Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Tevbe Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

129 ayetSayfa 1 / 3
1,2. “Allah'tan ve Peygamberinden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere ihtardır: Yeryüzünde dört ay daha dolaşabilirsiniz. Allah'ı âciz bırakamayacağınızı, Allah'ın inkârcıları rezil edeceğini bilin.” Evet bu sûre, bu âyetler müşriklerden kendileriyle ahit yap-tıklarınıza, anlaşma imzaladıklarınıza Allah ve Resulünden kesin bir ihtardır, bir uyarıdır, bir ültimatomdur, bir ilişik kesme ilânıdır. Onlarla tüm ilişkilerinizin kesildiğinin, tüm anlaşmalarınızın ilga edildiğinin notasıdır bu. Rabbimiz sûrenin bu ilk âyetiyle Rasulullah ve Müslü-anların müşriklerle aralarında gerçekleştirdikleri tüm anlaşmaları feshetti. Tüm ilişkileri ilga etti. Hani Enfâl sûresindeki müşriklerle yapılan anlaşmaların feshi açıkça ilân edilip karşı tarafa bilgi verilmeden onlara karşı savaş açmanın caiz olmadığını öğütlüyordu ya, işte bu âyetiyle de Rabbimiz bu feshin açıkça ilânını yapıverdi. Ey müşrikler, artık bundan sonra, bu ültimatomdan, bu fe-sihten, bu ayrışmanın deklaresinden sonra yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Ve ne yaparsanız yapın Allah’ı âciz bırakamayacağınızı unutmayın. Allah’ın mutlak sûrette Kâfirleri rezil rüsva edeceğini bilin. İşte bu size Allah ve Resulünden bir ültimatomdur. Allah’ın Resulü bu âyetler nâzil olunca hemen daha önce hac emiri olarak Mekke’ye gönderdiği Ebu Bekir’in arkasından Hz. Ali efendimizi göndererek bu âyetleri, bu ültimatomu orada herkese tebliğ etmesini emretti. Hac mevsimi olduğu için bu âyetlerin herkese duyurulması daha çabuk ve kolay olacaktı. Hz. Ali efendimiz orada İslâm’ın mutlak egemenliğini, şirkin ve küfrün yok sayıldığını herkese ilân etti. Bundan böyle size dört ay daha serbest dolaşım izni tanınmıştır. Ama bilesiniz ki artık asla Allah’ı ve Resulünü atlatamayacaksınız. Bundan böyle artık önceden yaptığınız gibi Allah ve Resulüyle yaptığınız anlaşmalara ihanet edemeyeceksiniz. Bundan sonra artık müşrikler ya Allah desteğindeki mü’minlerle bir var oluş yok oluş savaşını göze alacaklar, bir savaş hazırlığı içine girecekler, ya İslâm egemenliğinin ilân edildiği o bölgeyi, o ülkeyi terk edip gidecekler, ya-hut da Allah ve Resulüyle savaşımlarından vazgeçip akıllarını başlarına alıp Müslüman olacaklar. Böylece hem dünyalarını, hem de âhi-retlerini kurtarmış olacaklar. Bunların dışında başka bir seçenekleri kalmıyordu. Haydi buyurun dört ay daha serbestçe gezip dolaşın. Bu süre içinde bizden size bir zarar dokunmayacaktır. Size düşünüp karar verebileceğiniz bir süre tanınmıştır. Ama şunu kesinlikle bilesiniz ki artık eski itibarınızı korumanız imkânsızdır. Eğer inkârda, küfür ve şirkte, Allah’a yetki sınırlaması getirip, Onun yetkilerini kendinizde görmeye devam ederseniz kesinlikle bilesiniz ki Allah sizi onursuzluğa, zillete, horluğa, alçaklığa mahkum edecektir. İman onurunu kabullenmezseniz Allah sizi utanç içinde bırakacaktır. Gelin kendi kendinizi onursuz bırakıp kendi kendinize hakaret etmeyin. Gelin kendi kendinize yabancılaşıp kendi kendinize saygısızlık yapmayın. Gelin hem Allah’la, hem de kendinizle bir güvenlik, bir barış anlaşması içine girin. Artık Allah’ın dini egemen olmuş ve Kâfirlerde ve müşriklerde savaşacak bir güç de kalmamıştı. Rabbimizin rahmeti ve hikmeti gereği onlara iman etmeleri için tanıdığı süre de tamamlanmıştı. Geri kalan bu dört aylık süre de yine savaşacaklarsa hazırlık yapabilecekleri, ya da araştırıp iman edeceklerse buna imkân verecek bir süreydi. İşte Rabbimiz onlara bu fırsatı da lütfediyordu.
1,2. “Allah'tan ve Peygamberinden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere ihtardır: Yeryüzünde dört ay daha dolaşabilirsiniz. Allah'ı âciz bırakamayacağınızı, Allah'ın inkârcıları rezil edeceğini bilin.” Evet bu sûre, bu âyetler müşriklerden kendileriyle ahit yap-tıklarınıza, anlaşma imzaladıklarınıza Allah ve Resulünden kesin bir ihtardır, bir uyarıdır, bir ültimatomdur, bir ilişik kesme ilânıdır. Onlarla tüm ilişkilerinizin kesildiğinin, tüm anlaşmalarınızın ilga edildiğinin notasıdır bu. Rabbimiz sûrenin bu ilk âyetiyle Rasulullah ve Müslü-anların müşriklerle aralarında gerçekleştirdikleri tüm anlaşmaları feshetti. Tüm ilişkileri ilga etti. Hani Enfâl sûresindeki müşriklerle yapılan anlaşmaların feshi açıkça ilân edilip karşı tarafa bilgi verilmeden onlara karşı savaş açmanın caiz olmadığını öğütlüyordu ya, işte bu âyetiyle de Rabbimiz bu feshin açıkça ilânını yapıverdi. Ey müşrikler, artık bundan sonra, bu ültimatomdan, bu fe-sihten, bu ayrışmanın deklaresinden sonra yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Ve ne yaparsanız yapın Allah’ı âciz bırakamayacağınızı unutmayın. Allah’ın mutlak sûrette Kâfirleri rezil rüsva edeceğini bilin. İşte bu size Allah ve Resulünden bir ültimatomdur. Allah’ın Resulü bu âyetler nâzil olunca hemen daha önce hac emiri olarak Mekke’ye gönderdiği Ebu Bekir’in arkasından Hz. Ali efendimizi göndererek bu âyetleri, bu ültimatomu orada herkese tebliğ etmesini emretti. Hac mevsimi olduğu için bu âyetlerin herkese duyurulması daha çabuk ve kolay olacaktı. Hz. Ali efendimiz orada İslâm’ın mutlak egemenliğini, şirkin ve küfrün yok sayıldığını herkese ilân etti. Bundan böyle size dört ay daha serbest dolaşım izni tanınmıştır. Ama bilesiniz ki artık asla Allah’ı ve Resulünü atlatamayacaksınız. Bundan böyle artık önceden yaptığınız gibi Allah ve Resulüyle yaptığınız anlaşmalara ihanet edemeyeceksiniz. Bundan sonra artık müşrikler ya Allah desteğindeki mü’minlerle bir var oluş yok oluş savaşını göze alacaklar, bir savaş hazırlığı içine girecekler, ya İslâm egemenliğinin ilân edildiği o bölgeyi, o ülkeyi terk edip gidecekler, ya-hut da Allah ve Resulüyle savaşımlarından vazgeçip akıllarını başlarına alıp Müslüman olacaklar. Böylece hem dünyalarını, hem de âhi-retlerini kurtarmış olacaklar. Bunların dışında başka bir seçenekleri kalmıyordu. Haydi buyurun dört ay daha serbestçe gezip dolaşın. Bu süre içinde bizden size bir zarar dokunmayacaktır. Size düşünüp karar verebileceğiniz bir süre tanınmıştır. Ama şunu kesinlikle bilesiniz ki artık eski itibarınızı korumanız imkânsızdır. Eğer inkârda, küfür ve şirkte, Allah’a yetki sınırlaması getirip, Onun yetkilerini kendinizde görmeye devam ederseniz kesinlikle bilesiniz ki Allah sizi onursuzluğa, zillete, horluğa, alçaklığa mahkum edecektir. İman onurunu kabullenmezseniz Allah sizi utanç içinde bırakacaktır. Gelin kendi kendinizi onursuz bırakıp kendi kendinize hakaret etmeyin. Gelin kendi kendinize yabancılaşıp kendi kendinize saygısızlık yapmayın. Gelin hem Allah’la, hem de kendinizle bir güvenlik, bir barış anlaşması içine girin. Artık Allah’ın dini egemen olmuş ve Kâfirlerde ve müşriklerde savaşacak bir güç de kalmamıştı. Rabbimizin rahmeti ve hikmeti gereği onlara iman etmeleri için tanıdığı süre de tamamlanmıştı. Geri kalan bu dört aylık süre de yine savaşacaklarsa hazırlık yapabilecekleri, ya da araştırıp iman edeceklerse buna imkân verecek bir süreydi. İşte Rabbimiz onlara bu fırsatı da lütfediyordu.
3. “Allah'ın ve peygamberinin, müşriklerden uzak oldu-ğunu, büyük hac günü, Allah ve peygamberleri insanlara ilân eder. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlı olur, yüz çevirirseniz, bilin ki siz Allah'ı âciz bırakamazsınız. Ey Muhammed! İnkar edenlere can yakıcı azabı müjdele.” Yine Allah ve Resulünden büyük hac günü tüm insanlığa yapılmış bir ilân, bir duyurudur ki Allah ve Resulü kendisine şirk koşanlardan, kendisine yetki sınırlaması getirenlerden kesinlikle ilişiğini kesmiştir. Bu herkesin kulağına bir ezandır ki Allah ve Resulü müşriklerden kesinlikle beri olmuştur. “Haccu’l Ekber” ifadesi kullanılmıştır. Hac günleri, hac zamanı, Arafa gününden başlayarak Mina günlerinin sonlarına kadar olan zamandır. Zira Tirmizi’nin rivâyet ettiği bir hadislerinde Rasulullah efendimiz:“Elhaccu arafatun” “Hac Arafa’dır” buyurduğu, yine Buhârî’de: “Haza yevmü’l Haccu’l ekber” “İşte bu büyük hac günüdür” buyurduğu rivâyet edilmektedir. Veya Arapların umreye “Haccu’l asgar” Hacca da “Haccu’l Ekber” tabiri kullandıkları bilinmektedir. Umre senenin bütün günlerinde yapılabildiği halde Bakara’nın da beyanıyla hac belli günlerde yapılmaktadır ve o gün Arafa’dır diyor Rasulullah efendimiz. Buna göre günümüzde sünneti diskalifiye ederek kendi aklını, mantığını din kabul eden kimi hainlerin demeye çalıştıkları gibi artık Arafa günü olan Zilhiccenin dokuzuncu gününün dışında bir günde Arafat’a çıkıp hac yapabilirim demeye hiç bir Müslü-manın hakkı ve selahiyeti yoktur. Efendim işte insanlar çoğaldı, hacda izdiham oluyor, artık bu hac işini diğer aylara da yaymak zorundayız. Kimimiz Muharrem ayında, kimimiz Zilhiccede hac yapabilmeliyiz demeye kimsenin hakkı yoktur. Hac bellidir, hac ayları da bellidir. Bu yasa Hz. İbrahim (a.s) döneminde belirlenmiş, Rasulullah (a.s) döneminde de bu yasa aynen pratikte uygulanmıştır. İlk önce Hz. Ebu Bekir Efendimiz bunu pratikte göstermiş, sonra da Allah’ın Resulü veda haccında bizzat bunu pratikte göstermiştir. Bundan sonra artık hiç birimiz istediğimiz zaman hac yapabiliriz diyemeyiz kıyâmete kadar. Bundan sonra, bu ilândan sonra eğer tevbe ederseniz, bu küfür ve şirk programlarınızdan vazgeçip Müslüman olursanız, Rab-binizle daha önce gerçekleştirdiğiniz fıtrî anlaşmalarınıza riâyet eder, ahidlerinize sadık davranırsanız elbette bu sizin için daha hayırlı olacaktır. Çünkü Allah’a karşı hainlik yapan insanların, O’nun kullarına karşı dürüst davranmaları mümkün değildir. Allah’ın hukukuna riâyet etmeyen insanlardan, kulların hukukuna riâyeti beklenemez. Eğer Rabbinize verdiğiniz fıtrî ahidlerinize geri dönerseniz, kendinizden ve Rabbinizden uzaklaşmaktan vazgeçip kendinize gelirseniz, kendinizle barışık hale gelirseniz, akıllarınızı başlarınıza alıp vicdanlarınızın üzerine örttüğünüz şu küfür ve şirk örtülerini kaldırırsanız bu sizin hakkınızda daha hayırlı olacaktır. Ama yok yüz çevirecek olursanız kesinlikle bilesiniz ki sizler Allah’ı asla âciz bırakamazsınız. Kâfirleri, kendilerine yabancılaşanları, Allah’ı, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın tek İlâh ve kendilerinin de Onun kulu olma gerçeğini örtenleri, fıtratlarını örtbas edenleri elim bir azap ile müjdele. Elbette bu kitabın, bu peygamberin geliş gayesi olan, insanların, semavat ve arzın yaratılış sebebi olan Allah’ın tek İlâh ve tüm yaratıkların da kul olma gerçeğini alaya alan, bu gerçekle dalga geçen insanlara azaptan başka bir şey de müjdelenmeyecektir. Hayatı böyle anlamsız bir eğlenceye dönüştüren bu mantığa yapılabilecek en uygun şey de işte budur diyor Rabbimiz. Onlara kendi mantıklarıyla hitap edilerek böyle dayanılmaz bir azabın müjdesi veriliyor. Sevinsinler hainler böyle bir azapla. Allah ve Resulünün müşriklerle hiç bir ilgileri yoktur. Allah ve Resulü safında yer alan Müslümanların da müşriklerle her hangi bir dostluğu, bir anlaşmaları yoktur. Müslümanlar kesinlikle müşriklerden, onların hayat anlayışlarından, ekonomi anlayışlarından, siyasal yapılanmalarından, hukuklarından, kazanma harcama anlayışlarından, eğitim, evlenme, boşanma anlayışlarından, tüm anlayışlarından uzaklaşmak zorundadırlar. İşte Rabbimiz bu yasayı bildiriyordu Müslümanlara. Artık bu âyete göre Müslümanlar hangi dönemde, hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar acaba bu müşriklerle ilelebet birlikte nasıl yaşayabiliriz? Bunlarla birlikteliğimizi hangi atmosferde sağlayabilirizi düşünmekten ziyade, bunlardan tümüyle nasıl ayrılabilirizi, bunlara böyle bir ültimatomu nasıl verebilirizi düşünmek zorundadırlar. Bu âyetleri onlara nasıl ilân edebilirizi düşünmek zorundadırlar. Çünkü Rabbimiz kıyâmete kadar mü’minlerden bunu istemektedir.
4. “Yalnız, anlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız anlaşmaya sonuna kadar riâyet edin. Allah sakınanları sever.” Ancak o müşriklerin arasından kendileriyle anlaşma yapmış olduklarınız ve daha sonra da sizinle yapmış oldukları bu anlaşma-larını ihlâl etmemiş olan, sizin düşmanlarınızla da size karşı her hangi bir dayanışma içine girmemiş olan kimseler bunun dışındadır. Bunlar müstesnadırlar. Bunlar sizlerle yaptıkları anlaşmalarına ihanet etmeyenlerdir. Bunları diğerlerinden ayırıyor Rabbimiz ve bunlara verilen sözlerin bâkî olduğunu beyan ediyor. Onlarla insanî ilişkilerin, ahlâkî ilişkilerin devamını istiyor. Toptan süpürüp atmıyor onları. Onlara ahitleri doluncaya kadar dokunulmamasını emrediyor. Muhakkak ki Allah muttakileri, kendisiyle yol bulanları, istediği gibi olanları, emirleri istikâmetinde hareket edenleri sever buyuruyor. Muhakkak ki Allah kulluğun bilincinde olan, sorumluluklarının farkında olanları sever. Evet bir maslahat gereği onlardan anlaşma yapılanlar hainlik yapmadıkları sürece onlarla yapılan anlaşmalara sadık kalınacak. Çünkü Müslüman vefa gösteremeyeceği hiç bir ahdin altına imza atmayan kimsedir. Müslüman sözünün eri olan kimsedir. İşte Rabbimiz mü’minlerin böyle emin kimseler olmasını is-tiyor. Müslüman asla muhatabın kimliğini problem yaparak verdiği sö-ze ihanet edemez. Karşısındaki kim olursa olsun. İster Müslüman, is-ter Yahudi, ister Hıristiyan, isterse ateist olsun verdiği söze sadık kal-mak zorundadır. Ona karşı ahdini bozmaya hakkı da, yetkisi de yoktur. Evet, bir müslüman bu konuda, her konuda kâfirlerden farklıdır. Verdiği söz kendi aleyhine de olsa onu yiyemez. Ahdine vefalı davranır. Rabbimiz bizlerden bunu istiyor.
5. “Hürmetli aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayıp hapsedin; her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” Bu aylar ya Rabbimizin kitabında kan dökmeyi yasak kıldığı dört haram aydır, ya da yukarıda müşriklere tanınmış olan dört aylık bir dokunulmazlık süresidir. Ya da bunun her ikisi de birlikte ifade edilmiş olabilecektir. Yâni bu haram aylara denk geldiği için bu süre içinde onlara dokunmayın buyurulmaktadır. İşte bu süre sıyrılıp çıktığı zaman artık o müşrikleri yakaladığınız yerde öldürün. Onları tutun, hapsedin, kuşatın onları. Her gözetim noktasında gözetleyin onları. Takibe alın onları. Bu onlar için bir cezalandırmadır. Ama bu cezalandırma anladığımız kadarıyla küfrün ve şirkin bir cezalandırılması değil ihanetin cezalandırılmasıdır. Sözleşmelerine karşı giriştikleri ihanetlerinin, hainliklerinin cezalandırılmasıdır. İnsanlar arası var olan, var olması gereken hukukun ihlâl edilmesinin cezalandırılmasıdır. Ey Müslümanlar, işte böyle insanlar arası ilişkilerinde hainlik edenleri gözetleyin, takibe alın, kuşatın ve yakaladığınız yerde onları öldürün. İster Harem bölgesinde, isterse başka bir mekânda nerede bulursanız bitirin onları. Serbest dolaşmalarını engelleyin. Böylece Müslüman olup kurtulmaktan başka çareleri kalmasın onların. Yâni öyle bir kuşatın ki onları Müslüman olmaktan başka çıkış yollarının kalmadığını anlayıp Müslüman olsunlar. Eğer tevbe ederler, salât’ı ikâme ederler, zekatı da verirlerse, Allah’la ve kendileriyle barışırlar, fıtratlarıyla barışırlar ve bunun gereği olarak bireysel ve toplumsal kulluklarını sadece Allah’a yaparlarsa, mallarında ve bedenlerinde Allah’ın söz sahipliğini kabul ederler, Allah için bir hayat yaşamaya yönelirlerse onları salıverin, yollarını açıverin. Evet kitabımızın başka âyetlerinden ve Rasulullah efendimizin hadislerinden öğreniyoruz ki namaz ve zekat emrine isyan insanların öldürülme sebebidir. Allah’ın insanın bedeninde ve malında söz sahipliği anlamına gelen, ya da insanın bireysel ve toplumsal hayatına Allah’ın karışmasını kabul anlamına gelen namazı ve zekatı reddeden bir kimse öldürülür. Bu konuda hiç bir ihtilâf yoktur. Ancak namaz ve zekatın farziyetini kabul etmekle beraber yerine getirmeyen kimseler hakkında ihtilâf vardır. Bazı âlimler âyetin baş tarafını ölçü alarak böyle kimseler had-den öldürülür derken, bazıları da âyetin sonraki bölümünü temel kabul ederek hapsedilir ve bu farizaları ifa edecekleri ana kadar hapisten çıkarılmaz demişlerdir. Zekatı vermeyenler üzerine Hz. Ebu Bekir efendimizin ordu gönderdiğini biliyoruz. Kim demiş efendim namaz da, zekat da insanın Allah’la kendi arasında bir ilişkiymiş? Kim demiş buna insanlar karışmazmış? Kim demiş kimse insanlara namaz kılmalısın, zekat vermelisin diyemezmiş? Kim demiş dinde zorlama yok muş? İşte âyet son derece açık ve net bir şekilde bunun böyle olmadığını ortaya koyuyor. Böyleleri Müslüman olduklarını da iddia etseler evlerimize girmelerine, kızlarımızla evlenmelerine, iş yerlerimizde çalışmalarına yol verilmeyecek. Yol vermeyin ki Allah’ın istediği şekilde Müslümanca bir hayata dönmekten başka çareleri kalmasın. Evet eğer onlar namaz kılarak Allah’la diyaloga geçerler, Allah’tan mesaj alırlar ve hayatlarını bu mesaja bina ederlerse, Allah’tan aldıkları bu mesajı toplumla paylaşırlar, yâni Allah ve kullarıyla ilişkilerini Allah’ın istediği şekilde düzeltirlerse dokunmayın onlara. Çünkü Allah Gafur ve Rahîmdir. Unutmayın ki Allah kullarını çok bağışla-yandır. Sizler de böylelerine karşı Rabbinizin ahlâkıyla ahlâklanın. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir. (Enfâl 61) Eğer o Kâfirler sizinle yaptıkları anlaşmalarını bozduktan sonra, size hainlik ettikten sonra sizden korkarak tekrar sizinle bir anlaşmaya yönelirlerse sen de barıştan yana ol ve bu konuda Allah’a güven. Muhakkak ki Allah işiten ve bilendir. Zira savaş değil, barış esastır. Evet Rabbimizin yasalarında onlarda gerçekten barışa bir meyil görülmüşse bu mutlaka değerlendirilecektir. Ama onlar gerçekten barış taraftarı değil de yine bir başka hainlik düşünüyorlarsa bu güzel bir şekilde araştırılıp karar verilecektir. Evet Müslümanların diğer insanlarla, diğer toplumlarla ilişkileri Allah’a güven esasına dayanır. Allah her konuda Müslümanlara yetecektir. En olumsuz şartlar içinde bile tüm hainliklere rağmen Rab-bimiz mü’minleri yardımıyla destekleyecek ve zafere ulaştıracaktır. İşte bu konuda da temel yasa budur. O halde bize düşen her şart al-tında Allah yasalarına sahip çıkmaktır. Gerisi Allah’a aittir.
