Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Tevbe Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

129 ayetSayfa 3 / 3
113,114. “Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek Peygambere ve mü'minlere yaraşmaz İbrahim'in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi.” Kâfir oldukları ve kâfir olarak öldükleri kesin belli olduktan sonra, o çılgın ateşin ashabı oldukları belli olduktan sonra yakın akrabaları bile olsa müşrikler hakkında istiğfar etmeleri peygambere ve mü’minlere asla yakışmaz. Gerek haklarında inen bir vahiyle, gerek-se kâfir olarak ölüp gittikleri belli olan kimseler hakkında dua etmek, istiğfar etmek, onların bağışlanmalarını dilemek peygambere de onun yolunun yolcularına da yakışık almaz. Böyle kâfir olarak Allah’ın hudutlarını muhafaza etmeden geberip gidenler babalarımız bile olsa, analarımız, kardeşlerimiz bile olsa onların arkasından dua etmemiz ve istiğfarda bulunmamız caiz değildir. Bunlar hayattayken bunların, bu tür kâfirlerin, bu tür sistemlerin Allah’la verdikleri savaşımlarında onların galip gelmeleri, başarıya ulaşmaları adına onlara fiili yardım ve destekte bulunmak türünde bir dua da caiz değildir, geberip gittikten sonra arkalarından dua ve istiğfarda bulunmak da caiz değildir. Rasulullah efendimizin amcası Ebu Talip hakkında onun vefatından sonra yaptığı dua ve istiğfarını Rabbimiz yasaklayınca Rasu-lullah efendimiz vazgeçiverdi. Yine İbrahim (a.s) babası hakkında dua ve istiğfarda bulundu da Rabbimiz yasaklayınca vazgeçiverdiğini biliyoruz. Eğer o istiğfar edilen kişi hayattaysa, henüz ölmemiş ve dönme ihtimali, tevbe etme ihtimali mevcutsa ya Rabbi onun aklını başına getir, onun iman etmesini sağla, iman nîmetini ona bahşet şeklinde bir dua caizdir. Yâni henüz hayattaysa buna iman yolunu göster, hidâyet yolunu göster, gidişini değiştir diye dua etmek caizdir. Ama kâfir olarak, müşrik olarak öldüğü belli olduktan sonra artık böyle bir insan için dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. İşte âyet-i kerîmede İbrahim (a.s)’ın babası hakkındaki istiğfarı gündeme getiriliyor. İbrahim’in babası için istiğfarda bulunması sadece ona daha önce verdiği bir söz dolayısıyla idi. İbrahim (a.s) babasına daha önce söz vermişti. Ey babacığım ben senin için Rabbime istiğfarda bulunacağım. Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Rabbim beni boş çevirmez, Rabbimin dualarımı kabul edeceğini umarım buyurmuştu. Ama ne zaman ki ona babasının Allah’ın düşmanı olduğu açıklandı, İbrahim (a.s) hemen ondan teberrî edip uzaklaştı. Muhakkak ki İbrahim yufka yürekli, merhametli bir kuldu. Halîm, vakur, ağırbaşlı bir kuldu. Allah yasasına muttali olur olmaz hemen vazgeçiverdi. Müslümanlar, sizler benim İbrahim peygamberimden daha mı merhametlisiniz ki o cehennemlik olduğu açıkça kendisine belli olunca babası hakkında istiğfardan vazgeçiverdi; uyarısında bulunulmaktadır.
113,114. “Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek Peygambere ve mü'minlere yaraşmaz İbrahim'in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi.” Kâfir oldukları ve kâfir olarak öldükleri kesin belli olduktan sonra, o çılgın ateşin ashabı oldukları belli olduktan sonra yakın akrabaları bile olsa müşrikler hakkında istiğfar etmeleri peygambere ve mü’minlere asla yakışmaz. Gerek haklarında inen bir vahiyle, gerek-se kâfir olarak ölüp gittikleri belli olan kimseler hakkında dua etmek, istiğfar etmek, onların bağışlanmalarını dilemek peygambere de onun yolunun yolcularına da yakışık almaz. Böyle kâfir olarak Allah’ın hudutlarını muhafaza etmeden geberip gidenler babalarımız bile olsa, analarımız, kardeşlerimiz bile olsa onların arkasından dua etmemiz ve istiğfarda bulunmamız caiz değildir. Bunlar hayattayken bunların, bu tür kâfirlerin, bu tür sistemlerin Allah’la verdikleri savaşımlarında onların galip gelmeleri, başarıya ulaşmaları adına onlara fiili yardım ve destekte bulunmak türünde bir dua da caiz değildir, geberip gittikten sonra arkalarından dua ve istiğfarda bulunmak da caiz değildir. Rasulullah efendimizin amcası Ebu Talip hakkında onun vefatından sonra yaptığı dua ve istiğfarını Rabbimiz yasaklayınca Rasu-lullah efendimiz vazgeçiverdi. Yine İbrahim (a.s) babası hakkında dua ve istiğfarda bulundu da Rabbimiz yasaklayınca vazgeçiverdiğini biliyoruz. Eğer o istiğfar edilen kişi hayattaysa, henüz ölmemiş ve dönme ihtimali, tevbe etme ihtimali mevcutsa ya Rabbi onun aklını başına getir, onun iman etmesini sağla, iman nîmetini ona bahşet şeklinde bir dua caizdir. Yâni henüz hayattaysa buna iman yolunu göster, hidâyet yolunu göster, gidişini değiştir diye dua etmek caizdir. Ama kâfir olarak, müşrik olarak öldüğü belli olduktan sonra artık böyle bir insan için dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. İşte âyet-i kerîmede İbrahim (a.s)’ın babası hakkındaki istiğfarı gündeme getiriliyor. İbrahim’in babası için istiğfarda bulunması sadece ona daha önce verdiği bir söz dolayısıyla idi. İbrahim (a.s) babasına daha önce söz vermişti. Ey babacığım ben senin için Rabbime istiğfarda bulunacağım. Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Rabbim beni boş çevirmez, Rabbimin dualarımı kabul edeceğini umarım buyurmuştu. Ama ne zaman ki ona babasının Allah’ın düşmanı olduğu açıklandı, İbrahim (a.s) hemen ondan teberrî edip uzaklaştı. Muhakkak ki İbrahim yufka yürekli, merhametli bir kuldu. Halîm, vakur, ağırbaşlı bir kuldu. Allah yasasına muttali olur olmaz hemen vazgeçiverdi. Müslümanlar, sizler benim İbrahim peygamberimden daha mı merhametlisiniz ki o cehennemlik olduğu açıkça kendisine belli olunca babası hakkında istiğfardan vazgeçiverdi; uyarısında bulunulmaktadır.
