139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
139,148. “Doğrusu Yunus da peygamberlerdendir. Dolu bir gemiye kaçmıştı. Gemide onlarla karşılıklı kur’a çekmişti de, yenilenlerden olmuş, bu sebeple denize atılmıştı. Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı. Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık. Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” Şimdi de Yunus (a.s) gündeme alınıyor. Hiç şüphesiz Yunus (a.s) da peygamberlerdendi. Yunus (a.s), kitabımızın Yunus, Enbiyâ, Kalem sûrelerinde de anlatılır. Burada da onun hayatından kısa bir kesit sunuyor Rabbimiz. Kalem sûresinde Yunus’un (a.s) hayatının bir bölümü anlatıldıktan sonra Rabbimiz peygamberine buyurur ki, “ey peygamberin sakın Hûd sahibi gibi de olma.” Allah’ın elçisi görevlendirildiği toplumunu Allah’ın âyetleriyle uyarır. Toplum aldırış etmez, uyarılarına kulak vermez. Onları Allah’ın yaklaşmakta olan azabıyla tehdit eder. Toplum yine adam olmaya yanaşmayınca çok üzülür, çok canı sıkılır ve toplumunu terk eder. Çünkü kendilerine haber verdiği azap biraz gecikmiştir. Onlardan uzaklaşır. Allah’ın kendisini görmek istediği görev mahallinden uzaklaşıp dolu bir gemiye kaçar. Halbuki Rabbinden bu konuda bir hicret emri gelmedikçe, ne olursa olsun sabredip orada, görev başında kalmalıydı. Ama işte canı sıkılır ve toplumundan kaçar; bir gemiye biner. Gemide giderlerken bir fırtına çıkar ve alabora olur. Gemidekiler aralarında bir kur’a çekerler ve Yunus (a.s) mağlup olanlardan, kaybedenlerden olur. Sonra denize atılır. Derken kendini kınar olduğu halde, yaptıklarından pişmanlık duyar olduğu halde, onu bir balık yutar. Balığın karnında, karanlıklar içinde Rabbine yalvarıp yakarır. Hatasını anlayıp Allah’a istiğfarda bulunur. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah’ı çokça zikredenlerden, tesbih edenlerden, gündeme alıp yüceltenlerden olmasaydı, o balığın karnında kıyamet gününe kadar kalmış gitmişti, unutulup gitmişti.” Hatasını anlayıp Rabbine: “Ya Rabbi beni affet, seni tesbih ve tenzih ederim. Ya Rabbi ben zalimlerden oldum. Ben sana, toplumuma ve kendi kendime zulmedenlerden oldum. Ben görev yerimi terk ettim. Ben kendimi senin görmek istemediğin bir konuma indirdim. Ben yapmamam gerekeni yaptım. Ama ya Rabbi, senden ve rahmetinden de ümidimi kesmiyorum. Sen yücesin, Sen noksan sıfatlardan münezzehsin, affına sığınıyorum ya Rabbi,” diye dua etti, tesbih etti. Sonunda o hasta bir durumdayken Biz onu çıplak bir yere, bir sahile atıverdik, çıkarıverdik. Üzerine sık ve geniş yapraklı, büyük yapraklı kabağa benzer bir ağaç bitirdik. Böylece onu hem gölgelendirdik, hem içecek ve yiyecek sunduk. Onu nüfusu yüz bin olan veya sayısı daha da artan bir topluluğa elçi olarak gönderdik. Sonunda on-lar ona iman ettiler ve Biz de onları bir süreye kadar yaşattık, yararlandırdık. Rabbimizin bu “gönderdik” buyurduğu yer, Yunus’un (a.s) önceki görev mahallidir. Rabbimiz onu affetti ve tarihte helâkten dönen, tevbeleri kabul edilen tek kavim olan o kavme, yine onu peygamber olarak gönderdi. Öyleyse Rabbimizin bu hadiseyi bize anlatmasındaki hikmetini kavrayıp, bizler de görev mahallerini terk edenlerden olmamalıyız. İn-sanlara kızıp, “bizi dinlemediler, bizi anlamadılar, bizim istediğimiz noktaya gelmediler,” diye onlara karşı yapmamız gereken tebliğlerimizden kaçmamalıyız. Hareketlerimizi insanların tavırlarına göre ayarlamamalıyız. Onlar dinlemeseler de, anlamasalar da, yaptığımızı Allah için yapmanın bilinci içinde sabırla görevimize devam edelim. Sonucu Allah’a bırakalım. Sürekli Rabbimize dua edelim. En kötü şartlar altında bile olsak, içinde bulunduğumuz toplumun günâhkâr ve isyankar karnı bizi yutmuş bile olsa, yine Rabbimizden ümidimizi kes-meyelim. Sürekli Rabbimizi tesbih edelim, yüceltelim.
