Fî Zılâli'l-Kur'ân sayfasına dön

Mâide Suresi Tefsiri — Seyyid Kutub (Fî Zılâli'l-Kur'ân)

120 ayetSayfa 2 / 5
34- Yalnız bunların içinde tarafınızdan yakalanmadan önce tevbe edenler olursa biliniz ki Allah affedicidir ve merhametlidir. Ayette sözü edilen bu suç müslüman hükümdara karşı ayaklanma, bu hükümdarın otoritesine karşı çıkma "İslâm yurdu" halkını yıldırmak, mallarına ve namuslarına saldırmak için örgüt oluşturmaktadır. Kimi fıkıh bilginleri, bunun hükümdarın otoritesinin dışında gerek merkezde gerekse taşrada olsun bu tür bir örgütün "İslam yurdu" halkına karşı kuvvet kullanarak saldırıya geçmesini yeterli bulur ve ayetin bu eylemlerle uyum içerisinde olduğu fikrini ileri sürerler. Allah'ın şeriatı ile hükmeden hükümdara karşı ayaklanan ve şeriatın uygulandığı İslâm yurdunun müslüman zımmî veya anlaşmalı olan halkına saldıran bu kişilere, sadece hükümdara veya yalnızca halka karşı ayaklanıyorlar. Onlar aynı zamanda Allah ve peygamberi ile savaşıyorlar. Çünkü onlar, O'nun şeriatıyla savaşıyorlar, bu şeriatı uygulayan ümmete saldırıyorlar ve bu şeriat ile hükmedilen İslâm yurdunu tehdit ediyorlar. Allah peygamberi ile savaştıkları ve Allah'ın şeriatı, onu uygulayan toplum ve uygulandığı yurda karşı savaştıkları gibi, yeryüzünde kargaşa çıkarmaya çalışıyorlar. Allah'ın şeriatını yürürlükten kaldırmaya kalkışma ve bu şeriatın uygulandığı yurda saldırmaktan daha büyük bir bozgunculuk olamaz. Sadece müslüman toplum ve müslüman hükümdara karşı savaşmış olsalar bile, aslında Allah ve peygamberi ile savaşmaktadırlar. Gerçi onlar Allah ile kılıçla savaşmazlar. -Vefat ettikten sonra peygamberine şahsı ile de savaşmaktan Allah ve peygamberi ile savaşları Allah'ın peygamberinin şeriatine Allah ve peygamberinin emirlerini uygulayan bir topluma karşı ve Allah peygamberinin şeriatı uygulanan yurda karşı savaşmalar ile gerçekleşmektedir. Bu şekliyle ayet bu anlama geldiği gibi, başka bir anlamı daha içermektedir. Hükümdar, kendisine karşı ayaklanmalara, suçlarına karşılık belirlenen bu cezaları verme yetkisini taşır. Fakat bu hükümdar, Allah'ın ve peygamberinin kanunlarını uygulayan ve Allah'ın ve peygamberinin şeriatı uygulanan İslâm yurdunda yerleşen bir hükümdar olması gerekmektedir. Yoksa bu özellikleri barındırmayan herhangi bir hükümdar, bu yetkiyi de taşımaz. Bu gerçeği açıkça vurgulamamız zorunludur. Çünkü her dönemde müslüman olduklarını iddia etseler bile otoriteleri Allah'ın şeriatına dayanmayan, otoriteleri bu şeriatı uygulamayan ve yurtlarında İslâm yurdunun varlığını gerçekleştirmeyen kimi sultanların zalim efendilerinin de bu yetkiye sahip olduklarına dair fetvalar verirler. Ayaklananlar Allah ve peygamberi ile savaşmadığı, aksine Allah ve peygamberinden kaynaklanmayan bir otorite ile savaşa giriştikleri halde kendilerine karşı ayaklananlar -Allah'ın şeriatı adına- bu cezaları uygularlar. İslâm yurdunda Allah'ın şeriatını uygulamayan bir otoritenin kendisine karşı ayaklananlara Allah'ın şeriatı adına bu cezaları uygulama yetkisi kesinlikle yoktur. Böyle bir otoritenin Allah'ın şeriatına sığınması boşunadır. O ancak ilahlık hakkını gasba kalkışana ve onu iddia eden bir otoritedir. Bunların Allah'ın kanununa uygulamaya ve bu iddiada bulunmaya ne hakları var? Allah'ın şeriatını uygulayan müslüman hükümdarın otoritesine karşı ayaklanan Allah'ın İslâm yurdunda yaşayan kullarına korku salan ve mallarına, canlarına ve ırzlarına saldıran bu silahlı örgüt mensuplarının cezası: 1- Ya normal bir şekilde öldürülmeli. 2- Veya asılarak öldürülmelidir. (Kimi fıkıh bilginleri ayeti ibret olması ve korku salması için öldürdükten sonra asılmalı şeklinde yorumlamışlardır.) 3- Ya da sağlı-sollu el ve ayaklarının kesilmesidir. Fıkıh bilginleri bu ayet çevresindeki hükümdar, bu cezalardan birini tercihe yetkilimidir yoksa ayaklananlar belirli suçlarına karşılık buradaki cezaların herhangi birinin mi uygulayacaktır? Sorununda geniş çaplı fikir ayrılıklarına düşmüşlerdir. İmam Ebu Hanife,İmam Şafii ve İmam Ahmed'in (Allah onlardan razı olsun) mezhebindeki fıkıh bilginleri işlenilen cinayete göre bir yol izlemektedir. Ve adam öldüren fakat hırsızlık yapmayan öldürülür. Mal çalan fakat cinayet işlemeyen sağlı-sollu el ve ayakları kesilir, hem cinayet işleyen hem de hırsızlık yapan öldürülür ve asılır. Yollarda terör yapan fakat cinayet işlemiyen ve de hırsızlık yapan ise sürülür. "İmam Malik ise asi, cinayet işlediğinde öldürülmesi gerekir. Hükümdarın kesme veya sürgüne gönderme cezalarını tercih yetkisi yoktur. Tercih etme hakkı, öldürme veya asma arasındadır. Hırsızlık yapması fakat cinayet işlemez ise, sürgün cezasını tercih yetkisi yoktur. Öldürme, asma veya sağlı-sollu el ayak kesme cezaları arasında tercih etme yetkisine sahiptir. Eğer anarşist sadece yollarda terör estirirken hükümdar öldürme, asma, el ve ayak kesme ve sürgün etme cezalarından herhangi birini uygulama yetkisine sahiptir. İmam Malike göre cezalardan birini tercih etme hakkı, bu işin hükümdarın içtihadına bırakılması anlamına gelmektedir. Eğer anarşist akıllı ve tecrübeli biri ise, içtihadı onu öldürmek veya asmak şeklinde olur. Çünkü el ayak kesme onun zararını engellemez. Eğer akıllı biri değilse de yalnızca kuvvetli ve çevik biri ise, el ayak kesme cezasını uygular. Eğer bu iki özelliği de taşımıyorsa, o zaman sürgün ya da ta'zir cezasını uygular. Biz, İmam Malik'in son paragrafta yer alan görüşünü tercih ediyoruz. Daha sonra cezalar, uygulananlar ve ayaklanmaya uygulananlar yollar terör salmaya olmak üzere iki kısma ayrılır. Çünkü ceza öncelikle, suçun meydana gelmesini önlemek amacı güden korunmaya yönelik bir uygulamadır. Bu yüzden, İslâm yurdunda dehşet saçan, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar şiddetle cezalandırılır ve yurda yerleşip Allah'ın şeriatını uygulayan müslüman topluma korku salamaz. çünkü bu toplum ve bu yurt, huzur ve emniyete en layık toplum ve yurttur. Fıkıh bilginleri, sürgün cezasının anlamında fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Bu suçu işlediği yerden sürülmesi midir? Yoksa hapse atılmak anlamında mıdır? Hürriyetini elinden almak (hapsedilmesi) demek midir? Ya da bütün yeryüzünden sürülmek, yani öldürülmek anlamına mı gelmektedir? Biz bunlardan, suç işlediği yerden gurbet, ayrılık, perişanlık duygularını tadacağı bir yere sürülmesini görüşünü tercih ediyoruz. Bu, insanlara yaptığı kötülük, saldığı korku ve gösterdiği zorbalığın cezasıdır. O sürüldüğü yerlerde psikolojik durumun zayıf olması veya taraftarlarından ayrı düşmesi sebebiyle aynı suçu tekrar işleyecek yeterli gücü bulamaz. "Bu onların dünyadaki perişanlıklarıdır. Ahirette ise kendilerini ağır bir azap beklemektedir." Dünyada başlarına gelen bu ceza, ahiretteki azap kendilerinden uzaklaştırmıyor, diğer bazı hadlerde olduğu gibi suçun birini temizlemiyor. Bu cezanın büyüklüğü ve suçun şiddeti sebebiyle böyledir. Çünkü, müslüman toplumun İslâm yurdunda güvenlik içerisinde yaşaması gerekmektedir. Allah'ın şeriatını uygulayan müslüman hükümdarda itaat etmek gereklidir. Gelişmesi için bütün güvencelerini sağlanması gereken, yüce ve hayırlı bir çözümdür. Onu kemirecek şeylerden korunması gereken olgun adil bir sistemdir. Bu terörist, anarşistlerin, suçlarının kötülüğünün bilincine varmaları ve doğru yola dönerek henüz güçlerini korudukları ve hükümdarın eline esir düşmedikleri bir durumda iken, Allah'a tevbe etmeleri sonucunda vazgeçerlerse hem suçları, hem de cezaları düşer. Artık hükümdarların onları cezalandırma yetkisi yoktur. Allah ahirette de onlara karşı affedici ve merhametlidir. "Yalnız bunların içinde tarafınızdan yakalanmadan önce tevbe edenler olursa biliniz ki Allah affedici ve merhametlidir." Bu durumda iken, onlardan suç ve cezasının kalkmasının iki açık gerekçesi (hikmeti) vardır. 1- Saldırılarını sürdürebilecekleri halde, tevbe etmeleri ve bunun islah olup, doğru yola girdikleri delil kabul edilmesi. 2- Tevbeye teşvik edilmeleri, böylece onlarla savaşmak için gereken yardımın en kolay yoldan sağlanması. İslâm sistemi, insan tabiatını, bütün duyguları, bütün gizliliklerini ve bütün ihtimallerini göz önünde bulundurarak değerlendirir. Bu sistemi müslümanlara seçen Allah, bu tabiatı yaratan ondan haberdar olan ve onu düzelten ve bilendir. Herşeyden haberdar olan, yarattığı şeyi bilmez mi? İlahi sistem, insanları sadece kanun karşısında sorumlu tutmaktadır. O, kanun kılıcını yalnızca, kılıcını başkasının kendilerine engel olamayan kimselere karşı kullanmaktadır. Gerçekte ise, bu sistemin temel dayanağı, gönül eğitimi, huy güzelliği ve ruhlara doğru yolu iletmektir. Yanısıra hayır toplumlarının gelişip sapık bileceği şer tohumlarının ise koruyup çürüyebileceği bir toplumu kurmaktadır. Kur'an üslubu bu cezalarla korkutmayı bitirir bitirmez, gönüllerde, vicdanlarda ve ruhlarda takva duygularını coşturuyor. Kurtuluş umuduyla Allah'a ulaştıran vesileler aramaya ve yolunda cihada teşvik ediyor. Kafirlerin ahiretteki durumlarını ibret ve korku duygularını güzel bir şekilde tasvir ediyor.  
35- Ey müminler, Allah'tan korkunuz, sizi ona yakınlaştırabilecek her yolu arayınız, onun yolunda cihad ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.
36- Kafirlere gelince eğer yeryüzünün tüm varlıkları bir kat fazlası ile birlikte kendilerinin olsa da bu servetlerini kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye olarak verseler bu fidyelere kabul edilmez. Onları acıklı bir azap beklemektedir.
37- Onlar cehennemden çıkmak isteyecekler, fakat kesinlikle dışarı çıkamayacaklardır. Onlar için sürekli azap vardır. Bu mükemmel sistem, insan ruhunu, her yönden ele alıp, onun beşeri varlığına bütün yönlerden seslenmekte ve onu günahtan alıkoyup, itaate yöneltecek, duyarlı noktalarını aramaktadır. Sistemin ilk hedefi, insan nefsini doğrultarak, saptırmaktan kurtarmaktır. Ceza bu yollardan sadece biridir. O, ne temel hedef ne de yegane yöntemdir. Burada da, Adem'in iki oğlunun kıssası -çıkarılması gereken derslerle başlamaktadır. Daha sonra gönülleri hoplatacak bir cezalandırmadan söz edilmekte ve bunu Allah'tan sakınmaya, çekinmeye ve azabından korkmaya çağrı, cezayla korkutmayı içeren bir davet izlemektedir. Ey müminler Allah'tan korkunuz. Korku sadece Allah'tan olmalıdır. İşte insanlık onuruna yakışan korku budur. Kılıçta, kırbaçtan korkmak ise düşüklüktür. Düşüklük ise, ancak aşağılık kimselere yaraşır. Allah'tan korkmak, daha öncelikle, daha onurlu ve daha arındırıcıdır. Zira, gizlide ve açıkta vicdana eşlik eden,insanların bilmedikleri durumlarla bile kötülük yapmaya engel olan Allah korkusudur. Halbuki bunun kuvveti, bu durumlarda işlemez. Gerekli olmasına rağmen, tek başına uygulanamaz. Çünkü kanun kuvvetinin ulaşamadığı durumlar vardır. Vicdanlarının sakınacağı ilahî bir otorite ve görünmez bir gözetim olmaksızın yalnızca kanun gücünün etkin olduğu bir toplumun veya ferdin kurtuluşu söz konusu olamaz. "... Sizi ona yakınlaştırabilecek her yolu arayınız." Allah'tan korkun, sizi O'na yakınlaştıracak her yolu deneyin ve o doğrultuya yöneltecek her nedene sarılın. Bir rivayette İbn-i Abbas şöyle demiştir: "O'na yaklaştıracak bir yol arayın" ayeti "ihtiyaçlarınızı ondan isteyin" anlamındadır. Gerçekten insan, Allah'a muhtaç olduğunu hissettiği anda ihtiyacını istediği, ne zaman onun ilahlığı karşısında kuluna yaraşır bir konumda bulunur. Böylece kurtuluşa en yakın olan doğru bir konumda olur. Her iki yorum da, ayetteki ibareyi uygundur. Ayet, kalbin kurtuluşunu ve vicdanın canlanışını ifade etmekte ve beklenilen kurtuluş ile son bulmaktadır: "... Ki kurtuluşa eresiniz." Diğer tarafta ise Allah'tan sakınıp O'na yakınlaştıracak yol ve kurtuluşa eremeyen kafirlerin tablosu yer almaktadır. Bu canlı ve somut bir gerçektir. Nitelikler ve detaylı bilgiler verme yoluna gidilmekte, fakat, kıyamet sahnelerini ve diğer büyük amaçlarını ortaya koyarken işlediği yönteme uygunu olarak hareketleri ve heyecan verici olayları anlatmaktadır: "Kafirlere gelince eğer yeryüzünün tüm varlıkları bir kat fazlası ile birlikte kendilerinin olsa da bu servetlerini kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye olarak verseler bu fidyeleri kabul edilmez. onları acıklı bir azap beklemektedir." İnsan hayalinin tasavvur edebileceği en uç nokta kâfirlerin dünyada bulunan her şeye sahip olmaları varsayımıdır. Fakat, Kur'an'ın üslubu, varsayımlar dünyasında ulaşılabilecek bu hayalden daha fazlasını var saymaktadır. Evet onlara, dünyadakilerin tümünün bir kat fazlası ile onların olduğunu varsaymakta ve kıyamet günü azaptan kurtuluş fidyesi olarak bunları vermeyi dileyeceklerini tasvir etmektedir. Onlar ateşten çıkmak için çabalamalarını bu hedefe ulaşmamalarını ve sürekli eziyet veren bir azap içinde kala kalışlarının manzarasını çizmektedir. Gerçekten bu somut ve hareketli bir manzaradır. Bu manzaradan onlar yanlarında dünyadaki herşeyi ve bir o kadarı daha bulunur haldedirler. Allah'a kurtuluş akçesi vermek isterken ki o halleri... Umduklarını bulamamış istekleri reddedilmiş durumdayken cehenneme girişleri sırasındaki halleri... Ve oradan çıkmak isterlerken orada kalmaya zorlanırken ki manzaraları...  
38- Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz. Bu onların suçlarına karşılık Allah tarafından belirlenmiş caydırıcı bir cezadır. Hiç kuşkusuz Allah üstün iradeli ve hikmet sahibidir.
39- Fakat işlediği zulümden sonra tevbe edip islah olan kimse bilsin ki, Allah onun tevbesini kabul eder. Hiç şüphesiz Allah affedicidir ve merhametlidir.
40- Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin Allah'ın tekelinde olduğunu bilmiyor musun? O dilediğini azaba çarptırır ve dilediğini affeder. Hiç şüphesiz Allah'ın gücü herşeye yeter. İslâm toplumu, İslâm yurdunda yaşayan normal insanların -farklı inançlarına göre- her ferdi hırsızlık illetini uzak tutacak tedbirleri alır. onlara yaşama ve korunma güvenliğini eğitim ve doğru yapma güvenliğini ve adaletin eşit dağıtımı güvencesini sağlar. Her türlü özel mülkiyetin helal yoldan kazanılmasını sağlar ve bunun topluma zarar veren değil, yarar sağlayan toplumsal bir hak olduğunu belirtir. Tüm bunlar sayesinde, bütün normal insanlar, hırsızlık illetinden kurtarılır. Bu durumda İslâm hırsızlar ve özel mülkiyet ile toplum güvenliğine saldıranlara şiddetli bir ceza vermek hakkına sahiptir. Tüm bunların yanısıra, şüphe halinde haddi kaldırmakta ve -kuvvetli bir delil olmadıkça- sanığı cezalandırmadığı gibi ona tam bir güvenlik de sağlamaktadır. Herhalde bu özet bilgiyi, biraz daha açmamız uygun olacaktır. İslâm sistemi, eksiksiz bir bütündür. Kanunları teker teker ele alındığında -sistemin yapısı, dayanakları, kalkış noktaları, amaçları incelenmedikçe- gerektiği şekilde anlaşılamaz. Bu sistemdeki parçalar bir bütün olarak uygulanmadığı takdirde işlevlerini tam olarak yerine getiremez. İslâm'ın hükümlerinden veya prensiplerinden herhangi birini, tamamı İslâm'dan kaynaklanmayan bir sistemde uygulanmaya kalkışılırsa boş yere çaba harcanmış olur. Bütündür, koparılmış tek bir parçanın uygulanması, İslâm'ın yürürlüğe konması demek değildir. Çünkü İslâm, parçalar ve bölümler değildir ve bölünemez. İslâm, hayatın her yönüne ilişkin uygulamaları içeren, eksiksiz bir sistemdir. Bu söylediklerimiz, genel bir özelliğidir bir niteliktir. Hırsızlık konusuyla ilgisi de, bundan farklı olmayacaktır. İslâm yurdunda yerleşen İslâm toplumundaki her bireyin hayat hakkını ve hayatını koruması için gereken tüm ihtiyaçlarını sağlama hakkını tanımakla işe başlar. Yemesi, içmesi, giyinmesi, oturacağı rahat ve huzur bulacağı bir ev edinmesi, her bireyin hakkıdır. Her bireyin söz konusu zaruri ihtiyaçlarının temini, toplumun -veya onu temsil eden devletin- üzerindeki bir hakkıdır. Bu ferdin, -çalışmaya gücü olduğu sürece- kendisine öncelikle çalışma imkanı sağlanması, (ferde nasıl çalışacağının öğretilmesi, çalışma şartlarının kolay hale getirilmesi ve ona iş ve araç gereçlerinin sağlanması) toplumdan -ve onu temsilen devletten- beklediği bir haktır. Ferdin geçici bir süre veya ölene değin, kısmen veya tamamen çalışmaya güç yetiremediği ya da iş veya araç ve gereçlerini bulamadığı ya da çalışması zaruri ihtiyaçlarını karşılamadığı zaman, bireyin bu zaruri ihtiyaçlarının herhangi bir yoldan karşılaması da hakkıdır. Onun bu ihtiyacı şu yollarla giderilebilir: 1- Ailesinde maddi imkanı iyi olan kimselerin şer'an helal olan nafakayı sağlamaları. 2- Mahalle halkından maddi imkanı olan kimselerin şer'an helal olan imkanlar sağlamaları. 3- Müslümanların hazinesinden (beytu'l mal) zekattaki payını alması. Eğer zekat yeterli değilse, İslâm yurdunda İslâm hukukunu bütünüyle uygulayan İslâm devletinin muhtaçların ihtiyaçlarını zenginlerin mallarından giderme haklarını yerine getirmesi farz olur. Bunu yapanlar da, bu sınırları taşmamalı zaruret dışına taşmamalı ve helal yoldan sağlanan özel mülkün haklarını mülkiyet çiğnenmemelidir. İslâm, böylece kazanç belirlemeye özen göstermekte yollarını sınırlandırmada şiddetli özel mülkiyet sadece helal yoldan sağlanabilmektedir. Daha önemlisi bu yüzden, İslâm toplumundaki özel mülkiyet ona sahip olmayanların duygularını tahrik etmemekte ve başkalarının elinde bulunan şeyleri almak için ihtiraslarını kabartmamaktadır. Sistem, özellikle, onların ihtiyaçlarını garanti altına almakta ve onları mahrum etmemektedir. İslâm insanların vicdanlarını ve ahlâklarını terbiye eder. Fikirlerini çalışmaya ve bu yolla kazanmaya yöneltir. Haram yoldan çalmaya ve bu yoldan kazanca değil. Fertler iş bulamaz ve kazancı zaruri ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez ise, haklarını temiz ve onurlu yollarla kendilerine verir. O halde bu sistemin gölgesinde yaşayan biri niçin hırsızlık yapsın? Halbuki hırsız ihtiyaçlarını gidermek için çalmamaktadır. Halbuki zenginlik İslâm yurdunda müslüman toplumun caydırıldığı böyle bir yoldan sağlanamaz. Hırsızlık ise hem toplumun hakkı olan güvenlik ortamını yok eder hem de helal yoldan zengin olanları, helal mal(arının güvenliğinden mahrum eder. Böyle bir toplum da, her bireyin ne faizden, ne hile yoldan ne stokculuktan ne işçilerin ücretleri sırtından kazanç sağlama hakkı yoktur. Sadece helal yoldan mal kazanma hakkına sahiptir. Daha sonra malından zekatını ve zekattan ayrı olarak da toplumun ihtiyaç duyduğu miktarı verecektir. Yine, böyle bir sistemde her bireyin özel mülkünün güvende olması ve gerek hırsızların, gerekse başkalarının bu malı almasının önlenmesi hakkıdır. Tüm bunlara rağmen, biri hırsızlık yaparsa.. ihtiyacını giderdiği, bu suçun haram olduğunu bildiği ve başkalarının (ki onlar bu mallarını ne çalmışlar ne de haram yoldan biriktirmişlerdir) sahip olduğu mala muhtaç olmadığı halde çalarsa... Bu durumda iken, hırsızlık yaparsa, onun hiçbir özrü kalmamıştır ve suçu isbat edildiği zaman ona kimsenin acımaması gerekir. İhtiyaç ve benzeri bir şüphe bulunması durumuna gelince; İslam'da genel kural haddin şüphe durumunda kaldırılmasıdır. Bu yüzden Hz. Ömer bir kıtlık döneminde, hırsızlık suçu toplumda yaygınlaşmasına rağmen el kesme cezasını uygulamamıştır. Yine özel bir olayda, İbnu Hatib b. Ebu Deltea'nın köleleri birinden bir deve çaldığında da el kesme cezasını uygulamamıştır. Önce onların ellerinin kesilmesini emretmiş daha sonra efendilerinin onları aç bıraktığı ortaya çıkınca, onlara had uygulamaktan vazgeçmiş ve efendilerini bedel olarak bir kaç deve değerini paylaştırarak ödeme cezasına çarptırmıştır. İslâm'ın had cezalarını ancak toplumun bir kesiminin bir diğer kesimden üstün olduğu mantığına dayandırmayan koruma yöntemlerini onurlandırma yöntemlerine başvurmaktan daha öncelikli kabul eden, sadece hiçbir gerekçesi bulunmayan saldırganları cezalandıran eksiksiz sistemin gölgesinde anlamaya çalışmalıyız. Bu genel gerçeği açıkladıktan sonra, hırsızlığın cezası ile ilgili konuya devam edebiliriz. Hırsızlık başkasının saklı malını gizlice almaktır. Çalınan malın bir sahip olması gerekir. Müslüman fıkıh bilginleri başkasının saklanmış ve gizlice çalınan malının, en az çeyrek dinar değerinde olması gerektiğinde fikir birliğine varmışlardır. Şu anki paramızla bu, yirmi beş Mısır (Bu değer Mısır parasına göre) etmektedir. Bu malın, gizlenmiş olması ve hırsızın onu gizlendiği yerden çalması Örneğin kendisine mal teslim edilen emanetçinin eli kesilmez. Eve girmeye izinli olan hizmetçi, evden bir şey çalsa yine eli kesilmez. Çünkü bu mal saklanmış değildir. Emanetçinin, emanet malı inkar etmesi tarladaki ürünün ambara götürülmeden çalınması ve ev veya sandık dışındaki bir malın çalınması durumlarında da el kesme cezası uygulanmaz. Malın, başkasından saklanmış olması gereklidir. Ortaklardan biri, diğer ortağının malını çaldığında, da el kesilmez. Çünkü bu malda payı vardır, başkasına ait değildir. Müslümanların hazinesinden (beytü'l mal) çalan kimsenin de eli kesilmez. Çünkü bunda onun da bir payı vardır. Bu da tamamen başkasına ait bir mal değildir. Bu gibi durumlarda uygulanacak, el kesme cezası olmayıp, yalnızca ta'zir cezasıdır. (Tazir, had cezasından daha hafif olan ve hakimin görüş veya toplumun geleneklerine göre değişik durumlarda dövme, hapsetme azarlama ve nasihat etme şeklindeki cezalardır.) El kesme cezası sağ bilekten kesilerek uygulanır. Tekrar hırsızlık yaparsa, sol ayağı bilekten kesilir. Bunlar el kesme cezasında fikir birliğine varılan ölçülerdir. Fıkıh bilginleri, üçüncü ve dördüncü ne yapılacağını fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Kuşku hadleri düşürür...Açlık ve ihtiyaç bulunduğu şüphesi, hadleri düşürür. Malda ortaklık bulunduğu kuşkusu da haddi kaldırır. Suçunu itiraf eden kimsenin, ifadesinden vazgeçmesi eğer şahid yoksa yine haddi kaldıran bir şüphe sayılır. Fıkıh bilginleri, neyin şüphe kabul edileceğinde fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Örneğin İmam Ebu hanife, aslında mubah olan şeylerin -saklanmış olsalar bile- çalınmasında haddi kaldırmıştır. Saklanmış ve yakalanmış avın çalınması gibi. Çünkü bunların her ikisi de aslen mubahtır ve aslı mubah olan şeyin saklandıktan sonra bile mubahlığını sürdürdüğü şüphesi vardır. imamı Malik, İmamı Şafii ve İmamı Ahmed ise, bu gibi durumlarda haddi kaldırmazlar. İmam Ebu Hanife yiyecek, meyva, sebze, et, ekmek vb. gibi bütün çabuk bozulan şeyleri çalmada el kesme haddini kaldırır. İmam Ebu Yusuf, Ebu Hanife'den farklı olarak üç imamın görüşünü kabul etmiştir. Fıkıh bilginlerinin bu konudaki farklı görüşlerini uzun boylu anlatmaya girişecek değiliz. Ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına bakılsın. İslâm'ın insanların kuşkuları sebebiyle cezalandırılmamalarına yönelik istekliliğine ve hoş görüşüne dair bir gösterge alması için bu örnekleri verdik. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Şüpheler sebebiyle (cezaları) kaldırın." Hz. Ömer de şöyle buyurmuştur: Şüphe sebebiyle cezaları kaldırmam bana hayır yönünden onu uygulamaktan daha hoş geliyor. Bununla beraber, İslâm yurdunda yerleşen bir müslüman toplumda tüm korunma yolları ve adalet garantilerinin sağlanmasına rağmen, hırsızlık yapana, hadle sert cezalar vermesinin gerekçeleri açıklandıktan sonra, hırsızlığa verilen el kesme cezasının uygunluğu hakkında bir kaç söz söylememiz yerinde olacaktır: "Hırsızlık cezasının" el kesme olarak belirlenmesinin sebebi şudur: Hırsız, hırsızlığa niyetlendiği zaman, kazancını başkasının kazancıyla arttırmayı düşünür. O, helal yoldan kazanç küçümsemektedir. Haram yoldan malını arttırmayı ister. Çalışmasının karşılığı ile yetinmez, başkasının çalışmasının karşılığına da göz diker. Bunu da ya harcamalarını arttırmak ve üstünlük sağlamak için veya çalışmanın ve inek peşinde koşmanın yoruculuğundan kurtulmak; ya da geleceğini güvenceye almak niyetiyle yapar. Onu hırsızlığa yönelten ve bu yola sürükleyen temel neden, kazancını artırma veya servetini çoğaltma düşüncesidir. İslâm hukuku el kesme cezasını ilan ederek, insan ruhundaki bu iç güdülerine engel olmaya çalışmıştır. Çünkü el veya ayak kesme cezası kanunun anlaşılmasına, azalmasına neden olur. Nitekim el ve ayak her halükârda çalışma vasıtalarıdır. Kanunun unutulması ise, servetin azalmasına neden olur. Bu da, harcama gücünden ve üstünlüğün azalması sonucunu doğurur. Böylece de kişiyi daha çok çalışıp, çabalamaya ve gelecekten daha fazla endişelenmeye sürükler. İslam hukuku, el kesme cezasını kabul ederek insanı suç işlemeye sürükleyen psikolojik faktörleri ortadan kaldırmış ve yerlerine hırsızlık suçundan alıkoyan faktörleri yerleştirmiştir. Suça sürükleyen faktörlerin ağır bastığı ve insanı suç işleyip cezasını bir defa gördüğü zaman, artık insanı suçtan alıkoyan psikolojik faktörler ağır basar ve bundan böyle ikinci kez bu suçu işlemeye kalkışmaz. İşte bu, İslâm hukukunun hırsızlık cezasının üzerine yerleştirildiği temeli oluşturmaktadır. Gerçekten bu ceza kainatın yaratılışından günümüze değin hırsızlık cezasının oturtulduğu en hayırlı temeldir. "Beşeri kanunlar hırsızlık cezası olarak hapsi öngörmektedirler. Bu ceza, genelde suçlarla, özelde de hırsızlık suçu ile mücadele de etkisiz kalan bir cezadır. Bu etkisizliğin sebebi, hapis cezasının hırsızın ruhunda onu, hırsızlık suçunu işlemekten alıkoyacak güdüleri harekete geçirememesidir. Çünkü hâpis cezasında, hırsızla eylemi arasına sadece hapis süresince engel konulmaktadır. Hapiste iken ihtiyaçları karşılanıp istekleri yerine getirildiği halde korunmaya ne ihtiyacı vardır? Hapisten çıktığında ise, çalışmaya ve kazanmaya kudretli durumdadır. Ona göre tüm yollar açıktır, servetini arttırmak ve geçimini sağlamak için gerek helal, gerekse haram tüm yollar aynıdır. İnsanları kandırmaya ve şerefli biri gibi çıkmaya yetenekli durumdadır. Onlar da onu severler ve kendisiyle işbirliği yaparlar. Eğer sonuçta emeline ulaşırsa, zaten bu istediği şeydir. Emeline ulaşamazsa da, hiçbir şey kaybetmemekte ve hiçbir önemli çıkarı zedelenmemektedir. El kesme cezası ise, hırsız ile eylemi arasına engel olarak girer veya çalışma ve kazanma gücü büyük oranda azalır. Daha çok kazanma fırsatı ise artık elden gidecektir. Kazancı pek çok durumda, hiç yoktan iyi olmasına rağmen, çok azalmış ve yok sınırına kadar düşmüştür Artık o insanları bir daha ne kandırabilecek ne de güvenlerini ve işbirliklerini istismar edebilecek bir yeteneği elde edemeyecek şekilde, işlediği suçun izini vücudunda taşıyan bir adamdır. Kesik eli onun kirli geçmişini haykıracaktır. Hatası kesin olarak şudur: El kesme cezası uygulandığında, tahribat o kadar azalmakta, hapis cezası uygulandığında ise, hırsızlığın kazancı tercih edilmektedir. Yalnızca hırsızın değil tüm insanların doğasında çıkar sağlayan işleri tercih etme ve tahribat doğuran eylemlerden ise kaçınma eğilimi vardır. Tüm bunlardan sonra "el kesme cezası, asrımızda çağdaş medeniyetin ve insanlığın ulaştığı seviye ile uygun düşmemektedir." diyenlere hayret doğrusu. Sanki insanlık ve medeniyet hırsız suçuna karşılık ödüllendirmek, yaptığı eylemleri cesaretlendirmek, korku ve ızdırab içerisinde yaşamak ve tüm çalışmamızın kazancı aylak ve soygunculara peşkeş çekerek güçlük ve zorluklar içerisinde kalmamız anlamına gelmektedir. Tüm bunlara rağmen, tekrar "El kesme cezası, insanlık ve medeniyetin ulaştığı seviye ile uyuşmaz" lafını ileri sürenlere hayret doğrusu! Sanki medeniyet ve insanlık; sözlerine sapıklıktan başka hiçbir delili bulunmayan (bu adamın sözlerini kabul ederek) çağdaş ilmi ve sağlam mantığı inkar etmemiz, insan doğasını unutmamız -geçmiş milletlerin tecrübelerinden bihaber kalmamız ve aklımızı bir kenara koyarak, düşüncemizin ulaştığı sonuçları yok saymamız anlamına gelmektedir. Uygun ceza gerçekte medeniyet ve insanlıkla uyum içerisinde olan cezadır. Hapis cezası, kaldırılmayı, el kesme cezası ise ebediyen yürürlüğe konmayı haketmiştir. Çünkü, ceza, psikolojinin sağlam temellerine dayanmaktadır. Hapis cezası ise, ne ilmi bir temele ne de tecrübeye dayanmakta ve ne akıl ve mantıkla ne de nesnelerin tabiatı ile uyuşmaktadır. El kesme cezası, insanın gerek ruhu gerekse aklı ile uyum içerisindedir. Şu halde o, bireylere uygun gelen ve toplumu islaha yönelten bir cezadır. Çünkü o, suçların azalmasına ve toplumun güvencede olmasına neden olur. Ceza bireylerin ve toplumun yararına olduğu sürece, cezaların en üstünü ve en adilidir. Ne var ki, bütün bu gerekçeler, bazılarına göre el kesme cezasını haklı göstermeye yetmemektedir. çünkü onları, el kesme cezasının çağdaş medeniyetin ulaştığı seviye ile uyuşmayacağı görüşündedirler. Bu onların ilk ve son gerekçeleridir. Ne var ki, hiç de sağlam bir delil değildir. Çünkü o, adı üzerinde "misliyle mukabele" anlamındaki "ikub" dan türemektedir. Etkisiz ve zayıf olduğundan ceza olmaz. aksine oyun ve eğlence türü birşey olur. Bu isimle isimlenmesinin doğru olabilmesi için cezanın sertlik içermesi gerekir. Merhametlilerin en merhametlisi olan ve hırsızlığa sert bir ceza veren yüce Allah şöyle buyuruyor: "Suçlarına karşılık Allah tarafından belirlenmiş caydırıcı bir ceza olarak onların ellerini kesiniz." Bu Allah tarafından belirlenmiş caydırıcı bir cezadır. Bir suçun işlenmesini önlemek onu işleyecek olan kişiye karşı bir acımadır. Çünkü bu ceza, o şahsın suç işlemesini önleyecektir. Kalbi kararmış ve ruhu körlenmiş kimseden başkası, insanları yaratan Allah'tan daha çok insanlara karşı merhamet hissi beslediğini ileri sürmez. Uygulamalar, el kesme cezasını, İslâm'ın ilk bir asırlık döneminde sadece bir kaç kişiye verildiğini göstermektedir. Çünkü topluma düzenli cezalar sert ve güvenceler yeterli olduğu için sadece birkaç kişiye uygulamak ihtiyacı doğmuştur. Sonra Allah tevbe etmek isteyen, pişman olup, dönen ve vazgeçen daha sonra da bu olumsuz sınırları aşmayan, aksine salih amel işleyen ve olumlu hayırlara yönelen kimseye tevbe kapısını açar. "Fakat işlediği zulümden sonra tevbe edip, ıslah olan kimse bilsin ki, Allah onun tevbesini kabul eder. Hiç şüphesiz Allah affedicidir ve merhametlidir." Zulüm ne kötü bir fiildir ve zalimi zulümden sakındırıp oturmak yeterli değildir. Aksine, onun yeri, iyi ve uygun bir fiil ile doldurulmalıdır. ilahi sistemde durum, bundan daha hassastır. İnsanın ruhu, harekete geçirilmelidir. O kötülük ve bozgunculuktan alıkonulduğu halde iyi ve salih amele yöneltilmez ise, yerinde bir boşluk kalacak ve bu boşluk tekrar kötülük ve bozgunculukla doldurabilecektir. İyilik ve ıslaha yöneltildiğinde ise, bu olumlu hareket ve bu faaliyet sayesinde tekrar kötülük ve bozgunculuğa dönmeyeceğinden güvencede olunur. Bu yöntem ile insanları terbiye eden Allah'dır. Yaratan ve yarattığını en iyi bilen Allah'tır. Suç ve cezadan tevbe ve bağıştan söz edildikten sonra Kur'an ayetleri dünya ve ahiretteki ceza kanunlarının temellendiği şu genel prensibe geçmektedir. Bu evrenin yaratanı ve sahibi aynı zamanda oradaki en yüksek iradenin sahibi ve evren hakkında tam bir yetki sahibidir. Gerek evrenin gerekse içindeki varlıkların (ne olacağına) o karar verir. Buna bağlı olarak insanlara hayatlarında uygulayacakları kanunları koyan, sonra dünya ve ahirette onları amellerine göre mükafatlandıran ve cezalandıran da O'dur. "Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin Allah'ın tekelinde olduğunu bilmiyor musun? O dilediğini azaba çarptırır ve dilediğini affeder. Hiç şüphesiz Allah'ın gücü her şeye yeter." O biricik egemendir. Tüm mülkün hükümdarıdır. O, dünyada yaşamının kaynağı, ahirette ise ceza ve mükafatın belirleyicisidir. O ne ortak ne bölünme ne de ayrılık kabul eder. İnsanların işleri ancak dünyada ve ahirette yasama yetkisi ve ceza yetkisinin aynı buyruktan alınması ile bir düzene girer. "... Eğer yerde ve gökte birden çok ilah olsaydı, bunlar kargaşaya koyulurdu." (Enbiya Suresi, 22) "Gökte de ilah, yerde de ilah