115. “Allah, bir milleti doğru yola eriştirdikten sonra, sakınacakları şeyleri onlara açıklamadıkça, sapıklığa düşürmez. Allah şüphesiz her şeyi bilir.” Allah hidâyete ulaştırdığı bir toplumu asla dalâlete düşürecek değildir. Ta ki onların sakınmaları gereken şeyleri onlara açıklamadıkça. Yâni burada önceki uygulamalarından ötürü mü’minlerin kınanmadıklarına şahit oluyoruz. Daha önceden mü’minler akrabalarından haklarında dua ve istiğfar caiz olmayanlar için dua ve istiğfarda bulunuyorlardı. Rabbimiz mü’minleri bu yasa öncesi yaptıklarından ötürü kınamadı. Çünkü onlar bunu bu yasanın nüzûlünden önce yap-mışlardı. Rabbimiz önceki hatalarından dolayı onları hesaba çekme-yeceğini müjdeliyor. Rabbimiz neyin yasak neyin değil olduğunu açıklamadıkça, nelerden sakınılması gerektiği ortaya koymadıkça onları asla dalâlete düşürmez. Eğer bizler de şu ana kadar bu yasayı bilmeden önce ters davranışlarda bulunmuşsak, şu andan itibaren vazgeçeceğiz. Bizler de şu anda Rabbimizin bu metodunu anlamak ve kullanmak zorundayız. Yâni insanlara nelerden sakınmaları gerektiğini, hangi amellerden uzak durmaları gerektiğini bildirmeden, açıklamadan, hangi hareketin küfür olduğunu, hangi davranışın ve inanışın şirk olduğunu, nelerin serbest, nelerin yasak olduğunu açıkça bildirmeden insanları hemen suçlamaya gitmeyeceğiz, onları dalâlette kabul etmeyeceğiz, şirkle, küfürle itham etmeyeceğiz. Hemen o insanları tekfir etmeye kalkışmayacağız. Bakın daha önceden bu münâfık ve kâfir olarak geberip gidenler hakkında dua ve istiğfarda bulunmak bir küfürdü. Bu asla peygamberlere ve müslümanlara yakışmayan bir davranıştı. Ama daha önceden Rabbimiz bunu onlara açıklamadığından dolayı onları bu konuda mazur gördü. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir. Kimin hangi niyetle ne yaptığını ve sonunda eline ne geçeceğini en iyi bilen Allah’tır.
116. “Göklerin ve yerin hükümranlığı elbette Allah'ındır; dirilten ve öldüren O'dur. Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur.” Muhakkak ki göklerin ve yerin mülkü, saltanatı Allah’a aittir. Göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere egemen olan Allah’tır. Göktekiler ve yerdekiler üzerinde tek söz sahibi Allah’tır. Hayat veren de Odur, öldüren de Odur. Hayatın sahibi de odur, ölümün sahibi de. Hayatı veren de Odur, alan da. Hiç kimse bu konuda Ona ortak değildir. Ve sizin Allah’tan başka ne bir velîniz, ne bir karar merciiniz, ne bir yasa belirleyiciniz, ne bir dostunuz ve yardımcınız vardır. Allah’tan başka bel bağlayıp güveneceğiniz, arzularını gerçekleştireceğiniz, yasalarını uygulayacağınız, çektiği yere gideceğiniz bir velîniz de, bir dostunuz da yoktur. Onun ortağı, yetkilileri ve yardımcıları yoktur. Allah’tan başka gökler ve yerde tasarruf yetkisine sahip yoktur. Allah’tan başka iyilik ve kötülük dokundurabilecek yoktur.
117. “Andolsun ki, Allah, sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalpleri kaymak üzere iken Peygambere uyan muhacirlerle ensârın ve Peygamberin tevbelerini kabul etti. Tevbelerini, onlara karşı şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir.” Muhakkak ki Allah elçisine, ashabına, muhacirin ve ensâra tevbe, dönüş nasip etti. Onların dönüşlerini kabul buyurdu. Onlar öy-le kimselerdir ki kalpleri neredeyse o zorluk seferinde kaymak üzereyken, neredeyse Allah yolunda bir cihaddan geri kalmak üzereyken o zorluk seferinde onlar kendilerine sahip çıkıp peygamber safında yer alıp, onunla birlikte hareket ettiler. Evet onların içlerinde bir bölü münün neredeyse kalbi kaymak üzereyken o güçlük saatinde peygambere tâbi oldular. Tebûk’te peygamberi yalnız bırakmadılar. Evet mü’minlerden böyle bir grup da varmış. İmanları olduğu halde, mü’min oldukları halde, Allah ve Resûlüne teslim oldukları halde yine de neredeyse kalpleri kayıp Tebûk seferinden geri kalmak üzere olanlar varmış. Nefislerine mağlup olup geri kalmak üzerelerken Rabbimiz onlara yardımını yetiştirmiş, onları korumuş ve tevbeyi ihsan buyurmuş da hemen dönüş yapıp peygamberin yanında yerlerini almışlar. Çünkü O Allah o mü’min kullarına karşı çok merhametlidir. Ebu Hayseme diye bir zât var. Resûlullah aleyhisselâm sefere çıktıktan sonra, güzel bir bahçesi var. Hanımı bahçenin koyu gölgesi altında çayı hazırlamış, kahveyi pişirmiş, pastaları getirmiş ve kocasını dâvet ediyor. Ebu Hayseme hemen kalkıp: Hayır hayır, Resul (a.s) güneşin altında yolculuk yaparken benim burada gölgeliklerin altında keyif çatmam doğdu değildir deyip hemen kalkıp ordunun arkasından yola koyuluvermiş. Nefsinin arzularını bir kenara itip Allah yolunda bir cihada yürüyüvermiş. Şeytan ve ordularının bütün vesvese ve saldırılarını yenip Rasûlullah’ın ve beraberindeki müslümanların arkasına takılıvermiş. Ve nihayet arkadan orduya yetişirken de Rasulullah efendimiz; “keşke şu gelen Ebu Hayseme olaydı” buyurur ve geldiği zaman bakarlar ki odur. Rasulullah efendimiz onu görünce kendisine dua eder. “Ey Ebu Hayseme, Elhamdülillah ki Allah seni şeytana, nefsine, dünya ve dünyalıklara tamah ederek ebedî saadet yurdu olan cenneti kaybetmekten korudu. Elhamdülillah ki sonradan da olsa aramıza katılmayı başardın” dedi ve bu başarısından dolayı onu tebrik etti. Evet neredeyse kalpleri kaymak üzereyken Rabbimiz onlara yardım etmiştir de Rasulullah’ın safına katılmışlardır. Tabii daha önce Allah yolunda oldukları için Allah onları bu duruma düşmekten korumuştur.