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
149,157. “Ey Muhammed! Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de, erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler? Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar. “Allah doğurdu” diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hük-mediyorsunuz? Hiç düşünmez misiniz? Yoksa apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.” Burada konu değişiyor ve Rabbimiz peygamberine karşısındaki müşriklere bir soru sorduruyor. Peygamberim sor bakalım o putperestlere, “kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Kızlar, kız çocukları Allah’a ait de erkek çocukları onlara mı ait? Yoksa Allah’ın hissesine kızlar düştü de, erkekleri siz mi sahiplendiniz? Yâni berbat bir şirk mantığı içinde kız çocuklarını kendiniz için bir utanç meselesi sayıyorsunuz da, onları Allah’a vermeye mi çalışıyorsunuz? Kendinize lâyık görmediğinizi, Allah’a mı lâyık görüyorsunuz?” Hainler kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla bir kız çocukları dünyaya geldi haberiyle karşı karşıya geldikleri zaman utançlarından yerin dibine geçiyorlardı da, o kızları Allah’a izâfe etmeye çalışıyorlardı. Dertleri de şuydu: Güçlü gördükleri erkek çocuklarını kendilerine, güçsüz olan kız çocuklarını da Allah’a izâfe ederek savaş verdikleri Allah’ı kendi karşılarında güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı. Yine müşrikler, melekleri de Allah’ın kızları olarak düşünüyorlardı. Bu da onların başka bir sapıklıklarıydı. Bunu söylerken de hem dişi hayal ettikleri meleklerle şehvetlerini tatmin ciheti güdüyorlardı, hem de Allah’la giriştikleri savaşta O’nun orduları olan meleklerin böyle güçsüz, kuvvetsiz, kendilerine azap edemeyecek, asla kendilerine bir zarar veremeyecek varlıklar olarak hayal ediyorlardı. Bakın Allah soruyor: “Yoksa o melekleri kızlar olarak yarattığımızda onlar orada mıydılar? Onlar buna şahit mi olmuşlar? Melekleri mi görmüşler? Nereden söylüyorlar bunu? Böyle bir gayba nasıl muttalî olmuşlar? Hayır hayır, onlar sadece yalan söylüyorlar.” Sonra yine o alçaklar, “Allah doğurdu” diyorlar. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ediyorlar. Allah böyle şeylerden münezzehtir. Onlar yalancıların tâ kendileridirler. Nasıl diyebiliyorlar bunları? Allah kızları oğullara tercih mi etmiş? Halbuki tüm kızlar, tüm oğullar Allah’ındır. Her şey ve herkes Allah’ın kuludur. Ne biçim hükmediyorsunuz? Allah’a bu tür bilmediğiniz konularda iftiralarda bulunurken hiç düşünmez misiniz? Böyle gaybî konularda konuşurken yoksa elinizde bir deliliniz mi var? Allah size gayb bilgilerinden bir bilgi göndermişse, haydi çıkarıp ortaya koyun onu? Hayır hayır, hiçbir bilgileri, belgeleri olmadığı halde, akılsız kâfirler ve müşrikler kendi zanlarıyla, hevâ ve hevesleriyle böyle yanılgıların içinde yüzüp gidiyorlar. Bakın bir başka sapıklıkları da şöyledir:
158,159. “Allah’la cinler arasında bir soy bağı icad ettiler. Andolsun ki, cinler de, kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler. Allah onların vasıflandırmalarından münezzehtir.” Allah’la cinler arasında, Allah’la melekler arasında bir nesep, bir soy bağı icad ettiler. Bir başka müşrik mantığı olarak cinlerle Allah arasında benzerlik kurdular. Cinleri hâşâ Allah gücüne sahip, Allah bilgisine sahip varlıklar kabul edip onlara tapınmaya çalışmışlar. Rabbimiz buyuruyor ki, “andolsun ki o cinler de kendilerinin hesaba çekileceklerini, kendilerinin de kul olduklarını bilmektedirler. Allah on-ların böyle sapıkça vasfetmelerinden münezzehtir.”
158,159. “Allah’la cinler arasında bir soy bağı icad ettiler. Andolsun ki, cinler de, kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler. Allah onların vasıflandırmalarından münezzehtir.” Allah’la cinler arasında, Allah’la melekler arasında bir nesep, bir soy bağı icad ettiler. Bir başka müşrik mantığı olarak cinlerle Allah arasında benzerlik kurdular. Cinleri hâşâ Allah gücüne sahip, Allah bilgisine sahip varlıklar kabul edip onlara tapınmaya çalışmışlar. Rabbimiz buyuruyor ki, “andolsun ki o cinler de kendilerinin hesaba çekileceklerini, kendilerinin de kul olduklarını bilmektedirler. Allah on-ların böyle sapıkça vasfetmelerinden münezzehtir.”
160,163. “Allah’ın içten bağlı kulları bunların dışındadır. Sizler ve yaptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah’a karşı azdırıcı değilsiniz.” O cinler de kendilerinin azap için Rablerinin huzuruna getirileceklerini bilmektedirler. Onlardan küfür ve şirk içinde olanlara da azap edilecektir, ancak onlardan muhlis olarak, sadece Allah’a kulluk edenler bunun dışındadır. Sizler de, yaptığınız, taptığınız şeyler de cehenneme gidecek kimselerden başkasını Allah’a karşı saptıramayacaksınız. Sizler sadece cehennemlikleri saptırabilirsiniz. Allah’ın vahyine teslim olmuş, samimiyetle Allah’a kulluk eden, katışıksız vahiy dinine tâbi olanlara karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.
