilde yaşıyorsunuz? Hayatınızda hakim varlık kim? Kimin çektiği yere gidiyorsunuz? Neyin kulusunuz? Neye kölesiniz? Kim teslim alıp esir etti sizi? Kimin kulu-kölesi oluyorsunuz? Hayatınızda egemen Rabb ve İlâh olarak kimi kabul edersiniz? Allah’ın dışında, Allah’ın berisinde sözü dinlenecek İlâhlar mı uyduruyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde başka varlıkları hayatınıza egemen tanrılar mı kabul ediyorsunuz?” Sonra dedi ki, “Âlemlerin Rabbi hakkında ne biliyorsunuz? Âlemlerin yasa belirleyicisi, âlemlere hayat programı yapıcısı hakkında bilginiz nedir? Zannınız nedir? Âlemlerin Rabbini tanıyor musunuz? O konuda ne söyleyebilirsiniz?” dedi. Onları Allah’la uyardı, Allah’a kulluğa çağırdı, sadece Allah’ı dinlemeye, hayatlarını sadece Allah için yaşamaya dâvet etti. Hem babasını, hem de toplumunu uyardı. Sonra İbrahîm (a.s) yıldızlara bir göz attı, yıldızlara şöyle bir baktı ve dedi ki, “ben rahatsızım. Ben hastayım.” Kavmi yıldızlara ta-pınan bir kavimdi. Aya, güneşe, putlara tapınan, onları hayatlarına egemen kabul eden bir toplumdu. Bir şey yapacakları, bir işe karar verecekleri zaman tanrıları olan yıldızlara bakarak onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışırlardı. İşte İbrahîm de (a.s) yıldızlara baktı ve onların birer Allah âyeti olduğunu düşündü. O yıldızların birer yaratık olduklarını, tıpkı kendisi ve diğer varlıklar gibi onların da Allah tarafından yaratılmış kullar olduklarını düşündü ve kendi kendine böyle bir tavır belirledi ve dedi ki, “ben rahatsızım.”
83,89. “İbrahîm de şüphesiz O’nun yolunda olanlardandı. Nitekim Rabbine temiz bir kalple gelmişti. İbrahîm babasına ve milletine şöyle demişti: “Nelere kulluk ediyorsunuz? Allah’ı bırakıp uydurma tanrılar mı istiyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkındaki sanınız nedir?” İbrahim yıldızlara bir göz attı ve “Ben rahatsızım” dedi.” Muhakkak ki İbrahîm de (a.s) onun soyundan, onun zürriyetinden, onun gemisine binenlerden, onun yoluna tâbi olanlardandı. Hatırlayın, o da Rabbine tertemiz bir kalple gelmişti. Rabbi İbrahîm’e demişti ki, “ey İbrahîm teslim ol, Müslüman ol!” O da tüm kalbiyle, ge-cesiyle-gündüzüyle, tüm hayatıyla, içiyle dışıyla Rabbine teslim olmuştu. Hani o babasına ve kavmine şöyle demişti: “Neye ibadet eder-siniz? Neye tapıyorsunuz? Neye ve kime tapıyorsunuz? Neyin ve ki-min kulu-kölesisiniz? Nelere ve kimlere kulluk ediyor, nelerin ve kimlerin sözünü dinliyorsunuz? Kimin yasalarını uyguluyorsunuz? Ha-ya-tınızı kimin belirlediği şekilde yaşıyorsunuz? Hayatınızda hakim varlık kim? Kimin çektiği yere gidiyorsunuz? Neyin kulusunuz? Neye kölesiniz? Kim teslim alıp esir etti sizi? Kimin kulu-kölesi oluyorsunuz? Hayatınızda egemen Rabb ve İlâh olarak kimi kabul edersiniz? Allah’ın dışında, Allah’ın berisinde sözü dinlenecek İlâhlar mı uyduruyorsunuz? Allah’ı bırakıp ta O’nun berisinde başka varlıkları hayatınıza egemen tanrılar mı kabul ediyorsunuz?” Sonra dedi ki, “Âlemlerin Rabbi hakkında ne biliyorsunuz? Âlemlerin yasa belirleyicisi, âlemlere hayat programı yapıcısı hakkında bilginiz nedir? Zannınız nedir? Âlemlerin Rabbini tanıyor musunuz? O konuda ne söyleyebilirsiniz?” dedi. Onları Allah’la uyardı, Allah’a kulluğa çağırdı, sadece Allah’ı dinlemeye, hayatlarını sadece Allah için yaşamaya dâvet etti. Hem babasını, hem de toplumunu uyardı. Sonra İbrahîm (a.s) yıldızlara bir göz attı, yıldızlara şöyle bir baktı ve dedi ki, “ben rahatsızım. Ben hastayım.” Kavmi yıldızlara ta-pınan bir kavimdi. Aya, güneşe, putlara tapınan, onları hayatlarına egemen kabul eden bir toplumdu. Bir şey yapacakları, bir işe karar verecekleri zaman tanrıları olan yıldızlara bakarak onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışırlardı. İşte İbrahîm de (a.s) yıldızlara baktı ve onların birer Allah âyeti olduğunu düşündü. O yıldızların birer yaratık olduklarını, tıpkı kendisi ve diğer varlıklar gibi onların da Allah tarafından yaratılmış kullar olduklarını düşündü ve kendi kendine böyle bir tavır belirledi ve dedi ki, “ben rahatsızım.”
90-94. “Onu bırakıp gittiler. O da onların tanrılarına gizlice yönelip: “Sundukları yiyecekleri yemiyorsunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?” dedi. Sonunda, üzerlerine yürü-yüp kuvvetle vurdu. Bunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler.” Kavmi de, babası da onu bırakıp gittiler. Enbiyâ sûresi, hâdiseyi biraz daha detayıyla, ama biraz daha farklı bir boyutuyla anlatır. Müşrik olan toplumun kutsadığı bir bayram günü herkes bayram yerine gitmeye hazırlanıyor. İşte böyle bir şirk bayramına iştirak etmek istemeyen İbrahîm (a.s), “ben hastayım,” der. Böyle bir fırsatı değerlendirip kimsenin olmadığı bir ortamda bu putların asla tanrı olamayacaklarını ispat etmek için bir fırsat yakalamak ister. Kavmi onu bırakıp gider. O da onların putlarına yönelir. Doğruca kavmin putlarının, tanrılarının bulunduğu ibadethaneye gider. Bakar ki, kavmi o putların önlerine pek çok yiyecekler bırakıp bayram yerine gitmişler. İbrahîm (a.s) o cansız varlıkların yemek yemediklerini görünce der ki, “niye yemiyorsunuz? Buyurun yesenize!” Cevap yok. Ne yiyorlar, ne de ko-nuşuyorlar. İbrahîm’in (a.s) sorusuna da karşılık vermiyorlar. Bu sefer diyor ki Allah’ın elçisi, “size ne oluyor? Niçin konuş-muyorsunuz?” Sonra onların üzerlerine yürüyerek sağ eliyle kuvvetlice vuruyor, o İlâh taslaklarının, tanrı ve tanrıça yutturmacalarının tamamını kırıyor ve onlardan sadece bir tanesini bırakıyor. Nihâyet kav-mi bayram yerinden dönüp İlâhlarının yanına gidince bakıyorlar ki, korkunç bir olay gerçekleşmiş. Koşarak İbrahîm’in (a.s) yanına geliyorlar ve durumu kendisinden soruyorlar. İbrahîm (a.s) onlara diyor ki:
90-94. “Onu bırakıp gittiler. O da onların tanrılarına gizlice yönelip: “Sundukları yiyecekleri yemiyorsunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?” dedi. Sonunda, üzerlerine yürü-yüp kuvvetle vurdu. Bunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler.” Kavmi de, babası da onu bırakıp gittiler. Enbiyâ sûresi, hâdiseyi biraz daha detayıyla, ama biraz daha farklı bir boyutuyla anlatır. Müşrik olan toplumun kutsadığı bir bayram günü herkes bayram yerine gitmeye hazırlanıyor. İşte böyle bir şirk bayramına iştirak etmek istemeyen İbrahîm (a.s), “ben hastayım,” der. Böyle bir fırsatı değerlendirip kimsenin olmadığı bir ortamda bu putların asla tanrı olamayacaklarını ispat etmek için bir fırsat yakalamak ister. Kavmi onu bırakıp gider. O da onların putlarına yönelir. Doğruca kavmin putlarının, tanrılarının bulunduğu ibadethaneye gider. Bakar ki, kavmi o putların önlerine pek çok yiyecekler bırakıp bayram yerine gitmişler. İbrahîm (a.s) o cansız varlıkların yemek yemediklerini görünce der ki, “niye yemiyorsunuz? Buyurun yesenize!” Cevap yok. Ne yiyorlar, ne de ko-nuşuyorlar. İbrahîm’in (a.s) sorusuna da karşılık vermiyorlar. Bu sefer diyor ki Allah’ın elçisi, “size ne oluyor? Niçin konuş-muyorsunuz?” Sonra onların üzerlerine yürüyerek sağ eliyle kuvvetlice vuruyor, o İlâh taslaklarının, tanrı ve tanrıça yutturmacalarının tamamını kırıyor ve onlardan sadece bir tanesini bırakıyor. Nihâyet kav-mi bayram yerinden dönüp İlâhlarının yanına gidince bakıyorlar ki, korkunç bir olay gerçekleşmiş. Koşarak İbrahîm’in (a.s) yanına geliyorlar ve durumu kendisinden soruyorlar. İbrahîm (a.s) onlara diyor ki:
