53- O zaman müminler onlara "Bütün güçleri ile sizin yanınızda olacaklarına Allah adına yemin edenler bunlar mı?" derler. Onların bütün çabaları boşa gitmiş ve hüsrana uğrayanlardan olmuşlardır. Öncelikle müminler ile yahudi ve hristiyanlar arasında, Allah'ın yasaklamayı uygun gördüğü dostluğun neyi ifade ettiğine değinmemiz yerinde olacaktır. Bu dostluk, onların dinine tabi olmayı değil, onlarla işbirliği ve dayanışmayı ifade etmektedir. Zaten, din konusunda müslümanların, yahudilere ve hristiyanlara tabi olmaya eğilim duymaları gerçekten çok uzak bir olasılıktır. Buradaki dostluktan kast olunan, karışık bir meseleydi. Müslümanlar, çıkarların ve güçlüklerin giriftliği, gerek İslâm öncesinde, gerekse Medine'de İslâm devletinin kuruluşunun ilk yıllarında kimi yahudi gruplarla dostluk kurmuş olmaları gibi olgulardan yola çıkarak, bu tür ilişkilerin kendileri için bir sakıncası olmayacağını düşünüyorlardı. Ancak, Medine'de müslümanlar ile yahudiler arasında herhangi bir dayanışma, işbirliği ve dostluğun olamayacağı apaçık ortaya çıkınca Allah, müslümanları onlarla dostluktan men etti ve kendilerinden onlarla dostluklarını kesmelerini istedi... Kur'an'ın ifadelerinde bu anlam, son derece belirgin ve net olarak ortadadır. Allah, Kur'an'da, Medine'deki müslümanlar ile "daru'l-İslâm"a hicret etmemiş müslümanlar arasındaki ilişkiden söz ederken şöyle buyuruyor: "(Ey müminler!) İnanıp hicret etmeyenlerle, kendileri hicret edene dek hiçbir dostluğunuz olmaz." (Enfal Suresi, 72) Doğal olarak burada kast olunan, din konusunda dostluk değildir. Zira müslüman, din konusunda müslümanın her halûkarda dostudur. Burada kast olunan dostluk, işbirliği ve yardımlaşma konusundadır. Buna göre, "dâru'l-İslâm"daki müslümanlar ile "dâru'l-İslâm"a hicret etmeyen müslümanlar arasında bu bağlamda bir dostluk kurulamaz. İşte burada ele almakta olduğumuz ayetlerde, müslümanlar ile yahudi ve hristiyanlar arasında -Medine'deki İslâm devletinin ilk yıllarında var olan, ancak sonradan- yasaklanan dostluk da bu bağlamda, yani işbirliği ve dayanışma bağlamındadır. İslâm'ın kitap ehline karşı hoşgörüsü ayrı bir şeydir. onlarla dost olmak ayrı bir şeydir. Ancak kimi müslümanlar bu iki olguyu birbiriyle karıştırmaktadırlar. Bu da onların, metodolojik ve gerçekçi bir yapıya sahip olan dinin özünü ve misyonunu net olarak kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır. Bu din, insanlığın tanık olduğu tüm öğretilerden farklı bir yapıya sahip olan İslâmî anlayış doğrultusunda, yeryüzünde yeni bir yapılanmanın sağlanması, insanların keyfî arzularının, Allah'ın sisteminden sapmalarının, ayrıca dîne aykırı öğretiler ve tutumların karşısında bir engel oluşturması, öngörülen bu yeni yapılanmanın gerçekleştirilmesi için de hiç bir kıvırmaya yeltenilmeksizin, kaçınılmaz olarak mücadele verilmesi, bu bağlamda insanların olumlu, etkin ve yapıcı eylemlere girişebilmesi için gönderilmiştir. Dostluk konusunda yukarıda sözünü ettiğimiz iki olguyu birbirine karıştıranların eksiklikleri, inancın özüne ilişkin sağduyudan ve de savaşın bu kitap ehline karşı izlenecek tutumun niteliğini bilinçlice kavrayabilmekten yoksun oluşlarıdır. Onlar, Kur'an'ın bu konudaki son derece net olan buyruklarından habersizdirler. Bu nedenle de İslâm'ın, tüm hakları garanti altına alınmış olarak İslâm toplumunda yaşamakta olan kitap ehline karşı hoşgörülü davranılmasını ve onlara iyilik yapılmasını isteyen buyrukları ile dostluğun sadece Allah, peygamberi ve müslümanlara özgü kılınmasını isteyen buyruklarını birbirine karıştırmaktadırlar. Onlar Kur'an'da kitap ehline ilişkin yapılan tespitleri unutmaktadırlar. Onlar Kur'an'da belirtildiği üzere, onlar İslâm toplumuna karşı savaşma noktasında birbirlerinin dostudurlar. Bu, onlar için sabitleşmiş bir olgudur. Onlar, ne müslümandan hoşlanırlar, ne de onun dini olan İslâm'dan. Müslümandan, kendi dinini terk edip onların dinine geçmedikçe de hoşlanmayacaklardır. Onlar, İslâm'a ve müslümanlara karşı savaşmakta son derece ısrarlıdırlar. Onların bu noktada içlerinde gizledikleri öfke ve kin, ağızlarından çıkan sözlerdekinden çok daha büyüktür... Burada ele aldığımız ayetlerin bitimine dek, onların nitelikleri dile getirilmektedir. Müslüman, kitap ehline hoşgörüyle davranmaktan yanadır. Ancak onlarla, yardımlaşma ve işbirliği anlamında bir dostluk kurmasının yasaklanmış olduğunun da bilincindedir. Onun yapacağı, dinini pratize etmek ve İslâm'ın eşsiz sistemini gerçekleştirmektir. Bu noktada onun yolu ile kitap ehlinin yolu kesinlikle aynı değildir. Müslüman her ne kadar onlara hoşgörü ve sevgiyle davransa da bu, onların kendisinin dinine bağlılığını sürdürüp İslâm sistemini gerçekleştirmesinden hoşnut olmalarına, onların ona karşı savaşmak, komplolar hazırlamak noktasında birbirlerinin dostu olmaktan vazgeçmelerine yetmeyecektir. Kafirler ve ateistlere karşı, dini yayma amacıyla bizler ile kitap ehlinin aynı kulvarda yürüyebilecekleri gibi bir sanıya kapılmamız, ne kadar korkunç bir bilgisizlik, ne kadar büyük bir budalalıktır. Kitap ehlinin, müslümanlarla savaşmak söz konusu olduğunda kafirlerin ve ateistlerin safında yer aldıklarını bile bile, böylesi bir sanıya nasıl kapılabiliriz? Her çağda olduğu gibi bu çağda da aramızdaki saf kişiler söz konusu uyarıcı gerçekleri kavrayamıyorlar. Kur'an'ın buyruklarını, yaşanan tarihî olayları tümden unutarak, kitap ehliyle -hepimiz dine inanıyoruz diyerek- elele tutup materyalizme ve ateizme karşı birlikte mücadele verebileceğimizi ileri sürüyorlar. Oysa, kâfir olan müşrikleri göstererek "Bunların yolu müminlerin yolundan daha doğrudur." (Nisa Suresi, 51) diyenler kitap ehlinin ta kendileriydi. Medinedeki müşrikleri destekleyip müslümanlara karşı kışkırtanlar, kitap ehlinin ta kendileriydi. Yine ikiyüz yıl süren haçlı savaşlarıyla müslümanlara saldıranlar kitap ehlinin ta kendileriydi. Endülüs'te yaşanan korkunç trajedinin sorumluları onlar değil midir? Ateistlerin ve materyalistlerin de yardımını alarak, Filistin'deki müslüman arapları perişan edenler, onların yurdunu yahudilere verenler kitap ehlinin ta kendileri değil midir? Habeşistan, Somali, Eritre ve Cezayir'de kısacası her yerde müslümanların perişan olmalarının nedeni onlar değil midir? Yugoslavya, Çin, Türkistan ve Hindistan'da, kısacası her yerde, ateistlerle, materyalistlerle ve paganistlerle de işbirliği yaparak müslümanların başına binbir çorap örenler kitap ehlinin ta kendileri değilmidir? Tüm bunlara karşın bugün aramızdan kimileri kalkıp, -Kur'an'daki kesin buyrukların tamamen tersine- müslümanlarla kitap ehli arasında dostluk ve işbirliğinin mümkün olabileceğini ileri sürüyor! Neymiş! Böylece materyalizme ve ateizme karşı dini korumuş olacakmışız! Bunları söyleyenler, Kur'an'ı okumamış olmalıdırlar. Okuduysalar bile, İslâm'ın özündeki hoşgörü çağrısını, Kur'an'ın yasaklamakta olduğu dostluğa çağrı biçiminde yanlış anlamış olmalıdırlar. Bu tür kimseler İslâm'ın Allah katında kabul görecek tek inanç olduğunu kavrayamamışlardır. İslâm'ın, yeryüzünde yeni bir yapılanmayı hedefleyen, dün olduğu gibi, bugün de kitap ehlinin düşmanlıklarına ve saldırılarına göğüs gerilmesini sağlayacak olan, yapıcı bir hareket niteliği taşıdığını anlayamamışlardır. Kur'an'da kitap ehline karşı takınılması istenen tutum, kesinlikle değiştirilemez. Çünkü bu son derece doğal ve alternatifi olmayan bir tutumdur. Biz, Kur'an'ın buyruklarını yanlış anlamış ve kavrayamamış ve söz konusu kimseleri bir kenara bırakıp, Kur'an'a kulak verelim: "Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez." Bu çağrı Medine'deki İslam toplumuna yöneliktir. Ama aynı zamanda bu, yeryüzünün hangi köşesinde olursa olsun, kıyamete dek gelip geçecek olan tüm müslümanlara yönelik bir çağrıdır. "Ey müminler!" hitabının muhatabı durumunda olan herkese yönelik bir çağrıdır. Yeri gelmişken bu çağrının "iman eden kimseler"e yönelik oluşunun nedenine de değinelim. Bu ayet indiği sırada, Medine'deki kimi müslümanlar ile kitap ehline -özellikle de yahudilere- mensup kimi insanlar arasındaki ilişkiler bütünüyle kopmuş değildi. Bu iki kesim arasında, birtakım dostlu:. ve dayanışma ilişkileri, kimi ekonomik ve karşılıklı ilişkiler, kimi de komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri söz konusuydu. Medine'de araplar ile özellikle yahudiler arasında bu tür ilişkilerin bulunması, kentin İslâm öncesindeki tarihsel, ekonomik ve sosyal durumu göz önüne alınacak olursa son derece doğaldı. Bu durum, yahudilerin İslâm'a ve müslümanlara karşı komplolar hazırlayabilmelerini kolaylaştırıyordu. Onların hazırladıkları bu komploların her biri Kur'an'daki bir çok ayette (ki biz bunların kimisini bu kitabımızın daha önceki bölümlerinde açıkladık) ortaya konulup sıralandığı gibi, buradaki ayetlerde de bunlardan bir bölümü dile getirilmektedir. Kur'an, yaşamda yeni bir düzeni gerçekleştirebilmek için inancı uğruna vereceği mücadelede müslümana gerekli bilinci kazandırmak, müslümanlar ile İslâm toplumundan olmayan, İslâm sancağının altında toplanmayan diğer insanlar arasında kesinkes bir ayrım gözetmeyi müslümanın benliğine yerleştirmek üzere indirilmiştir. Buradaki ayrım gözetme, insanlara karşı hoşgörülü davranmayı engellemek anlamında değildir. Hoşgörü, müslümanın sürekli sahip olacağı bir niteliktir. Buradaki ayrım gözetme meselesi dostluk, bağlamındadır. Müslümanın yüreğindeki dostluk duygusu, Allah'a, peygamberine ve müminlere tahsis edilmiştir. Sözünü ettiğimiz bilinci kazanmak ve istenilen ayrımı gözetmek meselesi, her yerde ve her kuşaktaki müslüman için mutlak bir gerekliliktir. "Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez." Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar.. Bu, çağlar üstü bir gerçektir. Çünkü bu, eşyanın doğasından kaynaklanan bir gerçektir. Onlar, hiçbir yerde, hiçbir tarihte müslümanlara dost olmayacaklardır. Nitekim geride kalan bunca yüzyıllarda, Allah'ın bu şaşmaz sözündeki doğruluğu perçinlemiştir. Onlar Medine'de peygamberimiz ve müslümanlara karşı savaşma noktasında birbirlerinin dostlarıydılar. Bu noktada, tarih boyunca da birbirlerinin dostları oldular. Bu kural, tarih boyunca bir kez de olsa delinmemiştir. Yeryüzünde meydana gelen olayların tümü, Kur'an'ı Kerim'in tek bir olay değil, sürekli bir nitelik biçiminde ortaya koyduğu tespitler doğrultusundadır. Ayette, "Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar" biçiminde bir isim cümlesi kullanılması, sadece bir ifade tarzı olarak görülmemelidir. İsim cümlesi kullanılmasının nedeni, ayetin değişmez ve sürekli bir niteliği vurguladığını belirtmek içindir. Bu temel gerçeğin ardından, bunun sonuçları anlatılıyor... Yahudiler ve hıristiyanlar birbirlerinin dostları olduklarına göre, ancak kendilerinden olan bir kimseyi dost edinirler. Müslümanların safları arasındaki bir kimse yahudi ve hristiyanları dost edindiğinde, müslümanların safını bırakmış, kendini "İslâm" niteliğinden soyutlamış ve karşıt safa katılmış demektir. Böylesi bir davranışın, gerçek ve doğal sonucu da budur: "Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur." O bu tutumuyla, kendine, Allah'ın dinine ve müslüman topluma zulmetmiştir. Bu zulümden ötürü de Allah onu, kendisine dost bildiği yahudiler ve hristiyanlar kategorisine sokmuştur. Allah onu, artık doğru yola iletmeyecek, yeniden müslümanların safına döndürmeyecektir: "Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez." Bu Medine'deki İslâm toplumuna sert bir uyarıydı. Ancak, abartılı bir uyarı değildi. Sert bir uyarıydı. Ancak bütünüyle gerçeği dile getiren bir uyarıydı. Müslümanın, hem -birbirlerinin dostları olan- yahudiler ve hıristiyanlarla dostluk kurması, hem de müslüman ve mümin kalabilmesi, ayrıca -sadece Allah'ı, peygamberi ve müminleri dost bilen- müslümanlar safındaki yerini kaybetmemesi mümkün değildir... Bu mesele tam bir yol ayrımıdır... Müslüman, kendisi ile İslâmî sistem dışında başka bir sistem benimsemiş insanlar ya da kendisi ile İslâm sancağı dışında başka bir sancak taşıyan insanlar arasında tam bir ayrım gözetme noktasında gevşeklik gösterdiği sürece, -herşeyden öce yeryüzünde diğer tüm sistemlerden farklı, eşsiz ve gerçekçi bir sistemi yerleştirmeyi amaçlamış ve de diğer tüm görüşlerden, farklı, eşsiz bir anlayışı temel almış olan- görkemli İslâmî hareket adına, kayda değer hiçbir eylem ortaya koyamaz... Müslüman, -hiçbir