160,163. “Allah’ın içten bağlı kulları bunların dışındadır. Sizler ve yaptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah’a karşı azdırıcı değilsiniz.” O cinler de kendilerinin azap için Rablerinin huzuruna getirileceklerini bilmektedirler. Onlardan küfür ve şirk içinde olanlara da azap edilecektir, ancak onlardan muhlis olarak, sadece Allah’a kulluk edenler bunun dışındadır. Sizler de, yaptığınız, taptığınız şeyler de cehenneme gidecek kimselerden başkasını Allah’a karşı saptıramayacaksınız. Sizler sadece cehennemlikleri saptırabilirsiniz. Allah’ın vahyine teslim olmuş, samimiyetle Allah’a kulluk eden, katışıksız vahiy dinine tâbi olanlara karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.
160,163. “Allah’ın içten bağlı kulları bunların dışındadır. Sizler ve yaptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah’a karşı azdırıcı değilsiniz.” O cinler de kendilerinin azap için Rablerinin huzuruna getirileceklerini bilmektedirler. Onlardan küfür ve şirk içinde olanlara da azap edilecektir, ancak onlardan muhlis olarak, sadece Allah’a kulluk edenler bunun dışındadır. Sizler de, yaptığınız, taptığınız şeyler de cehenneme gidecek kimselerden başkasını Allah’a karşı saptıramayacaksınız. Sizler sadece cehennemlikleri saptırabilirsiniz. Allah’ın vahyine teslim olmuş, samimiyetle Allah’a kulluk eden, katışıksız vahiy dinine tâbi olanlara karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.
160,163. “Allah’ın içten bağlı kulları bunların dışındadır. Sizler ve yaptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah’a karşı azdırıcı değilsiniz.” O cinler de kendilerinin azap için Rablerinin huzuruna getirileceklerini bilmektedirler. Onlardan küfür ve şirk içinde olanlara da azap edilecektir, ancak onlardan muhlis olarak, sadece Allah’a kulluk edenler bunun dışındadır. Sizler de, yaptığınız, taptığınız şeyler de cehenneme gidecek kimselerden başkasını Allah’a karşı saptıramayacaksınız. Sizler sadece cehennemlikleri saptırabilirsiniz. Allah’ın vahyine teslim olmuş, samimiyetle Allah’a kulluk eden, katışıksız vahiy dinine tâbi olanlara karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.
164-166. Melekler şöyle derler: “Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah’ı tesbih edenleriz.” Melekler derler ki, “bizden her birimiz için belli bir makam vardır. Bizim her birimiz Rabbimize kulluk makamındayız. Değil Allah’ın kızları olmak, değil Allah’a, O’nun yetkilerine, O’nun haklarına ortak olmak, bilâkis bizler bir an bile Rabbimize karşı gelmeden O’na kulluk etmekteyiz. Bizler O’nun emirlerini yerine getirmek için emre âmâde saf saf duran ve hep Rabbimizi tesbih edenleriz.”
164-166. Melekler şöyle derler: “Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah’ı tesbih edenleriz.” Melekler derler ki, “bizden her birimiz için belli bir makam vardır. Bizim her birimiz Rabbimize kulluk makamındayız. Değil Allah’ın kızları olmak, değil Allah’a, O’nun yetkilerine, O’nun haklarına ortak olmak, bilâkis bizler bir an bile Rabbimize karşı gelmeden O’na kulluk etmekteyiz. Bizler O’nun emirlerini yerine getirmek için emre âmâde saf saf duran ve hep Rabbimizi tesbih edenleriz.”
164-166. Melekler şöyle derler: “Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah’ı tesbih edenleriz.” Melekler derler ki, “bizden her birimiz için belli bir makam vardır. Bizim her birimiz Rabbimize kulluk makamındayız. Değil Allah’ın kızları olmak, değil Allah’a, O’nun yetkilerine, O’nun haklarına ortak olmak, bilâkis bizler bir an bile Rabbimize karşı gelmeden O’na kulluk etmekteyiz. Bizler O’nun emirlerini yerine getirmek için emre âmâde saf saf duran ve hep Rabbimizi tesbih edenleriz.”