118. “Bütün genişliğine rağmen yer, dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti. Allah, tevbe ettikleri için onların tevbesini kabul etmiştir. Çünkü O tevbeleri kabul eden, merhametli olandır.” Evet bütün genişliğine rağmen yeryüzü kendilerine dar gelmiş, nefisleri daralmış, nefisleri kendilerini sıkıştırmış ve Allah’tan başka sığınabilecekleri hiç bir sığınak, hiç bir barınak kalmadığını anlamış o savaştan geri kalan, ya da tevbeleri geriye bırakılan üç Müslümanın tevbesini de Allah kabul etmiştir. Allah onların dönüşlerini de kabul etmiştir. Çünkü O Allah tevbeleri kabul eden, merhametli olandır. Hani önceki âyetlerde savaştan geri kalıp da günâhlarını itiraf edenlerden kimilerini affettiğini, bazılarının tevbelerinin de geriye bı-rakıldığını anlatmıştı. Allah onları ya affedecek ya da azaplandıracak buyurmuştu. İşte burada bu üç kişi sonuçları Allah’ın emrine bıra-kılan üç kişidir. Bunlar orada da söylediğimiz gibi Kâb Bin Mâlik, Mi-rare Bin Rebii ve Hilal Bin Ümeyye’dir. Bu müslümanlar da cihaddan geri kalmışlar ama ötekiler gibi gelip bir mâzeret beyanında bulun-mamışlar, tevbelerini açıkça ilân etmemişlerdi. İşte Rasulullah efendimiz ashabını bunlarla konuşmaktan men etmiş, bunlara selâmı yasaklamıştı. Bu durumda tüm yeryüzü genişliğine rağmen onlara dar gelmişti. Peygamber ve müslümanların kendilerine karşı takındıkları bu tavır karşısında bunalmışlar, daralmışlardı. Yaşadıkları, doğup büyüdükleri şehirleri onlara yabancılaşmıştı. Tüm tanıdıkları, tüm akrabaları onlara küsmüştü. Onlar şöyle biliyorlardı ki Allah’tan kaçacak bir melce yoktur. Allah’tan sığınabilecekleri bir sığınak yoktur. Allah’tan yine Allah’a sığınmanın dışında başka bir çarenin, başka bir melcenin yokluğunu anladılar. Allah’ın tevbelerini kabul etmediği insanların gidebilecekleri, başvurabilecekleri hiç bir yerlerinin olmadığını anladılar. Allah’tan başka bir velîlerinin, bir yardımcılarının olmadığını, olamayacağını anladılar. Allah’tan yine ancak Allah’a sığınacaklarını anladılar. Allah’ın yardım etmediklerine peygamber de dahil hiç kimsenin yardım edemeyeceğini anladılar. Sonra Allah onların tevbelerini kabul etti. Onlara imkân tanıdı. Tevbeleri kabul eden yalnızca Allah’tır. Siyer kitaplarında uzunca konu anlatılmış. Kâb Bin Mâlik’in o zamana kadar hiç o kadar zengin olmadığı, savaştan geri kalmak için hiç bir mâzeretinin olmadığı bizzat kendi beyanıyla anlaşılmaktadır. Bir ihmal sonucu, bir gaflet sonucu, son güne kadar oyalanıp geri kaldığı anlatılmaktadır. Ötekiler de öyle yaparlar. Aslında imanlarında hiç bir şüpheleri olmadığı halde bu seferden geri kalırlar. Ve kendileri gibi geriye kalan münâfıklara bakarak son derece utanıyorlar. Rasulullah efendimiz seferden dönüp gidemeyenler gelip özür dileyince, mâzeretler beyan edince Rasu-lullah efendimiz onların mâzeretlerini kabul ediyor. Sonra Kab Bin Mâlik geliyor, Rasulullah efendimiz ona şöyle bir bakıyor, gel bakalım ey Kab, gel. Sen niçin geri kaldın bu seferden? Diyor ki: Vallahi ey Allah’ın Resûlü şu anda senin huzurunda de-ğil de dünya meliklerinin huzurunda olmuş olsaydım beliğ konuşmalarımla, onların hoşnutluğunu kazanırdım. Ama ben biliyorum ki sen Allah’ın elçisisin. Olmayan mâzeretler uydurarak seni kandırmayı becersem bile Allah bunu sana haber verecektir. Onun için ben doğ-ruyu söyleyeceğim. Bu seferden geri kalmak için hiç bir mâzeretim yoktu. Ancak ben ihmalkârlığımın kurbanı oldum diyor. Rasulullah efendimiz o ayrıldıktan sonra işte bu doğru söyledi buyuruyor. Allah senin hakkında hükmünü verene kadar bekle. Kab oradan ayrılınca akrabaları sıkıştırıyorlar onu. Yazıklar olsun ey Kâb, keşke bir mâzeret söyleyip özür dileseydin, Resul senin hakkında istiğfar etseydi Allah seni affederdi diyorlar. Hattâ Kâb diyor ki neredeyse geri dönüp bir mâzeretle özür dilemeyi düşündüm. Bu arada şunu sordum: Benden başka benim gibi söyleyen başka kimse oldu mu? Dediler ki iki kişi daha var, filan ve filan. O zaman rahatladım ve eve döndüm. İnsanlar fıtraten kendileri gibilerini ararlar. Gerek hata konusunda, günâh konusunda, gerek iyilikler konusunda yardımcılar ararlar. Tek başlarınaysa bu insanlara zor gelir. İşte emri bil’marufun ve nehyi anil’münkerin değeri buradadır. Sâlih ameller ancak bir cemaat halinde işlenir. İyilik taraftarları da, günâh taraftarları da kendilerine yardımcıları görünce rahatlarlar. Bu bir psikolojidir. İşte günâhkârla-rın günâhları yaymaya çalışmalarının sebebi de budur. Günâhların yayılması günâhkârların cesaretlerini artırmakta, onları rahatlatmak-tadır. Günâhları işleme noktasında yalnız kalmaları onları rahatsız edecektir. İyilik taraftarları da böyledir. Rasulullah efendimiz müslümanlara bu üç kişiyle tüm ilişkilerini kesmelerini emreder. Bu boykottan, bu kamu oyu sıkıştırmasından dolayı onlar gerçekten çok sıkıntılı günler yaşarlar. Böylece bir 40 gün geçer. En yakın akrabaları bile konuşmayı ve selâmı keser onlarla. 