6. “Ey Muhammed! Müşriklerden biri sana sığınırsa, onu güvene al; ta ki Allah'ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur.” Eğer müşriklerden birisi senden aman diler, sığınma talep ederse onu güvene al. Ona karşı sığınak ve barınak ol. Ona aman ver. Ta ki o Allah’ın sözünü dinlesin. Allah’ın kelâmını ve dinini öğrensin. Evet onlardan birisi sana sığınırsa sen de ona karşı kanat ger, ta ki Allah’ın kelâmına kulak verip öğreninceye kadar. Ya da bakarsın ki o Allah’ın kelâmına kulak verecek ve onu kabul edecektir. Evet aman dileyen bir müşriki hemen öldürmek yok. Allah’ın dinini dinleyip öğreninceye kadar ona aman vermek zorundayız. Çünkü Allah’ın yasasında aslolan insanları öldürmek değil, diriltmektir. Aslolan insanları kaybetmek değil, kazanmaktır. İslâm’ın cihadının hedefi de zaten budur. İslâm’ın savaşının hedefi İslâm’la insan arasındaki engellerin kaldırılmasıdır. Fitnenin yok edilmesidir. İnsanların hür iradeleriyle Allah’la, Allah’ın diniyle karşı karşıya getirilmesidir. İşte bu âyet de bunu anlatıyor. Yâni biz zorla insanları Müslüman etmekle değil, insanların önündeki engelleri kaldırıp onların hür iradeleriyle İslâm’la tanışmalarına imkân hazırlamakla mükellefiz. Allah’ın dinini tanıyabilecek kadar bir imkân, bir süre tanınacak. İslâm açık bir şekilde kendisine tebliğ edilecek ve sonunda o kimse kendisini güvende hissedebileceği bir yere ulaştırılacaktır. Yâni aman dileyen, sığınma talebinde bulunup da kendisine arz edilen Allah’ın dinini kabul etmeyen kimseyi sonunda malına da, canına da her hangi bir zarar gelmeden onu ülkesine ulaştır diyor Rabbimiz. Sen onlara karşı böyle davran, çünkü onlar gerçeği bilmeyen bir topluluktur. Allah’tan, Allah’ın dininden, Allah’ın kendilerinden istediği kulluktan gafil insanlardır onlar. Din konusunda sıhhatli bir bilgileri olmadığı için şirki, küfrü din zannetmiş insanlardır onlar. Allah’ın dini konusunda belki sadece resmî ideolojinin din budur diye kendilerine sunduğu sapıklıkları din diye tanımış insanlar olabilirler. Ya da dinin temel kaynakları kitap ve sünnetten habersiz çevrelerinde bir takım din bilmez cahillerin kendilerine sunduğu bâtılları, hurafeleri din zannedip dinlemiş insanlar olabilirler. Öyleyse ey Müslümanlar, onları böyle acınacak kimseler olarak bilin ve sizin dininizi, sizin hayatınızı yakından tanımak isteyenlere bu imkânı hazırlayın diyor Rabbimiz. Allah’ın kelâmını işitmemiş insanlara karşı peşin fikirli olmayın. Hemen onları tekfir edip öldürmeden yana bir tavrın içine girmeyin.
7. “Mescid-i Haram'ın yanında andlaştıklarınızın dışında, müşriklerin Allah katında ve peygamberleri önünde nasıl bir anlaşmaları olabilir. Size doğru davrandıkça siz de onlara doğru davranın. Allah, sözleşmelerini bozmaktan sakınanları sever.” Müşriklerin, Allah’a ortak koşanların, Allah’ın yetkilerini Ondan alıp başkalarına verenlerin Allah ve Resulüyle nasıl bir ahidleri olabilir ki? Böyleleri Allah ve Resulüyle nasıl bir anlaşma içinde olabilirler ki? Veya onların kendilerini, canlarını ve mallarını Rasulullah ve Müslümanların elinden kurtaracak nasıl bir ahidleri olabilir? Şirki tüm unsurlarıyla reddeden bir Allah’ın, yeryüzünde şirkin kökünü kazımak üzere, şirk dinleri üzerine kendi dinini egemen kılmak üzere kitap ve peygamber gönderen bir Allah’ın bu adamlarla nasıl bir anlaşması olabilir? Allah bizim hayatımıza karışmaz. Allah bizim hukukumuza, bizim kılık kıyafetimize, bizim sosyal, siyasal ve ekonomik hayatımıza karışamaz. Allah bize yetki vermiştir. Bizim hayatımızı onaylamıştır. Biz bu dünyada dilediğimiz gibi bir hayat yaşarız diyen kimselerin Allah katında nasıl bir değeri olabilir? Eğer onların şirklerine Allah izin vermişse, onların bu bozuk düzen hayatlarını Allah onaylamışsa şimdi nasıl olur da yasaklar Allah bunu? Nasıl olur da sonradan bir peygamber göndererek onları kendi egemenliğine çağırır? Olacak şey midir bu? Hayır hayır onların Allah katında dayanacakları bir dayanak, sığınacakları bir sığınak yoktur. Şirklerine hiç bir makul mâzeretleri, delilleri yoktur onların. Adamlar Allah’a Onun istediği şekilde inanmadıkları halde iman iddiasında bulunuyorlardı. Allah’ın yetkilerini parçalayıp hayatlarında egemen kıldıkları putlarına, egemen güçlerine verdikleri halde biz Allah’ı seviyoruz diyorlardı. Biz Allah’ın Beyti’nin bekçileri ve koruyucularıyız. Biz Allah’ın istediği hayatı yaşıyoruz diyorlardı. Allah’tan bu konuda bir ahid, bir garanti almışlar gibi hayatlarını, inanışlarını Allah’a onaylatmaya çalışıyorlardı. Veya Allah bundan razı olmak zorundadır diyerek hâşâ O’na yol göstermeye, akıl vermeye çalışıyorlardı. Halbuki Rabbimiz onlara her hangi bir ahitte bulunmamıştı. Bizim savaşımız Allah’la değil, Mu-hammed iledir diyorlardı. İşte Rabbimiz burada elçisine yapılan düşmanlığın bizzat onu görevlendiren kendisine yapıldığını, elçisini inkârın kendisini inkâr olduğunu vurgulamak üzere böyle buyuruyor. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar artık sizlerin müşriklerle anlaşma yapmanız için bir gerekçe kalmamıştır. Onlarla tüm ilişkileriniz bitmiştir. Ama sizin Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaşma ya-pmış olduklarınız bunun dışındadır buyuruluyor. Bunlar Hudeybiye’de Müslümanlarla anlaşma yapanlardır. Evet onlar içinden sözleşmelerine sadık davrananlar bunun dışındadır. Size karşı anlaşmalarını boz-mayanlara karşı sizler de bozmadan yana olmayın. Onlar size sa-dık davrandıkları müddetçe siz de sadık olun. Çünkü yapılan anlaşmalara sadık davranmak takvanın gereğidir. Unutmayın ki Allah muttakileri sever. Allah sever deyince sahâbe-i kirâm efendilerimiz için bütün akan sular duruyordu. Allah sevgisine ulaşmak, ya da Allah sevgisini kaybetmemek için onların yapamayacakları bir şey yoktu.
8. “Nasıl olabilir ki, size üstün gelselerdi ne bir yakınlık, ne de bir ahid gözetirlerdi. Kalpleriyle istemezlerken sizi ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar; çokları fâsıktırlar.” Nasıl olabilir ki? Düşmanlarınızın size galip gelmeleri halinde size karşı ne bir yakınlık, ne bağlayıcı bir yükümlülük, ne anlaşma-dan dolayı bir sorumluluk yüklenmemişken bundan başka nasıl olabilirdi ki? Evet onlar size karşı galip gelip egemen olsalardı ne akraba-lık hukukuna riâyet ederler, ne de size karşı verdikleri sözlerine riâyet ederlerdi. Onlar sadece sizin karşınızda zayıf ve mağlup bir konum-da oldukları sürece sizlerle anlaşma yaparlar. Sizin karşınızda güçlü bir konuma geldikleri anda sizin kökünüzü kazımaktan başka bir şey düşünmezler. Eğer siz onlara galip gelirseniz kalpleriyle istemedikleri güzel sözlerle sizi hoşnut etmeye çalışırlar. Kalplerinin gizlediklerinin aksine ağızlarıyla sizi memnun etmeye çalışırlar. Yâni sizler böyle hiç bir sorumluluk taşımayan, sözleri olmayan, sözlerinde durmayan kimselerle başka türlü nasıl ilişki içine girebileceksiniz de? Böyle insanlarla insanca ilişkilere girmenin ahlâkî bir zemini yoktur. Palazlandıkları andan itibaren tüm ahidlerini, tüm sözlerini, tüm andlaşmalarını yiyen bu adamlarla başka türlü ilişki mümkün değildir. Ahlâk diye bir şey yok adamlarda. Onların çoğu yoldan çıkmış fâsık kimselerdir. Allah’ın fıtratlarına koyduğu insanî ve ahlâkî melekeleri kaybederek adamlıktan çıkmış kimselerdir onlar. Evet insanları insan yapan, insanları sözlerinde durmaya götüren, ahidlerine sadık davranmaya mecbur eden şey; imandır, âhiret endişesidir. Cennet ümidi ve cehennem korkusudur. Bütün bunlara inanmayan bir Kâfirden böyle bir sadâkat beklenir mi? Bir gün yaptıklarından dolayı hesaba çekileceğine inanmayan insandan ahde vefa beklenir mi? Peki bu adamların böyle küfür ve şirk içinde bir hayattan yana olmalarının, ahde vefa etmemelerinin, sözlerinde durmamalarının sebebi neymiş? Niye böyle bir hayattan yanalarmış bunlar?
9. “Allah'ın âyetlerini az bir değere değiştirip, O'nun yolundan alıkoydular. Onların işledikleri gerçekten ne kötüdür!” Onlar Allah’ın âyetlerini az bir menfaat karşılığında değiştiler. Bu azıcık menfaatleri sebebiyle de Onun yoluna engel oldular. Burada onların tercihleri gündeme getiriliyor. Onlar değerli olanı değersiz olana, kalıcı olanı geçici olana, pahalı olanı ucuz olana, bâkî olanı fânî olana tercih ettiler. Dünyanın azıcık menfaatlerini âhiretin sonsuz menfaatlerine tercih ettiler. Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini az bir değere sattılar. Allah’ın kitabına karşılık çok az bir değer aldılar. İmanla, hidâyetle dünya ikballerini tarttılar da dünya ağır geldi onlar için. Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını, Allah’ın elçisini bıraktılar da hevâ ve heveslerine tâbi oldular. Böyle bir tercihin karşılığında tüm dünyayı almış olsalar bile az değil midir? Tüm dünya kendilerine verilmiş olsa bile âhiretin sonsuzluğu yanında ne ifade eder? Yok pahasına Allah’ın âyetlerini sattılar. İtibarlarının sarsılmaması pahasına Allah’ın dinini sattılar. Hurafelere sattılar Allah’ın dinini. Bidatlere sattılar. Sosyal statülerine sattılar. Makamlarına, koltuklarına sattılar. Dükkanlarına, diplomalarına, doktoralarına sattılar. Kendileri böylece Allah’ın yolundan ayrılıp uzaklaştıkları gibi, çevrelerindeki insanları da Allah yolundan uzaklaştırdılar. Allah’ın âyetlerini yamulttular. Allah’ın kitabıyla, Allah’ın diniyle insanların ara-sına girdiler. Dinle insanlar arasına engeller koydular ve kendileri saptıkları gibi insanları da saptırdılar. Şu anda da insanları Allah’ın kitabından engelleyenlere de, insanların engellemesi sebebiyle kitaptan uzak kalanlara da Rabbim izan versin, basiret versin ve bu işten uzaklaştırsın. Çünkü ne adına olursa olsun, karşılığında ne alırlarsa alsınlar Kur’an’ı satıp yerine başka şeyleri alanlar ebedîyen kaybetmişlerdir. Ne kötü bir şey yapmışlardır onlar? Kendileri Allah’ın dinini sattıkları gibi, başkalarını da Allah’ın dininden engelleyenler ne kötü bir iş yapmışlardır? Hudeybiye’de aldıkları kararlarla Mekke’de iman etmiş veya iman etmeyi düşünen insanlara bunu yasaklamakla, iman edenleri Medine’ye göndermemekle ne kötü bir iş yaptılar? İnsanların Allah’ın âyetlerini ve Rasulullah’ı dinlemekten alıkoyan Mekke müşrikleri ne kötü bir iş yaptılar? Bugün Kur’an’ın okunmasını, kitabın ve dinin öğ-renimini yasaklayanlar, insanlara resmî bir din sunarak Allah’ın dininden uzaklaştıranlar ne kötü bir iş yapıyorlar? Müslümanlara inançlarının gereği olarak giydikleri kılık kıyafetlerini soyduranlar ne kötü bir iş yapıyorlar?
10. “Onlar hiç bir mü'minin yakınlık veya ahdini gözetmezler. İşte aşırı gidenler bunlardır.” Onlar bir mü’min için ne bir yakınlık, ne bir akrabalık, ne de bir ahit gözetirler. İman eden bir insana karşı zerre kadar bir sorumluluk duymuyorlar diyor Rabbimiz. İman etmiş bir insanın onların gözünde zerre kadar bir değeri yoktur. Ellerine fırsat geçtiği takdirde, güçleri yettiği zaman bir mü’mini öldürme konusunda ne bir sorumluluk duyarlar, ne bir ahit tanırlar, ne de bir anlaşma gözetirler. Mü’minlere karşı yapamayacakları kötülük ve zulüm yoktur onların. İnsanlar arası ilişkilerde zerre kadar bir güvenleri yoktur. İşte onlar haddi aşanların, hûdudu tecavüz edenlerin taa kendileridir. Hiç bir kayıt, hiç bir sorumluluk tanımayan insanlardır onlar. Onları durdurabilecek hiç bir kutsal değer de yoktur.
11. “Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, sizin din kardeşiniz olurlar. Bilen kimseler için âyetlerimizi uzun uzadıya açıklıyoruz.” Eğer böyleleri tevbe eder, kendini düzeltir, Allah’la ve kendisiyle barışık hale gelir, namazı ayağa kaldırır, namazla hayatını özdeşleştirir, namazı ve namazla aldığı Allah mesajını hayatına egemen kılar ve zekatını da verirse. Allah’a imanının gereği olarak arınıp yücelmek için zekat gibi bir bedel ödemeye yönelirse o zaman onlar sizin dinde kardeşiniz olurlar. Evet onlar namazı ikâme ederek Allah’la ilişkilerini, zekatla da insanlarla ilişkilerini Allah’ın istediği gibi düzenleme yoluna girerlerse onlar sizin din kardeşleriniz olurlar. Tevbe dönüş demektir. Tevbe kişinin Allah’la ilişkilerini gözden geçirip Onun istediğine yönelmek demektir. Ama sadece ben tevbe ettim, ben döndüm demekle olmaz bu iş. Bu dönüşünü bizzat bireysel ve toplumsal hayatında göstermesi gerekir. Dönüşündeki samimiyetini ortaya koymak üzere namazı ikâme ederek bireysel ha-yatında, zekatı da vererek toplumsal hayatında sadece Allah’a kul olduğunu, sadece Onu dinlediğini ortaya koyacak. Malını ve canını Allah yolunda kullanacak, Allah’ın emrine teslim edecek. Allah’ın belirlediği yasalar istikâmetinde bir ömür tüketecek. İşte o zaman onlar sizin din kardeşiniz olurlar. Yâni sadece canlarını ve mallarını emin kılmakla kalmayıp sizin kardeşliğiniz şerefine de erişirler. Dinde sizin lehinize ne varsa onların lehlerine de o vardır. Sevinçte, kıvançta, tasada sizinle beraber olur onlar. Daha önceden babalarınızı, kardeşlerinizi öldürmüş bile olsalar onların din kardeşleriniz olduğunu unutmayın. Öyleyse Allah’la ve insanlarla ilişkilerini Allah’ın istediği şekilde düzenlemeyenler, küfür ve şirkten dönüş yapıp malları ve canları konusunda Allah’ı söz sahibi bilmeyenler bizim kardeşlerimiz değillerdir. Onların dinleri ayrı olduğu için bizimle kardeşlik bağları da yoktur. İşte Biz âyetlerimizi onları dinleyen, onlara kulak veren, onların değerini bilen, onlara iman eden ve onlar istikâmetinde bir hayat yaşayacak olanlar için böyle tüm boyutlarıyla ele alıp açıklıyoruz.
12. “Eğer anlaşmalarından sonra, yeminlerini bozarlar, dininize dil uzatırlarsa, inkârda önde gidenlerle savaşın, Çünkü onların yeminleri sayılmaz, belki vazgeçerler.” Eğer onlar sizlerle anlaşma yaptıktan sonra yeminlerini, anlaşma şartlarını bozarlar ve sizin dininize, sizin inanç sisteminize karşı dil uzatırlar, hakarete yeltenirlerse, dininize buğz ederlerse o zaman sizler de küfrün öncüleriyle, küfür imamlarıyla savaşın. Çünkü böyle anlaşmalarına ihanet edenler ve sizin dinlerinize düşman kesilenler küfrün öncülüğünü yapan kimselerdir ve sizler de onlarla savaşmak zorundasınız. İşte böyle küfür liderleri, küfür önderleri ile savaşın ki onlar yeminleri olmayan kimseler oldukları için belki bu tavırlarından vazgeçerler. Evet demek ki böyle yeminleri olmayan, sözleri olmayan, sözlerinde durmasını bilmeyen insanları bu tür tavırlarından vazgeçirmenin tek yolu onların boyunlarını kırmaktan geçiyormuş. Onların boyunlarını, güçlerini, ellerini kırın ki kötülük yapamasınlar. Evet Allah’ın dinine savaş açan, Allah’ın dinine küfreden herkes küfrün lideridir, küfrün başıdır, beynidir. Öyleyse Müslümanlar önce küfrün beyniyle, küfrün idare merkeziyle savaşacaklardır. Onları takip eden çömezlerine daha sonra sıra gelecektir. Eğer Allah’ın diniyle insanlar arasına giren bu engeller ortadan kaldırılırsa dinin önü açılacaktır diyor Rab-bimiz. Böylece Allah Kâfirlerin baskılarını, zulümlerini giderecek, onların tekebbürlerini, istikbarlarını kıracak ve Müslümanları onların zu-lümlerinden koruyacaktır. Onların ele başlarıyla savaşırsanız, onların boyunlarını kırarsanız belki bu tipler cesaretleri kırılır da hainliklerine bir son verirler. Belki dine saldırma şeklinde Allah’a, andlaşmalara riâyet etmeme şeklinde de insanlara karşı işledikleri ihanet eylemlerini sona erdirirler. İşte şu anda meydanlarda kahrolsun şeriat teraneleriyle ürenler, basınlarıyla, yayınlarıyla, televizyonlarıyla, tiyatrolarıyla, sinemalarıyla, eğitim kurumlarıyla Allah’ın dinine küfredenleri görüyoruz. Müslümanlar bunlarla savaşmak zorundadırlar. Savaşmalı ki bu hainlerin cesaretleri kırılsın da Allah’ın dinine küfretmekten vazgeçsinler. Karşılarında savaşacak Müslüman göremeyince daha çok cesaretleniyorlar ve şirretliklerini artırıyorlar alçaklar. Haydi bunlarla savaşı göze alamıyor Müslümanlar da, Allah aşkına bunların gazetelerini de mi protesto edemiyorlar? Yayın organlarını da mı proteste edemiyorlar? Onların ürünlerini sahiplenerek destek olanlar hâlâ Müslüman kalabildiklerini mi zannediyorlar? Allah’ın âyetlerini böyle az bir değere satanlar hâlâ Müslüman olduklarını zannediyorlarsa vallahi aldanıyorlar. Gerçekten onların kalplerinde yemin edebilecek, gönüllerinde saygı duyulacak hiç bir kutsal değer yoktur. Ne söz vermişlerse, ne ahdetmişlerse hepsi dillerindedir onların. Yemine, ahde vefaya inanmayanlardan, yemine riâyet de beklenemez. Böyleleriyle hiç bir anlaşma yapılamaz. Bunların hiç bir sözlerine güvenilemez. Bunlar sadece savaştan, kaba kuvvetten anlarlar. Sadece boyunları vurulmalı ki bu küfür ele başlarının o zaman yaptıklarına bir son versinler. Ele başları gebertilince çömezleri dağılsın, onları takip edenler de onların yaptıklarını yapamaz hale gelsin diyor Rabbimiz.
13. “Yeminlerini bozan, peygamberi sürgüne göndermeye azmeden bir toplumla savaşmanız gerekmez mi ki, önce onlar başlamışlardır? Onlardan korkar mısınız? Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır.” Hâlâ yeminlerini bozan, ahidlerinden dönen ve peygamberi sürgüne göndermeye azmeden, saldırıda önce davranan, saldırıda öncelik hakkını size bırakmayan bir güruhla savaşı göze alamayacak mısınız? Böyleleriyle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Evet yeminlerini bozan, size karşı savaşın kıvılcımlarını ilk defa kendileri başlattıkları için zâlim olan, size hayat hakkı tanımayan, Allah’ın kendileri için bir şeref, bir rahmet kapısı olarak açtığı bir peygamberi -o peygamber onların arasındayken Allah’ın kendilerine azap edici olmadığını beyan etmiştir- vatanından çıkarıp sürgüne göndermek isteyen bu insanlarla savaşmaktan korkuyor musunuz? Savaşamayacak mısınız bu Kâfirlerle. Eğer gerçek mü’min iseniz, Allah’a imanda ısrarlıysanız bilesiniz ki gerçekten Allah kendisinden korkulmaya daha lâyıktır. Yâni eğer korkunuz korkulanın büyüklüğünden dolayıysa unutmayın ki Allah daha büyük olandır. Daha güçlü olan Allah’tır. Allah sizi koruduğu müddetçe, Allah izin vermedikçe o Kâfirlerin size karşı yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Onlardan korkup savaşı terk edeceğinize Allah’tan korkup savaşa yürüyün. Değilse Allah’ın isteklerinden kaçtığınız zaman başınıza gelecekleri siz düşünün diyor Rabbimiz. İnandığınız Allah uğrunda savaşmaya değmez mi? İnandığınız Peygamber uğrunda savaşmaya değmez mi? Dininiz uğrunda savaşmaya değmez mi? Allah’la savaşan, peygamberle ve Müslümanlarla savaşan Kâfirler savaşı çoktan hak etmiştir. Allah’ın diniyle insanlar arasına girenler, insanların Rab’lerine kulluğunu engelleyenler, din eğitimini yasaklayanlar, Allah’ın dinini saklayarak insanlara işte din budur diye resmî dinler sunanlar, İslâm’a ve Müslümanlara hayat hakkı tanımayanlar savaşı çoktan hak etmiştir. Allah’ın elçisini ve onun yolunun yolcularını sürgüne mahkum edenler, susturmaya çalışanlar savaşı çoktan hak etmişlerdir. Onlarla savaşı göze alamadığınız takdirde, başınıza gelecek belâları bekleyin diyecek Rabbimiz.