167-172. Putperestler: “Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah’ın O’na içten bağlı kulları olurduk” derlerdi. Böyleyken O’nu inkâr ettiler. Ama bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir.” Müşrikler diyorlar ki, “eğer bizim yanımızda da öncekilerden bir zikir bulunmuş olsaydı, yâni eğer Allah önceki toplumlara indirdiği gibi bize de bir kitap göndermiş olsaydı, elbette bizler de Allah’a gönülden bağlı kullar olurduk.” Evet böyle diyorlardı. Eğer Yahudilere, Hıristiyanlara kitap verildiği gibi bize de bir kitap verilmiş olsaydı, en samimi mü’minler olurduk, diyorlardı. Hattâ ehl-i kitabın bozuk düzen hayatlarını beğenmeyerek, biz onlardan daha iyi Müslümanlar olurduk, diyorlardı. Ama ne zaman ki bu bekledikleri kitap, bekledikleri peygamber geldi, hemen onu reddettiler, inkâr ettiler. O kitaba da, o peygambere de amansız bir düşman kesiliverdiler. Kitabın ve peygamberin gelişi onların nefretlerini artırıverdi. En’âm sûresinde de Rabbimiz onlara diyordu ki, “bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderildi de bize gönderilmedi demeyesiniz diye biz bu kitabı size indirdik.” Evet artık ne onların ne de şu anda yeryüzünde yaşayan insanların hiçbirisinin böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Yâni efendim ne yapalım? Tamam biz de Müslüman olacağız, biz de Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak istiyoruz, ama elimizde imkân yok, kitap yok, peygamber yok, örnek yok diyerek bu tür mâzeretlerin arkasına saklanmaya hiç kimsenin hakkı kalmamıştır. İşte kitap, işte peygamberin sünneti... Kıyamete kadar ona ulaşmak isteyen herkesin ulaşabileceği bir şekilde insanların gözleri önünde dimdik durmaktadır. Ama kim de böyle kitap ve peygamberin sünneti ortadayken onları görmezden gelir, kitaba ve peygambere müracaat etmeden bir hayat yaşamaya kalkışırsa, elbette onlar bu yaptıklarının ne anlama geldiğini, kendilerine neleri kaybettirdiğini yakında bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir ki, onlar şüphesiz yardım göreceklerdir. Allah peygamber yolunun yolcularına mutlaka yardım edecektir. Bu, Allah’ın üzerine aldığı bir vaadidir ve Allah asla vaadinden dönmeyendir.
167-172. Putperestler: “Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah’ın O’na içten bağlı kulları olurduk” derlerdi. Böyleyken O’nu inkâr ettiler. Ama bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir.” Müşrikler diyorlar ki, “eğer bizim yanımızda da öncekilerden bir zikir bulunmuş olsaydı, yâni eğer Allah önceki toplumlara indirdiği gibi bize de bir kitap göndermiş olsaydı, elbette bizler de Allah’a gönülden bağlı kullar olurduk.” Evet böyle diyorlardı. Eğer Yahudilere, Hıristiyanlara kitap verildiği gibi bize de bir kitap verilmiş olsaydı, en samimi mü’minler olurduk, diyorlardı. Hattâ ehl-i kitabın bozuk düzen hayatlarını beğenmeyerek, biz onlardan daha iyi Müslümanlar olurduk, diyorlardı. Ama ne zaman ki bu bekledikleri kitap, bekledikleri peygamber geldi, hemen onu reddettiler, inkâr ettiler. O kitaba da, o peygambere de amansız bir düşman kesiliverdiler. Kitabın ve peygamberin gelişi onların nefretlerini artırıverdi. En’âm sûresinde de Rabbimiz onlara diyordu ki, “bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderildi de bize gönderilmedi demeyesiniz diye biz bu kitabı size indirdik.” Evet artık ne onların ne de şu anda yeryüzünde yaşayan insanların hiçbirisinin böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Yâni efendim ne yapalım? Tamam biz de Müslüman olacağız, biz de Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak istiyoruz, ama elimizde imkân yok, kitap yok, peygamber yok, örnek yok diyerek bu tür mâzeretlerin arkasına saklanmaya hiç kimsenin hakkı kalmamıştır. İşte kitap, işte peygamberin sünneti... Kıyamete kadar ona ulaşmak isteyen herkesin ulaşabileceği bir şekilde insanların gözleri önünde dimdik durmaktadır. Ama kim de böyle kitap ve peygamberin sünneti ortadayken onları görmezden gelir, kitaba ve peygambere müracaat etmeden bir hayat yaşamaya kalkışırsa, elbette onlar bu yaptıklarının ne anlama geldiğini, kendilerine neleri kaybettirdiğini yakında bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir ki, onlar şüphesiz yardım göreceklerdir. Allah peygamber yolunun yolcularına mutlaka yardım edecektir. Bu, Allah’ın üzerine aldığı bir vaadidir ve Allah asla vaadinden dönmeyendir.
167-172. Putperestler: “Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah’ın O’na içten bağlı kulları olurduk” derlerdi. Böyleyken O’nu inkâr ettiler. Ama bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir.” Müşrikler diyorlar ki, “eğer bizim yanımızda da öncekilerden bir zikir bulunmuş olsaydı, yâni eğer Allah önceki toplumlara indirdiği gibi bize de bir kitap göndermiş olsaydı, elbette bizler de Allah’a gönülden bağlı kullar olurduk.” Evet böyle diyorlardı. Eğer Yahudilere, Hıristiyanlara kitap verildiği gibi bize de bir kitap verilmiş olsaydı, en samimi mü’minler olurduk, diyorlardı. Hattâ ehl-i kitabın bozuk düzen hayatlarını beğenmeyerek, biz onlardan daha iyi Müslümanlar olurduk, diyorlardı. Ama ne zaman ki bu bekledikleri kitap, bekledikleri peygamber geldi, hemen onu reddettiler, inkâr ettiler. O kitaba da, o peygambere de amansız bir düşman kesiliverdiler. Kitabın ve peygamberin gelişi onların nefretlerini artırıverdi. En’âm sûresinde de Rabbimiz onlara diyordu ki, “bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderildi de bize gönderilmedi demeyesiniz diye biz bu kitabı size indirdik.” Evet artık ne onların ne de şu anda yeryüzünde yaşayan insanların hiçbirisinin böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Yâni efendim ne yapalım? Tamam biz de Müslüman olacağız, biz de Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak istiyoruz, ama elimizde imkân yok, kitap yok, peygamber yok, örnek yok diyerek bu tür mâzeretlerin arkasına saklanmaya hiç kimsenin hakkı kalmamıştır. İşte kitap, işte peygamberin sünneti... Kıyamete kadar ona ulaşmak isteyen herkesin ulaşabileceği bir şekilde insanların gözleri önünde dimdik durmaktadır. Ama kim de böyle kitap ve peygamberin sünneti ortadayken onları görmezden gelir, kitaba ve peygambere müracaat etmeden bir hayat yaşamaya kalkışırsa, elbette onlar bu yaptıklarının ne anlama geldiğini, kendilerine neleri kaybettirdiğini yakında bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir ki, onlar şüphesiz yardım göreceklerdir. Allah peygamber yolunun yolcularına mutlaka yardım edecektir. Bu, Allah’ın üzerine aldığı bir vaadidir ve Allah asla vaadinden dönmeyendir.