90-94. “Onu bırakıp gittiler. O da onların tanrılarına gizlice yönelip: “Sundukları yiyecekleri yemiyorsunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?” dedi. Sonunda, üzerlerine yürü-yüp kuvvetle vurdu. Bunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler.” Kavmi de, babası da onu bırakıp gittiler. Enbiyâ sûresi, hâdiseyi biraz daha detayıyla, ama biraz daha farklı bir boyutuyla anlatır. Müşrik olan toplumun kutsadığı bir bayram günü herkes bayram yerine gitmeye hazırlanıyor. İşte böyle bir şirk bayramına iştirak etmek istemeyen İbrahîm (a.s), “ben hastayım,” der. Böyle bir fırsatı değerlendirip kimsenin olmadığı bir ortamda bu putların asla tanrı olamayacaklarını ispat etmek için bir fırsat yakalamak ister. Kavmi onu bırakıp gider. O da onların putlarına yönelir. Doğruca kavmin putlarının, tanrılarının bulunduğu ibadethaneye gider. Bakar ki, kavmi o putların önlerine pek çok yiyecekler bırakıp bayram yerine gitmişler. İbrahîm (a.s) o cansız varlıkların yemek yemediklerini görünce der ki, “niye yemiyorsunuz? Buyurun yesenize!” Cevap yok. Ne yiyorlar, ne de ko-nuşuyorlar. İbrahîm’in (a.s) sorusuna da karşılık vermiyorlar. Bu sefer diyor ki Allah’ın elçisi, “size ne oluyor? Niçin konuş-muyorsunuz?” Sonra onların üzerlerine yürüyerek sağ eliyle kuvvetlice vuruyor, o İlâh taslaklarının, tanrı ve tanrıça yutturmacalarının tamamını kırıyor ve onlardan sadece bir tanesini bırakıyor. Nihâyet kav-mi bayram yerinden dönüp İlâhlarının yanına gidince bakıyorlar ki, korkunç bir olay gerçekleşmiş. Koşarak İbrahîm’in (a.s) yanına geliyorlar ve durumu kendisinden soruyorlar. İbrahîm (a.s) onlara diyor ki:
90-94. “Onu bırakıp gittiler. O da onların tanrılarına gizlice yönelip: “Sundukları yiyecekleri yemiyorsunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?” dedi. Sonunda, üzerlerine yürü-yüp kuvvetle vurdu. Bunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler.” Kavmi de, babası da onu bırakıp gittiler. Enbiyâ sûresi, hâdiseyi biraz daha detayıyla, ama biraz daha farklı bir boyutuyla anlatır. Müşrik olan toplumun kutsadığı bir bayram günü herkes bayram yerine gitmeye hazırlanıyor. İşte böyle bir şirk bayramına iştirak etmek istemeyen İbrahîm (a.s), “ben hastayım,” der. Böyle bir fırsatı değerlendirip kimsenin olmadığı bir ortamda bu putların asla tanrı olamayacaklarını ispat etmek için bir fırsat yakalamak ister. Kavmi onu bırakıp gider. O da onların putlarına yönelir. Doğruca kavmin putlarının, tanrılarının bulunduğu ibadethaneye gider. Bakar ki, kavmi o putların önlerine pek çok yiyecekler bırakıp bayram yerine gitmişler. İbrahîm (a.s) o cansız varlıkların yemek yemediklerini görünce der ki, “niye yemiyorsunuz? Buyurun yesenize!” Cevap yok. Ne yiyorlar, ne de ko-nuşuyorlar. İbrahîm’in (a.s) sorusuna da karşılık vermiyorlar. Bu sefer diyor ki Allah’ın elçisi, “size ne oluyor? Niçin konuş-muyorsunuz?” Sonra onların üzerlerine yürüyerek sağ eliyle kuvvetlice vuruyor, o İlâh taslaklarının, tanrı ve tanrıça yutturmacalarının tamamını kırıyor ve onlardan sadece bir tanesini bırakıyor. Nihâyet kav-mi bayram yerinden dönüp İlâhlarının yanına gidince bakıyorlar ki, korkunç bir olay gerçekleşmiş. Koşarak İbrahîm’in (a.s) yanına geliyorlar ve durumu kendisinden soruyorlar. İbrahîm (a.s) onlara diyor ki:
90-94. “Onu bırakıp gittiler. O da onların tanrılarına gizlice yönelip: “Sundukları yiyecekleri yemiyorsunuz? Ne o, konuşmuyor musunuz?” dedi. Sonunda, üzerlerine yürü-yüp kuvvetle vurdu. Bunun üzerine putperestler koşarak ona geldiler.” Kavmi de, babası da onu bırakıp gittiler. Enbiyâ sûresi, hâdiseyi biraz daha detayıyla, ama biraz daha farklı bir boyutuyla anlatır. Müşrik olan toplumun kutsadığı bir bayram günü herkes bayram yerine gitmeye hazırlanıyor. İşte böyle bir şirk bayramına iştirak etmek istemeyen İbrahîm (a.s), “ben hastayım,” der. Böyle bir fırsatı değerlendirip kimsenin olmadığı bir ortamda bu putların asla tanrı olamayacaklarını ispat etmek için bir fırsat yakalamak ister. Kavmi onu bırakıp gider. O da onların putlarına yönelir. Doğruca kavmin putlarının, tanrılarının bulunduğu ibadethaneye gider. Bakar ki, kavmi o putların önlerine pek çok yiyecekler bırakıp bayram yerine gitmişler. İbrahîm (a.s) o cansız varlıkların yemek yemediklerini görünce der ki, “niye yemiyorsunuz? Buyurun yesenize!” Cevap yok. Ne yiyorlar, ne de ko-nuşuyorlar. İbrahîm’in (a.s) sorusuna da karşılık vermiyorlar. Bu sefer diyor ki Allah’ın elçisi, “size ne oluyor? Niçin konuş-muyorsunuz?” Sonra onların üzerlerine yürüyerek sağ eliyle kuvvetlice vuruyor, o İlâh taslaklarının, tanrı ve tanrıça yutturmacalarının tamamını kırıyor ve onlardan sadece bir tanesini bırakıyor. Nihâyet kav-mi bayram yerinden dönüp İlâhlarının yanına gidince bakıyorlar ki, korkunç bir olay gerçekleşmiş. Koşarak İbrahîm’in (a.s) yanına geliyorlar ve durumu kendisinden soruyorlar. İbrahîm (a.s) onlara diyor ki:
95-97. “İbrahîm onlara şöyle söyledi: “Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır.” Putperestler: “Onun için bir yapı yapın da onu oradan ateşin içine atın” dediler.” “Şu ellerinizle yonttuğunuz, ellerinizle oluşturduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuğunuz bu şeyleri de Allah yaratmıştır,” diyerek onları düşünmeye dâvet etti, akıllarını erdirmeye çalıştı. “Hattâ işte bakın, şu en büyükleri burada duruyor. Belki de onlara bunu bu yapmıştır, kendisine sorun,” dedi. Halk dedi ki, “hayır hayır olmaz böyle bir şey. Bu böyle bir şeyi nasıl yapabilir? Bu put nasıl konuşabilir?” dediler. Sonra konuşamayacak, cevap veremeyecek olan bu putlara tapındıklarından ötürü kendi kendilerini suçlayıp, zalimlerden olduklarını itiraf ettiler. Yanlış bir yolda olduklarını kabul ettiler. Ama hemen arkasından yanlışlarına dönüverdiler. Sonra dönüp Allah’ın elçisine dediler ki, “sen de bilirsin ki ey İbrahîm, bunlar konuşamazlar.” Bu sefer İbrahîm (a.s) dedi ki, “siz Allah’ı bırakıp ta size hiçbir fayda ve zarar sağlama gücüne sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsunuz? Yazıklar olsun size de, tapındıklarınıza da! Düşünmez misiniz? Sizi de o tapındıklarınızı da yaratan Allah’tır,” dedi. Bu sefer de halk dedi ki, “İbrahîm’i yakın ve İlâhlarınıza yardım edin! İlâhlarınız tehlikede. Aman İlâhlarınızı koruyun!” Aman laiklik tehlikede, aman sistem tehlikede, onun düşmanlarını yok ederek, susturarak sisteminize sahip çıkın, dediler. Çünkü şirk sistemlerinde, şirk mantığında İlâhları koruyan kullardır. İlâhlar kulları değil de, kullar İlâhlarını korurlar. Garip bir mantık… Bu İlâhlar kendi kendilerini korumaktan âcizlerse nasıl İlâh olabilirler? Bunu bile anlamaktan âciz zavallılardır müşrikler. Kendileri kırılıp giderlerken, kendileri yıkılıp giderlerken hiç-bir şey yapamıyorlar ama zavallı müşrikler bunu göre göre yine onlara tapınıyorlar.
95-97. “İbrahîm onlara şöyle söyledi: “Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır.” Putperestler: “Onun için bir yapı yapın da onu oradan ateşin içine atın” dediler.” “Şu ellerinizle yonttuğunuz, ellerinizle oluşturduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuğunuz bu şeyleri de Allah yaratmıştır,” diyerek onları düşünmeye dâvet etti, akıllarını erdirmeye çalıştı. “Hattâ işte bakın, şu en büyükleri burada duruyor. Belki de onlara bunu bu yapmıştır, kendisine sorun,” dedi. Halk dedi ki, “hayır hayır olmaz böyle bir şey. Bu böyle bir şeyi nasıl yapabilir? Bu put nasıl konuşabilir?” dediler. Sonra konuşamayacak, cevap veremeyecek olan bu putlara tapındıklarından ötürü kendi kendilerini suçlayıp, zalimlerden olduklarını itiraf ettiler. Yanlış bir yolda olduklarını kabul ettiler. Ama hemen arkasından yanlışlarına dönüverdiler. Sonra dönüp Allah’ın elçisine dediler ki, “sen de bilirsin ki ey İbrahîm, bunlar konuşamazlar.” Bu sefer İbrahîm (a.s) dedi ki, “siz Allah’ı bırakıp ta size hiçbir fayda ve zarar sağlama gücüne sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsunuz? Yazıklar olsun size de, tapındıklarınıza da! Düşünmez misiniz? Sizi de o tapındıklarınızı da yaratan Allah’tır,” dedi. Bu sefer de halk dedi ki, “İbrahîm’i yakın ve İlâhlarınıza yardım edin! İlâhlarınız tehlikede. Aman İlâhlarınızı koruyun!” Aman laiklik tehlikede, aman sistem tehlikede, onun düşmanlarını yok ederek, susturarak sisteminize sahip çıkın, dediler. Çünkü şirk sistemlerinde, şirk mantığında İlâhları koruyan kullardır. İlâhlar kulları değil de, kullar İlâhlarını korurlar. Garip bir mantık… Bu İlâhlar kendi kendilerini korumaktan âcizlerse nasıl İlâh olabilirler? Bunu bile anlamaktan âciz zavallılardır müşrikler. Kendileri kırılıp giderlerken, kendileri yıkılıp giderlerken hiç-bir şey yapamıyorlar ama zavallı müşrikler bunu göre göre yine onlara tapınıyorlar.