O'dur." (Zuhruf Suresi, 84) ULUHİYET GERÇEĞİ Burada, İslâm inancı, İslâmî metod, İslâm'ın yönetim ve yaşam sistemine ilişkin en önemli meselelerden biri ele alınıyor. Bu meseleye daha önce, Al-i İmran ve Nisa surelerinde de değinilmişti. Ancak söz konusu mesele, buradaki ayetlerde, çok daha net ve kesin bir biçimde kazanıyor. Buradaki nasslar, mefhum ve çağrışım olarak değil, bizzat lafız ve anlam bakımından bu temel meseleye dikkat çekiyor. Bu da, yasama, yürütme ve yargı -ardından, ilahlık, tevhid ve iman meselesidir. Meselenin özü, şu sorulara verilecek cevaplarla özetlenebilir: Yasama, yürütme ve yargı, peş peşe gelen semavi dinlerce muhafaza edilen, peygamberlere ve onların yolundan yürüyebilmeleri için daha sonraki yöneticilere farz kılınan Allah'ın misaklarına, akitlerine ve koyduğu kurallara göre mi olacak? Yoksa, değişken arzulara, Allah'ın koyduğu kurallardan hiç biriyle teyellendirilemeyen çıkarlara, bir nesil ya da değişik kuşaklarca benimsenen geleneğe göre mi olacak? Bir başka deyişle, yeryüzünde ve insanların yaşamlarında, ilahlık, Rablik ve hakimiyet, Allah'a mı ait olacak? Yoksa tüm bu saydıklarımız ya da bunlardan biri, insanlardan, Allah'ın izin vermediği kanunlar koyan birine mi ait olacak? Yüce Allah, "O Allah ki O'ndan başka ilah yoktur" buyuruyor. Allah'ın insanlar için koyduğu kurallar, O'nun insanların ilahı, insanların da O'nun kulu olmasını gerektirmektedir. Allah, insanları, söz konusu kurallarla, bunları uygulamakla yükümlü kılınıştır. Yeryüzünde egemen olması gereken kurallar bunlardır. İnsanların aralarında hüküm verecekleri kurallar bunlardır. Peygamberlerin ve onlardan sonra iş başına geçecek yöneticilerin uymaları gereken kurallar bunlardır. Yüce Allah, bu noktada savsaklamaya yer yoktur buyuruyor. Bu noktada ödün verilemez. Küçük çapta da olsa herhangi bir açıdan sapmaya yer verilemez. Allah'ın izin vermediği bir meselede, şu veya bu biçimde bir kuşağın benimsediklerine yada bir toplumun kabullendiklerine itibar edilemez. Yüce Allah, -tüm bu hususlarda- meselenin, iman yada küfür, İslâm yada cahiliyye, şeriat yada beşerî kökenli sistemler meselesi olduğunu ifade ediyor. Bu bağlamda, bir uzlaşma söz konusu olamaz! Mü'minler, Allah'ın indirdiklerini, tek bir harf bile eksiltmeksizin, herhangi bir değişikliğe yeltenmeksizin, aynen yürürlüğe koyanlardır. Kafirlere, zalimlere, fasıklara gelince onlar, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerdir. Dolayısıyla yöneticiler, ya Allah'ın şeriatını bütünüyle uygulayarak iman çerçevesinin içerisinde kalacaklar ya da Allah'ın izin vermediği başka bir şeriatı tatbik ederek, kafirler, zalimler, fasıklar sınıfına dahil olacaklardır. İnsanlar da yöneticilerden ve yargıçlardan, kendilerine ilişkin meselelerde, Allah'ın hükmünün uygulanmasını kabul etmek suretiyle mü'min olacaklardır. Aksi taktirde, mümin olamayacaklardır. Bu iki uç arasında, bir orta yol yoktur. Bu bağlamda, bir akıl yürütme, bir mazeret, ya da çıkar gözeticiliği diye bir şey ileri sürülemez. Zira Allah, insanların Rabbidir. İnsanlar için neyin uygun olduğunu bilendir. İnsanlar için en uygun olanların gerçekleşmesi için de onlar için bir şeriat belirlemektedir. Allah'ın kullarından hiç kimse, "Ben Allah'ın şeriatını kabul etmiyorum" ya da "İnsanların menfaatlerini ben, Allah'tan daha iyi bilirim" diyemez. Diliyle ya da davranışlarıyla böyle birşey diyecek olursa, o kimse iman çerçevesinin dışına çıkmıştır. İşte burada, son derece açık ve net nasslarla, çok ama çok önemli olan bu meseleye temas ediliyor. Bir yandan da, Medine'deki yahudilerin durumları, münafıklarla birlikte gerçekleştirdikleri manevralar ve hazırladıkları komplolar, ayrıca, İslâm'ın Medine'de devlet oluşundan itibaren sürekli kurdukları tuzaklara karşı peygamberimizin nasıl bir tavır takındığı dile getiriliyor. Burada ayetlerin akışı içerisinde önce şu tesbit yapılıyor: Allah katından gelen tüm dinler, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin mutlak gerekliliğinin, tüm yaşamın Allah'ın şeriatına göre düzenlenmesinin, bu meselenin iman ile küfür, İslâm ile cahiliyye, şeriat ile beşerî sistemler arasında bir yol ayrımı olarak algılanmasının zorunluluğunu ifade eder... Tevrat'ı Allah, bir yol gösterici, bir aydınlatıcı olarak indirmiştir: "Gerek İslâm'a bağlı peygamberler ve gerekse Allah'a bağlı bilginler ile din adamları, Allah'ın bu kitabının görevli koruyucuları ve doğruluğunun şahitleri sıfatı ile yahudiler arasında buna göre hüküm verirler." "Onların yanlarında, Allah'ın hükmünü içeren Tevrat vardır" "Tevrat'ta yahudilere yazılı olarak bildirdik ki canın karşılığı candır." "Allah Meryem oğlu İsa'ya da, "kendinden önceki Tevrat'ı onaylayan, takvalılar için yol gösterici ve öğüt olan" İncil'i indirmiştir. "İncil ümmeti, Allah'ın bu kitapta indirdiklerine göre büküm versin". Yine Allah peygamberimize de "daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu olan bu hak kitab" Kur'an'ı indirmiş ve ona "Onlar arasında Allah'ın indirdiği ayetlere göre büküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma!" buyurmuştur. "Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler, kâfirlerin ta kendileridir." "Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler, zalimlerin ta kendileridir".. "Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler fasıkların ta kendileridir." "Yoksa istedikleri cahiliye düzeni midir? Kesin inançlılara göre, Allah'ın düzeninden, Allah'ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?" Görüldüğü gibi tüm dinler, bu meseleye dikkat çekmekte,dolayısıyla gerek yöneticiler gerekse yönetilenler için, imanın tanımının ve İslâm'ın şartının ne olduğu tespit edilmektedir. Bu da yönetenlerin Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi, yönetilenlerin bu hükmü kabul etmesi ya da Allah'ın şeriatı dışındaki şeriatların ve hükümlerin istenilmemesidir. Meseleyi bu şekilde ortaya koymak, son derece önemlidir. Bu çerçeve içerisinde, söz konusu meselede titizlenmenin temelinde, son derece önemli nedenler vardır. Bu nedenler nelerdir acaba? İşte bizler, gerek buradaki nasslarda, gerekse Kur'an'ın genel akışı içerisinde, bu sorunun cevabını aradığımızda, söz konusu nedenlerin son derece açık ve net bir biçimde ortada olduğunu görüyoruz. Bu meselede karşımıza çıkan en önemli noktalardan ilki, Allah'ın İlahlığını, Rabbliğini ve insanlar üzerinde -hiçbir ortağı olmaksızın- egemenliğini kabul emek ya da bunu reddetmektedir. İşte bu bağlamda, mesele iman ya da küfür, İslâm ya da cahiliyye meselesidir. Kur'an'ın her yerinde bu gerçek vurgulanmaktadır... Allah, yaratandır... Bu evrenin yaratıcısıdır. Bu insanın yaratıcısıdır. Yerlerde ve göklerde ne varsa tümünü, bu insanın hizmetine vermiştir. Allah, yaratmada tektir. Bu konuda, öyle ya da böyle, hiç bir ortağı söz konusu değildir. Allah, yaratıcı olduğu gibi, aynı zamanda rızık verendir. Hiç kimse, ne kendi si ne de bir başkası için, rızık noktasında, öyle ya da böyle, hiç bir güce sahip değildir. Evren ve insanlar üzerinde egemen olan biricik güç, Allah'tır. O, yaratandır,her şeyin sahibidir, rızık verendir. Gücün gerçek sahibi O'dur. O'nun gücü olmaksızın, ne yaratmaktan söz edilebilir, ne rızıktan, ne yarardan, ne de zarardan... Bu varlık aleminde salt egemen olan Allah'tır. İman, Allah'ı tüm bu nitelikleriyle birlikte kabul etmektir. İlahlık, egemenlik konularında O'na, -kesinlikle hiçbir ortak koşmaksızın- boyun eğmektir. İslam, teslim olmak ve söz konusu niteliklerin gerektirdiklerine itaat etmektir. İlahlık, Rabblik, -insanların yaşamı da dahil olmak üzere- tüm varlıklara egemenlik noktalarında, Allah'ı birlemek demektir. O'nun, gerek yazgıda, gerekse şeriatında son derece belirgin olan egemenliğini tanımak demektir. Allah'ın şeriatına teslim olmanın anlamı, -herşeyden önce- O'nun İlahlığını, Rabbliğini ve egemenliğini kabullenmek demektir. Söz konusu şeriata teslim olmayıp, yaşamın hangi alanında olursa olsun başka bir şeriatı benimsemenin anlamı ise, -herşeyden önce- Allah'ın ilahlığını, rabbliğini ve egemenliğini kabullenmeyi reddetmek demektir. Teslimiyetin ya da inkârın, sözle ya da davranışla olması birşey değiştirmez. Bu, küfür ya da iman, cahiliyye ya da İslâm meselesidir. Bu nedenle de Allah şöyle buyuruyor: "kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar, kâfirlerin ta kendileridir.", "zalimlerin ta kendileridir", "fasıkların ta kendileridir." Bu meselede ikinci önemli nokta ise, Allah'ın şeriatının, insanların koyduğu şeriatlar karşısında kaçınılmaz bir biçimde ve kesinkes üstün olduğunu kabul emektir. Burada ele aldığımız ayetlerin sonuncusunda, bu üstünlük şöyle dile getiriliyor: "Kesin inançlılara göre Allah'ın düzeninden, Allah'ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?" Her türlü sosyal davranışta, her türlü sosyal durumda, Allah'ın şeriatının üstünlüğünü, mutlak biçimde kabul etmek de yine küfür ve iman meselesine girmektedir. İnsanların sosyal davranışları ve durumları ne olursa olsun hiç kimse, herhangi bir insan tarafından belirlenmiş bir şeriatın üstünlüğünü ya da onun Allah'ın şeriatına eşdeğerliğini öne süremez. Buna yeltenen bir kimsenin, aynı zamanda mümin ya da müslüman olduğunu öne sürmesi ise asla olası değildir. Çünkü bu görüşü ileri süren kimse, insanların durumlarını Allah'tan daha iyi bilebileceği, onların sorunlarını çözümlemede Allah'tan daha iyi hükümler koyabileceği iddiasındadır. Söz konusu kişi bu tutumuyla, insanların yaşamları süresince karşılaşabilecekleri durumları ve onların gereksinimlerini Allah'ın bilemediğini, bu nedenle de şeriatında bir hüküm belirlemediğini ya da bilmesine karşın herhangi bir hüküm belirlemediğini savlamaktadır. Böylesi bir iddiada bulunan kişi her ne kadar müminim dese de onun bu tutumu, iman ve İslâm ile asla bağdaştırılamaz. Allah'ın şeriatının diğer şeriatlar karşısındaki üstünlüğünün tezahürlerine gelince, bunları tümüyle kavrayabilmek güçtür. Zira, Allah'ın şeriatının hikmeti, herhangi bir nesil için bütünüyle ortaya çıkmış değildir. Allah'ın şeriatının ortaya çıkmış olan kimi hikmetlerini ise burada ayrıntılarıyla verebilmemiz güçtür. Bu nedenle, konuya çok kısa değinmekle yetineceğiz: Allah'ın şeriatı, insanların yaşamına ilişkin kapsamlı, bütüncül bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Bu şeriatta, yaşam biçimleri nasıl ve hangi düzeyde olursa olsun insanların yaşamlarının her yönünü geliştirme, yönlendirme ve düzenleme söz konusudur. Bu sistem, insanın varlığı, insanlığın gereksinimleri ve insanın üzerinde yaşadığı evrene ilişkin gerçekliğe, ayrıca evrende ve insanlığın oluşumunda egemen olan doğa yasalarının yapısına ilişkin mutlak bilgiye dayanmaktadır. Bu sistem, yaşama ilişkin hiç bir meseleyi es geçmemiştir. Dolayısıyla bu sistem, insanların etkinlik biçimleri arasında yıkıcı bir çatışmaya yol açmadığı gibi, söz konusu etkinlikler ile doğa yasaları arasında da yıkıcı bir çatışmaya yol açmamaktadır. Tam tersine bu sistem, bir denge, bir uyum ve bir bütünlük sağlamaktadır. Salt dış tezahürlere ve salt belirli bir zaman diliminde ortaya çıkmış şeylere göre bilgilenmiş bir insanın ürünü olan bir sistem ise, yukarıda söylediğimiz mükemmelliği sağlayamayacaktır. İnsan tarafından belirlenmiş bir sistem, beşerî bilgisizliğin olumsuz etkilerinden kurtulamayacaktır. Dolayısıyla böyle bir sistemin, insanların etkinlik biçimleri arasında yıkıcı bir çatışmaya yol açması ve bunun da şiddetli sarsıntıları beraberinde getirmesi kaçınılmazdır. Allah'ın şeriatı, mutlak adalet üzerine kurulmuş bir sistemdir. Zira Allah, mutlak adaletin ne ile ve nasıl gerçekleşeceğini herkesten iyi bilmektedir. Yine O, tüm varlıkların rabbi olması dolayısıyla, varlıklar arasında adaleti sağlama, geçici arzu, eğilim, zayıflık, bilgisizlik, eksiklik, aşırılık ve ihmalkarlık gibi olumsuz niteliklerden uzak bir biçimde, kendi sistemini ve şeriatını belirleme gücüne sahiptir. Oysa, şehvetlerle, tutkularla, zaafla, geçici arzularla donatılan, üstüne üstlük bilgisizlik ve eksiklikten kurtulamayan insanın üreteceği bir sistem mükemmel olamayacaktır. Bu bağlamda söz konusu beşerî sistemin, bir birey, bir sınıf, bir ulus ya da bir kuşak tarafından üretilmiş olması gerçeği değiştirmez. Her ne olursa olsun beşerî bir sistem, geçici arzular, değişken istemler, tutkular ve bunlara ek olarak bilgisizlik, eksiklik, tek bir kuşakta bile olsa belirli bir meseleye bütüncül bir çözüm sunmadaki acizlik nedeniyle, kendini yetersizlikten kurtaramayacaktır. Allah'ın şeriatı, tüm doğa yasalarıyla uyum içerisindedir. Çünkü bu şeriatın sahibi, evrenin de sahibidir. Evreni de insanı da yaratan O'dur. Dolayısıyla insana ilişkin bir şeriat belirlerken, onu evrendeki öğelerden biri olarak görmektedir. İnsan, Allah tarafından, doğru yolda yürümek ve evrendeki yasaları bilmek koşuluyla, kendi hizmetine sunulan bu evrene belirli oranda da olsa yön verebilme gücüyle donatılmıştır. Dolayısıyla bu noktada, insanın hareketi ile içinde yaşamakta olduğu evrenin hareketi arasında, bir uyum sağlanabilmektedir. Bu şeriatta insan yaşamına, evrenle uyum içinde en doğal düzen sağlanmaktadır. Ve insan, salt kendisine ve hemcinslerine karşı değil, aynı zamanda evrendeki canlı cansız tüm varlıklara karşı nasıl davranacağını bu şeriata göre belirlemek durumundadır. İnsanın bu evrenden soyutlanabilmesi mümkün olmayacağına göre, onunla olan ilişkisini sağlam ve doğru bir yönteme uygun biçimde belirlemesi de kaçınılmazdır. Yine, insanı insana kölelikten kurtaran biricik sistem de Allah'ın şeriatıdır. İslâm sistemi dışındaki tüm sistemlerde, insan insanın kölesi kılınmakta ve insan insana tapmaktadır. İnsanı, kullara kölelikten kurtararak, hiç bir ortağı söz konusu olmayan Allah'a ibadet eder hale getirmek, sadece ve sadece İslâm sistemine ait bir özelliktir. Daha önce de açıkladığımız üzere, ilahlık konusundaki niteliklerin en önemlisi, egemenliktir. Bu durumda, bir grup insan için kanun koyan bir kişi kendisini, o insanlar nezdinde ilahlık mertebesine yükseltmekte ve ilahlığa ilişkin nitelikleri kullanmış olmaktadır. Böyle bir durumda söz konusu insanlar, o kanun koyucunun kuludurlar, Allah'ın kulu değil. Yine söz konusu insanlar bu durumda, Allah'ın dinine değil, o kanun koyucunun dinine mensup olmuş demektirler. İslâm, şeriat belirleme hakkını sadece Allah'a vermekle insanı, kula kulluktan kurtarmış, onun sadece Allah'a ibadet eder hale gelmesini sağlamıştır. Bu nedenle İslâm, insanın özgürlüğünü, insanın yeniden doğuşunu muştulayan bir dindir... Zira insanın, kendisini bir başka insanın hegemonyasından kurtaramadıkça, bu noktada tüm insanlarla Allah önünde eşit bir konumda olmadıkça, kendisini yenileyebilmesi ya da varlığını koruyabilmesi olası değildir. Buradaki ayetlerde üzerinde durulan mesele gerçekten, İslâm inancındaki en önemli meselelerden biridir. Bu, ilahlık ve kulluk, adalet ve doğruluk, özgürlük ve eşitlik, ayrıca insanın özgürlüğü -hatta yeniden doğuşu- ile doğrudan ilintili olması sebebiyle, küfür ya da iman, cahiliyye ya da İslâm meselesidir. Cahiliyye, belirli bir tarihsel süreçten ibaret değildir. Herhangi bir sistemde cahiliyye prensipleri mevcutsa, bu olgu halâ yaşanıyor demektir. Cahiliyye, en özlü tanımıyla, Allah'ın sistemini ve insanlara gönderdiği şeriatını değil de, insanlarca geçici arzular doğrultusunda belirlenmiş bir şeriatı benimsemektir. Bu geçici ve değişken arzuların, bir bireyin, bir sınıfın, bir ulusun ya da belirli bir kuşaktaki tüm insanların ürünü olması hiç birşeyi değiştirmez. Bu arzular ve istemler Allah'ın şeriatından kaynaklanmadıkça, değişken ve geçici arzular olmaktan öteye geçemeyecektir. Bir insan, insanlar için kanun koyucu durumundaysa bu, cahiliyyenin ta kendisidir. Çünkü bu durumda yasaların kaynağında, o insanın arzuları ve görüşleri bulunmaktadır. Dolayısıyla farklılık sadece sözcüklerdedir. Bir sınıf, diğer sınıflar için kanun koyucu durumundaysa bu, cahiliyyenin ta kendisidir. Çünkü bu durumda yasalar, söz konusu sınıfın çıkarları ya da parlamenter çoğunluğun görüşü doğrultusunda belirlenmektedir. Dolayısıyla farklılık yine, sadece sözcüklerdedir. Bir ulustaki tüm sınıfların, tüm sektörlerin temsilcileri kendileri için kanun koyucu konumundaysa bu, cahiliyyenin ta kendisidir. Çünkü bu durumda kanun, yanıltıcı tutkulardan kesinlikle kurtulamayan, bilgisizlikten kesinlikle soyutlanamayan insanların arzularına ya da halkın görüşlerine göre belirlenmektedir. Dolayısıyla farklılık yine sadece sözcüklerdedir. Bir grup ulus, insanlık adına kanun koyucu durumundaysa, bu, cahiliyyenin ta kendisidir. Çünkü bu durumda kanun, söz konusu ulusların ulusal amaçları ya da devletler topluluğunun görüşü doğrultusunda belirlenmektedir. Dolayısıyla burada da farklılık sadece sözcüklerdedir. Ancak, kanun koyucu, insanların yaratıcısı, toplumların yaratıcısı, ulusların ve kuşakların yaratıcısı ise, bu durumda söz konusu olan, Allah'ın şeriatıdır. Bu şeriatta, hiç kimse bir başkasına karşı kayırılmamaktadır.. Hiç bir birey, hiçbir toplum, hiçbir devlet, hiçbir nesil, bir diğerine karşı kollanıp kayırılmamaktadır. Zira Allah, herkesin Rabbidir. O'nun önünde herkes eşittir. Zira Allah, herkesin gerçek durumunu ve herkes için neyin uygun olduğunu çok iyi bilmektedir. Hiçbir aşırılığa ya da savsaklamaya düşmeksizin insanların yararını gözetme ve gereksinimlerine yanıt verme noktasında, hiç kimse Allah'tan daha üstün bir konumda olamaz. Kanun koyucu Allah'ın dışında biriyse insanlar, söz konusu kanun koyucunun kulu durumundadır. Bu bağlamda kanun koyucunun, bir birey, bir sınıf, bir ulus ya da bir devletler topluluğu olması hiç bir şeyi değiştirmez. Ancak, kanun koyucu Allah ise, herkes özgür ve eşit demektir. Herkes sadece Allah'a boyun eğecek, sadece Allah'a ibadet edecek demektir. İnsanoğlunun yaşamında ve evrenin mevcut düzeninde söz konusu meselenin bu denli önemli oluşunun nedeni, burada yatmaktadır: "Eğer gerçek, onların değişken istemlerine ve arzularına göre belirlenseydi, gökler ve yeryüzü ve oralarda bulunanlar bozulup giderlerdi." (Müminun Suresi, 71) Allah'ın indirdikleri dışında yasalarla hükmetmenin sonucu, kötülük, bozgun ve nihayet iman çerçevesinin dışına çıkmaktır.  