167-172. Putperestler: “Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah’ın O’na içten bağlı kulları olurduk” derlerdi. Böyleyken O’nu inkâr ettiler. Ama bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir.” Müşrikler diyorlar ki, “eğer bizim yanımızda da öncekilerden bir zikir bulunmuş olsaydı, yâni eğer Allah önceki toplumlara indirdiği gibi bize de bir kitap göndermiş olsaydı, elbette bizler de Allah’a gönülden bağlı kullar olurduk.” Evet böyle diyorlardı. Eğer Yahudilere, Hıristiyanlara kitap verildiği gibi bize de bir kitap verilmiş olsaydı, en samimi mü’minler olurduk, diyorlardı. Hattâ ehl-i kitabın bozuk düzen hayatlarını beğenmeyerek, biz onlardan daha iyi Müslümanlar olurduk, diyorlardı. Ama ne zaman ki bu bekledikleri kitap, bekledikleri peygamber geldi, hemen onu reddettiler, inkâr ettiler. O kitaba da, o peygambere de amansız bir düşman kesiliverdiler. Kitabın ve peygamberin gelişi onların nefretlerini artırıverdi. En’âm sûresinde de Rabbimiz onlara diyordu ki, “bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderildi de bize gönderilmedi demeyesiniz diye biz bu kitabı size indirdik.” Evet artık ne onların ne de şu anda yeryüzünde yaşayan insanların hiçbirisinin böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Yâni efendim ne yapalım? Tamam biz de Müslüman olacağız, biz de Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak istiyoruz, ama elimizde imkân yok, kitap yok, peygamber yok, örnek yok diyerek bu tür mâzeretlerin arkasına saklanmaya hiç kimsenin hakkı kalmamıştır. İşte kitap, işte peygamberin sünneti... Kıyamete kadar ona ulaşmak isteyen herkesin ulaşabileceği bir şekilde insanların gözleri önünde dimdik durmaktadır. Ama kim de böyle kitap ve peygamberin sünneti ortadayken onları görmezden gelir, kitaba ve peygambere müracaat etmeden bir hayat yaşamaya kalkışırsa, elbette onlar bu yaptıklarının ne anlama geldiğini, kendilerine neleri kaybettirdiğini yakında bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir ki, onlar şüphesiz yardım göreceklerdir. Allah peygamber yolunun yolcularına mutlaka yardım edecektir. Bu, Allah’ın üzerine aldığı bir vaadidir ve Allah asla vaadinden dönmeyendir.
167-172. Putperestler: “Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah’ın O’na içten bağlı kulları olurduk” derlerdi. Böyleyken O’nu inkâr ettiler. Ama bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir.” Müşrikler diyorlar ki, “eğer bizim yanımızda da öncekilerden bir zikir bulunmuş olsaydı, yâni eğer Allah önceki toplumlara indirdiği gibi bize de bir kitap göndermiş olsaydı, elbette bizler de Allah’a gönülden bağlı kullar olurduk.” Evet böyle diyorlardı. Eğer Yahudilere, Hıristiyanlara kitap verildiği gibi bize de bir kitap verilmiş olsaydı, en samimi mü’minler olurduk, diyorlardı. Hattâ ehl-i kitabın bozuk düzen hayatlarını beğenmeyerek, biz onlardan daha iyi Müslümanlar olurduk, diyorlardı. Ama ne zaman ki bu bekledikleri kitap, bekledikleri peygamber geldi, hemen onu reddettiler, inkâr ettiler. O kitaba da, o peygambere de amansız bir düşman kesiliverdiler. Kitabın ve peygamberin gelişi onların nefretlerini artırıverdi. En’âm sûresinde de Rabbimiz onlara diyordu ki, “bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderildi de bize gönderilmedi demeyesiniz diye biz bu kitabı size indirdik.” Evet artık ne onların ne de şu anda yeryüzünde yaşayan insanların hiçbirisinin böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Yâni efendim ne yapalım? Tamam biz de Müslüman olacağız, biz de Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak istiyoruz, ama elimizde imkân yok, kitap yok, peygamber yok, örnek yok diyerek bu tür mâzeretlerin arkasına saklanmaya hiç kimsenin hakkı kalmamıştır. İşte kitap, işte peygamberin sünneti... Kıyamete kadar ona ulaşmak isteyen herkesin ulaşabileceği bir şekilde insanların gözleri önünde dimdik durmaktadır. Ama kim de böyle kitap ve peygamberin sünneti ortadayken onları görmezden gelir, kitaba ve peygambere müracaat etmeden bir hayat yaşamaya kalkışırsa, elbette onlar bu yaptıklarının ne anlama geldiğini, kendilerine neleri kaybettirdiğini yakında bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir ki, onlar şüphesiz yardım göreceklerdir. Allah peygamber yolunun yolcularına mutlaka yardım edecektir. Bu, Allah’ın üzerine aldığı bir vaadidir ve Allah asla vaadinden dönmeyendir.
