Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Zumer Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

75 ayetSayfa 1 / 2
1. “Kitabın indirilmesi, güçlü ve Hakîm olan Allah katındandır.” Kitabın indirilişi Azîz ve Hakîm olan Allah’tandır. Bu Kur’an Allah’tandır. Bu kitabı indiren Allah’tır. Kitap konusunda, kitabın indirilişi konusunda peygamberin bile söz sahibi olmadığı, peygamberin bile devre dışı bırakıldığı, peygamberin bile bir yetkisinin olmadığı vurgulanır. Aynı zamanda Allah’tan başka hiç kimsenin bu kitabı peygambere indirmeye güç yetiremeyeceği, nübüvvetin, peygamberliğin kesbî olmadığı vurgulanır. Bu kitabı peygamberine indiren Allah’tır. Bu kitapla peygamberini, onun şahsında da bizleri şereflendiren, bilgilendiren, bu kitapla kendi bilgisinden bize aktarımda bulunan Allah’tır. Müşriklerden peygamber efendimize itirazlar yükseliyordu: “Ey Muhammed, bu kitap Allah’tan değil sendendir, bunu sen uyduruyor ve Allah’a izafe etmeye çalışıyorsun,” diyorlardı. İşte kâfirlerin bu itirazlarına cevap sadedinde sûrenin başında Rabbimiz bu kitabın kendisinden olduğunu ortaya koyuyor. Muhataplarının akıllarını erdirmek için, Rabbimiz bu kitabı indirme liyâkatini ortaya koymak üzere iki isminden söz ediyor: Azîz ve Hakîm. Bu kitap ancak Azîz ve Hakîm olan bir Allah yanındandır. Allah Azîzdir, mutlak güç ve kuvvet, izzet ve şeref sahibidir. Allah mutlak egemenlik sahibidir. Göklerde ve yerlerde tek hâkimiyet sahibi, tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, mutlak tasarruf sahibi olandır Allah. Hayata hakim olan, herkesin yasalarına boyun büktüğü, yenilmez ve yanılmaz olandır Allah. Sadece kendisine kulluk edilen, kendisi dinlenilen, sadece kendisinin yasaları uygulanan varlıktır Allah. Aynı zamanda Hakîmdir de o Allah. Hikmet sahibidir, bilgi sahibidir. Her şeyi bilen, bilgi kendisinden olandır. Bu kitap bilginin, hikmetin kaynağı olan Allah’tan gelmiş ve baştan sona hikmet dolu bir kitaptır. Bu kitap Azîz ve Hakîm olan Allah’tan gelme bir kitaptır. Azîz olan bir Allah’ın, Azîz olan bir elçisinin, Cebrâil’in yeryüzünün en Azîzi olan bir peygambere getirdiği Azîz ve Hakîm bir kitabıdır bu kitap. Kitabı indiren de Azîz ve Hakîmdir, elçi de Azîz ve Hakîmdir, indirilen kitap da Azîz ve Hakîmdir, indirilen peygamber de Azîz ve Hakîmdir. Tabii yeryüzünde bu kitaba inanan, bu kitabın izzet ve hikmetiyle şereflenen mü’minler de izzet ve hikmet sahibidirler. Bu kitapla beraber olanlar yeryüzünde en büyük izzet ve şeref sahibi, hikmet sahibi ve hâkimiyet sahibidir. Bu kitapla beraber olanlar şereflidir, bu kitapla beraber olanlar güçlüdür, bu kitapla beraber olanlar, bu kitabı anlayanlar ve bu kitabın istediği şekilde hareket edenler hikmet sahibidirler. Çünkü bu kitap hikmet sahibinden gelmiş hikmet olan bir kitaptır. Bu kitaptan habersiz yaşayanlar, bu kitabın hikmetinden, izzet ve şerefinden istifade edemeyenler hikmetsiz, izzetsiz ve şerefsizdirler. Eğer bizler şu anda yeryüzünde izzet ve şerefe ulaşmak isti-yor, hikmet ve bilgiye ulaşmak istiyorsak bu kitapla beraber olmak zo-rundayız. Eğer Allah’ın izzet ve şerefine, Allah’ın hikmetine ortak ol-mak istiyorsak bu kitaba sarılmak zorundayız. Çünkü Azîz olan Allah’ın indirdiği de Azîzdir, Hakîm olan Allah’ın indirdiği de hakîmdir. Öyleyse bu kitabı okumak, anlamak üzere elimize aldığımızda, kiminle diyalog halinde olduğumuzu, kimin kitabından bilgilenmeye çalıştığımızı unutmayacağız. Rasgele bir kitapla değil, Azîz ve Hakîm olan Allah’tan gelme Azîz ve Hakîm olan bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu bileceğiz. Eğer izzet ve şerefe ihtiyacımız varsa, eğer bilgin ol-maya, hikmet sahibi olmaya ihtiyacımız varsa, bu kitabı hiçbir zaman elimizden düşürmemeye alışacağız. Elimize aldığımız bu kitabın âyetlerini anlayıp hayata onlarla bakabildiğimiz zaman, hayatımızı bununla düzenleyebildiğimiz zaman yeryüzünde izzet ve şerefe ulaşacağımızı, tüm düşmanlarımıza galip geleceğimizi, bundan ayrı kaldığımız, bu kitapla ilgimizi kestiğimiz zaman da ebedîyen izzet ve şerefimizi kaybederek şerefsizlerin elinde oyuncak olacağımızı, onların kulu kölesi olarak rezil bir hayatı yaşamak zorunda kalacağımızı da unutmayacağız. Unutmayacağız ki, bu kitap geldiği kaynak gibi Azîz ve Hakîm bir kitaptır. Hiç kimse bu kitaba karşı koyamaz. Hiçbir kitap bu kitabın karşısında duramaz. Hiçbir kitap, hiçbir sistem, hiçbir ideoloji, hiçbir güç bu kitaba karşı koymaya, bu kitabın mesajını boğmaya, bu kitabın âyetlerini susturup yok etmeye cüret edemez. Hiçbir yasa bu kitabın yasalarının yerine geçemez, gölgede bırakamaz. Çünkü bu kitap Azîz ve Hakîm olan Allah’tan gelmedir ve bu kitap mutlak sûrette hayata hakim olacaktır. Hiçbir güç bu kitabın hâkimiyetini engelleye-mez. Çünkü bu kitap, hayatın sahibi olan, tüm gökler ve yerlere egemen olan Allah’tan gelme bir kitaptır. Şunu da asla unutmayalım ki, yeryüzünde Müslümanlar olarak bizim şeytan karşısında, şeytanın emrinde hareket eden şeytan orduları karşısında, küfür karşısında yenilmezliğe ulaşmamız bu kitap sayesinde olacaktır. Çünkü bu kitap Azîz olan, alt edilmez, yenilmez, karşı gelinmez, itiraz edilmez, mutlak galip olan önünde saygıyla eği-linmesi gereken, Allah’tan gelmiş Azîz bir kitaptır. Yeryüzünde bu ki-tabı da, bu kitabın müntesiplerini de alt edebilecek hiçbir güç ve kuvvet yoktur.
2. “Ey Muhammed! Biz sana Kitabı gerçekle indirdik. Öyle ise dini Allah için halis kılarak O’na kulluk et.” Ey peygamberim, biz bu kitabı sana Hak’la indirdik. Biz bu kitabı sana Hak olarak indirdik. Kitabın Hakla indirilmesi, Hak olarak indirilmesi şu anlamlara gelmektedir: Birinci olarak bu kitabın içinde hak bilgiler vardır. Bu kitabın içinde hakikat vardır, gerçek vardır. Bu kitabın içinde oyun ve eğlence olsun diye söylenmiş sözler yoktur. Bu kitabın içinde Hakka istinat etmeyen küfür, şirk, bâtıl, yalan, dolan, zulüm ve haksızlık yoktur. Bir de Allah bu kitabını haklı olarak indirmiştir. Her konuda hak bu kitabın dediğidir. Çünkü Rabbimiz kitabını hakkın ortaya çıkması, hakkın bâtıla galip gelmesi için indirmiştir. Veya insanların üzerinde ihtilâf ettikleri, çözüme kavuşturamadıkları, karar verip son sözü söyleyemedikleri her konuda son sözü söyleyecek olan, son hükmü verecek olan, hak olan, hukuk olan bir kitaptır bu. Hukuktur bu kitap. İnsanların tüm hayatlarında uygulamaları gereken hukuk bu kitabın ortaya koyduğu hukuktur. Bu kitabın dışında hak ta yoktur, hukuk ta yoktur. Tüm insanlık problemleri bu kitapla çözüme kavuşturulacaktır. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, tüm hakları bu kitap belirleyecektir. Kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İşveren hakkı mı? Öğretmen, öğrenci hakkı mı? Ana-baba hakkı mı? Allah hakkı mı? Kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandığımız başka bir hak kaynak bilmiyoruz. Dikkat ederseniz “Biz bu kitabı sana Hak olarak indirdik,” diyor Rabbimiz. Sana indirdik. Öyleyse bu kitabı tanıyan, bu kitabı eline alan kişi toplum içinde tek başına, yapayalnız kalmış olsa bile, hiç kimse kendisinin inandığı, duyurduğu bu kitaba iman etmese bile tek başına bu Hakka iman etmek ve hayatını bu Hak kitapla düzenlemek zorundadır. Zira biz nice peygamber biliyoruz ki, elinde kitapla toplumunu uyarmıştır ama kendisine iman eden üç-beş insan bile bulamamıştır. Çevremizden hiç kimse inanmamış olsa bile biz bu kitaba inanmak, bu kitabı yaşamak ve bu kitabın izzet ve şerefiyle şereflenmek zorundayız. Biz bu kitabı sana Hak olarak indirdik, öyleyse haydi sen de dini sadece Allah’a halis kılarak, dini sadece Allah’a ait kılarak Ona kulluk yap. Sen de bu kitaba göre kulluğunu ortaya koy. Cebrâil’in (a.s) bu kitabı Rasulullah Efendimize getirmesiyle Rasulullah Efendimizin onu bize ulaştırması farklıdır. Cebrâil (a.s) sadece bir elçidir. Cebrâil (a.s) Allah’tan aldığı bu kitabın içine hiç bir şey karıştırmadan, eklemeden, eksiltmeden onu Resulullah’a getirmekle mükellefken, Allah’ın Resûlü onu okumakla, anlamakla, yaşamakla, uygulamakla, pratiğe intikal ettirmekle, onun istediği bir kulluğu icrâ etmekle mükelleftir. Ey peygamberim sen de bu kitapta sana sunulan dini Allah’a halis kılarak Rabbine ibadet et. Bu kitaba göre kulluğunu ortaya koy. Çünkü bu kitap okuma kitabı değil, kulluk kitabıdır. Bu kitap bilgi kitabı, kültür kitabı değil, kulluk kitabıdır. Bu kitabın istediği gibi kendi netliğinde, kendi berraklığında, kitaptan hiçbir eksiltme, artırma yapmadan kitabın ortaya koyduğu bir hayatı yaşa. İşte bu kitap sana Rabbinin senden istediği kulluğu öğretmek için gelmiştir. Haydi sen de dini sadece Allah’a ait kılarak, dinde Allah’a ortaklar bulmadan kulluk yap. Din bir hayat programıdır, din bir yaşam biçimidir. Sadece namaz değildir din. Sadece oruç, hac, ana-babaya itaat değildir din. Bir günlük, bir haftalık, bir aylık, bir yıllık, bir ömürlük hayatın tümünü içine alan bir hayat programıdır din. Ahlâkıyla, imanıyla, ticaretiyle, ekonomisiyle, siyasetiyle, eğitimiyle, yemesiyle, içmesiyle, giyim-ku-şamıyla, evlenmesi boşanmasıyla bir gün, bir dünya yaşar ya insan, işte ana rahmine düştüğü andan itibaren başlayıp ölümüne kadar Allah’ın istediği, bu kitabın ortaya koyduğu bir din hayatı yaşayacaktır insan. Allah bu kitabında bizden nasıl bir hayat istemişse, nasıl yememizi, nasıl içmemizi, nasıl giyinmemizi, nasıl yatmamızı, nasıl bir ekonomik hayat yaşamamızı, nasıl bir aile hayatı kurmamızı, nasıl baba olmamızı, nasıl ana olmamızı, nasıl evlât olmamızı istemişse karıştırmadan, Allah’a ortaklar bulmadan, hayatı, dini, zamanı, aileyi, toplumu parçalamadan sadece ve sadece Allah’ı dinlemek, Allah’a kulluk yapmak zorundayız.
3. “Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dost edinenler: “Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsın diye kulluk ediyoruz” derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola eriştir-mez.” Dikkat edin halis din, saf din, katışıksız din Allah’ın dinidir. İlavesiz, eksiksiz din, Allah’ın dinidir. Dinin katışıksız, saf olanı Allah’a aittir. Elbette başkalarının dinleri, başkalarının hayat programları, başkalarının yaşam biçimleri de vardır, ama onlarınki katışıklıdır. Hayatın tümüne karışan, hayatın tümünü dolduran, hayatı parçalamadan onun tümünde söz sahibi olan Allah’ın dinidir. Hayatın tümünde sadece Allah’a iman, sadece O’na kulluk, sadece O’nu dinlemek, sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun hayat programını uygulamak Allah’ın dinidir. Ama katışıklı din sahipleri, hem Allah’a hem de Allah’tan başkalarına kulluk yapanlar, hem Allah’ı hem de başkalarını dinleyenler, hem Allah’ın dinini uygulamaya hem de Allah’tan başkalarının dinlerini uygulamaya, Allah’tan başkalarının sitemlerini uygulamaya çalışanlardır. Bir adamın hayatında, bir toplumun hayatında hayat programı olarak sadece Allah’ın dini olmalıyken, her konuda sadece Allah’ın dini söz sahibi olmalıyken, hayatın her bir kademesinde sadece Allah’ın dini geçerli olmalıyken, bunu terk edip hem Allah’a hem de Allah berisinde, hayatlarında söz sahibi kabul ettikleri bir kısım varlıkları, bir kısım insanları da dinleyenler katışıklı din sahipleridir. Hem Allah’ı razı etmeye çalışıp, hem de öteki Rabblerini, öteki İlâhlarını razı etmeye çalışanlar, katışıklı bir din takip ediyorlar demektir. Hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıp, hayatlarının bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, geri kalan bölümlerinde de öteki İlâhlarını söz sahibi kabul edenler, namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı söz sahibi bilip, Allah’ın dediklerini uygulayıp, hukuk, eğitim, miras, kılık-kıyafet, ekonomi, siyaset, ceza kanunları gibi konularda da öteki Rabblerini söz sahibi kabul edenler, Allah’ın dışında, Allah’ın dûnunda evliyalar, velîler kabul edip onların aldığı kararları da, onların yasalarını da uygulamaya çalışanlar, şirket içinde bir din kabul etmişler demektir. Yâni hayatlarının din içerikli, âhiret içerikli bölümünde Allah’ın sistemini, Allah’ın dinini, Allah’ın şeriatını uygulayıp, dünya içerikli bölümünde de başkalarının dinlerini, başkalarının şeriatlarını, başkalarının sistemlerini uygulayanlar, dini Allah’a halis kılmaya yanaşmayanladır. “Tamam Allah’a iman edelim, Allah’ı kabul edelim, hayatımızın bir bölümünün düzenlemesi konusunda Allah’ı söz sahibi kabul edelim ama hayatımızın öteki bölümlerini düzenlemek üzere öteki İlâhlarımıza da söz hakkı verelim,” diyenler katışıklı din sahipleridir. Allah’tan başka velîler edinenlere, Allah’ın dûnunda bir takım karar merciî bulanlara, hayatlarında Allah berisinde bir takım program yapıcısı, kanun koyucusu bulanlar, Allah’tan başka bir takım varlıkların da söz sahibi olduğunu iddia edenlere, Allah’tan başkalarına da kulluk edenler, Allah’tan başkalarına da dua edenlere, Allah’tan başkalarına da sığınanlara, “niye böyle şirke düşüyorsunuz, niye böyle Allah’a şirket içinde, ortaklık içinde bir kulluktan yanasınız,” denilince derler ki: “Aslında biz Allah’a iman ediyoruz. Biz Allah’ı kabul ediyoruz, aslında bunlara kulluk etmiyoruz. Ama bizim Allah’ı bırakıp ta başkalarına yönelmemiz, başkalarını dinlememiz, başkalarını razı etmeye çalışmamız onların Allah’la bizim aramızda aracı, şefaatçi olmalarındandır. Biz bu varlıklarla Allah’a yaklaşabilmek için, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onları dinliyor, onları seviyor, onlara itaat ediyor dua ediyor, ibadet ediyoruz. Biz onlara kendimizi beğendirelim ki, onlar da bizi Allah’a beğendirsinler. Biz onların sevgilerini kazanalım ki onlar da bizi Allah’a sevdirsinler. Biz onlara kulluk edelim ki, onlar da yarın Allah huzurunda bize şefaatçi olsunlar. Aslında bu varlıklar Allah katında şerefli, makbul varlıklardır. Bizim onlara kulluğumuz Allah’a kulluk, onları memnun etmemiz Allah’ı memnun etmemiz anlamına geldiği için bizler Allah’la aramıza bu insanları, bu müesseseleri, bu unsurları koyuyoruz, bunların eteğine yapışıyoruz,” diyorlar. Yâni kendi kendilerine Allah’a yaklaşma yöntemleri belirlemeye çalışıyorlar. Bir hadis-i kutside Rabbimiz şöyle buyurur: “Benim kulum, üzerine farz kıldığım şeylerden daha sevgili hiçbir şey ile bana yaklaşamaz. Bir de nafilelerle kulum bana peyderpey yaklaşa yaklaşa nihayet öyle bir hale gelir ki, ben onu severim. O zaman ben onun işitmesine vasıta olan kulağı, görmesine vasıta olan gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, anlayan kalbi, söyleyen dili olurum. Böyle bir kulum benden bir şey isterse, mutlaka veririm…” Evet, bu hadis-i kutsiden de anlıyoruz ki bir kul Allah’ın kendisine farz kıldığı farizalardan daha fazla hiçbir şeyle Allah’a yakla-şamaz. Bir mü’min düşünün ki Allah’a yaklaşmak istiyor. Kim istemez ki bunu? Tüm hedefimiz, arzumuz bu değil mi? Öyleyse evvel emirde Allah’a yaklaşmanın yolu farzlardan geçmektedir. Farzlar yerine getirilmedikçe bu iş olmaz. Bu, bu işin vazgeçilmez lâzımıdır. Ben marifet ehliyim, ben Rabbimi biliyorum, ben O’nu çok seviyorum, ben O’nun için ölürüm, benim kalbim temizdir, ben hacıyım, ben hoca çocuğu-yum, ben filan zâtın müridiyim, ben falan cemaatin üyesiyim gibi iddiaların hiç bir kıymeti yoktur. Çünkü bu konuda ölçüyü koyan Allah’tır. İş Allah’ça olmalıdır. Bir kişi şu dediği şeyler konusunda samimi de olsa, bolca infak da etse, çokça nafile hacc da yapsa, şalvar da giyse, sakal da bıraksa, geceleri şu kadar istiğfar da etse, farzları ye-rine getirmedikçe Allah’a yaklaşması mümkün değildir. Farzlar olmadan tek başına nafileler bir değer ifade etmez. Halbuki şu anda halk arasında farzlara riayet etmediği halde nafileler konusunda çok hassas davranan kimseler yüce şahsiyet olarak algılanmaktadırlar. Farz olan namazı kılmazlar, farz olan tesettüre riayet etmezler, farz olan zekâtlarını tastamam vermezler, farz olan emr-i bil’maruf ve nehy-i anil’münkeri terk edip yatarlar, Allah’ın dininin hakimiyeti adına hiç bir gayretleri yoktur. Haktan yana olmak, hakkı ortaya koymak farzdır, ama adamlar saflarını bile belirlemiş değillerdir. Cihad ve tebliğ farzdır, ama bunu hiç dert edinmemişlerdir. Mugay-yebat-ı hamseye Allah’ın istediği gibi iman farzdır, ama adamların buna bakışı terstir. Amentünün esaslarına iman farzdır, ama adamların anlayışı bozuktur. Allah’ın hayata karışı tek Rab ve İlâh oluşuna iman farzdır, ama Allah’tan başkalarının yasalarını uygulama konusunda bir sıkıntıları yoktur. Her şeyi Allah’a irca etmek farzdır, ama onlar işlerini başkalarına götürürler. Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman farzdır, ama onlar böyle düşünmezler. Mü’minleri kardeş bilmek, onları sevmek farzdır, ama onların elleri kardeşlerinin boğazındadır. Çocuklarını müslümanca eğitmek farzdır, ama onlar tutup onları birilerine teslim etmektedirler. Yalnız Allah’ı Rezzâk bilmek farzdır, ama onlar kendilerine başka Rezzâklar bulma sevdasındalar. Yâni farzları terk ediyorlar ve nafilelerle Allah’a yaklaşabileceklerini zannediyorlar. Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki Allah’a yaklaşanlar iki gruptur. Bir başka ifadeyle Allah’a iki türlü yaklaşma usulü vardır: 1- Farzların, vâciplerin îfası ve haramların terk edilmesiyle. Çünkü biliyoruz ki haramların terk edilmesi de farzdır. 