kuşkuya, en küçük bir tereddüte yer kalmayacak biçimde- şunlara kesinkes ve mutlak surette kafasına yerleştirmek durumundadır: Allah'ın, Hz. Muhammed'i (salât ve selâm üzerine olsun) peygamber olarak gönderdikten sonra, insanlar için kabul edeceği tek din İslâm'dır. Allah'ın yaşamınızı kendisine göre belirlememizi istediği İslâm sistemi, eşsiz bir sistemdir. Diğer sistemlerin hiçbiri onunla eş düzey değildir. Başka bir sistemi alıp, onsuz yapabilmek mümkün değildir. Onun yerine, başka bir sistemi ikame etmek olası değildir. İnsanlığın yaşamı, sadece ve sadece İslâm'ın sistemi üzerine oturtulmadıkça, bir türlü düzelmeyecek ve kesinlikle yola girmeyecektir. Müslüman tüm çabasını, gerek öğretisel, gerek sosyal açılardan, kısacası tüm yönleriyle İslâm sistemini yerleştirebilmek için harcamadıkça, Allah katında, affedilmeyecek, bağışlanmayacak ve kabul görmeyecektir. Müslüman, bu uğurda çaba harcama konusunda hiçbir gevşeklik göstermemelidir. En ufak bir noktada bile olsa Allah'ın sistemi dışında hiçbir alternatif kabul etmemelidir. Ne inanç esasları, ne sosyal düzen, ne de yaşamaya ilişkin hükümler konusunda -Allah'ın kitap ehlinin bizden önceki şeriatlarından bizler için de geçerli olmasını uygun gördüğü hükümler hariç- İslâm sistemi ile diğer sistemleri birbirin;. karıştırmamalıdır. Müslümanın tüm bunları kesinkes ve mutlak biçimde kafasına yerleştirmesi sonuçta, her türlü amansız engellere, ağır yükümlülüklere, ısrarlı bir direnişe, hazırlanan komplolara, çoğu kez dayanılmaz bir noktaya varacak binbir acıya karşı onu, Allah'ın insanlara uygun gördüğü sistemi gerçekleştirmek üzere gereken hazırlıkları yapmak için harekete geçmeye itecektir. Ayetlerde, gerek şirk koşanların paganizmi, gerek kitap ehlinin sapkınlığı, gerekse apaçık ateizm biçiminde olsun cahiliyyenin, yeryüzünde halen varlığını koruyan türlerinden herhangi birine mensup olan kimselerden hiç birinin gereksinim duymayacağı bir meseleden söz edilmesinin anlamı ne olabilir ki? Yine, İslâm sistemi ile kitap ehlinin ya da daha başka grupların sistemleri arasındaki farklar eğer gerçekten fazla değilse ve de müslüman söz konusu kesimlerle barış ve uzlaşma yoluyla belirli noktalarda anlaşmaya varabilecekse, İslâm'ın sistemini yerleştirmek için didinmekten söz etmenin ne anlamı olabilir ki? Semavi dinlere mensup insanlar arasında yakınlaşma ve hoşgörü adına, Kur'an'ın belirlediği üzere, onlarla ilişkilerin bütünüyle kesilmesi ilkesini yumuşatıp sulandırmaya kalkışanlar, dinlerin anlamını kavrayamadıkları gibi, hoşgörünün anlamını da bilmemektedirler. Zira Allah katında nihaî din sadece İslâm'dır. Kitap ehline karşı hoşgörülü davranmak, inanç sistemi ve sosyal düzen bağlamlarında değil, sadece günlük insanî ilişkiler bağlamındadır. Onlar, müslümanın benliğine tamamen yerleştirdiği kimi gerçeklere ilişkin kesin bilgiyi zayıflatmaya çalışıyorlar. Ancak müslüman bilir ki Allah din olarak sadece İslâm'ı kabul edecektir. Kendisine düşen, Allah'ın İslam'la belirlemiş olduğu sistemi yürürlüğe koymaktır. Allah'ın sisteminin hiç bir alternatifi olamaz. Allah'ın sisteminde en küçük bir değişiklik bile söz konusu olmayacaktır. Tüm bu kesin bilgiler Kur'an'dan kaynaklanmaktadır: "Allah katında geçerli olan din İslâm'dır." (Al-i İmran Suresi, 19) "Kim İslam'dan başka bir din ararsa, o din ondan kabul edilmez." (Al-i İmran Suresi, 85) "Ey müminler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur." Bu konularda Kur'an, sözcüğün tam anlamıyla bir mihenk taşıdır. Dolayısıyla müslümana düşen, kendisinde bu kesin bilgiye ilişkin kuşku uyandırmak isteyenlerin bu bağlamdaki sözlerine kapılmamaktır. Ayetlerin akışı içerisinde ayrıca, o gün yaşanmakta olan bir olguya değiniliyor. Zaten bu ayetler de bu bağlamda bir uyarı olmak üzere indirilmişti: "Kalpleri hasta olanların, `Başımıza bela gelir diye korkuyoruz' diyerek onlara koştuklarını görürsün" Bu konuda İbn Cerîr'in rivayetine bakıyoruz: "bizlere Ebû Kureyb ile İdris'in aktardıkları bir hadise göre, İdris şöyle dedi: Babamın bana aktardığına göre Atıyye bin Said şu olayı anlatmıştır: Hâris bin Hazrec oğullarından Ubade bin Sâmit peygamberimizin yanına gelerek; "Ey Allah'ın Rasulü" dedi, "Benim çok sayıda yahudi dostum var. Ama ben yahudilerle dost olmaktan Allah'a ve peygamberine sığınır ve de kendime sadece Allah'ı ve peygamberini dost bilirim". (Münafıkların başını çeken) Abdullah bin Ubeyy ise şöyle dedi: "Ben başıma bir bela gelmesinden korkan bir kişiyim. Bu nedenle arkadaşlarımla mevcut dostluğumu bozamam." Bunun üzerine peygamberimiz ise şöyle buyurdu: "Ey Abdullah bin Ubey! Ubade bin Sâmit'e karşı cimrilik edip, yahudilerle dost olmayı tercih ediyorsun. Oysa onların dostluğu senin için daha önemsizdir." Abdullah bin Ubey ise peygamberimizin bu sözünü "Kabulümdür" diyerek yanıtladı. Allah da bu olay üzerine, "Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz" ayetini indirdi." İbn Cerîr dedi ki: "Hannâd, Yunus bin Bukeyr ve Osman bin Abdurrahman, el-Zuhrî'nin şöyle dediğini rivayet ettiler: Bedir savaşına katılan müşrikler yenilgiye uğrayınca müslümanlar, yahudi dostlarına; `'Bedir'in benzeri bir günü Allah size de tattırmazdan önce müslüman olunuz.'" dediler. Bunun üzerine Malik bin Sayf şöyle dedi: "Savaşmasını bilmeyen Kureyş topluluğunu yendik diye mi gururlanıyorsunuz? Şu var ki, eğer bizler kesinkes karar vererek sizlere karşı kuvvet toplayacak olursak, bizimle çarpışmaya gücünüz yetmez".. Ubade bin Samit de dedi ki: "Ey Allâh'ın Resûlü! Gerçekten de yahudilerden olan dostlarım kuvvet ve silah bakımından oldukça güçlüdürler. Ama ben yahudilerle dost olmaktan uzaklaşıp Allah'a ve Resulüne sığınıyorum. Benim, Allah ve Resulünden başka dostum olamaz" Abdullah bin Ubey ise; "Ama ben, yahudilerle dost olmaktan uzak kalamam. Çünkü onlara ihtiyacım var" dedi. Bunun üzerine peygamberimiz şöyle buyurdu: "Ey Abdullah bin Ubey! Yahudilerle olan dostluğunu, Ubade bin Samit'e yeğlemekte olduğunu görüyor musun? Oysa onların dostluğu senin için daha önemsizdir:" Buna karşılık Abdullah bin Ubey de; "Öyleyse dediğini kabul ediyorum" dedi." İbn İshak dedi ki: "Peygamberle yapmış oldukları antlaşmayı ihlal eden ilk yahudi kabilesi Benî Kaynuka'dır. Asim Bin Ömer Bin Katâde bana şunu rivayet etti: Rasulüllah onları kuşatma altına aldı. Sonunda Resulullah'ın vereceği hükme razı oldular. Abdullah bin Ubey bin Selûl ayağa kalkarak, -Allah kendisine, olar için imkan tanıyınca- dedi ki: "Ey Muhammed! Dostlarına karşı iyi davran. Onlar Hazreç'le dayanışma içindeydiler." Rasulullah onu, duymazlıktan geldi. O yine, "Ey Muhammed! Dostlarıma karşı iyi davran!" dedi. Rasulüllah ondan yüz çevirdi. O da gelip elini, Resulullah'ın zırhının yenine soktu. Bunun üzerine Resulullah: "Bırak beni!" dedi ve öfkelendi. Çevresindekiler peygamberin öfkesinin yüzüne yansıdığını gördüler. Ardından Rasulullah: "Yazıklar olsun sana! Bırak beni!" dedi. Buna karşılık Abdullah bin Ubey şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki dostlarıma iyi davranana dek seni bırakmam. Beni, arabıyla acemiyle herkese karşı korumuş olan dörtyüz zırhsız ve üçyüz zırhlı kişiyi, sen bir gün doğumluk süre içinde biçip atıyorsun. Ben onların bana düşman kesilınelerinden korkuyorum." Bunun üzerine Rasulullah da: "Onlar senindir" buyurdu. Muhammed bin İshak dedi ki: "Babam İshak bin Yesar'ın Ubade'den naklen anlattığına göre Velid bin Ubade bin Samit şöyle dedi: Beni Kaynuka, Rasulullah'a karşı savaş açınca Abdullah bin Ubey, onların işleriyle ilgilenmek için girişimlere başladı. Ubade bin Samit ise Rasulullah'ın yanına gitti. Avf bin Hazrec oğullarından olan Ubade'nin de tıpkı Abdullah bin Ubey gibi yahudilerle antlaşması vardı. Ancak o, yahudilerle olan antlaşmasına, Allah'ı ve Resulünü yeğleyerek: "Ey Allah'ın Rasulü! Allah'ı ve seni, onlarla olan antlaşmama tercih ederim. Kendime dost olarak Allah'ı, seni ve müminleri bilir. Kafilerle uzlaşmaktan, onları dost edinmekten uzak dururum" dedi. İşte bu olay üzerine Ubade ile Abdullah bin Ubey hakkında şu ayet indirildi: "Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar." Bu olay üzerine inen ayetler, "kim Allah'ı, peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, zafer Allah'tan yana olanlarındır" ayetiyle noktalanmaktadır." İmam Ahmed dedi ki: "Bize Kuteybe bin Said, ona Yahya bin Zekeriyya bin Ebi Ziyade, ona Muhammed bin İshak, ona Zührî, ona da Avde'nin naklettiğine göre Üsame bin Zeyd şöyle buyurdu: "Rasulullah'la birlikte Abdullah bin Ubey'in yanına gittik. Peygamber ona; "Seni yahudilerle olan dostluktan men etmiştim" dedi. Abdullah bin Ubey de: "Esad bin Zurare onları kızdırmıştı ama, ölüverdi!" şeklinde karşılık verdi." (Ebu Davud) Bu belgelerin tümü, müslüman toplumdaki reel duruma ve Medine'de İslâm öncesinde mevcut olan çeşitli koşullara işaret etmekte ve aynı zamanda, müslümanlar ile yahudiler arasında belirli ilişkilerin olup olamayacağı meselesine ilişkin kesin bir görüş bulunmadığını göstermektedir. Buradaki ayetlerde tamamen yahudilerden bahsedildiği, hristiyanlarla ilgili olaylardan ise söz edilmediği dikkat çekiyor. Ancak buradaki nasslar, hem yahudileri hem de hristiyanları kapsar. Zira burada, müslümanlar ile kitap ehli ve (ilerde geleceği üzere) müşrikler de dahil olmak üzere diğer cemaatler arasında, sürekli bir anlayış, sürekli bir ilişki ve sürekli bir davranış biçimi tesis edilmektedir. Gerçi peygamber döneminde, hristiyanların müslümanlara karşı tutumları, yahudilerin tutumlarından farklıydı. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bir başka ayette bu farklılık şöyle dile getiriliyor: "İnsanlar arasında müminlerin en yaman düşmanı olarak yahudileri ve (Allah'a) ortak koşanları bulacaksın. İnananlara sevgice ve en yakın olanları ise, `Biz hristiyanız' diyenleri bulacaksın." (Maide Suresi, 82) O günlerdeki bu tutum farklılığına karşın buradaki ayette, yahudiler ile hristiyanlar aynı kategoriye sokulmaktadır. Nitekim bir sonraki ayette de onlar ile kafirler yine aynı kategoriye sokulacaktır. Bu durum, dostluk ve anlaşma bağlamındadır. Zira bu meselede, temel bir prensip söz konusudur. Bu da, müslümanın ancak müslümanla dost olabileceği, müslümanla anlaşabileceğidir. Müslüman sadece ve sadece Allah'ı, peygamberi ve müslüman cemaati dost bilmelidir. Bu konuda, diğer gruplar, müslümanlara karşı takındıkları tutumlarda farklılık olsa da neticede tümü aynı kategoridedir. Müslüman toplum için bu konuda böylesine kesinkes ve son derece net bir kural koyan Allah'ın ilmi, sadece Resulullah'ın yaşadığı dönemi ve o dönemdeki konjonktürel durumları değil, tüm zamanları kuşatır niteliktedir. Tarihte, daha sonra yeryüzünün pek çok yerinde yaşanan olaylar, İslâm'a ve müslümanlara düşmanlık konusunda hristiyanların da, yahudilerden aşağı kalmadıklarını göstermiştir. İslâm'ı hoşgörüyle karşılayan Arap ve Mısır hristiyanlarını bir yana bırakırsak, batıdaki hristiyan camiasının, tarih boyunca bu dine karşı kin ve düşmanlık güttüklerini, -yahudilerin her zaman kurdukları komplolardan, açtıkları savaşlardan hiç de farklılık arz etmeyecek biçimde onların da İslâm'a karşı savaştıklarını, komplolar hazırladıklarını görüyoruz. Kralları müslüman muhacirlere ve İslâm'a kucak açan Habeşistan'lıların bile, çok geçmeden, yahudileri hiç de aratmayacak biçimde, İslâm'a ve müslümanlara karşı amansız bir savaş başlattıklarını görüyoruz. Yüce Allah, tüm bunları biliyordu. Bu nedenle de, Kur'an'ın indiği dönemdeki olgulara ve o dönemin geçici konjonktürlerine bakmaksızın, kıyamete dek şurada ya da burada yaşanabilecek muhtemel olgulara önem vermeksizin, bu meselede müminler için genel bir kural koyuyordu. İslâm'ın ve -gerçekte pek ilintileri olmasa bile- kendilerinden müslüman diye bahsedilen insanların bugün hâlâ, yeryüzünün her yanında yahudiler ve hristiyanlarca tutuşturulan savaş ateşine maruz kalmaya devam etmeleri, Allah'ın "Onlar birbirlerinin dostudurlar" biçimindeki sözünün doğruluğunu perçinlemektedir. Bilinçli müslümanlara düşen, rabblerinin bu öğüdünü iyice özümsemektir. Bunun da ötesinde, emirdeki bağlayıcılığın ve yasaklamadaki kesinliğin gereği olarak, Allah ve peygamberin dostları ile Allah ve resulünün sancağına sarılmayan diğer kamplara mensup insanlar arasında dostluk, konusunda tam bir ayrım gözetmektir. İslâm, müslümanı, tüm insanlarla ilişkisini inanç temeli üzerine oturtmakla yükümlü kılmıştır. Müslüman gerek düşüncesinde gerekse pratikte, dostunu ve düşmanını inanç esasına göre belirlemek durumundadır. Dolayısıyla müslüman ile müslüman olmayan bir kimse arasında herhangi bir dostluk yardımlaşma söz konusu olamaz. Çünkü bu iki kimsenin, inanç bazında yardımlaşabilmeleri olası değildir. Bu iki insanın, -kimi ahmakların ve Kur'an'ı okumayanların ileri sürdükleri alternatifin tam tersine- ateistlere karşı bile işbirliğine gidebilecekleri düşünülemez. Bu iki insan arasında, ortak inanç esasları bulunmadığına göre, böylesi bir işbirliğinin gerçekleşebileceği nasıl düşünülebilir? Kur'an'ı okumamış, İslâm gerçeğini kavrayamamış bazı insanlar ve kimi kandırılmış saf insanlar, şu türden düşünceler üretiyorlar: "Din, dindir. Yani tüm dinler aynı kefededir. Dinsizlikte, hangi ad altında olursa olsun dinsizliktir. Öyleyse dindarlar dinsizliğe karşı birlikte mücadele verebilirler. Çünkü ateizm, tüm dinleri reddetmekte ve tüm dindarlara savaş açmış bulunmaktadır!" Oysa, İslâm düşüncesine ve de İslâm gerçeğini özümsemiş bir müslümanın düşüncesine göre, kazın ayağı hiç de böyle değildir. Bir kimse, İslâm'ı inanç olarak benimsemedikçe ve İslâm düzenini kurmak için bu inanç doğrultusunda çabalamadıkça, İslâm'ın özünü kavrayamaz. Bu mesele, gerek İslâm'da ve gerekse İslâm'ı özümsemiş müslümanların kafasında, son derece net olarak ortadadır. Din, sadece İslâm'dır. İslâm'ın tanıdığı başka bir din daha bulunmamaktadır. Çünkü Allah: "Allah katında geçerli olan din İslâm'dır." (Al-i İmran Suresi, 19) buyuruyor. "kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o din ondan kabul edilmez." (Al-i İmran Suresi, 85) buyuruyor. Peygamberimizin gönderilmesinin ardından artık, Allah'ın İslâm dışında kabul edeceği, razı olacağı hiç bir din yoktur. Hz. Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun) İslâm üzere gönderilmişti. Peygamber olduğu bildirilmezden önce hristiyanlığı kabul etmediği gibi, peygamberliğini öğrendikten sonra da kabul edecek değildi. Nitekim Hz. İsa'da da aynı olgu söz konusudur. O da, peygamber olduğunu öğrendikten sonra yahudiliği kabul etmemiştir. Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra da, -ehl-i kitap olarak- yahudilerin ve hristiyanların hâlâ var olmaları, bu onların dinlerinin Allah katında kabul göreceği ya da onların dinlerinin de bir ilahî din olarak tanınması anlamına gelmez. Bunlar sadece Hz. Muhammed'in peygamberlik öncesi dönemi için doğrudur. Ama, -İslâm düşüncesi ve müslümanların anlayışına göre- Hz. Muhammed'in peygamberlikle görevlendirilmesinin ardından, artık sadece bir tek din söz konusudur: İslâm. Ayette, tevil götürmez bir biçimde bu gerçek ifade edilmektedir. Kuşkusuz İslâm onları, inançlarını bırakıp ille de İslâm'a gelmeleri için zorlamıyor. Çünkü "Dinde zorlama yoktur" (Bakara Suresi, 256) Ancak bu, onların gittikleri yolun da bir "din" olarak görülmesi, "din" olarak tanınması anlamında değildir. Dolayısıyla, ateizme karşı İslâm'ın söz konusu kimselerle din bağlamında ortak bir cephesi olamaz. Çünkü burada, İslâm'ın dışında olanlar, "dine mensup olmayanlar" söz konusudur. Onların din dedikleri, İslâm nazarında din değildir. Bu dinsizlik, ister kökeni semavî olan saptırılmış bir inanç, ister putçuluk üzerine kurulmuş paganizm, isterse dinleri yadsıyan ateizm biçiminde olsun hiçbir şey değişmemektedir. Bu saydıklarımızın kendi aralarında birtakım görüş ayrılıklarının, anlaşmazlıklarının olduğu doğrudur. Ancak aynı zamanda bunların tümü İslâm'a terstir. Bu nedenle bunlar ile İslâm arasında ne bir dayanışma söz konusu olabilir, ne de bir dostluk... Müslüman, kendisine din konusunda eziyet etmedikleri sürece, -daha önce geçtiği üzere- onlara iyi muamele etmesi istendiği için ehl-i kitap olanlara karşı iyi davranır. Onlardan namuslu kadınlarla evlenebilir. -Gerçi Hz. İsa'nın ilahlığına ve Allah'ın oğlu olduğuna ya da teslise inanan bir kimsenin ehl-i kitabını yoksa müşrik mi olduğu fıkıh bilginleri arasında tartışılır ama- genel hükme göre namuslu ehl-i kitap kadınlarla nikahlanabilir. Onlara iyi muamele etme gereği ve onlarla nikahlanmanın mümkün oluşu, din konusunda onlarla yardımlaşılacağı ya da dostluk kurulacağı anlamına gelmez. Bu durum, müslümanlar nezdinde Allah'ın -Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderdikten sonra- Hristiyanlığı da bir din olarak onayladığının ve hristiyanlarla ortak bir cephe oluşturarak ateizme karşı mücadele vermelerinin, mümkün olacağının göstergesi olarak algılanamaz. Kuşkusuz ki İslâm, gerek ehl-i kitabın, gerek müşriklerin ve paganistlerin, putperestlerin inançlarını düzeltmek için gelmiş ve onların tümünü müslüman olmaya çağırmıştır. Çünkü Allah katında kabul görecek biricik ve tek "din", İslâm'dır. Yahudiler, İslâm'a, çağrılmadıkları sanısına kapılacaklardır. Bu çağrı, onlara ağır gelecektir. Bunun içindir ki Kur'an, onları çok açık bir biçimde İslâm'a çağırıyor. Bu çağrıya kulak asmadıkları takdirde kafir durumundadırlar. Müslüman ateistleri ve paganistleri İslâm'a çağırmakla görevlendirilmiş olduğu gibi, aynı zamanda ehl-i kitabı da İslâm'a davet etmekle yükümlüdür. Ama, ne ateistleri ve paganistleri, ne de ehl-i kitabı İslâm'a girmeleri için zorlama yetkisi yoktur. Çünkü, insanların kalplerinde inanç,zor kullanılarak oluşturulamaz. Din konusunda zor kullanmak, -bırakınız yasaklanmış olmasını- hiç bir olumlu sonuç da doğurmaz. Müslümanın, ehl-i kitabın dininin -Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra- Allah katında yine kabul görecek bir din olduğunu iddia etmesi ile ardından onları İslâm'a çağırması kesinlikle bağdaştırılamaz. Onları İslâm'a çağırmakla yükümlü oluşu ancak, onların benimsediği yolun din olmadığını ve de bu nedenle onları dine-İslam'a çağırdığını düşünmesiyle mümkündür. Bu gözle görülür gerçek tesbit edilirse, müslümanın, yeryüzünde dini yaygınlaştırma adına İslâm'ı din olarak benimsememiş kişilerle bir dostluk, bir dayanışma ilişkisine girmesinin İslâm inancıyla mantıken de bağdaşamayacağı daha kolay anlaşılacaktır. İslâm'da bu mesele, bir örgütlenme, organizasyon meselesi olmasının yanısıra, bir iman, bir inanç meselesidir. Bunun bir iman ve inanç meselesi olduğunu, müslümanlar ile ehl-i kitap arasında dostluk olduğu da son derece açıktır. Çünkü mümin tüm çabasını, -İslâm'ın belirlediği ve peygamberimizin aracılığıyla bizlere iletilen- Allah'ın nizamını, tüm ayrıntılarıyla ve de insanların her türlü davranışlarını kapsayacak biçimde yaşama aktarmak, uygulamak için yoğunlaştırmalıdır. Bu durumda, bu konuda müslümanın, İslâm, din, yöntem, sistem ve düzen olarak inanmamış bir kimseyle dayanışma içerisine girip yardımlaşabileceği nasıl düşünülebilir? Bunun mümkün olabileceğini söyleyenlerin amaçları başkadır. -Bu tür kimselerin amaçlarının İslâm'a ve İslâm'ın hedeflerine zarar vermediklerini varsaysak bile, onların bu düşünceleri İslâm'ın hedefleri arasında kesinlikle yerleştirilemez.- Çünkü İslâm, inanç esasıyla temellendirilmemiş hiç bir hedefi, hiçbir eylemi -başlangıç itibarıyla olumluymuş gibi bir izlenim yaratsa da kesinlikle onaylamamaktadır. "Rabblerini inkar edenlerin iyi işleri, fırtınalı bir günde, rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer." (İbrahim Suresi, 18) İslâm, müslümanı tüm çabasını İslâm için harcamakla yükümlü tutmuştur. Müslümanın yaşamında, günlük faaliyetlerinde en küçük bir noktada bile İslâm'dan kopukluk düşünülemez. Bunu ancak, İslâm'ın özünü ve İslâm düzeninin esprisini kavrayamamış olanlar düşünebilir. Müslümanın, hayatta İslâm nizamının dışında kalan (!) bazı noktalarda İslâm düşmanlarıyla yardımlaşabileceği ya da İslâm düşmanlarının müslümandan -dinini terk etmediği halde- hoşnut olabilecekleri düşünülemez. Nitekim, yahudilerin ve hristiyanların müslümandan hoşnut olabilmeleri için ondan ne isteyecekleri Kur'an'da da açıkça belirtilmiştir. Görülüyor ki böylesi bir yardımlaşma ve işbirliği düşüncesi, gerek inanç bakımından, gerekse pratik bakımından kesinlikle imkansızdır. Kalplerinde hastalık bulunan kişilerden biri olan Abdullah bin Ubey bin Selûl, yahudilerle dost kalma çabasına ve sevgisine, ayrıca onlarla dayanışmasına mazeret olarak; "Bir insan olarak ben başımı belaya sokmak istemekten korkarım" diyordu. Bunlar, kalpteki hastalığın, imandaki zayıflığın göstergesidir. Dost, Allah'tır. Yardım edecek olan Allah'tır. O'ndan başkasının yardımına bel bağlamak sapıklıktır, boşa kürek çekmektir. Ne var ki İbn Selûl'ün ileriye sürdüğü mazeretler, tarih boyunca pek çok kimse tarafından yinelenecektir. Kalplerinde hastalık bulunan her münafığın düşüncesi, İbn Ubey'in düşüncesiyle aynı olacaktır. Hiçbir münafık, iman gerçeğini kavrayamayacaktır. Ama öte yandan Ubade bin Samit, yahudilerin yapıp ettiklerini görünce onlara dostluktan nefret ediyor. Çünkü kalbinde iman vardır. Bunun için yahudilerle dostluğu tamamen bıraktı. O kalbini Allah'ın' buyruklarına açarken Abdullah bin Ubey bin Selul ise onun bu tutumuna tepki olarak öfkeyle dişlerini gıcırdatıyordu. İşte iki farklı anlayıştan, iki farklı duygudan kaynaklanan iki faklı tutum. İman eden kalpler ile imanı bilmeyen kalpler arasında, bu iki olgu tarih boyunca sürgit yaşanacaktır. Kur'an, dinlerine düşman olan kişilerle yardımlaşanları, onlarla sıkı fıkı olanları, Allah'a içtenlikle inanıp, bağlanıp güvenmeyen münafıkları tehdit ediyor. Onları fethin yaklaşmasıyla, Allah'ın, onların tutumlarını ortaya koyacak, gizledikleri nifak tohumlarını açığa vuracak buyruğuyla tehdit ediyor. "Olur ki Allah yakında size fetih nasib eder ya da kendi tarafından sürpriz bir gelişme gösterir de o zaman bu kimseler, kalplerinde gizli tuttukları duygulardan pişman olurlar." İşte o zaman (yani ister Mekke'nin fethi, ister konumların açığa vurulması, isterse Allah katından gelen bir buyruk anlamında olsun, "fetih" gerçekleştiği zaman, kalplerinde hastalık bulunanlar, yahudilerle ve hristiyanlarla yarışırcasına dostluk kurabilmek için çabalamalarından ve de bozgunculuklarının açığa çıkmasından ötürü pişman olacaklardır. Müslümanların durumuna imrenecekler, yaptıkları bozgunculuktan ve sonuçta içine düştükleri utanç verici durumdan ötürü kendilerini kınayacaklardır! "O zaman müminler onlara, `Bütün güçleriyle sizin yanınızda olacaklarına Allah adına yemin edenler bunlar mı?' derler. Onların bütün çabaları boşa gitmiş ve hüsrana uğrayanlardan olmuşlardır." Nitekim Allah sonunda, fethi nasip etmiştir. Onların niyetleri açığa çıkmış, amelleri boşa gitmiştir. Kaybedenler onlar olmuştur. Allah'ın vaadi hâlâ geçerlidir. Sadece Allah'ın ipine sarılırsak, sadece Allah'ı dost bilirsek, Allah'ın sistemini gözetir ve düşüncelerimizi, tavırlarımızı ona göre belirlersek, Allah tarafından gösterilen doğru yol üzere mücadeleye devam edersek Allah, bizlere de zaferi nasib edecektir. Yeter ki Allah ve Rasulü ile iman eden kimseler dışında hiç kimseyi dost bilmeyelim. Ayetlerde iman edenlere yönelik ilk çağrı, yahudiler ve hristiyanlarla dostluğun kesilmesi, bu dostluğu sürdürerek -farkına varıp anlayamadan İslâm'dan çıkıp onlardan biri haline gelmekten kaçınılması isteniyor. İkinci çağrıda ise, Allah'ın dininden -Bu tür bir dostluk ya da başka bir nedenle dönenler, tüm amellerinin boşa çıkarılacağı gerçeği ile tehdit ediliyor. Onların bu tutumlarıyla, Allah'ı aciz bırakamayacakları, O'nun dinine bir zarar veremeyecekleri, çünkü Allah'ın dini için -O'nun ezelî ilminde mahfuz- dostların ve yardımcıların bulunacağı, dolayısıyla insanların dinden dönmeleri durumunda, onların yerine başkalarının getirileceği belirtiliyor. Ardından, -Allah'ın ezelî ilminde mahfuz- bu seçkin insanların, özelliklerinden söz ediliyor. Onlar, sevimli, iyi ve pırıl pırıl özelliklere sahiptirler. Sonra, müslümanların dostluklarını yöneltecekleri yegane yön açıklanıyor. Ve bu ikinci çağrının sonunda, Allah'ın taraftarları ile karşıt güçler arasındaki savaşın kaçınılmaz sonucu dile getiriliyor. Söz konusu savaşı kazananlar, Allah'ı, Rasulünü ve müminleri içtenlikle dost bilenler olacaktır.
54- Ey müminler, içinizden kim dininden dönerse bilsin ki, yakında Al!ah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler, bunlar müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu Allah'ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.
55- Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren rükua varan müminlerdir.