14,15. “Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları azaplandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de mü'min-lerin gönüllerini ferahlandırsın, kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah Bilendir, Hakîmdir.” Onlarla kıyasıya savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap edip, onları rezil rüsva etsin. Onlarla savaşın ki Allah onları sizin ellerinizle cezalandırsın. İşte Allah’ın dünyadaki azabının mânâsı budur. Allah’ın azabından dünyada anlaşılması gereken budur. Allah dünyada birilerine birilerinin eliyle böyle azap eder. Terör, anarşi, savaşlar, harpler, darplar, kıtaller ve doğal afetlerle Allah azap eder dünyada kullarına. Bütün bunlar Allah’tan bağımsız değerlendirilemez. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasasıdır. Evet Allah’ın bu dünyada onlara sizin ellerinizle, sizin sebebinizle azap edip, onları rezil rüsva etmesi için sizler onlarla savaşın. Ve bir de onlara, o kâfirlere karşı size yardım edip, sizi destekleyip inananların kalplerine ferahlık vermesi için savaşın. Böylece insanlardan kâfirlere azap etsin, mü’minlerin kalplerine de yardımıyla, desteğiyle şifa versin. Yâni mü’minlerin kalplerindeki öfkeyi dindirsin ve böylece hak açığa çıksın, hak yerini bulsun, mü’minler bunu açıkça görsünler de gönüllerindeki öfke dinsin. Hani şu anda Allah’la, Allah’ın diniyle, mü’minlerle savaşanları gördükçe bizler de kahroluyoruz ya. Allah onları kahretsin diye beddualar ediyoruz. Rabbimiz diyor ki burada, ey Müslümanlar bu işi sadece duayla bırakmayın. Savaşın onlarla da Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin. Ve böylece de kalplerinizdeki öfkelerinize şifa versin. Zira Allah her şeyi bir yasaya bağlamıştır. Sebepsiz bir şey yarat-mıyor Rabbimiz. Sizler Allah’ın kılıçları olmak zorundasınız. Sizler Allah’ın kahırları olmak zorundasınız. Allah adına savaşmak zorundasınız. Böylece ezilmişlikten, horlanmışlıktan kurtulursunuz. Allah’ın yardımıyla izzet ve şerefe ulaşmış olursunuz. Göğüsleriniz genişlemiş, şifa bulmuş olacaktır buyuruyor. Mâzeretsiz şikâyetlerden de kurtulmuş olacaksınız. Unutmayın ki bir toplum içinde olanları değiştirmedikçe Allah onları asla değiştirmeyecektir buyuruyor.
14,15. “Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları azaplandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de mü'min-lerin gönüllerini ferahlandırsın, kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah Bilendir, Hakîmdir.” Onlarla kıyasıya savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap edip, onları rezil rüsva etsin. Onlarla savaşın ki Allah onları sizin ellerinizle cezalandırsın. İşte Allah’ın dünyadaki azabının mânâsı budur. Allah’ın azabından dünyada anlaşılması gereken budur. Allah dünyada birilerine birilerinin eliyle böyle azap eder. Terör, anarşi, savaşlar, harpler, darplar, kıtaller ve doğal afetlerle Allah azap eder dünyada kullarına. Bütün bunlar Allah’tan bağımsız değerlendirilemez. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasasıdır. Evet Allah’ın bu dünyada onlara sizin ellerinizle, sizin sebebinizle azap edip, onları rezil rüsva etmesi için sizler onlarla savaşın. Ve bir de onlara, o kâfirlere karşı size yardım edip, sizi destekleyip inananların kalplerine ferahlık vermesi için savaşın. Böylece insanlardan kâfirlere azap etsin, mü’minlerin kalplerine de yardımıyla, desteğiyle şifa versin. Yâni mü’minlerin kalplerindeki öfkeyi dindirsin ve böylece hak açığa çıksın, hak yerini bulsun, mü’minler bunu açıkça görsünler de gönüllerindeki öfke dinsin. Hani şu anda Allah’la, Allah’ın diniyle, mü’minlerle savaşanları gördükçe bizler de kahroluyoruz ya. Allah onları kahretsin diye beddualar ediyoruz. Rabbimiz diyor ki burada, ey Müslümanlar bu işi sadece duayla bırakmayın. Savaşın onlarla da Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin. Ve böylece de kalplerinizdeki öfkelerinize şifa versin. Zira Allah her şeyi bir yasaya bağlamıştır. Sebepsiz bir şey yarat-mıyor Rabbimiz. Sizler Allah’ın kılıçları olmak zorundasınız. Sizler Allah’ın kahırları olmak zorundasınız. Allah adına savaşmak zorundasınız. Böylece ezilmişlikten, horlanmışlıktan kurtulursunuz. Allah’ın yardımıyla izzet ve şerefe ulaşmış olursunuz. Göğüsleriniz genişlemiş, şifa bulmuş olacaktır buyuruyor. Mâzeretsiz şikâyetlerden de kurtulmuş olacaksınız. Unutmayın ki bir toplum içinde olanları değiştirmedikçe Allah onları asla değiştirmeyecektir buyuruyor.
16. “Allah, içinizden cihad edenleri; Allah'tan, peygamberinden ve inananlardan başka sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah işlediklerinizden haberdardır.” Yoksa sizler, içinizden Allah’ın istediği bir hayatı gerçekleştirme konusunda tüm gücüyle cehd-ü gayret gösteren, Allah’ın iradesinin, Allah’ın dininin egemenliği adına cihad eden, Allah’tan, peygamberinden ve mü’minlerden başkasını sırdaş, dost edinmeyen kimseleri seçip açığa çıkarmadan kendi halinize terk edileceğinizi mi zannediyorsunuz? Öyle mi hesap ediyorsunuz ki Allah sizi bu konularda bir denenmeye, bir imtihana tâbi tutmayacak? Sizi bir takım imtihan potalarından geçirmeden öyle başıboş bırakıvereceğini mi zannediyorsunuz? Unutmayın ki Allah sizin yaptıklarınızın tümünden haberdardır. Unutmayın ki tüm hayat bir imtihan salonudur ve sizler de hayatın her bir saniyesinde denenmektesiniz. Rabbimizin bu âyetinin beyanıyla denenme konuları bunlardır. Allah yolunda cihad , Allah’tan, O’nun Resulü ve mü’minlerden başkalarını dost ve sırdaş edinmemek. Her iddia bir ispat ister. Allah’a iman eden kişi Allah yolunda malını ve canını fedâya hazır olan kişidir. Allah’a inandım iddiasında bulunan kişi Allah’tan, elçisinden ve mü’-minlerden başkasını asla dost bilmeyecektir. Allah dostlarını dost bilecek, düşmanlarını da düşman bilecektir. Allah kimin ne olduğunu zaten bilmektedir, ama bunun açığa çıkarılıp insanlar tarafından da bilinmesini istiyor. Ve herkesin elinde belgesinin olmasını istiyor. Kim-senin bir itiraz hakkının kalmamasını istiyor. Bu dünyada kim hangi iddiada bulunmuşsa Rabbimiz onu gerçekleştirebileceği imkânlar veriyor ve deniyor onu. Ciddi mi inanmış? yoksa yalancı mı? bunu açığa çıkarıyor. İşte bu âyetten bunu anlıyoruz.
17. “Puta tapanların kendilerinin inkârcı olduklarını itiraf edip dururken Allah'ın mescidlerini onarmaları gerekmez. Onların işledikleri boşa gitmiştir, cehennemde temelli kalacaklardır.” Müşriklerin üzerine düşmez. Allah’a ortak koşanlar küfürlerine, şirklerine, kendi bozuk düzen hayatlarına bizzat kendileri şahit olup dururlarken Allah’ın mescidlerini imar etmek, onarmak onlara düş-mez. Onlara lazım değildir bu iş. Mekke müşrikleri Mekke’nin, Kâbe-nin kendilerine ait olduğunu, onun imarıyla, yönetimiyle kendilerinin yetkili olduklarını iddia ediyorlardı da Rabbimiz böyle buyurdu. Peki mescidleri imar deyince ne anlayacağız? İmar, umre ay-nı kökten gelir. Sürekli dönüp dolaşıp mescidi ziyaret etmek. Mescid merkezli bir hayat yaşamak demektir. Allah’ın mescitlerini ziyaret et-mek, Allah’ın mescidlerine sahip çıkmakla övünmeye çalışıyorlardı müşrikler. İşte Rabbimiz diyor ki şirkinize bizzat kendiniz şahitken, Al-lah’ın mescidini putlarla doldurup onlar egemenliğinde bir hayattan yanayken o mescidleri imar size gerekmez. Bu size düşmez. Sizin böyle bir yetkiniz yoktur. İmar bir de onarmak, tamir etmek, ayağa kaldırıp fonksiyonlarını icra edecek hale getirmek anlamına da gelir. Mescidleri imar orada sadece Allah egemenliğini gerçekleştirmek, sadece Allah’ın adının anılmasını, sadece Allah’ın hamd edilmesini gerçekleştirmektir. Şimdi buna göre o mescidlerde Allah egemenliği yerine putların egemenliğini tercih eden, o mescidlerde Allah kullarının Allah’a kulluğuna engel olan, o mescidlerde insanların özgür bir şekilde Rabbim Allah demelerine izin vermeyen, namaz kılmalarına, Allah’ı secde etmele-rine müsaade etmeyen bu müşriklerin o mescidlerle ne ilgileri olabilir ki? Öyle değil mi? O mescidlerde Allah’tan başka herkesin adının yüceltilmesine izin verdikleri halde Allah’ın adının yüceltilmesine izin vermeyen, Allah’a hayat hakkı tanımayan bu müşriklerin bu işle ne ilgileri olabilir ki? Namaz kılmak için mü’minleri o mescide sokmayan kimselerin o mescidin imarıyla ne ilgileri olabilir ki? Mescidlerde Allah’ın âyetlerinin açıkça duyurulmasına izin vermeyen, ancak kendilerinin izin verdikleri kadar duyurulmasına müsaade edenlerin bu mescidlerle ne ilgileri olabilir ki? Mescidleri aslî fonksiyonlarının dışına çıkaran, orada sadece kendi kanunlarını, kendi talimatlarını yüceltmeye çalışan, uyguladıkları şirk programlarıyla insanlarla o mes-cidler arasına barikatlar koyarak oraları cemaatsiz bırakanların o mescidlerle ne ilgileri olabilir ki? Nereden alıyorlar bu adamlar bu yet-kiyi? Bu adamların hem Allah’a hem de putlara, şeriklere, tâğutlara böyle birbirine zıt iki kulluk iddiaları hiçte doğru değildir. Böyle şirk içinde bir hayattan yana oldukları için zaten onların tüm amelleri boşa gitmiştir. Tüm eylemleri boşa gitmiştir. Zaten sadece Allah için olmayan bir amele amel denmez. Mescidleri de, imarları da Allah’a imanlarından kaynaklanmıyor. Fırsatını bulsalar oraları yıkarlar, harap ederler. Yine tüm arzın mescid olduğunu düşünürsek tüm arz mescidinde hâkimiyet kâfirlerin, müşriklerin elinde olmamalıdır. Böyle bir şeye onların yetkileri ve hakları yoktur. Allah’a yetki sınırlandırması getiren, Allah’ın yetkilerini gasp edip O’nun yasaları yerine kendi yasalarını egemen kılmaya çalışan bu insanların yeryüzünü imar et-meleri, yeryüzünde adâleti ikâme etmeleri, salahı gerçekleştirmeleri asla mümkün değildir. Müşriklerin böyle bir yetkileri de, dertleri de yoktur diyor Rabbimiz.
18. “Allah'ın mescitlerini sadece, Allah'a ve âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekat veren ve ancak Allah'tan korkan kimseler onarır. İşte onlar doğru yolda bulunanlardan olabilirler.” Allah’ın mescidlerini imar, tüm yeryüzü mescidini düzenleme, yeryüzünün yapılanması sadece Allah’ı ve âhiret gününe inanan, namazı ikâme eden ve sadece Allah’tan korkan, sadece Allah için bir hayat yaşayan, Allah’tan başka hiç kimseden korkmayan kimselerin hakkıdır. Bu yetki, bu hak sadece bu özellikleri taşıyan mü’minlere aittir. Allah insan ilişkilerini Allah’ın istediği gibi ayarlama mânâsına gelen namazı ikâme edenler, insanların kendi aralarındaki ilişkilerini Allah’ın istediği gibi ayarlama anlamına gelen zekatı verenler ve de Allah’tan başka hiç kimseden korkmayanların işidir tüm arz mescidinin imarı. Arzda düzen yapma, yeryüzünde yapılanma gerçekleştirme, yeryüzünde egemen olma sadece bunların hakkıdır. İşte ancak bunlar mühtedidirler. Ancak bunlar doğru yoldadırlar ve bunların yapacakları düzen, doğru düzendir. Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmayan, âhiret endişesi taşımayan, yaptıklarından dolayı hesaba çekileceklerine inanmayanların, namazı ikâme, zekatı verme gibi, yâni bireysel ve toplumsal hayatı Allah’ın istediği gibi düzenleme diye bir derdi olmayanların mescidleri imar etmeleri, tüm arz mescidinde Allah’ın istediği düzeni kurmaları mümkün değildir. Yine Allah’tan başkalarından korkan kimseler mes-cidleri korktukları kimseler adına inşa ederler. Orada korktukları kimselerin adının yüceltilmesine sa’y ederler. Onların yasalarının hamdi-ne sa’y ederler. Ama sadece Allah’tan korkanlar sadece Onun adının yüceltilmesine, sadece Onun yasalarının hamd edilmesine sa’y ederler. O halde bu mescidlere biz kendimiz sahip çıkmak zorundayız. Bu mescidler bizimdir. O mescidleri kâfirlere ve müşriklere bırakma-yacağız. Dinin eğitim ve öğretiminin gerçekleştirileceği ibadet kurumlarımızı, eğitim kurumlarımızı kendimiz oluşturmak zorundayız. Oralarda kendimiz egemen olmak zorundayız. Programlarımızı kendimiz yapmak zorundayız. Bunları müşriklerden bekleyecek olursak şirke bulaşmaktan kendimizi de çocuklarımızı da kurtarmamız mümkün olmayacaktır. Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını sansürsüz anlama imkânımız olmayacaktır. Dinimizi müşriklerden, onların programlarından öğrenmeye kalkışırsak asla Allah’ın istediği hidâyete ulaşma, mühtedi olma imkânımız olmayacaktır.
19. “Hacca gelenlere su vermeyi, Mescid-i Haramı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe inananla, Allah yolunda cihad edenle bir mi tuttunuz? Allah katında bir olmazlar; Allah zulmeden milleti doğru yola eriştirmez.” Yoksa sizler ey müşrikler, yalnızca hacılara su vermeyi, sadece Mescid-i Haram’ı onarıp ziyaret etmeyi Allah’a ve âhiret gününe iman etmek ve bu imanın gereği olarak Allah yolunda cihad etmekle, imanın yaşanması adına tüm imkânlarla cehd-ü gayret etmekle bir mi tutuyorsunuz? Bunları eş değerde mi zannediyorsunuz? Hayır, hayır! Allah katında bunlar asla birbirine eş değer değildir. Allah’a göre bunlar asla bir olmaz. Allah katında asla mü’minlerle müşrikler bir olmaz. Allah katında asla mü’minlerin amelleriyle müşriklerin amelleri bir olmaz. Allah katında asla mü’minlerle müşriklerin makamları bir değildir. Unutmayın ki dindarlık gösterisiyle gerçek dindarlık bir değildir. Dış formları birbirine benziyor diye müşriklerin şekilden ibaret olan hareketleriyle mü’minlerin imandan kaynaklanan kulluklarını bir tuttu-ğumuzu mu zannediyorsunuz? Yâni sizlerin ruhsuz bir biçimde, sadece şekil olarak bazı dini formalite ve törenleri icra ederek dindarlık gösterisinde bulunmanız gerçek iman ve gerçek takva değildir. Gerçek iman bir takım hareketleri yapmaktan ibaret değildir. İnsanlar dış görünüşüne bakarak bu ikisini bir zannedebilirler. Ama gönüllerin hâsılasını bilen, kalplerin özüne sahip olan Allah asla müşriklerin amelleriyle mü’minlerin amellerini bir tutmaz. Allah böyle dini törenselleştiren zâlimleri asla hidâyete ulaştırmaz. Evet o gün müşrikler bu yaptıklarıyla övünüyorlar ve yaptıkları bu hizmetlerle Allah’ın istediği yolda olma iddiasında bulunuyorlardı. Hattâ kitap ehliyle yollarının, dinlerinin sağlamasını yapmaya çalışıyorlardı. Söyleyin ey ehl-i kitap, bizim yolumuz mu daha doğru? Yoksa Muhammed’in yolu mu? diye. Biz Allah’ın beytini ziyarete gelenlere su dağıtıyor, Allah’ın beytinin bakımını, onarımını gerçekleştiriyoruz diyorlardı. Allah da buyurdu ki biz müşriklerle, mü’minleri asla denk tutmayacağız. Allah asla küfürden ve kâfirlerden razı olmaz. Allah as-la kâfirlerin ve müşriklerin yaşadıkları hayatı onaylamaz.
20. “İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselere Allah katında en büyük dereceler vardır. İşte kurtulanlar onlardır.” İman edenler, imanlarını yaşamalarına imkân bulamadıkları ortamlardan başka ortamlara hicret edenler. İmanlarını yaşayabilmek için Allah yolunda her türlü çaba ve gayreti gösterenler. Malları ve canlarıyla cihad edenler Allah katında en büyük makamlara sahiptirler. İşte kurtulanlar bunlardır. Allah’a Allah’ın istediği gibi iman edenler ve bu imanlarını yaşayabilmek için, imanlarını hayatlarında görüntüleyebilmek için, iman kaynaklı bir hayatı gerçekleştirebilmek için zulmün kendisinden de, zulmün diyarından da hicret edip uzaklaşanlar, bunun için mallarından ve canlarından vazgeçebilenler, mallarını ve canlarını gözden çıkarabilenler Allah katında en yüce makamlara sahip olanlar ve kurtulanlardır. Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman edip bu imanlarını pratiğe dökebilmek için evlerini, yurtlarını, mallarını, mülklerini, dükkanlarını tezgahlarını terk edenler, Allah’a kulluğa imkân bulamadıkları ortamlarını, imkânlarını, fırsatlarını terk ederek Allah’a kulluğu icra edebilecekleri başka ortamlara, başka konumlara hicret edenler, Allah’ın haramlarından helâllerine hicret edenler, kötülerden, kötülüklerden uzaklaşanlar, küfürden, isyandan şirkten, İslâm’a hicret edenler, Allah’ın arzında Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk edebilecekleri, Allah’ın dinini daha güzel yaşayabilecekleri bir ortama koşanlar, Rabbim Allah dedikleri için işlerinden atılanlar, yurtlarından çıkarılanlar, mesleklerini kaybedenler, bu uğurda mallarını ve canlarını ortaya koyarak Müslümanca kalabilmeye direnenler, işkencelere uğratılanlar işte onlar Benim katımda en yüksek makamlara sahiptirler buyuruyor Rabbimiz. Ben onları hem dünyada, hem de Ukba’da gerçek kurtuluşa, gerçek başarıya ulaştıracağım. Onların tüm günâhlarını, tüm kusurlarını, tüm falsolarını, tüm geçmişlerini örtecek, tüm günâhlarını sıfırlayacak, tüm problemlerini bitirecek ve kurtuluşa erdireceğim. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Ne büyük bir müjde değil mi? İşte kurtuluşa er-menin yolu. İşte kazançlı çıkmanın formülü. Öyleyse haydi buyurun Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman edin. Allah’ın tek Rab, tek Melik, tek İlâh olduğuna, hayatınıza karışacak Ondan başka Rab, Melik ve İlâh olmadığına iman edin. Ondan başka hayata egemen varlık olmadığına iman edin. Müşrikler gibi şirket içinde bir imandan yana olmayın. Allah’tan başka hayata karışacak tüm sahte tanrıları reddedin. Sadece Onu dinleyin. Sadece O’nun çektiği yere gidin. Küfrün, şirkin, isyanın her çeşidinden, Allah’a hicret edin. O zaman kesinlikle bilesiniz ki kurtulanlardan, başarıya ulaşanlardan olacaksınız Allah’ın izniyle. Bakın böyle yaşayan mü’minlere ne varmış:
21,22. “Rab’leri onlara katından bir rahmet, hoşnutluk ve içinde tükenmez nîmetler bulunan ebedî ve temelli kalacakları cennetleri müjdeler. Doğrusu büyük ecir Allah katındadır.” Rab’leri onları kendi katından bir rahmet, bir hoşnutlukla müj-deleyecek. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allah katından bir rahmet ve hoşnutluk. Onlar dünyada Rab’lerini razı etmişler, Rab’lerini hoşnut edecek bir hayat peşinde olmuşlar, Rab’leri de onları hoşnutlukla karşılayacak. Onlar dünyada Rab’lerinden razı olmuşlar. Rablerinin rubûbiyetinden, Rab’lerinin isteklerinden razı olmuşlar. Hukuk adına, kılık-kıyafet adına, kazanma harcama adına, eğitim adına, hayat adına Allah’ın yasalarından razı olmuşlar, Allah da onları rızayla kar-şılıyor. Onlar Allah’tan ve Onun hayat programından razı olmuşlar, Allah da onların razı olacağı bir cennet hazırlamış. Öyle bir cennet ki içinde bitmez tükenmez nîmetler vardır ve üstelik onlar orada ebedîyen kalıcıdırlar. Kesintisiz nîmetlerle donatılmış cennetler onları beklemektedir. Çünkü katında böyle yüce mükâfatlar bulunan sadece Allah’tır.