40 günden sonra Rasulullah efendimiz ailelerine de haber göndererek onların da onlardan uzak durmalarını emreder. Bunlardan en yaşlı olanın hanımı kendisine bakacak kimsenin olmadığını ileri sürerek Rasulullah’tan izin ister. Onun bu isteği kabul edilir onunla cinsel ilişki kurmamak şartıyla. Böylece 50 gün geçer ve işte bu âyet gelir ve tevbeleri kabul edilir. Bu bir terbiye metoduydu ki Rabbimiz peygamberine ve mü’-minlere böylece uygulatıverdi. Böylece bu savaştan geri kalan yak-laşık 80 kadar münâfık mâzeret beyan edip Rasulullah efendimizin kendileri hakkında istiğfar etmesini istemişler. Ama bu üç samimi Mü-slüman doğruyu söylemişler, yalana tevessül edip Allah ve Resulünü kandırmaya çalışmadılar; nihâyet sonuçta yalan söylememelerinin karşılığını gördüler. İmanlarında samimi olduklarını ortaya koydular, Allah da onları affettiğini müjdeledi. Öyleyse bizler de bugüne kadar Allah için çok büyük hizmetler ettim. Allah için şu şu cihadlarda, şu şu hizmetlerde bulundum. Yeter artık şu hizmette de bulunmayıversem ne olacak dememeliyiz. Ben bugüne kadar Allah yolunda şu kadar mal harcadım, bu sefer de harcamayıversem ne olacak dememeliyiz. Allah’ın bizden istediği bir kulluk söz konusuysa, bir fedâkarlık söz konusuysa, kâfirlerle bir savaş söz konusuysa o savaşta mutlaka müslümanlar safında yer almalıyız. Müslümanlarla birlikte Allah’ın razı olacağı şekilde hareket emeliyiz. Ölünceye kadar bu duyarlılığımızı sürdürmeliyiz. Ve eğer İslâmî hareketin lideri emrinde hareket eden müslü-manların birini cezalandıracak olursa, cezalandıran açısından bu kin ve nefretten, intikam almaktan uzak olacak. Sadece Allah için bir us-landırma, bir ıslah niyeti taşıyacak. Bir arındırma niyeti taşıyacak. Ce-zalandırılan açısından da bunu kendisi hakkında hayırlı görecek, gü-nâhlarının affına sebep sayacak, liderinin aleyhinde bir düşmanlık kampanyasına girişmeyecek, ihtilâfa imkân vermeyecek. Bugüne ka-dar yaptığımız hizmetlerin tümünü göz ardı ettiler, bizi topumun gözünde iki paralık ettiler demeyecek. Geçmişini öne dürerek muhalefete kalkışmayacak. İmanında samimi ve ihlâslı olacak, imanının kıy-metini bilecek. İşte bakın bu üç samimi müslüman 50 gün boyunca liderlerinin bir işaretiyle müslüman kardeşlerinin kendilerine küsmelerini, selâmı bile kesmelerini böyle karşıladılar. Yeryüzü tüm genişliğine rağmen kendilerine dar geldiği halde, hattâ Gassan meliki: Muhammed sana şöyle şöyle davranıp seni horlamış, gel bizim katımızda senin çok saygın bir yerin var teklifine karşılık hasbünallal, bu da bir imtihan de-yip iltifat etmemiştir. Her şeyimiz gidebilir bu dünyada. Tüm yakınlarımızı kaybedebiliriz. Ama yeter ki biz müslümanlığımızı kaybetmeyelim dediler. Yeter ki Allah bizi kulluğundan kovup çıkarmasın dediler. Tüm fedâkarlıkları göze aldılar. Rabbimiz de sadâkatleri sebebiyle onları affettiğini müjdeleyiverdi. Resul, emriyle onlara küsmüş olan kardeşleri onların affedil-dikleri müjdesini alır almaz hepsi birden koşarcasına onlara bu müjdeyi götürmüşler ve küskünlüklerinin sadece Allah ve Resûlü hatırına olduğunu ortaya koyuvermişlerdi. Onları tekrar bağırlarına basmış-lardı. Kâb Bin Mâlik diyor ki: Ben hemen müjdeyi alır almaz Rasulul-lah’ın huzuruna gelip dedim ki, ey Allah’ın Resûlü bu müjde sizin tarafınızdan mı? Yoksa Allah tarafından mı? Rasulullah buyurdu ki bu Al-lah’ın bağışlamasıdır. Bunu duyunca hemen ben tüm malımı sadaka olarak dağıtıyorum dedim. Allah’ın Resulü hayır bir kısmını kendine bırak buyurdu, ben de öyle yaptım diyor. Bayramımı böylece kutladım diyor. Bizler de Rabbimizin bize ihsanlarına karşılık hemen Onun yolunda sadakalar ihsan etmeliyiz. Şükürlerde bulunmalıyız.
119. “Ey inananlar! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun.” Allah’a karşı takvalı olun. Allah’a karşı kulluğunuzun bilincinde olun. Hep bir kulluk içinde olduğunuzun bilinci içinde yaşayın. Rab-b’ınızın emirlerine karşı gelmekten sakının ve sadıklarla, doğrularla beraber olun. Doğru söyleyenlerle, doğru yaşayanlarla beraber olun. İman iddiasında sadâkat gösterenlerle beraber olun. İman iddialarını, teslimiyet iddialarını eyleme dönüştürenler safında yerinizi alın. Sûre bütünlüğü içinde bu sadıklar Rasulullah ve beraberindeki sahâbe-i ki-râm efendilerimizdir. Yalancılar da işte önceki âyetlerde özellikleri or-taya konulan münâfıklardır. Yalan söylemeyen bu üç ihlâslı mü’min önceden sadıklarla beraber olmamışlar, savaştan geri kalan yalancılarla beraber olmuşlardı. İşte Rabbimiz onları uyararak, ama onlar şahsında kıyâmete kadar tüm mü’minleri uyararak sadıkların içinde yerimizi almamızı öğütlüyor. Kâfirlerle yapılan bir savaşta mü’minlerle beraber olun, ar-kada kalanlarla beraber olmayın buyuruyor. Sadıklarla, Kur’an ve sünnetin tasdikçileriyle beraber olalım. Sa­dıkane vahye bağlı olanlarla birlikte olalım. Değilse, bizi tam ve mükem­mel kabul eden, bizim yaptığımız her şeyi yalayıp yutanlarla beraber olursak helâkin eşiğinde olduğumuzu unutmayalım.