56- kim Allah'ı, Peygamberi ve müminleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın tarafını tutanların grubudur. İman eden kimselerden dinden dönenlere burada, bu şekilde ve bu bağlamda yöneltilen tehdit, yahudiler ve hristiyanlarla dostluk ile İslâm'dan dönmek arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Daha önce, onları dost edinen bir kimsenin, müslüman toplumdan kopup, onlardan biri haline geleceğinin belirtilmiş olması da bunu doğruluyor: "Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur." Buna göre, ayetlerin akışı içerisinde ikinci çağrı, birinci çağrıyı vurgulamakta ve kesinleştirmektedir. Yine aynı şekilde üçüncü çağrıda da aynı olguya değiniliyor. Burada kafirler ile ehl-i kitap aynı kategoriye sokularak, onlarla dost olunması yasaklanıyor. Ehl-i kitabla dostluk, kafirlerle dostlukla aynı bağlamda değerlendiriliyor. İslâm'ın ehl-i kitab ile kafirleri onlara karşı yapılması gereken muamele bakımından farklı değerlendirmesinin, dostluk meselesiyle bir ilintisi yoktur. Ehl-i kitab ile kafirler arasındaki söz konusu farklılık, dostluk bağlamında değil, daha başka meselelerdedir. "Ey müminler, içinizden kim dininden dönerse bilsin ki yakında Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler, bunlar müminlere karşı alçakgönüllü, kafirlere karşı onurlu davranırlar, Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler. Bu Allah'ın bağışıdır, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir." Allah'ın mümin grubu seçmesi, yeryüzünde Allah'ın dininin yürürlüğe koyulması bağlamında "takdir-i ilahi"nin gerçekleşmesine vesile olmaları, insanların yaşamlarında Allah'ın otoritesini egemen kılmaları, tavır ve düzenleri O'nun sistemine göre belirlemeleri, her meselede, her sorunda O'nun şeriatını uygulamaları ve de bu sistem bu şeriat sayesinde yeryüzünde kurtuluşu, iyiliği, temizliği :e gelişmeyi sağlamaları içindir. Bunları gerçekleştirmek üzere müminlerin seçilmiş olması, Allah'ın bir lütfu, bir bağışıdır. Bir kişi bu lütfu reddeder ve kendini bundan yoksun kılmayı dilerse, -her kim olursa olsun Allah'ın ne ona ne de bir başkasına ihtiyacı olmadığını unutmamalıdır. Allah kendilerinin bu yüce lütfa layık olduklarını bilen kullarını, elbette ki seçecektir. Ayet-i Kerime'nin burada çizdiği seçkin topluluğun bu tablosu, karakteristik özellikleri son derece belirgin, çizgileri de oldukça güçlü bir tablodur. Parlak ve çekici olduğu kadar, kalplere de son derece sempatik gelmektedir. " ..Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler." Karşılıklı sevgi ve hoşnutluk, onlarla Rableri arasındaki bağı oluşturmaktadır. İşte bu topluluğu şefkatli Rablerine bağlayan bu akıcı, yumuşak, aydınlık yüce ve tatlı duygudur. Yüce Allah'ın, kullarından birini sevmesi; O'nu, kendisine vasfettiği biçimde tanıyan, sıfatlarıyla birlikte bilen, bir de bu sıfatların melodisini; duygusunda, benliğinde, bilincinde ve varlığında hissedenden başka hiçbir idrakin değerini ölçmediği bir şeydir. Evet, bu lütfun gerçek değerini, onu bağışlayanın hakikatını bilen takdir edebilir. Kimdir Allah? Bu dehşet verici evrenin yaratıcısı kimdir? Küçücük bir bedene sahip olduğu halde koca evrenin bir özeti sayılan insanı kim yaratmıştır? Bu yüceliğe, bu güce ve bu birliğe sahip olan kimdir? Kimdir tek başına egemen olan? Kimdir O ve sevgisinden lütfettiği kul kimdir? Evet, bunları kavrayan üstün, ulu, daima diri, öncesiz ve sonrasız ilk ve son, açık ve gizli olan Allah'ın yarattığı bu kula bağışladığı nimetin değerini de bilir. Kulun Rabbini sevmesi de ancak tadına varan birinin algılayabileceği bir nimettir. Yüce Allah'ın kullarından herhangi birine yönelik sevgisi, olağanüstü ve büyük bir olgudur. İnsanı bürüyen bol bir lütuf olduğu gibi, yüce Allah'ın kuluna doğru yolu göstermesi, kendini sevdirmesi ve hiçbir sevgide eşi ve benzeri bulunmayan bu güzel ve eşsiz lezzeti tattırması da, olağanüstü ve büyük bir nimet, insanı bürüyen bol bir lütuftur. Yüce Allah'ın kullarından herhangi birine yönelik sevgisi, ifadenin vasfedemeyeceği bir olay olunca; kullarından birinin O'na yönelik sevgisi de zaman zaman sevenlerin sözlerinde örneklerini görmekle beraber, ifade ve tasvir edebilmesi son derece güç bir olaydır. İşte gerçek tasavvuf adamlarının yükseldiği kapı burasıdır. -Ancak bunlar da, tasavvuf kisvesine bürünen ve uzun tarihlerinden bilinen bu,topluluğun içinde son derece azdırlar- Rabia el-Adeviye'nin şu beyitleri hâlâ o eşsiz sevginin gerçek tadını duygularıma taşımaktadır! Sen tatlı ol da, koca hayat acılarla dolsun, Yeter ki sen hoşnut ol da, isterse tüm yaratıklar dargın olsun. Seninle aramız iyi olduktan sonra Alemler bozuk olsa ne çıkar. Senin sevgin olduktan sonra, gerisi boştur. Çünkü toprağın üstünde olan herşey topraktır. Ulu Allah'tan, kullarından birine ve bu kuldan, nimetleri veren, lütuf sahibi Allah'a yönelik bu sevgi, varlık alemini bürüyüp koca evrene yayılıyor. Her canlının, herşeyin özüne işliyor. Hava ve gölge gibi varlık alemini seven, sevilen şu kul da somutlaşan insan varlığını bürüyor adeta. İşte İslâm düşüncesi, müminle Rabbini, bu harikulade ve sevimli bağla birbirine bağlamaktadır. Bir kereye özgü geçici bir duygu değildir bu. Aksine bu sağlam yapılı düşüncede yer alan bir öz, bir gerçek ve bir öğedir. "İman edip salih ameller işleyenlere, Rahman; onlara bir sevgi kılacaktır." (Meryem Suresi, 96) "...Kuşkusuz Rabbim merhametlidir, sevendir." (Hud Suresi, 90) " O, bağışlayandır, sevendir" (Buruç Suresi, 14) "Eğer kullarım sana benden sorarlarsa, onlara de ki; ben kendilerine yakınım, bana dua edenin duasını, dua edince kabul ederim." (Bakara Suresi, 186) "...Müminler en çok Allah'ı severler." (Bakara Suresi, 165) "De ki; Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah sizi sevsin." (Al-i İmran Suresi, 31) Benzeri ayetler çoktur. Bütün bunları gördükleri halde, "İslâm düşüncesi, kuru ve katı bir düşüncedir. Allah ile insan arasındaki ilişkiyi, baskı, zor, azap, ceza, kabalık ve kopukluk şeklinde tasvir etmektedir. İsa-Mesih'i Allah'ın ve tanrısal unsurlardan biri kabul eden ve böylece sentezle Allah ile insanı birbirine bağlayan düşünce gibi değildir" diyenlere şaşmamak elde değildir. Kuşkusuz İslâm düşüncesinde, ilahlığın gerçeği ile kulluğun gerçeğinin başkalığına ilişkin netlik, Allah ile kul arasındaki sevimli yumuşaklığı kurutmaz. Bu, adalete dayalı bir ilişki olduğu gibi merhamete dayalı bir ilişkidir. Bu şefkate dayalı ilişkidir, soyutlanmaya dayalı olduğu gibi. Ve o sevgi ilişkisidir, Allah'ı tenzih etmeye dayalı bir ilişki olduğu gibi. İşte bu, insan bünyesinin alemlerin Rabb'iyle ilişkisinde ihtiyaç duyduğu, herşeyi kapsayan eksiksiz bir düşüncedir. Bu dine inanmış seçkin müminler topluluğunun sıfatları sıralanırken, şu olağanüstü ifade yer almaktadır! "Allah onları sevdiği gibi onlar da O'nu severler." Bu ifade, ağır yükün altında bükülen mümin gönlün ihtiyaç duyduğu bir hava estiriyor. Artık, mümin nimetleri veren yüce Allah tarafından seçildiğini, kendisine lütfedildiğini ve Rabbine yaklaştırıldığını anlıyor. Ardından ayetin akışı, müminlerin, karakteristik özelliklerinden geri kalanlarını, sunmaya devam ediyor: "...Bunlar müminlere karşı alçak gönüllüdürler." Bu itaatkarlıktan, uysallık ve yumuşaklıktan kaynaklanan bir sıfattır. Buna göre mümin bir diğer mümine karşı, son derece alçak gönüllüdür. Ona karşı serkeş değildir. Hiçbir zaman zorluk çıkarmaz. Son derece rahat ve uysaldır. Kolaylaştırıcıdır, kardeşinin ihtiyacını karşılamaya büyük özen gösterir. Oldukça hoşgörülü ve şefkatlidir. Müminlere karşı alçak gönüllü olmanın anlamı budur. Müminlere karşı alçak gönüllü olmada bir alçaklık, bir aşağılanmışlık söz konusu değildir. Bu kardeşliktir. Engellerin ortadan kalkması, zorlukların bertaraf edilmesidir. Gönül gönüle karışır, artık başkasına karşı serkeşlik ve ayrılık duygularına yer kalmamıştır. Kişiyi inatçı, isyancı ve kardeşine karşı cimri kılan, toplumdan uzak durmanın ve bağları koparmanın doğurduğu bireyselliktir. Ancak gönlünü mümin topluluğun gönülleriyle birleştirince artık, kendisini engelleyen ve isyan oluşturmasına neden olan duygulardan kurtulur. Onlar hakkında başka bir duygu yer edebilir mi ki gönlünde? Allah için kardeş olup bir araya gelmişler. Allah onları seviyor, onlar da Allah'ı. Bu yüce sevgi aralarında yayılmış, onu paylaşmışlardır. "...Kafirlere karşı onurlu davranırlar." Kafirlere karşı dirençli, yüz vermez ve üstün bir konumdadırlar. Bu özelliklerinin burada ayrı bir yeri vardır. Bu üstünlük kişisel onurdan kaynaklanmıyor. İnsanın kendi üstünlüğünü sağlama amacına da yönelik değildir. Aksine bu, inancın onurudur. Kafirlere karşı, altında birleştikleri sancağın üstünlüğüdür. Bu üstünlük, sahip oldukları inancın tamamen iyilik olduğuna olan güvenlerinden kaynaklanmaktadır. Görevlerinin, sahip oldukları iyiliğe! başkalarının boyun eğmesini sağlamak olduğunu biliyorlar. Başkalarının kendilerine boyun eğmesini sağlamak ya da kendilerinin başkalarına ve sapık inançlarına boyun eğmesine meydan vermek değildir. Sonra bu üstünlük; Allah'ın dininin ihtirasların dinine, Allah'ın gücünün onların gücüne ve Allah'ın hizbinin cahiliye hiziplerine galip geleceğine olan sonsuz güvenlerinden kaynaklanmaktadır. O halde yol boyunca kimi çarpışmalardan bozguna uğramış olsalar bile, her zaman üstündürler. "...Allah yolunda cihad ederler, hiç kimsenin yergisinden ve kınamasından çekinmezler." Allah'ın sistemini yeryüzüne yerleştirmek, insanlar üzerinde Allah'ın otoritesini duyurmak ve insanlar adına iyilik, doğruluk ve gelişme sağlamak için, O'nun şeriatını hayata egemen kılmak uğruna yapılan Allah yolunda cihad; onlar aracılığıyla yeryüzünde dilediğini gerçekleştirmek için, yüce Allah'ın seçtiği mümin topluluğun sıfatıdır. Onlar Allah yolunda cihad ederler. Kendileri, ulusları, ülkeleri ve ırkları uğruna değil, Allah yolunda, O'nun sistemini gerçekleştirmek, O'nun otoritesini yerleştirmek, O'nun şeriatını uygulamak ve bu yolla tüm insanlık adına iyiliği gerçekleştirmek için... Bu işte kendileri için birşey yok. Kendilerine bir pay da çıkarmazlar. Herşey tamamen Allah için ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O'nun yolunda yapılmaktadır. Onlar Allah yolunda cihad ederler, bu yüzden kınayanın kınamasından korkmazlar. Hem sonra insanların kınamasından nasıl korkarlar ki; onlar, insanların Rabbinin sevgisini garantilemişlerdir. Allah'ın kanununa uydukları ve O'nun sistemini hayata egemen kıldıklarına göre, insanların alışkanlıklarını, ulusal geleneklerini ve cahiliyenin genel geçer törelerini dikkate alırlar mı hiç? Hayat ölçülerini ve hükümlerini insanların arzularına dayandıranlar, yardım ve desteği insanlardan bekleyenler, insanların yergisinden çekinirler. Ancak insanların arzularına, ihtiras ve değer yargılarına hakim olması için Allah'ın terazisine, kriter ve değerlerine başvuranları, gücünü ve onurunu Allah'ın gücünden ve O'nun verdiği onurdan