2- Farzları îfa ve haramları terk etmekle beraber nafileleri de işleyerek. İşte Allah’a yaklaşabilmenin yolu da, usulü de budur. Bunun dışında başka bir yol yoktur. Allah’ın ve Resûlünün gösterdiği yolun dışında kişinin kendi kafasından koyduğu usullerle Allah’a yaklaşması mümkün değildir. Çünkü farz ve nafileleri insanlar kendileri tespit edemezler. Bunların tespiti Allah ve Resûlüne aittir. Bakın kitabımızın Mâide sûresi Allah ve Resûlünün kıstaslarına göre öyle olmadıkları halde kendi kıstaslarına göre Allah’a yakın olduklarını iddia eden yahudi ve Hıristiyanların sapıklıklarını şöyle anlatıyordu: “Yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. (Mâide 18) Halbuki onlar ne Allah’ın oğulları, ne sevgilileri, ne de dostlarıdır. Allah’a yakın da değillerdir. Onlar Allah’ın dinini terk etmiş düşmanlarından başkası değillerdir. Onlar böyle oldukları gibi, Allah’a yaklaşabilmek için putlara tapınan şu müşrikler de Allah’a yakın değillerdir. Çünkü Allah’a ancak Allah’ın belirlediği usullerle yaklaşılır. Meselâ, efendim Allah katında zenginler O’na daha yakındır. Öyleyse ben de çalışıp çırpınıp çok para kazanayım da, böylece Allah yolunda hizmet ederek Allah’a yaklaşayım. Veya millet vekili olayım da hizmetimle Allah’a yaklaşayım. Veya doktor olayım da sağlığa hiz-met ederek Allah’a yaklaşayım. Veya kızımı şuralarda okutayım da, dine hizmet etsin de Allah’a yaklaşayım. Hayır hayır, her kim ki Allah’ın Resûlünden sadır olmayan bir yolla bir usulle Allah’a yaklaşmayı umarsa bilesiniz ki onun sonu hüsrandır. Farzları yerine getiren, haramlardan kaçınan ve de nafileleri işleyen kimseler ancak Allah’a yaklaşabilirler. Bakın hadis-i kutsi o kadar açıktır. “Kulum farzlardan sonra işleyeceği nafilelerle bana öylesine yaklaşır ki ben onu severim.” Diyor Rabbimiz. Allah’ın bizi sevmesi elbette hepimizin istediği şeydir. Resûl-i Ekrem efendimiz; “Ya Rabbi, beni sevdiklerinin içinde kıl, zira sen sevdiklerini mağfiret edersin.” Buyurur. Yine Resûlullah Efendimiz bir başka hadislerinde Allah’a yaklaşma usullerinden bir başkasını da şöyle anlatır: “Kulun Allah’a yaklaşma vesilelerinin en büyüklerinden birisi de düşünerek, kafa yorarak Kur’an okumasıdır. Bunun benzeri kişiyi Allah’a yaklaştıracak başka bir şey yoktur.” Sahabeden Habbab Bin Eret efendimiz de der ki; “Allah’a gücün yettiği kadar yaklaş, bil ki Allah’a kendi sözünden daha yaklaştırıcı bir şey yoktur.” Evet, Allah’ın sözü Kur’an’dır. Nasıl ki bir insana onun kendi sözünden daha yakın bir şey yoksa, Allah’a da O’nun kendi sözü olan Kur’an’dan daha yakın bir şey olamaz. Öyle değil mi? Birisine mektup yazıyorsunuz, uzaktır size. Telefon ediyorsunuz, yine uzaktır. Ama ne zaman ki yanına varıp yüz yüze konuşursunuz, işte o zaman yakındır size. İşte bunun gibi Kur’an’da Allah’ın kelâmıdır. Kur’an okurken bilesiniz ki O’nunla konuşuyorsunuz demektir. Karşı karşıya yakınsınız demektir. Öyleyse bırakalım başka yollar, başka usuller aramayı da elimizden bu kitabı düşürmeyerek Rabbimize yaklaşma imkânları bulalım inşallah. Yine bir başka âyet-i kerimenin beyanıyla Allah’a yaklaşmanın ve Rabbimizin bizi sevmesinin bir başka usulü de Resûl-i Ekrem Efendimize itaat esasına bağlanarak şöyle anlatılıyordu: “Ey Muhammed, de ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.” (Âl-i İmrân 31) Zaten yukarıda ifade etmeye çalıştığımız farzlardan sonra işlenmesi tavsiye edilen nafileler Resûlullah efendimizin sünnetleridir. Öyleyse Resûlullah efendimizin sünnetine sarılarak Allah’a yaklaşmaya çalışacağız inşallah. Aynen peygamberimizin izini takip ederek, aynen onun gibi bir hayat yaşayarak Allah’a yaklaşmaya çalışacağız. O nasıl otururdu, nasıl yemek yerdi, nasıl giyinirdi, nasıl yatardı, bir yarayı kına ile nasıl tedavi ederdi, ishali soğuk bal ile, kabızı sıcak bal ile nasıl iyileştirirdi, ağrıyan gözünü sürme ile nasıl tedavi ederdi hasılı onun tüm hayatını, tüm eylemlerini taklit etmek nafilelerdir. İşte biz onun sünneti dediğimiz nafileleri işleyince Allah’a öylesine yaklaşır, öylesine yaklaşırız ki sonunda Rabbimiz bizi sever ve hadis-i kutsinin beyanıyla bizim gören gözümüz, tutan elimiz, işiten kulağımız, anlayan kalbimiz oluverir. Yâni gözümüz kulağımız, elimiz ayağımız Allah’ın izniyle hakkı söylemeye, hakkı icra etmeye, hakka yönelmeye, hakkın rızasının nerede olduğunu bilmeye başlayıverir. Evet müşrikler böylece Allah’a yaklaşabileceklerini iddia ediyorlar. Ama dikkat ediyor musunuz? Mü’min, kâfir, müşrik insanların hepsinde Allah’ın koyduğu fıtratın böylece açığa çıktığına şahit oluyoruz. Bakın kâfirler, müşrikler bile küfürlerini, şirklerini Allah’a izâfe et-meye, Allah’a onaylattırmaya çalışıyorlar. İçine düştükleri şirk unsurlarıyla bile Allah’a yaklaşmayı hedefliyorlar. Halbuki bu dünyada kendilerini Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın elçisinden uzak bir hayatın mahkûmu ettikleri için zavallılar anlayamıyorlar. Bilmiyorlar ki Allah’a yaklaşmanın yolu Allah’ın gönderdiği kitabından geçer. Bilmi-yorlar ki bu kitapta Allah şirki asla onaylamıyor. Allah’ın onaylamadığı, Allah’ın istemediği, haram kıldığı, yeryüzünde en büyük suç dediği şirke sarılarak, Allah’a en büyük iftirayı yaptıklarının farkında değiller zavallılar. Halbuki Allah şu kitabında ve bu kitabın pratiği olan peygamberinin hayatında çok açık bir şekilde ortaya koymuştur ki, kullarıyla kendisi arasında gerek dua konusunda, gerek ibadet ve itaat konusunda hiç kimseyi görmek istemiyor. Kendisiyle birlikte başkalarını da dinleme konusunda, kendisiyle birlikte başkalarına da itaat konusunda kullarını soğanın dişisinden bile kıskandığını söylüyor. Kullarından nerede, hangi zaman dilimi içinde, hangi şartlar altında olursa olsun, sadece kendisine kulluk, sadece kendisine itaat istiyor. O, her zaman ve zeminde bizim kendisine yapacağımız dualarımızı, kulluklarımızı, isteklerimizi duyabilecek ve ânında icâbet edebilecek, kulluğumuzu kabul edip mükâfat verecek, isyanlarımızdan ötürü de ceza verecek güçtedir. Biliyoruz ki tarihin her devrinde insanların genelinde Allah inancı hep var olmuştur. Her dönemde madde ötesi, üstün güç ve kudret sahibi, yaratıcı olan Allah inancının var olduğunu ve insanların bu yaratıcıya iman ettiklerini biliyoruz. Ama işte burada da anlatıldığı gibi, aynı zamanda bu insanların genelinde şöyle bir kanaat söz konusu idi: “Allah vardır, yaratıcıdır, tüm kâinatı O yaratmıştır, kendilerini de O yaratmıştır, O yücedir ama bu yüce varlıkla insanların doğrudan doğruya irtibat kurmaları mümkün değildir. Onun içindir ki bu yüce varlıkla insanların irtibatlarını sağlayacak aracılara ihtiyaç vardır. İşte bu durumda bazı aracıların bulunması kaçınılmazdır,” demişler, bu yüce varlıkla bizim irtibatımızı sağlasın diye bir kısım varlıklar geliştirmişler ve kendilerine kulluk yapmaya, emirlerini dinlemeye başlamışlar. Veya kendilerini yüce varlıklar bilip Allah’a karşı şefaatçi kabul etmeye kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarına inanıp kendilerine harikulâde sıfatlar yüklemeye çalışmışlar. Bu varlıkları Allah sever gibi sevmeye, onların hatırına Allah arzularını ayaklarının altına almaya, Allah’a yapmaları gerekenleri kendilerine yapmaya, kendilerinde güç kuvvet görerek sıkıntılı anlarında dua edip imdatlarına çağırmaya başlamışlar. Karşılarında mest olup secdelere kapanmış, kalplerinin derinliklerinde kendilerine yer vermiş, Allah sever gibi onları sevmişlerdir. “Biz aslında Allah’a inanıyor, Allah’a kulluk ediyoruz ama eğer bunlara da secde ediyor, bunların arzularını da yerine getirmeye çalışıyorsak, bunların kanunlarını da uygulamaya, bunların hayat programlarını da gerçekleştirmeye çalışıyorsak bu bizim onlara da secde ettiğimiz, onlara da kulluk yaptığımız anlamına gelmez. Biz ancak bunları aracı kabul ediyoruz, bunları vesile kabul ediyoruz. Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara ibadet ediyoruz,” diyorlardı. İster melekleri, peygamberleri, Allah’ın salih kullarını, isterse diğer varlıkları putlaştırıp Allah yerine koysunlar, bunun hepsi birdir ve şirktir. Allah kesinlikle kendisine bu şekilde yapılan bir kulluğu kabul etmez. Zira O, kendisine şirk koşulmaya kesinlikle razı değildir. O’nun ortakları yoktur, yardımcıları yoktur, vezirleri, yetkilileri, oğulları, kızları, hanımları yoktur. O Allah tüm varlıklardan yüz çevirip sadece kendisine kulluk yapan, sadece kendisini dinleyen kullarının kulluğunu kabul etmektedir. Sadece kendisi önünde secde eden, başka hiç bir varlık önünde secde etmeyen, sadece kendisinin kanunlarına itaat eden, başka hiç kimsenin kanunlarına itaat etmeyen, sadece kendisinin hayat programını uygulayan, başkalarının hayat programlarını uygulamaya yanaşmayan ve sadece kendisini razı etmeye çalışan, başkalarını razı etme gereği duymayan kullarının kulluklarını kabul edecek, ötekilerin kulluklarını asla kabul etmeyecektir. Allah yakında hükmünü beyan edecektir. Muhakkak ki Rab-bimiz insanların bu şekilde tartışıp ihtilâf ettikleri konularda hükmünü verecektir. Şu anda işte bu kitabıyla, bu âyetleriyle hükmünü veriyor. Allah yalancıyı, dinini yalan sayanı, kitabını yok farz ederek, peygamberini gelmemiş kabul ederek yaşayan ve örtücü olan kimseyi asla hidâyete ulaştırmaz. Kitabını yok farz edenleri, kitabını örtüp peygamberini devre dışı bırakanları asla başarıya ulaştırmayacak, asla bu dünyada sahil-i selâmete çıkarmayacak, dünyada çözümsüzlük içinde, bunalımlar içinde bir bocalamanın içinde bırakacaktır. Çünkü onlar Allah’ı, Allah’ın kitabını, fıtratlarını örtüyorlar, Allah’ın beyanlarını örtbas ediyorlar, gündemlerine almıyorlar. Şu anda hükmünü beyan eden Rabbimiz, yakında ihtilâf ettikleri konularda onlara hükmünü be-yan edecektir. İnsanlar din, iman, kulluk tevhid ve şirk, dinin temel esasları, dünya ve âhiret, siyaset, hukuk, ahlâk konularında, tartıştıkları her ko-nuda kesinlikle bunu Allah’a sormak zorundadırlar. Çünkü her şeyin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu bilen ve bildiren Allah’tır. Zaten bu kitapların ve bu peygamberlerin geliş sebebi de budur. Yaşadığımız bu dünya hayatında neyin doğru, neyin yanlış, neyin hak, neyin bâtıl olduğu konusunda bizi bilgilendiren tek kaynak vahiy yani Allah ve Resûlünden gelen hak bilgilerdir. Ama ne yazık ki insanlardan kimileri ellerinde böyle bir kitap olduğu halde, önlerinde böyle bir peygamber olduğu halde kitapla ihtilâf ediyor, kitapla ve peygamberle tefrikalaşıyor, kitabı kendilerinden, kendilerini kitaptan uzaklaştırıyorlar. Allah bir tür söylüyor, onlar bir tür söyleyerek ihtilâf ediyorlar. Kitap ve peygamber bir tür söylü-yor, tâğutları, İlâhları bir tür söylüyor ve onlar da Allah’ın dediklerine muhalefet ederek O’nun berisindekilerin arkasından gidiyorlar. Hem Allah’ı hem de onları memnun etmeden, hem Allah’a hem de onlara itaat etmeden yana bir tavır sergiliyorlar. Hem Allah’a hem de onlara dua edip sığınıyorlar. Hem Allah’a hem de onlara hizmet ediyorlar. Bizim işimizi hallediverin, bizim problemlerimizi çözüverin, sıkıntılarımızı gideriverin diyorlar, medet diyorlar, imdat diyorlar, izzeti onlarda görüyorlar, karşılarında eğilip bükülüyorlar, Allah’a rağmen onlara gü-venip bel bağlıyorlar. İşte bu isyanlarının, bu tefrikalaşmalarının cezasını, Allah yakında onlara beyan edecektir. Tabii âyetin ortaya koyduğu gerçek şudur: Bu insanlar yalancıdırlar, yalan söylüyorlar. İşte bu şekilde şirki şirin göstermeye çalışanlar, şirki yasallaştırmaya çalışanlar yalancıdırlar. Ve de keffârdır onlar, örtücüdürler. Fıtratlarının sesini örten, bastıran insanlardır onlar. İçlerindeki ses onlara Allah’a yaklaşmaları gerektiğini söylediği halde, fıtratlarının bu sesini örtüp örtbas eden kimselerdir onlar. Bu âyette ortaya konan, Allah’la kullar arasında aracı koyma konusunda insanlar arasında en ileri gidenler, en aşırı olanlar hepimizin bildiği gibi Yahudi ve Hıristiyanlardır. Allah’ın kutlu elçisi Musâ’nın (a.s) getirdiği mesajı değiştirip, Îsâ’nın (a.s) getirdiği kitabı tahrif edip, kitaplarından ve peygamberlerinden tamamıyla koparak kendilerince bir din oluşturan, böylece Hz. Adem’den (a.s) bu yana tüm peygamberlerin, tüm mü’minlerin dini olan İslâm’dan ayrılıp küfre ve şirke düşen Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah’ın lânet ve gazabına uğramışlardır. Bu iki toplum Allah’la kulları arasına Allah elçilerini aracı olarak sokmuşlardır. Allah’la kulları arasına Allah’ın kulları olan Îsâ ve Uzey-r’i (a.s) sokmuş, bu iki kutlu elçiyi Allah’ın oğlu makamına çıkararak hem Allah’a, hem Allah’ın dinine, hem de Allah’ın elçilerine iftiraların en büyüğünü yapmışlardır.
4. “Allah çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O münezzehtir, O; gücü her şeye yeten tek Allah’tır.” Eğer Allah bir oğul, bir evlât edinseydi elbette yine de o, O’nun yaratıklarından olurdu. Yâni o yine de kul olurdu, Allah’ın kulu olurdu. O yine kul, Rabb da yine yalnız Allah olurdu. Yâni hâşâ hâşâ eğer Allah dünyadaki, kâinattaki kullarının hayatını düzenleme, kullarının hayatına program yapma konusunda âciz bir duruma düşüp, insanlar arasından kendisine oğullar, yardımcılar edinmiş olsaydı veya gökyüzündeki işleri çok yoğun olup ta yeryüzündeki kullarının problemlerini çözecek zamanı, imkânı kalmadığı için kendisine içinizden, yerdekilerden bir oğul, ya da oğullar, yardımcılar seçecek, yetkilerinden kimilerini onlara devredecek olsaydı, bunu kendisi seçer, sizin seçiminize bırakmazdı. Ne oluyor? Sizin seçtiklerinizi mi seçecek Allah? Sizin belirlediğinizi mi seçecek? Allah’a akıl vermeye, yol göstermeye mi çalışıyorsunuz? Şunu seçmeliydin ya Rab! Bunu yetkili kılmalıydın! Bizim canımız böyle istiyor demeye mi çalışıyorsunuz? Sübhanallah! Olacak şey mi bu? Nasıl da diyebiliyorsunuz Allah’a bunu? Nasıl da oğullar izâfe edebiliyorsunuz Allah’a? Sübha-nallah! Hâşâ hâşâ tenzih ederiz O Allah’ı. Allah’ın yeryüzünde ne böyle temsilcileri var, ne yetkilerini devrettiği yetkilileri var, ne ortakları var, ne yardımcıları var, ne oğulları ne de kızları var... Sadece gökler-de ve yerde kulları var. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun kuludur. Yeryüzünde herkes ve her şey Allah’ın kuludur, başka bir şey değildir. Öyleyse Allah bu kâfirlerin, bu zalimlerin, bu müşriklerin bu tür iftiraların hepsinden münezzehtir, yücedir. Göklerde ve yerde hiç bir varlığın, hiç bir kulun Allah’a şirk koşma hakkı yoktur. Kim ki böyle Allah’a, Allah’ta olmayan sıfatları yükleyerek şirk koşarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridirler. Allah onların dediklerinin tümünden uzaktır. Tesbihin mânâsı da budur zaten. Sübhanallah demenin mânâsı budur. Tesbih, Allah’ı Allah’ın haber verdiği sıfatlarıyla muttasıf bilmektir. Allah kendisini kitabında nasıl vasfetmişse, elçisi O’nu bize nasıl anlatmış, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse işte öylece Allah’a inanmaktır. Rabbimizi bu şekilde O’na ait sıfatlarıyla tanıdıkça, Rabbimizin tanıttıklarını Rabbimizin tanıttığı gibi tanıdıkça da “süb-hanallah!” diyeceğiz. “Ya Rabbi seni tesbih ederiz, sen ne büyüksün!” diyeceğiz. Bakın ki O Allah:
5. “Gökleri ve yeri gerçekten yaratan O’dur. Geceyi gündüze dolar, gündüzü geceye dolar. Her biri belirli bir süreye kadar yörüngelerinde yürüyen güneş ve ay’ı buyruk altında tutar. Dikkat edin, güçlü olan, çok bağışlayan O’-dur.” O Allah gökleri ve yeri hakla yarattı, hak olarak yarattı. Sûrenin başında kitabını da hak olarak indirdiğini söylemişti Rabbimiz. De-mek ki Rabbimizin tüm işleri, tüm fiilleri haktır. Gökleri ve yeri hak ola-rak yaratmıştır, laf olsun, eğlence olsun diye yaratmamıştır. Kullarının imtihanı, imtihan sahnesi olması için yaratmıştır onları. Veya Allah gökleri ve yeri haklı olarak, hakka istinat etmek ü-zere, hak açığa çıksın için yaratmıştır. Hangi hak açığa çıksın diye? Bu kâinatta tek hak, tek gerçek var. O da Allah’ın hayata karışıcı tek Rabb ve İlâh olması ve bizim de O’na kul köle olmamız gerçeği. Göklerde ve yerde bundan daha büyük bir gerçek, bundan daha önemli ve öncelikli bir hak, hakikat yoktur. İşte Allah bu gerçeğin anlaşılıp ortaya çıkarılması için gökleri ve yeri yaratmıştır. Bu âyetlerden anlıyoruz ki, kâinatta ne varsa hepsi hak üzerine, yâni sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmıştır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun, belli bir hak yasa işlemektedir. Yâni tüm kâinatta hak esastır, adalet esastır, zulüm ve haksızlık yoktur. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. Yâni Rabbimizin yarattığı bu evrende tevhid esastır. Sadece zulüm ve haksızlık imtihan gereği kendilerine özgür bir irade verilen insanlardan oluşan hareketlerdir. Eğer evrende kendilerine Allah tarafından irade verilen şu insanlar gökler ve yer âlemine karışmasalar, bitkiler, hayvanlar ve ce-mâdât âlemine el atmasalar, kâinatta haksız bir tek uygulama göremezsiniz. Tüm âlemde Allah hak bir denge koymuş, onu bozabilme yetkisini, iradesini de sadece insana vermiştir. Diğer varlıkların tümü hak olan tevhid esasına dayanmakta, hepsi de Allah’ın emirlerine bo-yun bükmektedirler. Kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak sahibi, hukuk sahibi, hâkimiyet ve hüküm sahibi sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. O bir şeye “ol” dediği zaman hemen oluverir. O’nun sözü haktır. O’nun sözü hukuktur, O’nun sözü mutlak dinlenen sözdür. Veya burada Allah tarafından yaratılmış olan göklerin ve yerin hakka ve hakikate delâleti anlatılmaktadır. Yaratıcıları Allah olan bu gökler ve yerler, hak olan Allah’ın varlığına ve gücüne delildir. Eser, müessirin varlığına delildir, deniyor. Gökleri ve yeri hakla yaratan Allah, geceyi gündüzün üzerine bürüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. İşte gece ve gündüz ve işte insanın hayatı, insanın imtihanı, insanın ömrü. Yaratıcının emrine boyun büküp teslim olmuş Allah’ın bu iki âyeti, sürekli birbirini takip ediyor. Bunlar üzerinde işleyen yasalar, Allah yasalarıdır. Bunların hiç birisi tesadüfî değildir. Hiç birisi oyun ve eğlence olarak var edilmiş değildir. Bunların hepsi Allah’ın koyduğu yasalara boyun büküp teslim olmuşken, siz kime boyun büküp teslim oluyorsunuz? Rabb ve İlâh olmaya, kullarının hayat programını belirlemeye, kulları üzerinde egemen olmaya lâyık olan Allah görüyorsunuz ki geceden sıyırarak gündüzünüzü, gündüzden sıyırarak gecenizi yaratıyor. Eğer Rabbiniz sizin için bunu yapmasaydı kim yapabilirdi bunu? Kim yaratabilirdi geceyi? Kim getirebilirdi gündüzü? Kimin gücü yetebilirdi buna? Allah berisinde şu kendilerine kulluk ettiğiniz, kendilerine dua edip yalvardığınız, kendilerinde yetki gördüğünüz yeryüzü tanrıları becerebilir miydi bunu? Yeryüzünde tanrılığa soyunanlar, yeryüzünde egemenlik hakkı bizdedir diyenler, bizim hayatımıza Allah karışmaz diyenler, hayatı biz biliriz, hayatı biz düzenleriz diyerek kendi yasalarını Allah yasalarının önüne geçirmeye çalışanlar yapabilirler mi bunu? Acaba şu anda bu yeryüzü tanrıları Allah’ın bu âyetlerine ne kadar müdahale edebiliyorlar? Güneşe, aya, geceye, gündüze ne kadar etkililer? Güçleri, kuvvetleri, etkileri nedir bu insanların? Acaba şu anda güneşe söz geçirebiliyorlar mı? Eğer bunu becerebilen birileri varsa tamam onlara da kulluk yapalım, onların yasalarını da uygulayalım, onları da Rabb bilelim, onları da İlâh bilelim. Geceye ve gündüze egemen olan Allah’tır. Bakın Kasas sûresinde Rabbimiz buyurur ki: “Ey Muhammed! De ki: "Söyler misiniz? Eğer Allah geceyi üzerinize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah’tan başka hangi tanrı size bir ışık getirebilir? Dinlemez misiniz?” De ki: “Söyleyin: Eğer Allah gündüzü üzerinize kıyamete kadar uzatsaydı, Allah’tan başka hangi tanrı, içinde istirahat edeceğiniz geceyi size getirebilir? Görmez misiniz?” (Kasas 71,72) Rabbiniz geceyi ve gündüzü kıyamete kadar uzatıverse, geceyi gündüzle kovmayıp, gündüzü de geceyle boğmasaydı, ne yapardınız? Kim yardım edebilirdi size bu konuda? Allah’tan başka tanrılarınız var mı bir düşünsenize! Şu gündüzün size sunduğu bu güneş karşılığında, elektrik bedeli öder gibi sizden bir bedel isteseydi nasıl öderdiniz? Rabbiniz tüm bu nîmetlerine karşılık kendisinin değil, yine bizim ihtiyacımız olan bir kulluk istiyor. Ama unutmayalım ki bunlar ebedî değildir, ölümsüz değildir. Tüm bu varlıklar, gece, gündüz belirli bir süreye kadar yörüngelerinde akıp gitmektedirler. Rabblerinin belirlediği bir ecele kadar yörüngelerinde, Allah programında akıp gitmektedirler. Hepsi de Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu bir ölüme doğru koşuyorlar. Bir gün gelecek Allah’ın takdiriyle hepsi de yok olacaktır. Bu hayat bir gün bitecektir. Ne gök, ne yer, ne göktekiler, ne yerdekiler kalmayacaktır. O zaman, içinde bizler de olduğumuz halde bu bitenlerin, bu biteceklerin fânîliğini anlatan bu âyetlerle kendimizin de fânîliğini unutmadan, ebedî olan, hiç ölmeyen, fânî olmayan bir Allah’a kulluk hesabı içine girmek zorundayız. Ölümsüz bir Allah’a kulluk hesabıyla ölümsüz bir cennet kazanmaya bakmalıyız. Dikkat edin, Azîz olan, güçlü olan ve çok bağışlayan O’dur. Allah Azîzdir, O’na asla karşı koyamazsınız. Allah Azîzdir, tüm izzet ve şeref O’na aittir. Sakın O’nun size verdiği şerefin dışında kendinize şeref arayışı içine girmeyin. Böyle Azîz ve Hakîm bir Allah’ın kitabının dışında kendinize kitap, din arayışı içine girmeyin. Şurasını da asla unutmayın ki, her şeye rağmen, tüm günâhlarınıza, tüm kusurlarınıza ve eksiklerinize rağmen Rabbiniz Gafûr’dur. Günâhlarınız sebebiyle O’nun karşısında tüm kapılar yüzünüze kapandı zannetmeyin. Tevbe eder, O’na yönelir, affınızı talep ederseniz, O’nun affına lâyık hale gelmeye çalışırsanız, bilesiniz ki O kullarını çok çok bağışlayandır. Göklerin ve yerin yaratılışından söz ettikten sonra Rabbimiz bundan sonra bizim hayatımızdan, bizim yaratılışımızdan söz edecek. Bakın şöyle buyuruyor:
6. “Sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini var etmiştir; sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirmiştir; sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır; işte bu Rabbiniz olan Allah’tır. Hükümranlık O’nundur, O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl olur da O’nu bırakıp başkasına yönelirsiniz?” O Allah sizi bir tek nefisten yarattı. Burada Darvin’in herzelerinin tenkidine gerek görmüyorum. Zaten bitmiştir, iflas etmiştir günümüzde. Onun için adamlar kendilerini popüler yaptılar diye her fırsatta bu tür âyetlerle onları gündeme getirmenin anlamı yoktur. Evet Allah sizi bir tek nefisten yaratmıştır. Hepimizi Adem atamızdan yaratmış ve ondan da zevcini, Havva anamızı yaratmıştır. Her ikisi birden insan cinsinin bir bölümünü teşkil ederek bir bütünü tamamlamışlar ve böylece Allah’ın dilemesiyle her ikisi de varlık dünyasına çıkmışlardır. Bu nasıl oldu, Adem’den eşi Havva’yı nasıl çıkardı, demeye gerek yoktur. Şu anda bir erkek ve kadından nasıl bir çocuk çıkarıyor-sa Rabbimiz işte öylece eşini yarattı. Sebebini şeklini bilmek zorunda değiliz. Esasen burada Rabbimizin yaratıcılığı, gücü ve kudreti gündeme getiriliyor. Kadınınla, kadının yaratılışıyla ilgili arkadaşımızın sorduğu so-ru üzerinde kısaca bilgi verelim inşallah. Hadis Riyazu’s Sâlihîn’de idi. Ebu Hüreyre efendimizin bildirdiğine göre Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyuruştur: “Kadınlar hakkında birbirinize iyilik tavsiye ediniz. Çünkü kadın cinsi kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğer onu düzeltmeye kalkışırsan kırarsın, kendi haline bırakırsan da eğri kalır, öyleyse kadınlar hakkında birbirinize iyilikler tavsiye ediniz.” (Buhâri, Nikâh 80, Müslim, Rada 60) İkinci bir rivâyette Allah’ın Resûlü; kadını eğeyi kemiğine benzetir. “Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kal-karsan kırarsın, eğer ondan faydalanmak istersen bu eğri haliyle faydalanabilirsin.” (Buhâri, nikâh 79, Müslim, Rada 65) Üçüncü bir rivâyette de; onu memnun olacağın hale getiremezsin buyurur. Rabbimiz Nisâ sûresinde: “Onlarla güzellikle geçinin. Eğer onlardan hoşlan-mıyorsanız, sabredin, hoşlanmadığınız bir şeyi Al­lah çok hayırlı kılmış olabilir.” (Nisâ 19) Evet, Rabbimiz buyuruyor ki; onlarla iyi geçinin, kadınlarınızla güzellikle geçinin. Onlara sevgi gösterin. Onlara iyi davranın. Muhabbet edin onlarla. Güzel söz söyleyerek onların gönüllerini hoş edip yüzlerini güldürün. Sürekli onların yanlarında bulunmaya, onlarla sohbet etmeye, latife yapmaya, ihtiyaçlarını en güzel biçimde temin etmeye çalışın. Onları insan gö­rün. Onların size nasıl davranmalarını istiyorsanız siz de onlara öy­lece davranmaya çalışın. Kalplerini kırmayın. İzzet-i nefislerini incit­meyin, kırıp dökmeyin onları. Hanımı Hz. Ayşe’yi memnun edebilmek için onunla koşu yapan peygamberinizi örnek alın. Onlarla iyi geçinin, onlarla birlik olun, onların nazlarına kat-lanın, onlarla hayatı paylaşın, hayatın çeşitli kademelerinde rol almak gerekiyorsa onlara güzellikle muamelede bulunun, onlara marufla muamele edin. Anlıyoruz ki Rabbimiz âyetlerinde, Resûl-i Ekrem Efendimiz de hadislerinde erkekten hanımına karşı bunu bilerek çok şefkatli ve merhametli davranmasını istiyor. Yâni İslâm fıtrat dinidir, fıtrî bir dindir. Yâni insan İslâm, ihsan ve imanı yaşayabilecek bir fıtratta dünyaya gelmiştir. İslâm insandan bir şeyler isterken, bir şeyleri yasaklarken elbette onun fıtratını, fıtrî yapısını göz ardı etmez. Hadiste kadının eğeyi kemiğinden yaratılmış olduğu anlatılıyor. Anladığımız kadarıyla bu ifade kadının yaratılışını, karakterini an-latan ve ona nasıl yaklaşılması gerektiği ortaya koyan bir mecazdır. Yâni düzelteceğim derken kırmamamız gerektiği anlatılıyor. Veya ka-dınların fıtratlarında bir eğrilik vardır bilgisini veriyor. Tabii İslâm fıtratı olduğu gibi kabul etmekle birlikte onu düzeltmeyi hedefler. Eğitimle, nasihatle onu düzeltmemizi ister. Bu mânâda fıtratı olduğu bırakmayı hoş görmez. İşte hanımlarınızı düzelteceğiz derken kırılmamalarına dikkat etmemizi öğütler. Sabırla, merhametle onlara yaklaşmamız ge-rektiği haber verir. Hem dünya umuru konusunda, ev, yemek gibi ko-nularda hem de âhiret konularında şefkatle davranmamızı emreder. Onu bir köle gibi dövmememiz gerektiğini vurgular. Onları aynen bi-zim gibi insan görmemizi ister. Allah’ın Resûlü bir müslümanın kadınına asla buğz etmemesini emreder. Yediğimizden yedirmemizi, giydiğimizden giydirmemizi, kötü söz söylemememizi, şâyet hicret edilecekse evde, aynı odada onlardan hicret etmemizi tavsiye eder. Yine hayırda ölçünün kadınlara iyi davranmak olduğunu söyler. Ademi, Havva’yı ve o ikisinden de sizleri yarattı. Sonra yeryüzünde hayvanları da sizin için yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirdi. Sizin hayatınızın vazgeçilmez unsuru olarak koyun, keçi, sığır ve deveden erkek ve dişiler olarak sekiz çift var etti. Sürekli sizinle birlikte olan, size huzur veren, istifade ettiğiniz hayvanları size lütfetti buyurduktan sonra insanın yaratılış evreleri konu edilmektedir. Sizi analarınızın karnında üç türlü karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır. Burada ana karnında yaratılışımızın üç safhasının ne olduğu konusunda kesin bir bilgimiz olmamakla birlikte şunları söyleyebiliriz: 1. Burada kastedilen, kitabımızda nutfe, alâka, mudğa diye a-çıklanan oluşumlardır. Bunun anlamı, ana karnında bu evrelerden ge-çirildikten sonra Rabbiniz sizi yarattı, bu üç karanlık devreden sonra siz bu hale geldiniz, demektir. 2. Veya önce babalarınızın sulbündeydiniz, sonra analarınızın göğsünde bir yerlerdeydiniz, sonra analarınızın rahminde son döneminizi yaşadınız ve işte bu üç karanlık devreyi tamamlaya tamamlaya yeryüzüne bir insan olarak geldiniz demektir. 3. Ya da işte annenin karnı karanlık, o karanlık karın içinde Rahîm bir karanlık ve Rahîm içinde çocuğu saran zar bir karanlıktır. İşte bu karanlıklar içinde insanın teşekkülü gerçekleşmektedir. Yâni bu üst üste karanlıklar içinde bir yaratıştan başka bir yaratışa geçirerek Allah sizi yaratmıştır. Yâni Rabbimizin bu âyetleriyle anlıyoruz ki, insanın yaratılışıyla alâkalı insanların erişemediği, ulaşamadığı, bilemediği bir takım dönemler vardır. Tüm bu bilinmeyen dönemler üzerinde yegâne tasarruf, yegâne güç kuvvet sahibi Allah’tır. İlmi tam o-lan, her şeyi en iyi bilen Rabbimiz hikmeti gereği her şeyi belli bir yasaya, bir sünnete bağlamıştır. Allah’ın tabiattaki yasaları diyoruz bunlara. Bir başka deyişle sünnetullah dediğimiz bu yasalar, hiç değişmeden sürekli olarak işlerken, bazılarında da bir atlamanın söz konusu olduğunu görüyoruz. Meselâ insan ana karnında önce erkek zannediliyor, sonra bakıyorsunuz birdenbire bir cinsiyet değişikliği oluyor ve kız zannediliyor. Daha sonradan neyse yaratılış tam olarak ortaya çıkıyor. İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır. Hükümranlık, egemenlik O’nun-dur, O’ndan başka İlâh yoktur. Öyleyken nasıl olur da O’nu bırakıp başkasına yönelirsiniz? İşte gökleri ve yeri yaratan, sizi ana Rahîmlerinizde böylece şekillendiren, hayatınızı, varlığınızı ve her şeyinizi kendisine borçlu ol-duğunuz Rabbiniz bu Allah’tır. Okuduğunuz bu âyetlerin anlattığı, Kur’an’ın tümünün ortaya koyduğu, tarih boyunca tüm peygamberlerin ortaya koyduğu bu Allah sizin Rabbinizdir. Rabb makamında, ulû-hiyet makamında, hayatınızın kanunlarını düzenleme konusunda Rabbiniz O’dur. Rabbiniz olan Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır. O her şeyin yaratıcısıdır. Varlığımızın sebebi O’dur. Hayatın kaynağı O’dur. Mülk O’nundur. Göklerin, yerin, gecenin-gündüzün, meyvelerin, sebzelerin, malımızın, mülkümüzün, evimizin, ailemizin, çocuklarımızın, paramızın, pulumuzun, aklımızın, zekâmızın, bilgimizin her şeyimizin sahibi O’dur. Yaratıcı, Mâlik ve Rabb sadece O’dur. Sözü dinlenmeye, ham-dedilmeye, şükre ve itaate, kendimizi beğendirmeye lâyık olan sade-ce O’dur. Sizin nasıl bir hayat yaşamanız konusunda, kendisine nasıl kulluk edeceğiniz konusunda bilgi sahibi olan O’dur. Bunun için size kitap gönderen, size hayat programı sunan O’dur. Madem ki her şeyinizi yaratan, her şeyinizi veren O’dur, o halde sizler sadece O’na kulluk edin, sadece O’nu dinleyin. İşte problem buradadır. İnsanların büyük bir kısmı, yaratıcı olarak Allah’ı kabul ediyor, ama Rabb olarak, hayata karışıcı olarak Allah’ı kabule yanaşmıyorlar. Herkes Allah’ın yaratıcılığını kabul ediyor, ama O’nu Rab ve İlâh olarak, kanun koyucu olarak kabul etmiyorlar. Rızık verici olarak Allah’ı biliyorlar, inanıyorlar ama hayatı düzenleyici olarak kabul etmiyorlar. İşte şu an-da insanları görüyoruz ki hayatlarında yaratıcı olarak Allah var, ama hayata karışıcı olarak sanki yok. Yâni insanlar, “İlâhlardan bir İlâh olarak Allah’ı da kabul edelim, O’nu da dinleyelim, O’na da kulluk edelim ama öteki İlâhlarımızı da dinlemek, onlara da kulluk etmek zorundayız,” diyorlar. “Hayatımızın bazı alanlarında O’nu söz sahibi kabul edelim, ama öteki alanlarında başkalarını da dinleyelim,” diyorlar. “Şirk içinde, şirket içinde bir kulluktan yana olalım,” diyorlar. Hayır hayır, göklerin ve yerin yaratıcısı olarak inandığınız bu Allah sizin Rabbinizdir ve kendisinden başka İlâh olmayandır. Hayatınızın tümüne karışan, hayatınızın tümünde sizden kendisine kulluk isteyen ve kendisinden başka hayatınıza karışıcı olmayandır. Sizin kulluk programlarınızı belirleyendir ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır. Boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Yâni bu Allah kendisinden başka Rabb, Melik, İlâh olmayandır. Allah her şeyin yaratıcısıdır ve kendisinden başka İlâh, Rabb, otorite, egemen, yetkili olmayandır. Çünkü İlâh olanın, Rabb olanın yaratıcı olması gerekir. O’ndan başka yaratıcı da olmadığına göre Rabb sadece odur. Öyleyse sadece O’na kulluk edin, sadece O’nu dinleyin, O’nu razı etmeye çalışın. Rabb olarak, İlâh olarak O’na inan-dığınızı ortaya koymak üzere hayatınızı O’nun adına yaşayın. Yirmi dört saatinizi O’nun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayın. Allah’tan başka toplum, moda, baba-ana, amir-müdür, âdetler, yönetmelikler gibi putları Allah makamına oturtup, onların istedikleri bir hayatı yaşayıp Allah’a şirk koşmaya kalkışmayın. Yaşadığınız bu hayatın sonunda O’nun huzuruna gideceğinizi ve hayatınızın hesabını sonunda O’na ödeyeceğinizi asla unutmayın. O halde nasıl da ayrılıyorsunuz? Allah’ın bunca uyarılarını, bunca âyetlerini bırakıp nasıl da başka dünyalara gidiyorsunuz? Size tüm bu âyetleriyle kendisini tanıtan Rabbinize kulluğu bırakıp nasıl da kendi zavallı hevâ ve heveslerinizin peşinde, ya da kendiniz gibi bir takım zavallı, aciz insanlara kulluğa yöneliyor, onlara itaate meylediyorsunuz? Nasıl oluyor da Allah’ın bunca nîmetini görmezden gelebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da yaratıcınızın kitabına değil de başkalarının kitaplarına abone olmaya çalışıyorsunuz? Nasıl oluyor da Allah’ın dini dururken aldatmaca şeylerin müdavimi, üyesi oluyorsunuz? Ama siz bilirsiniz:
7. “Eğer inkâr ederseniz bilin ki Allah sizden müstağnîdir. Kulların inkârından hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz sizden hoşnut olur. Hiç bir günâhkâr diğerinin günâhını yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir; yaptıklarınızı o zaman size haber verir; çünkü O, kalplerde olanı bilir.” Eğer küfrederseniz, eğer Rabbinizin rahmeti gereği size anlattığı bütün bu âyetleri, bütün bu gerçekleri örtbas ederseniz, Rabbi-nizin sizden istediği bir kulluğu, bir hayatı Allah’ın mülkünde yaşamaya yanaşmaz, keyfinize göre bir dünya yaşamaya kalkışırsanız, bilesiniz ki Allah sizden müstağnîdir. Allah’ın ne namazlarınıza, ne oruçlarınıza, ne secdelerinize, ne kıyamlarınıza, ne kulluklarınıza, hiçbir şeyinize ihtiyacı yoktur. Allah size, sizin yapacaklarınıza muhtaç değildir. Yeryüzündeki tüm kullar, melekler gibi, peygamberler gibi Allah’a kulluk yapsalar bile bu Allah’ın mülküne bir şey ilave etmeyeceği gibi, hepiniz, tüm insanlar Firavun gibi Rabbinize düşmanlık etseniz, O’nunla savaşa tutuşsanız da bunun bir sineğin kanadı kadarı kadar Allah’a bir zararı olmaz, olamaz. Tüm kâinatın bir sinek kanadı kadar Allah yanında bir değeri yoktur. Allah’ın hiçbir zaman kullarından bir beklentisi, bir haceti yoktur. Rabbimiz burada benim size bir ihtiyacım yoktur, bir hacetim yoktur buyururken, böylece bir tavır ortaya koyarken, aynı zamanda gönülleri kendisine ısındırarak buyuruyor ki: O kulları için asla küfre razı değildir. Kullarının küfrüne asla rızası yoktur O’nun. Bunu hiç bir zaman unutmasın insanlar. O sizin hidâyetinizden yanadır, hidâyetinizden razıdır. Hepiniz O’nun kullarısınız ve sizin hakkınızda hidâyetten hoşlanmaktadır. Mü’minleriniz, kâfirlerinizle top yekûn olarak bunu unutmayın. Sizi sizden çok düşünen, sizi sizden çok seven, size sizden çok merhamet edendir o Allah. Eğer şükrederseniz şükürlerinizden razı olur. Küfürlerinizden hoşnut olmaz, ama şükürlerinizden hoşnut olur. İşte sizin için razı olduğu budur. Şükrünüzü kabul eder, şükrünüzden memnun olur, ama şükür yerine küfrü tercih edenlerinizden de asla bir çekinme, bir eziklik, bir mağlubiyet acısı tatmaz. Çünkü tüm âlemlerden müstağnîdir o Allah. Tüm âlemler, tüm kullar O’na muhtaç, ama O kimseye muhtaç değildir. Çünkü bizim kulluğumuzun, şükrümüzün menfaati kendimize, küfrümüzün, nankörlüğümüzün zararı da kendi aleyhimizedir. Küfredip O’na karşı nankörlük yaptığımız zaman bunun bize iki defa zararı olur. İki defa kaybetmiş oluruz. Birincisi, Rabbimizin gazabına maruz oluruz, ikincisi de, dünyamızı da âhiretimizi de kaybetmiş oluruz. Ama küfür yerine şükrü tercih ettiğimiz zaman yine iki defa kazanmış oluruz. Hem yaratıcımıza karşı kendi kulluk görevimizi yap-mış oluruz, hem de karşılığında Allah’ın rızasını kazanmış oluruz. Buraya kadar kendisini ortaya koyan Rabbimiz buyuruyor ki, “ey kullarım ne bu haliniz? Nereye döndürülüyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Benden başka kimi bulmaya çalışıyorsunuz? Kimi razı et-meye, kime kulluk etmeye çalışıyorsunuz? Kimin ekmeğini yiyip, kimin kılıcını sallamaya çalışıyorsunuz? Kimin arzında yaşayıp kimi din-lemeye çalışıyorsunuz? Bu haliniz ne böyle? Kiminiz fenâ fil para olmuş, kiminiz fenâ fi’d-dükkan olmuş, kiminiz fenâ fi’l-makam olmuş, kiminiz fenâ fi’s-spor olmuş, kiminiz fenâ fi’l-moda, kiminiz fenâ fi’t-tâğut olmuş. Ne bu vaziyetiniz böyle? Rabbiniz kim sizin? Hayat programı belirleyiciniz, rızık vericiniz kim sizin? Eğer Rabbinizin size lütfettiği bunca nîmetlerini O’na küfürde, O’nu örtmede, O’nun kitabını, O’nun âyetlerini örtbas etmede kullanırsanız, bilesiniz ki Allah bundan hoşlanmayacak ve bunun faturası kendinize kesilecektir. Ama yok Allah’ın size verdiği nîmetlerle o nîmetler cinsinden hareketlerde, hayırlı amellerde bulunursanız, Rab-biniz sizden razı olacak ve bu tavrınızın mükâfatını kendiniz alacaksınız. Herkes kendi vizrini, kendi yükünü kendisi yüklenecek. Herkes kendi vizrini kendisi ödeyecek. Herkes kendi yaptıklarının karşılığını kendisi görecek. Kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecek. Kimsenin hesabı kimseden sorulmayacak. Hiçbir günâh sahibi, hiçbir vizr sahibi bir başkasının yükünü yüklenmeyecek. Ne babanın evlâdına, ne evlâdın babasına, ne kadının kocasına, ne kocanın hanımına bir hayrı, bir faydası olmayacak. Hiçbir dostun hiçbir dosta sıcak bir kucak açması mümkün olmayacak. Şu anda birbirlerine güvenenler, birbirlerini kurtarıcı görüp, birbirlerinin eteğinden yapışmaya çalışanlar, yarın birbirlerinden kaçacak, birbirlerini tanımayacak. Herkes kendi yükünün, kendi vizrinin karşılığıyla bir hesap vermenin sıkıntısıyla Rab-binin huzuruna çıkacak. Öyleyse, “biz sizin yüklerinizi yükleniriz, biz sizleri kurtarırız, siz bize güvenin, gerisini düşünmeyin,” diyenlerin ta-mamı yalancıdır. Tabii âyetin ifadesiyle bir insanın sadece kendisinden, kendi yaptıklarından sorumlu olması, kendi yükünü sadece kendisinin çekmesi demek, başkalarına karşı sorumluluğu sebebiyle hesaba çekilmemesi anlamına gelmeyecektir. Rasulullah Efendimizin çığır açma hadisinden anlıyoruz ki, iyi ya da kötü çığır açanlara, o çığırdan gidenlerin günâhları ve sevapları eksilmeksizin bir misli yüklenecektir. Meselâ çocuklarımızın namazından, namazsızlığından, tesettüründen, tesettürsüzlüğünden, içkisinden, kumarından sorumluyuz. Ben sadece benden sorumluyum ama, onlardan da sorumluyum. On-lara namazı öğretip öğretmediğimden, namaz eğitimi verip vermediğimden, namaz ortamı hazırlayıp hazırlamadığımdan da sorumlu tutulacağım. Ama ben onlara karşı bu görevlerimi yerine getirmişsem, on-ların yaptıklarından sorumlu tutulmayacağım. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. Rabbinize döneceksiniz ve yaptıklarınızın tümünü O size haber verecektir. Gece yaptıklarınızı, gündüz yaptıklarınızı, insanlardan gizli yaptıklarınızı, alenî yaptıklarınızı, kendinize gizlediklerinizi, açıkladıklarınızı her şeyi her şeyi size haber verecek Rabbinizdir. Yükünüzü yüklenip yüklenmediğinizi, sorumluluklarınızı yerine getirip getirmediğinizi size haber verecek. Kitap yükünü yüklenip yüklenmediğinizi, amellerinizle, gözünüzle, kulağınızla, kalbinizle Allah âyetlerinin gereğini yerine getirip getirmediğinizi size haber verecek. Kitap dilinizde mi, kalbinizde mi? Dünyanızda kitap var mı, yok mu? Hayatınızda peygamber var mı, yok mu? Rab-biniz size haber verecek. Bırakın sadece yapıp ettiklerinizi, O Allah sadırlarınızda olanları da bilmektedir. Ve sizi onlarla da hesaba çekecektir. Bundan sonra Rabbimiz karşımıza iki insan tipi çıkaracak:
8. “İnsanın başına bir sıkıntı gelince Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah, katından bir nîmet verince önceden kime yalvarmış olduğunu unutuverir; Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. Ey Muhammed! De ki: “İnkârınla az bir müddet zevklen, şüphesiz sen cehennemliksin.” Birinci insan tipi, kendisine bir zarar, bir felâket, beklenmeyen istenmeyen bir musîbet geldiği zaman hemen Rabbine yönelerek dua eder. “Aman ya Rabbi! Zaman ya Rabbi! Bundan beni kurtarsan kurtarsan sen kurtarırsın! Korursan sen korursun!” diye yalvarıp yakarır. Sonra kendisine Rabbinden onun mukabili bir nîmet ulaşınca, Allah sevilmeyeni sevilenle değiştirince, dükkanı yanmıştı ya, onun yerine iki dükkan verince, çocuğu ölmüştü ya, onun yerine iki çocuk verince, yalvarıp yakarmasına sebep olan o hastalık, o sıkıntı, o fakirlik, o musîbet gidince daha önce dua ettiği Rabbini unutur da, Allah yolundan sapmak ve saptırmak için O’na ortaklar bulmaya, O’na şirk koşmaya başlayıverir. Bunu insanların hayatında çok rahat görebiliyoruz. Meselâ bir insan düşünün ki çocuğu, hanımı hastadır. Anası, babası ameliyat masasındadır. Ameliyathanenin kapısında ecel teri dökerken Rabbine yalvarıp yakarmaktadır: “Aman ya Rabbi! Ne olur ya Rabbi! Yetiş imdadıma ya Rabbi! Sen kurtar ya Rabbi! Yardım sendendir, şifa sendendir ya Rabbi!” Çünkü bilir ki onun bu derdine Rabbinden başka çare bulacak hiç kimse yoktur. Ama bir de bakıyorsunuz ki, ani bir nîmetle gerek kendi hastalığı, gerek yakınlarının hastalığı geçiyor, iyileşiyorlar. Allah derdine derman oluveriyor, sıkıntılarını gideriveriyor. Bakıyorsunuz ki bu adam kendisini veya yakınlarını hastalıktan kurtaran Rabbine hamd edecek yerde, O’na kulluğa yönelecek, On’u gündeme getirip şükredecek, teşekkür edecek yerde, O’nu unutarak şirk koşmaya başlayıveriyor. “Doktor gerçekten müthiş adammış be! İlaç tam etkiliymiş be! İşte bunu filanlar, feşmekânlar kurtardı. Eğer onlar olmasaydı halim perişandı,” diyerek Allah’a nidler, ortaklar bulmaya, onlara hamdet-meye başlayıveriyor. Daha önce dua ettiği Allah’ı diskalifiye ederek, “işte kafamı çalıştırdım. Aklımı kullandım. Falan müdür, filan efendi yetişti de beni kurtardı,” demeye başlayıveriyor. Bu nîmetin kendisine Allah’tan geldiğini unutuveriyor. Ya da adam daha önceleri köydedir, fakirdir, garibandır, yiyecek ekmeği yoktur, sıkıntılı bir hayatın içindedir. Rabbine, “Aman ya Rabbi şu perişanlıktan kurtar beni,” diye yalvarmaktadır. Sonra şehre geliyor, dükkan açıyor, ticarete atılıyor veya bürokratik hayatın içine giriyor, ekonomik, siyasal güçlere ulaşıyor, Allah kendisine tüm kapılarını açıyor, zengin oluyor, makamlar elde ediyor, müdür oluyor, genel müdür oluyor, bakan oluyor, dekan oluyor, alkışlara mazhar oluyor, ünü başka şehirlere, başka ülkelere yayılıyor. Bakıyorsunuz köyünde yarım ekmeğe muhtaçken, “aman ya Rabbi, zaman ya Rabbi” diye yalvarıp yakaran, Rabbine kulluğa yönelen bu adam, yavaş yavaş Allah’ın kendisine dünyada bir imtihan sebebiyle verdiği bu nîmetlerle sevinmeye, şımarmaya başlıyor. Namazı, niyazı terk ediyor, ör-tülüyse açılıp saçılmaya, Allah’a hamd edeceği yerde, bu verdiklerinden ötürü daha çok O’na kulluğa koşacağı yerde O’na nidler, ortaklar bulmaya, onlara hamd etmeye başlayıveriyor. “Efendim, beni bu noktalara falanlar, filanlar taşıdılar. Efendim ben bütün bunları diplomamla kazandım. Bunları ben hak ettim,” demeye başlıyor. Rabbine karşı secdesi, kulluğu, teslimiyeti, ibadeti, ita-ati bitiyor, cennet, cehennem, âhiret, hesap, kitap unutuluyor ve bunların yerine sadece dünya yerleşmiş oluveriyor. Darlık anında, sıkıntı anında, yokluk anında gönülden yönelerek Rabbine yalvaran, Rabbinin farkında olan insanlar sahil-i selâmete çıkınca da Allah’a karşı yan çizmeye başlayıveriyor. İşi bitinceye kadar Allah’ı hatırlıyor ama işi bitince O’nu unutuveriyor. Ve de kendisi saptığı gibi insanları da saptırmaya başlıyor diyor Rabbimiz. “Efendim bize baksanıza. Biz bu noktalara şöyle şöyle yaparak geldik. Bu işleri biz hallederiz. Hacet kapısı biziz. Bize bakın ve bizim gibi olun” diyerek insanları saptırırlar. Darda kaldıkları zaman Allah’a yalvarmaya, Allah’a kulluğa koşarlar ama Allah’la menfaat ilişkileri bittiği zaman da dönüveriyorlar. Böylelerine şunu dememizi istiyor Rabbimiz: Haydi küfrünle, kâfirliğinle, nankörlüğünle bu dünyada biraz oyalan, biraz faydalan bakalım. Haydi biraz yaşa, biraz ömür sür bakalım. Haydi hakkı biraz gizle bakalım. Muhakkak ki sen cehennem ashabından, ateşin sohbetçilerindesin. Rabbimizin bu sözü kendisine söylememizi istediği kişi zengindir, varlıklıdır, ekonomik güce sahiptir, siyasal gücü vardır, askerî gücü vardır, bürokratik gücü vardır, çevresi, avenesi, devleti, askeri vardır. Hattâ bu adam tüm dünyaya egemen olmuştur. İşte böyle bir adama, böyle bir topluma bir Müslüman olarak diyeceğiz ki, “haydi biraz faydalan bakalım bu dünyada. Haydi biraz yaşa, biraz eğlen ba-kalım.” Biraz. Niye? Eh dünya hayatı, dünya menfaati çok az da ondan. Âhiretin yanında dünya ne ki? Âhiret nîmetlerinin yanında, âhiret saltanatlarının yanında ne ifade eder dünya? Hattâ tüm dünya bir tek insana verilse bile ne kadar hâkimiyeti olabilecektir bu adamın dünyada? Ölümlü olan bir dünyada, sonlu olan bir dünyada, dünyanın egemenliği ne ki? Ölümlü olan bir dünyada zenginlik ne ki? Eğer cennete yatırım yapılmamışsa, cennet kazanılmamışsa, kâfirler için milyar yıl olsa da azdır dünya. İşte onlar için verilen hüküm: Sen cehennemliksin, sen ateşin sohbetçisisin. Sonunda cehenneme götürecek bir dünya saltanatı, bir dünya zenginliği neye yarar? Birinci insan tipi böyledir. Allah bizi onlardan etmesin inşallah. İkinci insan tipini de bakın nazarlarımıza şöylece arz ediyor Rabbimiz:
9. “Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, âhiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkâr eden kimse gibi olur mu? Ey Muhammed! De ki: “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? “Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” Bir adam, bir mü’min düşünün ki kunutta, gece vakti ayaktadır. Geceleyin kıyamda, secdede, rükûdadır. Hep Allah’a boyun büküyor, hep Allah’a teslim oluyor. El pençe divan durmuş, Rabbinin emirlerine âmâde, kulluğa hazır bekliyor. Gece gündüz Allah’ın emirlerini uygulamak üzere secdededir. “Ya Rabbi ben sana teslimim! Ben sana bağlıyım! Ne istersen iste! Ne emredersen emret! Ben senin emrini bekliyorum!” demektedir. Kulluğu sadece Allah’a hasretmekte, şirkten kaçınmakta ve Allah’tan başkalarını kesinlikle dinlemeyeceğini ortaya koymaktadır. Gece gündüz Allah’ın dediğini yapmaya çalışıyor. Gece gündüz Allah’ın razı olduğu bir hayatın, Allah’ın istediği bir kulluğun kavgasını veriyor. Allah’tan bitecek bir işi olsa da olmasa da, darda kalmış olsa da, bolluk içinde olsa da Rabbine kulluğa koşuyor. Yâni zen-ginlik ya da fakirlik, hastalık ya da sağlık, güç ya da güçsüzlük, açlık ya da tokluk, sıkıntılı ya da neşeli dönemleri hiç fark etmiyor, her zaman, her şart altında Rabbine kulluk ediyor, Rabbine dua ediyor, Rabbine teslimiyet gösteriyor. Sadece işi düştüğünde değil, her zaman ve zeminde Allah’a koşuyor. Sonra âhiretten, âhiretin hesabından da tir tir titriyor. Allah’ın huzuruna çıkmaktan, Mahkeme-i Kübra’dan çekiniyor, sakınıyor, korunuyor. Rabbinin kitabından âhiret, ölüm, hesaba çekilme, azap, ce-hennem âyetlerini duydukça tüyleri diken diken oluyor. Azıcık kulluktan uzaklaşsa, Allah’ın gazabını celp etmekten korkuyor. Ama Rab-binin rahmetini de umuyor, Rabbinin rahmetinden asla ümidini kemsi-yor. İşte bu tavrı, bu imanı onun sapmasına engel oluyor, yan çizmesine mâni oluyor. Yâni Allah’ın onu denemek için az evvel demeye çalıştığım gibi farklı durumlara, farklı konumlara geçirmesi, bazen al-ması, bazen vermesi, bazen hoşuna gidecek cinsten, bazen da sev-mediği cinsten şeyler göndermesi asla onu Allah’a kulluktan, Allah’a duadan uzaklaştırmıyor. Yaşadığı bu dünyada onun tek bir hedefi var, o da Allah’ın rızası. Tek hedefi var, o da Rabbinin hoşnutluğu ve bunun sonunda kazanılacak cennet ve cehennemden kurtulmak. Evet işte ikinci insan da budur. Şimdi bu iki insan tipini gözümüzün önüne getirdikten sonra bakın burada bir soru soruyor Rab-bimiz: “De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Peki neyi bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Matematiği, fiziği, kimyayı, astronomiyi, botaniği, logaritmayı, a kareyi, b kareyi, toplamayı, çıkarmayı bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Hep böyle anladılar, böyle anlattılar değil mi bu âyeti bugüne kadar? Bunlara bilgi diyorlar, bunları aslanın ağzına koyuyorlar ve kapana da diploma veriyorlar. Bunları bilenler bilgindir, âlimdir diyorlar. Bu onların kriteridir, ama Allah’a göre ilmin, âli-min kriteri işte bu âyette anlatıldığı gibi insanın Allah’a kulluğuna ilişkin lüzumlu kulluk bilgilerini bilmektir. Yâni bilenler Allah’a kul olanlardır. Sadece Allah’ın rızası istikâmetinde bir hayat yaşayanlar, gece-gündüz Rabblerini razı etmeyi hedefleyenler, Allah’ın istediği kulluğun kavgasını verenler, kıyamda, rükûda, secdede olanlar, gece-gündüz Allah’ın emirlerine boyun bükenler, kıyamet gününün hesap ve kitabıyla tir tir titreyen ve onun için hazırlık yapanlar, ama Rabblerinin rahmetinden de asla ümit kesmeyenler, hayatın, ölümün ve hayattaki tüm nîmetlerin sahibini bilen, bu nîmetlerin ne için verildiğini, sonunda ne olacağını bilenler âlimdir. Zenginlik ya da fakirlik, hastalık ya da sağlık, güç ya da güçsüzlük, açlık ya da tokluk, sıkıntılı ya da neşeli hangi dönemde olursa olsun her zaman ve mekânda, her şart altında Rabbine kulluğa, duaya devam eden, teslimiyet gösteren kişi âlimdir. Sadece işi düştüğünde değil, sadece başı daraldığında değil, her zaman ve zeminde Allah’a kulluğa koşmasını bilen kişi bilgindir. İşte âyetin anlattığı budur: Bunu bilen kişi âlimdir ve kesinlikle bilelim ki, ilim mü’min içindir. Dün de, bugün de, yarın da yeryüzünün en âlim insanları bu kitabın bilgisine sahip olan Müslümanlardır. Bu kitabı bilenler âlimdir, bu kitapla beraber olanlar bilgindir, bu kitabın kulluk bilincine erenler, bu kitaptan haberdar olanlar hikmet sahibidirler. Kur’an-ı Kerîm’deki bu tür âyetlerin anlamı budur. Yâni bunu bilenler âlimdir, bundan haberdar olanlar fakîhtir, bununla beraber olanlar akıllıdır. Allah’ın kitabından, Allah’ın yeryüzü için gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşayanlar cahildirler. Bu kitaptan, bu kitabın kulluk bilgisinden mahrum olan kâfirler ve müşrikler yeryüzünün en cahil, en akılsız insanlarıdırlar. Çünkü Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki, gerçek bilgi vahiydir. Gerçek bilgi Allah’ın bil-dirdiği bilgidir. Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi âlimdir. Unutmayalım ki insanlar bu kitaptan haberdar oldukları kadar şeref sahibi, ilim ve izzet sahibidirler. İnsanların bu kitabın istediği şekilde kulluğa yönelmeleri onların gerçekten âlim oluşlarının tescilidir. Âyet bunu anlatıyor. “Hiç bunu bilen, bu kulluk bilincine erenle, bunu bilmeyen bir olur mu?” diyor Rabbimiz. Âyeti siyâk-sibâk ilişkisi içinde anlamaya çalıştığımız zaman bunu bilenle bilmeyenin bir olmadığının anlatıldığını anlarız. Ama tıpkı bizden önceki iki lânetlik toplumun, Yahudi ve Hristiyanların yaptığı gibi Allah’ın âyetlerine tahrif mantığıyla yaklaşır, âyetleri âdeta cımbızla söküp çıkarır gibi sûre bütünlüğünden koparır, âyetin siyâk-sibâk ilişkisini bitirir, üstüyle altıyla irtibatını keser ve öylece anlamaya kalkışacak olursak, o zaman Allah’ın âyetini tahrif edip, Allah’ın muradını değiştirip istediğimiz mânâyı yüklememiz mümkün olacaktır. İşte görüyoruz âyetin üstünü altını hiç okumadan bir tahrif mantığıyla Müslümanlar ne mânâlar kazandırmışlar âyete. Efendim matematik bilenle bilmeyen bir olur mu? Fizik bilenle bilmeyen, botanik bilenle bilmeyen, mühendislik bilenle bilmeyen, tarih bilenle bilmeyen bir olur mu? Halbuki âyetin kastı bu değildir. Vaz’ olunduğu maksat bu değildir. Hayatının sahibini tanıyan, Allah’ın üzerindeki nîmetlerinin farkında olan, kendisine verilen nîmetlerle şımarmayan, sadece Allah’a kulluk edip O’na hiç bir şeyi ortak koşmayan mü’minle bunun şuûrunda olmayan kâfir bir olur mu? Allah’ı bilenle bilmeyen bir olur mu? Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın Esmâsını, Allah’ın azâmetini, rubûbi-yet ve ulûhiyetini, yaratıcılığını bilenle bilmeyen bir olur mu? İşi düştüğü zaman, başı daraldığı zaman Allah’ı bilenle, menfaati söz konusu olduğu zaman Rabbini hatırlayanla, her zaman Rab-bini Rabb bilen bir olur mu? Ölüyle diri bir olur mu? Görenle kör bir o-lur mu? Vahiyle âlim olan mü’min canlıdır, diridir, kuldur. Ama kâfir ö-lüdür, cahildir, kördür, sağırdır. Hiç bu ikisi bir olur mu? Ama bunu da ancak akıl sahipleri anlayabilir. Bunu ancak aklını kullanabilen kimseler anlayabilir. Bunu, bu gerçeği ancak öz sahipleri, özünü, fıtratını yitirmemiş olanlar anlayabilir. Bu âyetlere ancak akıl sahipleri kulak verirler. Ancak akıl sahipleri bu âyetleri zihnine yazıyor, kafasına kazıyor, gündemine alıyor, düşünüyor ve anlamaya, yaşamaya çalışıyor.
10. “Ey Muhammed! Şöyle de: “Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının; bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın yarattığı yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere ecirleri sonsuz olarak ödenecektir.” De ki ey iman eden kullarım, Rabbinizden ittikâ edin. Rabbinizi hesaba katarak, Rabbinizin koruması altına girerek bir hayat yaşayın. Rabbinizin gösterdiği gibi bir hayat yaşayın. Rabbiniz hep gündeminizde olsun. Bakın böyle yaşayan kullarına Rabbimiz kullarım diye hitap ediyor. Bu ne büyük bir şeref? Kulları içinde kendisine iman e-den, kendisi için hayat yaşayan kullarına gerçekten Rabbimiz çok bü-yük bir değer veriyor. Kendisine karşı kulluk tavrı alan kullarına, yeryüzünde şereflerin en büyüğünü lütfediyor, kazandırıyor. “Ey iman eden kullarım” diyerek hitap etmesi, bizi muhatap kabul etmesi gerçekten şereflerin en büyüğüdür. Bizden istediği de takvâdır. Kendisinin belirlediği bir hayatı yaşamamızı istiyor. O’nun için konuşmamızı, O’nun için susmamızı, O’nun için sevmemizi, O’-nun için küsmemizi, O’nun için yaşamamızı istiyor. Gecemizi, gündüzümüzü O’nun için ve O’nun belirlediği yasalarla yaşamamızı istiyor. İşte takvâ budur. Muhsinler için, ihsan edenler için, Allah’ı görüyormuşçasına bir hayat yaşayanlar, sürekli Allah huzurunda, Allah kontrolünde olduğunun şuurunda, sadece O’nu memnun etmenin sıkıntısı içinde, O’nu razı edebilmek için her şeyini fedâ edecek bir tavır içine girenler için Rabblerinden haseneler vardır. Bunlar için Allah’tan iyilikler, güzellikler, başarılar, üstünlükler, izzetler, şerefler vardır. Allah’ı görüyormuş gibi Allah’ın istediği güzel işler yapanlar, Allah’a lâyık kulluklar yapanlar, Allah’ın kitabını okumayı Allah’ın istediği şekilde en güzel yapanlar, dinlemeyi, anlamayı, uygulamayı en güzel yapanlar, infakı en güzel yapanlar, Allah için ölürken, öldürürken en güzel yapanlar için dünyada hasene vardır, dünyada güzel bir hayat vardır, dünyada güzel rızıklar, güzel başarılar, mutluluklar vardır. Temiz bir hayat nasip edecektir Allah onlara, gönüllerine huzur ve inşirâh verecektir Rabbimiz. Âhirette de cennet, cennette de sıkıntısız, rahat bir hayat verecektir. Bunu yapamadık, bunu beceremedik, Allah’ı görüyormuşçasına Allah’ın istediği bir hayatı yaşamaya muvaffak olamadık mı diyor-sunuz? Çevrem, toplumum, âmirim, devletim, dükkanım, işim, mesleğim, çoluk-çocuğum, okulum, diplomam, doktoram sebebiyle Allah’a Allah’ın istediği şekilde kul olamadım mı diyorsunuz? Unutmayın ki Allah’ın arzı geniştir. Unutmayın ki Allah sizin için hadsiz hesapsız ecir hazırlamıştır. Kesintisiz ecirler vardır sizin için. Allah’ın arzı geniştir. Böyle olanların, Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluğu daha iyi icra edebilecekleri bir arzı seçmeleri gerekmektedir. Belki bu âyetlerin geldiği dönemde Mekke’de Rasulullah Efendimiz ve beraberindeki bir avuç Müslüman sıkıntı içindeydiler. Bu sıkıntılı günlerde görünüşte Rabbimizin mü’minlere müjdelediği bu hasene, bu dünya ve âhiret güzelliği, dünya ve âhiret zaferi, başarısı, üstünlüğü, izzet ve şerefi hiç yok gibiydi. Görünürde Müslümanlar bundan çok uzaktılar. Böyle bir durumda zulüm ve işkence altında yaşayan bunalmış insanlara sizler için bu dünyada haseneler, galibiyetler, zaferler, üstünlükler var demek acaba onları tatmin eder miydi? Tek dertleri Rablerini hoşnut etmek olan bu insanları elbette Allah yolunda çektikleri sıkıntılar çok fazla üzmeyecektir. Yeryüzünün herhangi bir bölgesinde sıkılmışlar ise Rabbimiz onlara dün de, bugün de, yarın da başka mekânlar ve o mekânlarda bol bol rızıklar verecek, nîmetler lütfedecek ve arzının genişliğinden onları istifade ettirecektir. Evet, eğer bulunduğunuz ortamda ihsanı gerçekleştiremiyor, eğer yaşadığınız bu dünyada en güzel bir hayatı yaşayarak haseneyi elde edemeyecekseniz, bilesiniz ki Allah’ın arzı geniştir. Müslümanlar için daima bu kapı açıktır. Müslümanın dünya hasenesi tehlikeye girdiği anda, ırzı, namusu tehlikeye düştüğü anda kendisine başka arzlar aramak üzerine vacip olacaktır. Bulunduğu bölgede, bulunduğu mahallede karısına söz geçiremeyen, çocuklarını Müslümanca eğitemeyen kimse Allah için o mahalleden hicret edecektir. Bir arkadaş grubunun içinde oluşu Müslümanın Müslümanca tavırlar sergilemesine engel oluyorsa, derhal o arkadaş grubunu terk edip Allah’a kulluğunu teşvik edecek bir başka arkadaş grubuna hicret edecektir. Unutmayın ki: Sabredenlere hesapsız mükâfatlar vardır. Allah’ın rızasını kazanmak üzere Müslümanca bir hayat yaşama kavgası verirlerken kendilerini fitnelere düşürerek, kendilerini hedefledikleri Allah rızasından uzaklaştıracak tüm aleyhte şartlara rağmen Müslümanca kalabilmenin, kullukta direnip geri adım atmamanın hesabını yapan kimselere, sabredenlere hadde hesaba gelmeyecek mükâfatlar vardır, diyor Rabbimiz. Sabır insanın kendisini tutması, kendisini hapsetmesi demektir. Kişinin kendisini Allah’ın emirleri istikâmetinde tutması, haramdan korunma konusunda kendisini tutması demektir. İmtihan konularına hoş bakmaktır sabır. İşte böyle Allah’ın emirlerine imtisal, Allah’ın nehiylerinden ictinâb noktasında ayak direyip geri adım atmayı aklının ucundan bile geçirmeyen kimseler için çok büyük mükâfatlar var, diyor Rabbimiz.