167-172. Putperestler: “Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah’ın O’na içten bağlı kulları olurduk” derlerdi. Böyleyken O’nu inkâr ettiler. Ama bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir.” Müşrikler diyorlar ki, “eğer bizim yanımızda da öncekilerden bir zikir bulunmuş olsaydı, yâni eğer Allah önceki toplumlara indirdiği gibi bize de bir kitap göndermiş olsaydı, elbette bizler de Allah’a gönülden bağlı kullar olurduk.” Evet böyle diyorlardı. Eğer Yahudilere, Hıristiyanlara kitap verildiği gibi bize de bir kitap verilmiş olsaydı, en samimi mü’minler olurduk, diyorlardı. Hattâ ehl-i kitabın bozuk düzen hayatlarını beğenmeyerek, biz onlardan daha iyi Müslümanlar olurduk, diyorlardı. Ama ne zaman ki bu bekledikleri kitap, bekledikleri peygamber geldi, hemen onu reddettiler, inkâr ettiler. O kitaba da, o peygambere de amansız bir düşman kesiliverdiler. Kitabın ve peygamberin gelişi onların nefretlerini artırıverdi. En’âm sûresinde de Rabbimiz onlara diyordu ki, “bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderildi de bize gönderilmedi demeyesiniz diye biz bu kitabı size indirdik.” Evet artık ne onların ne de şu anda yeryüzünde yaşayan insanların hiçbirisinin böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Yâni efendim ne yapalım? Tamam biz de Müslüman olacağız, biz de Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak istiyoruz, ama elimizde imkân yok, kitap yok, peygamber yok, örnek yok diyerek bu tür mâzeretlerin arkasına saklanmaya hiç kimsenin hakkı kalmamıştır. İşte kitap, işte peygamberin sünneti... Kıyamete kadar ona ulaşmak isteyen herkesin ulaşabileceği bir şekilde insanların gözleri önünde dimdik durmaktadır. Ama kim de böyle kitap ve peygamberin sünneti ortadayken onları görmezden gelir, kitaba ve peygambere müracaat etmeden bir hayat yaşamaya kalkışırsa, elbette onlar bu yaptıklarının ne anlama geldiğini, kendilerine neleri kaybettirdiğini yakında bileceklerdir. Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir ki, onlar şüphesiz yardım göreceklerdir. Allah peygamber yolunun yolcularına mutlaka yardım edecektir. Bu, Allah’ın üzerine aldığı bir vaadidir ve Allah asla vaadinden dönmeyendir.
173,175. “Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir. Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlara aldırış etme. Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.” Meleklerden, tüm diğer varlıklardan ve Bizim yolumuzda savaş veren mü’minlerden teşekkül eden ordumuz muhakkak ki üstün gelecektir. Öyleyse ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlara aldırış etme. Onlardan yüz çevir ve onlara inecek azabı bekle. Onlar da göreceklerdir bunu, sen de göreceksin.”
173,175. “Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir. Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlara aldırış etme. Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.” Meleklerden, tüm diğer varlıklardan ve Bizim yolumuzda savaş veren mü’minlerden teşekkül eden ordumuz muhakkak ki üstün gelecektir. Öyleyse ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlara aldırış etme. Onlardan yüz çevir ve onlara inecek azabı bekle. Onlar da göreceklerdir bunu, sen de göreceksin.”
173,175. “Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir. Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlara aldırış etme. Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.” Meleklerden, tüm diğer varlıklardan ve Bizim yolumuzda savaş veren mü’minlerden teşekkül eden ordumuz muhakkak ki üstün gelecektir. Öyleyse ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlara aldırış etme. Onlardan yüz çevir ve onlara inecek azabı bekle. Onlar da göreceklerdir bunu, sen de göreceksin.”