120. “Medinelilere ve çevrelerinde bulunan bedevilere, savaşta Allah'ın peygamberinden geri kalmak, kendilerini ona tercih etmek yaraşmaz. Çünkü Allah yolunda susuzluğa, yorgunluğa, açlığa uğramak, kâfirleri kızdıracak bir yeri işgal etmek ve düşmana başarı kazandırmak karşılığında, onların yararlı bir iş yaptıkları mutlaka yazılır. Doğrusu Allah iyilik yapanların ecrini zâyi etmez.” Medineli mü’minlere ve çevrelerinde yaşayan bedevilere savaşta, sadıkları yalnız bırakmaları yakışmaz. Allah için bir savaşta kendilerini geri plana alarak rahatlarını ona tercih etmeleri onlara hiç bir zaman yakışmaz. Allah’ın elçisinin başına geleceklerin kendi başlarına gelmemesini düşünmeleri imanla bağdaşır bir tercih değildir. Allah’ın Resûlüne muhalefet etmek imanın gereği değildir. Peygamber neredeyse mü’minler orada olmalıdır. Çünkü Allah ve Resûlünün sevgisi her sevginin üstünde olmalıdır. Kişi peygamberini kendi nefsinden daha çok sevmedikçe gerçek müslüman olamaz. Peygamber (a.s) bir kısım sıkıntılar çekerken bir müslümanın kendisini o sıkıntıların dışında tutmaya çalışması mümkün değildir. Çünkü Allah yolunda bir yorgunluk, bir susuzluk çekmeniz, bir fedâkarlığı göze almanız ve gerçekten kâfirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmanız, bir zaferle kucaklaşmanız karşılığında mutlaka size sâlih bir amel sevabı yazılacaktır. Şüphesiz ki Allah muhsinlerin, iyilik taraftarlarının ecirlerini zâyi etmez. Yâni peygamber (a.s) Allah yolunda çıktığı bir seferde susuz kalıyor, aç kalıyor, sıkıntı çekiyor. Bir yerlere ayak basıyor, bir fetihte bulunuyor. Yâni kâfirleri öfkelendirecek işler yapıyor. Kâfirlere darbeler indirme, onların gönüllerinde şimşekler çaktırma adına iş yapıyor. Rabbimiz de onların çektikleri bu sıkıntılara karşılık onlara bir iyilik, bir mükâfat yazıyor. Peki şimdi bu sevaptan sizler mahrum mu kalacaksınız? Sizler istemiyor musunuz bu mükâfatları? Sizin ihtiyacınız yok mu bunlara? Yâni peygamber (a.s) bir köşk yaptırıp evinde, sarayında rahat rahat, açlık ve susuzluk çekmeden, sıkıntılara düşmeden oturmaya lâyık değil miydi? Biz ondan daha mı lâyığız da kendimizi düşünüyoruz bugün? Niye onun hayatına, onun cihadına, onun açlığına, onun susuzluğuna talip değiliz? Yoksa kendimizin ondan daha iyi bir hayata lâyık olduğumuzu mu düşünüyoruz? Hayır hayır iman bu değildir. İman gerektiği zaman aç kalmayı susuz kalmayı, yorulmayı gerektirir. Bunu unutmayacağız. Yine unutmayacağız ki:
121. “Allah, yaptıklarının karşılığını en güzel şekilde kendilerine vermek üzere, az veya çok sarf ettikleri her şey, yürüdükleri her yol, onlar için yazılır.” Allah’ın dininin hakîmiyeti adına büyük, küçük, az çok ne infak etmişseniz, Allah yolunda neyi gözden çıkarmışsanız, Allah yolunda, Allah’ın dininin tebliği yolunda, cihad yolunda bir adım atmış bile olsanız, Onun yolunda birazcık yorulmuş bile olsanız unutmayın ki bunlar sizin için yazılacaktır. Hiç bir şey boşa gitmeyecektir. Bu yolda döktüğünüz iki damla ter, iki damla gözyaşı bile boşa gitmeyecektir. Allah onların tamamını değerlendirmeye tâbi tutacaktır. Allah onları karşılıksız bırakacak değildir. Allah onların yaptıklarının karşılığını da-ha güzeliyle verecektir.
122. “İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.” Öyleyse mü’minlerin toptan savaşa çıkmaları gerekmez. Tüm-den öne fırlamaları gerekmez. Onlardan her bir topluluktan bir grup savaşa çıktığında dinde derin bir kavrayış elde etmek, tefekkuh etmek, Allah’ın dinini en güzel bir şekilde öğrenip kavimleri kendilerine döndüğü zaman onları uyarmak için kimileri geride kalabilir. Böylece onlar dinde Allah’ın muradını kavrayıp yanlış hareketlerden sakınmış olurlar. Evet mü’minlerin tamamının toplu olarak savaşa katılmaları gerekmez. Her bir gruptan, kabileden, şehirden, köyden, kasabadan bir grup geri kalsın. Niye kalacaklar bunlar? Dini öğrenmek, dinde derinleşmek için. Ümmetin eğitim, öğretim faaliyetlerini yürütmek için. Savaşa gidenler geri döndüklerinde onları bu bilgilerle bilgilendirmek, onları uyarmak için. Anlaşılan budur. Yâni bir bölüm kendilerini ilme adayıp savaşa gitmeyecek. Âyetlerin, hadislerin inceliğine vakıf olacaklar ve toplumlarını bununla uyaracaklar. Savaşa gidenlerin savaş sebebiyle mahrum kaldıkları ilmi onlara ulaştırsınlar. Çünkü savaş için, barış için, her şey için ilim şarttır. İlimsiz hiç bir şey yapılamaz. Veya bunun bir başka anlamı da şöyle olacaktır: İslâm’ın hızla yayıldığı dönemlerde ülkeler fethedildi ve hızla toplumlar İslâm’a girdiler. Tabii toplu olarak böyle müslüman olan insanlardan pek çoğu girdikleri bu yeni dini tanımıyorlardı. Bunlar Medine’ye geliyorlar ve İslâm’ı öğrenmeye çalışıyorlardı. Rabbimiz de buyurdu ki insanlardan bir kısmı Medine’de kalıp böyle dini tanımak isteyenlere dini öğretsinler buyuruyor. Yâni ey müslümanlar nasıl kâfirlerle savaşmak zorun-daysanız aynı şekilde cehaletle de savaşmak zorundasınız. İslâm’ın önündeki en büyük engel cehalettir. Dün de bugün de İslâm’a düşman olanların düşmanlık sebebi cehalettir, bilgisizliktir. Cehaleti yen-mek ülkeleri fethetmekten çok daha zordur. Müslüman olup da bu işin ilmine vakıf olamayan nice toplumlar nice cahili anlayışlarını Allah’ın dinine sokup bidat ve hurafeler peşinde bir hayat yaşamışlardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. İşte önemine binaen müslümanlardan bir grup da bu işi üzerine alacaktır buyuruyor Rabbimiz.
123. “Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkârcılarla savaşın; sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.” Ey mü’minler, kâfirlerden size en yakın olanlarla, en yakınızdakilerle savaşın. Sizi kendilerine karşı sert görsünler. Onlara karşı sert davranın ki bu onlar için caydırıcı olsun. Bilesiniz ki Allah takva sahipleriyle, kendisi adına hareket edenlerle, kendisiyle yol bulanlarla beraberdir. Evet kâfirlerle kıyasıya savaşacağız ki onlar bizde güç görecekler, cesaret görecekler, imanda sebat ve kararlılık görecekler ve onlar için bu caydırıcı olacaktır. Ve o zaman kâfirler asla mü’min-lerle bir savaşı göze alamayacaklardır. Allah’la, Allah’ın diniyle alay edemeyecekler, müslümanlara zulmedemeyeceklerdir. Eğer biz onlarla savaşı göze alamaz, onlar karşısında korkak davranırsak elbette onlar cesaret bulup bize saldıracaklardır. Kitabımızın başka âyetlerinin beyanından anlıyoruz ki bu kâfirlerin kalplerinde Allah korkusu olmadığı için onlar Allah’tan çok müslümanlardan çekinmektedirler. Alçaklar! Korkulması gereken makamdan değil de mü’minlerden korkmaktadırlar. Çünkü onlar fıkıhsız, fehimsiz, anlayışsız, kavrayışsız bir toplumdur. Hayvanlardan daha beter bir güruhtur onlar. Onun içindir ki onlara sert davranılmalı ki zulümleri durdurulabilsin. Bir de Rabbimizin işaretiyle en yakındakilerden başlanmalıdır. Şunu iyi bilin ki onlarla girişilecek bir savaşta Allah muttakilerle beraberdir. Savaşı, barışı yöneten, yönlendiren Allah olduğuna ve Rab-bimiz muttakilerle beraber olduğuna göre savaşın sonucu da bellidir. Sonuçta muttakiler galip geleceklerdir.