21,22. “Rab’leri onlara katından bir rahmet, hoşnutluk ve içinde tükenmez nîmetler bulunan ebedî ve temelli kalacakları cennetleri müjdeler. Doğrusu büyük ecir Allah katındadır.” Rab’leri onları kendi katından bir rahmet, bir hoşnutlukla müj-deleyecek. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allah katından bir rahmet ve hoşnutluk. Onlar dünyada Rab’lerini razı etmişler, Rab’lerini hoşnut edecek bir hayat peşinde olmuşlar, Rab’leri de onları hoşnutlukla karşılayacak. Onlar dünyada Rab’lerinden razı olmuşlar. Rablerinin rubûbiyetinden, Rab’lerinin isteklerinden razı olmuşlar. Hukuk adına, kılık-kıyafet adına, kazanma harcama adına, eğitim adına, hayat adına Allah’ın yasalarından razı olmuşlar, Allah da onları rızayla kar-şılıyor. Onlar Allah’tan ve Onun hayat programından razı olmuşlar, Allah da onların razı olacağı bir cennet hazırlamış. Öyle bir cennet ki içinde bitmez tükenmez nîmetler vardır ve üstelik onlar orada ebedîyen kalıcıdırlar. Kesintisiz nîmetlerle donatılmış cennetler onları beklemektedir. Çünkü katında böyle yüce mükâfatlar bulunan sadece Allah’tır.
23. “Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi küfrü, imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin. Sizden onları kim dost edinirse doğrusu kendine yazık etmiş olur.” Sizler ey iman edenler! Eğer kalben imandan çok küfre meylediyorlarsa, küfrü imana tercih ediyorlarsa baba ve kardeşlerinizi dost bilmeyin. Onları velî edinmeyin. Sizden kim böylelerini velî edinirse, dost bilirse doğrusu onlar kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Sakın ha babalarınız ve kardeşleriniz eğer imandan çok küfre yakınlarsa, tercihlerini imandan çok küfür lehinde kullanıyorlarsa onları evliya kabul etmeyin. Sözü dinlenecek yegâne varlık bilmeyin. Hayatınızda karar mevkiine oturtmayın onları. Velâyetinizi onlara ver- meyin. Ne zaman? Küfrü imana tercih ettikleri zaman. Kâfirliği mü’-minlikten üstün tuttukları zaman. Yâni sizden imanı değil de küfrü ve şirki icrayı istemeye kalkıştıkları zaman. Bu durumda kesinlikle onları dinlemeyin, onlardan yana olmayın buyurarak mü’min kullarının kafasında bir zihniyet devrimi gerçekleştiriyor Rabbimiz. Kan bağlarının üzerinde, fiziki değerlerin üzerinde çok muazzam bir değer, çok yüce bir bağ getiriyor. Sizden kim onları sığınılacak bir dost olarak görür, onların ve-lâyetlerini kabul eder, onların kararlarını Allah yasalarına tercih etmeye kalkışırsa; onlar zâlimlerin taa kendileri olurlar. Hakikati ters yüz etmiş, hakikati alabora etmiş olurlar. Allah’ın tek Rab, tek İlâh ve tek Velî olma hakikatine ve insanların da sadece Onu dinleme, sadece Onun velâyeti altına girme gerçeğine zulmetmiş olurlar. Allah’a ve kendilerine zulmetmiş olurlar. Allah’ın kendilerini görmek istediği kulluk ortamından çıkmış olurlar. Evet babalarımız ve kardeşlerimiz bile olsa küfrü imana tercih edenlerle bizim velâyet ilişkimiz yoktur. Kâfirlerin mü’minlerle, mü’-minlerin de kâfirlerle asla bir velâyet ilişkileri olamaz. Eğer sizler mü’-minler olarak bunu yapmazsanız, yâni sadece mü’minleri velî bilmez, sadece mü’minler olarak aranızdaki velâyet bağlarını pekiştirmezseniz, aranızdaki dostluk ve dayanışmalarınızı sağlamlaştırmazsanız, velîlerinizi, valilerinizi, idarecilerinizi kendinizden seçmez, kâfirlerin ve müşriklerin velâyeti altında bir hayata razı olursanız kesinlikle bilesiniz ki kendi kendinize yazık etmiş olacaksınız, Allah’ın istediği Müs-lümanca ve özgürce bir hayata ulaşamayacaksınız. Eğer küfrü imana tercih edenleri velî kabul edecek olursanız kesinlikle bilesiniz ki onlar sizi imanlarınızdan koparıp kendi küfürlerine, kendi cehennemlerine götüreceklerdir. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da sakın onların yoluna, onların yörüngesine girmeyin. Onların düşüncelerine, onların anlayışlarına kapılıp, onların girdaplarına düşüp, onların anaforlarına kapılıp tıpkı onlar gibi sizler de dünyanızı ve âhiretinizi kaybetmeyin. Bu tehlikeyi çok iyi bilen Rabbimiz ısrarla kitabının her bir sûresinde bu konuda bizi uyarmaktadır. Kâfirlerle, ister Yahudi olsun, ister Hıristiyan olsun, ister müşrik ya da ateist olsun onlarla velâyete yaklaşan, onların velâyetleri altına giren, onların aldıkları kararları uygulamadan yana bir tavır sergileyen Müslümanların imanları nifaka dönüşüyor. Allah’a teslimiyetleri değerini kaybediyor ve sonunda bu insanların Allah’la ilişkileri kopup gidiyor. Çünkü Allah düşmanı kâfirlerin velâyetini kabul etmek, onlarla birlikte oturup kalkmak, onların İslâm’a ve Müslümanlara saldırılarında onların yanında olup onları desteklemek, kâfirlere içten içe sevgi beslemek imanla asla bağdaşmaz. Çünkü Allah’a bağlılık imandır. Allah’ı velî ve dost kabul etmek imandır. Allah’ın velâyeti altına girip tüm hayatında Onun kararlarını uygulamak imandır. Allah’a iman eden, Allah’ın koruması altına giren mü’minlerle dostluk kurmak, onlarla velâyet ilişkisi içine girmek imandır. Bu gerçekten hareketle bir mü’min eğer dünya işlerinde, bi-reysel, sosyal, ailevi, toplumsal, ekonomik, siyasal hayatında, âhirete müteallik işlerinde, yâni hayatının tüm alanlarında kendisiyle ilgili tüm problemlerinde bir dostluk, bir velâ ilişkisi içine girecekse, birileriyle birlikte hareket edecekse, birileriyle istişare edecek, birilerinin kararına başvuracaksa, birilerinden akıl danışacaksa kendisine velî olarak, dost olarak ancak ve ancak Allah dostluğuna ehil mü’minleri seçecektir. Mü’minleri sevecek, mü’minleri dost bilecek, mü’minleri velî bilecek, mü’minlere bağımlı olacak, mü’minlerin derdini, tasasını kendi tasası, sevincini kendi sevinci, başarısını kendi başarısı bilecektir. Tüm işlerini, tüm hayatını, siyasetini, ekonomisini, eğitimini, sosyal ve bireysel hayatını, aile hayatını mü’minlere göre düzenleyecek, hesabında mü’minler olacaktır. Evet, Müslüman izzet ve şerefi Müslümanlarda ve Müslümanlarla birliktelikte görecektir. Kâfirlerin, müşriklerin yanında zerre kadar bir izzet ve şeref görmeyecektir. Kâfirlerle beraber olması ona tüm dünyayı kazandıracak olsa bile onları mü’minlere tercih etmeyi aklının ucundan bile geçirmeyecektir.
24. “De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah'tan peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâ-sık kimseleri doğru yola eriştirmez.” Ey peygamberim de ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, mensubiyetiniz, grubunuz, kliğiniz, kazandığınız mallarınız, kesatından, kötüye gitmesinden korktuğunuz ticaret ve içine kurulduğunuz hoşunuza giden evleriniz size Allah ve Resulünden, Onun yolunca cihad etmekten daha sevimli geliyorsa Allah’ın buyruğu gelinceye kadar bekleyin. Eğer şu sayılanlar hatırına, onlar sevgisi sebebiyle Allah yolunda cihadı terk ederseniz Allah’ın sizin için yazdığı kötü sonu, zillet ve meskeneti, horluk ve hakirliği bekleyin. Allah yolunda savaş insanı bu sevdiklerinden koparır. Savaş tüm dünyayı gözden çıkarma işidir. Savaş insanın rahatını kaçırır. Esasen şu yukarda sayılanlar Allah’a kulluk yolunda kullanıldığı zaman güzeldir. Ama bunlar insanı Allah’a kulluktan engellemeye, Allah’ın istediklerini icra etmekten kösteklemeye ve Cennet yolunda barikatlar olmaya başlamışlarsa işte tehlike başlamış demektir. Baba, evlât, çoluk, çocuk, eş, kardeş, hısım, akraba, mal, mülk, ticaret, ev, bark bunların hepsi Allah’ın bu dünyada bize lütfettiği birer metaadır, geçimliktir. Rasulullah efendimizin bir hadisinin beyanıyla bütün bunlar ana karnından itibaren Cenâb-ı Hakkın biz kullarına tahsis buyurduğu rızıklardır. Yine Rabbimizin Âl-i İmrân sûresinin beyanıyla bütün bunlar insana sevdirilmiştir, süslü gösterilmiştir. Ama unutmayalım ki dünya hayatının bu geçici metaları yanında Allah katında olanlar çok daha hayırlı, çok daha kalıcıdır. Bunların hepsi bir gün gelecek bitecektir. Ama Allah yanında olanlar, Allah katında olanlar ise bitmeyecek, tükenmeyecek, ölmeyecek, solmayacak ebedî güzelliklerdir. İşte bakın Rabbimiz bunlarla onların bir mukayesesini yapıyor. Söyleyin bakalım ey mü’minler, sizin için bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah mı? Bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah yolunda cihad mı? Eğer bunlar sevgili geliyor ve o yüzden cihadı terk ediyorsanız Allah’ın belâsını bekleyin. Sevgi Allah içinse değerlidir. Allah ve Resulünün sevgisi her şeyin sevgisinden üstte olmalıdır. Hiç bir şey mü’mine Allah ve Resulü kadar sevgili olamaz. Çünkü hiç bir şeye ve hiç bir kimseye Allah’a borçlu olduğumuz kadar borçlu olamayız. Bunlar hatırına Allah yolunda cihaddan uzaklaşanlar fâsıklardır ve Allah asla fâsıkları doğru yola ulaştırmaz, başarıya ulaştırmaz, hidâyete ulaştırmaz. Dünyada da, ukba’da da rezil ve perişan eder onları.
25. “Andolsun ki Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti.” Muhakkak ki Allah bir çok savaş alanlarında yardım etmiştir. Özellikle Huneyn günü Allah’ın yardımı ve desteği size ulaşmıştı. Hani orada, Huneyn’ de çokluğunuz sizi gurura sevk etmişti. Sayısal çokluğunuza güvenip mağrur olmuştunuz. Lâkin bizzat gördünüz ki o çokluğunuz hiç bir işe yaramamıştı. Bedir’de karşımızdaki düşmanın üçte biriydik, ama şimdi düşman bizim üçte birimiz diye gururlanmıştınız. Zaferi sayısal çoklukta görerek gurura kapılmıştınız. Oysa ne oldu? Olanca genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti. Düşman karşısında bozguna uğrayarak arkanıza dönüp kaçtınız. Taban kaldırdınız. Hem de peygamberinizi beraberinde az sayıda candan inanmış yiğitle birlikte geride bırakarak kaçtınız. Allah’a güveni ve tes-limiyeti sonsuz olan Resul siz dağılıp kaçmaya başlayınca sizin arkanızdan: “Ey Müslümanlar! Ben Allah’ın elçisiyim! Bunda yalan yok! Ben Abdul’ Muttalib’in oğluyum! Bunda yalan yok! Kaçmayın! diye bağırarak sizi geriye çağırmıştı. Sonra yerden bir avuç kum alıp düşman tarafına atmış ve o kumlardan gözlerine isabet etmemiş bir tek kâfir kalmamıştı. Hatırlasanıza, böyle bir ortamda bile, sizin kaçtığınız bir savaş meydanında bile Allah yardımını size ulaştırmış ve sizi galip getirmişti. Savaşları idare edenin, yönlendirenin, sonucunu belirleyenin sadece kendisi olduğunu, zaferin tamamiyle kendi elinde olduğunu, bunun sayısal çokluk ya da azlıkla bir ilgisinin olmadığını, dilediklerini galip, dilediklerini de mağlup edecek güçte olduğunu ayan beyan size göstermişti. Unutmayın ki başarıyı, zaferi Allah’a değil de cahili güç anlayışlarına, sayısal güç anlayışlarına endekslediğiniz anda sizin için kayıp başlamış demektir. Huneyn savaşını anlatıyor Rabbimiz. Mekke’nin fethinin hemen arkasından Rasulullah efendimiz Mekke’yi fetheden on bin ki-şilik ordusuna yeni katılan Mekke’li yeni Müslümanlarla birlikte on iki bin kişilik bir orduyla Taif taraflarında kendilerine saldırı niyeti için hazırlık yapan Beni Sakif ve Havazin kabileleri üzerine yürüdü. Müslüman’ların önceki savaşlarından çok farklı bir savaştı Huneyn savaşı. Çünkü Müslümanlar ilk defa düşmanlarının yaklaşık üç katıydı. Rabbimiz burada Müslümanlara çok muazzam bir mesaj verdi. Sayılarının çokluğuna güvenen Müslümanlar düşman tarafından pusuya düşürüldüler de mutlak sûrette mağlubiyetle sonuçlanacak olan bir savaş Rabbimizin yardımı ve desteğiyle birdenbire zafere dönüştürülmüş ve böylece Rabbimiz zaferin çoklukta değil sadece Allah katında olduğu konusunda Müslümanları merhametiyle eğitivermişti. O günkü Müslümanlar ve bugün bizler kesinlikle anladık ki zafer Allah’tan bağımsız değerlendirilemez. Evet işte bu Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır. Müslümanlar hangi dönemde, hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar, Allah’ın istediği gibi Müslüman oldukları sürece, Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşadıkları sürece, Allah’a tam güvendikleri sürece, Allah’ın yardımına ehil oldukları sürece kesinlikle bilesiniz ki Allah’ın yardımı ve desteği onlar üzerinedir. Sayıları ne olursa olsun böyle Allah desteğinde oldukları sürece onlarla savaşan kâfirler her zaman karşılarında önce Allah’ı bulacaklar ve her zaman mağlup olup kaçacaklardır. Allah desteğindeki Müslümanlar karşısında onların bir başarıya ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır. Ama eğer Müslümanlar Allah’ın sünnetine, Allah’ın bu top-lumsal yasalarına boyun eğmezler, zaferi Allah’a teslimiyette bil-mezler, Allah yasalarını ihlâl ederek, Allah’ın istediği kulluktan çıka-rak, peygamber (a.s)’ın emir ve yasaklarına riâyet etmeyerek, kitap ve sünnetten uzaklaşarak kendi hevâ ve hevesleri doğrultusunda hareket ederek bir savaşa girerlerse, yâni Allah desteğini kaybetmiş bir vaziyette karşılarındaki kâfirlerle eşit bir konumda savaşa girer-lerse o zaman da elbette sünnetullah gereği hangi taraf güçlüyse sa-vaşı o taraf kazanacaktır. O zaman da artık kendilerinden başka hiç kimseyi kınamaya hakları olmayacaktır Müslümanların.
26. “Bozgundan sonra Allah, peygamberine, mü'minlere güvenlik verdi ve görmediğiniz askerler indirdi; inkâr edenleri azaba uğrattı. İnkarcıların cezası budur.” Bu bozgununuzdan sonra Allah peygamberine ve mü’minlere sekînesini, güvenini indirdi. Peygamberin ve mü’minlerin kalplerine bir sekînet, bir huzur, bir güven, bir emniyet indirdi. Onların kalplerine desteğini indirdi Rabbimiz. Onlardaki saklı olan gücü ortaya çıkarıverdi. kalplerine yardımını, desteğini, müjdesini, zaferini, huzur ve sükununu, indiriverdi de onların kalplerindeki orduları harekete geçiriverdi. Bileklerine derman, gözlerine fer kazandırıverdi de onların her birerlerini bir insanken bin insan yapıverdi. Kendisine imanlarını, kendi yolunda, kendi desteğinde, kendi safında savaşa cesaretlerini artırıp pekiştiriverdi. İmanlarına iman katacak, imanlarını artıracak öyle bir sekînet indirdi ki, öyle bir güven duygusu verdi ki onların kalplerinde zerre kadar bir korkuları, zerre kadar bir güvensizlik duyguları kalmadı Rab’lerine. Güvenleri, teslimiyetleri tamdı Allah’a karşı. Güvenleri tamdı peygamberlerine karşı. Rab’lerinin kendilerine takdir ettiği güzel günlerin geleceğine, zaferin kendilerinin olacağına imanları tamdı. Görmedikleri güçlerle takviye etti onları. Zaten göklerin ve yerin orduları, askerleri yalnız Allah’a aittir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın ordusudur. Göklerde ve yerde olanların tamamı sadece Allah’ı dinlerler. Göklerde ve yerde yegâne hakim güç Allahtır. Allah Alîm, Allah Hakîm’dir. Her şeyi bilen de O, her şeye hükmeden de Odur. İlim sahibi de Odur, hikmet sahibi de Odur. Her şeye karar veren de Odur, verdiği kararlarını ordularına uygulatan da Odur. Üstelik bunu yeryüzünde koyduğu fiziksel yasalarını da bozmadan böylece görünmeyen ordularını, meleklerini göndererek yapıyor Rabbimiz .
27. “Allah bundan sonra da dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bağışlar ve merhamet eder.” Ama bütün bunlara rağmen Allah dilediği kimsenin tevbesine, kendisine yönelişine mukabele eder. Onların tevbelerini, dönüşlerini kabul buyurur. Yâni dilediklerine böyle azap ederken dilediklerinin tevbelerini kabul ederek onlara Müslüman olmalarını muvaffak kılar. Nitekim Allah ve Resulüyle savaşa tutuşan bu Havazin kabilesinden bazıları Müslümanların elleriyle Allah’ın azabını tadarken, bazıları da Rabbimizin lütfu ile Müslüman olmuşlardır. Tevbe yönelmek demektir. Tevbe kişinin hayat programını de-ğiştirmesi demektir. Tevbe kişinin kıblesini değiştirmesi, küfürden, şirkten, isyandan Allah’a kulluğa yönelmesi demektir. Kim bunu gerçekleştirirse Allah da ona yönelir ve onun dönüşünü kabul buyurur. Kendisine yönelenin yönelişini dikkate alır ve ona mukabele eder. Onun için kendisine tevbe edene Allah da tevbe eder sözünün mânâsı işte budur. Zira böyle yanlıştan dönenler, bilinç tazelemesinde bulunanlar için Allah sınırsız bağış ve merhamet sahibidir. Allah karşısında böyle bir öz eleştiri yapanlara karşı Allah sınırsız örtücü ve affedicidir. Sanki onun yaptıklarının tümünü silici ve hiç yapmamış gibi kabul edicidir. İşte bunu vaadediyor Rabbimiz bu âyetinde.
28. “Ey inananlar! Doğrusu puta tapanlar pistirler, bu sebeple, bu yıllardan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, bilin ki Allah dilerse sizi bol nîmetleriyle zenginleştirecektir. Allah şüphesiz bilendir, Hakîmdir.” Ey iman edenler, doğrusu müşrikler necistirler, pistirler. Kesinlikle bilesiniz ki şirki meslek edinenler pisliktirler. Pislik içinde bir hayatın içine gömülmüş kimselerdir. Tabii bu pislik maddî, fiziksel bir pislik değil, manevî bir pisliktir. Yâni müşrikler insan olmaları sebebiyle aslında bedenleri temizdir. Yâni pislikleri doğuştan değil ârızîdir. Şirk en büyük pisliktir. Amelleri pistir, düşünceleri pistir, hayatları pistir, hayat programları pistir, sistemleri pistir. Binaenaleyh Onların hiç bir şeyleri alınmaz, hiç bir şeylerine değer verilmez, hiç bir şeylerine güvenilmez. Müşrik bu pislikten ancak iman taharetiyle temizlenebilir. İbni Abbas efendimiz bir müşrikle tokalaştığı için bir Müslümana abdest alması gerektiğini söylemiştir. İbni Abbas efendimiz onların bedenlerinin de pis olduğu kanaatindedir. Evet müşrikler necistir ve artık bu sebeple bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Müşriklerin hac maksadıyla Haram bölgesine, kutsal bölgelere girmesi, yaklaşması yasaktır. Hac ve umre yapmaları yasaktır. Bu seneden sonra ifadesiyle de Berae sûresinin indiği sene kast edilmektedir. Yâni Hicretin dokuzuncu senesi. Artık onları bu bölgeye ibadet maksadıyla sokmayın diyor Rabbimiz. Allah’ı istismar edenlerin bu bölgelere girmesi yasaktır. Âlimlerimiz-den kimileri bu yasağın sadece Mescid-i Haram bölgesi için geçerli olduğunu söylerlerken, bazıları da tüm mescidler için geçerli olduğunu söylemişlerdir. Ey Müslümanlar, eğer müşriklerin kutsal bölgelere sokulmaması neticesinde ekonomik sıkıntılardan endişe ediyorsanız, bilesiniz ki Allah sizi lütfu keremiyle bolluğa ulaştıracaktır. Allah sizi onlardan müstağnî kılacaktır. Sizi zenginleştirecektir. Siz Allah’ın istediğini yapma noktasında olursanız o sizi zenginleştirecektir. Kesinlikle bilesiniz ki Allah’tan bağımsız bir ekonomik plan ve program da başarısız olacaktır. Unutmayın ki Allah her şeyi en iyi bilen ve yaptığı her şeyi bir hikmetle yapandır. Her şeyin sonunun nereye varacağını en iyi bilen O’dur. Hicretin dokuzuncu yılında nâzil olan bu âyetlerle artık müşriklerin o bölgeye girmeleri yasaklandı. Böylece Mekke’nin fethiyle birlikte onlara iki yıl gibi bir süre tanınmıştı. Bir anlamda bu bir geçiş dönemiydi. Elbette böylece bir yerde tümüyle Allah’ın dininin uygulanması söz konusu olunca, insanların Allah’ın dinini yakından tanıyabilecekleri kadar bir süre tanınacaktır. Ta ki Müslüman olmak isteyenler Müslümanlığın gereklerini öğrenip öylece Müslüman olsunlar. Kâfir kalmak isteyenler de bilerek kâfir kalsınlar. Müslümanlar da artık fakir kalma, ekonomik yönden gelişememe gibi endişelerle müşriklerle ilişkilerini kesme noktasında bir sı-kıntıya düşmesinler. Allah’ın emirlerini çiğneyerek, dükkanlarında Allah’ın haram kıldığı malları satarak, Allah’ın yasakladığı kıyafetler ve ilişkiler içinde namazsız, tesettürsüz kadın çalıştırarak, kâfirlerle, müşriklerle sıkı fıkı anlaşmalar yaparak zenginliğe ulaşacaklarını sanmasınlar. Eğer bu tür ilişkilere girmezsek, bunlarla ilişkilerimizi koparırsak biz fakir kalırız, cahili anlayışlarına kapılmamalılar. Kâfirlerin, müşriklerin kendilerine uygulayacakları ekonomik ambargolardan zer-re kadar korkmamalılar. Rızkın sadece Allah’ın elinde olduğunu unutmamalılar. Rızkı ve sebeplerinin tümünü yaratanın, velînîmet olanın Allah olduğunu unutmamalılar. Sebepleri Allah yerine koyarak Allah’ı ikinci plana atmamalılar. Allah’a muhtaç olduklarını unutup fa-lanlara, filanlara ihtiyaç duyguları geliştirmesinler. Falanlar olmasa karnımız doymaz. Filanların yardımı olmasa kalkınamayız. Amerika’nın teknolojisi olmasa adım bile atamayız. Batının ilmi olmadan nefes bile alamayız demesinler. Unutmayın ki Allah Alîm ve Hakîmdir. Size neyi emretmiş, neyi yasaklamışsa mutlaka onu bir ilim ve hikmetle yapandır. Onun sonunun nereye varacağını en iyi bilendir.