95-97. “İbrahîm onlara şöyle söyledi: “Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır.” Putperestler: “Onun için bir yapı yapın da onu oradan ateşin içine atın” dediler.” “Şu ellerinizle yonttuğunuz, ellerinizle oluşturduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuğunuz bu şeyleri de Allah yaratmıştır,” diyerek onları düşünmeye dâvet etti, akıllarını erdirmeye çalıştı. “Hattâ işte bakın, şu en büyükleri burada duruyor. Belki de onlara bunu bu yapmıştır, kendisine sorun,” dedi. Halk dedi ki, “hayır hayır olmaz böyle bir şey. Bu böyle bir şeyi nasıl yapabilir? Bu put nasıl konuşabilir?” dediler. Sonra konuşamayacak, cevap veremeyecek olan bu putlara tapındıklarından ötürü kendi kendilerini suçlayıp, zalimlerden olduklarını itiraf ettiler. Yanlış bir yolda olduklarını kabul ettiler. Ama hemen arkasından yanlışlarına dönüverdiler. Sonra dönüp Allah’ın elçisine dediler ki, “sen de bilirsin ki ey İbrahîm, bunlar konuşamazlar.” Bu sefer İbrahîm (a.s) dedi ki, “siz Allah’ı bırakıp ta size hiçbir fayda ve zarar sağlama gücüne sahip olmayan varlıklara mı tapınıyorsunuz? Yazıklar olsun size de, tapındıklarınıza da! Düşünmez misiniz? Sizi de o tapındıklarınızı da yaratan Allah’tır,” dedi. Bu sefer de halk dedi ki, “İbrahîm’i yakın ve İlâhlarınıza yardım edin! İlâhlarınız tehlikede. Aman İlâhlarınızı koruyun!” Aman laiklik tehlikede, aman sistem tehlikede, onun düşmanlarını yok ederek, susturarak sisteminize sahip çıkın, dediler. Çünkü şirk sistemlerinde, şirk mantığında İlâhları koruyan kullardır. İlâhlar kulları değil de, kullar İlâhlarını korurlar. Garip bir mantık… Bu İlâhlar kendi kendilerini korumaktan âcizlerse nasıl İlâh olabilirler? Bunu bile anlamaktan âciz zavallılardır müşrikler. Kendileri kırılıp giderlerken, kendileri yıkılıp giderlerken hiç-bir şey yapamıyorlar ama zavallı müşrikler bunu göre göre yine onlara tapınıyorlar.
98-101. “Ona düzen kurmak istediler, ama Biz onları al-tettik. İbrahim: “Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir” dedi. “Rab-bim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diye yalvardı. Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. Evet putlarına bunu yapan İbrahîm (a.s) hakkında tuzaklar düşündüler. Elbette sistemi yıkan, putlarını deviren birisi cezasız kalmamalıydı. Rabbimiz buyuruyor ki, onlar İbrahîm’i yok etmeyi planladılar da Biz de onları sefiller kıldık. Onları rezil rüsva ettik. Yine Enbiyâ sûresinin beyânıyla İbrahîm’e (a.s) kurdukları tuzak ta bir ateştir. Dağlar gibi bir ateş hazırlıyorlar ve İbrahîm’i (a.s) yakmayı planlıyor-lar. Ama hüküm Allah’ındır, yetki Allah’ındır. Her şeye hükmeden Allah der ki, “ey ateş İbrahîm’e serin ve selâmet ol!” Ateş de onun üzerine soğuk ve selâmet oluverir. Allah dostu serin ve selâmette olurken, onlar ise kaybın, sefaletin ve gazabın mahkumu oldular. İbrahîm (a.s) dedi ki: “Muhakkak ki ben Rabbime gidiciyim, Rabbime gideceğim, Rabbimin yoluna, Rabbimin benim için çizdiği hayat programına tabi olacağım. O mutlaka bana yol gösterecek, benim yolumu açacak, be-ni başarıya ulaştıracak ve beni hidâyete sevk edecek,” diyordu. Şöylece dua ediyordu: “Ey Rabbim, bana iyilik lütfet ve beni sâlihlerden kıl. Beni sâlihlerden olan bir çocukla nîmetlendir. Bana sâlih bir evlât nasip et ya Rabbi!” Bundan sonra İbrahîm’in (a.s) babasını ve kavmini terk ederek hicret yolculuğuna çıktığına şahit oluyoruz. Yanında amca kızı ve hanımı Sâre annemiz ve yeğeni Lût’la (a.s) birlikte Rabbimizin yolunda hicrete çıkacaklar ve Allah’ın kendileri için çizdiği kulluk yolunu takip edecekler. Rabbimiz ona İshak, İsmail ve Yakub’u (a.s) lütfedecek. Onların soyundan da pek çok peygamberler gelecek.
98-101. “Ona düzen kurmak istediler, ama Biz onları al-tettik. İbrahim: “Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir” dedi. “Rab-bim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diye yalvardı. Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. Evet putlarına bunu yapan İbrahîm (a.s) hakkında tuzaklar düşündüler. Elbette sistemi yıkan, putlarını deviren birisi cezasız kalmamalıydı. Rabbimiz buyuruyor ki, onlar İbrahîm’i yok etmeyi planladılar da Biz de onları sefiller kıldık. Onları rezil rüsva ettik. Yine Enbiyâ sûresinin beyânıyla İbrahîm’e (a.s) kurdukları tuzak ta bir ateştir. Dağlar gibi bir ateş hazırlıyorlar ve İbrahîm’i (a.s) yakmayı planlıyor-lar. Ama hüküm Allah’ındır, yetki Allah’ındır. Her şeye hükmeden Allah der ki, “ey ateş İbrahîm’e serin ve selâmet ol!” Ateş de onun üzerine soğuk ve selâmet oluverir. Allah dostu serin ve selâmette olurken, onlar ise kaybın, sefaletin ve gazabın mahkumu oldular. İbrahîm (a.s) dedi ki: “Muhakkak ki ben Rabbime gidiciyim, Rabbime gideceğim, Rabbimin yoluna, Rabbimin benim için çizdiği hayat programına tabi olacağım. O mutlaka bana yol gösterecek, benim yolumu açacak, be-ni başarıya ulaştıracak ve beni hidâyete sevk edecek,” diyordu. Şöylece dua ediyordu: “Ey Rabbim, bana iyilik lütfet ve beni sâlihlerden kıl. Beni sâlihlerden olan bir çocukla nîmetlendir. Bana sâlih bir evlât nasip et ya Rabbi!” Bundan sonra İbrahîm’in (a.s) babasını ve kavmini terk ederek hicret yolculuğuna çıktığına şahit oluyoruz. Yanında amca kızı ve hanımı Sâre annemiz ve yeğeni Lût’la (a.s) birlikte Rabbimizin yolunda hicrete çıkacaklar ve Allah’ın kendileri için çizdiği kulluk yolunu takip edecekler. Rabbimiz ona İshak, İsmail ve Yakub’u (a.s) lütfedecek. Onların soyundan da pek çok peygamberler gelecek.
98-101. “Ona düzen kurmak istediler, ama Biz onları al-tettik. İbrahim: “Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir” dedi. “Rab-bim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diye yalvardı. Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. Evet putlarına bunu yapan İbrahîm (a.s) hakkında tuzaklar düşündüler. Elbette sistemi yıkan, putlarını deviren birisi cezasız kalmamalıydı. Rabbimiz buyuruyor ki, onlar İbrahîm’i yok etmeyi planladılar da Biz de onları sefiller kıldık. Onları rezil rüsva ettik. Yine Enbiyâ sûresinin beyânıyla İbrahîm’e (a.s) kurdukları tuzak ta bir ateştir. Dağlar gibi bir ateş hazırlıyorlar ve İbrahîm’i (a.s) yakmayı planlıyor-lar. Ama hüküm Allah’ındır, yetki Allah’ındır. Her şeye hükmeden Allah der ki, “ey ateş İbrahîm’e serin ve selâmet ol!” Ateş de onun üzerine soğuk ve selâmet oluverir. Allah dostu serin ve selâmette olurken, onlar ise kaybın, sefaletin ve gazabın mahkumu oldular. İbrahîm (a.s) dedi ki: “Muhakkak ki ben Rabbime gidiciyim, Rabbime gideceğim, Rabbimin yoluna, Rabbimin benim için çizdiği hayat programına tabi olacağım. O mutlaka bana yol gösterecek, benim yolumu açacak, be-ni başarıya ulaştıracak ve beni hidâyete sevk edecek,” diyordu. Şöylece dua ediyordu: “Ey Rabbim, bana iyilik lütfet ve beni sâlihlerden kıl. Beni sâlihlerden olan bir çocukla nîmetlendir. Bana sâlih bir evlât nasip et ya Rabbi!” Bundan sonra İbrahîm’in (a.s) babasını ve kavmini terk ederek hicret yolculuğuna çıktığına şahit oluyoruz. Yanında amca kızı ve hanımı Sâre annemiz ve yeğeni Lût’la (a.s) birlikte Rabbimizin yolunda hicrete çıkacaklar ve Allah’ın kendileri için çizdiği kulluk yolunu takip edecekler. Rabbimiz ona İshak, İsmail ve Yakub’u (a.s) lütfedecek. Onların soyundan da pek çok peygamberler gelecek.