176,178. “Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? O azap yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur! Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.” Şimdi onlar Bizim azabımız konusunda acele mi ediyorlar? Kendileri için azabımızı mı bekliyorlar? Hani nerede kaldı kıyamet? Hani nerede diriliş, nerede ateş, nerede hesap kitap mı diyorlar? Azaplarının bir an evvel gelmesini mi istiyorlar? Kıyamet için hazırlığa acele etmiyorlar da, azaba mı acele ediyorlar? Allah’ın rızasını kazanacak amellerin değil de, azabın mı acelecisi kesiliyorlar? Yaşadıkları hayatla azaba dâvetiye mi çıkarıyorlar? Gelsin bakalım ne gelecekse, görelim mi diyorlar? Peki o azap, yerlerine, yurtlarına indiği zaman ne yapabilecek bu insanlar? Neye güçleri yetebilecek? Nelerine güveniyorlar da bu azabın gelmesini acele isteyip duruyorlar? Hani kendilerinden öncekiler kendilerine gelen Allah’ın azabından kendilerini kurtarabilmişler mi? Gece veya gündüz Allah’tan kendilerine gelenlerden kendisini kurtarabilmiş bir tek insan var mı? Değilse neyine güveniyor bu insanlar? Onlara istedikleri azap geldiği zaman onların sabahları ne kötü olur? Ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir. 176,182 “Ve seyret, onlar da yakında azabı göreceklerdir. Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Peygambere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” Onlardan yüz çevir ve bekle. Yakında onlar da görecekler başlarına nelerin geleceğini. Senin her şeye güç yetiren, her şeye egemen olan Rabbin onların tüm vasıflamalarından uzaktır, münezzehtir, üstündür. Peygamberlere, Allah’ın kutlu elçilerine selâm olsun, Âlemlerin Rabbi olan, tüm âlemlerde söz sahibi olan Allah’a hamd olsun. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
176,178. “Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? O azap yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur! Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.” Şimdi onlar Bizim azabımız konusunda acele mi ediyorlar? Kendileri için azabımızı mı bekliyorlar? Hani nerede kaldı kıyamet? Hani nerede diriliş, nerede ateş, nerede hesap kitap mı diyorlar? Azaplarının bir an evvel gelmesini mi istiyorlar? Kıyamet için hazırlığa acele etmiyorlar da, azaba mı acele ediyorlar? Allah’ın rızasını kazanacak amellerin değil de, azabın mı acelecisi kesiliyorlar? Yaşadıkları hayatla azaba dâvetiye mi çıkarıyorlar? Gelsin bakalım ne gelecekse, görelim mi diyorlar? Peki o azap, yerlerine, yurtlarına indiği zaman ne yapabilecek bu insanlar? Neye güçleri yetebilecek? Nelerine güveniyorlar da bu azabın gelmesini acele isteyip duruyorlar? Hani kendilerinden öncekiler kendilerine gelen Allah’ın azabından kendilerini kurtarabilmişler mi? Gece veya gündüz Allah’tan kendilerine gelenlerden kendisini kurtarabilmiş bir tek insan var mı? Değilse neyine güveniyor bu insanlar? Onlara istedikleri azap geldiği zaman onların sabahları ne kötü olur? Ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir. 176,182 “Ve seyret, onlar da yakında azabı göreceklerdir. Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Peygambere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” Onlardan yüz çevir ve bekle. Yakında onlar da görecekler başlarına nelerin geleceğini. Senin her şeye güç yetiren, her şeye egemen olan Rabbin onların tüm vasıflamalarından uzaktır, münezzehtir, üstündür. Peygamberlere, Allah’ın kutlu elçilerine selâm olsun, Âlemlerin Rabbi olan, tüm âlemlerde söz sahibi olan Allah’a hamd olsun. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
176,178. “Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? O azap yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur! Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.” Şimdi onlar Bizim azabımız konusunda acele mi ediyorlar? Kendileri için azabımızı mı bekliyorlar? Hani nerede kaldı kıyamet? Hani nerede diriliş, nerede ateş, nerede hesap kitap mı diyorlar? Azaplarının bir an evvel gelmesini mi istiyorlar? Kıyamet için hazırlığa acele etmiyorlar da, azaba mı acele ediyorlar? Allah’ın rızasını kazanacak amellerin değil de, azabın mı acelecisi kesiliyorlar? Yaşadıkları hayatla azaba dâvetiye mi çıkarıyorlar? Gelsin bakalım ne gelecekse, görelim mi diyorlar? Peki o azap, yerlerine, yurtlarına indiği zaman ne yapabilecek bu insanlar? Neye güçleri yetebilecek? Nelerine güveniyorlar da bu azabın gelmesini acele isteyip duruyorlar? Hani kendilerinden öncekiler kendilerine gelen Allah’ın azabından kendilerini kurtarabilmişler mi? Gece veya gündüz Allah’tan kendilerine gelenlerden kendisini kurtarabilmiş bir tek insan var mı? Değilse neyine güveniyor bu insanlar? Onlara istedikleri azap geldiği zaman onların sabahları ne kötü olur? Ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir. 176,182 “Ve seyret, onlar da yakında azabı göreceklerdir. Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Peygambere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” Onlardan yüz çevir ve bekle. Yakında onlar da görecekler başlarına nelerin geleceğini. Senin her şeye güç yetiren, her şeye egemen olan Rabbin onların tüm vasıflamalarından uzaktır, münezzehtir, üstündür. Peygamberlere, Allah’ın kutlu elçilerine selâm olsun, Âlemlerin Rabbi olan, tüm âlemlerde söz sahibi olan Allah’a hamd olsun. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