41- Ey peygamber, kalpleri iman etmediği halde ağızdan "inandık" diyenler ile yahudilerden oluşmuş küfür yarışçılarının tutumu seni üzmesin. Bunlar körü körüne yalana kanarlar ve senin karşına çıkmayan bir grubun sözlerini tutarlar. Onlar da kelimelerin anlamlarını çarpıtan ve "size şöyle bir fetva verilerse ona uyun, eğer başka bir fetva verilirse ona kulak asmayın " diyen kimselerdir. Eğer Allah birini saptırmayı dilerse sen Allah'a karşı onun için hiç bir şey yapamazsın. İşte bunlar, Allah'ın kalplerini arıtmayı dilememiştir. Onlar için dünyada perişanlık vardır, ahirette de onları ağır bir azap beklemektedir.
42- Onlar körü körüne yalana kanarlar ve ısrarla haram yerler. Eğer sana gelirlerse istersen aralarında hüküm ver, istersen kendilerine yüz çevir. Eğer onlara yüz çevirirsen sana hiç bir zarar dokunduramazlar. Eğer aralarında hüküm verirsen adalet uyarınca hüküm ver. Çünkü Allah adalete bağlı olanları sever.
43- Onlar Allah'ın hükmünü içeren Tevrat ellerindeyken niçin senin hakemliğine başvuruyorlar ve sonra da verdiğin hükme yan çiziyorlar? Onlar kesinlikle imansızdırlar. Bu ayetlerin, hicretin ilk yıllarında indiği daha ilk bakışta anlaşılıyor. (Bu ayetler en azından, Ahzab Savaşı ve Benî Kurayza yahudilerinin sürülmesinden önce inmiş olmalıdır. Daha önce Medine'de Benî Nadir ve Benî Kaynuka yahudileri de bulunuyordu. Ancak bunlardan önce Benî Nadir, ardından da Benî Kaynuka, Medine'den sürülmüşlerdi.) O dönemde yahudiler birtakım entrikalar peşindeydiler. Münafıklar da, tıpkı yılanın deliğine sığınması gibi, yahudilere sığınmaktaydılar. Her ne kadar münafıklar, dillerinin ucu la "biz iman ettik" deseler de, münafığı da yahudisi de küfür kulvarında adeta birbiriyle yarış içindeydiler. Onların bu durumları peygamberimizin, üzülmesine ve acı çekmesine yol açıyordu. Allah bu noktada, peygamberi teselli ediyor. Onun yüreğini ferahlatıyor. İnsanların tutumlarındaki arka-planı, onun gözleri önüne seriyor. Gerek münafıklardan gerek yahudilerden küfürde birbiriyle yarışanlara ilişkin gerçeği, müslümanlar için açıkça ortaya koyuyor. Peygambere, onların kendisine gelmezden önce planladıkları entrikaları, çevirdikleri dolapları bildirmesinin ardından, söz konusu kişiler kendisine aralarında hüküm vermesi için başvurduklarında, nasıl bir yöntem izleyeceğini gösteriyor: "Ey peygamber! Kalpleri iman etmediği halde ağızdan, `inandık' diyenler ile yahudilerden oluşmuş küfür yarışçılarının tutumu seni üzmesin. Bunlar körü körüne yalana kanarlar ve senin karşına çıkmayan bir grubun sözlerini tutarlar. Onlar da kelimelerin anlamlarını çarpıtan ve `size şöyle bir fetva verilirse uyun, eğer başka bir fetva verilirse ona kulak asmayın' diyen kimselerdir." Bu ayetlerin, zina, hırsızlık vb. türden -niteliklerine ilişkin farklı rivayetler bulunan- birtakım suçlar işlemiş olan kimi yahudiler hakkında indiği söylenmektedir. Bu suçların cezası, Tevrat'ta bellidir. Ancak yahudiler başlangıçta, bu cezaları aralarındaki aristokratlara uygulamak istemedikleri için, Tevrat'ın hükümlerini değil de, kafalarına göre kimi hükümler belirlemişlerdi. Yahudiler bir süre sonra, çemberi daha da genişleterek tüm yahudileri bu uygulama kapsamına aldılar ve Tevrat'taki tazir cezalarının yerine kendilerinin belirledikleri birtakım cezalar ikame ettiler. (Aslında çağımızda, kendilerini müslüman olarak yaftalayan kimi insanların bu bağlamda yaptıkları da, söz konusu yahudilerin tutumlarından farksızdır.) İşte o dönemde yahudiler bu tür suçları işlediklerinde, içlerindeki art niyetleriyle birlikte, fetva almak için peygamberimize gelirlerdi. Eğer peygamberimiz fazla ağır bir ceza vermezse, uygulamayı düşünüyorlardı. Hem böylece Allah katında kendilerine bir gerekçe de hazırlamış olacaklardı! Bu karar bir peygamber tarafından verilmiştir diyeceklerdi! Ancak peygamberimiz, Tevrat'takine benzer bir hüküm verecek olursa, bunu uygulamayacaklardı. Onlardan kimileri bu düşünceler içinde fetva arıyorlardı. Bunun içindir ki şöyle diyorlardı: "Size şöyle bir fetva verilirse ona uyun, eğer başka bir fetva verilirse ona kulak asmayın." Saçmalık, anlamsızlık, ayrıca Allah'a ve peygamberine karşı yükümlülüklerinde umursamazlık konusunda bu denli ileri gitmişlerdi. Aslında bu, belirli bir zaman sonra yürekleri taşlaşan, yüreklerinde imanın sıcaklığı kaybolan, yüreklerindeki iman ışığı sönen her "kitap ehli"ne genellenebilecek bir tablodur. Bu duruma gelenler için, inançlarından, şeriatlarından ve getirilen yükümlülüklerden kurtulabilmek, bir amaç haline dönüşür. Söz konusu kimseler artık, bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için çeşitli yollara başvururlar. Kendileri için bir çıkış yolu, bir hile bulabilme umuduyla, fetva aramaya koyulurlar. Nitekim günümüzde de, "dudaklarının ucuyla inandık diyen, ama yürekleri iman etmemiş olan"müslüman yaftalı kişilerin tutumlarında da aynı durum göze çarpmıyor mu? Dini uygulamak değil de, sadece bir kılıf bulabilmek için fetva peşine düşmüyor mu onlar da? Yine onlar da, kendi istemlerini sabitleştirebilmek, onları onaylayabilmek için, gerektiğinde dini bir kalemde silip bir kenara atmıyorlar mı? Dinin, gerçeği dile getirmesi, en doğru hükmü vermiş olması, aslında bu tür insanlar için bir anlam ifade etmektedir. Bugün de yaşanan, aynı olgudur. Yüce Allah'ın, İsrailoğulları'nın durumunu bu denli geniş, bu denli ayrıntılı bir biçimde anlatmasının nedeni de bu olmalıdır. Yüce Allah, tüm bu anlattıklarıyla "müslüman" kuşakları uyarmak istemektedir. Uyanık müslümanların, doğru yoldan sapmalarına neden olabilecek tutumlar konusunda gözlerini dört açmaları için, özenle dikkat çekmektedir. Yüce Allah, küfürde birbirleriyle yarışan, binbir türlü entrika ve komplo peşinde olan söz konusu kimseler hakkında, peygamberimize şöyle buyuruyor: Onların küfürde yarışmaları, seni üzmesin. Onlar bozgunculuk peşindedirler. Aslında içinde bulundukları durum, bozgunun ta kendisidir. Bu durumda, senin yapabileceğin bir şey yoktur. Onlar bozgunculuk peşinde koştukları ve bu doğrultuda hareket etmekte direttikleri sürece senin, onları bu durumdan alıkoyman imkansızdır: "Eğer Allah, birini saptırmayı dilerse sen, Allah'a karşı, onun için hiçbir şey yapamazsın." Onların yürekleri kir bağlamıştır. Ve Allah onların yüreklerini, bu pislikten arıtmak istememektedir. Onların yardakçıları da, bu pisliğe batmayı yeğlemiştir: "Allah, bunların kalplerini arıtmayı dilememiştir." Allah onları, dünyada rezil olmakla, ahirette de çetin bir azapla cezalandıracaktır: "Onlar için dünyada perişanlık vardır, ahirette de onları ağır bir azap beklemektedir." Sen onlardan sorumlu değilsin. Onların küfrü yeğlemeleri seni üzmesin. Onların bu durumlarına, aldırma sen. Bu meselenin, defteri kapatılmıştır artık. Yüce Allah daha sonra peygamberimize, söz konusu kimseler aralarında hüküm vermesi için kendisine başvurduklarında onlara karşı nasıl davranacağını açıklıyor. Yalnız, bu açıklamadan önce, söz konusu insanların durumları, ahlâk ve davranışları bakımından sonuçta düşmüş oldukları aşağılık düzey dile getiriliyor: "Onlar, körü körüne yalana kanarlar ve ısrarla haram yerler. Eğer sana gelirlerse aralarında hüküm ver, istersen kendilerinden yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiç bir zarar dokunduramazlar. Eğer aralarında hüküm verirsen adalet uyarınca hüküm ver. Çünkü Allah adalete bağlı olanları sever." Yüce Allah onların, körü körüne yalana kandıklarını vurguluyor. Bunu öylesine çok yapmaktadırlar ki söz konusu olgu, onların değişmez niteliği haline gelmiştir. Yalan ve batıl söz konusu olduğunda kulaklarını dört açmakta, gerçek ve doğrular söz konusu olduğunda ise kulaklarını ısrarla tıkamaktadırlar... Bozulan yüreklerin durumu, parlaklığını yitirmiş ruhların hâli budur işte... Sapıtmış toplumlarda, yalan ve batıl sözler ne kadar da ilgi görmektedir. Yine bu toplumlarda, gerçek ve doğru sözler ne kadar da dayanılmaz bir şeydir. Bu çağda, ne kadar da revaçta batıl! Yaşadığımız şu iğrenç dönemde, hakkın destekçileri ne kadar da kesat! Bunlar; körü körüne yalana kanarlar... Israrla haram yerler...Buradaki haram; faiz, rüşvet, ısmarlama konuşmalar ve fetvalar için alınan karşılık da dahil olmak üzere, her türlü haram malı kapsamaktadır. Bunlar, onların ve de her dönemde Allah'ın çizdiği yolun dışına çıkmış toplumların, yemekte oldukları haramların belli başlılarıdır. Bu ayette haram için "suht" sözcüğü kullanıldı. Çünkü bu, bereketin kökünü kurutmaktadır. Sapıtmış toplumlarda betin bereketin kalmadığı ne kadar da belirgindir. Bugün bunu, Allah'ın sisteminden, şeriatından uzaklaşmış olan her toplumda, kendi gözlerimizle de görmüyor muyuz? Yüce Allah, söz konusu kişiler arasında hüküm verip vermeme konusunda peygamberimizi serbest bırakıyor. Ona gelip hüküm vermesini istediklerinde peygamberimiz dilerse, onlardan yüz çevirecektir. Böyle yaptığında onlar, peygamberimize hiçbir zarar dokunduramayacaklardır. Peygamberimiz isterse, onlar arasında hüküm verecektir. Ancak, hüküm vermeyi yeğlerse, -onların arzularına kapılmaksızın, yarışırcasına küfre koşmalarından, çevirdikleri dolaplardan, entrikalardan etkilenmeksizin- adalet uyarınca hüküm verecektir. "Çünkü Allah, adalete bağlı olanları sever." Bu meselede, peygamber de, müslüman devlet başkanı da, müslüman yargıç da, Allah'ın buyruğu doğrultusunda hareket etmekle, adaletin gereğini yerine getirmekle yükümlüdür. Çünkü Allah, adalete bağlı olanları sever. İnsanlar zulmetmiş, ihanet etmiş, sapıtmış olsalar bile adalet, onların bu yaptıklarından doğabilecek her türlü etkilerine kapalı tutulmalıdır. Çünkü buradaki adalet, insanların durumlarına göre değil, Allah'ın buyruğu doğrultusunda belirlenmiştir... İşte bu, her yerde ve her çağda geçerli olan İslâm şeriatı ve İslâm'ın yargı sistemindeki kesin güvencenin göstergesidir. Burada, peygamberimizin yahudiler arasında hüküm verme konusunda serbest bırakılmış olması bizlere, bu hükmün ilk dönemlerde indirilmiş olduğunu gösteriyor. Zira daha sonraları, İslâm şeriatına göre hüküm verme ve yargılama zorunlu kılınmıştır. "Daru'l-İslâm"da sadece Allah'ın şeriatı uygulanır. Orada yaşayan herkes, Allah'ın şeriatına göre yargılanmak durumundadır. Bununla birlikte, İslâm devletinde, İslâm toplumu arasında yaşayan "Kitap Ehli" için İslâm'ın özel bir prensibi vardır. Bu prensibe göre "Kitap Ehli", kendi şeriatlarında bulunan hükümler ve kamu düzenine ilişkin esaslar dışında, hiçbir konuda zorlanamaz. Onlar için, kendi şeriatlarında serbest bırakılmış herşey, serbesttir. Domuz beslemek, domuz eti yemek, -müslümanlara. satmamak koşuluyla- içki imal etmek ve içmek, bunlara örnek olarak gösterilebilir. Ancak faiz, onlar için de yasaktır. Zira bu, onların kitabında da haram kılınmıştır. Yine, zina ve hırsızlık suçlarına ilişkin cezalar, -onların kitabında da bulunmasından ötürü- onlara da uygulanır. Ayrıca, devlete baş kaldırmak ve ülkede bozgunculuk yapmak gibi suçlar işleyecek olurlarsa, -tıpkı müslüman yurttaşlar gibi, onlar da- gereken cezaya çarptırılırlar. Çünkü bu, İslâm devletinin ve onun sınırları dahilinde yaşayan, müslüman olsun ya da olmasın her yurttaşın güvenliğini sağlama bakımından bir zorunluluktur. Zaten bu noktada, İslâm devletinin sınırları dahilindeki hiçbir yurttaşa, hiçbir şekilde göz yumulamaz. Peygamberin, hüküm verip vermeme konusunda serbest bırakılmış olduğu dönemde yahudiler, kimi davalarını, halletmesi için peygamberimize getirirlerdi. Mâlik'in, Nâfi' ve Abdullah bin Ömer'den naklen bizlere aktarmış olduğu bir olay, bu konuda bir örnek olarak gösterilebilir: "Yahudiler, peygamberimize gelerek, kendilerinden bir erkek ile bir kadının zina ettiğini söylediler. Bunun üzerine peygamberimiz onlara:"Recm konusunda Tevrat'tan nasıl bir hüküm çıkarıyorsunuz?" diye sordu. Onlar: "Kendilerini teşhir ederiz ve de kırbaçlanırlar" şeklinde yanıtladılar. Bu yanıt üzerine Abdullah bin Selâm: "yalan söylediniz! Tevrat'ta recm cezası var!" dedi. Buna karşılık yahudiler, Tevrat'ı getirip açtılar. Aralarından biri, parmağıyla recm ayetini kapatarak, söz konusu ayetin öncesini ve sonrasını okudu. Abdullah bin Selâm: "Parmağını kaldır oradan" dedi. Adam parmağını kaldırınca, recm ortaya çıktı.. Bunun üzerine yahudiler: "Muhammed doğru söylemiş! Tevrat'ta gerçekten recm ayeti varmış!" dediler. Peygamberimiz, ilgili hükmün uygulanmasına karar verdi ve ikisi de recm edildiler. Ben adamın, taşlardan koruyabilmek için kadının üstüne kapandığını görmüştüm." (Buhari ve Müslim) Yine aynı konuda bir başka örnek olarak, İmam Ahmed'in Müsned'inde İbn Abbas'tan aktardığı bir rivayeti görelim: "Bu ayet, yahudilerden iki grup hakkında indirilmiştir. Bu iki gruptan biri, cahiliyye döneminde, diğerini yenilgiye uğratmıştı. Sonunda iki grup, oturup anlaşmaya varmışlardı. Anlaşma gereğince, yenen grup yenilen gruptan öldürdüğü her kişi için elli ve yenilen grup da yenen gruptan öldürdüğü her kişi için yüz vesak fidye ödemeye razı olmuştu. Bu arlaşma peygamberimiz Medine'ye geldiğinde de halen yürürlükteydi. Derken yine, yenilen gruptan biri, yenen gruptan birini öldürmüştü. Bunun üzerine yenenler, yenilmiş olanlar bir elçi göndererek, kendilerine yüz vesak fidye ödenmesini istediler. Ancak yenilenler, kendilerine gönderilen elçiye şu karşılığı verdiler: "İki tarafın da, dinleri, soyları ve yurtları aynı olmasına karşın, taraflardan birinin ödeyeceği diyet tutarının, diğer tarafın ödeyeceği diyet tutarının tam iki katı olması doğru mu? Sizlere daha önceleri fidye ödemiştik ama bu durum aslında, bizlere açıkça zulmettiğinizi ve ayrımcılık yaptığınızı gösteriyor. Artık, Muhammed geldi. Bundan böyle size fidye falan ödemeyeceğiz!" Bu tartışma, iki grup arasında neredeyse yeniden bir savaşın patlamasına neden olacaktı. Sonuçta her iki grup da peygamberimizi aralarında hakem tayin etme noktasında görüş birliğine vardılar. Bu kararın alınmasının ardından, yenen grubun içinden birisi, çevresindekilere: "Yemin ederim ki Muhammed onların bizlere, bizim onlara ödediğimiz tutarda fidye vermelerine karar verecek. Aslında onlar doğru söylediler. Bugüne