98-101. “Ona düzen kurmak istediler, ama Biz onları al-tettik. İbrahim: “Doğrusu ben Rabbim uğrunda sizi bırakıp gidiyorum; O beni doğru yola eriştirir” dedi. “Rab-bim! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diye yalvardı. Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. Evet putlarına bunu yapan İbrahîm (a.s) hakkında tuzaklar düşündüler. Elbette sistemi yıkan, putlarını deviren birisi cezasız kalmamalıydı. Rabbimiz buyuruyor ki, onlar İbrahîm’i yok etmeyi planladılar da Biz de onları sefiller kıldık. Onları rezil rüsva ettik. Yine Enbiyâ sûresinin beyânıyla İbrahîm’e (a.s) kurdukları tuzak ta bir ateştir. Dağlar gibi bir ateş hazırlıyorlar ve İbrahîm’i (a.s) yakmayı planlıyor-lar. Ama hüküm Allah’ındır, yetki Allah’ındır. Her şeye hükmeden Allah der ki, “ey ateş İbrahîm’e serin ve selâmet ol!” Ateş de onun üzerine soğuk ve selâmet oluverir. Allah dostu serin ve selâmette olurken, onlar ise kaybın, sefaletin ve gazabın mahkumu oldular. İbrahîm (a.s) dedi ki: “Muhakkak ki ben Rabbime gidiciyim, Rabbime gideceğim, Rabbimin yoluna, Rabbimin benim için çizdiği hayat programına tabi olacağım. O mutlaka bana yol gösterecek, benim yolumu açacak, be-ni başarıya ulaştıracak ve beni hidâyete sevk edecek,” diyordu. Şöylece dua ediyordu: “Ey Rabbim, bana iyilik lütfet ve beni sâlihlerden kıl. Beni sâlihlerden olan bir çocukla nîmetlendir. Bana sâlih bir evlât nasip et ya Rabbi!” Bundan sonra İbrahîm’in (a.s) babasını ve kavmini terk ederek hicret yolculuğuna çıktığına şahit oluyoruz. Yanında amca kızı ve hanımı Sâre annemiz ve yeğeni Lût’la (a.s) birlikte Rabbimizin yolunda hicrete çıkacaklar ve Allah’ın kendileri için çizdiği kulluk yolunu takip edecekler. Rabbimiz ona İshak, İsmail ve Yakub’u (a.s) lütfedecek. Onların soyundan da pek çok peygamberler gelecek.
102. “Çocuk kendisinin yanısıra yürümeye başlayınca: “Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin?” dedi. “Ey babacığım! Ne ile emrolduysan yap, Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin” dedi.” Allah onun isteğine karşılık bir çocuk lütfetti, kendisiyle birlikte yürümeye çağına geldiğinde (a.s) dedi ki, “ey oğulcağızım, ben rüyamda seni boğazlar görüyorum. Ben uykumda seni kurban eder görüyorum. Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Senin görüşün nedir bu hususta?” 100 yaşına yaklaşmış olan İbrahîm (a.s) adım adım yer-yüzünün imamlığına yürüyor. Rabbimizin geçirdiği denemelerin tamamından başarıyla geçtikten sonra Rabbimiz onu tüm insanlığa imam yapacak, önder yapacak. Müslümanların atası olma şerefine ulaştırılacak. İşte şimdi imtihanların en büyüğüyle karşı karşıya geliyor. Ateşe atılma imtihanından çok daha büyük bir imtihandı bu. Karısı Hacer’i ve oğlu İsmail’i ıssız bir çölün ortasına yapayalnız bırakıp gelmesinden çok daha büyük bir imtihan... Yanında koşar hale gelen canciğer oğlunu kurban edecekti. Kurban edecekti yavrusunu Allah yolunda. Allah’la arasına hiçbir şey girmeyecekti. Kalbinde hiçbir şey Allah sevgisinin önüne geçmeyecekti. Allah yolunda, Allah’ın emirlerini uygulama konusunda önünde hiçbir engel bulunmayacaktı. Bir peygamber de olsa, Allah’ın önüne geçen bir çocuk varsa o da kurban edilecekti. Kıyamete kadar tüm mü’minler için bu en büyük bir örnek olacaktı. İşte bu örnekle diyecekti ki İbrahîm (a.s), “ey insanlar Allah yolunda yürürken sakın hiçbir şeyi O’nun önüne geçirmeyin. Oğlunuz, kızınız, karınız, kocanız, babanız, ananız, arkadaşınız, dostunuz, eviniz, barkınız, mesleğiniz, malınız, mülkünüz, diplomanız, doktoranız Allah’ın emrinde olsun. Sakın bunlar Allah’ın önüne geçmesin. Her şeyinizi O’nun adına, O’nun yoluna kurban edin,” diyecekti. Oğlu İsmail’in cevabı gerçekten dillere destan. Bakın babasının bu sözüne cevaben diyor ki: “Ey babacığım, emrolunduğun şeyi yerine getir, inşallah beni sabredenlerden, Allah’ın emrine teslimiyet gösterenlerden bulacaksın.” Bu, tüm çocuklara örnek bir tavırdır. Dünyanın tadını çıkarmak isteyenlere, Allah yolunda nasıl kurban olunacağını anlatan en güzel bir örnektir. “Babacığım sen emrolunduğun şeyi yap. Allah’ın isteğini yerine getir. İnşallah beni Rabbimin emrine sabredenlerden bulacaksın. İnşallah ben de seve seve canımı Allah yolunda vereceğim.” Bir çocuk kurban edilmekle karşı karşıya. Babasının Allah’a teslimiyeti, oğlunda billûrlaşıyor. Elbette babasının bu denli Allah’a teslimiyetini gören evlât ta Allah’a teslim olacaktı. Kocasının Allah’a teslimiyetini gören kadın da, elbette Allah’a teslim olacaktı. Çocuklarından teslimiyet isteyen babalar, hanımlarından teslimiyet isteyen kocalar, kendilerinin Allah’a ne kadar teslim olduklarına bir baksınlar. Onlar ne kadar teslim olmuşlarsa, ötekiler de ancak o kadar teslim olacaklardır.
103-106. “Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: “Ey İbrahîm! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükâfatlandırırız” diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir deneme idi.” Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterince baba oğlunu yüzüstü yatırdı. Tarihî rivayetlerden öğrendiğimize göre oğul İsmail der ki, “babacığım, beni yüzüstü yatır. Belki işin zorlaşır. Beni keseceğin zaman yüzüne bakarım da, evlât şefkatiyle dayanamayıp emri yerine getirmekte zorlanırsın.” Evet Allah yolunda her şeylerini fedâ edebilecek bir aile. Baba da öyle, ana da, oğul da… Kıyamete kadar tüm in-sanlığa örnek olacak bir aile. Oğlunu yüzüstü yatırır. Biraz sonra onu kurban edecek, ama Allah’ın emri başka şekilde tecelli edecek. “Biz nida ettik,” diyor Rabbimiz: “Ey İbrahîm, sen rüyanı gerçekleştirdin! Sen Bizim emrimize boyun eğdin! Sen oğlunu kurban ettin! Biz bunu kabul ettik! Oğlun da buna boyun eğdi! Onun teslimiyetini, onun kurbanlığını da kabullendik! Niyetiniz gerçekleşti! Samimiyetiniz açığa çıktı! İmtihanı kazandınız! Kulluğu tamamladınız! Benim sizin üzerinize emrim böylece gerçekleşmiş oldu. Ben sizi mükâfatlandıracağım, size büyük dereceler vereceğim. Çünkü biz muhsinleri böylece mükâfatlandırırız.” Gerçekten bu apaçık bir imtihandı. Gerçekten çok büyük bir denemeydi.
103-106. “Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: “Ey İbrahîm! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükâfatlandırırız” diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir deneme idi.” Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterince baba oğlunu yüzüstü yatırdı. Tarihî rivayetlerden öğrendiğimize göre oğul İsmail der ki, “babacığım, beni yüzüstü yatır. Belki işin zorlaşır. Beni keseceğin zaman yüzüne bakarım da, evlât şefkatiyle dayanamayıp emri yerine getirmekte zorlanırsın.” Evet Allah yolunda her şeylerini fedâ edebilecek bir aile. Baba da öyle, ana da, oğul da… Kıyamete kadar tüm in-sanlığa örnek olacak bir aile. Oğlunu yüzüstü yatırır. Biraz sonra onu kurban edecek, ama Allah’ın emri başka şekilde tecelli edecek. “Biz nida ettik,” diyor Rabbimiz: “Ey İbrahîm, sen rüyanı gerçekleştirdin! Sen Bizim emrimize boyun eğdin! Sen oğlunu kurban ettin! Biz bunu kabul ettik! Oğlun da buna boyun eğdi! Onun teslimiyetini, onun kurbanlığını da kabullendik! Niyetiniz gerçekleşti! Samimiyetiniz açığa çıktı! İmtihanı kazandınız! Kulluğu tamamladınız! Benim sizin üzerinize emrim böylece gerçekleşmiş oldu. Ben sizi mükâfatlandıracağım, size büyük dereceler vereceğim. Çünkü biz muhsinleri böylece mükâfatlandırırız.” Gerçekten bu apaçık bir imtihandı. Gerçekten çok büyük bir denemeydi.