11, 12. “Ey Muhammed! De ki: “Dini Allah’a ihlâs kılarak O’na kulluk etmekle emr olundum. Müslümanların ilki olmakla emr olundum.” De ki, ben dini, hayat programımı sadece ve sadece Rabbime ait kılarak O’na kulluk yapmakla emr olundum. Daha önceki âyette dini Allah’a hâlis kılmanın, katışıksız din sahibi olmanın ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmıştık. Ben bana Rabbim tarafından emânet edilmiş bir günün, bir gecenin, bir ömrün başından sonuna dek Rabbimin istediği şekilde yaşamakla emr olundum. Hayatımın her bir da-kikasında sadece Rabbimi dinlemek, sadece Rabbimi razı etmek, sa-dece Rabbimin yasalarını uygulamakla emr olundum. İşte yaşanılan hayatın her bir kademesinde sadece Allah’ı dinlemenin, sadece Al-lah’ı razı etmenin hesabını yapmanın, sadece Allah’a kulluğun hede-fini gözetmenin adına, dinin Allah’a hâlis kılınması denir. Kulluğun, itaatin, teslimiyetin sadece Allah’a ait oluşunun adına, dinin Allah’a ait kılınması denir. İşte biz Müslümanlar böylece emr olunduk. Dün bu âyetlerin yol gösterisiyle Allah’ın Resûlü tüm dünyaya bunu ilân etti. “Ben böylece emr olundum, ben buyum,” dedi. Bugün Allah’ın bu kitabını okuyan, dinleyen bizler de bunu böylece ilân etmek zorundayız. Biz sadece Rabbimize kullukla emr olunduk. Sadece Rabbimizi dinlemek ve O’ndan başka hiç kimseyi dinlememekle emr olunduk. Hayatımızın tümünde kulluğumuza, ibadetimize, itaatimize, duamıza Allah’tan başka hiç kimseyi, hiç bir şeyi ortak kılmadan, saf, katışıksız hayat yaşamakla emr olunduk. Hayatımızın bazı alanlarında Allah’ı, bazı alanlarında da başkalarını dinleyerek şirke düşmemekle emr olunduk. Kulluğun yerini, zamanını, miktarını, oranını sadece Rabbimizin belirlediği şekilde, ona hiç bir şey katıp karıştırmadan, sâfiyetini bozmadan, bidatlere, aşırılıklara düşmeden dini Allah’a vererek, O nasıl istediyse öylece yaşamakla emr olunduk. Yâni biz emir kulu değil, Allah kulu olmakla emr olunduk. Biz tâğutların, yasaların kulu değil, Allah kulu olmakla emr olunduk. Bizim boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu sadece Rabbimizin elindedir. O nereye çekmişse o tarafa gitmekle emr olunduk. İşte biz Allah’a teslim olmuş, Allah’ın seçimini kendimiz için seçim kabul etmiş Müslümanlarız. Tüm dünya bunu böylece bilsin demek zorundayız. Peygamberim, yine ben Müslümanların ilki olmakla da emro-lundum de. Allah’a ilk teslim olan, Allah âyetlerine ilk teslim olan olmakla emronundum ben. Allah’ın istediği kulluğu icrâ etme noktasında sâbikûndan olmakla, başı çekmekle emr olundum. Allah’ın mü’-minlere yapılmasını emrettiği bir işe ilk el atan olmakla emr olundum. Rabbimiz peygamberine Müslümanların ilki olmasını, bu kitaba ilk iman edenin kendisi olmasını emrediyor. Tabii peygamberimizin şahsında bize de Müslümanların ilki olmamız emrediliyor. Her konuda Müslümanların ilki biz olmak zorundayız. Allah’ın emirlerinden birisine teslim olmak söz konusu olduğu zaman, Allah’ın emirlerinden birisinin ifası söz konusu olduğu zaman etrafımızda hiç kimse olmasa bile hemen ben diyeceğiz. Ama bakıyoruz ki bugün bizler Allah’ın emirlerinden birisinin ifâsı söz konusu olduğu zaman, “önce birileri başlasın, önce filanlar başlasın, arkasını biz getiririz,” diyoruz değil mi? “Benden önce, bizden önce keşke bu konuda çığır açan birileri olsaydı ben de çok rahat yapardım,” diyoruz değil mi? Hep birilerinin başlamasını, birilerinin başlatmasını bekliyoruz. Halbuki fazilet ilk başlayandadır, ilk başlatandadır. Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Kim dinde hayırlı bir çığır açarsa açtığı bu çığırın sevabı bu adama ait olduğu gibi, kıyamete kadar açtığı o çığırdan gidenlerin sevaplarının bir misli kendilerininki eksiltmeksizin onun defterine yazılacaktır. Kim de dinde kötü bir çığır açarsa, o açtığı çığırın günâhı onun omu-zuna yazılacağı gibi, o çığırdan kıyamet gününe kadar gi-denlerin günâhlarının bir misli onun sırtına yazılacaktır.” Meselâ insanların Kur’an’a yönelmesi, sünnetle ilgilenmeleri adına kim bir adım atarsa, kim ilk adımı atarsa karşısındakilerde mey-dana gelecek İslâmî değişikliklerin sevabının bir misli bu ilk adımı ata-na verilecektir. Öyleyse her konuda Müslümanların ilki olmaya çalışacağız. Dünya üzerinde hiçbir kimse Müslüman olmasa bile, biz tek başına Müslüman olmak zorunda olduğumuzu unutmayacağız. Sağımıza solumuza, önümüze arkamıza bakmayacağız.. İnsanlar Müslüman olsunlar da ondan sonra bizler de Müslüman olalım demeyeceğiz. “Ah, benden önce bunu birileri yapsaydı,” demeyeceğiz. Onu ilk yapan biz olacağız. Vallahi Hz. Hatice annemiz birazcık bekleseydi, Hz. Ebu Bekir Efendimiz biraz bekleseydi, “hele birileri Müslüman olsun da ondan sonra Müslüman olalım,” deselerdi, kıyamete kadar beklerlerdi de yine Müslüman olamazlardı. Öyleyse biz de beklemeyeceğiz. Önce birileri yapsın, önce birileri başlasın diye beklemeyeceğiz ve herkesten önce biz Müslüman olmaya, herkesten önce o emri biz uygulamaya başlayacağız. Hayırlı işlerde kesinlikle acele edeceğiz, beklemeyeceğiz. Hele şu doktoram bir bitsin, hele şu işimi bir bitireyim, hele şu askerlik bir bitsin, hele şu diplomayı bir alayım, hele bir evleneyim, hele şu idare bir değişsin, hele işler yoluna bir girsin diye beklersek, sabah-ı haşre kadar bekleriz de yine o konuda fırsat bulamayız Allah korusun. Ben Müslümanın ilki olmalıyım diyeceğiz. Yeryüzünde benden başka hiç kimse Müslüman olmasa da, herkes bana düşman olarak kâfir olsa da, ben yine de hiç kimseyi beklemeden Müslüman olmak zorundayım. Ya da bunun bir başka mânâsı da benim ilk işim Müslümanlık olmalıdır. Benim ilk işim Müslümanlık olmalı. Müslümanlığımı ön plana almalıyım, mesleğim ikinci üçüncü planda olmalı. Öğretmenliğim ikinci üçüncü planda olmalı, talebeliğim öyle olmalı, hacılığım, hocalığım, babalığım, evlâtlığım, zenginliğim fakirliğim, müdürlüğüm, âmirliğim, hizmetçiliğim, memurluğum ikinci üçüncü planda olmalı. Ben önce Müslümanım, sonra öğretmenim. Önce Müslümanım sonra tamirciyim. Önce Müslümanım sonra babayım, önce Müslümanım sonra evlâdım. Eğer böyle yapmaz da mesleğimizi, işimizi, aşımızı, erkekliğimizi, kadınlığımızı birinci plana alır da Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak, o zaman bozuk bir Müslümanlık çıkacaktır karşımıza. Eğer Müslümanlığımızdan önce işimiz aşımızla ilgili, mesleğimiz meşrebimizle ilgili problemleri gündeme getirir, önce bunları çözmeliyiz, önce bunları halletmeliyiz diyerek Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak, o zaman sapıklıklar başlayacaktır hayatımızda. Meselâ eğer Müslümanlığımızdan önce babalığımızı değerlen-direcek olursak, o zaman belki kendimizi putlaştıran, kendimizi tanrı yerine koyan despot bir baba olarak ortaya çıkabiliriz. Ama biz eğer babalığımızı değerlendirirken Müslüman olduğumuzu unutmazsak, Müslümanlığımız hatırımızda olursa, o zaman Allah’ın istediği biçimde bir baba olma imkânımız olacaktır. Müslümanlığınızdan önce evlâtlığınızı gündeme getirirseniz o zaman babayı hiç takmayan despot ve itaatsız bir evlât ya da babanın her dediğini dinleyen, babayı Rab yerinde gören bir evlât olabiliriz. Evlât olarak önce Müslüman olduğu-muzu hatırlamaz, hatırımızda canlı tutmaz ve babanın arzuları karşısında önce bir Müslüman olduğumuzu unutur, yâni babanın arzularını İslâm süzgecinden geçirmeden, baba karşısında oğlun, oğul karşısında babanın İslâm’da konumunu bilmeden babalık ve oğulluk ortaya koyarsak elbette bu yanlış olacaktır. Veya meselâ eğer siz Müslümanlıktan önce siyasetçi olmayı denemeye kalkışırsanız, o zaman belki kendinizi putlaştıran, kendinizi İlâh ve Rab makamında gören, Allah’ı tanımadan kendi egemenliğinize dayalı bir sistem getirmeye kalkışabilirsiniz. Eğer Müslümanlığımızdan önce ticareti gündeme getirir, Müslümanlığımızdan önce ekonomiyi düzeltmeye kalkışırsak, çok bozuk bir mala bakış, çok bozuk bir kazanma ve harcama anlayışı geliştirebilir, bunun adına da İslâm diyebiliriz. Müslümanlığımızı birinci plana almadığımız, her şeyden önce Müslüman olduğumuzu gündeme getirmediğimiz, Müslümanlığımız bu ticari hayatımıza hakim olmadığı için mutlaka yanlışa düşeceğiz demektir. Ama unutmayalım ki ben Müslümanım demek, ben bu kitapla amel ediyorum, ben tüm problemlerimi bu kitaba arzediyo-rum, bu kitaptan ve bu kitabın pratik uygulaması olan Rasûlullah’ın sünnetinden aldığım çözümlerle amel ediyorum demektir. Bunu diyebilmek için de Kitap ve Sünneti tanımak zorundayız. Bu kitabı tanımadan da Müslümanlığı yaşamaya kalkarsam o zaman bilmediğim, tanımadığım bölümlerde hep hata yapacağım demektir. Yâni demek istiyorum ki, biz her şeyden önce Müslümanız dedik mi, tüm problemlerimizde Müslümanlığı gündeme getirecek ve o problemlerin çözümü için ilk önce İslâm’a başvuracak, İslâm’ı öğrenecek ve hata etmemeye çalışacağız demektir. İşte İslâm budur, teslimiyet budur.
11, 12. “Ey Muhammed! De ki: “Dini Allah’a ihlâs kılarak O’na kulluk etmekle emr olundum. Müslümanların ilki olmakla emr olundum.” De ki, ben dini, hayat programımı sadece ve sadece Rabbime ait kılarak O’na kulluk yapmakla emr olundum. Daha önceki âyette dini Allah’a hâlis kılmanın, katışıksız din sahibi olmanın ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmıştık. Ben bana Rabbim tarafından emânet edilmiş bir günün, bir gecenin, bir ömrün başından sonuna dek Rabbimin istediği şekilde yaşamakla emr olundum. Hayatımın her bir da-kikasında sadece Rabbimi dinlemek, sadece Rabbimi razı etmek, sa-dece Rabbimin yasalarını uygulamakla emr olundum. İşte yaşanılan hayatın her bir kademesinde sadece Allah’ı dinlemenin, sadece Al-lah’ı razı etmenin hesabını yapmanın, sadece Allah’a kulluğun hede-fini gözetmenin adına, dinin Allah’a hâlis kılınması denir. Kulluğun, itaatin, teslimiyetin sadece Allah’a ait oluşunun adına, dinin Allah’a ait kılınması denir. İşte biz Müslümanlar böylece emr olunduk. Dün bu âyetlerin yol gösterisiyle Allah’ın Resûlü tüm dünyaya bunu ilân etti. “Ben böylece emr olundum, ben buyum,” dedi. Bugün Allah’ın bu kitabını okuyan, dinleyen bizler de bunu böylece ilân etmek zorundayız. Biz sadece Rabbimize kullukla emr olunduk. Sadece Rabbimizi dinlemek ve O’ndan başka hiç kimseyi dinlememekle emr olunduk. Hayatımızın tümünde kulluğumuza, ibadetimize, itaatimize, duamıza Allah’tan başka hiç kimseyi, hiç bir şeyi ortak kılmadan, saf, katışıksız hayat yaşamakla emr olunduk. Hayatımızın bazı alanlarında Allah’ı, bazı alanlarında da başkalarını dinleyerek şirke düşmemekle emr olunduk. Kulluğun yerini, zamanını, miktarını, oranını sadece Rabbimizin belirlediği şekilde, ona hiç bir şey katıp karıştırmadan, sâfiyetini bozmadan, bidatlere, aşırılıklara düşmeden dini Allah’a vererek, O nasıl istediyse öylece yaşamakla emr olunduk. Yâni biz emir kulu değil, Allah kulu olmakla emr olunduk. Biz tâğutların, yasaların kulu değil, Allah kulu olmakla emr olunduk. Bizim boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu sadece Rabbimizin elindedir. O nereye çekmişse o tarafa gitmekle emr olunduk. İşte biz Allah’a teslim olmuş, Allah’ın seçimini kendimiz için seçim kabul etmiş Müslümanlarız. Tüm dünya bunu böylece bilsin demek zorundayız. Peygamberim, yine ben Müslümanların ilki olmakla da emro-lundum de. Allah’a ilk teslim olan, Allah âyetlerine ilk teslim olan olmakla emronundum ben. Allah’ın istediği kulluğu icrâ etme noktasında sâbikûndan olmakla, başı çekmekle emr olundum. Allah’ın mü’-minlere yapılmasını emrettiği bir işe ilk el atan olmakla emr olundum. Rabbimiz peygamberine Müslümanların ilki olmasını, bu kitaba ilk iman edenin kendisi olmasını emrediyor. Tabii peygamberimizin şahsında bize de Müslümanların ilki olmamız emrediliyor. Her konuda Müslümanların ilki biz olmak zorundayız. Allah’ın emirlerinden birisine teslim olmak söz konusu olduğu zaman, Allah’ın emirlerinden birisinin ifası söz konusu olduğu zaman etrafımızda hiç kimse olmasa bile hemen ben diyeceğiz. Ama bakıyoruz ki bugün bizler Allah’ın emirlerinden birisinin ifâsı söz konusu olduğu zaman, “önce birileri başlasın, önce filanlar başlasın, arkasını biz getiririz,” diyoruz değil mi? “Benden önce, bizden önce keşke bu konuda çığır açan birileri olsaydı ben de çok rahat yapardım,” diyoruz değil mi? Hep birilerinin başlamasını, birilerinin başlatmasını bekliyoruz. Halbuki fazilet ilk başlayandadır, ilk başlatandadır. Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Kim dinde hayırlı bir çığır açarsa açtığı bu çığırın sevabı bu adama ait olduğu gibi, kıyamete kadar açtığı o çığırdan gidenlerin sevaplarının bir misli kendilerininki eksiltmeksizin onun defterine yazılacaktır. Kim de dinde kötü bir çığır açarsa, o açtığı çığırın günâhı onun omu-zuna yazılacağı gibi, o çığırdan kıyamet gününe kadar gi-denlerin günâhlarının bir misli onun sırtına yazılacaktır.” Meselâ insanların Kur’an’a yönelmesi, sünnetle ilgilenmeleri adına kim bir adım atarsa, kim ilk adımı atarsa karşısındakilerde mey-dana gelecek İslâmî değişikliklerin sevabının bir misli bu ilk adımı ata-na verilecektir. Öyleyse her konuda Müslümanların ilki olmaya çalışacağız. Dünya üzerinde hiçbir kimse Müslüman olmasa bile, biz tek başına Müslüman olmak zorunda olduğumuzu unutmayacağız. Sağımıza solumuza, önümüze arkamıza bakmayacağız.. İnsanlar Müslüman olsunlar da ondan sonra bizler de Müslüman olalım demeyeceğiz. “Ah, benden önce bunu birileri yapsaydı,” demeyeceğiz. Onu ilk yapan biz olacağız. Vallahi Hz. Hatice annemiz birazcık bekleseydi, Hz. Ebu Bekir Efendimiz biraz bekleseydi, “hele birileri Müslüman olsun da ondan sonra Müslüman olalım,” deselerdi, kıyamete kadar beklerlerdi de yine Müslüman olamazlardı. Öyleyse biz de beklemeyeceğiz. Önce birileri yapsın, önce birileri başlasın diye beklemeyeceğiz ve herkesten önce biz Müslüman olmaya, herkesten önce o emri biz uygulamaya başlayacağız. Hayırlı işlerde kesinlikle acele edeceğiz, beklemeyeceğiz. Hele şu doktoram bir bitsin, hele şu işimi bir bitireyim, hele şu askerlik bir bitsin, hele şu diplomayı bir alayım, hele bir evleneyim, hele şu idare bir değişsin, hele işler yoluna bir girsin diye beklersek, sabah-ı haşre kadar bekleriz de yine o konuda fırsat bulamayız Allah korusun. Ben Müslümanın ilki olmalıyım diyeceğiz. Yeryüzünde benden başka hiç kimse Müslüman olmasa da, herkes bana düşman olarak kâfir olsa da, ben yine de hiç kimseyi beklemeden Müslüman olmak zorundayım. Ya da bunun bir başka mânâsı da benim ilk işim Müslümanlık olmalıdır. Benim ilk işim Müslümanlık olmalı. Müslümanlığımı ön plana almalıyım, mesleğim ikinci üçüncü planda olmalı. Öğretmenliğim ikinci üçüncü planda olmalı, talebeliğim öyle olmalı, hacılığım, hocalığım, babalığım, evlâtlığım, zenginliğim fakirliğim, müdürlüğüm, âmirliğim, hizmetçiliğim, memurluğum ikinci üçüncü planda olmalı. Ben önce Müslümanım, sonra öğretmenim. Önce Müslümanım sonra tamirciyim. Önce Müslümanım sonra babayım, önce Müslümanım sonra evlâdım. Eğer böyle yapmaz da mesleğimizi, işimizi, aşımızı, erkekliğimizi, kadınlığımızı birinci plana alır da Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak, o zaman bozuk bir Müslümanlık çıkacaktır karşımıza. Eğer Müslümanlığımızdan önce işimiz aşımızla ilgili, mesleğimiz meşrebimizle ilgili problemleri gündeme getirir, önce bunları çözmeliyiz, önce bunları halletmeliyiz diyerek Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak, o zaman sapıklıklar başlayacaktır hayatımızda. Meselâ eğer Müslümanlığımızdan önce babalığımızı değerlen-direcek olursak, o zaman belki kendimizi putlaştıran, kendimizi tanrı yerine koyan despot bir baba olarak ortaya çıkabiliriz. Ama biz eğer babalığımızı değerlendirirken Müslüman olduğumuzu unutmazsak, Müslümanlığımız hatırımızda olursa, o zaman Allah’ın istediği biçimde bir baba olma imkânımız olacaktır. Müslümanlığınızdan önce evlâtlığınızı gündeme getirirseniz o zaman babayı hiç takmayan despot ve itaatsız bir evlât ya da babanın her dediğini dinleyen, babayı Rab yerinde gören bir evlât olabiliriz. Evlât olarak önce Müslüman olduğu-muzu hatırlamaz, hatırımızda canlı tutmaz ve babanın arzuları karşısında önce bir Müslüman olduğumuzu unutur, yâni babanın arzularını İslâm süzgecinden geçirmeden, baba karşısında oğlun, oğul karşısında babanın İslâm’da konumunu bilmeden babalık ve oğulluk ortaya koyarsak elbette bu yanlış olacaktır. Veya meselâ eğer siz Müslümanlıktan önce siyasetçi olmayı denemeye kalkışırsanız, o zaman belki kendinizi putlaştıran, kendinizi İlâh ve Rab makamında gören, Allah’ı tanımadan kendi egemenliğinize dayalı bir sistem getirmeye kalkışabilirsiniz. Eğer Müslümanlığımızdan önce ticareti gündeme getirir, Müslümanlığımızdan önce ekonomiyi düzeltmeye kalkışırsak, çok bozuk bir mala bakış, çok bozuk bir kazanma ve harcama anlayışı geliştirebilir, bunun adına da İslâm diyebiliriz. Müslümanlığımızı birinci plana almadığımız, her şeyden önce Müslüman olduğumuzu gündeme getirmediğimiz, Müslümanlığımız bu ticari hayatımıza hakim olmadığı için mutlaka yanlışa düşeceğiz demektir. Ama unutmayalım ki ben Müslümanım demek, ben bu kitapla amel ediyorum, ben tüm problemlerimi bu kitaba arzediyo-rum, bu kitaptan ve bu kitabın pratik uygulaması olan Rasûlullah’ın sünnetinden aldığım çözümlerle amel ediyorum demektir. Bunu diyebilmek için de Kitap ve Sünneti tanımak zorundayız. Bu kitabı tanımadan da Müslümanlığı yaşamaya kalkarsam o zaman bilmediğim, tanımadığım bölümlerde hep hata yapacağım demektir. Yâni demek istiyorum ki, biz her şeyden önce Müslümanız dedik mi, tüm problemlerimizde Müslümanlığı gündeme getirecek ve o problemlerin çözümü için ilk önce İslâm’a başvuracak, İslâm’ı öğrenecek ve hata etmemeye çalışacağız demektir. İşte İslâm budur, teslimiyet budur.
13. “De ki: “Rabbime karşı gelirsem, doğrusu büyük günün azabından korkarım.” De ki, eğer ben Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım, korkuyorum. Eğer böyle Rabbim tarafından Müslümanların ilki olmakla, ilk teslim olanlardan olmakla emr olunduğum halde, Rabbimin emri olan imanı, teslimiyeti, kulluğu reddederek Rab-bime isyancı bir tavrın içine girerek, Rabbimle çatışma içine girerek, O’nun istemediği, onaylamadığı bir hayatı yaşayarak O’na isyan bayrağını çekersem, büyük bir günün azabından, bizi cehennemle karşı karşıya getirtecek olan bir günün azabından korkarım. Böyle bir azapla burun buruna geldiğimizde bizi kim kurtaracak o azaptan? Kim tutar elimizden böyle bir durumda? Kim yardımcı olabilir bize? Bugün güvendiğiniz şu insanlar acaba o gün imdadımıza yetişebilirler mi?