kadar bizlere fazla fidye vermelerinin nedeni, bizim karşımızda ezilmeleri ve yenilgiye uğramalarıydı. İyisi mi siz, bir adam gönderip Muhammed'in kararını önceden öğrenmeye çalışın. Baktınız ki sizin beklediğiniz doğrultuda karar verecek o zaman, gider onun hakemliğine başvurursunuz. Baktınız ki sizin beklediğiniz doğrultuda karar vermeyecek,bu durumda, aldığınız karardan cayar ve onun hakemliğine başvurmazsınız." Bu sözler üzerine yenen grup, kimi münafıkları, peygamberimize gidip, onun bu konuda vereceği kararı önceden öğrenmekle görevlendirdiler. Söz konusu münafıklar peygamberimizin yanına geldiklerinde Allah, peygamberimize onların gerçek niyetlerini ve neyin peşinde olduklarını haber verdi. Bu olay üzerine Allah, "Ey peygamber! Küfürde yarışanlar seni üzmesin..." diye başlayan ve "...fasıktırlar" diye son bulan ayetleri indirdi. Söz konusu ayetler, yukarıdaki kimseler hakkında inmiştir. Allah, burada o kimseleri kastetmektedir." (Ebu Davud) İbn Cerîr'den aktarılan bir başka rivayette ise, yenen grubun Benî Nadir, yenilen grubun da Benî Kurayza olduğu belirtilmektedir. Buda, -daha önce de belirttiğimiz gibi- bu ayetlerin, yahudiler Medine'den sürülmezden önce, ilk dönemlerde indirilmiş olduğunu doğrulamaktadır. Yahudilerin asla onaylanamayacak bu tutumları, artık genelleşmiş bir tavır haline gelmişti. Ve söz konusu ayetlerin akışı içerisinde, yahudilerin bu bağlamdaki tutumlarına karşılık olarak, kınayıcı bir soru yöneltiliyor: "Onlar, Allah'ın hükmünü içeren Tevrat ellerindeyken, niçin senin hakemliğine başvuruyorlar ve sonra da verdiğin hükme yan çiziyorlar.?" Yahudilerin, Allah'ın şeriatını ve hükmünü içeren Tevrat ellerindeyken, -Allah'ın şeriatına göre hükmetmekte olan- peygamberimizin hakemliğine başvurmaları, gerçekten kınanacak bir tutumdur. Üstelik, peygamberimizin vereceği hüküm, onların elinde bulunan Tevrat'taki hükümden farkı olacak değildir. Zira Kur'an, Tevrat'ı onaylayıcı ve onun içeriğini koruyucu olarak indirilmiştir. Üstelik yahudiler, peygamberimizi hakem tayin etmeye yeltenmeleri yetmiyor gibi, onun verdiği hükmü benimsemeyerek, onun verdiği hükme razı olmayarak, tam tersine onun verdiği hükme yan çizmektedirler. Bunun için de Kur'an onlara kınayıcı bir soru yöneltmekle yetinmiyor. Bunun da ötesine geçerek, onların söz konusu tutumlarına ilişkin İslâm'ın hükmünün ne olduğunu kesin bir dille ifade ediyor: "Onlar, kesinlikle imansızdırlar." Hem iman etmek, hem de Allah'ın şeriatındaki hükmü terk etmek ya da söz konusu hükmü kabul etmemek...Bu iki olgunun bir arada olabileceğini düşünmek, kesinlikle olası değildir. Kendilerinin ya da başkalarının "mümin" olduklarını ileri süren, ancak yaşamlarında Allah'ın şeriatına göre hüküm vermeyen ya da kendilerine söz konusu şeriatın hükümlerinin uygulanmasını kabul etmeyen insanlar vardır. Bu tür insanların yaptığı, sadece bir aldatmacadır. İşte böylesi aldatmacılara yeltenenler, sonuçta Kur'an'ın şu ayetine toslamaktadırlar: "Onlar, kesinlikle imansızdırlar." Bu mesele, sadece, yöneticilerin Allah'ın şeriatına göre hükmetmemeleri ile değil, aynı zamanda yönetilenlerin, Allah'ın hükümlerine rıza göstermemeleri ile de doğrudan ilintilidir. Çünkü böyle bir durumda yönetilenler de, her ne kadar dilleriyle inanmış olduklarını söyleseler de sonuçta, iman çerçevesinin dışına çıkacaklardır. Buradaki ayet, Nisâ suresindeki bir başka ayetle de paralellik arz ediyor: "Hayır! Rabbine and olsun ki onlar, aralarında doğan anlaşmazlıklarda senin hakemliğine başvurmadıkça, sonra da vereceğin karara gönüllerinde hiçbir burukluk duymaksızın kesin bir teslimiyetle uymadıkça mümin olamazlar." (Nisa Suresi, 65) Her iki ayet de, yöneticilere değil, yönetilenlere ilişkindir. Her iki ayette de, Allah'ın ve peygamberin hükmünü kabul etmeyen, peygamberden yüz çeviren, onun verdiği hükme yan çizen kimselerin iman çerçevesinin dışına çıkmış olacakları vurgulanıyor. Konunun başında da söylediğimiz gibi, görülüyor ki mesele temelde, Allah'ın ilahlığını, rabbliğini ve insanlar üzerïndeki egemenliğini kabul edip etmemekle ilgilidir. Allah'ın şeriatına boyun eğmek ve söz konusu şeriatın hükümlerine razı olmak, O'nun ilahlığına, Rabliğine ve egemenliğine ilişkin kabulün yaşama yansımasıdır. Allah'ın şeriatını reddetmek ve ondan yüz çevirmek ise, O'nun ilahlığının, Rabliğinin ve egemenliğinin kabul edilmediğinin göstergesidir. KUR'AN'LA HÜKMETMEYEN KAFİRLER Yönetilenlerden, yaşamlarında Allah'ın şeriatındaki hükümleri kabule yanaşmayan kimseler hakkında, Allah'ın vermiş olduğu hüküm budur... Şimdi ise sıra Allah'ın, Allah katından gönderilmiş tüm semavî dinlerde mevcut olan hükümler ile, "Allah'ın indirdikleri ile hükmetmeyen" yöneticilere ilişkin verdiği hükme geliyor:  
44- Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik; bu kitap doğru yol kılavuzluğu ve ışık içerir. Gerek İslâm'a bağlı peygamberler ve gerekse Allah'a bağlı bilginler ile din adamları Allah'ın bu kitabının görevli koruyucuları ve doğruluğunun şahitleri sıfatı ile yahudiler arasında buna göre hüküm verirler. buna göre insanlardan değil, benden korkunuz da ayetlerimi bir kaç para karşılığında satmayınız. Kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar kafirlerin ta kendileridir.
45- Tevrat'ta, yahudilere yazılı olarak bildirdik ki, canın karşılığı can, gözün karşılığı göz, burnun karşılığı burun, kulağın karşılığı kulak, dişin karşılığı diştir ve yaralamalarda da karşılıklılık (kısas) ilkesi geçerlidir. Kim kısas hakkını bağışlarsa bu onun günahlarına kefaret olur. Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler ise zalimlerin ta kendileridirler. Allah katından gönderilmiş her dinle amaçlanan, yaşama yön vermektir. Pratik, gerçekçi bir yaşam biçimi belirlemekdir. Allah'ın dine yüklediği misyon, insanların yaşam biçimlerini belirlemek, düzenlemek, yönlendirmek ve koruma altına almaktır. Dinler insanların, heykellerin, ikonların ya da mihrapların karşısına geçerek tapınmalarını sağlamak üzere, kişinin salt iç dünyasına yönelik olarak indirilmemiştir. İnsanların yaşamlarında ve onların iç dünyalarının eğitiminde bunların hiçbir önemi yoktur demiyoruz. Ancak bunlar, insanların yaşam biçimlerini belirleme, düzenleme, yönlendirme ve koruma altına alma konularında tek başına yeterli olamaz. İnsanların yaşamlarında pratik bir karşılığı olması gereken bir şeriat, bir düzen, bir sistem salt bunlar üzerine ikame edilemez. Bu saydıklarımızı insanlar, yasalar ve otorite çerçevesinde belirlerler. Yasalara ve otoriteye ters bir davranışta bulunduklarında bundan sorumlu tutulurlar ve belirli cezalara çarptırılırlar. İnsanların yaşamlarını en düzgün bir biçimde sürdürebilmeleri ancak, inanç, idealler ve yasaların tek bir kaynağa dayanması durumunda mümkün olabilir. Allah, insanların hareketlerine ve davranışlarına egemen olduğu gibi, onların yüreklerine ve içlerinde sakladıkları her türlü sırra da egemendir. O, insanların davranışlarının ve tutumlarının karşılığını, dünya hayatında, gönderdiği şeriata göre, ahiret hayatında ise yapacağı sorgulamaya göre en adil biçimde verecektir. Ancak otorite parçalanacak olursa... Anlayışlar farklı kaynaklarla temellendirilecek olursa... Allah'ın otoritesi sadece vicdanlara ve insanların iç dünyalarına indirgenerek, rejim ve yasalar konusundaki otorite Allah'ın dışında birine verilecek olursa... Ahiretteki ceza ve mükafatlar konusundaki otorite Allah'ın, dünyadaki cezalar konusundaki otorite ise bir başkasına ait kabul edilirse... İşte o zaman, insanlığın ruhu, farklı iki otorite, farklı iki yönelim, farklı iki yöntem arasında parçalanmış demektir. İşte bu durumda insanların yaşamlarında aksaklıklar, bozukluklar ortaya çıkmaya başlar. Nitekim, Kur'an'da çeşitli vesilelerle bu bağlamdaki aksaklıklara ve bozukluklara işaret edilmektedir: "Eğer yerle gökte Allah'tan başka ilahlar olsaydı ikisi de bozulurdu" (Enbiya Suresi, 22) "Eğer gerçek, onların keyfi arzularına göre belirlenseydi, gökler, yer ve oralarda bulunanlar bozulup giderdi." (Müminun Suresi, 71) "(Ey Muhammed!) Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık, ona uy; bilmeyenlerin keyfi arzularına uyma."(Casiye Suresi, 18) Bu nedenledir ki her din, insanlar için bir yaşam düzeni olmak üzere gönderilmiştir. Dinin, belirli bir yöreye, bir ulusa ya da tüm insanlığa gönderilmiş olması, söz konusu olguyu değiştirmez. Her dinde, yaşama en doğru yaklaşımı sağlayacak bir inanç sistemi, insanların yürekleriyle Allah arasında bir bağ oluşturacak ibadet esasları ve bunların yanısıra, yaşamı biçimlendirecek bir şeriat söz konusudur. Bu üç açı, Allah'ın dininin temel direkleri konumundadır. Allah katından gelen her dinde bu saydıklarımız mevcuttur. Zira, insanlığın yaşamının sağlıklı ve düzgün bir biçimde olması, ancak yaşam düzeninin Allah'ın dinine göre belirlenmesi durumunda mümkündür. Kur'an-ı Kerim'de ilk dinlerin içeriklerine ilişkin çeşitli göstergeler vardır. Belirli bir yörenin ya da ulusun mevcut düzeyiyle uyum içerisinde, belirli bir yöreye ya da bir ulusa gönderilmiş olan ilk dinler, yukarıda sözünü ettiğimiz bütünlüğü tam anlamıyla sağlamıştır. Buradaki ayetlerde, üç büyük dinde de yani yahudilik, hristiyanlık ve İslâm'da da söz konusu bütünlüğün tam anlamıyla mevcut olduğu dile getiriliyor. Ayetlerde önce, bu bölümde ele almakta olduğumuz Tevrat'tan söz ediliyor: "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik; bu kitap doğru yol kılavuzluğu ve ışık içerir." Tevrat, -Allah'ın indirdiği biçimiyle- yahudileri doğru yola iletmek, Allah'a ulaştıran yol ve yaşam süresince izlenmesi gereken yol konularında onları aydınlatmak üzere indirilmiş bir ilahî kitaptır. Bu kitap, tevhid inancını içermektedir. Kapsamlı bir ibadet sistemi içermektedir. Ve aynı zamanda bir şeriat içermektedir: "Gerek Allah'a teslim olmuş peygamberler ve gerekse Allah'a bağlı bilginler ile din adamları, Allah'ın bu kitabının görevli koruyucuları ve doğruluğunun şahitleri sıfatı ile yahudiler arasında buna göre hüküm verirler." Bir inanç ve ibadet sistemini de beraberinde getirmiş olan Tevrat'ı Allah, insanların salt vicdanları ve yürekleri için doğru yol kılavuzu ve ışık olsun diye indirmedi. Onu, bundan da öte aynı zamanda, pratik hayata Allah'ın sistemi doğrultusunda yön verecek ve yaşamı bu sistem çerçevesinde korumaya alacak bir şeriat içermesi hasebiyle, bu bağlamda da bir doğru yol kılavuzu ve ışık olması için indirdi. Kendilerini Allah'a teslim etmiş peygamberler, Tevrat'la hüküm verirler. Onlar ona, kendilerinden birşey eklemezler. O kitap tümüyle Allah'a aittir. İlahlık niteliklerine ilişkin herhangi bir nitelik konusunda, peygamberlerin bir istemi, bir otoritesi ya da bir iddiası asla yoktur. -İslâm'ın özgün anlamı da budur zaten- O peygamberler, yahudilere Tevrat'a göre hüküm veriyorlardı. -Tevrat, sadece yahudilere ilişkin indirilmiş bir şeriattı- onların din adamları yani yargıçları ve bilginleri de yine Tevrat'a göre hüküm verïyorlardı. Zira onlar, Allah'ın kitabını korumakla ve onun doğruluğuna tanıklık etmekle yükümlüydüler. Nitekim, kendi yaşamlarını Tevrat'ın buyrukları doğrultusunda düzenleyerek, dindaşları arasında Allah'ın şeriatını hakim kılarak, söz konusu tanıklıklarının gereğini de yerine getirmekteydiler. Burada, Tevrat'a ilişkin ayetler noktalanmadan önce, Allah'ın kitabıyla hüküm verilmesi ve de söz konusu hükümleri verirken insanların arzularından, diretmelerinden, savaşlarından etkilenilmemesi için gereken özeni göstermeleri için müslümanların dikkatleri çekiliyor. Allah'ın kitabına sahip çıkan herkes, bu noktada özen göstermek zorundadır. Bunun aksini yapanlara ya da bu konuda çekingen davrananlara gelince: "İnsanlardan değil, benden korkunuz da ayetlerimi bir kaç para karşılığında satmayınız. Kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar kafirlerin ta kendileridirler." Yüce Allah, -her zaman ve her ulustan- kimi insanların, Allah'ın indirdikleri ile hüküm verilmesine karşı çıkacaklarını biliyordu. Bu tür insanların öz benlikleri, Allah'ın hükümlerine razı olmaya ve söz konusu hükümlere boyun eğmeye kesinlikle yanaşmayacaktır. Burjuvalar, tağutlar, tahtları ve üst makamları ellerinde bulunduran mirasyediler, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmesine kesinkes karşı çıkacaklardır. Zira Allah'ın indirdiği hükümler uygulandığında, onların yüzlerine geçirmiş olduğu ilahlık maskesi yere düşecek ve ilahlık sadece Allah'a ait olacaktır. Böylece, insanlar için Allah'ın izin vermediği kanunlar koyan söz konusu kimselerin elindeki egemenlik, yasama ve yürütme yetkisi çekilip alınmış olacaktır. Sömürü, zulüm ve haram üzerine kurdukları düzene kendilerine maddi ve ekonomik çıkar sağlamakta olan söz konusu kimseler elbette ki Allah'ın indirdiği hükümlerin uygulanmaması için yırtınacaklardır. Çünkü Allah'ın şeriatı, onların zulüm üzerine kurulu çıkar mekanizmalarının kökünü kazıyacaktır. Şehvetlerinin, tutkularının, yarmaladıkları malların esiri olanlar, ahlâkî çözülmeyi yaşayanlar, Allah'ın indirdiği hükümlerin yürürlüğe konmaması için elbette ki direneceklerdir. Çünkü Allah'ın dini, onları bu niteliklerinden arınmaya zorlayacak, bunu yapmamaları durumunda ise onları cezalandıracaktır. Söz konusu kimseler, yeryüzünde iyiliğin, adaletin, barışın yaygınlaşmasından rahatsız olduklarından dolayı, her türlü yola başvurarak, Allah'ın hükümlerinin yürürlüğe konmasını engellemek için çabalayacaklardır. Allah, indirdiği hükümler yürürlüğe konmak istendiğinde, her cephede bu tür direnişlerle karşılaşılacağını biliyordu. Bu durumda, Allah'ın dinini sahiplenenlerin ve dinin doğruluğuna tanıklık edenlerin yapacağı iş, karşıt-güçlere karşı direnmek, onları göğüslemek, mal ve can pahasına da olsa mücadele etmektir. Allah, onlara hitaben diyor ki: "İnsanlardan değil, benden korkunuz!" Onların, Allah'ın şeriatını uygulamaları dışında bir korkuları olamaz insanlardan. Bu insanlar ister, Allah'ın şeriatına boyun eğmemekte direten ve ilahlığın sadece ama sadece Allah'a ait olduğunu kabullenmeye yanaşmayan tağutlar olsun... İster, Allah'a isyan içerisinde olmakla birlikte, O'nun şeriatını kendi kişisel çıkarlarını korumak için kullanmakta olan kimseler olsun... İster, Allah'ın şeriatındaki hükümleri ağırlaştıran ve çarpıtan sapık güruhlar olsun... Her halukârda, durum değişmemektedir. Ayette kendilerine hitap edilenlerin, sözünü ettiğimiz kimselerden ve onların dışındaki insanlardan, yaşamda Allah'ın şeriatını hakim kılmak için didinme dışında korkmaları söz konusu olamaz. Asıl korkulması gerekenin, Allah olduğu hiç bir zaman unutulmamalıdır. Allah dışında hiç kimseden korkulmamalıdır. Yine Allah, kitabının koruyucuları ve kitabının doğruluğunun tanıkları durumundaki din bilginlerinden kimilerinin, dünya hayatının çekiciliğine kapılıp baştan çıkabileceklerini de biliyordu. Bu tür din bilginlerinden, Allah'ın hükümlerini istemeyen devlet yetkilileri, zenginler ve şehvet düşkünleri ile diyalog içinde bulunanlar ve de dünya hayatının cazibesine kapılarak onların yaptıklarına hiç ses çıkarmamayı yeğleyenler de olacaktır. Zaten bu tür yoldan çıkmış din adamlarına her zaman, her toplumda rastlayabilmek mümkündür. Nitekim bu tür din adamları yahudiler arasında da vardı. İşte Allah, böylesi bir tutum içerisine girmiş din bilginlerine diyor ki: "Ayetlerimi birkaç paralık çıkarlarınız uğruna satmayınız." Burada suskun kalanlara, ayetleri çarpıtanlara, yamama fetvalar ürete bilmek için çaba harcayanlara sesleniliyor! Gerçekten de bu tür kimselerin, yaptıklarına karşılık olarak alacakları para ya da sağlayacakları çıkar ne olursa olsun, neticede bir "hiç"tir. Maaş, görev, makam, unvan, titır ya da birtakım çıkarlar uğruna, dini satıp bile bile cehennemi satın aldıkları düşünülürse, kazançları gerçekten de bir hiç değil midir? Bir emanet yüklenmiş kişinin, tutup ihanet etmesinden daha kötü bir şey düşünülemez. koruyucu konumundaki birinin, vurdumduymazlaşmasından daha korkunç birşey yoktur. Tanık konumundaki birinin, gerçeği. saptırmasından daha iğrenç bir şey olamaz. Ne var ki "din adamı" kisvesi altında pek çok kimse, dine ihanet etmekte, bu konuda vurdumduymazlaşmakta ve gerçekleri saptırmaktadır. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeleri gerekirken, suskun kalmayı yeğlemektedirler. Yöneticilere hoş görünmeyi Allah'ın kitabına tercilı ederek, ayetleri çarpıtmaktadırlar... "Allah'ın indirdikleri ayetlere göre hüküm vermeyenler, kafirlerin ta kendileridirler." Bu son derece kesin ve su götürmez bir ifadedir. Gerek ayetin orijinalinde şart edatı olarak "men"in kullanılması ve gerek cevap cümlesi, bu hükmün, herkesi kapsayabileceğinin göstergesidir. Ayette herhangi bir kapaklık olmadığı gibi bu hüküm, zaman ve mekan sınırlarını da aşmaktadır. Bu, hangi kuşakta ve hangi ulusta olursa olsun, Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen herkesi kapsamına alan genel bir hükümdür... Bunun nedenini ise daha önce açıklamıştık. Zira, Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen, Allah'ın ilahlığını reddediyor demektir. Oysa ilahlık zorunlu olarak, egemenliği ve yasamayı da içermektedir. Allah'ın :ayetlerine göre hüküm vermeyen bir kimse ise bir yandan, Allah'ın ilahlığını ve ilahlığının niteliklerini reddetmekte, diğer yandan da ilahlık hakkını ve ilahlığın niteliklerini kendisine mal etmeye kalkışmaktadır. Gerçekten de küfür bu değil de nedir? Pratik -ki bu teoriden çok daha önemlidir- sırf küfür kokuyorsa, dil ile mümin ya da müslüman olduğunu savlamanın anlamı nedir? Son derece kesin olan bu hüküm konusunda demagoji yapmak, gerçekten kaçmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Böylesi bir hükmü tevil etmeye Çabalamak, ayeti çarpıtmaktan başka bir şey olamaz. Bu bağlamda yapılan demogojiler ya da teviller, söz konusu ayetin muhatabı konumundaki kimseler hakkında Allah'ın koyduğu hükmü hiçbir biçimde değiştiremez. KISAS Allah'ın tüm dinlerindeki bu temel prensibin açıklanmasından sonra, Tevrat'taki şeriattan örnekler sıralanıyor. Ki Allah Tevrat'ı gerek Allah'a teslim olmuş peygamberler, gerekse Allah'a bağlı bilginler ile din adamları -Allah'ın bu kitabının koruyucuları ve doğruluğunun şahitleri sıfatıyla- yahudiler arasında ondaki ayetlere göre hüküm versinler diye indirmişti: "Tevrat'ta yahudilere yazılı olarak indirdik ki, canın karşılığı can, gözün karşılığı göz, burnun karşılığı burun, kulağın karşılığı kulak, dişin karşılığı diştir ve yaralanmalarda da kârşılıklı (kısas) ilkesi geçerlidir." Tevrat'ta belirtilen bu hükümler, İslâm şeriatında da aynen muhafaza edilmiştir. Bu hükümler, kıyamete dek tüm insanlığın şeriatı olmak üzere indirilmiş bulunan, müslümanların şeriatının da bir parçası olmuştur. Gerçi bunlar, pratik zorunlulukların gereği olarak sadece "daru'l-İslâm"da uygulanabilir. Zira, "daru'l-İslâm" olmayan yerlerde, bu hükümleri uygulayabilecek bir İslâmî otorite yoktur. Ancak, madem ki İslâm şeriatı Allah'ın iradesiyle her zaman ve tüm insanlar için geçerli olacak bir şeriat olarak indirilmiştir, bu durumda her nerede olursa olsun İslâmî bir yönetim iş başına geldiğinde, söz konusu hükümleri yürürlüğe koymak ve uygulamakla yükümlüdür. Tevrat'ta da geçen bu hükümlere İslâm, bir hüküm daha ekliyor: "Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahlarına kefaret olur." Tevrat'ta bu hüküm yer alınıyordu. Tevrat'taki hükme göre kısas, mutlaka uygulanırdı. Bu konuda ödün vermek, kısas hakkından vazgeçmek ve bu o kişinin günahlarına kefaret olması söz konusu değildi. Burada, kısas cezalarına bir parça da olsa değinmekte yarar var. Allah'ın şeriatında kısasla getirilen ilk şey, eşitlik prensibidir. İslâm şeriatında, kanda ve cezada eşitlik prensibi esastır. İnsanların makamları, sınıfları, soyları, ırkları ne olursa olsun, onlar arasında cana canla ve yaralara da karşılıklı ödeşmeyi getirmek, can konusunda tüm insanları eşit kabul etmek, Allah'ın şeriatı dışında hiç bir şeriatta söz konusu değildir. Allah'ın şeriatında canın karşılığı candır. Gözün karşılığı gözdür. Burnun karşılığı burundur. Kulağın karşılığı kulaktır. Dişin karşılığı diştir. Yaralamalarda da karşılıklılık ilkesi geçerlidir. Bu hükümlerin uygulanmasında insanlar arasında hiçbir ayrım yapılmaz. Kişi hangi ırka, hangi sınıfa mensup olursa olsun, ister yönetici, ister yönetilen olsun, gerektiğinde bu hükümler kendisine uygulanacaktır. Çünkü her insan, Allah tarafından yaratılmıştır ve Allah'ın şeriatı önünde, herkes eşittir. Allah'ın şeriatında getirilen bu yüce prensip, gerçekten de "insan"ın yeniden doğuşunu muştulamaktadır. Artık, her insan eşittir. Çünkü bu şeriat sayesinde insanlar, birincisi aynı kanun ve aynı yargı huzurunda mahkemeleşme, ikincisi ise aynı esasla ve aynı ölçüde ödeşme imkanına kavuşmuş bulunmaktadırlar. Bu prensibi ilk kez İslâm getirmiştir. Asırlar boyunca beşer tarafından pek çok görece şeriatlar belirlenmişti. Bu şeriatlarda, kanun bakımından teorik düzlemde oldukça iyi düzeyde bulunanlar olduysa da, pratikte aynı düzeyin korunabilmesi mümkün olmadı. Yahudiler, kendilerine indirilen Tevrat'ta da bulunan bu yüce prensipten sapmışlardı. Kendileri ile diğer insanlar arasında bu yüce prensibi bir kenara bırakmışlardı: "Ümmilere (kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur." (Ali İmran Suresi, 75) diyorlardı. Hatta kendi aralarındaki ilişkilerde bile bu yüce prensibi unutmuşlardı. Benî Kurayza ile Beni Nadir kabileleri arasında olup bitenler bunun en güzel örneğiydi. Sonunda peygamberimiz geldi de onları tekrar Allah'ın şeriatına eşitlik ilkesini getiren şeriata döndürdü ve de perişan durumdaki Benî Kurayza ile üstün durumdaki Benî Nadir arasında tam bir eşitlik sağladı. Bu yüce prensiple belirlenen kısas, -insanın yeniden doğuşunu muştulamasından da öte- bir insanı öldürmeye, yaralamaya ya da onun bir organına zarar vermeye kalkışabilecek kişilere karşı, aynı zamanda caydırıcı bir cezadır. Çünkü kısas söz konusuysa, bunları yapmaya kalkışan kişi, böyle bir eylemi gerçekleştirmezden önce, olayı kendi kendine, nedeniyle niçiniyle, defalarca düşünmek zorunda kalacaktır. Çünkü bilir ki karşısındaki insanı öldürdüğünde; -görevi, soyu-sopu, sınıfı, ırkı ne olursa olsun- kendisi de öldürülecektir. Karşısındaki insana ne yaparsa, aynısı kendisine de yapılacaktır. Bilir ki karşısındaki insanın elini ya da ayağını kesse, kendi eli ya da ayağı da kesilecektir. Karşısındakinin göz, kulak, burun ya da dişine zarar verse, kendi organının da aynı şekilde zarara uğramasına neden olacaktır. Ama kişi bu suçları işlediğinde, sadece hapis cezasına çarptırılacağını biliyorsa, bu durumda cezanın caydırıcılığı kısastakiyle hiç bir zaman eşdeğer olamaz. Hapis cezası uzun olmuş, kısa olmuş birşey fark etmez. Bedende yaşanan acı ya da bir organın yitirilmesiyle duyulan ıstırap ile hapiste yatmanın verdiği acı kesinlikle eş değildir. Bunları, hırsızlığın cezasına ilişkin ayetin açıklanması sırasında da açıklamıştık. Bu yüce prensiple belirlenen kısas, -yine insanın yeniden doğuşunu muştulamasından da öte- aynı zamanda, insanın öz benliğini rahatlatan, iç dünyasındaki sarsıntıları ve yüreğindeki yaraları gideren, gözü kör bir öfkeyle harekete geçen dayanılmaz intikam tutkusunu yatıştıran bir hükümdür. Kimi insanlar bir yakınları öldürüldüğünde, diyet almaya ya da yaralandıklarında sadece tazminat almaya razı olabilirler. Ama kimi insanlar da acılarını, ancak aynı şeyin suçluya da yapılmasıyla, yani kısasın uygulanmasıyla dindirebilirler. Allah'ın İslâm'la belirlediği şeriat -tıpkı Tevrat'la belirlediği şeriat gibi insanın doğasını gözeterek, kısas hakkını garanti altına almıştır. Ancak, insanların vicdanlarına ve hoşgörülerine seslenerek, kısas uygulanmasını isteme hakkına sahip olan kişileri, yine de bağışlamaya özendirir: "Kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahlarına kefaret olur.." Kişinin kendi arzusuyla, kısas hakkını bağışlamasında durum bu şekildedir. İster bir yakını öldürülen kan sahibi olsun, (Bu durumda bağışlama, kan sahibinin, kısas yerine diyet alması ya da hem kısas hem de diyet hakkından vazgeçmesiyle olur. Her ikisi de kan sahibinin hakkıdır. Zira, cezayı uygulatmak ya da bağışlamak ona bırakılmıştır. Onun bağışlaması durumunda hükümdara düşen, kâtil için uygun bir tazir cezası belirlemektir.) isterse yaralanmış durumdaki hak sahibi olsun, dilerlerse kısasın uygulanmasını istemeyebilirler. Kişinin, kısas hakkını bağışlaması durumunda bu, onun günahlarına kefaret olur ve Allah, onun günahlarını affeder. Bu çağrı daha çok, insanları hoşgörü ve bağışlamaya, özendirmeye ve yürekleri Allah'ın affına ve bağışlamasına, eğitmeye yöneliktir. Çünkü öyle insanlar olabilir ki, yitirdikleri kişi ya da uğradıkları zarar sonucu duydukları acıyı, ne aldıkları tazminat ne de uygulattıkları kısas dindiremeyecektir... Öldürülen kişinin velisi, katili öldürtse bile, giden geri gelecek midir? Yitirdiği kişi için tazminat alacak olsa da bunun ne kıymeti olacaktır? Burada asıl amaç, yeryüzünde azami düzeyde adaleti sağlayabilmek ve toplumu güvenlik altına almaktır. Bu durumu yaşayan bir kişinin, yüreğinde elbette bir acı olacaktır. Ancak bu acıyı, yüreğini, Allah katından gelecek karşılığa bağlamaktan başka hiçbir biçimde dindiremez... İmam Ahmed'in rivayetine göre: "Vekî' ve Yunus bin Ebî İshak'ın aktardıklarına göre Ebû Sufr şöyle dedi: "Kureyşli bir erkek, Ensar'dan bir erkeğin dişini kırınca, Muaviye'den yardım istedi. Muaviye de: `Onu ikna ederiz' dedi. Ancak dişi kırılan kişi ikna olmuyordu. Muaviye bunun üzerine: `Meseleni arkadaşınla hallet' dedi. O arada, orada oturmakta olan Ebû Derdâ dedi ki; Peygamberimizin şöyle dediğini işitmiştim: `Bedeni zarara uğratılan bir müslüman eğer hakkını bağışlayacak olursa, Allah da onun derecesini yükseltir ya da bir günahını bağışlar'. Bunun üzerine Ensardan olan kişi de: `Öyleyse bağışladım' dedi." İşte, kendisine Muaviye'nin tazminat olarak önerdiği karşılığı kabul etmeyip kısasta direten söz konusu kişi, bu hadisi duyar duymaz rahatlamış ve hakkından vazgeçmeye razı olmuştu. İşte, yaratıkların, onların iç dünyalarındakï duyguları ve kımıltıları, yüreklerinin derinliklerinde neler olduğunu ve nasıl huzur bulacağını en iyi biçimde bilen Allah'ın şeriatı budur. O, belirlediği hükümleriyle, insanların yüreklerinde gerçek huzur ve güvenceyi en iyi biçimde sağlamaktadır. Aynı zamanda, Kur'an'ın da bir parçası haline gelen, Tevrat'tan bu parçalar aktarıldıktan sonra, genel bir hüküm belirtiliyor: "Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler, zalimlerin ta kendileridirler." Bu, genel bir ifadedir. Bunu özele indirgeyebileceğimiz herhangi bir dayanak söz konusu değildir. Ancak burada, "zalimler" diye yeni bir nitelik daha ekleniyor. Bu yeni nitelik, daha önce geçen "kafirler" biçimindeki nitelikten farklı bir durumun olduğu anlamında değildir. Bu, Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen kişiye sadece yeni bir niteliğin eklenmesinden ibarettir. Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen kişi, Allah'ın ilahlığını ve kullar üzerindeki yasama yetkisinin ona özgü olduğunu reddetmesinden ve de insanlar üzerinde yasama yetkisini kendisine mal ederek ilahlık iddiasına kalkışmasından ötürü kafirdir. Yine, insanları, -onlar için en uygun olan- Allah'ın şeriatından koparıp başka bir şeriata uymaya zorlamasından ötürü de zalimdir. Aslında bu tür bir kişi, tehlikeli bir yola atılmakla, küfrün cezasına çarpılmayı haketmekle ve -aralarında yaşadığı- insanların yaşamlarını kargaşaya, bozguna maruz bırakmakla, bizzat kendisine de zulmetmektedir. Gönderme yapılan nokta ve "Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler" biçimindeki şart cümlesi, ayeti böyle anlamamızı gerektiriyor. İkinci şart cümlesinin cevabı, birinci şart cümlesinin cevabına ekleniyor. Her ikisinde de, mutlaklık ve genellik ifade eden şart edatı "men (kim ki...)" kullanılmış ve aynı noktaya gönderme yapılmıştır.  
46- Bu peygamberlerin ardından kendisinden önce gelen Tevrat'ı onaylayıcı olarak Meryemoğlu İsa'yı gönderdik; O'na doğru yol bilgisi ile ışık içeren, önündeki Tevrat'ı onaylayan, takvalılar için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik.