103-106. “Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: “Ey İbrahîm! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükâfatlandırırız” diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir deneme idi.” Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterince baba oğlunu yüzüstü yatırdı. Tarihî rivayetlerden öğrendiğimize göre oğul İsmail der ki, “babacığım, beni yüzüstü yatır. Belki işin zorlaşır. Beni keseceğin zaman yüzüne bakarım da, evlât şefkatiyle dayanamayıp emri yerine getirmekte zorlanırsın.” Evet Allah yolunda her şeylerini fedâ edebilecek bir aile. Baba da öyle, ana da, oğul da… Kıyamete kadar tüm in-sanlığa örnek olacak bir aile. Oğlunu yüzüstü yatırır. Biraz sonra onu kurban edecek, ama Allah’ın emri başka şekilde tecelli edecek. “Biz nida ettik,” diyor Rabbimiz: “Ey İbrahîm, sen rüyanı gerçekleştirdin! Sen Bizim emrimize boyun eğdin! Sen oğlunu kurban ettin! Biz bunu kabul ettik! Oğlun da buna boyun eğdi! Onun teslimiyetini, onun kurbanlığını da kabullendik! Niyetiniz gerçekleşti! Samimiyetiniz açığa çıktı! İmtihanı kazandınız! Kulluğu tamamladınız! Benim sizin üzerinize emrim böylece gerçekleşmiş oldu. Ben sizi mükâfatlandıracağım, size büyük dereceler vereceğim. Çünkü biz muhsinleri böylece mükâfatlandırırız.” Gerçekten bu apaçık bir imtihandı. Gerçekten çok büyük bir denemeydi.
103-106. “Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz: “Ey İbrahîm! Rüyayı gerçek yaptın; işte biz iyi davrananları böylece mükâfatlandırırız” diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir deneme idi.” Böylece ikisi de Allah’a teslimiyet gösterince baba oğlunu yüzüstü yatırdı. Tarihî rivayetlerden öğrendiğimize göre oğul İsmail der ki, “babacığım, beni yüzüstü yatır. Belki işin zorlaşır. Beni keseceğin zaman yüzüne bakarım da, evlât şefkatiyle dayanamayıp emri yerine getirmekte zorlanırsın.” Evet Allah yolunda her şeylerini fedâ edebilecek bir aile. Baba da öyle, ana da, oğul da… Kıyamete kadar tüm in-sanlığa örnek olacak bir aile. Oğlunu yüzüstü yatırır. Biraz sonra onu kurban edecek, ama Allah’ın emri başka şekilde tecelli edecek. “Biz nida ettik,” diyor Rabbimiz: “Ey İbrahîm, sen rüyanı gerçekleştirdin! Sen Bizim emrimize boyun eğdin! Sen oğlunu kurban ettin! Biz bunu kabul ettik! Oğlun da buna boyun eğdi! Onun teslimiyetini, onun kurbanlığını da kabullendik! Niyetiniz gerçekleşti! Samimiyetiniz açığa çıktı! İmtihanı kazandınız! Kulluğu tamamladınız! Benim sizin üzerinize emrim böylece gerçekleşmiş oldu. Ben sizi mükâfatlandıracağım, size büyük dereceler vereceğim. Çünkü biz muhsinleri böylece mükâfatlandırırız.” Gerçekten bu apaçık bir imtihandı. Gerçekten çok büyük bir denemeydi.
107-111. “Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonra gelenler içinde “İbrahîm’e selâm olsun” diye bir ün bıraktık. İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız. Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.” Biz ona büyük bir koçu kurbanlık olarak verdik. Bir kurbanlığı fidye olarak ona lütfettik. Böylece İbrahîm üzerine selâm olsun diye onu kendisinden sonra gelenler için bir hatıra bıraktık. Sonra gelenlerin hepsi kıyamete kadar İbrahîm’e (a.s) övgüler söyleyen, salât-u selâm okuyan, onu hayır duayla yâd edenler olacaklar. Selâm diyecekler ona; selâm, onun ve ailesinin üzerine olsun diyecekler namazlarında. Kıyamete kadar Müslümanların kalplerinde bir hatıra olacaktır. Sadece Müslümanlar içinde değil Yahudi ve Hıristiyanların arasında da saygın bir yeri olacak İbrahîm’in (a.s). İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki o, Bizim mü’min kullarımızdandı.
107-111. “Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonra gelenler içinde “İbrahîm’e selâm olsun” diye bir ün bıraktık. İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız. Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.” Biz ona büyük bir koçu kurbanlık olarak verdik. Bir kurbanlığı fidye olarak ona lütfettik. Böylece İbrahîm üzerine selâm olsun diye onu kendisinden sonra gelenler için bir hatıra bıraktık. Sonra gelenlerin hepsi kıyamete kadar İbrahîm’e (a.s) övgüler söyleyen, salât-u selâm okuyan, onu hayır duayla yâd edenler olacaklar. Selâm diyecekler ona; selâm, onun ve ailesinin üzerine olsun diyecekler namazlarında. Kıyamete kadar Müslümanların kalplerinde bir hatıra olacaktır. Sadece Müslümanlar içinde değil Yahudi ve Hıristiyanların arasında da saygın bir yeri olacak İbrahîm’in (a.s). İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki o, Bizim mü’min kullarımızdandı.
107-111. “Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonra gelenler içinde “İbrahîm’e selâm olsun” diye bir ün bıraktık. İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız. Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.” Biz ona büyük bir koçu kurbanlık olarak verdik. Bir kurbanlığı fidye olarak ona lütfettik. Böylece İbrahîm üzerine selâm olsun diye onu kendisinden sonra gelenler için bir hatıra bıraktık. Sonra gelenlerin hepsi kıyamete kadar İbrahîm’e (a.s) övgüler söyleyen, salât-u selâm okuyan, onu hayır duayla yâd edenler olacaklar. Selâm diyecekler ona; selâm, onun ve ailesinin üzerine olsun diyecekler namazlarında. Kıyamete kadar Müslümanların kalplerinde bir hatıra olacaktır. Sadece Müslümanlar içinde değil Yahudi ve Hıristiyanların arasında da saygın bir yeri olacak İbrahîm’in (a.s). İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki o, Bizim mü’min kullarımızdandı.
107-111. “Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonra gelenler içinde “İbrahîm’e selâm olsun” diye bir ün bıraktık. İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız. Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.” Biz ona büyük bir koçu kurbanlık olarak verdik. Bir kurbanlığı fidye olarak ona lütfettik. Böylece İbrahîm üzerine selâm olsun diye onu kendisinden sonra gelenler için bir hatıra bıraktık. Sonra gelenlerin hepsi kıyamete kadar İbrahîm’e (a.s) övgüler söyleyen, salât-u selâm okuyan, onu hayır duayla yâd edenler olacaklar. Selâm diyecekler ona; selâm, onun ve ailesinin üzerine olsun diyecekler namazlarında. Kıyamete kadar Müslümanların kalplerinde bir hatıra olacaktır. Sadece Müslümanlar içinde değil Yahudi ve Hıristiyanların arasında da saygın bir yeri olacak İbrahîm’in (a.s). İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki o, Bizim mü’min kullarımızdandı.
107-111. “Ona, fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonra gelenler içinde “İbrahîm’e selâm olsun” diye bir ün bıraktık. İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız. Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.” Biz ona büyük bir koçu kurbanlık olarak verdik. Bir kurbanlığı fidye olarak ona lütfettik. Böylece İbrahîm üzerine selâm olsun diye onu kendisinden sonra gelenler için bir hatıra bıraktık. Sonra gelenlerin hepsi kıyamete kadar İbrahîm’e (a.s) övgüler söyleyen, salât-u selâm okuyan, onu hayır duayla yâd edenler olacaklar. Selâm diyecekler ona; selâm, onun ve ailesinin üzerine olsun diyecekler namazlarında. Kıyamete kadar Müslümanların kalplerinde bir hatıra olacaktır. Sadece Müslümanlar içinde değil Yahudi ve Hıristiyanların arasında da saygın bir yeri olacak İbrahîm’in (a.s). İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Muhakkak ki o, Bizim mü’min kullarımızdandı.
112,113. “Ona iyilerden olan İshak’ı peygamber olarak müjdeledik. Kendisini ve İshak’ı mübarek kıldık; ikisinin soyundan iyi olan da vardır, açıktan açığa kendisine yazık edenler de vardır.” Biz ona İshak’ı müjdeledik ki, o da sâlihlerden bir nebî idi. İs-hak’a da tebrikler, o da mübarektir. Onun neslinden muhsinler de gel-di, zalimler de geldi. Rabbini görüyormuşçasına O’na kul köle olanlar da, kendisini O’na kulluk ortamından çıkararak zulmedenler de geldi. Kişinin kendi kendine zulmetmesini böyle anlıyoruz. Bir adam, kendisini yaratına kulluk ortamından uzaklaştırıp başkalarına kulluğa yönelmişse kendi kendine zulmetmiş demektir. Çünkü en büyük zulüm şirktir. Öyleyse onun soyundan gelenler olarak bizler muhsinlerden olalım inşallah, zalimlerden olmayalım.