alanları, insanların ne söyledikleri ve ne yaptıkları hiç ilgilendirmez. Bu insanların durumu ne olursa olsun, realiteleri ne olursa olsun. Bu insanların uygarlıkları, bilim ve kültürleri ne düzeyde olursa olsun, durum değişmeyecektir. Biz insanların söylediklerini, yaptıklarını, sahip oldukları üzerinde uzlaşma sağladıkları şeyleri, pratik hayatlarında edindikleri değer ve ölçüleri, her zaman göz önünde bulundururuz. Çünkü biz; ölçü, kriter ve değerlendirme konusunda baş vuracağımız temelden habersiz ya da yanılgı içindeyiz. Bunun Allah'ın sistemi, şeriatı ve hükmü olduğundan haberimiz yok. Oysa sadece O gerçektir. Ona karşıt olan herşey de batıldır, boştur. İsterse milyarların geleneği olsun, onlarca asır boyunca gelip geçen ulusların üzerinde birleştikleri birşey olsun. Sırf şu anda mevcuttur, realite budur, milyonlarca insan tarafından benimsemektedir. Ona göre yaşamakta ve hayatları için bir temel edinmektedir diye, hiçbir kurum, gelenek ve görenek ya da değer yargısı bir anlam ifade etmez. Bu ölçüyü, İslâm düşüncesi kabul etmez. Herhangi bir durumun, gelenek ve göreneğin veya değer yargısının bir anlam ifade etmesi için, Allah'ın sisteminden bir temele dayanması gerekmektedir. Değer ve ölçülerin alındığı tek kaynak budur. Bu yüzden, mümin topluluk, Allah yolunda cihad ederken kınayanların kınamasından korkmaz. Bu, seçkin müminlerin karakteristik özellikleridir. Sonra, Allah tarafından seçilmeleri, O'nunla seçkin müminler arasındaki karşılıklı sevgi, onların özellikleri ve ünvanları haline getirdiği bu karakteristik çizgiler, onların gönlünde yer eden Allah'a güven duygusu, cihada girişirken O'nun yol göstericiliğine göre hareket etmeleri... Evet tüm bunlar Allah'ın lütfudur. "Bu Allah'ın bağışıdır, onu dilediğine verir." Bu lütfundan ve sınırsız bilgisinden verir. Yüce Allah'ın ilminden ve takdirinden dilediği için seçtiği bu bağıştan daha bol ne olabilir ki? Yüce Allah, iman sıfatına uygun düşen tek dostluk yönünü de müminlere göstererek, dost olacakları kimseleri açıklamaktadır: "Sizin dostunuz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren, rukua varan müminlerdir." Ayet bu şekilde kesin ifadelidir. Bir demogojiye ve tevile imkan bırakmamaktadır. İslâmî hareketin ya da İslâm düşüncesinin cıvıklaştırılmasına fırsat vermemektedir. Gerçekte işin böyle olması zorunludur da. Çünkü sorun -dediğimiz gibi özünde inanç sorunudur, bu inanca göre hareket etme sorunudur. Dostluğun bütünüyle Allah'a özgü olması için, mutlak anlamda O'na güvenilmesi için, "din" olarak İslâm'ın benimsenmesi için, sorunun müslüman saf ile İslâm'ı din edinmeyen, onu hayat düzeni olarak benimsemeyen, diğer sıfatların ayrılığı sorunu olarak algılanması için ve İslâmî hareket, ciddiyet ve düzen bulunması için. Biricik önderlikten ve yegane sancaktan başka kimsenin dostluğu söz konusu değildir. Mümin topluluktan başkasıyla yardımlaşma mümkün değildir. Çünkü İslâm'ın hayat düzeninde işbirliği, inançtan kaynaklanmaktadır. İslâm'ın sırf isimden ibaret olmaması, bir arma ve sembol olarak kalmaması, dille söylenen bir kelimeden, nesilden nesile geçen bir kültür mirasından ya da herhangi bir bölgede oturanlara özgü bir sıfattan ibaret olmaması için, ayetin akışı müminlerin belli başlı karakteristik özelliklerini açıklamaktadır: v "...Namaz kılan, zekat veren, rukua varan müminler.." Onların belirgin sıfatlarından biri namaz kılmaktır. -Sırf eda etmek değil namaz kılmaktan, eksiksiz eda edilmesi kastedilmektedir. Bu şekilde kılmaktan, yüce Allah'ın şu ayette belirlediği sonuçlar doğmaktadır: "Kuşkusuz namaz, insanı kötülükten ve çirkin şeyleri yapmaktan alıkoyar." (Ankebut Suresi, 45) Kıldığı namaz kişiyi kötülükten ve çirkin şeyleri yapmaktan alıkoymuyorsa bu, namaz dosdoğru kılınmamış demektir. Çünkü şayet Allah'ın söylediği şekilde kılınmış olsaydı, kuşkusuz onu bunlardan alıkoyardı. Bir diğer sıfatları da zekat vermektir. Yani gönül hoşnutluğu ve isteğiyle Allah'ın emrine itaat etmek ve O'na yaklaşmak amacıyla malın hakkını vermektir. Kuşkusuz zekat yalnızca mâli bir vergi değildir. O, aynı zamanda ibrettir de. Ya da ibadettir. Bu da bir tarzda değişik hedefleri gözeten İslâm düzeninin belirgin bir özelliğidir. Bir hedefi gerçekleştirirken, birkaç hedefi göz ardı eden yeryüzü düzenlerinin hiçbiri böyle değildir. Toplumun durumunu düzeltmek için, uygar anlamda ve malın vergisini toplamak veya devlet adına, ya da halk adına yahut herhangi bir yeryüzü mercii adına zenginlerden alıp fakirlere vermek yeterli değildir. Bu haliyle sadece bir tek hedef gerçekleştirilmiş olur; ihtiyaç sahiplerine mal ulaştırmak. Zekat ise; ismi ve anlamı, amacını belirlemektir. Herşeyden önce zekat, temizlik ve gelişmedir. Allah'a yönelik bir kulluk şekli olmakla ve beraberinde fakir kardeşlerine karşı insana güzel duygular ilham ettirmekle, vicdan temizliğini sağlamaktadır. Allah için açılan bir kulluk olmasından dolayı, bu eylemi gerçekleştirende ahirette güzel bir mükafat alma ümidini doğurmaktadır. Bereketle ve bereketli ekonomik düzenle, malının dünya hayatında artacağını ummasını sağladığı gibi. Sonra, zekatı alan fakirlerin gönüllerinde güzel duygular uyandırır. Zenginlerin mallarında kendileri için bir hak belirlemekle yüce Allah'ın, kendilerine lütfettiğini anlarlar. Artık zengin kardeşlerine karşı kin ve çekemezlik duygularına kapılamazlar. -Bununla beraber İslâm düzeninde zenginlerin helal yollarla mal kazandığını, maldan paylarına düşeni toplarken hiç kimseye haksızlık etmediklerini de hatırlatalım. Son olarak bu hoşnut, iyi, güzel atmosferde; zekat, temizlik ve gelişme atmosferinde malî bir vergiyi de yerine getirmiş oluyor. Zekat vermek, müminlerin hayatî işlerde Allah'ın şeriatına uyduklarını gösteren en belirgin özelliklerinden biridir. Bu, aynı zamanda her işlerinde, yüce Allah'ın otoritesini kabul ettiklerini de göstermektedir. İşte İslâm budur. "...Rukua varan müminler.." Bu onların karakteristik durumudur. Sanki sürekli olarak asıl durumları budur. Bu nedenle, "namaz kılanlar" sıfatıyla yekinilmemektedir. Bu yeni özellik, daha genel ve daha kapsayıcı bir özelliktir. Çünkü bu gönüllerde sürekli durumları buymuş gibi bir düşünce uyandırıyor. Onların en belirgin özellikleri ve onunla tanındıkları bu özelliktir. Bu tür münasebetlerle, Kur'an'ın ifade tarzının uyandırdığı ilhamlar, ne kadar da etkileyicidir. Yüce Allah, kendisine güvenmelerine, O'na sığınmalarına, sırasıyla yalnızca O'na, peygamberine ve müminlere dost olmalarına ve tamamen Allah için oluşmuş saffın dışında tüm saflardan bütünüyle ayrılmalarına karşılık, müminlere yardım ve galibiyet vaad etmektedir. "Kim Allah'ı, peygamberi ve müminleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın tarafını tutanların grubudur." Bu galibiyet sözü, imandan kaynaklanan bir kuralın açıklanmasından sonra yer almaktadır. Bu kural Allah'a, peygamberine ve müminlere yönelik dostluktur. Ayrıca bu, yahudi ve hristiyanları dost edinmemeye, bunun müslüman saftan ayrılıp yahudi ve hristiyanların safına katılmak olduğuna, aynı zamanda dinden dönmek anlamına geldiğine ilişkin bir uyarıdır. Burada Kur'an'ın genel bir yaklaşımı göze çarpmaktadır. Yüce Allah, sadece İslâm daha iyidir diye teslim olmalarını istemektedir müslümanlardan. İleride galip geleceği, yeryüzüne egemen olacağı için değil. Bunlar zamanı gelince gerçekleşecek sonuçlardır. Sadece yüce Allah'ın, bu dini yerleştirmesine ilişkin takdirini gerçekleştirmek için meydana gelirler, insanları bu dine girmeye teşvik etmek için değil. Müslümanların galip gelmelerinde kendileri için herhangi birşey söz konusu değildir. Ne benlikleri ne de kişilikleri için bir pay çıkarmazlar. Bu, sadece onların eliyle gerçekleşen Allah'ın kaderidir. Bunu, akideleri için bahşetmiştir yüce Allah, şahıslardan dolayı değil. Elbette bu uğurda sarf ettikleri çabanın mükafatını alacaklardır. Bu dinin yeryüzüne yerleşmesinin ve bu yerleşmeden dolayı yeryüzünün ıslah olmasının doğurduğu sonuçların sevabını alacaklardır. Aynı şekilde yüce Allah, kalplerini sağlamlaştırmak, onları karşılarına çıkan red engellerden kurtarmak için, müslümanlara galibiyet vaad etmektedir. -Bunlar çoğu zaman son derece çürük engellerdir- Sonuçtan emin olunca, sıkıntıları aşma ve zorlukları atlama konusunda kalpleri daha bir güçlenir. Allah'ın müslüman ümmete vaadettiği galibiyetin, kendi elleriyle gerçekleşmesini isterler. Böylece bu uğurda yaptıkları cihadın, Allah'ın dinini yeryüzüne yerleştirmenin ve bu yerleştirmenin doğurduğu sonuçların mükafatını hakketmiş olurlar. Bu ayetin burada yer alması, o günkü müslüman kitlenin durumunu ve Allah'ın taraftarlarının oluşturduğu grubun galip geleceğine ilişkin kuralın hatırlatılması gibi müjdelere ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Bunu da sûrenin bu bölümünün indiriliş tarihine ilişkin tercih ettiğimiz görüşten anlıyoruz. Sonuçta zaman ve mekanla bir ilişkisi bulunmayan şu kuralı öğrenmiş oluyoruz. Bu kuralın, Allah'ın değişmez yasalarından biri olmasıyla güven duyuyoruz. Kimi çarpışmalarda ve bazı konumlarda mümin topluluk bozguna uğramış olsa da, durum değişmeyecektir. Hiçbir zaman değişmeyen yasa; Allah'ın hizbini (taraftarlarını) oluşturanların galip olacaklarıdır. Kuşkusuz Allah'ın kesin vaadi, yolun kimi aşamalarında beliren durumlardan daha doğrudur. Allah'ı, peygamberi ve müminleri dost edinmek, yolun sonunda Allah'ın vaadinin yerine gelmesine bir araç konumundadır. Sonra... Kur'an'ın sunuş tarzı, müminleri inançlarına karşı çıkan Kitap Ehli ve müşriklerin dostluğundan alıkoymak ve bu imana dayalı kuralı, vicdanlarına, duygu ve akıllarına yerleştirmek için, İslâm düşüncesinde ve İslâmî harekette, bu kuralın önemine işaret eden çeşitli yöntemlere başvurmuştu. Birinci çağrıda; doğrudan yasaklama ve yüce Allah'ın katından bir fetih veya olayla münafıkları ortaya çıkarması şeklindeki korkutma yöntemine başvurmuştu. İkinci çağrıda; Allah'ın, peygamberinin ve müminlerin düşmanlarını dost edinmek suretiyle dinden dönmekten (irtidat) sakındırma ve Allah tarafından sevilen ve Allah'ı sevenlerin oluşturduğu seçkinler topluluğundan olmalarını teşvik etmek ve Allah'ın her zaman galip hizbine yardım vaad etme yöntemlerine başvurmuştu. Şimdi ise; Kur'an-ı Kerim'in bu derste yeralan, müminlere yönelik üçüncü çağrıyla; gönüllerine, düşmanlarının eğlence ve alaya aldıkları dinlerini, ibadetlerini ve namazlarını koruma duygusunu serptiğini görüyoruz. Dostluklarından alıkoyma noktasında Ehli Kitap ile diğer kafirleri de bir tuttuğunu, bunu Allah'tan korkmaya bağladığını görüyoruz. Bu arada bu çağrıya kulak vermeyi, iman sıfatıyla irtibatlandırdığını, kafirlerin ve Ehli Kitab'ın marifetlerini kınadığını, onları akıl etmezler olarak nitelediğini görüyoruz:
57- Ey müminler, sakın sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kafirlerden dininizi alaya alanları, eğlence konusu yapanları dost edinmeyiniz. Eğer gerçekten mümin iseniz, Allah'tan korkunuz.