29. “Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberlerinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.” Ehl-i Kitaptan, kendilerine daha önce kitap verilenlerden, vahye muhatap kılınanlardan, Yahudi ve Hıristiyanlardan Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmayan, âhiret gününe de Allah’ın istediği gibi sorumluluk şuuru içinde inanmayan, Allah ve peygamberinin haram kıldıklarını haram saymayan ve hak dini tek din olarak kabul etmeyen kimselerle onların boyunlarını bükmüş, teslim olmuş bir vaziyette kendi elleriyle size bir cizye verinceye kadar savaşın. Size boyun eğip, sizin egemenliğinizi kabul edinceye kadar onlarla savaşın. Evet bu âyetinde Rabbimiz kendileriyle savaşılacak insanları ve onların taşıdıkları özellikleri anlatıyor. Kimmiş bunlar? Kendilerine daha önce kitap verilmiş olanlar. Ne özellikleri varmış bunların? 1: Allah’a iman etmiyorlarmış. Her ne kadar bu Yahudiler, bu Hıristiyanlar Allah’a inandıklarını iddia etseler de Allah’ın istediği gibi iman etmiyorlar. Çünkü Allah’a iman Allah’ın istediği gibi imandır. Allah’a iman Allah’ın kitabında kendini nasıl haber vermişse, hangi sıfatların sahibi olarak tanıtmışsa öylece imandır. Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmayan, Allah’ın inanın dediklerine inanmayan insanlara nasıl mü’min diyeceğiz? Tevrat’ı gönderen ama İncil’i ve Kur’an’ı göndermeyen bir Allah’a inanan Yahudi’lere nasıl mü’min diyeceğiz? Musâ’yı gönderen ama Îsâ’yı ve Muhammed (a.s)’ı göndermeyen bir Allah’a inananlara nasıl mü’min diyeceğiz? Veya İncil’i, Îsâ (a.s)’ı gönderen ama Kur’an’ı ve Muhammed (a.s)’ı göndermeyen bir Allah’a inananlara nasıl mü’min diyeceğiz? Öyle değil mi? Şu anda bir Müslüman bile Allah’a inansa ama Allah’tan gelenlerden her hangi birine inanmasa buna bile kâfir denir. Meselâ ben Allah’a inanıyorum ama tesettüre inanmıyorum veya zekata inanmıyorum diyen bir adam kâfirdir. Yine Allah’a iman Allah’ın hayata karıştığına imandır. Allah’a iman Allah’ın hayatı düzenlemek üzere vahiy gönderdiğine ve Onun istediği şekilde bir hayat yaşamaya imandır. Allah’a iman Onun Rab, Melik ve İlâh olduğuna, Onun emir ve yasaklarına riâyete imandır. Allah’a iman Onun belirlediği hayat programına imandır. 2: Âhirete de iman etmiyorlarmış. Âhiret gününe iman, hesap, kitap konusuna iman demektir. Âhirete iman orada tüm yaptıklarından hesaba çekileceğine imandır. Âhirete inanan kişi bu hayatı o imana bina eden, bu hayatı ona göre yaşayan, her adım atışında, her duruşunda, yâni pozitif ve negatif her eyleminde bunun şuuru içinde olan kişidir. Âhirete inanan kişi her an Allah’la, Allah’ın sorgulaması ile karşı karşıya geleceğinin bilincinde olan kişidir. 3: Allah ve peygamberinin haram kıldıklarını haram bilmezlermiş bunlar. İşte Allah ve Resulüne Allah’ın istediği iman budur. Allah ve Resulünün yasaklarını yasak bilmeyenler Allah ve Resulüne iman etmemişlerdir. Haramın ve helâlin tespitinde söz sahibi Allah ve Resulüdür. Bu konuda söz söyleme hakkına sahip başka hiç kimse yoktur. Mü'min kesinlikle bilir ve öylece iman eder ki haram ve helâl sınırlarını ancak Allah tayin eder. Allah berisinde ve bir de Resulü’ne verdiği yetki dışında bu konuda hiç kimse pay sahibi değildir. Buna böylece inanmayanlar, bu konuda kriter bireydir diyerek pragmatist bir anlayışla; birey için faydalı olanlar helâl, faydasız olanlar da haramdır diyenler, veya bu konuda kıstas toplumdur diyerek; toplumun helâl dedikleri helâl, haram dedikleri haramdır diyenler veya kolektivizmi savunanlar mü’min olamazlar. Evet yeryüzünde yasa belirleme konusunda, haram helâl sınırları tespit konusunda Allah ve Resulünü diskalifiye ederek Allah’ın dinini bozmaya çalışanlar, yeryüzünde kendi hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşamaya, kendi arzularına göre bir din, bir hayat tarzı ortaya koyarak kendi kendilerine tapınmaya çalışanlar mü’min değillerdir. Çünkü bu iyi bu kötü, bu haram bu helâl, bu doğru bu yanlış, bu giyilir bu giyilmez, bu içilir bu içilmez, bu haram, bu helâl deme hakkı sadece Allah’a aittir. Kendi varlıkları, kendi yaratılışları üzerinde bile en ufak bir yetkileri, egemenlik hakları olmadığı halde birbirlerine egemenlik iddiasında bulunanlara nasıl mü’min denilebilecek? İşte böyleleriyle savaşın, diyor Rabbimiz. 4: Hak dini, din edinmeyen kimselermiş bunlar. Din bir hayat programıdır, bir yaşam biçimidir. Din hayatın tümünü içine alan bir hayat programıdır. Ahlâkıyla, imanıyla, ticaretiyle, ekonomisiyle, siyasetiyle, eğitimiyle, hukukuyla, yemesiyle, içmesiyle, giyim kuşamıyla, evlenmesi boşanmasıyla bir yaşam biçimidir din. Hayatın tümüne karışan, hayatın tümünü dolduran, hayatı parçalamadan onun tümünde söz sahibi olan Allah’ın hak dininin yanında elbette başka-larının dinleri, başkalarının hayat programları, başkalarının yaşam biçimleri de vardır. İşte din olarak, hayat programı olarak sadece Al-lah’ın hak dinini kabul etmeyerek onun dışındaki dinlere inanan, o-nun dışındaki sistemleri kabul edenlerle savaşın buyuruyor Rabbi-miz. Ülkelerinde Allah’ın haram kıldığı fâizi, içkiyi, zinayı, kumarı ka-nun gücüyle meşrulaştıranlarla savaşın diyor Rabbimiz. Cizye cezadan gelir, yâni karşılık, bedel demektir. Cizye sa-vaştan muafiyet vergisidir. Müslümanların egemenliği altında ya-şayan gayri müslimlerin bulundukları bölgede kendilerine ve ülkelerine karşı gerçekleştirilen düşman saldırılarına karşı gerek kendilerini, gerek mallarını korumak üzere Müslüman mücahitlerin savaşmalarının ve kendilerinin böyle bir cihada katılmamalarının karşılığı olarak alınan bir vergidir. Elbette Müslüman olmayan, cihad gibi ideolojik hedeflere inanmayan insanları inanmadıkları bir cihada çağırarak zorlamaz İslâm. İslâm bunu bir insan hakkı olarak görür. Çünkü hiç bir insan inanmadığı bir değer uğruna ölmek istemez. Onun içindir ki bir tarafta o toplumun can ve mal güvenliğini sağlamak için savaşan canını ortaya koyan insanlara karşı elbette o toplumun güvenliğine ortak olan, bundan pay alan gayri müslimlerin buna karşılık bir bedel ödemeleri gerekecektir. İşte cizye budur. Cizye gayri müslimlerin savunma sistemine ödemek zorunda oldukları bir bedeldir. Bizzat canlarıyla buna katılmak istemeyenler elbette mallarıyla buna katılmak zorundadırlar. Peki şimdi soralım: Kim karlıdır bu işten? Eğer bir zulüm, bir saldırı varsa kim haksızlığa uğramıştır bu işten? Bir tarafta onların da güvenliğini sağlamak üzere canlarını ortaya koyan Müslümanlar, diğer tarafta bu işe sadece mallarıyla katılan gayri müslimler. Söyleyin Allah aşkına bu onlara bir haksızlık mıdır? Bir zulüm müdür? Söyleyebilir misiniz bunu? İnsanı inanmadığı bir din, inanmadığı bir dâvâ uğruna ölüme göndermek mi zulüm, yoksa onlardan bu iş karşılığında bir bedel alıp serbest bırakmak mı? Hayır hayır Allah’ın bu konudaki yasası en güzel, en âdil olanıdır ve Müslümanlar Allah hatırına bu kahrı sinelerine çekmeyi başarmışlardır. Yine bakın bu işin bir başka âdil ve akıllara durgunluk veren güzel yanı da cizye asla zekattan fazla alınmamıştır. Onun içindir ki kimi zâlim oryantalistlerin dedikleri gibi İslâm topraklarında Müslümanların egemenliği altında yaşayan gayri müslimler bellerini büken cizye korkusuyla İslâm’ı kabul edip Müslüman olmak zorunda kalmamışlardır. Çünkü Müslüman oldukları takdirde de zaten en az cizye kadar ve hattâ ondan daha fazla bir zekat ödemek zorundaydılar. Bu yalancıların yalan söylediklerini açıkça ortaya koyan pek çok müsteşrik vardır. Yine meselâ hastalardan, yaşlılardan, çocuklardan, kadınlardan, din görevlilerinden, Hahamlardan, Papazlardan asla cizye alınmamıştır. Herkesten gücü oranında cizye alınmıştır. Yine bizzat asker olarak savunmaya kendi gönülleriyle katılanlardan cizye alınmamıştır. Onun içindir ki bu cizye konusunu dillerine dolayarak İslâm’a ve Müslümanlara hakaret edenler düşmanlıktan başka bir şey yapmıyorlar-dır.
30. “Yahudiler, “Uzeyr Allah'ın oğludur” dediler; Hıristiyanlar,” Mesih Allah'ın oğludur” dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin! Nasıl da uyduruyorlar.” Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Kaybolan Tevrat’ı tekrar kendilerine buluveren sâlih kişi olarak Yahudiler ona aşırı sevgi ve saygılarından ötürü Allah’ın oğlu demişlerdir. Hıristiyanlar da Me sih Allah’ın oğludur dediler. Îsâ Allah’ın oğludur dediler. Böylece Yahudi ve Hıristiyanların putçulukları reddedilir. Bunlar daha önce inkâr edenlerin sözlerine, önceki kâfirlerin asılsız iddialarına benzemektedir. Önceki kâfirleri taklit ederek hakkında hiç bir bilgileri, hiç bir delilleri olmadan ağızlarından geveledikleri bir sözden başka bir şey değildir bu. Mesnetsiz, hüccetsiz mücerret bir iddiadır. Kendilerinden önceki kâfirler de aynı şeyleri söylemişlerdi. Daha önceleri kâfirler, vahdet-i vücut denen Allah’la insanın birleşimi teorisini ortaya atmışlardı. İşte Yahudi ve Hıristiyanların bu iddiaları da bu sapık felsefi akıma dayanmaktadır. Veya panteizm adı altında daha önceleri ortaya atılmış sapık bir felsefi akımın etkisi altında kalarak bunları söylemişlerdir. Panteistler varlıkla Allah’ın aynı olduğunu iddia etmişlerdir. Tüm varlıkların başlangıçta bir bütün iken sonradan Allah’tan koparak meydana geldiklerini iddia etmişlerdir. Evet işte böyle daha önceleri Mısır’da, Hindistan’da, Yunanistan’da, Roma’da Allah bilgisinden uzak bir takım filozofların ortaya attıkları Taoizm, Budizm, Brahmanizm gibi felsefi dinlerin temelini teşkil eden sapık düşüncelerinden etkilenerek Yahudi ve Hıristiyanlar bu tür sapıklıklara düşmüşlerdir. Allah belâsını versin onların ki nasıl da savruluyorlar? Nasıl da diyebiliyorlar bunu? Nasıl da putlaştırabiliyorlar Allah’ın kullarını? Ey Müslümanlar sakın sizler de onlar gibi peygamberinizi, azîzlerinizi, âlimlerinizi, idarecilerinizi, siyasîlerinizi, velîlerinizi putlaştırıp Allah makamına çıkarmayın. Allah’ın sıfatlarını Allah’tan başkalarına vermeyin. Onların arzularını, isteklerini, yasalarını, haram helâl sınırlamalarını Allah’ınki gibi kabul etmeye kalkışmayın. Yaratılmışları yaratıcıyla denk tutmaya kalkışmayın. Eşyayı, insanları Allah’ın kitabından, peygamberin sünnetinden bağımsız değerlendirmeyin. Sizden öncekilerin yaptığı gibi insanları uçurup kaçırmaya, göklere çıkarmaya kalkışmayın. Bakın onlar nasıl hareket etmişler:
31. “Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i Rab’leri olarak kabul ettiler. Oysa tek ilâh’tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuş-lardı. Ondan başka ilâh yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.” Onlar Allah’ı bıraktılar da Onun berisinde Hahamlarını, papazlarını, Meryem oğlu Mesih’i Rab’ler edindiler. Oysa onlar sadece tek İlâh olan Allah’a kullukla emrolunmuşlardı. Sadece tek İlâh olan Allah’ı dinlemekle emrolunmuşlardı. Haram helâl sınırlarını belirleme noktasında, hayat programını tespit etme konusunda, yasa koyma konusunda sadece Allah’ı dinlemeleri gerekirken, onlar Allah’ı bıraktılar da Onun dûnunda, Onun berisinde Hahamlarına, Rahiplerine, siyasîlerine itaat edip tâbi oldular. Böylece Allah’ı bırakıp onlara kulluk ettiler. Yasa belirleme yetkisini Allah’tan başkalarına verdiler. Allah’ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Kendilerini Allah’tan başkalarına nisbet ettiler. Ehl-i Kitabın sapıklığını gündeme getiren bu âyet-i kerîme nâzil olduğu zaman âyetin nüzûlünden çok kısa bir süre önce Hıristiyanlıktan İslâm’a giren Adiy Bin Hatem Rasulullah efendimize gelerek şöyle diyordu: Ey Allah’ın Resulü, biz Hıristiyanken Allah’tan başkalarına asla kulluk etmiyorduk. Burada anlatılan kulluk da neyin nesi? der. Bunun üzerine Allah’ın Resulü ona şöyle sorar: Ey Adiy, söyler misin bana, sizin papazlarınız, keşişleriniz, din adamlarınız, siyasîleriniz size bir kısım şeyleri emrederlerdi de siz onların bu emirlerini yerine getirir miydiniz? Adiy, evet yerine getirirdik der. Peki onlar sizin için bir kısım şeyleri yasaklardı da siz onların bu yasaklarına tâbi olur muydunuz? Onların yasakladıklarını Allah yasağı gibi bilmiyor muydunuz? Onlar Allah’ın yasak kıldıklarına yasak değil deyince siz de aynen bunu kabul etmiyor muydunuz? Adiy evet deyince, Allah’ın Resulü buyurdu ki: “Zalike hiye ibadetün” Ey Adiy işte bu onlara ibadetin ta kendisidir buyurdu. İşte onları Allah berisinde Rab ittihaz etmek ve onlara kulluk yapmak budur. Evet öyleyse kişinin hayatında Allah makamında oluş şeklinde helâl ve haram koymak, emir ve yasaklarda bulunmak Rab’likitir bunu unutmayalım. Yâni bir karar merciini ve ondan çıkan kararları ilâhî kararlar seviyesine çıkarmak onları ilâh ittihaz etmek, rab ittihaz etmek demektir. Meselâ birileri çıkıp dese ki ben sizin et yemenizi yasaklıyo-rum. Veya ben sizin eğitiminizin, hukukunuzun, kılık kıyafetinizin şöyle olmasını istiyorum. Yaşayışınızın, mirasınızın, kazanmanızın, harcamanızın şöyle olmasını emrediyorum. Şu işi, şu kıyafeti, şu alfabeyi, şu anlayışı sizin için yasaklıyorum diyen varlık raptır, Rablik iddiasında bulunmuştur. Onu öylece razı olarak kabullenen, itirazsız gönül rahatlığıyla onun bu emir ve arzularını uygulayan kişi de Allah’a müşrik olarak onun kuludur. Ama kalben razı olmadığı halde köleliği sebebiyle bunu kabullenen kişi büyük günâh işlemektedir. Evet, eğer birileri Allah’ın hüküm koymadığı bir konuda bir hüküm koyarsa veya Allah’ın hüküm koyup yasakladığını emreder, emrettiğini yasaklarsa, Allah’ın helâllerini yasaklar, yasaklarını helâllerse, onun bu hareketini yol olarak, yasa olarak benimseyip uygulayan kişi müşriktir, öbürü de onun rabbidir. Halbuki insanlar tek bir Rabbe, tek bir İlâha kulluğun dışında başka hiç kimseye kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Çünkü O Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. Kendisinden başka kullarının hayatına program yapma yetkisine sahip varlık olmayandır.
32. “Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır.” Onlar Allah’ın nûrunu, Allah’ın İslâm nûrunu, hidâyet ışığını ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Güya ağızlarıyla güneşi örtmek, söndürmek istiyorlar. Ağızlarıyla, kâlemleriyle Allah’ın dinini yok etmek istiyorlar. Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın yasalarını, sistemini yeryüzünden silmek istiyorlar. Müslümanları boğmak ve yok etmek istiyorlar. Zannediyorlar ki Allah’ın dini, Allah’ın güneşi ağızlarıyla üfleyince sönüverecek. Allah ise kâfirler istemeseler de dinini ta-mamlayacaktır. Allah dinini tamamlamak dışındaki bir seçeneğe asla izin vermeyecektir. İnsanlık tarihinin başından bu yana niceleri Allah-ın dinini yok etmek, Allah’ın nûrunu söndürmek istemişler ama Rabbi-miz asla buna imkân vermemiş, bu cinnete kapılanların hepsini helâk etmiştir. Onlar söndürme kavgası verirlerken elbette bizler de o nûru yakmaya, güçlendirmeye çalışacağız. Allah’ın nûrunu, Allah’ın kitabını gündemde tutmanın kavgası içine gireceğiz.
33. “Puta tapanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah'tır.” Evet O Allah’tır peygamberini hidâyetle, hidâyeti gösteren bir kitapla ve hak bir dinle gönderen. İşte vahyin ve peygamberin gönderiliş amacı budur. Müşrikler istemese de, kâfirler kerih görseler de Allah dinini, bu peygamberiyle gönderdiği bu hak olan İslâm dinini bütün dinlere karşı üstün kılacak, galip getirecektir. Peygamber insanlara yol gösteren mihmandardır. İnsanları dünyada en doğruya, en güzele, âhirette de ebedî kurtuluş ve cennete çağırandır. Allah tarafından seçilmiş, Allah tarafından eğitilmiş ve hayatı da yine Allah tarafından yasallaştırılıp onaylanmış olarak bize sunulmuş bir hidâyet rehberidir peygamber. Bizim örneğimiz, önderimiz, imamımızdır peygamber. Hayatında zerre kadar bir falso olmayan ve bizim kendisini örnek alıp hayatını yaşadığımız zaman, kendisini taklit ettiğimiz zaman kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel bir örnek. Öyleyse bizler kendimiz için sadece Onu örnek bilmek, imam bilmek zorunda olduğumuz gibi, insanları da Allah’ın bu örnek insanına çağırmak zorundayız. Müşrikler istemeseler de, kâfirler razı olmasalar da Allah Onunla gönderdiği İslâm dinini tüm dinlere galip getirip onların üzerine çıkaracaktır. Din bir hayat programı, bir yaşam biçimidir. Din insanın, insanların uyguladıkları hayat programıdır. Din bir ferdin, bir toplumun uymak zorunda olduğu kanunlar, yasalar manzumesidir. Din kişinin kendisiyle, Rabbi ile ve insanlarla, çevresiyle münâsebetlerinin tümünü düzenleyen kanunlar ve kurallar mecmuasıdır. Tüm bunları düzenlemek için kişi neye ve kime müracaat ediyorsa kişi onun dininde demektir. Bu mânâda Kominizim de, Kapitalizm de, Sosyalizm de, Demokrasi de bir dindir. Bunlar da insanların ortaya attıkları bâtıl dinlerdir ve sistemlerdir. Herkesin, her toplumun mutlaka bir dini, bir hayat programı, bir yaşam biçimi vardır. Kâfirin de bir dini, kâfirin de bir hayat programı vardır. Elbette yeryüzünde dinsiz, yâni kanunsuz, kuralsız, yolsuz, sistemsiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Evet şu anda dünyada pek çok yol, pek çok din, pek çok ha-yat programı, pek çok yaşam biçimi, pek çok sistem vardır. İşte Rabbimiz kendi dinini, İslâm dinini, teslimiyet dinini tüm diğer dinlere karşı galip getirecek, tüm diğer dinlerin, tüm diğer sistemlerin üstüne çıkaracaktır. Çünkü Rabbimiz katında Rabbimizin kabul edip razı ol-duğu bir tek din, bir tek yol vardır, o da teslimiyet dini olan İslâm dinidir. Allah katında tek bir hayat tarzı var, o da Müslümanlıktır. Allah bu dinin dışında hiç bir dini, bu dinin dışında hiç bir sistemi, hiç bir hayat programını kabul etmiyor. Çünkü bunların hiç birisi müntesiplerini hi-dâyete ulaştırmıyor. Bunların hiç birisi müntesiplerini hidâyete ulaştır-mıyor, cennete götürmüyor. Bunların hiç birisi bağlılarının aklını, kalbini, duyularını doyuramaz. Hiç birisi kullarının, evini, ailesini, ülkesini mutluluğa ulaştıramaz. İşte görüyoruz, Allah dininin dışındaki dinler, Allah sisteminin, Allah programının dışındaki sistemler ve programların hiç birisi insanları huzura kavuşturamıyor.