112,113. “Ona iyilerden olan İshak’ı peygamber olarak müjdeledik. Kendisini ve İshak’ı mübarek kıldık; ikisinin soyundan iyi olan da vardır, açıktan açığa kendisine yazık edenler de vardır.” Biz ona İshak’ı müjdeledik ki, o da sâlihlerden bir nebî idi. İs-hak’a da tebrikler, o da mübarektir. Onun neslinden muhsinler de gel-di, zalimler de geldi. Rabbini görüyormuşçasına O’na kul köle olanlar da, kendisini O’na kulluk ortamından çıkararak zulmedenler de geldi. Kişinin kendi kendine zulmetmesini böyle anlıyoruz. Bir adam, kendisini yaratına kulluk ortamından uzaklaştırıp başkalarına kulluğa yönelmişse kendi kendine zulmetmiş demektir. Çünkü en büyük zulüm şirktir. Öyleyse onun soyundan gelenler olarak bizler muhsinlerden olalım inşallah, zalimlerden olmayalım.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
114,122. “Andolsun ki Mûsâ ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. İkisini ve milletini büyük bir sıkıntıdan kurtarmıştık. Onlara yardım etmiştik de üstün gelmişlerdi. Her ikisine de, apaçık anlaşılan bir Kitap vermiştik. Her ikisini de doğru yola eriştirmiştik. Sonra gelenler içinde “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye birer ün bıraktık. Doğrusu Biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. İkisi de şüphesiz, inanmış kullarımızdandı.” Muhakkak ki Biz Mûsâ ve Harun’a da lütuflarda bulunduk. O ikisi de Bizim yolumuzun yolcusu iki elçiydi. Onlara da elçilik lütfettik. O ikisini ve milletlerini, yâni İsrâil oğullarını büyük bir belâdan, büyük bir sıkıntıdan kurtardık. Firavun ve sistemi onları eziyordu. Zalim Firavun’un baskıları altında her şeylerini kaybetmiş, köleleşmişlerken, Biz onlara yardımımızı ulaştırdık ta onları düşmanlarına üstün getirdik. Onlara katımızdan kitap gönderip, onunla onları dosdoğru yola ulaştırdık. Yaşadıkları Müslümanca bir hayatın sonunda onlara da kendilerinden sonra gelenler arasında “Mûsâ ve Harun’a selâm olsun” diye bir ün, bir şeref bıraktık. Kıyamete kadar gelecek insanlar da yine onları hayır ve selâmla yad edeceklerdir. Doğrusu Biz muhsinlerin hayatlarını işte böylece ölümsüzleştirir ve bereketlendiririz. O ikisi de şüphesiz Bizim mü’min kullarımızdandı.
123,126. “Doğrusu İlyas da peygamberlerdendir. Milletine: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah’ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?” demişti.” İlyas da İsrâil oğullarına Allah’ın rahmet olarak gönderdiği elçilerinden birisidir. İlyas da peygamberlerdendi. Bunların hepsi de Allah’ın kutsal elçileridirler. Her birisi de dönemlerinde Allah kullarını Allah’a kulluğa çağırmışlar, Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamışlar ve Rabblerinin rızalarını kazanmış olarak bu dünyaya veda etmişlerdir. Rabbimizin İsrâil oğullarına elçi olarak gönderdiği İlyas (a.s) kitabımızın iki sûresinde zikredilmektedir. Birisi işte bu sûrenin bu âyeti, diğeri de En’âm sûresindedir. Buradaki açıklamayla İlyas (a.s) kavmine dedi ki, “ey kavmim muttakî olmaz mısınız? Yolunuzu Allah’a sormaz mısınız? Yolunuzu Allah’la bulmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ın gösterdiği yola girmez misiniz? Tüm hayatınızda Allah’ı söz sahibi kabul etmeye yanaşmaz mısınız? Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ı bırakır da Ba’le mi tapınıyorsunuz? Yaratıcı olan Allah berisinde kendinize başka tanrılar mı ediniyorsunuz? Yapmayın böyle. Parçalamayın hayatınızı. Allah’a yetki sınırlaması getirmeyin!” Ba’l, efendi, sahip, yetkili, koca gibi anlamlara gelen bir ifadedir. İsrâil oğulları bir ara Allah berisinde başka efendileri, başka reisleri dinlemeye başladılar da, Allah’ın elçileri onları bu yanlışlarına karşı uyardı.
123,126. “Doğrusu İlyas da peygamberlerdendir. Milletine: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah’ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?” demişti.” İlyas da İsrâil oğullarına Allah’ın rahmet olarak gönderdiği elçilerinden birisidir. İlyas da peygamberlerdendi. Bunların hepsi de Allah’ın kutsal elçileridirler. Her birisi de dönemlerinde Allah kullarını Allah’a kulluğa çağırmışlar, Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamışlar ve Rabblerinin rızalarını kazanmış olarak bu dünyaya veda etmişlerdir. Rabbimizin İsrâil oğullarına elçi olarak gönderdiği İlyas (a.s) kitabımızın iki sûresinde zikredilmektedir. Birisi işte bu sûrenin bu âyeti, diğeri de En’âm sûresindedir. Buradaki açıklamayla İlyas (a.s) kavmine dedi ki, “ey kavmim muttakî olmaz mısınız? Yolunuzu Allah’a sormaz mısınız? Yolunuzu Allah’la bulmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ın gösterdiği yola girmez misiniz? Tüm hayatınızda Allah’ı söz sahibi kabul etmeye yanaşmaz mısınız? Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ı bırakır da Ba’le mi tapınıyorsunuz? Yaratıcı olan Allah berisinde kendinize başka tanrılar mı ediniyorsunuz? Yapmayın böyle. Parçalamayın hayatınızı. Allah’a yetki sınırlaması getirmeyin!” Ba’l, efendi, sahip, yetkili, koca gibi anlamlara gelen bir ifadedir. İsrâil oğulları bir ara Allah berisinde başka efendileri, başka reisleri dinlemeye başladılar da, Allah’ın elçileri onları bu yanlışlarına karşı uyardı.
123,126. “Doğrusu İlyas da peygamberlerdendir. Milletine: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah’ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?” demişti.” İlyas da İsrâil oğullarına Allah’ın rahmet olarak gönderdiği elçilerinden birisidir. İlyas da peygamberlerdendi. Bunların hepsi de Allah’ın kutsal elçileridirler. Her birisi de dönemlerinde Allah kullarını Allah’a kulluğa çağırmışlar, Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamışlar ve Rabblerinin rızalarını kazanmış olarak bu dünyaya veda etmişlerdir. Rabbimizin İsrâil oğullarına elçi olarak gönderdiği İlyas (a.s) kitabımızın iki sûresinde zikredilmektedir. Birisi işte bu sûrenin bu âyeti, diğeri de En’âm sûresindedir. Buradaki açıklamayla İlyas (a.s) kavmine dedi ki, “ey kavmim muttakî olmaz mısınız? Yolunuzu Allah’a sormaz mısınız? Yolunuzu Allah’la bulmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ın gösterdiği yola girmez misiniz? Tüm hayatınızda Allah’ı söz sahibi kabul etmeye yanaşmaz mısınız? Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ı bırakır da Ba’le mi tapınıyorsunuz? Yaratıcı olan Allah berisinde kendinize başka tanrılar mı ediniyorsunuz? Yapmayın böyle. Parçalamayın hayatınızı. Allah’a yetki sınırlaması getirmeyin!” Ba’l, efendi, sahip, yetkili, koca gibi anlamlara gelen bir ifadedir. İsrâil oğulları bir ara Allah berisinde başka efendileri, başka reisleri dinlemeye başladılar da, Allah’ın elçileri onları bu yanlışlarına karşı uyardı.
123,126. “Doğrusu İlyas da peygamberlerdendir. Milletine: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah’ı bırakıp da Baal putuna mı taparsınız?” demişti.” İlyas da İsrâil oğullarına Allah’ın rahmet olarak gönderdiği elçilerinden birisidir. İlyas da peygamberlerdendi. Bunların hepsi de Allah’ın kutsal elçileridirler. Her birisi de dönemlerinde Allah kullarını Allah’a kulluğa çağırmışlar, Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamışlar ve Rabblerinin rızalarını kazanmış olarak bu dünyaya veda etmişlerdir. Rabbimizin İsrâil oğullarına elçi olarak gönderdiği İlyas (a.s) kitabımızın iki sûresinde zikredilmektedir. Birisi işte bu sûrenin bu âyeti, diğeri de En’âm sûresindedir. Buradaki açıklamayla İlyas (a.s) kavmine dedi ki, “ey kavmim muttakî olmaz mısınız? Yolunuzu Allah’a sormaz mısınız? Yolunuzu Allah’la bulmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ın gösterdiği yola girmez misiniz? Tüm hayatınızda Allah’ı söz sahibi kabul etmeye yanaşmaz mısınız? Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ı bırakır da Ba’le mi tapınıyorsunuz? Yaratıcı olan Allah berisinde kendinize başka tanrılar mı ediniyorsunuz? Yapmayın böyle. Parçalamayın hayatınızı. Allah’a yetki sınırlaması getirmeyin!” Ba’l, efendi, sahip, yetkili, koca gibi anlamlara gelen bir ifadedir. İsrâil oğulları bir ara Allah berisinde başka efendileri, başka reisleri dinlemeye başladılar da, Allah’ın elçileri onları bu yanlışlarına karşı uyardı.
127-132. “Bunun, üzerine onu yalanlamışlardı. Allah’ın O’na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdir. Sonra gelenler içinde, “İlyas’a selâm olsun” diye bir ün bıraktık. Doğrusu Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. O, inanmış kullarımızdandı.” Bunun üzerine şirke batmış toplumu onu yalanlamışlardı. Hayatlarında Allah’tan başkalarına da yetki alanı bırakan tüm bu tür müşrikler bu yaptıklarından ötürü cehenneme gideceklerdir. Ancak Allah’ın saf, katışıksız iman sahibi, hâlis din sahibi, tüm hayatlarında sadece Allah’ı dinleyen kulları bunun dışındadır. İşte onlardan biri olan İlyas’a selâm olsun diye bir ün, bir hatıra, bir nâm bıraktık. Kıyamete kadar insanlar onu da rahmetle, selâmla yâd edecekler. İşte muhsinleri Biz böylece mükâfatlandırırız. O, iman etmiş kullarımızdandı.