58- Birbirinizi namaza çağırmak için ezan okuduğunuz zaman, onlar bu çağrınızı alaya alırlar, eğlence konusu yaparlar. Bu davranış onların aklı başında olmayan kimseler olmalarından kaynaklanıyor. Bu, kendisinde müminin hamiyeti bulunan herkesi etkileyen bir durumdur. Dini alaya alındığında ibadet ve namazı eğlence konusu yapıldığında, Rabbinin huzurunda durduğu an, oyun ve eğlence konusu yapıldığında, tüm onurunun kırıldığını gören müminin... Müminlerle, bu tür çirkin bir davranışı yapanlarla, akılsızlıklarından ötürü böyle bir suçu işleyenlerle dostluk yapmak mümkün müdür? Allah'ın dinini ve müminlerin Allah'a yönelik ibadetlerini, aklı başında bir insan alaya alamaz. Çünkü akıl, -sağlıklı ve doğru olduğu zaman- çevresindeki her şeyde Allah'a inanmanın işaretlerini görür. Ancak bozulup sapıttığı an, bu işaretleri göremez olur. Çünkü böyle bir durumda, onunla varlıklar arasındaki ilişki bozulmuştur. Oysa tüm varlıklar, kulluk ve ululanmayı hakkeden bir ilahın varlığına işaret etmektedir. Aynı zamanda akıl, sağlıklı, doğru olduğu zaman, evrenin ilahına yönelik kulluğun güzelliğini ve üstünlüğünü algılayacaktır. Eğer sağlıklı ve tutarlı ise, Allah'a yönelik kulluğu oyun ve eğlence konusu yapmayacaktır. Bu alaya alma ve eğlence konusu yapma, Kur'an-ı Kerim'in peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) kalbine o günkü müslüman kitle için indiği dönemde, kafirlerden, Ehli Kitap'tan da özellikle yahudilerden kaynaklanıyordu. Peygamberimizin hayatında hristiyanlardan böyle bir davranışın meydana geldiğine ilişkin bir belgeye rastlamıyoruz. Ancak, yüce Allah, müslüman kitle için düşünce ve hayat sistemini dayandıracağı sürekli bir kural belirliyor. Kuşkusuz yüce Allah, tarih boyunca, müslüman nesillerin karşılaşacakları durumları biliyordu. İşte biz, sayıca tüm kafirlerden, yahudilerden daha fazla olan ve kendilerine hristiyan diyenlerden oluşan, bu dinin ve müslüman cemaatin düşmanlarını gördük, görüyoruz. Bunlar da -onlar gibi- İslâm'a düşmanlıkta paylarını almışlardır. Ardarda geçen asırlar boyu İslâm'a, tuzaklar kurmuşlardır. Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) döneminde İslâm'ın Roma Devleti ile çarpışmasından beri kesintisiz bir savaşa tutuşmuşlardır, İslâm'a karşı. Bir süre "Haçlı seferleri, ardından hilafeti ortadan kaldırmak için Haçlı devletlerinin yeryüzünün her tarafından saldırıya geçtikleri "Doğu sorunu" şeklinde sürdü bu savaş. Bir ara, Haçlıların içlerinde gizledikleri ancak, kimi zaman ağızlarından kaçırdıkları sömürgeciliğe zemin hazırlayan ve ona dayanan "Misyonerlik" şeklinde sürdü. Sonra bu kızgın savaş, yeryüzünün hangi bölgesinde olursa olsun ortaya çıkan İslâmî diriliş hareketlerine karşı sürmektedir. Bu saldırıların tümünde yahudiler, hristiyanlar, kafir ve putperestler birlikte hareket etmişlerdir. Bu Kur'an, kıyamete kadar müslümanların yol gösterici kitabı olması için gelmiştir. İtikadî düşüncelerini kurduğu gibi, toplumsal düzenlerini de kurmaktadır bu kitap. Aynı zamanda hareket stratejilerini de belirlemektedir. İşte bakın, Allah'tan, O'nun peygamberinden ve müminlerden başkasını dost edinmemelerini öğretmektedir. Yahudi, hristiyan ve kafirlerle dostluk kurmalarını yasaklamaktadır. Bu sorun karşısında, en kesin tavrı takınmaktadır. Çeşitli yöntemlere başvurarak, bu derece genişçe ele almaktadır. Kuşkusuz bu din, taraftarlarına hoşgörülü olmayı, Ehli Kitap'la, özellikle kendilerine hristiyan diyenlerle ilişkilerinde, iyi davranmalarını emretmektedir. Ancak bunlarla dostluk kurmalarını yasaklar. Çünkü hoşgörü ve iyi ilişkiler, ahlâk ve yaşam tarzı sorunudur. Dostluk, yardım demektir. iki grubun yardımlaşması demektir. Müslümanlarla Kitap Ehli -diğer tüm kafirlerde olduğu gibi- arasında işbirliğinin bulunmasıdır. Daha önce de değindiğimiz gibi, müslümanın hayatında yardımlaşma, din için ve onun sisteminin ve düzeninin insanların hayatında kurulmasını sağlamak amacıyla yapılan cihad için geçerlidir. Bu konuda, müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında bir işbirliği olabilir mi? Nasıl olabilsin ki? Bu, kesin ve net bir sorundur, cıvıklığı kabul etmez. Bu konuda yüce Allah, kesin bir ciddiyetten, müslümanın dini konusunda takınması gereken tavra yakışır bir ciddiyetten başkasını kabul etmez. Müminlere yönelik üç çağrı bitince hitap, Ehli Kitab'a karşı şu soruları sorması için peygamberimize yönelmektedir: Niçin müslümanları yadırgıyorlar? Allah'a inanmalarından, Ehli Kitab'a indirilmiş olana ve Ehli Kitap'tan sonra müslümanlara indirilene inanmalarından başka bir nedenden dolayı mı onlardan hoşlanmıyorlar? Müslümanlar inandıklarından, onlar da -Ehli Kitap olarak- yoldan çıkmış olmalarından başka bir nedenle mi nefret ediyorlar? Bu, utandırıcı bir karşılamadır. Aynı zamanda düşmanlığın asıl nedenini ve yol ayırımını da ortaya çıkarmakta, herşeyi açıklayıp kestirip atmaktadır:
59- De ki; "Ey Kitap Ehli, bizden hoşlanmamanızın sebebi Allah'a, bize indirilen kitaba ve daha önce indirilmiş olan kitaplara inanmamız ve de çoğunuzun fasık, yoldan çıkmış kimseler olmanız değil midir?
60- De ki; "Allah katında bundan daha kötü konumda olanları size bildireyim mi? Allah'ın lanet ettiği, gazabına uğrattığı, aralarından bir bölümünü çarpıtarak maymuna ve domuza dönüştürdüğü kimseler ile tağuta (şeytan) tapan kimselerdir. Bunlar konumları en kötü ve doğru yoldan en sapmış olanlardır. Yüce Allah'ın, peygamberinden Ehli Kitab'a yöneltmesini istediği bu soru; bir yönden onların pratik durumunun tespiti amacına yönelik açıklayıcı ve müslüman topluma, onların dinlerine ve namazlarına karşı alaya alıcı bir tutum içinde olmalarına neden olan etkenlerin gerçekliğini ortaya çıkarıcı bir sorudur. Diğer yönden; realitelerini ve bunu işlemeye yönelten etkenleri kötülemek amacına yönelik kınayıcı bir sorudur. Aynı zamanda bu müslümanları güçlendirmek, o kavmin dostluğundan nefret ettirmek ve bu dostluktan alıkoymaya ve sakındırmaya ilişkin geçen üç çağrıda yeralan gerçekleri bildirmek amacına yöneliktir. Ehli Kitab'ın, Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) döneminde müslümanlardan, günümüzde de ortaya çıkan İslâmi diriliş hareketlerinden nefret etmelerinin nedeni, müslümanların Allah'a ve O'nun kendilerine indirdiği Kur'an'a ve Kur'an'ın doğruladığı, daha önce Allah tarafından Kitap Ehli'ne indirilen kitaplara inanmalıdır. Onlar, müslüman oldukları, yahudi ya da hristiyan olmadıkları için, müslümanlara düşmanlık ediyorlar. Ehli Kitap, Allah'ın indirdiklerinden sapmış fasıklar oldukları için, müslümanlara düşmanlık besliyorlardı. Fasıklık ve sapıklıklarının kanıtı da, ellerinde bulunanı -uydurup bozduklarını değil doğruladığı halde son mesaja ve Allah'ın gönderdiği tüm peygamberleri doğrulayan ve onlara gereken saygıyı gösteren son peygambere inanmamalarıdır. Medine'de müslümanlara ait bir organik yapı oluştuğundan, kişilikleri belirginleştikten, artık Allah'ın eşsiz sisteminin gölgesinde bağımsız dinlerinden düşünce ve hayat düzenlerinden kaynaklanan bağımsız bir varlığa sahip oldukları günden beri, 1400 sene boyunca silahlarının susmadığı, kızgınlığın dinmediği bu sürekli savaşı başlatmışlar müslümanlara karşı. Onlar, -herşeyden önce- müslüman oldukları için, müslümanlara karşı bu kızgın savaşa tutuşmuşlar. Müslümanlar dinlerinden dönmedikçe, başka bir dine girmedikçe bu kızgın savaşı durdurmaları mümkün değildir. Bunun nedeni, Ehli Kitap'tan çoğunun yoldan çıkmış fasıklar olmasıdır. Bu yüzden doğru yolda hareket eden ve dinlerinin gereklerini yerine getiren müslümanları sevmezler. Yüce Allah, bu gerçeği kesin bir şekilde yerleştirmektedir. Nitekim diğer bir sûrede, peygamberine şöyle buyurmaktadır: "Kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hristiyanlar senden asla hoşlanmayacaklardır." (Bakara Suresi, 120) Bu sûrede de O'na, Ehli Kitab'ı gerçek psikolojik etkenleri ve konumlarının özüyle yüzyüze getirmesini buyurmaktadır. "De ki; "Ey Kitab Ehli, bizden hoşlanmamanızın sebebi Allah'a, bize indirilen kitaba ve daha önce indirilmiş olan kitaplara inanmamız ve de çoğunuzun fasık, yoldan çıkmış kimseler olmanız değil mi?" Yüce Allah'ın doğru ve apaçık kitabında çeşitli yerlerde belirttiği bu gerçeği; günümüzde Ehli Kitap'tan ve kendilerini "müslüman" olarak isimlendirenlerden birçoğu, iddia ettikleri gibi materyalizm ve dinsizliğe karşı "dindarların" dayanışması adına sulandırmak, karıştırmak, örtmek ve inkar etmek istemektedirler. Günümüzde Ehl-i Kitap, bu gerçeğin sulandırılmasını hatta çarptırılmasını, örtbas edilmesini ve perdelenmesini istemektedir. Çünkü onlar İslâm ülkesinde (daha doğru bir ifadeyle bir zamanlar İslâm ülkesi olan beldelerde) yaşayanları aldatmak istemektedirler. İslâm'ın tutarlı ilahi sistemiyle içlerine yerleştirdiği sağ duyuyu köreltmek istemektedirler. Çünkü bu duyu, sağlıklı olduğu sürece haçlı sömürgeciliğinin, İslâm yurdunu sömürmesi bir yana, İslâm karşısında tutunması bile mümkün değildir. Açıktan açığa yapılan haçlı savaşlarındaki ve misyoner faaliyetlerindeki yenilgilerden sonra, aldatma ve uyutma yöntemine başvurmaları kaçınılmazdı. Çeşitli gösterişler yapıp, müslümanların varislerinin arasında, din ve din adına yapılan savaşlar sorununun bittiği düşüncesini yaymaya çalışıyorlar. Bunun yalnızca, tüm ulusların yaşadığı karanlık bir tarihsel dönem olduğunu, şimdi ise dünyanın aydınlandığını ve artık ilerlediğini söylüyorlar. İnanç esasına dayalı bir çarpışmaya girişmenin doğru olmadığını, günümüz insanına yakışmadığını ve uygun bir davranış olmadığını, günümüzde savaşın madde için yapıldığını, sadece hammadde kaynaklarını ve pazarları elde edip sömürmek için savaşıldığını söylüyorlar. O halde onlara göre müslümanların -ya da müslümanların varislerinin- dini ve din uğruna savaşmayı düşünmeleri doğru değildir. İslâm ülkelerini sömüren Ehli Kitap, onların bu uyuşturucuyla uyuduklarından emin olduklarında, bu sorun, vicdanlarında gereken ciddiyetten uzak bir şekil aldığında, artık sömürgeciler müslümanların Allah ve inanç uğruna taşıdıkları öfkeden güvencededirler. O öfke ki, bir gün bile karşısında tutunamamışlardı. Bu uyutma ve uyuşturmadan. sonra artık iş kolaylaşmıştır. Yalnızca inanç savaşını kazanmakla kalmayıp, onun ötesinde soyacakları, çalıp çarpacakları, ganimetler, koloniler ve hammadde kaynaklarını da kazanırlar. İnanç savaşında galip geldikten sonra, madde savaşında da galip gelirler. Bunlar ise birbirlerine çok yakındırlar. Sömürgecilerin gizli, apaçık şuraya buraya yerleştirdikleri İslâm ülkesindeki Ehli Kitab'ın işbirlikçileri de, aynı sözü tekrarlıyorlar. Çünkü onlar, sınırların içinde görevlerini yerine getirmek üzere sömürgecilerle işbirliği yapan kimselerdir. Bu adamlar, "Haçlı savaşları"nın bile "Haçlı" olmadığından söz ediyorlar. İnanç sancağı altında onlara karşı koyan müslümanlar için de, "müslüman" değil "milliyetçi" idiler diyorlar. Uyuşturulmuş, aldatılmış bir üçüncü grup daha vardır. Emperyalist batıda, "Haçlılar"ın torunları bunlara seslenerek: "Bize gelin, gelin, dost olup birleşelim. `Dinsizlik' hareketine karşı, `din'i savunalım"diyorlar. Bu uyutulmuş aldatılmış grup da, bu Haçlıların torunlarının her defasında müslümanlara karşı, dinsizlerle tek saf olduklarını, asırlar boyu böyle yaptıkları gibi, hâlâ da böyle olduklarını unutarak çağrılarına uyuyorlar. Aslında dinsiz materyalistlerle savaşmak, müslümanlarla savaşmak kadar zor gelmez onlara. Onlar materyalist dinsizliğin geçici bir akım, süreli bir düşman olduğunu çok iyi biliyorlar. İslâm'ın da sağlam bir temel, kalıcı bir düşman olduğundan kuşku duymazlar. Bu yaldızlı çağrı, İslâmî diriliş hareketinïn şaşmaz uyanıklığını etkisiz hale getirmek, aynı zamanda, politik sömürülerinin düşmanı olan dinsizlerle tutuştukları savaşta, bu uyutulmuş, aldatılmışların emeğinden yararlanmak, onları bir yem olarak kullanmak amacına yöneliktir. Bunlar da onlar gibi, İslâm ve müslümanlara karşı bir savaşa tutuşmuşlardır. Bu savaşta, müslümanların tutarlı, ilahî hayat metodunun eğittiği sağduyudan başka bir hazırlığı da yoktur. Oyuna kamp doğruluk gösterilerine aldanan bu adamlar, "din" adına "dinsizler"le savaşmak için, güven ve dostluğa çağrılırlarken Ehli Kitab'ın samimi olduğunu sanıyorlar. Oysa, -istisnasız- ondört asırlık realiteyi unutuyorlar, bu konuda bizzat Rabblerinin direktifini unuttukları gibi. kişi de Allah'a karşı güven ve O'nun söylediklerine inanma duygusu varsa, bu direktiften kaçmak ve kayıtsız kalmak mümkün değildir. Bu adamlar, sözlerinde kurnazca davranıyorlar ve müslümanlara Ehli Kitap'la iyi ilişkiler kurmayı ve yaşayış ve davranışta hoş görülü olmalarını emreden Kur'an ayetlerini, peygamber sözlerini yazarlarken onlarla, dostluk kurmaya ilişkin kesin sakındırmaları, onların etkenlerine karşı uyanık olmaya ilişkin hükümleri, İslâmî hareketin yardımlaşma ve dostluğu yasaklayan İslâm düzeninin stratejisine ilişkin açık direktifleri unutuyorlar. Çünkü yardımlaşma ve dostluk müslümanlar için din konusunda ve onun sisteminin ve düzeninin pratik hayatta kurulması uğrunda yapılabilir sadece. Her ne kadar bu dinlerin bozulmasından önce, bazı temellerde birleşmeleri söz konusu olsa da, müslümanla Ehli kitab'ın din konusunda, üzerinde birleştikleri ortak bir ilkeleri mevcut değildir. Çünkü Ehli Kitap bu dine, inanmalarından dolayı onlardan nefret etmektedir ve yüce Allah'ın dediği gibi, bu dinden dönmedikçe de onlardan hoşlanmazlar. Kur'an'ı ikiye ayıran bu adamlar, onu bölüp parçalamakta, ondan onay almak amacıyla dilediklerini ve şaşkın, saçma iddialarına uyan kısmını almakta, şaşkın ve bozuk düşüncelerine uymayanı ise, bir kenara atmaktadırlar. Biz de, bu soruna ilişkin, aldatılmışların ya da aldatıcıların sözlerine kulak vermektense, yüce Allah'ın sözünü dinlemeyi tercih ediyoruz. Kuşkusuz bu konuda, yüce Allah'ın sözü son derece kesin, net, belirgin ve açıktır. Hoşlanmayışlarının sebebinin Allah'a, bize ve bizden önce indirilene inanmak olduğu belirtildikten sonra, geriye kalan sebebe ilişkin yüce Allah'ın şu sözünün üzerinde bu noktada kısaca duralım: "...ve de çoğunuzun fasık, yoldan çıkmış kimseler olmanız." Fasıklar bu nedenin yarasını oluşturmaktadır. Çünkü fasıklık, kişiyi doğruluktan hoşlanmamaya sürükler. İşte bu olağanüstü Kur'anî yaklaşımın tespit ettiği realiteye uygun psikolojik bir kuraldır. Çünkü yoldan çıkıp sapıtan biri, benimsenmiş bir sistem uyarınca dosdoğru hareket eden birine tahammül edemez. Onun varlığı sürekli yoldan çıkmışlığını, sapıklığını hatırlatmaktadır. Sapıklığına ve yoldan çıkmışlığına somut bir kanıt oluşturmaktadır. Bu yüzden ondan nefret etmekte, hoşlanmamaktadır. Onun doğruluğundan nefret etmekte, sorumluluğundan hoşlanmamaktadır. Bu yüzden onu kendi yoluna çekmek için, büyük çaba sarf eder. Ya da kendisine karşı çıktığında, ortadan kaldırmaya uğraşır. Bu sürekli bir kuraldır. Ehli Kitab'ın Medine'deki müslüman cemaate karşı tutumlarını aşar. Her zamanki Ehli Kitab'ın, her zamanki müslümanlara karşı tutumlarını yansıtır. Hatta samimi ve doğru yolda hareket eden her topluluğa karşı, yoldan çıkmış hareket edenlere karşı, yoldan çıkmışların toplumlarında samimilere karşı, sapıkların toplumlarında başlatılmış şiddetli bir savaştır bu. Bu savaş, şu olağanüstü Kur'an ayetinin tasvir ettiği bu kurala dayanan doğal bir durumdur. Kuşkusuz yüce Allah, iyiliğin, kötülüğün nefretini çekmesinin kaçınılmaz olduğunu, hakkın, batılın düşmanlığıyla karşılaşmasının zorunlu olduğunu, doğruluğun, mutlaka yoldan çıkmışlığın öfkesini üzerine çekeceğini, samimiyetin, zorunlu olarak sapıklığın kinini artıracağını biliyordu. Aynı şekilde yüce Allah, iyiliğin, hakkın, doğruluğun ve samimiyetin kendini savunmasının, kötülük, batıl, yoldan çıkmışlık ve sapıklıkla zorunlu bir savaşa tutuşmasının kaçınılmaz olduğunu da biliyordu. Bu isteğe bağlı bir savaş değildir. Hak, batıla karşı koymama yetkisine sahip değildir. Çünkü batıl, mutlaka ona saldıracaktır. iyilik bir kenara çekilmez. Çünkü kötülük, onu ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Hak, iyilik doğruluk ve samimiyet taraftarlarının batıl, kötülük, yoldan çıkmışlık ve sapıklığın kendilerinden vazgeçtiğini, bu yüzden savaştan uzak kalacaklarını ve bir barış ve anlaşmanın mümkün olduğunu sanmaları gaflettir, hem de korkunç bir gaflet. Oysa bu uyutmalara ve aldatmacalara konacaklarına tedbir ve kuvvet bulundurmakla, zorunlu savaşa hazırlanmaları çok daha iyi olurdu. Yoksa onlar yenilmeye ve yok olmaya mahkum olacaklardır. Daha sonra, Kur'an'ın akışıyla birlikte, Ehli Kitab'ın müslümanlardan hoşlanmayışlarının nedenleri belirtilip bunlar kınandıktan sonra, Ehli Kitap karşısında yüce Allah'ın, peygamberine yönelik direktifiyle yolumuza devam ediyoruz. Yüce Allah, eski tarihleri, Rabbleri ile olan durumları ve hazırlanan acı azapla cevap vermektedir onlara: "De ki; "Allah katında bundan daha kötü konumda olanları size bildireyim mi? Allah'ın lanet ettiği, gazabına uğrattığı, aralarından bir bölümünü çarpıtarak maymuna ve domuza dönüştürdüğü kimseler ile Tağut'a (şeytana) tapan kimselerdir. Bunlar konumları en kötü ve doğru yoldan en sapmış olanlardır." Burada yahudilerin durumunu ve tarihlerini öğreniyoruz. Onlar, yüce Allah'ın lanetlediği, gazabına uğrattığı, içlerinde kendisini maymuna ve domuza dönüştürdüğü kimselerdir. Tağuta kulluk eden de onlardır. Allah'ın, onları lanetlemesi ve gazabına uğratması, aynı şekilde içlerinden kimisini maymuna ve domuza dönüştürmesi konuları, Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde geçmektedir. Ancak Tağut'a kulluk yapmaları sorununa gelince; burada açıklamayı gerektirmektedir. Çünkü sûrenin akışı içinde özel bir anlamı olan bir yaklaşımdır bu. Tağut; otoritesini Allah'tan almayan her türlü yönetim, uygulamasını O'nun şeriatına dayandırmayan her iktidar, hakka tecavüz eden her türlü düşmanlıktır. Allah'ın otoritesine, ilalılığına ve hakimiyetine, tecavüz ise; düşmanlığın en iğrenci, azgınlığın en şiddetlisi, anlam ve söz olarak da Tağut'un kapsamına en çok girenidir. Ehli Kitab'a gelince; onlar, hahamlara ve papazlara tapmazlardı. Ancak, Allah'ın şeriatını bırakıp, onların kanununa uyarlardı. Yüce Allah da onları, Haham ve papazların kulları ve müşrikleri olarak isimlendirdi. işte bu yaklaşımda şu ince anlam yatmaktadır. Evet onlar Tağut'a kulluk yapıyorlardı. Yani azgın ve gerçeğe tecavüz eden otoritelere uyarlardı. Kuşkusuz onlar, secde etmek, rükua varmak anlamında kulluk yapmıyorlardı onlara. Fakat onlara uymak ve itaat etmek anlamında ibadet ediyorlardı. İşte bu, kişiyi Allah'a kulluk dairesinden ve O'nun dininden çıkaran bir kulluk şeklidir. Yüce Allah, peygamberine, Ehli Kitab'ı bu tarih ve bu tarihten dolayı hakkettikleri bu cezayla yüzyüze getirmesini emrediyor. Sanki onlar, karakterleri değişmez tek bir nesildirler. Onlara bunun en kötü bir ceza olduğunu bildirmesini buyuruyor: "...De ki; Allah katında bundan daha kötü konumda olanları size bildireyim mi?" Yani, Ehli Kitab'ın müslümanlara yönelik nefretlerinden, onlara kurdukları tuzaklardan ve imanlarından dolayı çektirdikleri eziyetlerden daha kötüsünü... Zayıf insanların hoşlanmaması nerede, Allah'ın hoşnutsuzluğu, azabı, bir de Ehli Kitab için kötülük ve doğru yoldan çıkmış hükmünü vermesi nerede? "Bunlar konumları en kötü ve doğru yoldan en sapmış olanlardır." EHLİ KİTABIN KARAKTERİ Ayetin akışı tarihlerini ve buna karşılık hakkettikleri cezayı gözler önüne serdikten sonra, dostluklarından nefret ettirmek için niteliklerini ve karakteristik özelliklerini sunmaya devam ediyor. Geceleri tasarladıkları komploları ortaya çıkarmakla,. müminlere yönelik bir sakındırma ve dikkat çekme yer alıyor. Aynı şekilde çizilen tabloda, yahudinin tipi iyice belirginleşiyor. Çünkü yaşanan olgudan söz ediliyordu ve en çok da yahudilerden kaynaklanıyordu bu kötülük.
61- Bunlar yanınıza geldiklerinde, "inandık " dediler. Oysa yanınıza, kafir olarak girmiş ve yine kafir olarak çıkmışlardır. Allah onların gizli tuttukları duygu/arı herkesten iyi bilir. "
62- Onlardan çoğunun günahta, ölçüleri aşmakta ve haram yemekte birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar kötüdür.
63- Allah'a bağlı bilginler ile din adamları bunları günah söz söylemekten ve haram mal yemekten sakındırsalar ya! Yaptıkları şey ne kadar kötüdür.