47- İncil ümmeti, Allah'ın bu kitapta indirdiklerine göre hüküm versin. Kim Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermez ise onlar fasıkların, doğru yoldan çıkmışların ta kendileridir. Meryemoğlu İsa, İncil'i bir yaşam düzeni, hüküm verilecek bir şeriat olsun diye getirmişti. İncil'de, Tevrat şeriatındaki bazı meselelerde küçük değişiklikler dışında yasamaya ilişkin yeni esaslar bulunmuyordu. Ama İncil, önündeki Tevrat'ı onaylayıcı olarak indirilmişti. Söz konusu meselelerdeki küçük değişiklikler arasında, Tevrat şeriatını da yine kabul ediyordu. İncil de, bir doğru yol kılavuzu, bir aydınlatıcı, bir öğüt olarak indirilmişti. Ama kimlere? Elbette ki takvalı insanlara... Takvalılar, Allah'ın kitaplarının birer doğru yol kılavuzu, birer ışık, birer öğüt olduğunu kavrayanlardır. Onlar, yürekleri Allah'ın kitabı sayesinde doğru yolu bulmuş, aydınlanmış kimselerdir. Onlar, yürekleri bu kitaptaki doğru yolu ve ışığı algılayabilmiş kimselerdir. Ancak, yürekleri taşlaşmış, körelmiş ve algılama gücünü yitirmiş kişilere gelince... Onlar öğütten anlamazlar. Ayetlerin anlamını kavrayamazlar. Ayetlerdeki buyrukların esprisini kavrayamazlar. İnancın ne denli güzel olduğunu bilemezler. Kitabın doğru yol kılavuzu oluşundan, aydınlatıcılığından faydalanamazlar. Doğru yolu bulamazlar. Gerçek bilgiye kavuşamazlar. Kitab'ın çağrısına olumlu yanıt vermezler. Gerçi ışık, önlerindedir. Ama, ışığı görebilmek için açık bir göz gerekir. Doğru yol, önlerindedir. Ama onu kavrayabilmek için aydınlanmış bir ruh gerekir. Öğüt, önlerindedir. Ama ondan yararlanabilmek için bilinçli bir kalp gerekir. Allah, İncil'i bir doğru yol kılavuzu, bir aydınlatıcı, takvalılar için bir öğüt, İncil ümmeti için bir yaşam düzeni, hüküm verebilecekleri bir şeriat olsun diye indirmiştir. Bir başka deyişle bu kitap sadece İncil ümmetine özgüdür. Tüm insanlığa gönderilmiş bir kitap değildir. İslâm dininden önceki, her kitap, her peygamber için aynı olgu söz konusudur. Ancak İncil'de -ki bu bir bakıma Tevrat'ta demektir- Kur'an'ın hükmüne uyan şeriat esasları, yine İslâm şeriatı demektir. Nitekim, bunu kısas cezasına ilişkin hükümlerde görmüştük. Dolayısıyla İncil'e inananların, Allah'ın İncil'de belirlediği ve Tevrat'taki şeriattan da onayladığı esaslar doğrultusunda hüküm vermeleri gerekiyordu: "İncil ümmeti, Allah'ın bu kitapta indirdiklerine göre hüküm versin." Bu konuda kural, sadece Allah'ın indirdiklerine göre hüküm vermektir. Hristiyanlar ve yahudiler -İslâm öncesinde- Tevrat ve İncil'in gereklerini yerine getirmemişlerse ve -İslâm sonrasında- Allah katından gönderilen Kur'an doğrultusunda harekât etmemişlerse, neticede bir hiçtirler. Tüm bu kitaplarda tek bir şeriat söz konusudur. Onlar bu şeriata uymakla yükümlüdürler. Allah'ın, tek bir harfi bile olmaksızın korunmuş son şeriatı da İslâm'dır: "Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler, fasıkların, doğru yoldan çıkanların ta kendileridirler." Buradaki nassta da yine genel ve kesin bir ifade kullanılıyor. Yalnız burada, daha önceki "kâfirler" ve "zalimler" biçimindeki niteliklere, "fasıklar" diye bir yenisi daha ekleniyor. Bu, daha önceki ayetlerde bahsedilenlerden farklı bir topluluk ya da değişik bir durum söz konusu olduğu anlamında değildir. Durum yine aynıdır. Olay, bu ayetle, hangi ulustan ve hangi kuşaktan olursa olsun Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyen kişiye, daha önceki iki niteliğe ek olarak, yeni bir niteliğin daha eklenmesinden ibarettir. Küfür, Allah'ın şeriatını reddederek O'nun ilahlığını inkâr ederek olur. Zulüm, insanları Allah'ın belirlediği şeriat dışında bir şeriata uymaya zorlamak ve onların yaşamlarında kargaşaya, bozguna neden olmakla işlenir. Fasıklık ise, Allah'ın sistemini bırakıp başka bir sisteme tabi olmak demektir. İşte ilk fiil, bu niteliklerin her üçünü de kapsamakta ve söz konusu fiili işleyen kişi her üç niteliği de -aralarında hiçbir ayrım yapılmaksızın- bütünüyle haketmektedir. NİHAİ MESAJ Nihayet sıra, Allah'ın insanlığa gönderdiği son mesaja, son şeriata gelmiştir. Bu şeriat insanlığa "İslâm"ı nihaî biçimiyle sunmaktadır. İslâm, kendi şemsiyesi altında toplayan bir nihâî kaynak olmak üzere gönderilmiştir. İnsanların yaşamında Allah'ın sistemini egemen kılmak üzere indirilmiştir. Yaşamın her alanı bu sistem üzerine oturtulacaktır. Yaşamda bu şeriat eksen kabul edilecek, onun buyrukları doğrultusunda hareket edilecektir. İnanç esasları, sosyal düzen, bireysel ya da toplumsal davranışların nasıl olacağı, bu şeriata göre belirlenecektir. İslâm, sadece okunsun öğrenilsin ve sonuçta defterler ve kitaplar arasına sıkışıp kalmış bir kültür olsun diye değil, tam tersine Kur'an'ın ayetlerine göre hüküm verilsin diye gönderilmiştir. İslâm her şeyi dikkatle inceleyen, kılı kırk yaran bir dindir. Yaşama ilişkin hiç bir meselede boşluk bırakmamıştır. Yaşama ilişkin hiçbir meselede onun koyduğu hükümler, şu ya da bu şekilde kesinlikle değiştirilemez... Bu konuda ya İslâm'ın hükmü vardır, ya da keyfï arzular doğrultusunda belirlenen cahiliyye hükmü... İnsanları uzlaştırabilmek, biraraya getirebilmek için dini kolaylaştırmak yaftası altında da olsa hiç kimsenin İslâm'a aykırı davranmaya hakkı yoktur. Allah, dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Ancak Allah, şeriatının egemen olmasını istemektedir. Gerisi insanlara kalmış bir iştir:  
48- Sana da daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu olan bu hak kitabı indirdik. Buna göre onların arasında Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma. Her ümmet için ayrı bir şeriat, ayrı bir ana yol belirledik. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat belirlediği yolda sizleri denemeyi diledi. Buna göre hayırlı işlerde yarışınız. Çünkü hepiniz Allah'a döneceksiniz ve O anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü size haber verecektir.
49- O halde onların arasında Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm ver, onların keyfi arzularına uyma, onların seni Allah'ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın, eğer sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahlarının bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fasıktır.
50- Yoksa istedikleri cahiliye düzeni midir? Kesin inançlılara göre Allah'ın düzeninden, Allah'ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç? Anlatımdaki bu netlik, ifadedeki kesinlik, kimi durumlarda ve koşullarda kişiyi bu şeriattan -küçük çapta da olsa- herhangi bir hükmü terk etmeye özendirebilecek aldatıcı gerekçeler karşısında bu denli kesin önlemler alınmış olması, insanı ister istemez duraksatıyor... Bu ayetler karşısında insan elinde olmaksızın oturup düşünmek zorunda kalıyor. Kimi insanlar, koşullar ve durumlar bunu gerektiriyor diyerek Allah'ın şeriatını tümüyle inkar etmelerine karşın, hâlâ nasıl oluyor da müslümanlık iddiasında bulunabiliyorlar, şaşırmamak elde değil!.. Kişi, Allah'ın şeriatını tümüyle terk etmesine karşın, nasıl oluyor da hâlâ müslüman olduğunu iddia edebiliyor? Bu tür insanlar kendilerini, nasıl oluyor da hâlâ "müslüman" olarak niteleyebiliyor? İslâm'la hiçbir bağları kalmamasına karşın, Allah'ın şeriatını tamamen terk etmelerine karşın, her koşulda her durumda geçerliliğini koruyan ve her koşulda her durumda uygulanmak zorunda olan Allah'ın şeriatını reddederek O'nun ilahlığını inkar etmiş olmalarına karşın, hâlâ nasıl "müslümanlık" iddiasında bulunabiliyorlar? Bu tür insanlara, şaşırmamak, hayret etmemek elde değil.. "Sana da bu hak kitab (Kur'an)'ı indirdik".. Ayetteki "bak" kelimesine, ilahlık açısından yani şeriat belirleme, kanunlar koyma yetkisinin Allah'a ait olacağının belirtilmesi açısından bakmamız gerek. "Hak", Kur'an'ın içeriğinde, ondaki inanç ve şeriat esaslarında, orada anlatılan her olayda ve verilen her buyrukta somut bir biçimde ortadadır. Kur'an, "daha önceki kutsal kitabı onaylayıcı ve içeriğini koruyucu" olarak indirilmiştir. Kur'an, Allah'ın dininin, nihâî biçimidir. Allah'ın dini ve de yaşam biçimi ile insanların uyacakları şeriat ve sistem noktasında nihai kaynak, Kur'an'dır. Artık Allah'ın dininde hiç bir değişikliğe gidilmeyecektir. Semavi dinlere mensup insanlar arasında, ister inanç esasları, isterse şeriat prensipleri noktasında bir anlaşmazlık baş gösterdiğinde, bunu çözümleyebilmek için müracaat edilmesi gereken kitap Kur'an'dır. Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa başvurulacak kitap Kur'an'dır. Yaşama ilişkin herhangi bir meselede görüş ayrılıkları olduğunda, müracaat edilmesi gereken kitap, Kur'an'dır. Bu noktalarda, temelde söz konusu nihai kaynaktan beslenmeyen kişilerin sunacağı görüşlerin hiçbir "kıymet-i harbiye"si yoktur. Ayette hemen ardından, bu gerçeğin getirdiği zorunluluklar ekleniyor: "Buna göre onların arasında Allah'ın indirdiği ayetlere göre büküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma!". Bu buyruk, kendisine o dönemde aralarında hüküm vermesi için başvurmakta olan hristiyanlar hakkında, öncelikle peygamberimize yöneliktir. Ancak, ayeti salt bu olaya özgü kılmak doğru değildir. Madem ki artık nihai kaynak olan Kur'an'ı değiştirmek üzere yeni bir peygamber ya da yeni bir şeriat gönderilmeyecektir, öyleyse bu ayetteki hüküm, kıyamete dek geçerliliğini koruyacak genel bir hükümdür. Allah'ın dini Kur'an'la tamamlanmış bulunmaktadır. Allah'ın bu noktada kendisine teslim olanlara verdiği nimet Kur'an'la son bulmuştur. Allah, Kur'an'ın tüm insanlar için bir yaşam düzeni olmasını uygun görmüş bulunmaktadır. Kur'an'ı değiştirmek, onun hükümlerinden herhangi birini terk etmek, ya da başka bir şeriatı bu şeriata yeğleyebilmek için, artık hiçbir gerekçe bırakılmamıştır. Allah bu dini insanlara uygun gördüğünde, onun tüm insanları kapsayacağını biliyordu. Yine Allah, bu kitabı nihai kaynak olarak uygun gördüğünde, bunun tüm insanların yararına olacağını, kıyamete dek bütün insanları kapsayacağı biliyordu. Bu kitaptan, değil uzaklaşmak, bir bölümünü değiştirmek bile, İslâm'a ilişkin bu bilginin bulunması hasebiyle, kişiyi inkara götürür. Buna yeltenen bir kişi, diliyle bin kez müslüman olduğunu söylese bile dinden çıkmış demektir. Allah, bazı insanların, Allah'ın indirdiklerinden ödün vermeye götürecek kimi mazeretler ileri süreceklerini ve de yönetenlerin ya da yönetilenlerin keyfï arzularına kapılabileceklerini biliyordu. Kitabında belirttiği hükümleri -hiçbir ödün vermeksizin- yürürlüğe koymak, zorunlu olmasına karşın, bazı insanların kimi durumlarda kendi duygularına kapılarak bu zorunluluğun gereğini ihmal edebileceklerini biliyordu. Bu nedenle de söz konusu ayetlerde peygamberimizi, yönetilenlerin keyfî arzularına kapılmaması için uyarıyor ve de kendisinden, insanların onu Allah'ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakınmasını istiyor... İnsanları buna yeltenmeye iten faktörlerin başında, aynı ülkedeki değişik grupları, fraksiyonları ve öğretileri benimsemiş olan farklı kimselerin tümünü uzlaştırıp biraraya toplama noktasında insanların içgüdüsü gelmektedir. Buna kapılan kimseler, karşılarındaki insanların istemleriyle şeriatın hükümleri çatıştığında işi basitleştirme ya da ayrıntı gibi görünen meselelerde –bunlar anladığımız kadarıyla şeriatın temel meselelerinden değildir deyip- işi kolaylaştırma yoluna başvururlar. Rivayete göre yahudiler peygamberimize gelerek, recm hükmü başta olmak üzere belirli hükümlerin uygulanmasında kendilerine hoşgörülü davranacak olursa, iman edebileceklerini söylediler. Peygamberimizi bu noktada uyaran ayet de, yahudilerin bu önerileri üzerine indirilmişti.. Ama meseleye -açıkça görüldüğü üzere- daha genel bazda bakmak gerekir. Zira bu şeriata inananlar da değişik vesilelerle her zaman için bu meseleyle karşılaşabilirler. Bu nedenle Allah, meseleyi son derece net bir biçimde ortaya koymayı ve de belirli koşulları göz önünde bulundurarak ya da farklı istemlerle, farklı arzularla karşılaşıldığında bir orta yol bulup insanları uzlaştıracağız diyerek ihmalkarlığa itebilecek beşerî içgüdülerin yolunu kesinkes kapatmayı uygun görmüş ve peygamberimize şöyle buyurmuştur: Allah, dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Ama O, onların her biri için ayrı bir yol, ayrı bir yöntem belirledi. O, gönderdiği din ve şeriatla, yaşam boyunca verdiği nimetlerle, insanları sınamayı diledi. Her insan kendi seçtiği yolda yürüyecektir. Sonunda ise tüm insanlar Allah'a döneceklerdir. Orada, gerçek, kendilerine bildirilecektir. Her biri dünyada seçtikleri yol ve benimsedikleri sistem konusunda sorguya çekilecektir. Öyleyse, değişik görüşlerdeki değişik düşüncelerdeki kimseleri birleştirebilmek için şeriattaki herhangi bir hükmü kolaylaştırmayı düşünmek doğru değildir. Onlar zaten birleşmezler: "Her ümmet için ayrı bir şeriat, ayrı bir anayol belirledik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat belirlediği yolda, sizleri denemeyi diledi. Buna göre hayırlı işlerde yarışınız. Çünkü hepiniz Allah'a döneceksiniz ve O, anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü size haber verecektir." Allah'ın şeriatı bâkîdir, herşeyden daha değerlidir. Onun bir bölümünü de olsa, Allah'ın uygun görmediği bir şey uğruna kurban etmeye değmez! İnsanlar Allah tarafından yaratılmıştır. Her birinin kendine göre bir yeteneği, mizacı, kafa yapısı ve seçtiği bir yol vardır. İnsanlar, Allah'ın hikmeti gereği, birbirlerinden farklı yapılarda yaratılmışlardır. Allah onlara doğru yolu göstermiş ve bu noktada onları serbest bırakmıştır. Bu, onları sınamak istediğindendir. İnsanlar sonuçta Allah'a döneceklerdir. Ve o gün dünyada benimsedikleri yola göre, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Öyleyse bir kimsenin, Allah'ın şeriatını gözetme adına, bir başka deyişle insanların yararını ve kurtuluşunu gözetme adına, tüm insanları aynı çatı altında birleştirebilmek için çırpınması, boşa kürek çekmek demektir. Allah'ın şeriatından ödün vermek yada onda bazı değişiklikler yapmak, neticede, yeryüzünde bozguna neden olmak, biricik sapasağlam sistemi bırakıp sapıtmak, insanların yaşamında adaleti ortadan kaldırmak, insanların birbirlerine köle olmalarına, Allah'ı bırakıp birbirlerini rabb edinmelerine zemin hazırlamak dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Bu ise en büyük kötülük, en büyük yıkımdır..: Sonu gelmeyecek, olmayacak girişimler peşinde koşmak, doğru değildir. Çünkü insanın doğası için Allah, bu tür girişimleri uygun görmemiştir. Bu, Allah'ın hikmeti gereği insanların farklı kafa yapılarına, farklı mizaçlara, farklı görüşlere, farklı eğilimlere sahip olmalarına da terstir. İnsanları yaratan Allah'tır. Onların geçmişlerini de geleceklerini de çok iyi bilmektedir. Sonuçta herkes O'na dönecektir. Böylesi bir amaçla, Allah'ın şeriatındaki herhangi bir hükmü kolaylaştırmaya kalkışmak -bu ayetten anlaşıldığı ve de yaşamın her noktasında- görüldüğü kadarıyla, boşa yorulmaktır. Böylesi bir girişim, realiteyle bağdaşmamaktadır. Allah'ın iradesine de uymamaktadır. Böyle bir girişimi, -Allah'ın isteklerini gerçekleştirmek için didinen- müslümanlar da onaylayamaz. Bu durumda, kendilerini "müslüman" olarak yaftalayan bazı kimseler, nasıl oluyor da örneğin şöyle laflar edebiliyorlar: "Turistleri kaybetmek istemiyorsak,şeriatı tatbik etmeyi düşünmemiz hiç de doğru olmaz" Abartmıyorum! Aynen böyle laflar eden insanlar var bugün! Burada, daha net bir biçimde, aynı gerçeğin altı bir kez daha çiziliyor. Bu konudaki ilk ayette: "Buna göre onların arasında Allah'ın indirdiği ayetlere göre büküm ver, sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma!" denilmiştir. Kısacası, Allah'ın şeriatını bütünüyle onların keyfî arzusuna terk etmek yasaklanmıştı. Şimdi ise peygamberimiz, insanların kendisini Allah'ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakınması için uyarılıyor: "O halde onların arasında Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm ver, onların keyfi arzularına uyma, onların seni Allah'ın indirdiği bükümlerin bir kısmından bile şaşırtmalarından sakın!" Buradaki uyarı, daha kesin ve daha vurguludur. Burada mesele, tüm çıplaklığıyla ortaya koyuluyor. Bu fitneden, böylesi şaşırtmacalara kanmaktan, özenle kaçınmak gerekir. Bu meselede iki olay söz konusudur: Ya Allah'ın indirdiği hükmü aynen vermek ya da insanların -Allah tarafından sakınılması istenen- keyfî arzularına ve şaşırtmacalarına tâbî olmak. Ayette daha sonra keyfî arzulara uyma konusuna açıklık getirilerek, peygamberimizin, kendisine gelen yahudilerin önerileri meselesini çözümleyebilmesi kolaylaştırılıyor. Artık söz konusu yahudiler, bu şeriattaki küçük büyük herşeye bütünüyle bağlanmazlarsa, İslâm'ı benimsemeyip sırt dönerlerse, Allah'ın şeriatıyla yargılanmaktan yüz çevirirlerse, peygamberimizin yapacağı bellidir. (O dönemde, bu konuda serbestlik vardı. Ancak daha sonra, "daru'l-İslâm"da İslâm şeriatıyla hüküm vermek zorunlu kılındı): "Eğer sana sırt çevirirlerse bil ki, Allah, günahların bazısı yüzünden onları cezalandırmak istiyor. Kuşku yok ki, insanların çoğu fasıktır." Sana sırt çevirirlerse, yapabileceğin bir