124,125. “Bir sûre inince, aralarında “Bu, hanginizin imanını artırdı?”diyen ikiyüzlüler vardır. İnananların ise imanını artırmıştır; onlar birbirlerine bunu müjdelemek isterler. Kalplerinde hastalık olanların ise pisliklerine pislik katmıştır; onlar kâfir olarak ölmüşlerdir.” Kendilerine bir sûre indirilince onlardan şöyle diyenler de vardır: Şu sûre hanginizin imanını artırdı? Ne oldu? Bu sûreyle imanı artan birisi var mı içinizde? Hangi imanınızı ziyadeleştirdi bu sûre? Ne değiştirdi sizin hayatınızda? Neye yarar bu âyetler? diyerek alay ederler. Allah âyetlerinin hayatlarında, imansızlık ve amelsizliklerinde kendilerine hiçbir mânâ ifade etmediğini söyleyerek işlevlerini bitirmeye çalışırlar. Ama iman edenlere gelince bu, onların imanlarını artır-mıştır ve onlar birbirleriyle müjdeleşmektedirler. Bir iman birimleri daha arttığı için, bilmedikleri bir konuyu daha öğrendikleri için bu yeni inen sûreyi birbirlerine aktararak sevinirler. Kalplerinde hastalık olan münâfıklara gelince bu sûreler, bu âyetler onların pisliklerine pislik, nifaklarına nifak katmaktadır. Evet Rabbimizin indirdiği âyetler, sûreler karşısında kâfir, münâfık ve mü’min tavırlar anlatılıyor burada. Allah’a iman etmemiş, Allah’ı hakkıyla tanıyamamış bir kâfire, bir münâfığa ne ifade edecek bu Kur’an? Ne ifade edecek bu âyetler? Yâni şu Kur’an gibi bir Kur’an daha gelse, şu sûreler gibi bin sûre daha gelse ne faydası olacak da böyleleri için? Allah’a, Allah’ın Rabb’lığına, Allah’ın İlâhlığına, Allah’ın hayata karışıcılığına, Allah’ın vahiy göndericiliğine inanmayan bir adama 6 bin değil 6 yüz bin âyet okusanız ne değişecek de? Bu âyetler sadece mü’minlerin imanlarını artıracaktır. Her bir yeni gelen âyet, her bir yeni iman birimini getirdiği için ona inanan mü’minlerin iman birimleri artmaktadır. Amele dönüştürülen, pratiği aktarılan her bir âyet mü’minlerin amellerini artırmaktadır. Ve bu âyetler münâfıkların murdarlıklarına murdarlık, pisliklerine pislik katmaktadır. Evet kâfirlerin küfrünü artırıyor Kur’an, hastalıklı olanların da hastalıklarını artırıyor, iman sahiplerinin de imanlarını artırıyor. Öyleyse bu âyetle kendimizi bir sorgulamak zorundayız. Yâ-ni bu kadar âyet okuduğumuz halde eğer bizim de imanlarımız art-mıyorsa, teslimiyetimiz artmıyorsa, kulluklarımız artmıyorsa o zaman kendimizi gözden geçirmek zorundayız. O zaman küfür ve nifak hastalıklarımız vardır Allah korusun. Allah’ın âyetlerini tanıdıkça tanıdığımız oranda imanımız, kulluğumuz, takvamız ve teslimiyetimiz art-malıdır. Kur’an’dan bilgilenmemizle imanımız aynı oranda artmalıdır. Dinimizin, inancımızın, yolumuzun doğruluğuna dair şahitlerimiz ço-ğaldıkça, delillerimiz çoğaldıkça itminanımız da çoğalacaktır. Kâfir-lerin, münâfıkların da aleyhlerinde deliller çoğaldıkça küfürlerine kü-für, nifaklarına nifak katılacaktır. Her bir âyet geldikçe kâfir ve mü-nâfık bir sıkıntıya daha düşecektir. Bir inkârına yeni bir inkâr da ekle-necektir. Her bir âyete yeni bir inkâr getirecek, onu ortadan kaldır-mak için yeni bir mücâdele geliştirmeye çalışacaktır. Yâni Allah’tan gelen her bir emir, her bir yasa karşısında onu inkâra deliller bulmaya, ona alternatifler üretmeye ve teoriler geliştirmeye çalışacaktır.
124,125. “Bir sûre inince, aralarında “Bu, hanginizin imanını artırdı?”diyen ikiyüzlüler vardır. İnananların ise imanını artırmıştır; onlar birbirlerine bunu müjdelemek isterler. Kalplerinde hastalık olanların ise pisliklerine pislik katmıştır; onlar kâfir olarak ölmüşlerdir.” Kendilerine bir sûre indirilince onlardan şöyle diyenler de vardır: Şu sûre hanginizin imanını artırdı? Ne oldu? Bu sûreyle imanı artan birisi var mı içinizde? Hangi imanınızı ziyadeleştirdi bu sûre? Ne değiştirdi sizin hayatınızda? Neye yarar bu âyetler? diyerek alay ederler. Allah âyetlerinin hayatlarında, imansızlık ve amelsizliklerinde kendilerine hiçbir mânâ ifade etmediğini söyleyerek işlevlerini bitirmeye çalışırlar. Ama iman edenlere gelince bu, onların imanlarını artır-mıştır ve onlar birbirleriyle müjdeleşmektedirler. Bir iman birimleri daha arttığı için, bilmedikleri bir konuyu daha öğrendikleri için bu yeni inen sûreyi birbirlerine aktararak sevinirler. Kalplerinde hastalık olan münâfıklara gelince bu sûreler, bu âyetler onların pisliklerine pislik, nifaklarına nifak katmaktadır. Evet Rabbimizin indirdiği âyetler, sûreler karşısında kâfir, münâfık ve mü’min tavırlar anlatılıyor burada. Allah’a iman etmemiş, Allah’ı hakkıyla tanıyamamış bir kâfire, bir münâfığa ne ifade edecek bu Kur’an? Ne ifade edecek bu âyetler? Yâni şu Kur’an gibi bir Kur’an daha gelse, şu sûreler gibi bin sûre daha gelse ne faydası olacak da böyleleri için? Allah’a, Allah’ın Rabb’lığına, Allah’ın İlâhlığına, Allah’ın hayata karışıcılığına, Allah’ın vahiy göndericiliğine inanmayan bir adama 6 bin değil 6 yüz bin âyet okusanız ne değişecek de? Bu âyetler sadece mü’minlerin imanlarını artıracaktır. Her bir yeni gelen âyet, her bir yeni iman birimini getirdiği için ona inanan mü’minlerin iman birimleri artmaktadır. Amele dönüştürülen, pratiği aktarılan her bir âyet mü’minlerin amellerini artırmaktadır. Ve bu âyetler münâfıkların murdarlıklarına murdarlık, pisliklerine pislik katmaktadır. Evet kâfirlerin küfrünü artırıyor Kur’an, hastalıklı olanların da hastalıklarını artırıyor, iman sahiplerinin de imanlarını artırıyor. Öyleyse bu âyetle kendimizi bir sorgulamak zorundayız. Yâ-ni bu kadar âyet okuduğumuz halde eğer bizim de imanlarımız art-mıyorsa, teslimiyetimiz artmıyorsa, kulluklarımız artmıyorsa o zaman kendimizi gözden geçirmek zorundayız. O zaman küfür ve nifak hastalıklarımız vardır Allah korusun. Allah’ın âyetlerini tanıdıkça tanıdığımız oranda imanımız, kulluğumuz, takvamız ve teslimiyetimiz art-malıdır. Kur’an’dan bilgilenmemizle imanımız aynı oranda artmalıdır. Dinimizin, inancımızın, yolumuzun doğruluğuna dair şahitlerimiz ço-ğaldıkça, delillerimiz çoğaldıkça itminanımız da çoğalacaktır. Kâfir-lerin, münâfıkların da aleyhlerinde deliller çoğaldıkça küfürlerine kü-für, nifaklarına nifak katılacaktır. Her bir âyet geldikçe kâfir ve mü-nâfık bir sıkıntıya daha düşecektir. Bir inkârına yeni bir inkâr da ekle-necektir. Her bir âyete yeni bir inkâr getirecek, onu ortadan kaldır-mak için yeni bir mücâdele geliştirmeye çalışacaktır. Yâni Allah’tan gelen her bir emir, her bir yasa karşısında onu inkâra deliller bulmaya, ona alternatifler üretmeye ve teoriler geliştirmeye çalışacaktır.