14. “De ki: “Ben, dinimi Allah’a ihlâs kılarak O’na kulluk ederim.” Öyleyse görün bizi, duyun bizi ey insanlar. Ben dinimi, ben ha-yatımı, hayat programımı sadece Allah’a ait kılarak, samimiyetle Allah’ı tek Rabbim bilerek, tüm hayatımda O’ndan başka hiç kimseyi memnun etme gibi bir yamukluğun, O’ndan başkalarının emirlerini uy-gulama gibi bir hesabın içine girmeden sadece Rabbime kulluk yapıyorum. Sadece O’nu dinliyor, sadece O’nun çektiği yere gidiyorum. Artık ben işte böyle bir inancın, böyle bir teslimiyetin, böyle kulluk ha-yatının insanıyım. Sizler dilediğinize kulluk yapabilirsiniz. Ama beni gördünüz işte. Ben buyum, ben Müslümanım. Ben Rabbime teslim olanım. Ben tercihimi Rabbime teslimiyetten yana kullandım. Eğer sizler benim bu tercihimin aksini yapmaya kalkışır, Rab-bimden başkalarını Rab, Melik, İlâh makamında görür, tercihlerinizi onlardan yana kullanır, onları razı etmeye yönelir, hayatınızı onlar kaynaklı yaşamaya kalkışırsanız benimle hiç bir ilginiz kalmamıştır. Evet bizler dinde muhlisler olarak sadece kulluğumuzu, duamızı, dâvetiyemizi, Allah’a yapacağız. Hâlis bir din sahibi, katışıksız bir din sahibi olacağız. Daha önce de söyledim, din kişinin hayat programıdır. Din kişinin yaşam biçimidir. Hayatımızın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını dinleyerek, hayatımızın bazı bölümlerinde Allah’ın yasalarını, bazı bölümlerinde de başkalarının yasalarını uygulayarak katışıklı bir din içinde bir hayat yaşamayız. Yirmi dört saatimizin tümünü Allah’a ait kılarak, sadece O’nu dinler ve sadece O’na kulluk yaparız. Bundan sonra da her yerde, her konumda sadece Allah’ı dinleyeceğiz. Hayatımızın her bir birimini Allah’ın istediği şekilde düzenleyeceğiz. Hayatımızın her anında yüzümüzü, aklımızı, fikrimizi, düşüncemizi, benliğimizi Allah’a döndüreceğiz. Kazanırken, harcarken Allah’ın istediklerine riâyet ederek secdemizi, kulluğumuzu Allah’a yapacak, severken, küserken O’nu dinleyecek ve secdemizi Allah’a yapacağız. Tüm hayatımızda yönümüzü, yüzümüzü Allah’a doğru çevirecek, O’nun istediklerini ön plana alacak, O’nun rızasını tercih edecek, O’nu hesaba katacak ve O’nun istediği gibi inanıp O’nun istediği gibi hareket edeceğiz. Her an O’nun huzurunda olduğumuzu ve her an O’na hesap vermek durumunda olduğumuzu unutmayacağız. Camide Allah’ın dediklerini, caminin dışında başkalarının dediklerini icrâ ederek asla şirke düşmeyeceğiz. Gönlümüzde Allah korkusu gözümüzde başkalarının korkusu olmayacak.
15. “Ey Allah’a eş koşanlar! Siz de O’ndan başka dilediğinize kulluk edin. “De ki: “Kıyamet günü kendilerini ve ailelerini hüsrana uğratanlar, elbette onlar hüsrandadırlar.” Dikkat edin, işte apaçık hüsran budur.” İşte biz böyleyiz. Ama ey müşrikler, sizler de O’ndan başka di-lediğinize kulluk edebilirsiniz. Bu dünyada ve âhirette sonucuna kendiniz katlanmak şartıyla buyurun, Allah berisinde dilediğinize tabi olup onların dedikleri gibi yaşayın. Dilediğinizin yasalarını uygulayın. Ama unutmayın ki hem bu dünyada hem de hesap kitabın başladığı kıyamet gününde, kendilerini ve ehillerini ziyan edenler, kendilerini ve ehillerini boşa harcayıp zarara sokanlar, iflâs edenler, sıfırı tüketenler, kendilerine ve çevrelerine zarar verenler, kaybedenler sizler olacaksınız. Kendisinin, akıllarının, gözlerinin, kulaklarının, kalplerinin hakkını vermeyenler, hanımlarının, çoluk-çocuğunun, çevrelerinin hakkını vermeyenler, kendilerini, âzâlarını ve çevresindekileri ateşe gönderenler sadece kendilerine kıymakla kalmamışlar, başkalarına da kıymışlardır. Sadece kendilerini değil, tüm etraflarını da harcamış kimselerdir bunlar. Birbirlerine dalâlette etkili olmuş kimselerdir bunlar. İdeolojik olarak aynı şeyleri paylaşmışlar. Bu dünyada Allah’ın kendilerine lütfettiği hayatı kötüye kullanıp, hem kendilerini hem de ailelerini mahvetmişlerdir. Tabii dünya kayıplarının hiç birisine benzemez bu kayıp. Dünyada bir insanın tüm malını, mülkünü, tüm servetini, makamını, mansıbını yitirmesine benzemez bu kayıp. Çünkü geçici olan dünyanın kayıpları da geçicidir. Ama ebedî olan bir hayatın kayıpları da ebedîdir. İşte esas kayıp budur. İşte buna ağlamak, buna yanmak gerekir. Öyle değil mi? Tüm dünyayı kazansanız, tüm dünyayı kaybetseniz ne ifade eder ki bu? Asıl zarar yarın hem kendimiz, hem de ehlimiz, ıya-lımız için âhiret zararına uğramaktır. Öyleyse gelin burada oğlumuz, kızımızla, hanımımız, eşimiz dostumuzla, çevremiz, ailemizle Rabbimizin razı olacağı bir hayatı ya-şayalım ki, öbür tarafta zarara uğramayalım, kaybedenlerden olmayalım inşallah. İşte sevinilecek şey budur. Dikkat edin apaçık kayıp, apaçık hüsran budur, başkası değil.
16. “Onlara üstlerinden kat kat ateş vardır; altlarında da kat kattır. Allah kullarını bununla korkutur. Ey kullarım, Benden sakının.” Evet o kaybedenlere, o zarara uğrayanlara, kendilerini ve ehillerini boşa harcayanlara yarın kat kat ateş vardır. Ateş her taraflarını sarmıştır onların. Altlarında ateşten bir gölge, üstlerinde ateşten bir gölge vardır. Yatakları da ateştir onların, yorganları da. Yâni böyle alt-ları ateş, üstleri ateş, gölgelikleri ateş olan bir cehennemi insan nasıl düşünebilir? Nasıl hayal edebilir? Böyle bir cehenneme nasıl dayanabilir? Anlamak mümkün değil. Şu dünyanın basit ateşlerine bile dayanamayan şu nazik vücutlar buna nasıl tahammül edecek bilemiyorum. Buna nasıl razı oluyor bu insanlar gerçekten anlamak mümkün değil. İşte Rabbimiz bu âyetleriyle, yarın mutlak gerçekleşecek bu azap haberleriyle bu günden kullarını uyarıyor, kullarını korkutuyor, kullarını intibaha dâvet ediyor. “Bakın ey kullarım, ben size karşı merhametliyim, sizi yakmaktan zevk almam ben. Benim istediğim şekilde yaşamazsanız gideceğiniz yer böyle bir yerdir. Yarın bizim bundan haberimiz yoktu, biz böyle bir cehennemin varlığından gafildik demeyesiniz diye ben sizi şimdiden uyarıyor, korkutuyorum.” Rabbimiz bu âyetlerini indirmekle, bu bilgilerini bize aktarmakla kullarının akıllarını başlarına almalarını istemektedir. Ey kullarım, benden ittikâ edin. Benimle yol bulun, yolunuzu bana sorarak yaşayın. Hayatınızda beni hesaba katın, Benim kitabımı hesaba katın. Benim istediğim şekilde yaşayın, Benim istediğim bir tavrın içine girin. Unutmayın ki bir gün bu hayat, bu dünya bitecektir. Güzelliğiniz, gücünüz, gençliğiniz, saltanatınız, her şeyiniz bitecektir. Gelin akıllarınızı başlarınıza alın. Kesinlikle bilesiniz ki bu dünyada beni hesaba katmayanlar, hem dünyada, hem de âhirette hüsranların en büyüğünü yaşayacaklardır.
17,18. “Şeytana ve putlara kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere, onlara müjde vardır. Ey Muhammed! Dinleyip de, en güzel söze uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” Tâğuta kulluktan ictinâb edenler, Allah dışında tanrılık iddiasında bulunan her türlü varlığın istediği hayattan uzaklaşıp Allah’a yönelenler, Allah’ın istediği hayata, Allah’ın rızasına yönelenlere müjdeler olsun. Kazançta olanlar onlardır. Tâğut, “tağa, tuğyan haddi aşmak, sınırı çiğnemek” demektir. Allah’a karşı haddi aşan, sınırı çiğneyen, Allah’a isyan içinde bulunan, başkalarını da Allah’a isyana çağıran ya da kendi arzularına, kendi yasalarına itaate çağıran her şey tâğuttur. Allah ve Resûlü’nün belirlediği ölçülerin dışında kanun koyarak, insanları Allah kanunlarını bırakıp kendi kanunlarına uymaya zorlayan, insanları kendisine kulluğa zorlayan ve böylece haddini aşan gerek şeytan, gerek insan, gerek put, gerek müessese ve kurumların hepsi tâğuttur. İnsanları Allah yolundan uzaklaştırmak isteyen, insanları Allah dinini öğrenmekten men eden, yâni din eğitimini yasaklayan her program, her sistem tâ-ğuttur. Allah’ın insan hayatı için belirlediği kulluk yasalarından habersiz olarak, Kitap ve Sünnete müracaat etmeyerek kendi hayatını belirlemeye kalkışan, kendi kendine bir hayat programı belirleyen herkes tâğuttur. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan, “Allah bilirse biz de biliriz! Bizim de bilgimiz var! Bizim de aklımız var! Bizim de keyfimiz var! Biz de biliriz kılık-kıyafetin nasıl olacağını! Biz de biliriz eğitimin nasıl olacağını! Biz de biliriz nereden kazanıp nerelerde harcayacağımızı! Biz de biliriz nasıl bir hukuk yapacağımızı, biz de biliriz nasıl bir hayat programı belirleyeceğimizi,” diyerek Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan her insan tâğuttur. Ya da Allah karşısında güç iddiasında bulunanlar, “Allah varsa biz de varız! Allah’ın gücü varsa bizim de gücümüz var! Allah’ın cehennemi varsa bizim de kodeslerimiz var! Allah’ın melekleri varsa bizim de silahlılarımız var! Biz de asar keseriz,” diyerek Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlar da tâğuttur. Kendi kendine uyup, kendi hevâsını, kendi düşüncesini, kendi aklını putlaştırıp, kendi kendisini tanrılaştırmış kimse de tâğuttur. Allah’ın kitabından habersiz kendi keyfi istikâmetinde bir hayat yaşayan herkes tâğuttur. İşte böyle tüm tâğutluklardan, tüm tâğutlardan uzaklaşan, onlara bulaşmayan, onlara itaat etmeyen, onlara kulluktan kaçan, hem onların kendilerinden hem de onların bulundukları yerlerden uzak duran kimselere kurtuluşu müjdele, diyor Rabbimiz. Peki nasıl bir müjdedir bu? Veya hangi kullara bir müjdedir? Onu birlikte göreceğiz: Onlar ki sözü işitenler, söze kulak verenler, sözü dinleyenler, Kitaba kulak verenler, kendilerine ulaştırılan Allah’ın âyetlerini duyup o âyetlerin bilincine erenler, Allah’ın âyetlerine karşı ilgisiz kalmayanlar. Allah’ın âyetlerine karşı kulaklarını tıkayıp sağır kesilmeyenler, gözlerini kapayıp kör kesilmeyenler. Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya gelince de en güzel söze, en güzel bir şekilde tabi olanlara müjdeler olsun. Allah’ın en güzel sözlerini işitip onların istediği en güzel yola tabi olanlara müjdeler olsun. Peygamberi işitip kendine en güzel kulluk örneği seçenlere, peygambere en güzel bir şekilde uyanlara müjdeler olsun. İşte bunlardır Allah’ın kendilerini hidâyete ulaştırdıkları. İşte bunlardır doğru yolda, hak yolda olanlar. Çünkü elbette Allah’ın kitabını dinleyerek, Allah’ın âyetlerine kulak vererek, kitabın pratiği olan Peygamber’e (a.s) müracaat ederek Rabblerinden hidâyet isteyen bu insanlara Allah hidâyetini nasip edecektir. Elbette bu dünyada koyduğu yasaları gereği Rabbimiz kendisinin rızasının nerede olduğunu, razı olacağı bir hayatı nasıl yaşamaları gerektiğini onlara gösterecek, onlara bu konuda kolaylıklar lütfedecek, hem dünyada hem de âhirette onları başarıya ulaştıracaktır. Çünkü bunlar akıl sahipleridirler. Akıllarını kullanan kimselerdir bunlar. Rabbimiz yeryüzünde aklı herkese vermiştir, herkesi bu nîmetiyle nîmetlendirmiştir. İnsanlara o akılla vahyi anlama, kavrama ve diğer insanlara aktarma görevini de yüklemiştir. Eğer insanlar Allah’ın kendilerine verdiği o akıllarını vahyi anlamada kullanmaz, akıllarını vahyin emrine teslim etmezlerse, o akıl hiçbir değer ifade etmeyecektir. Demek ki müjdelenecek insanlar kimlermiş? Bir, sözü dinleyenler. Söz Kur’an’dır. Bir çok söz işitiyoruz değil mi akşama kadar? Allah’ın sözleri, insanların sözleri, Müslümanların, kâfirlerin, müşriklerin, ateistlerin sözleri. Peki bunların en güzeli hangisidir? Ahsenü’l kelâm, ahsenü’l hadîs, ahsenü’l kasâs hangisidir? Elbette Allah sözüdür değil mi? Veya Allah kendi sözleri içinde de şunlar iyidir, şunlar kötüdür, şunlar habistir, şunlar tayyipdir diye, şunlar hayırlı, şunlar şerdir diye beyanlarda bulunmuştur. İşte bizler Rabbimizin güzel dediği, hayır dediği, tayyip dediği, hasene dediği şeylere tâbi olacağız. Ya da kişinin durumuna göre, konumuna göre güzel olanlar vardır. Meselâ baş-kaları için cihada gitmek güzel iken, bakıma muhtaç annesi, babası o-lan birine ise gitmemek güzel olacaktır. Onun annesine bakmak güzel olacaktır. Veya cihada en başta gitmesi gereken birilerinin en sona kalması güzel değildir.
17,18. “Şeytana ve putlara kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere, onlara müjde vardır. Ey Muhammed! Dinleyip de, en güzel söze uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” Tâğuta kulluktan ictinâb edenler, Allah dışında tanrılık iddiasında bulunan her türlü varlığın istediği hayattan uzaklaşıp Allah’a yönelenler, Allah’ın istediği hayata, Allah’ın rızasına yönelenlere müjdeler olsun. Kazançta olanlar onlardır. Tâğut, “tağa, tuğyan haddi aşmak, sınırı çiğnemek” demektir. Allah’a karşı haddi aşan, sınırı çiğneyen, Allah’a isyan içinde bulunan, başkalarını da Allah’a isyana çağıran ya da kendi arzularına, kendi yasalarına itaate çağıran her şey tâğuttur. Allah ve Resûlü’nün belirlediği ölçülerin dışında kanun koyarak, insanları Allah kanunlarını bırakıp kendi kanunlarına uymaya zorlayan, insanları kendisine kulluğa zorlayan ve böylece haddini aşan gerek şeytan, gerek insan, gerek put, gerek müessese ve kurumların hepsi tâğuttur. İnsanları Allah yolundan uzaklaştırmak isteyen, insanları Allah dinini öğrenmekten men eden, yâni din eğitimini yasaklayan her program, her sistem tâ-ğuttur. Allah’ın insan hayatı için belirlediği kulluk yasalarından habersiz olarak, Kitap ve Sünnete müracaat etmeyerek kendi hayatını belirlemeye kalkışan, kendi kendine bir hayat programı belirleyen herkes tâğuttur. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan, “Allah bilirse biz de biliriz! Bizim de bilgimiz var! Bizim de aklımız var! Bizim de keyfimiz var! Biz de biliriz kılık-kıyafetin nasıl olacağını! Biz de biliriz eğitimin nasıl olacağını! Biz de biliriz nereden kazanıp nerelerde harcayacağımızı! Biz de biliriz nasıl bir hukuk yapacağımızı, biz de biliriz nasıl bir hayat programı belirleyeceğimizi,” diyerek Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan her insan tâğuttur. Ya da Allah karşısında güç iddiasında bulunanlar, “Allah varsa biz de varız! Allah’ın gücü varsa bizim de gücümüz var! Allah’ın cehennemi varsa bizim de kodeslerimiz var! Allah’ın melekleri varsa bizim de silahlılarımız var! Biz de asar keseriz,” diyerek Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlar da tâğuttur. Kendi kendine uyup, kendi hevâsını, kendi düşüncesini, kendi aklını putlaştırıp, kendi kendisini tanrılaştırmış kimse de tâğuttur. Allah’ın kitabından habersiz kendi keyfi istikâmetinde bir hayat yaşayan herkes tâğuttur. İşte böyle tüm tâğutluklardan, tüm tâğutlardan uzaklaşan, onlara bulaşmayan, onlara itaat etmeyen, onlara kulluktan kaçan, hem onların kendilerinden hem de onların bulundukları yerlerden uzak duran kimselere kurtuluşu müjdele, diyor Rabbimiz. Peki nasıl bir müjdedir bu? Veya hangi kullara bir müjdedir? Onu birlikte göreceğiz: Onlar ki sözü işitenler, söze kulak verenler, sözü dinleyenler, Kitaba kulak verenler, kendilerine ulaştırılan Allah’ın âyetlerini duyup o âyetlerin bilincine erenler, Allah’ın âyetlerine karşı ilgisiz kalmayanlar. Allah’ın âyetlerine karşı kulaklarını tıkayıp sağır kesilmeyenler, gözlerini kapayıp kör kesilmeyenler. Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya gelince de en güzel söze, en güzel bir şekilde tabi olanlara müjdeler olsun. Allah’ın en güzel sözlerini işitip onların istediği en güzel yola tabi olanlara müjdeler olsun. Peygamberi işitip kendine en güzel kulluk örneği seçenlere, peygambere en güzel bir şekilde uyanlara müjdeler olsun. İşte bunlardır Allah’ın kendilerini hidâyete ulaştırdıkları. İşte bunlardır doğru yolda, hak yolda olanlar. Çünkü elbette Allah’ın kitabını dinleyerek, Allah’ın âyetlerine kulak vererek, kitabın pratiği olan Peygamber’e (a.s) müracaat ederek Rabblerinden hidâyet isteyen bu insanlara Allah hidâyetini nasip edecektir. Elbette bu dünyada koyduğu yasaları gereği Rabbimiz kendisinin rızasının nerede olduğunu, razı olacağı bir hayatı nasıl yaşamaları gerektiğini onlara gösterecek, onlara bu konuda kolaylıklar lütfedecek, hem dünyada hem de âhirette onları başarıya ulaştıracaktır. Çünkü bunlar akıl sahipleridirler. Akıllarını kullanan kimselerdir bunlar. Rabbimiz yeryüzünde aklı herkese vermiştir, herkesi bu nîmetiyle nîmetlendirmiştir. İnsanlara o akılla vahyi anlama, kavrama ve diğer insanlara aktarma görevini de yüklemiştir. Eğer insanlar Allah’ın kendilerine verdiği o akıllarını vahyi anlamada kullanmaz, akıllarını vahyin emrine teslim etmezlerse, o akıl hiçbir değer ifade etmeyecektir. Demek ki müjdelenecek insanlar kimlermiş? Bir, sözü dinleyenler. Söz Kur’an’dır. Bir çok söz işitiyoruz değil mi akşama kadar? Allah’ın sözleri, insanların sözleri, Müslümanların, kâfirlerin, müşriklerin, ateistlerin sözleri. Peki bunların en güzeli hangisidir? Ahsenü’l kelâm, ahsenü’l hadîs, ahsenü’l kasâs hangisidir? Elbette Allah sözüdür değil mi? Veya Allah kendi sözleri içinde de şunlar iyidir, şunlar kötüdür, şunlar habistir, şunlar tayyipdir diye, şunlar hayırlı, şunlar şerdir diye beyanlarda bulunmuştur. İşte bizler Rabbimizin güzel dediği, hayır dediği, tayyip dediği, hasene dediği şeylere tâbi olacağız. Ya da kişinin durumuna göre, konumuna göre güzel olanlar vardır. Meselâ baş-kaları için cihada gitmek güzel iken, bakıma muhtaç annesi, babası o-lan birine ise gitmemek güzel olacaktır. Onun annesine bakmak güzel olacaktır. Veya cihada en başta gitmesi gereken birilerinin en sona kalması güzel değildir.
19. “Ey Muhammed! Hakkında azap sözü gerçekleşmiş kimseyi, ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?” Evet ey peygamberim, hakkında Allah’ın azap sözü hak olmuş, hakkında Allah’ın azap hükmü gerçekleşmiş bir kimseyi sen mi kurtaracaksın? Ateşin içinde olanı sen mi kurtaracaksın? Allah’ın azabı sadece bir tek kelimedir. Rabbimiz bir kimseye azap edeceğim dedi mi, artık iş bitmiştir. Birilerinin tasdik etmesi, çoğunluğun onaylaması, insanların “tamam uygundur,” demesi gerekmez. Allah’ın dediği dediktir. Allah söyledi mi artık o yasadır. Ey kullarım, eğer şöyle bir hayat yaşarsanız ben azap edeceğim buyurdu mu, artık iş bitmiştir; o azaptır, azap yasası onun için hak olmuştur. Artık böyle bir kimseyi Resul de (a.s) kurtaramaz. Çünkü artık dünya, hayat, imtihan, kıyamet, hesap kitap bitmiş ve dünyada yaptıklarının karşılığı olarak insanlardan kimileri cehenneme gitmiştir. Onları cehennemden kim kurtarabilir? Öyleyse ey insanlar, ey kendileri için mutmain olup, biz kesin cennetliğiz, cennete bizden başkası gitmeyecek diye güvenen zavallılar, gelin bencillikten uzak fedâkar bir hayatı yaşamaya çalışın. Gelin cennete gidiş konusunda bir gayretin içine girin. Değilse yarın hiç de beklemediğiniz bir şekilde kendinizi cehennemde bulursanız sizi oradan kurtaracak hiç bir yardımcı bulamayacaksınız. Ama şimdi burada kendinizi ve çevrenizi kurtarma imkânınız vardır. Gelin hem kendinizi, hem de ehlinizi kurtarmaya bakın diyor Rabbimiz. Değilse yarın değil başkalarının, peygamberin bile sizi kurtarma imkânı yoktur. Kendisini ateşe atanı, fıtratını öldüreni hiç kimse kurtaramayacak.
20. “Fakat, Rablerinden sakınanlara, üst üste bina edilmiş köşkler vardır; altlarından ırmaklar akar. Bu, Allah’ın verdiği sözdür, Allah verdiği sözden caymaz.” Ama Rabblerinden ittikâ edenlere, Rabblerini hesaba katarak yaşayanlara, Rabblerine saygı duyanlara, Allah için bir hayat yaşayanlara, Allah’ın beğendiklerini beğenerek, beğenmediklerinden de uzak durarak Allah adına tavır alanlara gelince, orada onlar için odalar, saraylar, köşkler vardır. Hem de üst üste, iç içe bina edilmiş saraylar vardır. Dünya sarayları gibi fânî değildir bunlar, ebedî, gamsız, kedersizdir bunlar. Bu sarayların yarısı iç kısmına, yarısı da dış kısmına bakan balkonları vardır. Kurulmuş, mü’minler için hazır bekletilmektedirler. Her mü’minin cenneti şu anda hazırdır. Tabi Allah’ın sevgili kulları mü’minler yeni yeni salih ameller işledikçe yeni yeni hazırlıklar da devam etmektedir. Rasulullah Efendimizin beyânıyla 100 mil eninde olan saraylardır bunlar. Öyleyse haydi buyurun muttakî olun ki bunları kazanasınız. Bu Allah’ın sözüdür, Allah’ın vaadidir. Benim, ya da bir başkasının sözü değildir bu. Unutmayın ki Allah asla vaadinden dönmez. Haydi buyurun altlarından, zeminlerinden ırmaklar akan, ya da o mü’minlerin taht-ı tasarruflarında ırmaklar akıp giden cennetlere koşmaya. Haydi bu cennetler için yarışmaya.