34. “Ey inananlar! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı azabı müjdele.” Ey mü’minler, Hahamların ve Rahiplerin pek çoğu haram yollarla insanların mallarına el korlar. Ürettikleri bâtıl dinler, bâtıl yollar, bâtıl dini usuller, bâtıl dini törenler karşılığında insanların mallarını yerler. İnsanları Allah yolundan alıkorlar. İnsanların ellerindekilere ulaşmak için Allah’ın dinini yamulturlar, asılsız fetvalar verirler, bâtıl inançlar imal ederler, insanlara kolayca cennete gidebilecekleri dini törenler icat ederler ve insanlara bunları satarak değer elde ediyorlar. Günâh çıkarma sektörüyle nice binlerin paralarını ceplerine atıyorlar. Böylece hem para kazanıyorlar hem de insanları Allah yolundan en-gelliyorlar. Çünkü cebinde parası olan bir adamın Allah’a kulluk yapmasına, Allah yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamasına gerek kal-mıyor. Çünkü o din simsarlarının cebine koyduğu paracıklarla tüm günâhlarının affolduğuna inanıyorlar. Veya Yahudi ve Hıristiyan âlimler yanlarındaki Allah bilgisini, kitap ve peygamber bilgisini, Tevrat ve İncil’deki son elçi Muhammed (a.s)’ın hak peygamber olduğu bilgisini insanlardan gizledikleri için para elde ediyorlar ve insanların İslâm’a girmelerine engel oluyorlar. Alçaklar bir hurafe sektörü geliştirerek onu Allah’ın dininin ye-rine ikâme ediyorlar. Bu yolla para kazanıyorlar. İnsanlarla Allah’ın ki-tabının, Allah’ın dininin arasına gerilmişler, dinin önüne perde olmuşlar, onlara diyorlar ki sizler bu kitabı anlamazsınız, boşuna onu okuyacağız, anlayacağız diye yorulmayın, biz onu anlarız ve size aktarırız diyorlar. İnsanların ana kaynağa gitmelerine engel oluyorlar. Çünkü insanlar ana kaynağa ulaştıkları zaman kesin biliyorlar ki kendi ticaretleri, kendi sektörleri duracak. Onun için diyorlar ki siz bilemezsiniz biz anlatacağız size kitabı. Ve tabii insanlara da Allah’ın kitabını dosdoğru aktarmıyorlar. Allah’ın kitabı, Resulünün sünnetinin dışında kitaplar, yollar oluşturarak insanları vahiy dininden uzaklaştırırlar. Oluşturdukları bu yeni din-ler, bu yeni kitaplar, bu yeni yollar karşılığında insanlara cenneti garanti ederler. Cenneti parsellerler. Cennete tapular dağıtırlar. Kayna-ğın başına oturup insanları ondan engelleyip kendilerininkiyle yetinmeye zorlarlar. Kendileri dünyanın kulu kölesi oldukları için, kendileri ekonomik insan olup çıktıkları için insanları da ekonomik insan yapıyorlar. Böylece istiyorlar ki din bilmeyen insanlar bu konuda hep ken-dilerine muhtaç olsunlar. Hep kendilerine sorsunlar, hep kendilerini örnek alsınlar. Kendileri de onlara sundukları din karşılığında onların mallarına ulaşabilsinler. Yesinler bakalım doyumsuz zâlimler. Yakında geberecekler ve kendilerini Allah’ın dininin ana kaynaklarından uzaklaştırarak haklarını yedikleriyle hesaplaşmak üzere Rab’lerinin huzuruna gidecekler. Yakında o alçaklar insanları Allah yolundan alıkoyarak, insanlara kendi sapık dinlerini, kendi bozuk hayat tarzlarını, kendi şirk hukuklarını, kendi materyalist eğitim anlayışlarını, kendi sapık felsefelerini empoze ederek, insanları kendi cehennemlerine çağırmalarının karşılığını görecekler. Evet bunlar sadece ehl-i kitap bilginler değil, bizim kitap eh-linden de kendisine kitap bilgisi verilmiş, kitap ve peygamber bilgi-sine ulaşmış oldukları halde kendileri bildikleri bu âyetlerin bilincinden sıyrılan, kendileri onunla amel etmedikleri gibi Allah kullarına da onları duyurmayan, insanlar hatırına, ikballer hatırına onları yamultan kimseler de aynen bunlar gibidirler. Kitap bilgisine sahip oldukları halde kendilerini mevcut düzene angaje ederek, düzenin keyfine göre, kendi hevâ ve heveslerine göre, dünyevî menfaatlerine göre Allah âyetlerini istediği gibi, ya da düzenin istediği gibi yorumlamaya çalışanlar da aynen bunlar gibidirler. Alçak dünyanın, alçak makamlarını elde edeceğim diye, filanlar bana biraz makam verecekler diye, zengin olacağım diye, şöhrete ulaşacağım diye bu tür sapık yollara girenlere yazıklar olsun. Evet altın ve gümüşü biriktirip, kenz yapıp Allah yolunda harcamayanlara elim bir azabı müjdele peygamberim. Altın ve gümüşten servet yapıp da onu Allah yolunda sarf etmeyenler, serveti bir Allah emâneti bilmeyerek, onu insanların kullanımından saklayarak kenz yapanlar elim bir azabı, dayanılmaz bir azabı hak etmişlerdir. Allah’ın verdiklerini insanlarla paylaşmadan yana olmayanlar azabı hak etmişlerdir. Tabii burada anlatılan servet düşmanlığı değil, servet sahibi olmanın yasaklığı değil, o servetin kenzi ve Allah’ın istediği gibi sarf edilmemesidir. Hani Haşr sûresinde öyle diyordu ya Rabbimiz: “..Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.” (Haşr 7) Ta ki zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet, bir devlet olmasın diye, biz bunu böyle yaptık. Zenginlik, servet, mal ve mülkler toplumun tüm kesimlerine yayılmalıdır. Sadece zenginlerin elinde dö-nüp dolaşmamalıdır. Zenginler daha çok şişmemeli, fakirler de daha fakirleşmemeli. Bir kesim açlığından ölürken, diğer taraf şiştikçe şişmemeli. Rabbimiz bunun için zenginlere zekatı, sadakayı, infakı ve her türlü fedâkarlığı, harcamayı emretmektedir. Krediler, teşvik primleri, devletin imkânları sadece belli kesimin elinde olmamalı. Böyle yapanlar kesinlikle Allah’ın azabının mahkumu olduklarını unutmamalıdırlar. Serveti iktidara, iktidarı da baskıya dönüştürenler azaptan kurtulamayacaklardır. Sahabeden bu âyeti en güzel anlayıp uygulayan Hz. Ebu Zer efendimizdir. Ebu Zer efendimiz mala ve dünyaya bağımlı olmayan, arkadaşlarına da bu konuda aman ha mallarınız yarın boyunlarınıza dolanan bir yılan, bir ejderha olmasın diye nasihat eden, tavır koyan bir sahâbedir. Valileri dolaşır ve sizin Allah’a itimadınız yok mu? Niye kenz yapıyorsunuz? Niye yarın için harcayacaklarınızı bugünden kazanma ve biriktirme yanılgısına düşüyorsunuz? diye onları tokatlayan dünyaya ve dünyalıklara karşı son derece züht içinde yaşamayı yeğleyen bir sahâbeydi. Kur’an-ı Kerimdeki bu ve bunun gibi âyetlerin onda tezahürü işte bu şekilde kendini gösteriyordu. Onun içindir ki Allah ne verdiyse ihtiyaç kadarını kendisine bırakıyor ve günlük ihtiyaç fazlasını hemen elinden çıkarıyordu. Hattâ bakın Hz. Muaviye bir kere altın göndermişti yatsıdan sonra. Sabahleyin o gönderdiklerini kendisinden geri isteyince sabah namazında Ebu Zer efendimiz; o çoktan bitti, o verdiklerin çoktan yerini buldu buyurmuştur. Çünkü Ebu Zer efendimiz pişdarından öyle görmüştü. Sevgilisinin bu konudaki uygulamasına muttali olan Ebu Zer aynısını yapmaktan geri durur muydu? Rasûlullah da bir gün yatsı namazında cemaatin üstüne basarak mescidi hızlıca tek eder ve evine gider. Biraz sonra tekrar mes-cide ashabının arasına döner. Onun bu telaşını merak eden sahâbe ya Resûlullah önemli bir şey mi oldu ki bizi tek edip geri döndünüz? deyince Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: Evde birilerine verilecek fazlalık bir şeyler vardı, onu biran evvel yerine ulaştırayım diye acele ettim buyurur. Onun bu durumuna muttali olan Ebu Zer de mihmandarının yolunu takip ediyordu. Hz. Ebu Zer efendimiz herhalde bütün hayatı boyunca hiç ze-kât vermemiştir. Zira mal onun elinde bir yıl hiç beklemezdi. Bizim şu andaki durumumuz gerçekten çok garip. Hep biriktirmeden, yığmadan, büyümeden, şişmeden yanayız. Bir ara sahabe-i kiram efendilerimiz de bizim şu anda düştüğümüz yanlışa düşmüşlerdi. Resûlullah efendimize gelerek şöyle demişlerdi: Ey Allah’ın resûlü, bütün mükâfatları zenginler aldı götürdü. Çünkü onlar bizim uyguladığımız dinin hükümlerinden fazla olarak zekât veriyorlar, infakta bulunuyorlar. Şimdi ey Allah’ın resûlü, biz ne yapalım? Bizim bir imkânımız olmayacak mı? Kıskanmıyoruz o zengin kardeşlerimizi ama biz ne yapalım? Biz de mal toplayalım mı? Biz de kazanalım mı? Biz de planımızı, programımızı çok para kazanıp zekât verecek konuma gelmeye ayarlayalım mı? İşimizi zekât verecek halde hazırlayalım mı? Peki işleri neydi bunların? Neyle meşguldü bu müslümanlar? Bunlar Suffa ashabıydı. Bunların yeryüzünde bir karış arazileri, evleri barkları olmadığı gibi cepleri de yoktu. Bunların tüm uğraşıları Rasûlullah efendimizin dizlerinin dibinde onun fem-i saâdetlerinden dökülen âyet ve hadisleri hıfzedip bize ulaştırmaktı. Etten kemikten bir köprü oluşturup dinimizi bize ulaştıran Allah dostlarıydı bunlar. İlimle, dinle uğraşırken dünyaya zamanları kalmadığı için de fakir kalmışlardı. Zekât verecek, sadakada bulunacak imkânları yoktu. İşte bu yüzden de ciddi bir yanılgıya düşmüşlerdi. Bugünün en büyük hastalığı kısmen de olsa onlarda da kendini göstermiş. Evet İslâm’ın ilk günlerinde de sahâbenin arasında böyle bir arzu doğdu. Biz de zenginlerden olsak ve zekât verecek konumda olsak. Ama Rasûlullah onların içine düştükleri bu yanlışı çok hoş cevaplarla haletti. Allah’ın Resûlü bu hadislerinde sahâbenin bu yanılgısını giderip kıyamete kadar tüm müslümanlara yarışacakları alanları göstermiştir. Dünya ve ukbada izzet ve şerefin malda, mülkte değil Allah’a Allah’ın istediği biçimde kullukta ve Allah’ın istediği amelleri işlemektedir işaretini veriyordu. Bir başka hadislerinde yine Allah’ın Resûlü şunu söylüyordu: “Ben size sizi sevindirecek şeylerin müjdesini veriyorum. Bunu gelecekte ümit edebilirsiniz. Allah’a yemin olsun ki, ben sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben sizin için sizden öncekilere dünyanın imkânları bolca verildiği gibi, size de verileceğinden ve onlar nasıl bu hususta birbirleriyle yarışmışlarsa, sizin de yarışacağınızdan ve dünya onları nasıl helak etmişse, sizi de helak edeceğinden korkarım.” (Buhâri, Cizye 1) Bakıyoruz sanki bugün müslümanların derdi az evvel ifade et-tiğim konulardır. Yani bugün müslümanlar sanki Rasûlullah’ın ısrarla ashabını uyardığı dünyanın peşine takılmadan yanalar. Ashabın bir dönem düştüğü ve Resûlullah’ın ikazından sonra vazgeçtikleri servet toplama derdi müslümanların kıblesi haline gelmiştir. Herkes bunun derdinde. Efendim acaba Vehbi Koç nasıl zengin oldu? Biz de onun gibi olabilmek için ne yapmalıyız? Para kazanmanın yolları nedir? İn-sanlar bugün bunun derdindeler. Birisi geliyor şunu mu yapsam daha çok kazanırım? Yoksa bunu mu yapsam? Ne yapıp etsem de bir zen-gin olsam? Ne yapsam da Allah’ın rızasını kazansam diyen yok. Öyle değil mi? Sanki mal mülk sahibi olmak toplumda bir üstünlük sebebi, Allah katında bir üstünlük sebebi kabul edilmektedir. Allah’ın mal verdiği kimseler Allah’ın malsız imtihan ettiği insanlardan üstünmüş gibi bir inanç yaygındır toplumda. Halbuki ne malı olan üstündür ne de malsız imtihan edilen alçaktır. Bunun ikisi de ayrı birer imtihandır. Meselâ şimdi farz edin ki birine el verilmiş ötekine verilmemiş, çolak yaratılmış. Hangisi üstün bunun? Allah’ın kendisine el verip öyle imtihan ettiği insan mı üstün? Yoksa Allah’ın el vermeyip çolak imtihan ettiği insan mı üstün? Veya Allah’ın kendisine dil verdiği insan mı üstün, yoksa Allah’ın kendisine dil vermeyip tat yarattığı insan mı üstün? Veya Allah’ın kendisine bolca mal verip imtihan ettiği insan mı üstün yoksa Allah’ın mal vermeyip fakirlikle im-tihan ettiği insan mı üstün? Aslında ne o üstün nede berikisi alçaktır. Bunların hepsi ayrı birer imtihan konusudur. Allah birini malla imtihan ediyor, ötekisini de malsız imtihan ediyor. Kimin üstün, kimin alçak ol-duğu yarın belli olacak. Kimin kazanıp kimin kaybettiği yarın açığa çı-kacaktır. Allah korusun da bugün müslümanlar maalesef sanki bu âyetlerden ve hadislerden habersiz bir hayat programı yaşamaktadırlar. Rasûlullah efendimiz bu ve bezeri hadisleriyle bize dünyayı kıble edinip âhireti ikinci plana atmamayı ve infak yasasına bağlı bir hayat programı tarif ederken, ekonomik hayatımızı infaka dayalı olarak a-yarlamamızı ısrarla öğütlerken maalesef müslümanlar tüm bu hadisleri diskalifiye edercesine kâra dayalı, kazanma esasına dayalı, yığma ve biriktirme mantığına dayalı, daha fazla büyüme, daha fazla şişme esasına dayalı bir hayat programı gerçekleştirmenin hesabı içine düş-mektedirler. Gerçekten hangi vahiy biriminin, hangi âyet gurubunun, hangi peygamber modelinin müslümanlara bu hayat felsefesini empoze ettiğini anlamak mümkün değildir. Bakıyoruz bugün hemen hemen müslümanların hepsi, hacısı, hocası da dahil olmak üzere geceli gündüzlü daha fazla kazanmak, daha fazla büyümek, daha büyük ekonomik güce erişmenin hesabı içinde çırpınmaktadırlar. İşin garibi ve anlaşılmaz yönü de müslüman-lar bunu din adına yaptıklarını söyleyebilmektedirler. Efendim müslü-man zengin olmalıdır. Bugün bizlerin zengin olma hedefimiz, büyüme isteğimiz, daha fazla ekonomik güce ulaşma programımız daha iyi, daha faziletli müslüman olmak içindir. Daha müslümanca bir hayata ulaşmak içindir. Zenginleşirsek daha iyi müslüman olacağımıza inancımızdan ötürü bunu yapıyoruz diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye, Rasûlullah’ı şartlandırmaya çalışıyorlar. Ya Rabbi biz bunu münasip gördük iyi bir müslümanlık için, herhalde sen de bundan başka bir şey demezsin! Ya Rasulallah herhalde sende bizim keyfimize uygun olarak sözlerini bir daha gözden geçirmek zorundasın demeye çalışıyorlar. Halbuki Allah indirdiği âyetlerin hiçbirinde, kitabının hiçbir yerinde ve Rasûlullah efendimiz de hayatının hiç bir döneminde: Ey müslümanlar! Aman ha! Ne yapın yapın daha fazla zengin olmaya çalışın! Bütün gücünüzü, bütün kafanızı, bütün kalbinizi, bütün imkânlarınızı, bütün mesainizi, bütün zamanlarınızı mal mülk toplamaya harcayın! Ne yapıp yapıp kendinizi zekât verecek bir konuma getirin! Fark etmez ben zaten lüks olsun diye indirdim onu, kitabımı tanımasanız da olur! Laf olsun diye gönderdim peygamberi, onunla diyalog kurmasanız da olur. Siz bırakın bunları da aman para kazanmaya bakın! Zira zenginler benim katımda daha üstündür! diye bir ayet indirmedi Allah. Ben bugüne kadar Kur’an’ın hiçbir yerinde böyle bir âyet görmedim. Rasûlullah efendimizin sözlerinin hiç birisinde böyle bir emir duymadım. Eğer duyanlarınız bilenleriniz varsa söyleyin biz de bilelim. Yok ki böyle bir emir müslümanlar kendilerine böyle bir yol, böyle bir hayat programı, böyle bir hedef çizsinler. İşin bir başka garip yönü de bugün müslümanlar Allah için ka-zanıyoruz, Allah için biriktiriyoruz dedikleri halde kazandıklarını Allah için değil de hep kendileri için harcıyorlar. Atlarını, arabalarını daha lüks hale getirmek için, ev eşyalarını değiştirmek için, kılık kıyafetlerini değiştirmek için, yeme içmelerini farklılaştırmak için, sofralarını zenginleştirmek için harcıyorlar. Ey müslümanlar şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki, Allah’ın kitabını tanımaya, Allah’ın âyetleriyle bilgilenmeye Peygam-berinin sünnetiyle diyalog kurmaya zamanınız kalmayacak bir biçimde güya Allah’ın rızasını kazanmaya matuf olarak kazandığınız mallar, topladığınız mülkler bilelim ki bizi Allah yolundan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramıyor. O halde tez elden aklımızı başımıza almak zorundayız. Kimilerimizin şu ana kadar kazandıkları çoluk çocuğumuza, yedi sülalemize yetecek kadar çoktur. Gelin öyleyse buna bir sınır getirip biraz da Allah’ın âyetleri ne diyor? Tevbe sûresinin bu âyetleri neden söz ediyor? Allah’ın kitabı bizden nasıl bir hayat istiyor? Rasû-lullah’ın sünneti ne diyor? Nasıl bir amel istiyor? Nasıl bir iman isti-yor? Peygamber ne diyor? Bize nasıl bir hayat programı gösteriyor? Biraz da bunları öğrenecek zamanımız olsun da bu âyetlere de iman imkânımız olsun. Neredeyse ekonomik insan olup çıktık Allah korusun. Paradan başka, kazanmaktan başka bir şey düşünemez hale gelmişiz. Ekonomik insan birilerinin hoşuna gidiyor, bu düzenin hoşuna gidiyor. Yahu niye sadece para düşünen biri olayım ben? Benim böyle sadece para düşünen ekonomik insan olmaya hakkım yoktur. Niye ekonominin egemenliği altında bir hayat süreyim ben? Benim sahibim, beni yaratan benden böyle bir hayat istemiyor. Benim hayatımda böyle paradan puldan başka düşünecek hiç bir şeyim yok mu yani? Yok şunu alacağım, yok bunu alacağım, yok şu taksitti yok bu ödemeydi. Hedef böyle para olunca da elbette birileri birilerine haksızlık edecek, birileri birilerine zulmedecektir. Zulmeden zulmü sineye çeken bir toplum olup çıktık Allah korusun. Halbuki selef âlimlerimiz bakın ne kadar güzel söyler: "Geçimin en hayırlısı sana yetecek kadar olup seni meşgul etmeyen ve seni azgınlığa sevk etmeyendir." Ne kadar hoş bir söz değil mi? Rabbimiz bize yetecek kadar versin ve bizi meşgul etmeyecek kadar versin, bizi kulluktan ve Rab-bimizin bizden istediği diğer emirleri icradan alıkoymayacak kadar versin inşallah. Allah korusun da bakıyorum kimi müslümanlar malın mülkün dükkanın tezgahın kölesi olmuşlar, akşama kadar satılmışlar. Ne ilim öğrenebilecek, ne Kur’an ve sünneti tanıyabilecek, ne çoluk çocuğunun dini hayatıyla ilgilenebilecek, ne hanımlarını eğitebilecek, ne hasta ziyareti yapabilecek, ne birilerine âyet ve hadis götürebilecek, ne tebliğ edebilecek vakitleri kalmamıştır. Üstelik bu insanlar için bir durak noktası da yoktur. Yedi sülalesini besleyecek kadar parası da olduğu halde hâlâ köleliği sürdürebilmektedir. Allah korusun bu çok tehlikeli bir durumdur. Böyle bir kişinin malı da mülkü de kendisinin helâkini hazırlayan bir belâdır bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Bakın Rabbimiz insanların düştükleri bu tehlikeye dikkat çekerek kitabında şöyle buyurur: "Eğer Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O kullarından haberdardır, onları görendir." (Şûrâ 27) Evet eğer Allah yeryüzünde kullarına bol bol rızıklar verip onların istedikleri her şeyi bol bol onlara ulaştırıverseydi o kullar yeryüzünde şımarırlar, azarlar, isyan içine girerler ve fesat çıkarırlardı. Yer-yüzünde dengeyi bozacak duruma gelirlerdi. Çünkü âyeti kerimeden anlıyoruz ki zenginlik taşkınlık sebebidir. Zenginlik şımarıklık sebebidir. Eğer Allah yerdeki kullarına her şeyi bol bol veriverseydi, istedikleri her şeyi bulabilecek dilediklerini elde edebilecek ve istedikleri her şeyi yapabilecek bir duruma gelselerdi Allah diyor ki onlar şımaracaklar ve azgınlık içine gireceklerdi. Bakıyoruz yeryüzünde en çok şımaranlar, yeryüzünde Allah’a en çok isyan içine girip de yeryüzünde dü-zeni bozanlar da zenginlerdir. Yani bu insanlar yeryüzünde kendile-rine verilen azıcık zenginlik, azıcık güç ve kuvvet sonucunda bile Allah’a kafa tutmaya kalkışıyorlar da Allah bunlara biraz daha fazlasını verseydi acaba bunlar ne yapacaklardı? Meselâ biraz daha fazla ömür verseydi, biraz daha fazla güç ve kuvvet verseydi, biraz daha fazla imkân ve saltanat verseydi acaba bu insanlar ne yapacaklardı? Nasıl davranacaklardı? Lâkin Allah rızkı dilediği ölçüde indirir. Rızkı dilediği şekilde in-dirir ve kullarının her birine dilediği şekilde rızık takdir eder. Çünkü o Allah kullarına Habîr ve Basîr’dir. Yani şüphesiz ki Allah kullarının du-rumlarını mizaçlarını karakterlerini onlara yarayan şeylerin neler olduğunu, herkese ne kadar vereceğini en iyi bilendir. Kulları hakkında en hayırlı şeyin ne olduğunu en iyi bilendir Allah. İşte bu bilgisi ve hikmeti gereği kime ne vereceğini, ne kadar vereceğini, kimi neyle ve nasıl imtihan edeceğini en güzel bir şekilde takdir eder Allah. Bu bilgisi ve hikmeti gereği çok verilmesi gerekenlere çok verir az verilmesi gerekenlere de az verir. Nitekim bir hadis-i kutside Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: "Kullarımdan öyleleri vardır ki zenginlikten başkası ona yaramaz. Eğer onu fakirleştirseydim bu fakirlik onun dinini bozardı. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onlara fakirlikten başkası yaramaz. Eğer onu zengin kılsaydım bu zenginlik mutlaka onun dinini bozardı" (İbni kesir 3/277) Kimi insanlara neden fazla zenginlik verildiğinin hikmetini işte bu hadisi kutsiden anlıyoruz. O kadar çok istiyor ki vermese dini gidecek adamın da onun için veriyor Rabbimiz. Yani eğer insanlar dün-yada Allah’ın kendilerine takdirine razı olup onunla yetinmeye çalışsalar aslında Allah güzel takdir eder. Ama insanlar Allah’ın takdirine razı olmuyorlar. Kimi insanlar bilirim onların mallarını zekât da temizleye-mez. Meselâ adam başkalarının hakkına uzanmıştır, dükkanında çalıştırdıklarının haklarını vermemiştir. Sanki Allah belirlemiş gibi birilerinin belirlediği asgari ücreti vererek işçilerinin alın terini yemiştir. Veya infak âyeti zekât âyetinden önce gelmiştir. Ama buna rağmen adam infak etmediği için sadece zekâtı hesap edip infakı göz ardı et-tiği için yıllardır infakı ihmal ettiği için mal birikimi söz konusu olmuştur. Zira bugüne kadar infak etseydi belki bu kadar elinde malı birikmeyecekti. Şimdi bu adam zekât değil malının tümünü verse bile so-rumluluktan kurtulamaz. Çünkü o mal zaten kendisinin değil. Veya kendisinin olmayan malı artırdıkça artırmıştır adam. Ne bu malın aslı kendinidir ne de artan kısım kendisinindir. Onu hak sahiplerine ulaştırmak zorundadır. Ya da bu gerçeği anladıktan sonra hemen tevbe edip meşru yoldan kazanıp meşru yolda harcamaya başlayacak elindeki birikiminin değerlendirmesini bu şekilde yapacaktır. Evet bu âyet ve hadisler çerçevesinde unutmayalım ki zengin olmak için biriktirmek hedef değildir. Hedef zekât verecek konuma gelmek değildir. İslâm’da böyle bir şey yoktur. Yani malı olan çok ka-zanır olmayan kazanamaz, yok öyle. Zenginlerin Allah katında değeri çoktur da fakirlerin değeri yoktur, yok öyle bir şey. Bakın Allah’ın Resûlü buyurur: “Yarım hurmayla da olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyun” Evet yanlış duymadınız yarım hurma. Yarım hurma, bir hurmanın yarısı. Ne kadar az mı? Ne yapar mı yarım hurma? Hiç mi? Hayır cehennemde kurtarır. Yarım hurma ne kadar az, ama ne kadar çok ki kişiyi cehennemden kurtarıyor. O halde İslâm’da ölçü malın azlığı çokluğu değildir. İslâm’ın ölçüsü materyalist felsefenin ölçüsü değildir. Yani materyalizmde olduğu gibi işte bir milyon dağıtan o ka-dar sevap alır, beş lira veren de o kadar sevap alır bu yoktur İslâm-da. Müslümanın müslümana gülümsemesi bile sadakadır. Bakın para filan yok işin içinde. Sadece bir müslümanın bir müslüman kardeşine bir tebessümü söz konusu.