126. “Onlar, yılda iki defa belâya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tevbe et-miyorlar, ibret de almıyorlar.” Yâni bu adamlar yılda bir ya da iki kere belâya uğratılıp imtihana çekildiklerinin farkında değiller mi? Kendilerine gelen Allah uyarılarından, fitneye düşürülmelerinden, imtihana çekilmelerinden haberleri yok mu bu adamların? Böyleyken adamlar yine de akıllarını başlarına alıp tevbe etmiyorlar. Düşünüp yollarını, hayatlarını, kıblelerini değiştirip Allah’ın istediği hayata yönelmiyorlar. Durumlarını gözden geçirip müslümanlığa yönelmiyorlar. Rabbimiz her bir senede, her bir merhalede onları fitnelere çarptırıyor. Sıkıntı veriyor, bolluk veriyor, hastalık veriyor, sağlık veriyor, başarı veriyor, başarısızlık veriyor, bir şeyler göndererek onları uyarıyor. Ya da haklarında her yıl bir iki âyet indiriyor, sûre indiriyor ve bu münâfıkların durumları deşifre edilip açıklanıyordu. Nifak hastalıklarından kurtulmaları ve iman etmeleri için Rabbimiz kendi bilgisini, gücünü göstermek üzere maskelerini düşürüp akıllarını başlarına er-diriyordu. Ama adamlar hâlâ akıllanmıyorlar, anlamaya yanaşmıyor-lardı. Demiyorlardı ki işte bu âyet bizi anlatıyor, bizi deşifre ediyor, bi-zim içimizi dışımıza getiriyor, bizim maskemizi düşürüyor. Bütün bunları bir beşerin bilmesi ve ortaya koyması mümkün değildir. Bunlar ol-sa, olsa kaybın da şehâdetin de bilicisi bir Allah’tandır diyemiyorlar, imana yönelemiyorlardı. Veya işte bu münâfıklar senede birkaç defa zor işlere, savaşlara, infaklara, bir takım fedâkarlıklara çağrılıyorlardı. Ve her defasında bu münâfıklar nefislerine ağır gelen, ancak samimiyetle inanmış bir mü’minin becerebileceği bu zorlu işlere gelemiyorlardı. İşte tüm bunları Rabbimiz onları imana, tevbeye çağırmak için yapıyordu. Kar-şılarına böyle fırsatlar çıkarıyordu. Ama bu adamlar Allah’ın şahitliğine güvenmedikleri için inanmıyorlar, inanmaya yanaşmıyorlardı. Demek ki bu imtihanlar, bu fitneler hem bizim imanlarımızın ölçüsünü ortaya çıkarıcı birer imtihandır, hem de tevbe edip hatalarımızdan dönmemiz için birer fırsattır.
127. “Bir sûre inince, “Sizi bir kimse görüyor mu?” diye birbirlerine bakarlar, sonra dönüp giderler. Anlamaz bir güruh olmalarına karşılık Allah onların kalplerini imandan döndürmüştür.” Onlara, o münâfıklara her ne zaman bir sûre indirilse hemen birbirlerine bakarlar ve sizi bir gören var mı? derler ve sıvışıp giderler. Böyle nasipsiz davranmalarından ötürü Allah da onların kalplerinin anlama özelliğini gideriyor, imandan döndürüveriyor. Çünkü onlar an-layışsız bir kavimdirler. Anlamaya yanaşmayan bir toplum oldukları için Allah da onların kalplerinin anlayışını gideriveriyor. Allah’ın kitabına karşı, Allah’ın âyetlerine karşı sürüler kesildikleri için Allah da onları sürüler haline getiriveriyor, hayvanlar haline getiriveriyor. İnsanlar kitaba karşı hayvanca bir tavır takınmamalıdırlar. Duymalılar, dinlemeliler, kulak kabartmalılar, akl etmeliler, anlamaya çalışmalılar ve gereğini yerine getirme kavgası içine girmeliler. Evet denileni anlayabilmek için önce dinlenmeli, kulak verilmelidir. Sonra onu anlayabilmek için aklını yormalı, zihnini vermeli, tartmalı, ölçüp biçmelidir. Tüm duyularını harekete geçirmeli, tüm cid-diyetini vermelidir. Değilse peşin bir fikirle, güvensizlik duygusuyla dinlemeyenler, kulak vermeyenler Allah’ın âyetlerini anlayamazlar. Dinleyip de anlamak için akıl yormayanlar, üzerinde düşünmeyenler de anlayamazlar. Kendisi gibi yaratılmışların sözlerini anlayabilen bir insan yaratıcısı olan Rabbinin sözlerini anlayamaz mı? İnsanlar dertlerini, meramlarını anlatabiliyorlar da Allah meramını anlatmaktan âciz mi? Şu insanların konuşmalarını anlayabilen herkes Allah’ın bu âyetlerini de anlayacaktır. Kimse bu konuda bir mâzeret ileri süremez. Bu Allah’a iftiraların en büyüğüdür. Bu kitabı okuyan, bu kitabı dinleyen ve üzerinde düşünen herkes bunu anlama imkânına sahiptir. Ama inanmayanların, duymayanların, duymak istemeyenlerin kalplerini, anlayışlarını da alıveriyor Rabbimiz. Kullanılmayan azalar elbette alınacaktır. Ve onlar fehimsiz, anlayışsız bir kavim olup çıkacaklardır Allah korusun.