64- Yahudiler "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Bu sözlerinden ötürü elleri bağlansın. onlara lanet olsun! Tersine O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Rabbin tarafından sana indirilen ayetler onların çoğunun azgınlığını ve kafirliğini arttıracaktır. Onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek bir düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş ateşini körüklediler ise, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde hep fesad, bozgunculuk peşinde koşarlar. Oysa Allah bozguncuları sevmez. Bu ibareler, Kur'an'ın eşsiz ifade tarzı uyarınca hareketli tablolar ve canlı sahneler meydana getirmektedir. Bu ayetleri okuyan, yüzyılların ötesinden -aynı düşünceyle- Kur'an'ın sözünü ettiği bu topluluğu, -tercih edilen görüşe göre- yahudileri seyredebilir. Çünkü ayetlerin akışı onlardan söz etmektedir. Bu arada Medine'deki bazı münafıkların kastedildiği de düşünülebilir. Müslümanlara gelip "inandık" demeleri göz önüne getirilebilir. Müslümanların yanına girerken ve çıkarken dağarcıklarında taşıdıkları şeyin karşıtını dilleriyle söylemelerine rağmen, dağarcıklarında "küfrü" sakladıkları, girerken, çıkarken onu taşıdıkları göz önüne getirilebilir. Belki de bunlar, geceleri komplolar kurup, kimisi kimisine; "sabahleyin Kur'an'a inanın akşamleyin de inkar edin, belki dönerler" diyen yahudilerdir. Bu kargaşa ve iğrenç olduğu kadar aşağılık kuşkulandırma ile, müslümanları dinlerinden döndürebileceklerini umuyorlardı. "Allah onların gizli tuttukları duyguları herkesten iyi bilir." Bunu yüce Allah söylüyor, çünkü gerçektir. Bir de müminlerin Allah'ın desteğine güvenmeleri, düşmanlarının tuzaklarından koruyacağından emin olmaları ve O'nun ilmiyle bu gizli tuzakları kuşattığını bilmeleri amaçlanmaktadır. Sonra vazgeçerler diye, bu tür komploları kuranlar da tehdit edilmektedir. Ayetin akışı, hareketlerini gözle görülebilir biçimde çizmektedir. İfadede bunlar, açıkça seyredilebilir. "Onlardan çoğunun günahta, ölçüleri aşmakta ve haram yemekte birbirleri ile yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar kötüdür." "Musarea" işdeş kipindendir. Topluluğu günah, düşmanlık ve haram yemekte yarışır olarak tasvir etmektedir. Bu, iğrendirmek ve aşağılamak için çizilen bir tablodur. Ancak, fesat yaygınlaştığı, değerler yok olduğu ve kötülük her tarafı kapladığı her zaman ki toplumların, sosyo-psikolojik durumlarından birini tasvir etmektedir. Böyle bir duruma gelmiş toplumlara baktığında insan, güçlüsüyle, zayıfıyla, içindeki her ferdin kötülükte, günah ve düşmanlıkta yarıştığını görecektir. Günah ve düşmanlık, bu tür aşağılık, bozulmuş toplumlarda sadece güçlülere özgü bir davranış değildir. Güçsüzler de bu suçu işlerler. Bunlar da günah akımına kapılırlar ve haksızlık yapabilirler. Doğal olarak güçlülere, haksızlık yapamazlar. Bunlar da birbirlerine haksızlık yaparlar. Allah'ın yasaklarını çiğnerler. Çünkü bozulmuş toplumlarda yöneten, yönetilen, hiç kimsenin korumadığı serbest bölge burasıdır. Dolayısıyla bozulduğu zaman, günah ve haksızlık, toplumun özelliği olur. Bu tür toplumların işi, günah ve haksızlıkta yarışmaktır. O günkü yahudi toplumu da böyleydi. Böyle haram yiyorlardı. Nitekim haram yemek, yahudinin her zamanki özelliğidir. "Yaptıkları şey ne kadar kötüdür." Ayetlerin akışı, şeriatı uygulamayı üstlenen Allah'a bağlı kimselerin ve dini bilimleri öğretmeyi üzerine almış bilginlerin, tüm bunlara sessiz kalışlarını, kavmin günah ve haksızlıkta yarışmalarına, haram yemelerine ses çıkarmayıp, kötülükte yarışmaktan alıkoymamalarını kınarken, bozulmuş toplumlarının karakteristik özelliklerinden bir diğerine işaret etmektedir: "Allah'a bağlı bilginler ile din adamları bunları, günah söz söylemekten ve haram mal yemekten sakındırsalar ya!" Bu özellik, toplumda günah ve haksızlığın yaygınlaşmasına, şeriat ve dini bilgileri üstlenen kimselerin ses çıkarmayışı özelliği, yıkılmağa yüz tutmuş bozuk toplumların karakteristik özelliğidir. İsrailoğulları da, Kur'an-ı Kerim'in haklarında buyurduğu gibi: "İşledikleri kötülüklerde birbirlerini sakındırmazlardı." (Maide Suresi, 74) İyi, faziletli, canlı, güçlü ve dayanışmalı toplumun özelliği; iyiliği emr, kötülüğü yasaklamanın yaygın oluşudur. İçinde iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan kimselerin bulunmasıdır. Aynı şekilde iyilik emrini ve kötülüğün yasaklanışını dinleyecek kişilerin de bulunmasıdır. Ayrıca bu toplumun geleceği o kadar güçlüdür ki, içindeki sapıklar, bu emir ve yasağı engellemeye ve iyiliği emredip, kötülüğü sakındıran kimselere eziyet etmeye cesaret edemezler. Nitekim yüce Allah, müslüman ümmeti nitelendirirken şöyle buyurmaktadır: Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a inanırsınız. (Al-i İmran Suresi, 110) İsrailoğullarını nitelendirirken şöyle buyurmaktadır: İşledikleri kötülüklerde birbirlerini sakındırmazlardı (Maide Suresi, 79) Bu iki özellik, toplumu ve iki grubu birbirinden ayıran arakesittir. Burada ise, günah ve haksızlıkta yarışılmasına, haram yenmesine ses çıkarmayan dolayısıyla, korumak zorunda oldukları Allah'ın kitabında yeralan, hakkı savunmamaları nedeniyle Allah'a bağlı kimselere ve din bilginlerine yönelik bir kınama yer almaktadır. Aslında bu, dine inanan herkese yapılan uyarıcı bir çağrıdır. Çünkü toplumun dirliği ya da bozulması, şeriatın ve din ilimlerinin korunmasına ve iyiliğin emredilmesi, kötülükten sakındırmak görevinin yerine getirilmesine bağlıdır. Ancak bu iş, daha önce bu tefsirde dediğimiz gibi, emredip yasaklama yetkisine sahip bir otoriteyi gerektirmektedir. Çünkü emretmek ve yasaklamak, davet etmekten farklı bir şeydir. Davet etmek açıklamaktır. Emredip yasaklama ise, egemenliktir. Buna göre, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanların, bu emir ve yasaklarının toplum içinde bir değerinin olması için, otoriteyi ellerinde bulun-durmaları gerekir. Yoksa bütün iş sözde kalır. En iğrenç şekliyle günah olan sözlerine örnek olarak, Kur'an-ı Kerim, ahmak ve melun yahudilerin şu sözlerini anlatmaktadır: "Yahudiler, "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Bu sözlerinden ötürü elleri bağlansın, onlara lanet olsun. Tersine, O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir." Bu, yahudilerin yüce Allah'a ilişkin yanlış düşünceleridir. Kur'an-ı Kerim, bu tür yanlış düşüncelerinden bir çoğunu anlatmıştır. Allah yolunda harcama yapmaları istendiğinde, "Allah fakir biz ise zenginiz" demişlerdi. Nitekim "Allah'ın eli sıkıdır" diyorlardı. Bunu cimriliklerine neden gösteriyorlardı. İddialarına göre Allah, onlara ve insanlara çok az mal veriyordu. O halde, nasıl hayır amaçlı harcama yapsınlardı? Duyguları o kadar yanılmış, kalpleri o denli katılaşmış ki, kastettikleri bozuk ve yalancı anlam olan cimriliği, doğrudan doğruya ifade etmeyip, daha çirkin, küstahça saldırgan ve kafirce bir söz seçiyorlar: "Allah'ın eli sıkıdır" diyorlar. Gelen cevapta onların, bu sıfatı hakkettikleri belirtilmektedir. Söylediklerine karşılık lanetlendikleri, Allah'ın rahmetinden kovuldukları bildirilmektedir. "Bu sözlerinden ötürü elleri bağlansın, onlara lanet olsun!" Öyle de oldular. Allah'ın yarattıkları arasında en cimri, en mal tutkunu kişilerdir. Ardından bu bozuk ve hastalıklı düşünce düzeltilmekte, yüce Allah üstün sıfatlarıyla vasfedilmektedir. O, kullarına lütfundan hesapsız bağışlar: "Tersine, O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir.." Yaratıklara yönelik bitmez tükenmez bağışı, açıkça görülmektedir. Açık el, tükenmez lütuf ve bol bağış buna şahittir. Her dil bunu söylemektedir. Ancak yahudi bunu görmez. Çünkü o, mal toplamak ve arttırmak, cimrilik, nankörlük ve iğrenç sözler söylemekle meşguldür. Allah hakkında bu tür sözler söylemekten çekinmez. Yüce Allah, peygamberlik için seçilmesinden dolayı ve bu peygamberliğin onların eski, yeni bazı kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmasından ötürü, kendisine duydukları kin ve öfke nedeniyle bu kavmin ilerde sergileyeceği tavırları, peygamberine anlatmaktadır: "Rabbin tarafından sana indirilen ayetler onların çoğunun azgınlığını ve kafirliğini arttıracaktır." Kin ve kıskançlık nedeniyle, yüce Allah'ın, peygamberine indirdiği kitapta durumlarını ortaya çıkarması sebebiyle, birçoklarının azgınlık ve küfrü artacaktır. Çünkü onlar, imandan yüz çevirmişlerdir. Karşıt tarafta yer almaları kaçınılmazdır. Cimrilik ve kötülüklerinin, küstahlıklarının ve küfürlerinin artması doğaldır. Dolayısıyla peygamber, müminler için rahmet, inkarcılar için de bir ağırlıktır. Sonra yüce Allah, takdir edip aralarına saldığı, düşmanlık ve öfkeleşmekten, son derece kızgın alevli tuzaklarını boşa çıkarmasını ve müslüman cemaate karşı giriştikleri kızgın savaştan yenilgiyle döneceklerini ant almaktadır peygamberine. "Onların arasında kıyamet gününe kadar sürecek bir düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş ateşini körüklediler ise, Allah onu söndürmüştür." Kuşkusuz, yahudi grupları birbirlerine düşmandırlar. Her ne kadar günümüzde, dünya yahudilerinin dayanışma içinde oldukları ve İslâm memleketlerine karşı savaş başlatıp başarıya ulaştıkları görülse de, kısa bir zaman dilimini ve gerçeği tümüyle içermeyen görünüşü dikkate almamamız gerekmektedir. Çünkü 1300 seneden beri, hatta İslâm öncesinden beri yahudiler, düşmanlık, aşağılanmışlık ve parçalanmışlık içinde hayat sürdürüyorlar. Çevrelerine ne kadar dayanak dikerlerse diksinler, sonları yine böyle olacaktır. Ancak her konumun anahtarı yüce Allah'ın, onlarla vaadini gerçekleştirdiği mümin topluluğun varlığına bağlıdır. Allah'ın vaadini karşılayacak, O'nun kaderine perde olacak ve yüce Allah'ın onlarla yeryüzünde dilediğini gerçekleştireceği günümüzün müslüman topluluğu nerede? Müslüman ümmet İslâm'a döndüğü, İslâm'a gerçek anlamda inandığı, hayatını bütünüyle sistemine ve şeriatına dayandırdığı gün, işte o gün, yüce Allah yaratıklarının en kötüleri aleyhindeki müminlere yönelik vaadini gerçekleştirecektir. Yahudiler bunu biliyorlar. Bu yüzden, yeryüzünün her karış toprağında ortaya çıkan İslâmî diriliş hareketlerinin üzerine dağarcıklarındaki tüm kötülük ve hilelerle çullanıyorlar, ellerindeki her zorbalık ve saldırganlığı devreye sokuyorlar. Kendi elleriyle değil ancak, işbirlikçilerinin elleriyle vahşi ve iğrenç darbeler vuruyorlar. Mümin topluluk hakkında bir sözleşme ve antlaşma gözetmezler. Ancak Allah, karşı konulmaz egemenliğin sahibidir ve Allah'ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir: "Onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek bir düşmanlık ve kin saldık. Ne zaman savaş ateşini körüklediler ise, Allah onu söndürmüştür." Yüce Allah'ın, yahudide somutlaşan kötülük ve bozgunculuğu durdurup ortadan kaldırıp göndermesi kaçınılmazdır. Çünkü Allah, yeryüzünde bozgunculuk yapılmasını sevmez. Bu yüzden yüce Allah'ın sevmediği şeyi ortadan kaldırıp süpürecek kullarını göndermesi bir zorunluluktur: "Onlar yeryüzünde hep fesad, bozgunculuk peşinde koşarlar. Oysa Allah bozguncuları sevmez." Dersin sonunda, büyük bir iman kuralı yer almaktadır. Yeryüzünde Allah'ın dinini yerleştirmenin anlamının, müminin hem dünya hem de ahiret hayatı, için dirlik, kazanç ve kurtuluş olduğuna ilişkin bir kural yerleştirilmektedir. Din ile dünyayı ayırmak söz konusu değildir. Dünya ile ahireti de ayırmak mümkün değildir. Çünkü İslâm, dünya ve ahiret için, dünya ve din için gönderilmiş bir sistemdir. Bu büyük iman kuralı, Kitap Ehli'nin Allah'ın dininden sapmalarından, haram yemelerinden ve şu yeryüzü nimetlerinden herhangi birini elde etmek için, kelimeleri yerlerinden oynatmalarından söz edilmesi münasebetiyle yer almaktadır. Şayet onlar, Allah'ın yolunu seçselerdi, Allah'ın dinine uymak, yerde ve gökte, dünya ve ahirette onlar için çok daha yararlıdır.
65- Eğer Kitap Ehli, iman edip kötülüklerden sakınsalar, günahlarını siler, onları nimetlerle dolu cennetlere koyardık.
66- Eğer onlar Tevrat'a, İncil'e ve Rableri tarafından kendilerine indirilen Kur'an'a uygun yaşasalardı, başları üzerinden ve ayakları altından kaynaklanan nimetler yerlerdi. Onların içinde ılımlı, aşırı davranışlardan sakınan bir kesim var. Fakat çoğu ne fena işler yapıyor! Şu iki ayet, İslâm düşüncesinin büyük esaslarından birini dile getirmektedir. Dolayısıyla insanlık hayatı için, son derece önemli bir gerçeği temsil etmektedir. Belki de günümüzde olduğu kadar bu gerçeğin belirginleşmesine ve açıklanmasına hiçbir zaman ihtiyaç duyulmamıştı. Çünkü insan aklı, insanlığın sahip olduğu ölçüler ve kurumları, bu son derece önemli konuda çeşitlerin sisleri, düzenlerin sapıklıkları arasında bocalamakta, sarsıntılar geçirmekte ve boşluğa doğru sürüklenmektedir. Yüce Allah Ehli Kitab'a diyor ki, -tüm Ehli Kitab'ı kapsayan en doğru sözü söylüyor- şayet inanır Allah'tan korksalardı, günahları siler onları bol nimetli cennetlere koyardı. Bu, onların ahiret mükafatıydı. Aynı zamanda onlar, dünya hayatlarında, tevrat, incil ve yüce Allah'ın kendilerine indirdiği diğer direktiflerde somutlaşan ilahî hayat sistemini -Allah'ın indirdiği şekilde bozmadan, değiştirmeden- uygulasalardı, dünya hayatları düzelecekti. Yaşama düzeyleri yükselecek, bol rızıklar elde edeceklerdi. Başları üstünden ve ayakları altından fışkıran rızıkları yiyeceklerdi. Geniş çaplı, bir üretim, güzel bir dağıtım ve hayatın dirliği ile karşılaşacaklardı. Ancak uzun tarihleri boyunca, aşırı davranışları olmayan, ılımlı bir azınlığın dışında hiçbiri iman etmemiş, Allah'tan korkmanı ve O'nun hayat sistemini uygulamamıştır. "Fakat çoğu ne fena işler yapıyor." Böylece şu iki ayetten anlaşılıyor ki, iman ve takva, bir de Allah'ın sistemini şu dünya hayatında insanların hayatına egemen kılmak, Allah'ın şeriatını tatbik eden mümin takva sahiplerine sadece ahiret mükafatını kazandırmakla kalmıyor, -Bu çok daha öncelikli ve sürekli olmakla beraber- aynı zamanda dünya işlerinin dirliğini de garantiliyor ve bu kişilere dünya mükafatın ı da kazandırıyor. Bolluk, gelişme, dengeli servet bölüşümü ve yeterlilik... Nitelik şu sözde, bolluk ve genişliğin anlamını somut bir şekilde çizmektedir: "Başları üzerinden ve ayakları altından kaynaklanan nimetler yerlerdi." Böylece ahiretteki güzel mükafatı elde etmek için ayrı, dünya dirliği için de ayrı bir yolun bulunmadığı da anlaşılmış oluyor. Nem dünya hem de ahiret hayatını düzenleyen, tek bir yol vardır. Bu yoldan şaşıldığı an, dünya hayatı bozulduğu gibi, ahiret hayatı da mahvolur. Bu biricik yol; iman, takva ve dünyada ilahî hayat sistemini uygulamaktadır. Bu sistem sırf, kalbi bir bilinç ve takvadan ibaret değildir. Aynı zamanda o, -bunlara bağlı olarak- insanlığın pratik hayatının dayandığı ve kendisinin de hayata egemen olduğu bir sistemdir. İman ve takvayla beraber bu sistemi yeryüzüne yerleştirmek, dünya hayatının düzelmesinin, bol rızkın, geniş çaplı üretimin ve dengeli dağıtımın garantisidir. Öyle ki, -bu sistemin gölgesinde- tüm insanlar başlarının üzerinden ve ayaklarının altından fışkıran nimetlerden