35. “Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak, “Bu kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın” denecek.” O servet ateşe dönüştürülecektir. O servet cehennem ateşinde kızartılıp onların alınlarının, böğürlerinin, sırtlarının dağlanacağı gün, onlara denilecek ki, işte bu sırf kendiniz için yığdığınız, biriktirdiğiniz servetiniz, haydi şimdi tadın bakalım bu yığmalarınızın karşılığını. Kor gibi kızarmış altın ve gümüşlerle ütülenecek vücutları. Haydi Allah’ın size o serveti verirken bir imtihan konusu olarak verdiğini unutmanızın karşılığını tadın bakalım denilecek. Allah yolunda harcanmayan, başka yollarda harcanan mallar ateş ve azap sebebi olacaktır.
36. “Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah'a göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aydır. Bu dosdoğru bir nizamdır. Öyleyse o aylar içinde kendinize yazık etmeyin, top yekun sizinle savaşan putperestlerle siz de top yekun savaşın, Allah'ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.” Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günden beri Onun katında ay-ların sayısı on ikidir. Allah’ın takdirinde, Allah’ın kitabında bu böyledir. Onlardan dört tanesi haram aylardır. İşte bu dosdoğru bir din, dosdoğru bir nizam, dosdoğru bir değerlendirmedir. O halde bu konuda, bu aylar konusunda kendinize yazık etmeyin. Bu aylarda bu ayların hürmetini ihlâl ederek, Allah’ın yasalarını çiğneyerek, birbirlerinizle savaşıp kan dökerek kendi kendinize zulmetmeyin. Ama o kâfirlerin top yekun sizlerle savaştıkları gibi sizler de onlarla top yekun savaşın. Bilesiniz ki Allah muttakilerle, kendisine kulluklarının bilincinde olanlarla, Rab’lerine karşı sorumlu davrananlarla beraberdir. Bu haram aylarda kâfirler, müşrikler bizimle savaşa tutuşurlarsa elbette bizler bu aylar haram aylardır diyerek onların bizi öldürmelerini beklemeyecek, biz de onlarla savaşacağız. Evet Rabbimizin gökleri ve yeri yarattığı günden beri Rab-bimiz katında ayların sayısı on ikidir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Göklerin ve yerin yaratılışından beri haram olan bu ayları Rabbimiz tarih boyunca her ümmete haram olarak takdim buyurmuştur. Hattâ Mekke’li müşrikler kendileri çok çirkin şeyler yaparak yoldan sapmalarına rağmen bu haram ayların hukukuna riâyet ederek bu aylarda savaş yapmıyorlardı. Gerçekten bu aylarda emniyet ve sükun hakim oluyordu. Allah yasası, İslâm yasası olan bu yasayı Allah Resulü de Mekke’de aynen korudu ve insanlara bu yasaya uymalarını öğütledi. Haram aylar bugün de varlıklarını devam ettir-ektedirler.
37. “Sapıtmak için hürmetli ayların yerlerini değiştirip, geciktirmek, küfürde gerçekten ileri gitmektir. İnkar edenler Allah'ın haram kıldığı ayların sayısını uydurmak için, onu bir yıl haram, bir yıl helâl sayıyorlar, böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kılıyorlar. Kötü işleri kendilerine güzel göründü. Allah, inkâr eden toplumu doğru yola eriştirmez.” Nesii, yâni aylarda değişiklik yapmak, ilave veya eksiklik yap-mak, onların yerlerini değiştirip geciktirmek gerçekten küfürde ileri gitmektir. Böylece Allah’ın yasalarını tahrif etmek küfürde ziyadeleş-mektir. Aylara yapılan bir ilave başka değil küfre yapılan bir ilavedir. İbadetler bu ayların hesabına göre yapılır. Kameri takvim güneş takvimi gibi değildir. Her yıl on gün erken geldiği için yılın bütün günlerini gezmektedir. Yâni 36 yılda bu gezisini tamamlar. Müşrikler bir takım çıkarları sebebiyle zamanla oynamaya çalışıyorlardı. Aylara bazen ilaveler, bazen eksiltmeler yaparak ayların yerini, zamanını değiştirmeye çalışıyorlardı. Çıkarları, menfaatleri sebebiyle zamanla oynuyorlardı. Bir savaş yapmak istediklerinde, birilerini öldürmek istediklerinde Allah’ın bu haram aylarda koyduğu can güvenliğini ihlâl edebilmek için yapıyorlardı bunu. Allah’ın haram aylarına denk getirmek için bu yasağını meşru görüyorlar, helâlleştiriyorlardı. Kötü işleri, kötü amelleri onlara süslendirildi, pek cazip göründü. Allah inkâr eden bir toplumu asla doğru yola iletmez. Çünkü onlar uygulamayı bir yıl serbest, bir yıl yasak sayıyorlar ve böylece Allah’ın yasasına karşı geliyorlardı. Evet müşrikler savaş yapacakları, düşmanlarını öldürecekleri zaman diyorlardı ki bu ay haram ay olmasın, biz savaşımıza devam edelim. Buna karşılık bu haram ayı bir başka aya aktarırız diyorlardı. Şu anda da kimi modernistlerin zamanı değiştirmeye, aynı şeyleri yapmaya çalıştıklarını görüyoruz. Efendim işte hac aylarını değiştirelim. Kimimiz Zilhicce ayında, kimimiz Muharremde, kimimiz Safer ayında haccedebiliriz. Çünkü aynı ayda, Zilhicce ayında haccedince çok büyük izdiham oluyor filan demeye çalışıyorlar. Allah’ın yasalarında değişiklik yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın hürmetini değiştirmeye çalışıyorlar. Meselâ Ramazan ayı hilale göre tespit edilir. Müslümanlar ibadetlerini bu ayların hesabına göre yaparlar. Ama bugün birileri ısrarla zamanla oynamak, Ramazan hilaliyle oynamak ve mü’minlerin oruç ibadetlerini bozmak için çırpınıyor.
38. “Ey inananlar! Size ne oldu ki, “Allah yolunda, savaşa çıkın” dendiği zaman yere çöküp kaldınız? Âhireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimi âhirete göre pek az bir şeydir.” Hicretin dokuzuncu yılında Tebûk seferine çıkmak üzere Ra-sulullah efendimiz bir seferberlik ilânında bulunduğu zaman Müslümanlar arasında ağır davrananları kınayan bir âyetle karşı karşıya-yız. Yeryüzünde fitne ve fesadın kökünün kazınması, adâletin, Allah’a kulluğun gerçekleşmesi bu uğurda mü’minlerin Allah için bir savaşı göze alabilmelerine bağlı olduğu vurgulanıyor. Dünya üzerinde, dünyaya taparak zâlimce egemen olan güçlerin belini kırmak, egemenliklerine son verip, onların zulüm ve işkenceleri altında kıvranan mazlumların, mus’taz’afların imdadına yetişmek üzere Müslüman’ların mutlaka savaşı göze almaları gerektiği haber veriliyor. Ey mü’minler, size ne oluyor da sizler Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Ne oluyor size ki Allah ve Resulünün bir savaş çağrısı karşısında yerlerinize çakılıp kaldınız? Size ne oluyor ki Allah yolunda bir savaşı göze alamıyorsunuz? Ne oluyor size ki rahatınızın içine gömülüp kaldınız? Zevkiniz, sefanız, malınız, mülkünüz ağır bastı da Allah yolunda bir savaştan ürker oldunuz? Yoksa sizler âhiret haya-tını bırakıp da dünya hayatına razı mı oldunuz? Yoksa dünyayı âhire-te tercih mi ettiniz? Rabbinizin rızasını, cenneti bıraktınız da şu dün-yanın geçici menfaatlerine razı mı oldunuz? Bilmiyor musunuz ki dün-ya hayatının geçimliliği âhiret hayatının yanında çok azdır. Azı çoğa tercih mi ediyorsunuz? Bâkîyi, sonsuzu verip de fânîyi satın mı alı-yorsunuz? Şunu kesinlikle bilesiniz ki eğer sizler peygamberle birlikte bu savaşa katılmaz, onu yalnız bırakırsanız Allah onun destekçisidir. Allah elçisine yetecektir. Unutmayın ki sizlerin Allah yolunda cihadı bir kenara bırakıp mal-mülk derdine koşmanız, tarla-tapan derdine, ev-bark derdine, mark-dolar derdine koşmanız sizin kendi kendinizi tehlikeye atmanız anlamına gelecektir. Bu âyetlerin indiği ve Müslümanların Allah yolunda bir sefere çağrıldıkları dönem Medine’de kıtlık ve kavurucu sıcakların hakim ol-duğu, gölgelerin arandığı ve ekinlerin, meyvelerin hasat mevsiminin geldiği bir döneme rastlıyordu. İşte böyle bir ortamda Rabbimiz bir savaş emri veriyordu. Rasulullah efendimizin işin ciddiyetine binaen önceki adetinden farklı olarak seferin yönünü de açıkça ortaya koyuyordu. Bizans’a karşı, Rum’lara karşı bir sefere gidiyoruz diyordu. Uzun ve meşakkatli bir yolculuk. Onun içindir ki Müslümanlardan ağır davrananlar oldu. Dünya hayatı, yaşamak arzusu, mal mülk sevgisi ağır bastığı için savaşa çıkmak zor geliyordu. Onların bu ağırdan almalarına karşılık bakın Rabbimizin tehdidine:
39. “Eğer bu sefere çıkmazsanız Allah size can yakıcı azapla azap eder ve yerinize başka bir millet getirir. Ona bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye Kâdirdir.” Ey Müslümanlar, eğer rahatınızı düşündüğünüz için, bağınızı bahçenizi düşündüğünüz için, dükkanınızı ticaretinizi düşündüğünüz için, evinizi barkınızı düşündüğünüz için Allah yolunda bir savaş size angarya gelir ve ağır davranırsanız bilesiniz ki Allah size can yakıcı, dayanılmaz bir azapla azap edecektir. Sizi giderip sizin yerinize Allah’ı, Allah’ın rızasını, Allah’ın cennetini dünya menfaatlerine tercih edip Onun yolunda malları ve canlarıyla cihad edecek kullar getirecektir. Unutmayın ki Allah dilediğini yapmaya Kâdirdir. Evet o gün böyle ağır davranan Müslümanlara yapılan bu teh-dit karşısında bugün Allah ve Resulünün cihad çağrısına karşılık bizim durumlarımız gerçekten yürekler acısıdır. Rabbimizin cihad çağrısına karşılık hiç kulak asmayan bizler gerçekten çok kötü bir durumdayız. Allah için en ufak bir fedâkarlığa yanaşmayan bizler ne kötü bir durumdayız? Âhiret hayatını unutup sadece dünya rahatından başka hiç bir şey düşünmez hale gelenmişiz. Siz sahiplenmezseniz peygambere ona sahiplenenler getirir Allah. Dilediği zaman da sizi yok etmeye muktedirdir. Size de yaptıklarınıza da ihtiyacı yoktur Onun. Dilerse sizin defterlerinizi dürer de daha önce sizi sizden öncekilerin yerine dünya sahnesine getirdiği gibi sizin yerinize de başkalarını halef kılar. Nuh toplumunu yok edip yerine Ad’ı getirdiği gibi, isyanlarından dolayı Ad’ın da defterini dürüp yerine Semûd’u yerleştirdiği gibi, küfürlerinden ötürü Semûd’u da yerin dibine batırıp yerine başkalarını getirdiği gibi. Veya Selçukluyu, Osmanlıyı yok edip şu anda onların yerine sizleri getirdiği gibi. Sizi de yok edip yerinize başkalarını getirir. Öyleyse size hakim olan, sizin üzerinize Kahhâr olan Rab-binize teslim olun. Onun istediği hayatı yaşayın. Asla Onun emirlerine isyan içine girmeyin. Onun ve elçisinin cihad çağrısına kulak tıkayarak azabına dâvetiye çıkarmayın. Şunu da unutmayın ki:
40. “Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşı Ebu Bekir'e “Üzülme, Allah bizimledir” diyordu; Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah'ın sözü yücedir. Allah güçlüdür, Hakîmdir.” Eğer sizler peygamberime yardım etmez, onu bu cihad çağrımda yalnız bırakırsanız unutmayın ki onun yardımcısı, onun kefili Benim diyor Rabbimiz. Daha önce öyle olmadı mı? Hani hatırlasanıza kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında Sevr mağarasında yanında onu koruyan sizler miydiniz? İki kişiden biri olarak Allah ona yardım edip düşmanlarından korumamış mıydı? Hani orada ayaklarının dibine kadar gelmiş kâfirlerden korku içine giren Ebu Bekir’e arkadaşı: Üzülme, Allah bizimledir diyordu. Ey Ebu Bekir, iki kişi hakkında ne zandasın ki üçüncüleri Allah’tır onların. Sakın mahzun olma, biz Allah korumasında ve Allah desteğindeyiz diyordu. Biz şu anda Allah için buradayız. Hareket noktamız Allah’tır ve Rabbimiz bizi koruyacak, dinini galip getirecektir korkmana ve üzülmene gerek yoktur diyordu. Böyle Allah da ona gü-ven vermiş, görmediğiniz askerleriyle, ordularıyla onu desteklemiş ve sonuçta kendi sözünü üstün getirmiş, kâfirlerin sözünü alçaltmıştır. Allah’ın kelimesi, Allah’ın dini, Allah’ın yasaları üstündür. Allah Azîzdir, dilediğine güç yetirendir ve yaptığı her şeyi belli bir hikmetle yapandır. Evet şimdi şu anda Rabbinizin bir cihad çağrısı karşısında peygamberini yalnız bıraksanız bile, hiç biriniz onunla birlikte cihada çıkmasanız bile orada onu koruyan, onu galip getiren Allah elbette yine galip getirecektir. Azîz olan, mutlak güç ve kudret sahibi olan ve Hakîm olan Allah’ın hiç kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur. Siz ne yaparsanız kendi menfaatiniz için yapmaktasınız. Allah yolunda mallarını ve canlarını ortaya koyanlar kendi nefisleri için ortaya koymuşlardır. Allah yolunda bir fedâkârlıktan kaçanlar da kendi aleyhlerinde bir eylem içine girmişlerdir. Allah cennet karşılığında mü’minlerin mallarını ve canlarını satın almıştır. Öyleyse haydi:
41. “İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın. Allah yo-lunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Bilirseniz bu sizin için hayırlıdır.” Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak, gerek binitli gerek binitsiz olarak, gerek kolay gerek zor gelerek, gerek genç gerek yaşlı olarak, gerek evli gerek bekar olarak, gerek zengin gerek fakir olarak, gerek silahlı gerek silahsız olarak Allah yolunda savaşa çıkın. İşiniz, aşınız, durumunuz müsait olsa da çıkın olmasa da çıkın. Allah’ın ve Resulünün emrine koşun. Hiç beklemeden emre imtisal edin. Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihad edin. Malı olan malıyla, canı olan canıyla, ikisine de sahip olan ikisiyle de savaşa gitsin. Sakın ha sakın, Allah yolunda çıkılacak bir cihad için mâzeretlerin arkasına saklanmayın. Eğer bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır. Haydi hakkınızda hayırlı olana koşun. Haydi imanlarınızı yapabileceğiniz, imanlarınızı hayatınızda görüntüleyebileceğiniz, iman kaynaklı yaşayabileceğiniz bir hayat ortamı oluşturmak üzere savaşa hazırlanın. İslâm düşmanlarına karşı, düşmanlarınıza karşı tedbirlerinizi alarak bölük bölük savaşa çıkın. Ey Allah ve Resulüne iman edenler! Ey dünya hayatı yerine âhireti satın alanlar! Ey Allah’la böyle bir alışverişte bulunanlar! Fânîyi verip de bâkîye talip olanlar! Dünya hayatının basit zevklerini bırakıp da cennete ve Allah’ın rızasına talip olanlar! Allah yolunda, Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmek için, ilay-ı kelimetullah için savaşın. Çünkü unutmayın ki Allah yolunda savaşanlar geçici ve basit dünya hayatını satıp, karşılığında ebedî olan âhireti satın almışlardır. Kim dünya hayatının geçiciliğini, derbederliğini, fânîliğini, zavallılığını bilir de Allah yolunda savaşarak buradaki zevkini, sefasını cennet için fedâ etmeyi becerebilirse, fâniyi verip bâkîyi kazanmayı becerebilirse, Allah’ın rızasını kazanabilirse işte kazançta olan odur. Dünyayı da âhireti de en iyi değerlendiren odur. Öyleyse dünya hayatına karşılık âhireti satın almak isteyenler Allah yolunda savaşsınlar. Bunun başka bir yolu yoktur. Dünya metaı hem azdır, hem de geçicidir, fânidir. Yâni şu an-da dünyanın ne kadarına sahip olsanız, ne kadarına egemen olsanız, tüm dünya mülkleri, tüm dünya saltanatları sizin de olsa bilesiniz ki çok azdır, âhiretin ve âhiret saltanatının yanında. Madem ki dünya metaı çok azdır, madem ki tüm dünya sizin olsa bile bir gün bitecektir, öyleyse bir gün bitecek olan bir dünya metaı hesabıyla Allah için bir savaştan geri kalarak ebedî bir âhiret hayatını, ebedî bir cenneti fedâ etmek akıl kârı mıdır? Muttakiler için, Allah’la yol bulanlar için, hayatlarını Allah için yaşayanlar için, Allah’ın koruması altına girip Allah’ın istediği gibi yaşayan, Allah adına canları ve mallarını fedâya hazır olanlar için âhiret yurdu gerçekten çok hayırlıdır.