şey yoktur. Onların bu tutumları seni, Allah'ın hükmüne ve şeriatına bütünüyle sarılmaktan ödün vermeye itmesin. Onların getirdikleri öneri, senin gücünü kırmasın, tavrını değiştirmesin. Onlar, sırtlarını dönüp yüz çevirmekteler. Çünkü Allah onları, işledikleri kimi günahlardan ötürü cezalandırmak istiyor. Bu tutumları nedeniyle başı derde girecek olanlar, onlardır. Onların bu tavırları ne sana zarar getirir, ne Allah'ın şeriatına, ne dinine; ne de dinlerine bağlı müslümanlara... İnsanın yapısı böyledir: "İnsanların çoğu, fasıktır".. Onlar dinden çıkarlar, sapıtırlar. Çünkü yapıları böyledir. Bu noktada sen, onların bu durumuna bir çare bulamazsın. Bunda şeriatın da günahı yoktur. Onların doğru yolu bulmaları da mümkün değildir. Böylece şeytanın, müslüman yüreğine girebileceği tüm pencereler kapatılıyor. Hangi amaçla ve hangi durumda olursa olsun, bu şeriatın hükümlerinden herhangi birini terk etmeye yol açabilecek tüm gerekçeler, ortadan kaldırılmış bulunuyor. Sonra insanlar, bu yol ayrımı üzerinde iyice düşünmeye sevk ediliyor. Ya Allah'ın hükmü ya da cahiliyyenin hükmü... Bu ikisinin ortası olamaz. Bu ikisi dışında başka bir alternatif yoktur. Ya, yeryüzünde Allah'ın hükmü egemen olacak, insanların yaşamında Allah'ın hükmü yürürlüğe konacak, insanların yaşamı Allah'ın sistemine göre yönlenecek... Ya da, cahiliyye hükmü, keyfï arzulara göre belirlenmiş bir şeriat, kölelik sistemi yürürlükte olacak... Bu iki alternatiften hangisini istiyorlar? "Yoksa istedikleri, cahiliyye düzeni midir? Kesin inançlılara göre Allah'ın düzeninden, Allah'ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?" Cahiliyyenin anlamı bu ayette belirgin bir biçimde ortaya konuluyor. Cahiliyye -Allah'ın belirttiği, Kur'an'da ifade edildiği üzere- insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle kılınması, Allah'a kulluğun bırakılması, Allah'ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve -Allah'a değil- onlara tapılmasıdır. Olaya bu ayetin ışığında baktığımızda, cahiliyyenin tarihsel bir süreçten ibaret olmadığını görüyoruz. Cahiliyye, bir olgudur. Geçmişte yaşanmış olan bu olguyla, bugün de yarın da yine karşılaşılacaktır. Cahiliyyenin niteliği, İslâm la çelişme, İslâm`a karşı olmadır. Nerede ve hangi zamanda olursa olsun eğer insanlar, tek bir konuda bile ödün vermeksizin Allah'ın şeriatına göre hükmediyorlarsa, bu şeriatı benimsiyorlar ve ona gerçek anlamda teslim oluyorlarsa, Allah'ın dinine mensup olmuş demektirler. Yok eğer, beşer aklının ürünü olan bir şeriat, bir öğretiye göre hüküm veriyorlarsa -hangi şekilde olursa olsun- söz konusu öğretiyi benimsiyorlarsa, onlar cahiliyye sınıfındadırlar. Onlar, öğretisi doğrultusunda hüküm verdikleri kişinin dinini benimsemiş durumdadırlar, Allah'ın dinini değil! Allah'ın hükmünü istemeyen, cahiliyye hükmünü istiyor demektir. Allah'ın şeriatını reddeden, cahiliyye düzenini kabul ediyor, cahiliyyeyi yaşıyor demektir. Bu, yolların ayrılış noktasıdır. Allah bu noktada, insanlardan iyice düşünmelerini istiyor. Gerisi insanlara kalmıştır. Diledikleri yolu seçmekte özgürdürler. Ardından Allah bu tür insanlara, cahiliyye düzenini istemelerinden ötürü kınayıcı bir soru yöneltmektedir. Yine bu soru, Allah'ın hükmünün daha üstün olduğunu vurgulamaya yöneliktir: "Kesin inançlılara göre Allah'ın düzeninden, Allah'ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?" Evet! Allah'tan daha iyi hüküm koyabilecek olan kim vardır? İnsanlar için Allah'ın şeriatından ve hükmünden daha iyi bir şeriat ve hüküm belirleyebileceği iddiasında bulunmaya kim kalkışabilir? Böylesi büyük bir iddiaya kalkıştığında, bunu hangi gerekçeyle açıklayabilir? Bu iddiaya kalkışan, insanları, onların yaratıcısından daha iyi tanıdığını söyleyebilir mi? İnsanlara karşı, onların rabbinden daha hoşgörülü olduğunu ileri sürebilir mi? İnsanlar için en uygun olanı, onların yararını Allah'tan daha iyi gözetiyorum diyebilir mi? Nihai şeriatını gönderen, son peygamberini gönderen, onu peygamberlerin sonuncusu, getirdiği mesajı kitapların sonuncusu kılan, İslâm şeriatını kıyamete dek geçerli olarak niteleyen Allah'ın durumların değişebileceğini, yeni gereksinimlerin ortaya çıkacağını, farklı koşullar söz konusu olabileceğini bilemediğini iddia edebilir mi? Bir insan, Allah tüm bunları bilemediği için şeriatında belirtmemişti, ancak bugün işte tüm bunlar bizler tarafından kavranmıştır diyebilir mi? Allah'ın şeriatını yaşamdan koparan, onun yerine cahiliyye şeriatını, cahiliyye hükmünü ikame eden, kendi keyfî arzusunu ya da herhangi bir halkın veya neslin keyfî arzularını Allah'ın şeriatından, Allah'ın hükmünden üstün tutan kimseler, bu tür sözler söyleme cüretini nasıl gösterebiliyorlar? Özellikle de kendini müslüman olarak adlandıran bir insan, bu türden sözler edebilir mi? İçinde bulunduğumuz koşullarmış. Durum çok değişmişmiş! İnsanların istememesiymiş! Düşmanlardan çekinmemiz gerekirmiş! Allah müslümanlardan kendi aralarında şeriatını yürürlüğe koymalarını, Kur'an doğrultusunda hayat sürmelerini, onlardan kimi insanların kendilerini indirdiği şeriatından ufacık bir noktada bile şaşırtmalarından sakınmalarını isterken, daha sonra olup bitecek herşeyi bilmiyor muydu? Beklenmedik gereksinimler, yenilenen koşullar ve görmezlikten gelinemeyecek durumları, Allah'ın şeriatı ihata edemeyecek denli eksikmiş! Bu nasıl iddia edilebilir? Şeriatından ödün verilmemesi için bu denli kesin bir ifade ' kullanan ve insanları özenle uyaran Allah, tüm bunların olacağını bilmiyor muydu? Bu konuda, müslüman olmayan bir kimse dilediğince konuşabilir. Ama müslüman olan ya da müslüman olduğunu iddia eden bir kimse bu türden sözler edebilirmi? Bu türden sözler edebiliyorsa onun İslâm'la artık ne ilgisi kalmıştır? Tüm bunlardan sonra, onda İslâm'ın en ufak bir izi görülebilir mi? Bu, tam bir yol ayrımıdır. Kişi seçimini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın gereği yoktur. Ya İslâm, ya cahiliyye! Ya iman, ya küfür. Ya Allah'ın hükmü ya cahiliyye düzeni. Allah'ın indirdiği ayetlere göre hüküm vermeyenler, kafirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendileridirler. Yönetilenlere karşı Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler, kesinlikle mümin değildirler. Bu meseleyi müslüman, kesin ve net bir biçimde kafasına yerleştirmelidir. Yaşadığı çağda, insanlara karşı Allah'ın hükmünü uygulama noktasında asla tereddüde düşmemelidir. Bu gerçeğin zorunlu sonucu olarak, dosta da düşmana da Allah'ın şeriatını uygulamalı ve de bunun neticesine katlanmalıdır. Müslüman bu meseleyi kafasına net olarak yerleştiremezse, bir türlü istikrara kavuşamayacak, kendini yöntem kargaşasının içinde bulacak, hak ile batılı birbirinden ayıramayacak, doğru yolda bir adım bile ilerleme kaydedemeyecektir... Bu meselenin sıradan insanların kafasında bu denli netleştirilemeyeceği doğru kabul edilse bile, "müslüman" olmayı isteyen, müslümanlığın gereklerini yerine getirmeye azmeden insanların kafasında iyice netleştirmeyi savsaklamak asla doğru değildir... Buradaki ayetlerin tümü, surenin başında belirttiklerimizi doğrulamaktadır. Orada da ifade ettiğimiz üzere, bu suredeki ayetlerin tümü, hicretin altıncı yılında Hudeybiye'de indirilen Fetih suresinden sonra indirilmiş olamaz. Tam tersine bu surenin pek çok bölümü, -Uhud savaşının ardından Benî Nazîr, Bedr savaşının ardından da Benî Kaynuka yahudilerinin sürülmelerinden önce indirilmemişse de- Fetih suresinden -en azından- Ahzab savaşının meydana geldiği hicrî dördüncü yılda Benî Kureyza yahudilerinin Medine'den sürülmelerinden önce indirilmiş olmalıdır. Buradaki ayetlerde, birtakım olaylara, Medine'deki İslâm toplumunun tanık olduğu gelişmelere, ayrıca yahudilerin, münafıkların tutumlarına ve konjonktürel durumlarına değiniliyor. Söz konusu tutumlar ve konjonktürel durumlar, yahudilerin gücünün kırılmasıyla bertaraf edilecekti. Bunun son örneği Beni Kureyza sorunuydu. Bu ayet, yahudilerin ve hristiyanların dost edinilmelerine ilişkindir. Ayetteki uyarıda -hatta tehditte- onları dost edinenin onlardan biri olacağı vurgulanıyor. Bu vurgu, onlarla dostluk kuran ve bunu başlarına bir bela geleceğinden korkmakla gerekçelendiren, kalpleri hastalıklı kişilere yöneliktir. Yine ayette müslümanların, dinlerini hafife alıp alay konusu yapan kimselerle dostluktan nefret etmeleri istenmektedir. Bununla da, -müslümanlar namaza durduklarında- onların namaz kılmalarını hafife alan ve alay konusu yapan kimselere işaret ediliyor. Tüm bu olumsuzluklar, Medine'de yahudilerin güçlü, etkin ve çeşitli imkanlara sahip oluşlarından kaynaklanıyordu. Dolayısıyla, bu tür kargaşaların olması, böylesi olayların yaşanması, ayrıca ayetlerde böylesine sert bir uyarı ve tekrar tekrar tehdide gerek görülmesi, ardından yahudilerin gerçek durumlarının açıklanması, teşhir edilip kınanmaları, bu bağlamdaki binbir komplolarının, entrikalarının, manevralarının, her türlü kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi son derece olağandır. Buradaki ayetlerin iniş nedenlerine ilişkin çeşitli rivayetler vardır. Bunların kimisinde bu ayetlerin, Bedir savaşından sonra ortaya çıkan Benî Kaynuka sorunu, Abdullah bin Ubey bin Selûl'un tavrı ve kendisi ile yahudiler arasındaki dostluk ilişkisini, "Doğrusu ben başımı belaya sokmak istemiyorum, bu nedenle de onlarla dostluğumu kesemem" diyerek aklamaya çalışması üzerine indiği belirtilir. Aslında, bu rivayetler olmaksızın da, ayetlerin yapısını ve içeriğini nesnel bir yaklaşımla incelemek ve de bu ayetleri peygamberimizin Medine'deki yaşamında tanık olduğu olayların kronolojik sırasına göre ele almak bile, söz konusu ayetlerin iniş zamanına ilişkin bu surenin girişindeki tesbitlerimizi doğrulamaya yeterlidir. İSLÂM TOPLUMUNUN ANA İLKELERİ Buradaki ayetlerde, İslâm toplumunun eğitimine ve bu toplumun, kendilerine Allah tarafından belirlenmiş misyonu yerine getirmeye hazırlanmasına ilişkin Kur'an'ın öngördüğü metod dile getiriliyor. Ayrıca söz konusu metodun, müslüman bireyin ve İslâm toplumunun kimliğinde her zaman için kesinkes yarleşmesi istenen ana ilkeleri ve prensipleri belirtiliyor. Bu ana ilkeler ve prensipler, sabittir. Bunlar, sadece tek bir ulusa ya da tek bir kuşağa özgü değildir. Tam tersine bu ana ilkeler ve prensipler, her kuşakta müslüman bireyin ve İslâm toplumunun oluşumunun temeli niteliğindedir. Kur'an'da müslüman bireyin eğitimine ilişkin belirlenen metot temelde şöyledir: Müslüman, rabbine, peygamberine, inancına ve İslâm toplumuna içtenlikle bağlanmalıdır. İçinde yer aldığı saftaki insanlar ile Allah'ın sancağını taşımayan, peygamberimizi önder kabul etmeyen, Allah'ın taraftarları konumundaki gruba katılmayan saftaki insanlar arasında mutlaka kesinkes bir ayrım yapmalıdır. Müslüman, Allah'ın gücüne bir örtü, ayrıca insanlığın yaşamı ve tarihsel olaylara ilişkin Allah tarafından belirlenmiş yazgının gerçekleştirilmesi için bir araç olmak üzere, Allah'ın seçtiği bir kimse konumunda bulunduğunu bilmelidir. Ona böylesi bir konum belirlenmiş olması -tüm yükümlülüklerle birlikte- Allah'ın dilediği kimselere verdiği bir lütfu, bir bağışıdır. Müslüman olmayan kimselerle dost olmak, Allah'ın dininden dönüş, o yüce konumdan kaçış ve Allah'ın o güzelim lütfunu bir kenara bırakış demektir.. Müslüman bireyin, yukarıda anlattığımız doğrultuda yönlendirildiği, buradaki ayetlerin çoğunda açıkça görülüyor: "Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost .edinirse o, onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez." "Ey müminler! İçinizden kim dinden dönerse bilsin ki, yakında Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler. bunlar müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, biç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu Allah'ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir." "Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren, rükua varan müminlerdir." "Kim Allah'ı, Peygamber'i ve müminleri dost edinirse bilsin ki galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın tarafını tutanların grubudur." Sonra Kur'an, düşmanlara ilişkin gerçek, kendisinin onlara ve onların da ona karşı verecekleri savaşa ilişkin gerçek konusunda müslümanın bilincini kristalize ediyor. Bu savaş, bir inanç, bir öğreti savaşıdır. Müslüman ile düşmanları arasındaki bitmeyen sorun, inançtır. Karşısındakiler ona, her şeyden önce inancından ve dininden ötürü düşmandır. Onların bu durmak bilmeyen düşmanlıkları, fasıklıklarından, Allah'ın dininden sapmalarından, Allah'ın dinine uyup doğru yol üzere yürüyenlerden hoşlanmamalarından kaynaklanıyor. "De ki; Ey kitap ehli! Bizden hoşlanmamanızın tek sebebi Allah'a, bize indirilen kitaba ve daha önce indirilmiş olan kitaplara inanmamız değil mi? Gerçekten çoğunuz fasık, yoldan çıkmış kimselersiniz." İşte, meselenin düğüm noktası budur. İşte, temel faktörler bunlardır! Bu metodun, bu temel direktiflerin değeri gerçekten büyüktür. Bu doğrultuda Allah'a, dinine, peygamberine ve İslâm toplumuna bağlılıktaki içtenlik ve de savaşın, ayrıca düşmanların niteliğini kavramak, imanın gereğini yerine getirme, müslüman bireyin eğitme ve İslâmcı grubun örgütsel etkinlikleri açılarından son derece önemlidir. İslâm sancağını taşıyan kimseler, kendileri ile kendilerinin taşıdıkları sancağı taşımayan karşıt komplolar arasında kesinkes bir ayrımı benliklerine yerleştiremedikleri, sadece Allah'a, peygamberine ve kendi mümin liderlerine bağlı kalamadıkları, düşmanlarının, bu düşmanlığı doğuran nedenlerin, onlarla aralarındaki savaşın niteliğini kavrayamadıkları, onların tümünün müslümanlara düşman, müslümanlara ve İslâm inancına karşı mücadele konusunda ise birbirlerine dost olduklarını anlayamadıkları sürece, gerçekte iman etmiş olamayacak, müslümanlıkları hiçbir değer ifade etmeyecek ve yeryüzünde hiçbir şey gerçekleştiremeyeceklerdir. Buradaki ayetlerde, İslâm düşmanlarını müslümanlarla savaşa iten faktörlerin ortaya koyulmasıyla yetinilmiyor. Buna ek olarak, müslümanın savaştığı kimseyi gerçek yüzüyle tanıması, gireceği savaşta vicdanının rahat olması, vicdanında bu savaşın zorunluluğuna ve kaçınılmazlığına ilişkin en küçük bir kuşku kalmaması için, söz konusu düşmanların nitelikleri ve sapıklıklarının boyutları da dile getiriliyor: "Ey müminler, yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar.." "Ey müminler, sakın sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlar ile kâfirlerden dininizi alaya alanları eğlence konusu yapanları dost edinmeyiniz. Eğer gerçekten mümin iseniz, Allah'tan korkunuz. Birbirinizi namaza çağırmak için ezan okuduğunuz zaman onlar, bu çağrınızı alaya alırlar, eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların aklı başında olmayan kimseler olmalarından kaynaklanıyor." "Onlar yanınıza geldiklerinde, "inandık" dediler. Oysa yanınıza kâfir olarak girmiş ve yine kâfir olarak çıkmışlardır. Allah onların gizli tuttukları duyguları herkesten iyi bilir. Onlardan çoğunun günahta, ölçüleri aşmakta ve haram yemekte birbirleri ile yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar kötüdür!".. "Yahudiler, "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Bu sözlerinden ötürü elleri bağlansın, onlara lanet olsun! Tersine, O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Rabbin tarafından sana indirilen ayetler, onların çoğunun azgınlığını ve kafirliğini arttıracaktır." İşte, söz konusu niteliklerinden, İslâm toplumuna karşı takındıkları tavırlardan, müslümanlara karşı oluşlarından, onların dinleriyle, namazlarıyla alay etmelerinden ötürü müslümana düşen, vicdanı rahat bir biçimde onları kesinkes başından defetmektir... Yine ayetlerde, müminler ile karşıt güçler arasındaki savaşın sonucunun ne olacağı ve de -ahirette herkesin yaptığının karşılığını görmesinden önceki bu dünya hayatında toplumların akıbetleri açısından da imanın ne denli değerli olduğu ifade ediliyor: "Kim Allah'ı, Peygamber'i ve müminleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın tarafını tutanların ruhudur." "Eğer kitap ehli, iman edip kötülüklerden sakınsalar, günahlarını siler, onları nimetlerle dolu cennetlere koyardık."... "Eğer onlar Tevrat'a, İncil'e ve Rabbleri tarafından kendilerine indirilen Kur'an'a uygun yaşasalardı, başları üzerinden ve ayakları altından kaynaklanan nimetler yerlerdi..." Buradaki ayetlerde, Allah'ın, kendi dini için seçtiği, böylece yüce bir misyon yükleyerek büyük bir lütufta bulunduğu müslümanın niteliği de dile getiriliyor: "Ey müminler, içinizden kim dinden dönerse bilsin ki yakında Allah böyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler, bunlar müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu, Allah'ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir."  
51- Ey müminler yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.
52- Kalpleri hasta olanların "Başımıza bela gelir diye korkuyoruz " diyerek onlara koştuklarını görürsün. Olur ki Allah yakında size fetih nasib eder ya da kendi tarafından süpriz bir gelişme gösterir de o zaman bu kimseler kalplerinde gizli tuttukları duygulardan pişman olurlar.