128. “Ey inananlar! Andolsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir.” İşte size kendinizden, kendi nefsinizden, kendi içinizden, ken-di cinsinizden bir peygamber gelmiştir. Azîz, şerefli, üstün, izzet sahibi bir peygamber. Sizin sıkıntı çekmeniz ona çok ağır gelir. Sizin üzerinize çok hırslıdır o peygamber. Size karşı çok düşkündür. Mü’min-lere karşı çok Raûf ve Rahîm olan bir peygamberdir o. Mü’minlerin dünyada sıkıntıya düşmelerini, âhirette de cehenneme gitmelerini asla istemeyen bir peygamber. Sizin hidâyetiniz, sizin kurtuluşunuz için çok haris, bunun için yapamayacağı olmayan, her türlü çalışmayı göğüsleyen bir peygamber. Sizin kurtuluşunuz için kendini fedâ edecek kadar hırslı bir peygamber. Veya bunun bir başka mânâsı da size sizin içinizden, sizin cinsinizden öyle bir peygamber geldi ki size ağır gelenler ona da ağır gelmektedir. Size sıkıntı verenler ona da sıkıntı vermektedir. Tıpkı si-zin gibi bir kuldur, bir beşerdir o. Sizinle aynıdır o peygamber. Siz na-sıl açlık çekiyorsanız, siz nasıl hasta oluyorsanız, siz nasıl yoruluyorsanız o da aynen sizin gibi yorulan bir peygamberdir. Sizin zevk aldıklarınızdan zevk alan, sizin hoşlanmadıklarınızdan hoşlanmayan bir peygamberdir. Sizden farklı değildir o peygamber. Kitabımızın pek çok âyetinde bu konuya dikkat çekilir. Tarih boyunca kâfirler hep bu yönüyle kendilerine gelen peygamberlerine karşı çıkmışlardır. Bu da tıpkı bizim gibi bir beşerdir, biz bizim gibi bir beşere mi inanacağız? demişlerdir. Rabbimiz de ısrarla sizin nefsinizden bir elçi gönderdik uyarısında bulunmaktadır. Bir beşer olarak bizden ayrı özel yönlerinin yanında peygamberler yemeleri, içmeleri, yaşamaları, kullukları yönünden aynen bizim gibidirler. Bizden bir farkları yoktur onların. Bizim gibi doğarlar, büyürler, yaşarlar ve ölürler. Peki hiç mi farkları yoktur onların bizden? Evet. Onlar Allah tarafından insanların hayatına karışmak üzere elçi olarak seçilmiş kimselerdir. Allah’ın yeryüzündeki sözcüleridir onlar. Eğer o bizim adımıza seçilen elçiler bizimle aynıysa bu bizim için şereflerin en büyüğüdür. Bu şereften tüm insanlık istifade eder. Rabbimiz böylece içimizden birini elçi seçerek biz kullarına şereflerin en büyüğünü bahşetmiştir. Biz bundan şeref duyuyoruz.
129. “Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter; O'ndan başka ilâh yoktur, yalnız O'na güveniyorum; O büyük arşın Rabbidir.” Ey peygamberim, eğer senden, senin getirdiğin mesajdan, senin örneklediğin müslümanlıktan yüz çevirirlerse sen de ki: Allah bana yeter. Ben bana düşeni yaptım. Ben size Rabbimin sözcülüğünü yaptım. Ben size Rabbimin âyetlerini duyurdum. Ben sizi Rabbinize kulluğa çağırdım. Ben sizin gözlerinizin önünde Rabbinizin sizden istediği kulluğu örnekledim, gösterdim size. Artık bundan sonrası size aittir. İnanmazsanız bana Allah yeter. İster kabul edin ister etmeyin, ister iman edin ister etmeyin, ister benimle birlikte savaşa çıkın ister çıkmayın. Allah için çıkacağım bir savaşta ister mal harcayın, ister harcamayıp cimrilik yapın. Benim hiç kimseye, hiç bir şeye ihtiyacım yoktur. Bana Allah yeter, de. Her zaman ve zeminde, her konuda Rabb’ım bana yeter, de. Evet kul, Rabbinin istediği bir hayatta olduğu sürece bunu diyecek. Rabbim bana yeter diyeceğiz. Bize Allahtan başkası lâzım değildir. Allah var, başkasına gerek yoktur diyeceğiz. Sadece Allah’a güveneceğiz, sadece Ona dayanacağız. Başkalarına karşı korkusuz, hür ve özgür olabilmenin yolu bunu diyebilmeden geçer. Gerçek güç kaynağının farkında olan müslüman hep özgürdür. Mü’min sadece Allah’tan korkar, sadece Allah’a güvenip bağlanır. Çünkü her konuda Allah kuluna kâfidir. Rızık vermede, korumada, hüküm vermede, ya-sa belirlemede Allah kuluna kâfidir. Alîm olarak, Habir olarak, Rez-zak olarak, Rab olarak, İlâh olarak Allah kâfidir. Bir başkasına ihti-yacımız yoktur. Başka yerlerde hikmet aramaya, başkalarının bilgisiyle bilgilenmeye ihtiyacımız yoktur. Ondan başka rızık vericilere ihtiyacımız yoktur. İzzeti ve şerefi sadece Onda görür, Ondan, Ona kulluktan bekler başka hiç bir yerde izzet ve şeref aramayız. Kendimizi başkalarına değil sadece Ona beğendirmeye çalışırız, Onun beğenisi bizim için yeterlidir. Çünkü Ondan başka ilâh yoktur. Ondan başka kulluk edilecek, Ondan başka arzuları yerine getirilecek yoktur. Ben sadece Ona tevekkül ediyor, sadece Ona güveniyorum. Allah bana yeter. Ben sadece Ona teslimim. O yüce olan arşın sahibidir. O her şeye Kâdirdir. Ben Rabb’ıma güvenip dayandıktan sonra, işlerimi Ona havale ettikten sonra Rabbim her şeye Kâdirdir, mutlaka O benim yolumu açacak, bana yol gösterecek ve yardım edecektir. İşte peygamberine böylece demesini, böylece inanıp güvenmesini istiyor Rabbimiz. Bizler de eğer peygamber (a.s)’ın izindeysek, peygamber yolunun yolcuları isek o zaman bizler de tıpkı pîşdârımız gibi bize düşeni yaptıktan sonra Allah bize yeter diyeceğiz. Allah var ya ne gam? diyeceğiz. Tüm hesaplarımızı Rabbimize, Rabbimizin arzularına göre yapacağız. Rabbimiz nasıl isterse öylece bir hayat yaşayacağız. Bu sûreyle alâkalı bu kadar söz yeter. Rabbim dilediği gibi iman edip amele dönüştürmeyi hepimize nasip buyursun. Ve âhiru dâ’vana enilhamdü lillahi Rabbil âlemin.