42. “Ey Muhammed! Kolay bir kazanç, normal bir yolculuk olsaydı sana uyarlardı, fakat çıkılacak yol onlara uzak geldi, kendilerini helâk ederek, “Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık” diye Allah'a yemin edeceklerdir. Allah onların yalancı olduğunu elbette biliyor.” Eğer çıkacağınız bu sefer kolay bir kazanç, kolay bir sefer olsaydı onlar mutlaka sana uyarlar, seninle birlikte gelirlerdi. Fakat çıkılacak sefer onlara uzak ve zor geldi, meşakkatli geldi. Eğer bu böyle kolayca, zahmetsizce elde edilecek bir ganîmet olsaydı elbette senin peşinden gelirlerdi. Ama bu sefer o münâfıklara ağır geldi, zor geldi de kendilerini helâke sürükleyerek sana diyecekler ki: Eğer gücümüz yetseydi, imkânlarımız elverseydi elbette biz de seninle beraber gelirdik diye Allah’a yemin edecekler. Allah onların yalancı olduklarını, bu sözlerinde samimi olmadıklarını elbette çok iyi bilmektedir. Allah yolunda cihadı terk edecekler, Allah ve Resulünün çağrısından kaçacaklar ve utanmadan bu yalanlarına bir de Allah’ı şâhit tutarak kendi kendilerini helâke sürükleyecek hainler. Münâfıkların hareket noktası Allah’ın rızası değil ganîmet derdidir. Bunlar aslında kendi menfaatlerinden başka bir şey görmeyen kimselerdir. Sadece dünyayı görebilen insanlardır onlar. Uğrunda savaşabilecekleri her hangi bir dâvâları olmayan insanlardır. Dâvâsız, ne sâdık bir kâfir, ne de sâdık bir Müslüman’dır bunlar. Kitabımızın pek çok âyeti bu zümreyi anlatır. Bunlar sadece kendi canlarını, çıkarlarını düşünen insanlardır. Elde edecekleri bir dünya menfaati varsa, risk ve fedâkarlık yoksa gelirler. Allah için bir savaşta Müslümanlar gibi ölmeyi, yaralanmayı, sıkıntı çekmeyi göze alamayan, Allah için böyle bir fedâkârlığa razı olamayan, kendince savaş gibi bir sıkıntının dışında kalmayı başarı zanneden insanlardır. Basit düşünceleri, sığ hesaplarıyla hareket eden zavallı insanlar. Bu dünyanın geçici zevk ve eğlencelerine kapılarak Allah için bir savaştan kaçan ve dünyalarını da âhiretlerini de mahveden insanlar. Menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen bu insanlardan ciddi bir fedâkârlık beklemek mümkün değildir. Ağızlarıyla kalplerinde olmayan şeyleri söylerler. Ağızları başka, kalpleri başkadır bunların. İçleri başka, dışları başkadır. Bakın diyorlar ki eğer gerçekten imkân bulabilseydik, gücümüz yetseydi elbette bizler de sizinle gelirdik. Ama Allah biliyor ki onlar yalan söylüyorlar.
43. “Allah seni affetsin; doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce, niçin onlara izin verdin?” Allah’ın Resulü Tebûk seferinden kaçabilmek için asılsız bahaneler öne sürerek kendisini aldatmaya çalışan bir kısım münâfıkların özürlerini kabul ederek onların bu savaştan geri kalmalarına izin vermişti de peygamberinin bu davranışını beğenmeyen Rabbimiz hemen onu uyarıvermiştir. Yâni onun bu davranışını, bu içtihadını onaylamadığını ortaya koyuverdi. Allah seni affetsin! Allah senin hayrını versin ey peygamberim! Niye böyle yaptın? Savaştan kaçmak için sana özür beyanında bulunan bu insanların özürlerinin doğruluğu, yalancılığı açığa çıkmadan, bu konuda bir araştırma yapmadan niye izin verdin onlara? Sakın bir daha böyle yapma! diyerek uyarıverdi Rabbimiz onu ve bu davranışını onaylamadı. Çünkü eğer Rasulullah efendimiz kendilerinin mâzeretlerini kabul etmeyerek, onlara savaştan geri kalma izni vermeyerek onlar geri kalmış olsalardı elbette onların nifakları açığa çıkacaktı. Böylece Allah için bir fedâkarlık anlamına gelen savaş, mü’minle münafığı ayırıcı en büyük bir imtihan olacaktı. Tebûk seferinin hazırlıklarının başladığı günlerde insanlardan gelip mâzeretler ileri sürerek Rasulullah efendimizden izin isteyenler oluyordu. Ey Allah’ın Resulü işte şu şu işlerimiz var, şu şu mâzeretlerimiz var, bizi bu işten mazur gör diyorlardı. Bizi affet, bizi bağışla biz bu sefere katılamayacağız. Rasulullah efendimiz de her mâzeret beyan edene izin vermişti. Rabbimiz buyuruyor ki ey peygamberim, keşke öyle yapmayıp da biraz bekleseydin. Bekleseydin de gerçekten mâzereti olanlarla olmayanlar bir açığa çıksaydı. Rabbin gerçekten inananlarla münâfıkların açığa çıkması için böyle bir imtihan açmıştı. Tabii ki Rasulullah efendimizin merhametine sığınarak böyle bir savaştan yan çizmeye çalışanları oldukları hal üzere bırakacak değildi Allah. Elbette onları tek tek ortaya çıkaracaktı Rabbimiz. Bakın bundan sonraki âyetinde kimlerin izin isteyip kimlerin asla isteyemeyeceğini şöylece açıklıyor Rabbimiz.
44,45. “Allah'a ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla savaşmak istediklerinden ötürü geri kalmak için senden izin istemezler. Allah sakınanları bilir. Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp şüphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler.” Allah’a ve âhiret gününe gerçekten iman edenler, malları ve canlarını ortaya koyarak Allah yolunda cihaddan kaçmak için asla senden izin istemezler. Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman edenler ve bir gün bu dünyada yaptıkları her şeyin hesabını vereceklerinin bilincinde olanlar, Allah yolunda bir cihaddan geri kalmak için asla izin istemezler. Çünkü zaten Allah’a iman Allah’ın hayata karıştığına imandır. Allah’a iman onun hayat programı gönderdiğine imandır. Allah’a iman ondan gelen cihad emrine imandır. Allah böyle kendisine, kendisinin istediği gibi iman eden, kendi yolunda cihad eden muttaki kullarını bilmektedir buyurarak Rabbimiz cihadla takva arasında bir ilişkiyi vurguluyor. Cihad bir Müslümanın kalbindeki takvanın açığa çıkmasıdır. Cihad takvanın alâmetidir. Allah o muttakileri bilmektedir. Allah’ın rızasını ve âhiret günündeki mükâfatlarını kazanabilmek için vesileler arayan, bunun için de cihada koşan kullarını çok iyi bilmektedir Allah. Zaten işte bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz rızasını kazanmada en büyük vesilenin kendi yolunda cihad olduğunu açıkça haber vermektedir. Mâide sûresinin 35. âyeti bunu daha açık anlatıyordu. Evet Allah o muttakileri bilmektedir. Onların değerlerini bilmektedir. Onlara nasıl mükâfatlar lütfedeceğini çok iyi bilmektedir. Ancak senden yalnızca Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, kalplerine iman yerleşmemiş, kalpleri şüpheye kapılmış, imanlarında şüpheye düşmüş kimseler izin isterler. Allah’a güvenleri olmayan, Allah’ın kendi yolunda savaşan kullarına yardımına güvenmeyen, âhiret konusunda, cennet konusunda hep bir şüphe içinde olanlar ancak senden izin isterler. Yâni inanmadıkları halde iman gösterisinde bulunan münâfıklar, ancak cihaddan kaçmak için senden izin isterler. Âhirete ve cennete inanmayan insanların Allah için bir savaşı, bir fedâkarlığı göze almaları asla mümkün değildir. Onların ne Allah yolunda mal harcamaları, ne de canlarını ortaya koymaları mümkün değildir.
44,45. “Allah'a ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla savaşmak istediklerinden ötürü geri kalmak için senden izin istemezler. Allah sakınanları bilir. Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp şüphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler.” Allah’a ve âhiret gününe gerçekten iman edenler, malları ve canlarını ortaya koyarak Allah yolunda cihaddan kaçmak için asla senden izin istemezler. Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman edenler ve bir gün bu dünyada yaptıkları her şeyin hesabını vereceklerinin bilincinde olanlar, Allah yolunda bir cihaddan geri kalmak için asla izin istemezler. Çünkü zaten Allah’a iman Allah’ın hayata karıştığına imandır. Allah’a iman onun hayat programı gönderdiğine imandır. Allah’a iman ondan gelen cihad emrine imandır. Allah böyle kendisine, kendisinin istediği gibi iman eden, kendi yolunda cihad eden muttaki kullarını bilmektedir buyurarak Rabbimiz cihadla takva arasında bir ilişkiyi vurguluyor. Cihad bir Müslümanın kalbindeki takvanın açığa çıkmasıdır. Cihad takvanın alâmetidir. Allah o muttakileri bilmektedir. Allah’ın rızasını ve âhiret günündeki mükâfatlarını kazanabilmek için vesileler arayan, bunun için de cihada koşan kullarını çok iyi bilmektedir Allah. Zaten işte bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz rızasını kazanmada en büyük vesilenin kendi yolunda cihad olduğunu açıkça haber vermektedir. Mâide sûresinin 35. âyeti bunu daha açık anlatıyordu. Evet Allah o muttakileri bilmektedir. Onların değerlerini bilmektedir. Onlara nasıl mükâfatlar lütfedeceğini çok iyi bilmektedir. Ancak senden yalnızca Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, kalplerine iman yerleşmemiş, kalpleri şüpheye kapılmış, imanlarında şüpheye düşmüş kimseler izin isterler. Allah’a güvenleri olmayan, Allah’ın kendi yolunda savaşan kullarına yardımına güvenmeyen, âhiret konusunda, cennet konusunda hep bir şüphe içinde olanlar ancak senden izin isterler. Yâni inanmadıkları halde iman gösterisinde bulunan münâfıklar, ancak cihaddan kaçmak için senden izin isterler. Âhirete ve cennete inanmayan insanların Allah için bir savaşı, bir fedâkarlığı göze almaları asla mümkün değildir. Onların ne Allah yolunda mal harcamaları, ne de canlarını ortaya koymaları mümkün değildir.
46. “Eğer savaşa çıkmak isteselerdi bir hazırlık yaparlardı. Ama Allah davranışlarını beğenmedi de onları alıkoydu. “Acizlerle beraber oturun” denildi.” Gerçekten onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette onun için bir hazırlık yaparlardı. Eğer kalplerinde gerçekten Allah için bir savaş niyeti olmuş olsaydı, silah ve erzak yönünden bir hareketin, bir hazırlığın içine girerlerdi. Onların böyle bir hareketin içine girmemeleri aslında cihaddan kaçma niyetlerini açığa vurmaktadır. Lâkin Allah onların seninle birlikte cihada çıkmalarını hoş görmedi de onları bu işten alıkoydu. Onların seninle birlikte gelmelerini istemediği için Allah isteklerini, azimlerini kırıverdi. Ayaklarını dolayıp kalplerine tembellik ve isteksizlik koyuverdi. Onlara savaştan geri kalan âcizlerle beraber, kadın ve çocuklarla beraber oturun dedi. Tevkif etti onları. Elbette bir şeye inanan, bir şey için samimi bir niyet taşıyan kişi onun için hazırlık içinde olmalıdır. Peki var mı şu anda cihad için bir hazırlığınız? Bir planınız programınız var mı şu anda? Ruhunuzu, kalbinizi, bineğinizi, silahınızı hazırlamak gibi bir derdiniz, bir endişeniz var mı? Allah’ın dinini yeryüzünde hakim kılma, inancınızı yaşama diye bir derdiniz var mı? Allah’ın tüm dinlere, tüm sistemlere üstün kılmak üzere gönderdiği bu hak dinini yeryüzünde üstün getirme diye bir hesabınız var mı? Peki oturduğunuz yerden mi olacak bu? Rasu-lullah oturduğu yerden mi gerçekleştirdi bunu? Rasulullah efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyordu: “Kim ki Allah yolunda cihad etmeden, cihad etme niyetini içinden geçirmeden ölürse nifak üzere ölmüştür” Öyleyse bu halimizle münâfıklara mı benziyoruz, yoksa mü’minlere mi? bunu iyi bir düşünelim Allah için. Allah o münâfıkların seninle birlikte çıkmalarını istemedi. Yâni biraz da Rabbimiz önceki uyarısından ötürü sıkıntıya düşen Peygamberini teselli ediyordu burada. Ey peygamberim, aslında sen onlara izin vermesen de zaten onlar seninle bir savaşa çıkmayacaklardı. Sen üzülme, çünkü onların seninle birlikte çıkmaları sana zerre kadar bir hayır kazandırmayacağı gibi bilâkis çok zararları olacaktır. Çünkü:
47. “Aranızda savaşa çıkmış olsalardı, ancak sizi bozmağa çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara kulak verenler var. Allah kendilerine yazık edenleri bilir.” Eğer onlar sizinle birlikte savaşa çıkmış olsalardı sizin için fitne ve fesattan başka bir şey artırmazlar, aranıza fitne sokmak üzere sa’y ederlerdi. İçinizde onlara kulak verenler vardır. İçinizde onlara haber taşıyanlar vardır ve Allah elbette böyle kendilerine yazık edenleri bilmektedir. Evet içinizde onların lakırdılarına kulak veren, onların fitne-lerini dinleyenler vardır. Onların fitnelerine kulak verecek, onları din-leyecek, onlara itaat edecek, onlarla birlikte hareket edecek zayıf kimseler vardır. Onların açtıkları fitne çığırından gidebilecekler vardır. Böylelerini etkileyip moral men onları çökertecekler bu münâfıklar. Onun içindir ki onların sizden, saflarınızdan uzak olması daha hayırlı olduğu için Rabbiniz sizin hayrınıza takdirde bulundu. Ama elbette Resul (a.s) hemen onlara izin vermeseydi, Allah münâfıklıkları açığa çıkacaktı.
48. “Andolsun ki, daha önce de fitne koparmak istemişlerdi. Sana karşı bir takım işler çeviriyorlardı, sonunda onlar istemedikleri halde hak ortaya çıktı, Allah'ın emri üstün geldi.” Çünkü bu adamlar bundan önce de, Tebûk seferinden önce de sizin aranızda fitne koparmak istemişlerdi. Bundan önce de aranızdaki arkadaşlarını etkileyip, onların güçlerini kırıp fitneye düşürmek istemişlerdi. Ama sonunda onlar istemedikleri halde hak ortaya çıktı. Allah’ın yardımı geldi ve Allah’ın emri, Allah’ın takdiri, Allah’ın dini üstün geldi. Meselâ Uhut savaşında münâfıkların reisi Übey Bin Selül 300 kadar arkadaşıyla savaş alanını terk edince bu Müslümanlarda şok etkisi yaptı. Onların bu tavırlarından dolayı Müslümanların içinde çok ciddi tedirginlik yaşayanlar oldu. Hattâ kimileri onların etkisiyle morallerini, dirençlerini yitirip geri çekilmeyi bile düşünür olmuşlardı. Ordunun içinde ciddi bir bozgun, ciddi bir çözülme başlamıştı. Halbuki Allah, onların dostu idi. Onları kendilerinden çok seven, onlar adına en hayırlı, en güzel kararı alacak olan Allah’tı. Onlara yardım edip düşmanlarına karşı galip getirecek, dini yüceltecek olan Allah’tı. Rab-bimiz yardımıyla onları korundu da onlar Allah’ın yardımıyla münâfıkların oyunlarına gelmediler. Münâfıklar gibi Rasulullah’ı ve Müslümanları kendi başlarına terk edip gitmediler. Bedirde de aynı şeyleri yapmışlardı bu hainler. Yine Medine-de peygambere bir komplo kurarak öldürmek istediler. Çok çeşitli planların, provokasyonların içine girdiler. Ama Allah peygamberini de korudu, dinini de hakim kıldı. Onun içindir ki onların bu seferde sizinle birlikte olmayışları, sizin hakkınızda hayırlıdır.
49. “Onlardan, “Bana izin ver, beni fitneye düşürme” diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. cehennem, inkâr edenleri şüphesiz kuşatacaktır.” Onlardan kimileri de bu cihaddan kaçmak için diyorlar ki, ey peygamber, bana izin ver, beni fitneye düşürme, beni günâha sokma. Senin iznin, senin onayın olmadan eğer bu cihaddan geri kalırsam fitneye düşer, günâha batarım. İşimiz, aşımız, ticaretimiz, malımız, mülkümüz, evimiz, barkımız, çoluğumuz, çocuğumuz helâk olacak. Gel bize izin ver de bu felâketlere düşmeyelim. Veya kimileri de diyorlardı ki ey Allah’ın Resulü, ben kadınlara düşkünüm. Şimdi oraya gider de sarışın Rum kadınlarını görürsem dayanamayarak bir günâha düşerim. İyisi mi gel izin ver. Ya da diyorlar ki ey Allah’ın Resulü biz bu cihada gitmek is-temiyoruz. Bu cihad bize çok ağır geliyor, iyisi mi gel sen izin ver de bizim başımızı belâya sokma. Seniz izninle bu savaştan geri kalalım da günaha girmeyelim diyorlar. Veya işte ey Allah’ın Resulü daha biz adam olamadık, daha biz nefislerimizi terbiye edemedik, bırak bizim gibi zayıfları da şimdilik nefislerimizin ıslahıyla uğraşalım diyerek sudan bahanelerle savaştan muaf tutulmalarını istiyorlar. Hayır hayır, onlar Allah yolunda bir cihaddan kaçarak aslında fitnenin ta ortasına düşmüşlerdir. Bundan daha büyük bir fitne olabilir mi? Çünkü Allah için bir savaştan kaçanlar, Allah için bir fedâkârlığı göze alamayan insanlar yaşarken ölmüş insanlardır. İşte tarih içinde böyle dinleri uğrunda, özgürce bir hayata kavuşmaları ve Müslüman-ca bir dünyaya ulaşmaları uğrunda Allah’ın cihad emrini yerine ge-tirmeyen, düşmanla karşı karşıya gelmeyi göze alamayan nice toplumların mahvolduklarını, perişan olduklarını, yıllar yılı galip toplumların kölesi olarak zillet içinde bir hayatın mahkumu olarak silinip gittiklerini görüyoruz. Allah için bir savaşı göze alamadıkları için galip toplumların elinde oyuncak olmuş, varlıklarını, şahsiyetlerini, hürriyetlerini kaybetmiş, dinlerini, tarihlerini kaybetmiş, silinip gitmiş nice milletler tanıyoruz. Evet Allah ve Resulünün cihad çağrısı karşısında olmadık mâzeretlerin arkasına saklanan bu münâfıkların sadece menfaatleriyle hareket ettiklerini de bakın bundan sonraki âyet şöyle ortaya koyuyor:
50. “Sana bir iyilik gelince onların fenasına gider; bir kötülük gelse, "Biz önceden ihtiyatlı davrandık" derler, sevinerek dönüp giderler.” Sana bir iyilik gelince onların ağırına gider. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar size bir iyilik, bir zafer, bir galibiyet, bir ganîmet ulaştığı zaman o münâfıklar üzüntülerinden deliye dönerler. Kendileri iman ehli olmadıklarından iman ehlinin ulaştığı bir hayır onları üzüntüye gark eder. Sana bir musîbet, bir zarar, bir mağlubiyet dokunduğu zaman da sevinçlerinden bayram ederler. Biz önceden tedbirimizi almış, kafalarımızı çalıştırmış ve onlarla birlikte olmamışız diyerek sevinç içinde dönüp giderler. Alçaklar güya kendilerini dünyada etkin ve yetkin zannederler. Allah’ı, Allah’ın takdirini görmezden gelerek her şeyi kendi plan ve programlarıyla başardıklarını zannederler. Başarılarını ve kayıplarını kendilerine izâfe ederek başarılarından ötürü sevinip kayıplarından ötürü üzülürler. Evet peygamberin savaş dâvetine icâbet etmeyenler, peygamberi ve Müslümanları yalnız bırakanlar, Allah için çıkılan bu savaşta peygamberin ya da Müslümanların başlarına bir şeyler isâbet edince, bir zarar ulaşınca zavallılar diyorlar ki doğrusu Allah bize nî-met verdi. Allah bizi korudu. İyi ki bizler akılsızlık edip o savaşa gi-denlerle beraber olmadık. Onlarla birlikte gitmedik de onun için ka-zandık. Peygamberin ve beraberindeki Müslümanların başına gelen-ler bizim de başımıza gelmedi diye sevinirler. Zavallılar Allah ve Resulünün emrettiği bir savaş konusunda Allah ve Resulünün emrine muhalefet ederek Müslümanlarla birlikte olmamayı nîmet kabul ediyorlar. Allah için bir savaşta Müslümanlar gibi ölmeyi, yaralanmayı, sıkıntı çekmeyi göze alamayan, Allah için böyle bir fedâkarlığa razı olamayan zavallılar kendilerince bir kısım musîbetlerin dışında kalmayı başarı zannediyorlar. Alçakların sözleri anlayışları ne kadar da basit, düşünceleri ne kadar da sığ, hesapları ne kadar da yanlış değil mi? Bu dünyanın geçici zevk ve eğlencelerine kapılarak Allah için bir savaştan kaçan insanlar ne kadar da zavallı insanlar değil mi? Halbuki Allah’ın ve Resulünün her dâvetine koşan Müslüman, Uhutta şehit de olsa, Bedirde mağlup da olsa veya şu anda dünya savaşlarında yenilmiş de olsa, görünürde kâfirler karşısında ezilmiş de olsa kazanan yine odur, galip gelen yine odur, üstün olan yine odur. Çünkü galibiyet ya da mağlubiyet, zafer ya da hezimet dünya şartlarına göre hesap edilmez. Galibiyet ve mağlubiyet âhiret şartlarına göre yapılır.
51. “De ki: “Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim Mevlâ’mızdır, inananlar Allah'a güvensin.” Evet bu beyinsizlere de ki peygamberim, ey akılsızlar nasıl düşünüyorsunuz böyle? Bilmiyor musunuz ki Allah’ın bir takdiri vardır? Bilmiyor musunuz ki kulları üzerinde tek egemen Allah’tır? Bil-iyor musunuz ki Allah’ın bizim için yazdığından başkası bizim başımıza gelmez. Acı-tatlı, başarı-kayıp, zafer-hezimet, ölüm-şehadet başımıza ne gelmişse hepsi Allah’ın takdiriyledir. Ondan bize ne gelmişse bizim hayrımızadır. Çünkü O bizim Mevlâ’mızdır. O bizim sahibimiz-dir. Biz O’nun yolunda olduğumuz müddetçe, O’nun rızası istikâmetinde hareket ettiğimiz müddetçe, O’nun kararlarını uyguladığımız müddetçe O bizim Mevlâ’mızdır.