127-132. “Bunun, üzerine onu yalanlamışlardı. Allah’ın O’na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdir. Sonra gelenler içinde, “İlyas’a selâm olsun” diye bir ün bıraktık. Doğrusu Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. O, inanmış kullarımızdandı.” Bunun üzerine şirke batmış toplumu onu yalanlamışlardı. Hayatlarında Allah’tan başkalarına da yetki alanı bırakan tüm bu tür müşrikler bu yaptıklarından ötürü cehenneme gideceklerdir. Ancak Allah’ın saf, katışıksız iman sahibi, hâlis din sahibi, tüm hayatlarında sadece Allah’ı dinleyen kulları bunun dışındadır. İşte onlardan biri olan İlyas’a selâm olsun diye bir ün, bir hatıra, bir nâm bıraktık. Kıyamete kadar insanlar onu da rahmetle, selâmla yâd edecekler. İşte muhsinleri Biz böylece mükâfatlandırırız. O, iman etmiş kullarımızdandı.
127-132. “Bunun, üzerine onu yalanlamışlardı. Allah’ın O’na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdir. Sonra gelenler içinde, “İlyas’a selâm olsun” diye bir ün bıraktık. Doğrusu Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. O, inanmış kullarımızdandı.” Bunun üzerine şirke batmış toplumu onu yalanlamışlardı. Hayatlarında Allah’tan başkalarına da yetki alanı bırakan tüm bu tür müşrikler bu yaptıklarından ötürü cehenneme gideceklerdir. Ancak Allah’ın saf, katışıksız iman sahibi, hâlis din sahibi, tüm hayatlarında sadece Allah’ı dinleyen kulları bunun dışındadır. İşte onlardan biri olan İlyas’a selâm olsun diye bir ün, bir hatıra, bir nâm bıraktık. Kıyamete kadar insanlar onu da rahmetle, selâmla yâd edecekler. İşte muhsinleri Biz böylece mükâfatlandırırız. O, iman etmiş kullarımızdandı.
127-132. “Bunun, üzerine onu yalanlamışlardı. Allah’ın O’na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdir. Sonra gelenler içinde, “İlyas’a selâm olsun” diye bir ün bıraktık. Doğrusu Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. O, inanmış kullarımızdandı.” Bunun üzerine şirke batmış toplumu onu yalanlamışlardı. Hayatlarında Allah’tan başkalarına da yetki alanı bırakan tüm bu tür müşrikler bu yaptıklarından ötürü cehenneme gideceklerdir. Ancak Allah’ın saf, katışıksız iman sahibi, hâlis din sahibi, tüm hayatlarında sadece Allah’ı dinleyen kulları bunun dışındadır. İşte onlardan biri olan İlyas’a selâm olsun diye bir ün, bir hatıra, bir nâm bıraktık. Kıyamete kadar insanlar onu da rahmetle, selâmla yâd edecekler. İşte muhsinleri Biz böylece mükâfatlandırırız. O, iman etmiş kullarımızdandı.
127-132. “Bunun, üzerine onu yalanlamışlardı. Allah’ın O’na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdir. Sonra gelenler içinde, “İlyas’a selâm olsun” diye bir ün bıraktık. Doğrusu Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. O, inanmış kullarımızdandı.” Bunun üzerine şirke batmış toplumu onu yalanlamışlardı. Hayatlarında Allah’tan başkalarına da yetki alanı bırakan tüm bu tür müşrikler bu yaptıklarından ötürü cehenneme gideceklerdir. Ancak Allah’ın saf, katışıksız iman sahibi, hâlis din sahibi, tüm hayatlarında sadece Allah’ı dinleyen kulları bunun dışındadır. İşte onlardan biri olan İlyas’a selâm olsun diye bir ün, bir hatıra, bir nâm bıraktık. Kıyamete kadar insanlar onu da rahmetle, selâmla yâd edecekler. İşte muhsinleri Biz böylece mükâfatlandırırız. O, iman etmiş kullarımızdandı.
127-132. “Bunun, üzerine onu yalanlamışlardı. Allah’ın O’na içten bağlı kulları bir yana, bunların hepsi cehenneme götürüleceklerdir. Sonra gelenler içinde, “İlyas’a selâm olsun” diye bir ün bıraktık. Doğrusu Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. O, inanmış kullarımızdandı.” Bunun üzerine şirke batmış toplumu onu yalanlamışlardı. Hayatlarında Allah’tan başkalarına da yetki alanı bırakan tüm bu tür müşrikler bu yaptıklarından ötürü cehenneme gideceklerdir. Ancak Allah’ın saf, katışıksız iman sahibi, hâlis din sahibi, tüm hayatlarında sadece Allah’ı dinleyen kulları bunun dışındadır. İşte onlardan biri olan İlyas’a selâm olsun diye bir ün, bir hatıra, bir nâm bıraktık. Kıyamete kadar insanlar onu da rahmetle, selâmla yâd edecekler. İşte muhsinleri Biz böylece mükâfatlandırırız. O, iman etmiş kullarımızdandı.
133,138. “Şüphesiz Lût da peygamberlerdendir. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lût’u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık. Sonra diğerlerini yok etmiştik. Ey İnsanlar! Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?” Muhakkak ki Lût da (a.s) elçilerdendi. O da Rabbimizin kendisine hüküm, hikmet, ilim ve risalet verilenler peygamberlerindendi. Kitabımızın başka yerlerinde hayatı, mücâdelesi detayıyla anlatılan Lût (a.s), biraz önce tüm insanlığa imamlık şerefiyle şereflendirilen İbrahîm’in (a.s) yeğenidir. İbrahîm’le (a.s) birlikte hicret edip Filistin bölgesine yerleşir. Sodam ve Gomore isimli iki büyük kentte insanları uyarır. Kavmi çok ahlâksız bir kavimdir. ‘Homoseksüellik’ denen, kadınları bırakıp erkeklere gitme gibi bir hastalığa müptelâdır. Allah’ın elçisi onları hayvanları bile utandıracak bu kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeye çalışır. Ama pislikten hoşlanan kavmi onu dinlemez. Uzun bir uğraşının sonunda toplum peygamberin uyarılarına kulak asmaz hale gelince de, Rabbimiz gönderdiği bir azapla, bir helâkle onların tümünü helâk eder. Sadece Lût (a.s) ve ona inanan iki kızı hariç. İhtiyar karısı da helâk edilenlerin içindedir. Ey Mekkeliler, ey bu âyetlerin muhatapları, akşam-sabah ticaret kervanlarıyla helâk olmuş bu toplumun üzerinden geçiyorsunuz. Şam ve Filistin taraflarına giderken yolunuzun üzerinde duran bu toplumun helâk yasasına şahit oluyorsunuz da niye ibret almıyorsunuz? Niye akletmiyorsunuz? Niye bundan bir ders çıkarıp onların yanlışlarından uzaklaşmıyorsunuz? Niye hâlâ Allah’la savaşınızı sürdürüyorsunuz? Görmüyor musunuz Allah’ın gücünü? Allah’ın tarih boyunca dostlarına yardım edip onları destekleyerek tüm düşmanlarına karşı galip getirdiğini görmüyor musunuz? Mûsâ’ya (a.s), Nuh’a (a.s), İbra-him’e (a.s) yardım edip desteklemiş. Düşmanlarını, kendisiyle savaşa tutuşanların tümünü de helâk etmiştir. Hiç düşünmez misiniz?
133,138. “Şüphesiz Lût da peygamberlerdendir. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lût’u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık. Sonra diğerlerini yok etmiştik. Ey İnsanlar! Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?” Muhakkak ki Lût da (a.s) elçilerdendi. O da Rabbimizin kendisine hüküm, hikmet, ilim ve risalet verilenler peygamberlerindendi. Kitabımızın başka yerlerinde hayatı, mücâdelesi detayıyla anlatılan Lût (a.s), biraz önce tüm insanlığa imamlık şerefiyle şereflendirilen İbrahîm’in (a.s) yeğenidir. İbrahîm’le (a.s) birlikte hicret edip Filistin bölgesine yerleşir. Sodam ve Gomore isimli iki büyük kentte insanları uyarır. Kavmi çok ahlâksız bir kavimdir. ‘Homoseksüellik’ denen, kadınları bırakıp erkeklere gitme gibi bir hastalığa müptelâdır. Allah’ın elçisi onları hayvanları bile utandıracak bu kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeye çalışır. Ama pislikten hoşlanan kavmi onu dinlemez. Uzun bir uğraşının sonunda toplum peygamberin uyarılarına kulak asmaz hale gelince de, Rabbimiz gönderdiği bir azapla, bir helâkle onların tümünü helâk eder. Sadece Lût (a.s) ve ona inanan iki kızı hariç. İhtiyar karısı da helâk edilenlerin içindedir. Ey Mekkeliler, ey bu âyetlerin muhatapları, akşam-sabah ticaret kervanlarıyla helâk olmuş bu toplumun üzerinden geçiyorsunuz. Şam ve Filistin taraflarına giderken yolunuzun üzerinde duran bu toplumun helâk yasasına şahit oluyorsunuz da niye ibret almıyorsunuz? Niye akletmiyorsunuz? Niye bundan bir ders çıkarıp onların yanlışlarından uzaklaşmıyorsunuz? Niye hâlâ Allah’la savaşınızı sürdürüyorsunuz? Görmüyor musunuz Allah’ın gücünü? Allah’ın tarih boyunca dostlarına yardım edip onları destekleyerek tüm düşmanlarına karşı galip getirdiğini görmüyor musunuz? Mûsâ’ya (a.s), Nuh’a (a.s), İbra-him’e (a.s) yardım edip desteklemiş. Düşmanlarını, kendisiyle savaşa tutuşanların tümünü de helâk etmiştir. Hiç düşünmez misiniz?