21. “Allah’ın gökten bir su indirip, onu yerdeki kaynaklara yerleştiren, sonra onunla çeşitli renklerde ekinler yetiştiren olduğunu görmez misin? Sonra onları kurutur ki sen de onları sapsarı görürsün sonrada çerçöpe çevirir. Şüphesiz bunlarda, akıl sahipleri için öğüt vardır.” Görmedin mi, bakmıyor musun, gözünü çevirsene! Allah gökyüzünden bir su indirdi de onunla yeryüzünde membalar, ırmaklar oluşturdu, su birikintileri meydana getirdi. Sonra onunla yeryüzünde muhtelif ekinler, muhtelif meyveler, sebzeler meydana getirdi. Kış günü ölü olan bir toprak, ölü olan bir arz, ölü olan bir dünya baharda yeni baştan diriliverdi. Hiç bakmaz mısınız? Hiç düşünmez misiniz? Nasıl oluyor bu iş? Ölü bir dünya birdenbire nasıl canlanıyor? Elbette gökleri ve yeri, göktekileri ve yerdekileri yoktan var eden Allah için bu çok kolaydır. Evet bu canlılıktan sonra ekinlerde bir heyecan, bir dalgalanma meydana geliyor. Sonra bir sararma, bir solma, sonra da kırıp ge-çiriyor Allah onları. O güzelim hayat, o yemyeşil hayat kurumaya, sol-maya başlıyor ve en sonunda Allah her şeyi mahvedip ölüme mahkum ediyor. Sonra görürsün ki onlar kupkuru birer çerçöp haline gelmiştir. İşte bunda akıl sahipleri için, akıllarını kullanan, üzerinde düşünüp kafa yoranlar için bir zikra, bir uyarı, bir ders, bir hatırlatma, bir gündem vardır diyor Rabbimiz. Nasıl? Eh biz de öyle değil miydik? Yoktuk, ölüydük de ölümden geldik. Bundan yüz yıl önce şuradakilerden kim vardı? Aynen bundan üç beş ay önce şu ağaçların, şu meyvelerin olmayıp ta şimdi şu anda karşımıza çıktıkları gibi. Aynen bizler de onlar gibi dünyaya geldik, Allah’ın lütuf ve nîmetleriyle adam olduk, olgunlaştık. Meyve olgunlaştığı zaman bitme zamanı da yaklaşmış demektir. Aynen bunun gibi olgunlaşan insanlar da bir gün düşüşe doğru gitmektedir. Gündönümleri gelmektedir. Bir de şöyle bir ders, bir gündem vardır bu hadisede. Bu ölen, bu yok olan bitkilerin, meyvelerin özü, tohumu bir yerlere gidiyor. Nereye gidiyor öz? İnsanların midelerine gidiyor öz. Ama sapları da çerçöp oluyor. Aynen bunun gibi Allah’ın vahyi iniyor yeryüzüne, bu vahiyle nasiplenenlerin, bu rahmetten istifâde edenlerin içinde, ruhunda dirilişler, hareketler, devinimler, dalgalanmalar, davranışlar, ameller meydana geliyor. Biz mü’minlerde meydana gelen bu diriliş insanlara faydalı oluyor. Sonra bir dalgalanma, bir sararma dönemi oluyor. Bir ihtiyarlama bir solma, sonra da toprağa gömülme dönemi geliyor. Gömülüp geldiğimiz toprağa dönüyoruz. Ama öz öbür tarafa gidiyor, ruh öbür tarafa gidiyor, amellerimiz öbür tarafa gidiyor. İşte bunda akıl sahipleri için böyle bir ibret vardır. Bir de bu olay bize ölümden sonraki tekrar dirilişi hatırlatıyor. İşte bizler de ölümlerimizden sonra aynen böylece diriltileceğiz.
22. “Allah kimin kalbini İslâm’a açmışsa, o, Rabbi katından bir nûr üzere olmaz mı? Kalpleri Allah’ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun; işte bunlar apaçık sapıklıktadırlar.” Rabbimiz burada iki insan tipini ortaya koyarak karşılaştırma yapıyor. Allah o kişinin sadrını, kalbini İslâm’a açtırmış ve de bu insan Rabbinden bir nûr üzeredir. Aklı, kalbi, duyuları İslâm’la dolmuştur. İçi dışı nûrla, aydınlıkla dolmuş ve Rabbinin istediği bir düşünceye, bir imana, bir hayata kavuşmuştur. Evet böyle bir insan tipi var karşımızda: Allah’a yönelmiş, Allah’ın diniyle hoşnut olmuş, Allah’ın dininden razı olmuş, gönlünde büyük bir ferahlık, büyük bir zevk var. Sadr-ı İslâm’a açılmış, eline de nûr olan bir kitap almış, nûr olan kitaba kanaat getirmiş, kitaba iman etmiş, kalbi onu benimsemiş, bu nûrla duyuyor, bu nûrla düşünüyor, bu nûrla yürüyor, bu nûrla hareket ediyor. Bir ikinci insan tipi daha ortaya koyuyor Rabbimiz. Bu insan da kalbi katılaşmış, İslâm’ı görmek, tanımak istememiş. Allah’ın âyetlerine gözlerini, kulaklarını, kalbini kapamış, zikri duymak istememiş, kal-bi Allah’ın âyetlerine karşı kasıldıkça kasılmış. Kalp aslında inkılâp e-den, değişen, iyiye doğru gidebilen bir dönüşüm ve değişim özelliğine sahiptir. Yâni aslında bu adamların kalpleri Allah’ın şu metlûv âyetlerini duydukça, Allah’ın meşhûd âyetlerini gördükçe değişmek istiyor, ama adamlar kalplerini kasıyorlar, kalplerini katılaştırıyorlar, değişmesine, tavır almasına imkân vermiyorlar. Yâni her insanın içinde, kalbinde Allah’a yakîn bir bilgi vardır. Ama bu insanlar kendilerinde var olan Al-lah kendilerine hatırlatıldığı zaman, ister istemez kalpleri bundan etkilenip tavır alıyor. İşte Allah’ın âyetlerinin kalplerinde meydana getirdiği tesiri yok etmek için kasılıp geri çekiyorlar, kasıyorlar. Gerçekten bir şeyler anladıkları halde karşı çıkanlara yazıklar olsun! Kalplerindeki bu kasılmayı aslında dışarıdan da, gözlerinden de, burun kıvırmalarından da anlamak, gözlemlemek mümkündür.
23. “Allah, âyetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rabb-lerinden korkanların, bu Kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitap Allah’ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz.” Allah sözün en güzelini peyderpey indirmiştir. Hadîs, yeni olan, yepyeni olan, insanda, dinleyende herhangi bir alışkanlık, ya da bıkkınlık meydana getirmeyen, daima yeni, daima taze olan sözdür. İşte Allah böyle sözlerin en güzelini indirmiştir. Bir kitap olarak, birbirine benzer, birbirini okşar, birbirini bütünler, birbirini destekler âyetlerle, sûrelerle ve mesânî, ikili bir anlatımla, ya da tekrarlı bir anlatım olarak indirmiştir. Rabbimiz zatıyla, melekleriyle, cennetiyle, cehenne-miyle ortaya koyduğu her konuyu insan zihnine yerleştirip kazımak için tekrar tekrar anlatmıştır. İnsan Rabbimizin anlatımlarını her duyduğu yerde yeni bir tesirle sarsılmaktadır. Demek ki sözlerin en güzeli Allah’ın indirdiği bu kitabın âyetleridir. Bu kitapta âhenk var, bu kitabın âyetlerinde bir uyum ve insicâm, ikili bir anlatım var. Cennet var, ama cehennem de var bu kitapta. Dünya var, ama âhiret de var bu kitapta. İman var, ama ekonomi de var. Ahlâk var, ama siyaset de var. Namaz var, ama aile, toplum da var. Ruh var, ama beden de var. İnsanlara lâzım olan her şeyi anlatmıştır bu kitapta Rabbimiz. Fâtiha’dan Nâs’a kadar tüm âyetleri, tüm sûreleri bir uyum ve insicâm içindedir bu kitabın. Rabblerinden haşyet duyanların, Rabblerini razı edememekten, Rabblerini küstürüp gazabına maruz kalmaktan korkanların derileri ürperiyor. Rabblerinden korkanlar, Rabblerinin kitabıyla karşı karşıya geldikleri zaman, Allah sözüyle karşı karşıya olduklarının bilinciyle tüyleri diken diken oluyor. Kur’an’da böyle bir etki vardır. Önceki âyetlerde kalplerin kasıldığından söz etmişti Rabbimiz, burada da derilerin tepkisinden söz ediliyor. Esasen kalbimiz bizim içimizi, derimiz de dışımızı anlatır. Allah’ın razı olmadığı bir hayatın kendilerine neleri kaybettireceğini ortaya koyan âyetleri, cehennem âyetlerini, azap âyetlerini duydukça mü’minlerin derileri titriyor, kalpleri ürperiyor, korkuları artıyor. Onların içleri ve dışları etkileniyor, tavır alıyor. Ciltleri Allah’ın zikriyle yumu-şuyor. Ama tehdit âyetlerinden sonra müjde âyetleriyle, cehennem âyetlerinden sonra cennet âyetleriyle, gazap âyetlerinden sonra rıza âyetleriyle, ölüm âyetlerinden sonra diriliş âyetleriyle, yokluk âyetlerinden sonra varlık âyetleriyle karşı karşıya geldikleri zaman derileri yumuşuyor, güven içine giriyorlar. Kur’an onların tüylerini diken diken ediyor. Kalpleri üzerinde derin etkiler meydana getiriyor. Elbette bunun meydana gelebilmesi için Rabbine inanması, saygılı olması gerekmektedir. Rabbini tanımayan kimse elbette kalbinin bu etkilenmesine engel olmak, kalbinin, vicdanının sesini bastırmaya çalışacaktır. Kur’an’la beraberlik işte böyle mü’mini her tarafından kuşatacak, bürüyecek, içinde bir rahatlık, bir hoşnutluk hissettirecek, bir mutluluk duyuracak, bir benimseme meydana getirecektir. İşte bu Allah’ın hidâyetidir ki, Allah onunla dilediklerine hidâyet eder. Hidâyeti isteyenlere, seçimini hidâyetten yana kullananlara tabii. Ama kim sapmak, dalâlette kalmak ister de Allah da onun bu tercihini onaylayarak saptırmak isterse, onun için hiçbir yardımcı yoktur. Demek ki Rabbe gidiş, Rabbin rızasına, Rabbin hidâyetine gidiş Kur’an iledir. Rabbe gidiş Rabbin gösterdiği yolladır.
24. “Kıyamet günü kötü azaptan yüzünü korumaya çalışan kimse, güven içinde olan kimse gibi midir? Zalimlere: “Kazandıklarınızın karşılığını tadın” denir.” Hiç yüzünü kıyamet gününün kötü azabından korumaya çalışan kimse, Allah’ın azabından, Allah’ın ateşinden emniyet içinde, güven içinde olan kimse gibi olur mu? Böyle zalimlere dünyada kazandığınızın karşılığı olarak ateşi tadın denilecek. Bir adam düşünün ki cehenneme yuvarlanmış ve yüzüyle ateşten korunmaya çalışıyor. Bu dünyada Allah’tan ittikâ etmemiş, Allah’ı hesaba katmamış, Allah’ın kitabına yönelmemiş, yolunu Allah’a sormamış, hayatını Allah için ya-şamamış, Allah’ın azabını ciddiye almamış, kıyametin hesabını kitabını gündem yapmamış, kendisini azaptan korumamış. Şimdi yaşadığı bu kötü hayatın karşılığı olarak ateşe yuvarlanmış ve öyle düşkün, öyle perişan bir duruma düşmüş ki, dünyada iken sürekli sakındığı yüzüyle azaptan korunmaya çalışmaktadır. Dikkat ederseniz eliyle filan korunmaya çalışmıyor da yüzüyle çalışıyor. Tam bir perişanlık hali, tam bir tükenişin ifadesi. Halbuki al-çaklara bu dünyada yüzleriyle o ateşten korunma imkânı vermişti. Dünyadayken yüzüyle Rabbine yönelişini gerçekleştirmemişti. Dünyada bu işi gerçekleştirmediği için şimdi âdeta dünyada yapması gereken bu vazifesini yerine getiriyormuşçasına, haydi tadın bakalım yüzünüzle dünyada korunmadığınız bu azabı denilecek kendilerine. İşte böyle bu dünyada eline, ayağına, yüzüne, gözüne, azalarına, fıt-ratına, Allah’ına, kitabına, peygamberine, çevresine zulmetmiş, yazık etmiş, Allah’ın hakkını vermemiş kimseye denilecek olan budur.
25. “Onlardan öncekiler de Peygamberleri yalanlamışlardı da, farkına varmadıkları yerden onlara bir azap çatmıştı.” Onlardan öncekiler de yalanladılar. Öncekiler de peygamberi yok farz ettiler, gelmemiş saydılar da, Allah hiç ummadıkları, hiç beklemedikleri yerlerden kendilerine azabını gönderivermişti. Öyleyse ey kâfirler, sizden öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna hiç bakmıyor musunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Geçmişte hakkı yalanlayanların, peygamberi yalanlayanların, peygamber aleyhine kıyam edenlerin âkıbeti ne oldu? Eyke’nin, Ashab-ı Uhdûd’un, Ashab-ı Hûd’un, Lût kavminin, Firavunların, Nemrutların hali nice oldu? Bizans’ın, Roma’nın hali ne oldu? Onlar peygamberleri yalanlamışlar, dini reddetmişler, Allah’ı bırakıp kendileri rubûbiyet ve ulûhiyet iddiasında bulunmuşlardı. Peygamber şöyle dediği halde öyle demedi diyerek, Allah’ın dediklerini demedi diyerek, ya da Allah öyle demediği halde, Allah öyle buyurmadığı halde Allah öyle dedi diyerek yalan söyleyenler, Allah dünyayı yarattı ve işi bitti, yâni artık Allah hayata karışmıyor, Allah hayata ka-rışmaz diyerek yalan söyleyenler, Allah dünyanın idaresini bize bıraktı diyerek yalan söyleyenler, Peygamber hayat programı konusunda bil-gisizdir, peygamber bu konuları bilmez diyerek yalan söyleyen bu ya-lancıların âkıbetleri nasıl olmuş bir bakmaz mısınız, diyor Rabbimiz. Yeryüzü bunların enkazlarıyla doludur. Neye güveniyorlar bu insanlar? Hangi güçleriyle Rablerine ka-fa tutmaya çalışıyorlar? Allah’tan hiç korkmuyorlar mı? Önceki toplumların başına gelenlerden ibret almıyorlar mı bu adamlar? Tarihi hiç okumuyorlar mı? Öncekilerden ne ayrıcalıkları var bunların? Daha önce Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşanların, Allah yerine Allah kullarını tanrılaştıranların tamamı helâk oldu da bunlar mı kurtulacaklar? Bunların torpilleri nereden geliyor? Kime güveniyor bu adamlar da bu bozuk tavırlarını sürdürebiliyorlar?
26. “Allah onlara, dünya hayatında rezilliği tattırdı; âhiret azabı daha büyüktür. Keşke bilseler!” Allah onlara bu dünyada rezilliği tattırmıştır. Bu dünya azabıdır, ama âhiret azabı daha büyüktür. Çünkü dünyadaki azapların bir sonu vardır. Ölümle son bulur ama âhiretteki azabın sonu yoktur. Âhiret azabı dünyadaki azaplardan çok daha büyüktür. Keşke bunu insanlar bilseydi! Peki bu insanların bu dünyada bunu bilmelerine, anlamalarına bir imkân yok muydu? Hayır:
27. “Biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali, belki öğüt alırlar diye, andolsun ki verdik.” Bir insan için, bir insanın anlayıp kavraması için bu Kur’an’da her türlü meselden, her türlü misalden anlattık, diyor Rabbimiz. İnsanlar düşünsünler de gerçeği anlasınlar diye her şeyi anlattık. Yanlış, doğru ne varsa hepsini bu kitapta açık açık beyan etmiştir Rabbimiz. Hem de belki anlayamazlar, belki kavrayamazlar diye örnekleriyle, misalleriyle her şeyin doğrusunu, yanlışını anlatmış, örnekler vermiş, her tavrın, her amelin mükâfatını ve cezasını beyan etmiştir.
28. “O, eğriliği olmayan, Arapça bir Kur’an’dır. Belki sakınırlar.” Bu kitap eğri büğrülüğü olmayan Arapça bir kitaptır. Yâni bu kitapta herhangi bir tenâkuz, herhangi bir çelişki, bir yamukluk, bir uyumsuzluk, bir tutarsızlık, bir münâsebetsizlik yoktur. Ya da onda in-sanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık, bir kapalılık, bir tutarsızlık yoktur. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının kendi kapasitesine göre bir şeyler an-layabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece bel-li sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri, diğerlerinin anlaya-mayarak bocalayacakları, içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değ-memiş bir kitaptır bu. İnsanlar arınsınlar diye, muttakî olsunlar, bu ki-tapla yol bulsunlar, bu kitapla ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini anlasınlar, bilsinler diye, Rabblerine O’nun istediği kulluğu yaparak O’nun azabından korunsunlar diye, Allah’ın istediği gibi olsunlar diye bu kitap gönderilmiştir. Bakın bundan sonra hemen bir örnek ve-rilecek:
29. “Allah, geçimsiz efendileri olan bir adamla, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Övülmek Allah içindir fakat çoğu bilmezler.” Bir adam düşünün ki onun hayatında ortaklar var, şerikler var. Geçimsiz efendileri olan bir adam düşünün. Sadece bir tek kimsenin kulu, kölesi değil, efendisi tek değil. Hem de birbirine zıt, birbiriyle çe-kişen efendilerin hizmetkarı durumunda. Onun hakkında, onun üzerinde birbirine ortak olan sahipler var ki, onlar onu mütemadiyen çekiştirip duruyorlar. Yine bir adam da düşünün ki, bir tek efendisi var. Bir tek efendiye teslim olmuş, bir tek kişiyi memnun etmeye çalışıyor. Şimdi söyleyin bu iki kişi durum olarak, konum olarak, örnek olarak hiç birbirine eşit olur mu? Bu iki tip insanın hali birbirine benzer olabilir mi? İşte aynen bunun gibi efendisi, Rabbi bir tek Allah olan, sadece Allah’a kul-köle olan, sadece Allah’a teslim olan, sadece O’nu dinleyen, sadece O’nu razı etmeye çalışan, sadece O’nun emirlerine bo-yun büken kimse, Rabbinin, efendisinin kendisinden ne istediğini bilmekte ve sadece O’na hizmet etmektedir. Sadece O’nu memnun et-meyi düşünmektedir. Rabbini razı ederken acaba başkalarını da razı edemeyecek miyim gibi bir korkusu, bir endişesi yoktur. Çünkü onun sorumlu olduğu efendisi, hesaba çekicisi tek bir Allah’tır. Ama kendisi hakkında, hayatı hakkında söz sahibi birçok varlık, birçok efendisi bu-lunan bir adam düşünün. Pek çok şürekâsı, pek çok rabbi olan ve her biri bir tarafa çeken, her biri farklı şeyler isteyen, her biri farklı bir yerlere asılıp duran İlâhların arasında kalmış ve onların hiçbirisini razı edemeyen, birini memnun ederken ötekileri küstüren, kalbi, hayatı parça parça olmuş bir adam düşünün. Bir taraftan Rabbinin, diğer taraftan putların, tâğutların, modanın, çevrenin, âdetlerin, törelerin, yönetmeliklerin, ağanın, paşanın, müdürün kulu-kölesi olmuş bir adam… Hepsini razı edeceğim derken hiç birisini razı edemeyen bir adam… Birinin istediğini yaparken öbürünü küstürecek, birinin nehy ettiğini ötekisi emredecek, birinin güzel dediğini ötekisi kötü görecektir. Ne yapacağını bilmez bir vaziyette baştan sona bir bocalama hayatı yaşayacaktır bu adam. Ne kendisinin yapacağı işin ne olduğunu bilebilecek, ne onu yapabilecek, ne de bunları yaptığı zaman bu İlâhlarından her hangi birini razı edebilecektir. İşte Rabbimiz böylece tevhid ve şirki herkesin anlayabileceği bir misalle anlatıyor. Ama iş bu kadar net ve açıkken acaba bu insanlar niye şirki anlamıyorlar? Niye anlamaya yanaşmıyorlar, bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. Evde, camide, caddede, okulda, dükkanda, hayatın her bir alanında sadece tek bir efendiyi razı etmek, tek bir efendiyi dinlemek dururken pek çok efendiyi dinleyerek, pek çok İlâhı razı etmeye çalışarak kalbini parça parça etmeye mahkûm olmanın ne anlamı var? Öyle değil mi? Camide Allah’ı, sokakta başkalarını dinleyen kişi, namaz konusunda Allah’ın dediğini yaparak, kılık-kıyafet konusunda başkalarının dediğini uygulayarak, oruç konusunda Allah’ı razı edip, hukuk konusunda başkalarını razı etmeye çalışarak ezilip büzülmeye ne gerek var? Elhamdülillah. Hamd tümüyle Allah’a aittir. Tüm hamdler Allah’a mahsustur. Hamd olsun Rabbimize ki, O ne güzel anlatıyor bu konuları? Kulluk, O’ndan başkasına asla yapılmamalıdır. Ama insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar. Şeytan onlara amellerini süslü gösteriyor ve kendi hevâ ve heveslerini putlaştırarak körleşip gidiyorlar. Evet müşrikler, şirkin propagandasını yapanlar, şirki yasallaştıranlar tevhidi bilmiyorlar, bilemiyorlar. Ama bilsinler ki:
30. “Ey Muhammed! Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” Evet ey peygamberim, muhakkak ki sen öleceksin, onlar da ölecekler. Hem peygamber için hem de herkes için hesap kitap söz konusudur. Sevgili peygamberleri de dahil Rabbimiz yeryüzünde hiçbir beşere ebedîlik vermemiştir. Her nefis ölümü tadacaktır. Yeryüzünde Allah’ın genel bir yasasıdır bu. Mü’minler de ölecek, kâfirler de. Peygamberler de, mü’minler de, müşrikler de ölecektir. Sadece Allah’ın dinleyen, sadece Allah’a kulluk yapanlar da, bir çok İlâhlara kulluk yapanlar da ölecektir. Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın kitaplarına iman edip bu imana bağlı bir hayat yaşayanlar da ölecek, iman etmeyip kendi kendilerine bir hayat yaşayanlar da ölecektir. Kendilerini yeryüzü tanrısı olarak ilân edenler de ölecektir, onların kulları da ölecektir. Hiç kimse ölümden kaçıp kurtulamayacaktır. Peygamberlerin Allah gibi yetkileri yoktur. Hayat ve ölüm peygamberin kendi elinde değildir. Peygamber Allah’ın yarattığı, Allah yasalarına teslim bir kuldur. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu değişmez bir yasadır. Herkes ölecektir. Ölüm herkes için geçerlidir. Ölüm kişiyi Allah’la karşı karşıya getirecek bir sürecin ilk adımıdır. Peki bu dünyada insan Allah’la karşı karşıya değil mi? Elbette, ama dünyanın şu câri sünneti gösteriyor ki, insan bu dünyada Allah’la beraber olup olmadığını bilemeyebilir. Ama ölümden sonraki hayat öyle değildir. Bir de insanın bu dünyada gerçekleştirdiği kendi fiillerinde bizzat kendi iradesi vardır. Yani bir zorlama ile onları yapmış değildir. Meselâ namaz kılmayı, Kur’an öğrenmeyi kula Allah teklif eder ama zorlamaz onu. Ama kulun bu ira-dî eylemlerinin yanında onun iradesinin dışında oluşanlar da vardır. Meselâ ateş yakar, yukarıdan bırakılan bir cisim aşağıya düşer, rüzgâr eser, doğan ölür. Bu mânâda ölüm Mülk sûresinin 2. âyetinin de beyanıyla Allah’ın sıfatlarının bir tecellisidir. Hiçbir varlık yok ki ölüm yasasından kurtulabilmiş olsun. İşte bu âyetten anlıyoruz ki peygamber bile bunun içindedir. Öyleyse Rabbimizin hikmeti gereği koyduğu bu ölüm yasasını kerih görüp ondan kaçıp kurtulmaya çalışmak yersizdir. Ama öyle bir hayat yaşayalım ki ölüm sevgiliyle buluşma gecesi gibi bir anlama dö-nüşün. Sahabe-i Kirâm efendilerimiz ölümü hep hayatın içinde kabul etmişlerdir. İnsan nasıl ki acıkır, susar ve yerse, aynen bunun gibi do-ğar, büyür ve ölür. Yemek yemek nasıl ki bir Allah yasasına boyun bükmüşse, ölümü de öylece kabul etmek zorundayız. Ölümü hayatın içinde dışlamak, gündemden düşürmek, unutmaya çalışmak esasen şu yerleşik hayatın en büyük zulmü felâketidir. Meselâ şu anda toplumun vazgeçilmezlerinden birisi olan çeyiz, belli bir ekonomik kaygının sonucudur. Çeyiz böyle gerçekleştirilince elbette ölüm de yok farz ettirilecektir. Toplumun ısrarla gündemleştirdiği istikbal anlayışı, gelecek kaygısı, mal mülk derdi ölümü gündemden düşüren en büyük faktörlerdir. Ebedî kalacak ya adam bu dünyada. Hiç ölmeyecek ya. İşte hesabını ona göre yapıyor. Küstüğü bir adam ölüverse hemen pişman olup ağlamaya başlıyor. Vay ben ne yaptım, bilseydim öleceğini helâlleşmez miydim diye. Eh ne olacaktı? Ölmeyecek miydi o adam? Elbette ölecekti, ama berikisinin gündeminde ölüm olmadığı için onu uzak zannediyordu. Halbuki ölüm bize her şeyden daha yakındır, bunu bir an bile hatırımızdan çıkarmayalım. Her şey ve herkes kuldur ve herkes için bir zaman, bir ecel belirlemiştir Rabbimiz. Kendisinden başka her şey fânîdir. Her şey eceli geldiği zaman yok olmaya mahkumdur. Bâkî olan sadece bu kâ-inatın yaratıcısı ve yarattığı varlıkların yasalarının ve ecellerinin tayin edicisi olan Rabbimizdir. Evet hepiniz bir gün öleceksiniz ve:
31. “Ey İnsanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız.” Kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda, Rabbinizin Mahkeme-i Kübrâsında birbirinize hasım olacaksınız. Birbirinizin dâvâlısı, dâvâcısı olacaksınız. Rabbinizin âdil mahkemesinde muhakeme olacak ve birbirlerinizle çekişeceksiniz. Sen şöyle demiştin, ben böyle yapmıştım, sen şöyle yapmıştın, beni sen saptırmıştım, beni sen yoldan çıkarmıştın, keşke seni dinlemeseydim, keşke sana destek olmasaydım vs. vs… Bu tartışma Rabbimizin büyük mahkemesinde Rabbimiz huzurunda olacaktır. Herkes birbirini suçlayacak, birbirine saldıracak, birbirini kötüleyecek. Ama Rabbimiz insanlar arasında adaletle hükmünü verecek, çünkü Melik Allah’tır. Öyleyse ey insanlar, gelin o Muhakeme-i Kübra’da, âdil olan Rabbimizin âdil mahkemesinde yarın bu kitabın hükümlerine, bu kitabın yasalarına göre birbirimize karşı dâvâlı ve dâvâcı olacağımızı ve bu kitabın âyetlerine göre hakkımızda hüküm verileceğini unutmadan bugün bu kitaba göre bir hayat yaşamaya bakalım. Eğer bugün bu kitabın istediği bir hayatı yaşayabilir, birbirimize karşı görevlerimizi, ilişkilerimizi bu kitabın istediği şekilde gerçekleştirebilirsek, yarın o büyük mahkemede yüzü ak olarak çıkabileceğiz demektir. Çünkü O mahkemede haktan, adaletten başka bir şey yoktur. Meselâ bu dünyada Yahudi’si de Hıristiyan’ı da bir Müslümanla olan dâvâsını Rasulullah Efendimizin mahkemesinde halletmek ister. Kesinlikle bilirler ki, Rasulullah Efendimizin mahkemesinde adalet vardır. O sadece adaletle hüküm verecektir. Ama münâfıklar, kalplerinde yamukluk bulunanlar ise adaleti gerçekleştirecek peygamberin mahkemesine değil de parayla pulla satın alabilecekleri kimselerin mahkemelerine gitmektedirler. İşte kıyamet gününün mahkemesinin sahibi, Mâliki Allah’tır. Öyleyse yarın kimin mahkemesine çıkacak, kimin huzurunda muhakeme olacak, kimin yargısına boyun bükmek zorunda kalacaksak, burada ona göre hareket etmek zorundayız. Yarın hüküm verecek Rabbimize kul-köle olmak zorundayız. Yaşadığımız hayatta sadece O’na karşı sorumlu olmalı, başka hiç kimsenin üzerimizde hak sahibi olmasına razı olmamak zorundayız.