176,178. “Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? O azap yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur! Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.” Şimdi onlar Bizim azabımız konusunda acele mi ediyorlar? Kendileri için azabımızı mı bekliyorlar? Hani nerede kaldı kıyamet? Hani nerede diriliş, nerede ateş, nerede hesap kitap mı diyorlar? Azaplarının bir an evvel gelmesini mi istiyorlar? Kıyamet için hazırlığa acele etmiyorlar da, azaba mı acele ediyorlar? Allah’ın rızasını kazanacak amellerin değil de, azabın mı acelecisi kesiliyorlar? Yaşadıkları hayatla azaba dâvetiye mi çıkarıyorlar? Gelsin bakalım ne gelecekse, görelim mi diyorlar? Peki o azap, yerlerine, yurtlarına indiği zaman ne yapabilecek bu insanlar? Neye güçleri yetebilecek? Nelerine güveniyorlar da bu azabın gelmesini acele isteyip duruyorlar? Hani kendilerinden öncekiler kendilerine gelen Allah’ın azabından kendilerini kurtarabilmişler mi? Gece veya gündüz Allah’tan kendilerine gelenlerden kendisini kurtarabilmiş bir tek insan var mı? Değilse neyine güveniyor bu insanlar? Onlara istedikleri azap geldiği zaman onların sabahları ne kötü olur? Ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir. 176,182 “Ve seyret, onlar da yakında azabı göreceklerdir. Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Peygambere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” Onlardan yüz çevir ve bekle. Yakında onlar da görecekler başlarına nelerin geleceğini. Senin her şeye güç yetiren, her şeye egemen olan Rabbin onların tüm vasıflamalarından uzaktır, münezzehtir, üstündür. Peygamberlere, Allah’ın kutlu elçilerine selâm olsun, Âlemlerin Rabbi olan, tüm âlemlerde söz sahibi olan Allah’a hamd olsun. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
176,178. “Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? O azap yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur! Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.” Şimdi onlar Bizim azabımız konusunda acele mi ediyorlar? Kendileri için azabımızı mı bekliyorlar? Hani nerede kaldı kıyamet? Hani nerede diriliş, nerede ateş, nerede hesap kitap mı diyorlar? Azaplarının bir an evvel gelmesini mi istiyorlar? Kıyamet için hazırlığa acele etmiyorlar da, azaba mı acele ediyorlar? Allah’ın rızasını kazanacak amellerin değil de, azabın mı acelecisi kesiliyorlar? Yaşadıkları hayatla azaba dâvetiye mi çıkarıyorlar? Gelsin bakalım ne gelecekse, görelim mi diyorlar? Peki o azap, yerlerine, yurtlarına indiği zaman ne yapabilecek bu insanlar? Neye güçleri yetebilecek? Nelerine güveniyorlar da bu azabın gelmesini acele isteyip duruyorlar? Hani kendilerinden öncekiler kendilerine gelen Allah’ın azabından kendilerini kurtarabilmişler mi? Gece veya gündüz Allah’tan kendilerine gelenlerden kendisini kurtarabilmiş bir tek insan var mı? Değilse neyine güveniyor bu insanlar? Onlara istedikleri azap geldiği zaman onların sabahları ne kötü olur? Ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir. 176,182 “Ve seyret, onlar da yakında azabı göreceklerdir. Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Peygambere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” Onlardan yüz çevir ve bekle. Yakında onlar da görecekler başlarına nelerin geleceğini. Senin her şeye güç yetiren, her şeye egemen olan Rabbin onların tüm vasıflamalarından uzaktır, münezzehtir, üstündür. Peygamberlere, Allah’ın kutlu elçilerine selâm olsun, Âlemlerin Rabbi olan, tüm âlemlerde söz sahibi olan Allah’a hamd olsun. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
176,178. “Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? O azap yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur! Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.” Şimdi onlar Bizim azabımız konusunda acele mi ediyorlar? Kendileri için azabımızı mı bekliyorlar? Hani nerede kaldı kıyamet? Hani nerede diriliş, nerede ateş, nerede hesap kitap mı diyorlar? Azaplarının bir an evvel gelmesini mi istiyorlar? Kıyamet için hazırlığa acele etmiyorlar da, azaba mı acele ediyorlar? Allah’ın rızasını kazanacak amellerin değil de, azabın mı acelecisi kesiliyorlar? Yaşadıkları hayatla azaba dâvetiye mi çıkarıyorlar? Gelsin bakalım ne gelecekse, görelim mi diyorlar? Peki o azap, yerlerine, yurtlarına indiği zaman ne yapabilecek bu insanlar? Neye güçleri yetebilecek? Nelerine güveniyorlar da bu azabın gelmesini acele isteyip duruyorlar? Hani kendilerinden öncekiler kendilerine gelen Allah’ın azabından kendilerini kurtarabilmişler mi? Gece veya gündüz Allah’tan kendilerine gelenlerden kendisini kurtarabilmiş bir tek insan var mı? Değilse neyine güveniyor bu insanlar? Onlara istedikleri azap geldiği zaman onların sabahları ne kötü olur? Ey peygamberim, sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir. 176,
182 “Ve seyret, onlar da yakında azabı göreceklerdir. Senin güçlü olan Rabbin, onların vasıflandırmalarından münezzehtir. Peygambere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” Onlardan yüz çevir ve bekle. Yakında onlar da görecekler başlarına nelerin geleceğini. Senin her şeye güç yetiren, her şeye egemen olan Rabbin onların tüm vasıflamalarından uzaktır, münezzehtir, üstündür. Peygamberlere, Allah’ın kutlu elçilerine selâm olsun, Âlemlerin Rabbi olan, tüm âlemlerde söz sahibi olan Allah’a hamd olsun. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.