133,138. “Şüphesiz Lût da peygamberlerdendir. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lût’u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık. Sonra diğerlerini yok etmiştik. Ey İnsanlar! Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?” Muhakkak ki Lût da (a.s) elçilerdendi. O da Rabbimizin kendisine hüküm, hikmet, ilim ve risalet verilenler peygamberlerindendi. Kitabımızın başka yerlerinde hayatı, mücâdelesi detayıyla anlatılan Lût (a.s), biraz önce tüm insanlığa imamlık şerefiyle şereflendirilen İbrahîm’in (a.s) yeğenidir. İbrahîm’le (a.s) birlikte hicret edip Filistin bölgesine yerleşir. Sodam ve Gomore isimli iki büyük kentte insanları uyarır. Kavmi çok ahlâksız bir kavimdir. ‘Homoseksüellik’ denen, kadınları bırakıp erkeklere gitme gibi bir hastalığa müptelâdır. Allah’ın elçisi onları hayvanları bile utandıracak bu kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeye çalışır. Ama pislikten hoşlanan kavmi onu dinlemez. Uzun bir uğraşının sonunda toplum peygamberin uyarılarına kulak asmaz hale gelince de, Rabbimiz gönderdiği bir azapla, bir helâkle onların tümünü helâk eder. Sadece Lût (a.s) ve ona inanan iki kızı hariç. İhtiyar karısı da helâk edilenlerin içindedir. Ey Mekkeliler, ey bu âyetlerin muhatapları, akşam-sabah ticaret kervanlarıyla helâk olmuş bu toplumun üzerinden geçiyorsunuz. Şam ve Filistin taraflarına giderken yolunuzun üzerinde duran bu toplumun helâk yasasına şahit oluyorsunuz da niye ibret almıyorsunuz? Niye akletmiyorsunuz? Niye bundan bir ders çıkarıp onların yanlışlarından uzaklaşmıyorsunuz? Niye hâlâ Allah’la savaşınızı sürdürüyorsunuz? Görmüyor musunuz Allah’ın gücünü? Allah’ın tarih boyunca dostlarına yardım edip onları destekleyerek tüm düşmanlarına karşı galip getirdiğini görmüyor musunuz? Mûsâ’ya (a.s), Nuh’a (a.s), İbra-him’e (a.s) yardım edip desteklemiş. Düşmanlarını, kendisiyle savaşa tutuşanların tümünü de helâk etmiştir. Hiç düşünmez misiniz?
133,138. “Şüphesiz Lût da peygamberlerdendir. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lût’u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık. Sonra diğerlerini yok etmiştik. Ey İnsanlar! Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?” Muhakkak ki Lût da (a.s) elçilerdendi. O da Rabbimizin kendisine hüküm, hikmet, ilim ve risalet verilenler peygamberlerindendi. Kitabımızın başka yerlerinde hayatı, mücâdelesi detayıyla anlatılan Lût (a.s), biraz önce tüm insanlığa imamlık şerefiyle şereflendirilen İbrahîm’in (a.s) yeğenidir. İbrahîm’le (a.s) birlikte hicret edip Filistin bölgesine yerleşir. Sodam ve Gomore isimli iki büyük kentte insanları uyarır. Kavmi çok ahlâksız bir kavimdir. ‘Homoseksüellik’ denen, kadınları bırakıp erkeklere gitme gibi bir hastalığa müptelâdır. Allah’ın elçisi onları hayvanları bile utandıracak bu kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeye çalışır. Ama pislikten hoşlanan kavmi onu dinlemez. Uzun bir uğraşının sonunda toplum peygamberin uyarılarına kulak asmaz hale gelince de, Rabbimiz gönderdiği bir azapla, bir helâkle onların tümünü helâk eder. Sadece Lût (a.s) ve ona inanan iki kızı hariç. İhtiyar karısı da helâk edilenlerin içindedir. Ey Mekkeliler, ey bu âyetlerin muhatapları, akşam-sabah ticaret kervanlarıyla helâk olmuş bu toplumun üzerinden geçiyorsunuz. Şam ve Filistin taraflarına giderken yolunuzun üzerinde duran bu toplumun helâk yasasına şahit oluyorsunuz da niye ibret almıyorsunuz? Niye akletmiyorsunuz? Niye bundan bir ders çıkarıp onların yanlışlarından uzaklaşmıyorsunuz? Niye hâlâ Allah’la savaşınızı sürdürüyorsunuz? Görmüyor musunuz Allah’ın gücünü? Allah’ın tarih boyunca dostlarına yardım edip onları destekleyerek tüm düşmanlarına karşı galip getirdiğini görmüyor musunuz? Mûsâ’ya (a.s), Nuh’a (a.s), İbra-him’e (a.s) yardım edip desteklemiş. Düşmanlarını, kendisiyle savaşa tutuşanların tümünü de helâk etmiştir. Hiç düşünmez misiniz?
133,138. “Şüphesiz Lût da peygamberlerdendir. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lût’u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık. Sonra diğerlerini yok etmiştik. Ey İnsanlar! Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?” Muhakkak ki Lût da (a.s) elçilerdendi. O da Rabbimizin kendisine hüküm, hikmet, ilim ve risalet verilenler peygamberlerindendi. Kitabımızın başka yerlerinde hayatı, mücâdelesi detayıyla anlatılan Lût (a.s), biraz önce tüm insanlığa imamlık şerefiyle şereflendirilen İbrahîm’in (a.s) yeğenidir. İbrahîm’le (a.s) birlikte hicret edip Filistin bölgesine yerleşir. Sodam ve Gomore isimli iki büyük kentte insanları uyarır. Kavmi çok ahlâksız bir kavimdir. ‘Homoseksüellik’ denen, kadınları bırakıp erkeklere gitme gibi bir hastalığa müptelâdır. Allah’ın elçisi onları hayvanları bile utandıracak bu kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeye çalışır. Ama pislikten hoşlanan kavmi onu dinlemez. Uzun bir uğraşının sonunda toplum peygamberin uyarılarına kulak asmaz hale gelince de, Rabbimiz gönderdiği bir azapla, bir helâkle onların tümünü helâk eder. Sadece Lût (a.s) ve ona inanan iki kızı hariç. İhtiyar karısı da helâk edilenlerin içindedir. Ey Mekkeliler, ey bu âyetlerin muhatapları, akşam-sabah ticaret kervanlarıyla helâk olmuş bu toplumun üzerinden geçiyorsunuz. Şam ve Filistin taraflarına giderken yolunuzun üzerinde duran bu toplumun helâk yasasına şahit oluyorsunuz da niye ibret almıyorsunuz? Niye akletmiyorsunuz? Niye bundan bir ders çıkarıp onların yanlışlarından uzaklaşmıyorsunuz? Niye hâlâ Allah’la savaşınızı sürdürüyorsunuz? Görmüyor musunuz Allah’ın gücünü? Allah’ın tarih boyunca dostlarına yardım edip onları destekleyerek tüm düşmanlarına karşı galip getirdiğini görmüyor musunuz? Mûsâ’ya (a.s), Nuh’a (a.s), İbra-him’e (a.s) yardım edip desteklemiş. Düşmanlarını, kendisiyle savaşa tutuşanların tümünü de helâk etmiştir. Hiç düşünmez misiniz?
133,138. “Şüphesiz Lût da peygamberlerdendir. Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, Lût’u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık. Sonra diğerlerini yok etmiştik. Ey İnsanlar! Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?” Muhakkak ki Lût da (a.s) elçilerdendi. O da Rabbimizin kendisine hüküm, hikmet, ilim ve risalet verilenler peygamberlerindendi. Kitabımızın başka yerlerinde hayatı, mücâdelesi detayıyla anlatılan Lût (a.s), biraz önce tüm insanlığa imamlık şerefiyle şereflendirilen İbrahîm’in (a.s) yeğenidir. İbrahîm’le (a.s) birlikte hicret edip Filistin bölgesine yerleşir. Sodam ve Gomore isimli iki büyük kentte insanları uyarır. Kavmi çok ahlâksız bir kavimdir. ‘Homoseksüellik’ denen, kadınları bırakıp erkeklere gitme gibi bir hastalığa müptelâdır. Allah’ın elçisi onları hayvanları bile utandıracak bu kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeye çalışır. Ama pislikten hoşlanan kavmi onu dinlemez. Uzun bir uğraşının sonunda toplum peygamberin uyarılarına kulak asmaz hale gelince de, Rabbimiz gönderdiği bir azapla, bir helâkle onların tümünü helâk eder. Sadece Lût (a.s) ve ona inanan iki kızı hariç. İhtiyar karısı da helâk edilenlerin içindedir. Ey Mekkeliler, ey bu âyetlerin muhatapları, akşam-sabah ticaret kervanlarıyla helâk olmuş bu toplumun üzerinden geçiyorsunuz. Şam ve Filistin taraflarına giderken yolunuzun üzerinde duran bu toplumun helâk yasasına şahit oluyorsunuz da niye ibret almıyorsunuz? Niye akletmiyorsunuz? Niye bundan bir ders çıkarıp onların yanlışlarından uzaklaşmıyorsunuz? Niye hâlâ Allah’la savaşınızı sürdürüyorsunuz? Görmüyor musunuz Allah’ın gücünü? Allah’ın tarih boyunca dostlarına yardım edip onları destekleyerek tüm düşmanlarına karşı galip getirdiğini görmüyor musunuz? Mûsâ’ya (a.s), Nuh’a (a.s), İbra-him’e (a.s) yardım edip desteklemiş. Düşmanlarını, kendisiyle savaşa tutuşanların tümünü de helâk etmiştir. Hiç düşünmez misiniz?
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.