32. “Allah’a karşı yalan uydurandan, kendisine gelmiş olan gerçeği yalan sayandan daha zalim kimdir? İnkârcılar için cehennemde bir durak olmaz olur mu?” Allah’a karşı yalan uydurandan, yalan iftira edenden ve kendisine gelmiş olan sıdkı, hakkı, gerçeği yalan sayandan daha zalim kim vardır? Cehennemde böyle kâfirler için bir sığınak, bir barınak yok mudur? Allah’a yalan uydurmak demek Allah’ın zatıyla, sıfatlarıyla, yetkileriyle alâkalı yalan söylemek demektir. Allah hayata karışmaz, Allah vahiy göndermez, Allah bizden kulluk istemez şeklindeki yalanlardır bunlar. Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini Allah’tan başkalarına vermek türündeki yalanlardır. Yeryüzünde Allah’tan başka Rabblerin, İlâhların, tanrıların varlığını kabul etmek türündeki yalanlar, Allah’ın yeryüzünde yetkilileri, oğulları, evlâtları vardır şeklindeki yalanlardır. Veya Allah bir konuda öyle bir şey demediği halde Allah böyle buyuruyor, Allah böyle istiyor şeklinde yapılan yalanlardır. İdeolojiler uyduruyorlar, sistemler geliştiriyorlar ve bunları Allah’a isnat ederek, O’na onaylattırmaya, Allah ta böyle istiyor demeye, Allah’a yalan iftira etmeye çalışıyorlar. Yeryüzünde Allah’ın asla istemediği bir hayatı yaşıyorlar ve işte şu bizim yaşadığımız hayat Allah’ın istediği, Allah’ın razı olduğu bir hayattır diyerek küfürlerini, şirklerini Allah adına yasallaştırmaya çalışıyorlar. Allah’tan kendilerine gelmiş doğruları, Allah âyetlerini yalan-lıyorlar. Allah âyetlerini hayatlarında boşa çıkarmaya, işlemez hale getirmeye çalışıyorlar. Sanki Rablerinden kendilerine hiçbir âyet gel-memiş, hiçbir doğru gelmemiş gibi onları görmezden, duymazdan ge-liyorlar, yok farz ediyorlar. Allah’tan gelen bu doğruları gündemlerinden düşürmeye çalışıyorlar. Tüm Allah doğrularını boşa çıkarıyorlar. Bunlardan daha zalim kim vardır, diyor Rabbimiz. Böyle Allah’a karşı yalan iftiralarda bulunan, yalanlarını Allah’a izâfe eden ve bir de Allah’tan gelen doğruları, Allah’ın âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? Allah’ın âyetlerini yok farz ederek bir hayat yaşayandan daha zalim kim vardır? Âyetlerin varlığını görmez-den gelerek, âyetleri örterek, örtbas ederek, gündeme almayarak bir hayat yaşayan kişiden daha zalim kim vardır, diyor Rabbimiz. Böyle yapan zalimleri Allah kesinlikle hidâyete ulaştırmayacaktır. Bu tür insanlar kesinlikle saadeti bulamayacak, huzuru göremeyeceklerdir. Âhiret gününde de cehennem onların barınağı, sığınağı olacaktır. Ama:
33. “Gerçeği getiren ve onu doğrulayanlar, işte onlar, Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.” Sıdk ile gelmiş, sadık olarak gelmiş, doğru ve doğrulayıcı olarak, tasdik edilmiş ve tasdik edici olarak insanlara Rabbin tasdik ettiği doğruları gösterici olarak gelmiş ve onları tasdik eden, doğrulayan ve bu doğrular istikâmetinde bir hayat yaşayanların, bu doğruları hayatında eylem olarak görüntüleyenleri kesin hakta, kesin doğruda olduğunu tasdik edici olarak gelen bu âyetleri doğrulayanlar, Rabblerine karşı gelmekten, Rabblerine kafa tutmaktan sakınan mü’minlerdir. Bu doğrularla yol bulan, bu doğrularla Allah için hayat yaşayan muttakîlerdir. Gözleriyle, kulaklarıyla, kalpleriyle, içleriyle, dışlarıyla, geceleriyle, gündüzleriyle Allah’tan gelen bu doğruları tasdik ederek, eyleme dökerek, amele dönüştürerek, hayatlarında görüntüleyen insanlardır onlar. Kendileri bu doğruları tasdik ettikleri ve hayatlarını onlarla düzenledikleri gibi, insanlara, Allah kullarına da bu doğrularla giden, on-lara bu doğruları götüren kimselerdir onlar. Bu doğrulara uygun ameller, tavırlar sergileyen muttakîlerdir onlar. Peki ne varmış onlar için? Ne hazırlamış onlar için yarın Rabbimiz?
34. “Onlara, Rablerinin katında diledikleri şeyler vardır, bu, iyilerin mükâfatıdır.” Onlar için Rabbleri katında diledikleri her şey vardır. Orada onlar için diledikleri, arzu ettikleri, gönüllerinin çektiği her şey vardır. Çünkü o cennet Allah’ın ağırlamasıdır. Böyle bir nîmet ortamında acaba şu da var mı, bu da var mı, demenin hiçbir anlamı yoktur. Allah’ın şanına lâyık bir cennettir orası. Orada hiçbir şeyin yokluğu, mahrumiyeti yoktur. Orada huzur kaçırıcı, üzüntü verici hiçbir şey yoktur. Orada bu muttakîler öyle bir mutluluk içindedirler ki, cennet nîmetleri onların yüzlerine, gözlerine, gönüllerine, benliklerine sinmiş âdeta nîmetlerle iç içe olmuşlardır. Allah’ın nîmetlerinin eseri o muttakîlerin yüzünde, gözünde benliğinde hissedilecektir. Sevinçleri, memnuniyetleri, yüzlerinde, gözlerinde, hallerinde ve tavırlarında etrafa ta-şacaktır.
35. “Zira Allah, onların yaptıkları kötülükleri örter, onlara, işledikleri şeylerin en güzel karşılıklarını verir.” Çünkü Allah onların yaptıklarının en kötüsünü örtecektir. Dünyada onların işledikleri kötülükleri örtecek ve yaptıkları şeylerin en güzel karşılığını verecek, ya da yaptıkları amellerin en güzeliyle onlara karşılık verecektir. Anlayabildiğimiz kadarıyla Rabbimiz mü’minlerin, muttakîlerin orada amellerinin katsayısının böyle olacağını haber veriyor. Yâni mü’minlerin dünyada işledikleri tüm ameller, o amellerin en iyisiyle, en güzeliyle, en ihlâslısıyla çarpılacak. Yâni bütün amelleri o en güzel a-melle çarpılıverecek, tüm amelleri o en güzel amel gibi kabul ediliverecek. Ne büyük bir rahmet değil mi? Meselâ dünyada kıldığınız tüm namazlarınız, en güzel bir namaz gibi kabul edilecek. Veya gerçekten çok ihlâsla yaptığınız bir infak gibi kabul edilecek tüm infaklarınız. Mü’minler en güzel amelleri karşılığında mükâfat alırlarken, kâfirler de en kötü amelleriyle cezalandırılacaklardır. Kim yapabilir bunu Allah’tan başka? Her türlü kötülüğü, her türlü suçları işlemiş, kötülük peşinde koşarken birdenbire tevbe edip Rabbine kulluğa yönelen kişiyi birdenbire affedeceğini, tüm kötülüklerini örteceğini haber veriyor Rabbimiz. Hem de tüm bu kötülükleri ör-tülmekle, tüm bu suçları affedilmekle kalmayıp üstelik yaptığı en iyi iş-leri esas alınarak mukâbelede bulunulacak kendisine. Kim bu kadar merhametli olabilir insana? Allah’tan başka hangi efendi yapabilir bunu hizmetçisine? Kim mahiyetindekinin kötülüklerini iyilikleri karşılığında silip ona göre değerlendirebilir? Bugünkü yapay tanrılar, yaptığı kötülüklerle sabıkalı hâle getirip her zaman onun yaptıklarını karşısına getirmeden yana değil mi? Bugünkü sahte tanrıların hukuku bunun üzerine bina edilmiş değil midir?
36. “Allah, kuluna yetmez mi? Ey Muhammed! Seni O’ndan başka şeylerle korkutuyorlar. Allah’ın saptırdığını doğru yola koyacak yoktur.” Allah kuluna kâfi değil mi? Allah kuluna yeterli değil mi? Her zaman, her yerde, her konuda ve hususta Allah kuluna yeterlidir. Kula Allah’tan başkası lâzım değildir. Allah var, başkasına gerek yoktur. Korku merciî olarak, saygı ve güven merciî olarak Allah’ı bilmeyenler, Allah’ı tanımayanlar herkesten ve her şeyden korkarlar. Başkalarına karşı korkusuz, eyvallahsız, hür ve özgür olabilmenin yolu korku merciîni bilmeden geçer. İşte bakın onu soruyor Rabbimiz. Mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah size yetmiyor mu ki, O’ndan başkalarına yöneliyorsunuz? Güç kaynağınızın farkında değil misiniz ki başkalarına güvenip sığınmaya kalkışıyorsunuz? Sizin bu güç kaynağınızın farkında olmayışınızı, Rabbinize güvenmeyişinizi, sizlerde olmaması ge-reken bu tür zaafları gören kâfirler de cesaret bulup sizi Allah’tan baş-ka şeylerle, paralarıyla, ekonomik ve siyasal güçleriyle, askerî kuvvetleriyle korkutmaya ve sizleri kendi egemenlikleri altına almayı deniyorlar. Yapmayın bunu. Korkulmaya lâyık olan, güç ve kudret sahibi olan benim ve ben kuluma kâfiyim. Sizi benden başkalarıyla korkutmaya çalışanlara kulak asmayın. Ama Allah kimi saptırmışsa artık onu doğru yola iletecek yoktur. Hidâyette olmayı, hidâyette kalmayı dileyip de Allah’ın kendilerine hidâyetini gösterdiği mü’minler sadece Allah’tan korkarlar, sadece Allah’a güvenip bağlanırlar. Çünkü her ko-nuda Allah kuluna kâfidir. Rızık verme konusunda kuluna Allah kâfidir de hüküm koymada, yasa belirlemede kâfi değil mi? Her konuda yasaları, hayat programı, ef’ali, fiilleri, isimleri ve tüm tasarrufları konusunda kul Allah’ın kendisine kâfi olduğuna inanmalı ve bu inancı bizzat hayatında yaşamalıdır. Bizler kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki, âlîm olarak Rabbimiz bize kâfidir, Habîr olarak, Rezzâk olarak, Rabb olarak, İlâh olarak kâfidir. Alîm olan Allah’ın kitabı bizim için yeterlidir, bir başkasına ihtiyacımız yoktur. Örnek olarak peygamberi yeterlidir, bir başkasına ih-tiyacımız yoktur. Hakim olarak Allah’ın âyetleri bize yeterlidir başka yerlerde hikmet aramaya, başkalarının bilgisiyle bilgilenmeye ihtiyacımız yoktur. Rezzâk olarak, rızkın vericisi olarak, rızkın tüm sebeplerinin yaratıcısı olarak Allah bize kâfidir, başka rızık vericilere ihtiyacımız yoktur. Azîz olarak Allah bize yeter, izzeti ve şerefi sadece O’nda görür, O’ndan, O’na kulluktan bekler, başka hiçbir yerde izzet ve şeref aramayız. Müheymin olarak, murâkıb ve gözetleyici olarak Allah bize yeterlidir, başkalarının denetleyiciliğine ihtiyacımız yoktur. Bizi hiç kimse görmese de Rabbimizin gördüğü şuuru içinde O’nun haramlarını işlemekten sakınırız. Rahmân olarak, Rahîm olarak, Rabb olarak, İlâh olarak O bize kâfidir, kendimizi başkalarına değil, sadece O’na beğendirmeye çalışırız, O’nun beğenisi bizim için yeterlidir. Ama kâfirler, müşrikler, Allah tanımazlar Allah’tan başkalarını size saygın gösterecekler, size güçlü, kuvvetli, egemen gösterecekler. Başkalarını Allah’a alternatif olarak gösterecekler. Başkalarının yasalarını, başkalarının sistemlerini Allah’ın yasalarına alternatif olarak sunacaklar. Başkalarının siyasal ve askerî güçlerini Allah’a alternatif olarak gösterecekler. “Allah güçlüdür ama falanlar da güçlüdür, onlardan da korkulmalıdır, onlar da dinlenmelidir diyecekler. Allah Rahmân ve Rahîmdir ama filanların, filan tâğutların rahmeti de bizi kuşatmıştır,” diyecekler. “Allah Alîmdir, ilmi tamdır ama falanlar da şu şu konuları bilmektedir. Aslında günümüzde Allah bilgisine ihtiyaç kal-mamıştır, asrımız bilim asrıdır, bugün bilim her şeyi çözecek güce u-laşmıştır,” diyerek Allah bilgisine karşılık laboratuarı, vahye karşılık bilimi alternatif olarak koymaya çalışacaklar. Allah’tan başkalarına saygı göstermeye çalışacaklar. Allah’tan başka Allah’a muadiller, denkler, şerikler, nidler bulup onları sizin karşınıza dikecekler, insanların gündemlerine sokacaklar, insanların gözlerinde büyük, saygın, muhteşem hale getirecekler. “Efendim bunlar egemenler, bunlar siyasîler, bunlar hukuk uz-manları, bunlar eğitim otoriteleri,” diyerek hacet kapısı olarak Allah’ı değil de, bunları gösterecekler. Her konuda Allah’ı değil de başkalarını referans gösterecekler. Allah’tan başka gayb biliciler, Allah’tan baş-ka şifa vericiler gösterecekler. Allah’tan başka kanun koyucu Rabbler gösterecekler. Yaratıcı olarak Allah’tan başkalarını, egemen olarak başkalarını gösterecekler. “A.B.D oturduğu yerden bir düğmeye bastığı zaman her şeyi yapar,” diyecekler. Sizin gündeminize Allah’tan başkalarını getirip koyacaklar. Allah’tan başkalarını dinlemenizi, Allah’tan başkalarına itaat etmenizi, başkalarının yasalarını uygulamanızı ve Allah’tan başkalarına saygılı olup, onlardan korkmanız gerektiğini söyleyecekler. Halbuki Allah kuluna kâfidir, Allah’tan başkalarından asla korkmayın. Eğer Allah’tan korkmazsanız, kesinlikle bilesiniz ki herkesten ve her şeyden korkutur Allah sizi.
37. “Allah’ın doğru yola eriştirdiğini de saptıracak yoktur. Allah, güçlü olan, öç alabilen değil midir?” Allah kime bilgisini ulaştırarak hidâyet etmişse artık onu saptıracak yoktur. Allah’ı tanımış, Allah’ın hidâyetini bilmiş bir mü’mini yolundan kim saptırabilir? Bakın peygamberiniz, önderiniz sadece Allah’tan korkup başka hiçbir şeyden korkmadığı için döneminin müşriklerinin tehditlerinin hiçbirisi onu saptıramamıştır. Çünkü onun koruyucusu Allah’tı. Hâfızı Allah’tı. Şimdi söyleyin Allah aşkına, koruyucu Allah, hadîsi Allah olan bir mü’mini hangi saptırıcı saptırabilir? Allah Azîz ve intikam sahibi değil mi? Allah’ın koruduğuna kim zarar verebilir? Unutmayalım ki şu anda yeryüzünde sapanlarıyla, sapıtanlarıyla, mü’minleriyle, kâfir ve müşrikleriyle, sadece Allah’a inanıp, sadece O’na güvenip, sadece O’ndan korkanlarıyla, Allah’tan başkalarından korkan ve korkutanlarıyla bir savaş devam etmektedir. Biraz daha kısa söyleyecek olursak, kâfirlerin her cinsiyle Allah arasında bir savaş cereyan etmektedir. Kesinlikle bilelim ve inanalım ki, kâfirlerle Allah ordusu, Allah taraftarları arasında süren bu savaşı Allah taraftarları kazanacaktır. Çünkü gerek burada, gerekse kitabımızın başka yerlerinde görüyoruz ki Allah Azîzdir, Allah düşmanlarına karşı intikam sahibidir. Allah kitabında bir yasa olarak şunu yazmıştır: “Ben ve elçilerim mutlak sûrette galip geleceğiz.” Dünyada Allah dostları Kâfirlere karşı mutlak galip geleceklerdir. Âhirette bu kâfirlerin zaten savaşacak bir güçleri olmayacaktır. Ama bu dünyada şuursuzca Allah’a silâh çekiyorlar. Allah’a ve O’nun ordularına akılsızca kafa tutuyorlar. Lâkin bu yaptıklarının karşılığı olarak yakında nasıl bir yenilgiyle yenileceklerini göreceğiz. Bu yenilgileri dünyayla sınırlı kalmayacak, önceki âyetlerde ifade edildiği gibi alçaklar ateşe yuvarlanacaklar ve yüzleriyle Allah’ın ateşinden korunmaya çalışacaklar. Dünyada kendilerine itaat edenler yarın onların azaplarının kat kat artırılmasını isteyecekler. İşte bu ve benzeri âyetleri duyan, bunları onlara duyuracak mü’minler çıkarsa kâfirler Müslümanlar karşısında daima yenik olduklarını, daima hezimete mahkum olduklarını soluklayacaklardır bu dünyada. Çünkü Azîz olan, mutlak galip olan ve kendisiyle savaşa tutuşanlardan mutlak intikam alacak olan Allah ve O’nun ordularıdır.