yerler. Kuşkusuz imana dayalı hayat sistemi, dini dünyaya karşılık, ahiret mutluluğunu da dünya mutluluğuna karşılık olarak öngörmez. Ahiret mükafatını elde etmek için, dünyada tutulan yoldan başka bir yol edinmez. işte bu günümüz insanının düşüncesinde, akıllarında, vicdan ve pratik konumlarında kapalı kalmış bir gerçektir. İnsanların fikirlerinde, vicdanlarında ve realitelerinde dünya ve ahiret yolları ayrılmıştır. Öyle ki, sıradan bir insan -yolunu şaşırmış insanlığın genel görüşü de budur- iki yolu birleştirmenin mümkün olacağı düşünülemez olmuştur. Aksine, dünya yolunu seçtiği zaman kendi hesabına ahireti, ahiret yolunu tutmak istediğinde de dünyayı gözden çıkarmak durumunda kalacağını sanmaktadır. Düşünce ve pratik hayatta ikisinin birleşeceğinin mümkün olacağını düşünememektedir. Bu zamanda, yeryüzünün ve insanların pratik durumu ve sistemi bunu öngörmektedir, zannetmektedir. Doğrusu; Allah'tan ve O'nun hayat sisteminde uzak, sapık cahiliyenin hayatı yönlendiren kurumları, günümüzde dünyayı ve ahiret yollarını birbirlerinden uzaklaştırmaktadır. Toplum içinde sivrilmek, dünyevi menfaat kaynaklarını elde etmek isteyenlere, ahiret yolunu bırakmalarını zorunlu kılmaktadır. Dini prensipleri, ahlak ilkelerini, yüksek düşünceleri ve dinin özen gösterdiği temiz hayat tarzını feda etmelerini istemektedir. Buna paralel olarak, ahirette kurtulmak isteyenlere, bu dünyanın akıntısından, murdar kurumlarından ve toplum içinde sivrilmek, menfaat kaynaklarını elde etmek için, bu kurumların benzeri yöntemlerden uzak olmalarını zorunlu görmektedir. Çünkü bu yöntemlerin temiz olmaları mümkün olduğu gibi, din ve ahlâkla uyuşmaları da imkansızdır. Allah'ın bunlardan hoşnut olması da söz konusu değildir. Ancak... Bunu içinden çıkılmaz bir durum olarak görmektedirler. Bu yapışkan durumdan kurtulmanın mümkün olmadığını, dünya ve ahiret yollarının birleşmesinin imkansız olduğunu düşünüyorlar. Aksine... Bu içinden çıkılmaz bir durum değildir. Dünya ve ahiret arasındaki bu karşıtlık, dünya ve ahiret yollarının farklılığı, değişmez nihai gerçekler değildir. Aslında bu durum, hayatın tabii özelliklerinden de değildir. Geçici sapıklıktan kaynaklanan ve sonradan olma bir durumdur bu. Aslında insan hayatının karakteristik ilkesine göre dünya yolu ile ahiret yolu birdir, çakışıktır. Ahiret için yararlı olan yol, aynı zamanda dünya için de yararlı olan yoldur. Üretim, kalkınma, yeryüzü nimetlerini bollaştırma faaliyeti, dünya hayatında refah sağlayıcı olduğu gibi ahiret sevabını da kazandıran bir faktördür. Bunun yanısıra iman, takva ve iyi amel, gibi nitelikler yüce Allah'ın rızasını ve ahiret sevabını kazandırıcı faktörler oldukları oranda aynı zamanda dünyadaki maddi kalkınma sürecinin de sebeplerini oluştururlar. Bu ilke, insan hayatının temel karakteristiğidir. Fakat insan hayatı, yüce Allah'ın önerdiği sisteme dayandırılmadıkça bu ilke gerçekleşemez. Çünkü çalışmayı ibadet sayan yüce Allah şeriatı uyarınca yürütülecek yeryüzü halifeliğini farz kabul eden sistem, bu sistemdir. Yeryüzü halifeliği, çalışmaktır, emektir, üretimdir, gelişmedir, kalkınmadır. Yüce Allah'ın yukardaki ayette buyurduğu gibi herkese, "başları üzerinden ve ayakları altından rızık akmasını" sağlayan, sosyal adalettir. İslâm düşüncesine göre insanın görevi, yüce Allah'ın izni ve şartları uyarınca O'nun yeryüzündeki halifesi, temsilcisi olmaktır. Buna göre her türlü üretici ve ortaya eser koyucu çalışma, yeryüzünün, hatta evrenin tüm olanaklarını ve hammaddelerini kullanarak maddi refah düzeyini yükseltmeye yönelik gayretler bu halifelik görevinin kaçınılmaz gerekleridir. İnsan, yüce Allah'ın sistemi ve şeriatı uyarınca ve halifelik misyonunun şartlarını gözetmek sureti ile bu görevi yerine getirince yüce Allah'a itaat etmiş olur ki, bu itaat, kendisine ahiret sevabını kazandırır. Bunun yanısıra eğer insan, bu görevi anlattığımız biçimde yerine getirirse, yüce Allah'ın, yararına sunmuş bulunduğu yeryüzü nimetlerini elde eder; yukarda okuduğumuz ayetin anlam yüklü deyimi uyarınca, "başı üzerinden ve ayakları altından kaynaklanan bol rızklara" kavuşur. Buna karşılık yeryüzünün kaynaklarını işletmeye yönelmeyen, insanoğlunun yararına sunulmuş evrensel maddi imkanları kullanmaya girişmeyen insan, İslâm düşüncesine göre, yüce Allah'a karşı gelmiş uğrunda yaratıldığı temel göreve sırt çevirmiş sayılır. Çünkü yüce Allah, insan hakkında bir ayetinde meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" buyurmuş (Bakara Suresi, 30) ve başka bir ayetinde de, insanlara, "Allah, göklerde ve yeryüzünde bulunan herşeyi sizin yararınıza sundu" diye, seslenmiştir. (Casiye Suresi, 14) Buna göre maddi kalkınma çabasına yan çizen insan, yüce Allah'ın kullarına bağışladığı rızkı işe yaramaz hale getirmiş, böylece dünyasını berbat ettiği için ahiretini de hüsrana mahkûm etmiş olur. İslâm sistemi, bu ilkesi ile, dünya ile ahireti, uyumlu ve koordinasyonlu bir biçimde birleştiriyor. Bu uyum ve koordinasyon içinde insan, ne ahireti elde etmek için dünyasını ve ne de dünyasını elde etmek için ahiretini ihmal etmek, bir yana bırakmak zorunda kalıyor. Neden derseniz; çünkü İslâm sistemine göre İslâm düşüncesine göre, dünya ile ahiret ne birbirinin karşıtı ve ne de biri diğerinin alternatifidir. Gerçi bu ilke, genel anlamda insan soyu ve yeryüzünde yüce Allah'ın sistemi uyarınca yaşayan insan toplulukları içindir. Fakat tek tek fertler için de aynı ilke geçerlidir. Çünkü İslâm sistemine göre fertlerin yolu ile toplumların yolu arasında çelişme, çatışma ve bağdaşmazlık yoktur. Buna göre bu sistem, her ferde bütün aklî ve bedenî yeteneklerini çalışma ve üretim uğrunda seferber etmesini emreder. Ona çalışması ve üretimi sırasında yüce Allah'ın rızasını gözetmesini önerir. Onu zalimlikten, gaddarlıktan, aldatıcılıktan, hıyanetten, haram yemekten, yolsuzluktan, sahip olduğu imkanları toplumdaki yoksul kardeşleri ile paylaşmaya yanaşmama bencilliğinden kaçınmaya çağırır. Onun, çalışarak kazandığı meşru malı üzerindeki mülkiyet hakkını onayladığı gibi, bu ferdi mülkiyete ilişkin yüce Allah'ın emirlerinden ve yasalarından kaynaklanan toplumsal hakları da onaylar. Sistem, bu sınırlar içindeki, şartlar uyarınca ortaya konan maddi çalışmaları, fert hesabına ibadet olarak kaydeder. Bu çalışmaları, dünyada müreffeh bir hayat düzeyi ile, ahirette de cennetle ödüllendirir. Ayrıca ferdi, Allah'ına daha sıkı şekilde bağlamak üzere ona bir takım belirli ibadet görevleri yükler. Bu ibadet görevleri, periyodik aralıklarla tekrarlandıkça onunla Allah'ı arasındaki bağı daha güçlü ve daha dayanıklı hale getirirler. Yani, her gün beş kere namaz kılarak, yılda bir ay oruç tutarak, ömründe bir kere hacca giderek ve her yıl sonunda malının zekatını vererek, yüce Allah ile arasındaki bağı sürekli biçimde yenilenen bir çaba ile kuvvetlendirme imkanına kavuşur. İşte İslâm sisteminde bu farz ibadetlerin değeri bu noktadan kaynaklanır. Bu ibadetler kulun, yüce Allah ile arasındaki taahhüdü yenileme ve tazeleme girişimleridirler; yüce Allah'ın hayata ilişkin kapsamlı sistemine karşı, kulun bağlılığını pekiştirirler. Bunlar, hayatın bütün kesimlerini düzenleyen; maddi çalışmayı, üretimi, servet bölüşümünü, insanlar arası ilişkileri ve halifeliğe ilişkin görevlerini disipline bağlayan bu sistemin yükümlülüklerini yerine getirme azmini bileyen Allah'a yaklaştırıcı faaliyetlerdir. Ayrıca bu ibadetler, yüce Allah'ın yardımı ve desteği sayesinde, bu kapsamlı ve eksiksiz sistemi hayata yansıtmanın gerektirdiği fedakarlıklara katlanma bilincini geliştirirler. İnsanların, yolları üzerine dikilen ihtiraslarını, inatlarım, sapık eğilimlerini ve keyfî arzularını bertaraf ederler. Bu farz ibadetler maddi çalışma, üretim, servet bölüşümü, insanlar arasında hüküm verme, yargılama, yüce Allah'ın sistemini yeryüzünde yerleştirme ve bu sistemin insan hayatındaki egemenliğini pekiştirme amacı ile girişilecek cihad gibi faaliyetlerden kopuk görevler değildirler. Tersine iman, takva ve farz ibadetler, bu sistemin ilk yarısını oluşturur ve bu ilk yarı; sistemin öbür yarısının gereğinin yerine getirilmesini sağlayan bir itici güç oluşturur. Böylece, yüce Allah'ın, yukarda okuduğumuz iki ayette insanlara vaadettiği gibi iman, takva ve ilahî sistemin pratik hayata yansıtılması, maddi refaha ve rızık bolluğuna ulaştıran bir yol oluşturur. İslâm düşüncesi ve bu düşüncenin ürünü olan İslâm sistemi ne ahireti, dünya hayatının ve ne de dünyayı, ahiret hayatının alternatifi olarak sunmaz. Bunun yerine dünyayı da ahireti de, aynı yoldan gidilerek ulaşılacak ve aynı çaba ile kazanılacak hedefler olarak sunar. Fakat insan hayatında dünya ile ahiretin birleşebilmesi için insanın mutlaka yüce Allah'ın hayat metoduna uyması gerekir. Bunun yanısıra insan hayatına ilahî sistemden kaynaklanmayan herhangi bir yabancı unsur karıştırmamalı ya da ilahî sistemle bağdaşmayan her bir şahsî düşünce kırıntısının bu hayatın ahengini bozmasına meydan verilmemelidir. Çünkü dünya ile ahiret arasında ancak, bu sistem sayesinde uyumlu bir bütünlük kurulabilir. İslâm düşüncesi ve bu düşüncenin ürünü olan İslâm sistemi imanı, ibadeti, iyi ahlâklılığı ve takvayı maddi çalışmanın, emeğin, üretimin, kalkınmanın ve pratik hayat düzeyini geliştirmenin alternatifi olarak sunmaz. Bu sistem, günümüzün bazı sığ akıllarının sandıkları gibi, insanlara sadece ahiret cenneti vaad ederek bu cennete nasıl varılacağını belirlemekle yetinen ve bunun yanısıra, dünya cennetine nasıl varılacağı konusunda hiçbir şey söylemeyerek bu cennete götürecek yolu benimseme işini insanlara bırakan bir sistem değildir. Tersine, İslâm düşüncesine ve bu düşünceden kaynaklanan İslâm sistemine göre maddi çalışma, emek, üretim, kalkınma ve pratik hayat düzeyini geliştirme faaliyeti, yeryüzü halifeliğinin kaçınılmaz gereğini oluşturur. Bunun yanısıra iman, ibadet, iyi ahlâklılık ve takva, söz konusu ilâhi sistemi pratik insan hayatına yansıtmanın beslenme kanallarını, zorunlu kurallarını, itici gücünü ve hızlandırıcı enerjisini oluştururlar. Bu iki nitelik gruplarının her ikisi, hem yeryüzü cennetini ve hem de ahiret cennetini birlikte kazandırırlar. Her iki cennete giden yol aynı yoldur. Günümüzde yeryüzüne egemen olan tüm cahiliye sistemlerinde görüldüğü gibi, din ile pratik maddi hayat arasında bir kopukluk bir bağdaşmazlık yoktur. Bu kopukluk günümüz dünyasına egemen olan cahiliye sistemlerinde vardır. Bu sistemlerin çoğu kafalara yerleştirdiği asılsız saplantıya göre insanlar, ya dünyayı ya da ahireti seçmelidirler, bu ikisini ne düşüncede ve ne de pratik hayatta biraraya getirmek mümkün değildir. Çünkü bunlar, birbirleri ile bağdaşamazlar! Evet cahiliye toplumlarında ve cahiliye zihniyetlerinde insanların hayatında dünya yolu ve ahiret yolu arasında, dünya işi ile ahiret işi arasında, insan ruhunu besleyen ibadet ile maddi buluşlar arasında, dünya hayatına ilişkin başarı ile ahiret hayatına ilişkin başarı arasında çelişki ve kopukluk görülür. Fakat bu uğursuz bedel, insanlığa yüklenmiş kaçınılmaz bir kader hükmünün gereği değildir. Bu uğursuz ve ağır ceremeyi, yüce Allah'ın sistemine sırt çevirerek, temelde ve amaçta bu sisteme zıt başka uydurma sistemler benimsemekle insanlık, kendi kendine yüklenmiştir. . İnsanlar bu ağır ceremeyi, dünya hayatında kanlarından ve sinirlerinden ödüyorlar. Tabii ki, asıl ceremeyi daha ağır ve daha bel bükücü biçimde ahirette ödemek zorunda kalacaklardır. İnsanlar maddi çalışmanın, üretimin, bilimin, deneysel işlemler yapmanın, gerek fert ve gerekse toplum olarak hayat mücadelesinde başarılı olmanın tek yolu budur, saplantısına kapılarak dini tümü ile bir yana bıraktıklarında kalpleri, iman güveninden, iman huzurundan, iman besininden ve iman doyumundan yana bomboş kalır. Bu boşluğun sonucu olarak, sözünü ettiğimiz uğursuz kopukluğun faturasını, ceremesini endişe, şaşkınlık, bunalım, gönül bedbahtlığı ve duygu kargaşalığı olarak ödüyorlar. Bu durumda insanlar, kendi fıtratları ile boğuşuyorlar, kalplerinin inanç sistemine karşı duyduğu fıtrî açlıkla boğuşuyorlar, insan kalbi bu boşluğa, bu yoksunluğa katlanamaz. Öte yandan bu öyle bir açlıktır ki, onu hiçbir sosyal akım, hiçbir felsefî doktrin, hiçbir bilimsel teori asla gideremez. Çünkü bu açlık, ilahını arayan insanoğlunun içgüdüsel açlığıdır. Bir yandan insanlar, bir yandan sosyal düzeni, kurumları, düşünceleri, maddi kazanç yöntemleri, başarılı olma metodları tümü ile yüce Allah'ın sistemi ile çatışan günümüz toplumlarının hayat anlayışına göre yaşamayı benimserken öte yandan, Allah inancını gönüllerin bir köşesinde korumaya çalışınca da bu yüklü faturayı, bu ağır ceremeyi yine endişe, bunalım, şaşkınlık, gönül mutsuzluğu ve duygusal anarşi olarak ödemek zorunda kalıyorlar. Çünkü içinde yaşadıkları bu uğursuz toplumlarda dini inanç, dine dayalı ahlâk ve dine bağlı davranış sistemi ile egemen kurumlar, yasalar, değer yargıları ve ahlâkî normlar karşılıklı bir çatışma halindedirler. Gerek yüce Allah'ın varlığını kökünden inkâr eden ateist-komünist ideolojilerin gölgesi altında ve gerekse dine pratik hayatın düzeninden kopuk basit bir inanç olarak yer tanıyan, diğer maddi ideolojilerin gölgesi altında yaşayan insanlar dinin Allah'a ve hayatın insanlara ait olduğunu, dinin; inanç, duygu, ibadet ve ahlâk, buna karşılık hayatın; düzen, yasal mevzuat, üretim ve çalışma olduğunu düşünen zavallı insanlar, tümü ile bu mutsuzluğun ızdırabını yaşıyorlar. İnsanlık bu ağır faturayı; bu mutsuzluk, bu bunalım, bu şaşkınlık, bu ruh boşluğu faturasını ödemek zorunda kalıyor. Çünkü dünya ile ahireti birbirinden ayırmayıp her ikisini bir kabul eden, dünya refahı ile ahiret mutluluğu arasına çatışma koymayıp, bunların her ikisi arasında uyum kuran ilahî sistemi benimseyip uygulamaya koymaya girişmiyorlar. Allah'a inanmadıkları, kalplerinde Allah korkusu taşımadıkları ve hayatlarına yüce Allah'ın sistemini egemen kılmadıkları halde bolluk içinde yüzen, bol maddi üretim gerçekleştiren ve yüksek bir refah düzeyine erişen milletleri görünce, geçici bir zaman dilimine özgü bu yalancı görüntülere aldanmamalıyız. Bu geçici bir refah dönemidir. Ancak değişmez ilahî yasalar etkilerini gösterinceye kadar varlığını sürdürebilir. Maddi üretim ve gelişme ile ilahî sistem arasındaki kopukluk eninde-sonunda, tüm sonuçlarını ortaya koyacaktır. Bu sonuçların bazıları, değişik biçimlerde, daha şimdiden ortaya çıkmıştır bile. Bu sonuçlar bu toplumlarda, dengesiz gelir dağılımı biçiminde ortaya çıkıyor. Bu durum, bu toplumları mutsuzluklara ve kinlere boğuyor. Toplumun iliklerine işleyen bu kinler sarsıcı devrim beklentilerine ve kaygılarına yol açıyor. Bu durum, yüksek refah düzeyine rağmen gündeme getirilmiş bir sosyal beladır. Yine bu sonuçlar, belirli bir oranda gelir dağılımı dengesi kurmak isteyen bazı toplumlarda baskı, terör ve yıldırma biçiminde ortaya çıkıyor. Çünkü bu toplumlarda egemen olan siyasi iktidarlar, milli gelirin nisbeten dengeli bölüşümünü sağlayabilmek için zorlamacı, ezici, yıldırıcı ve sindirici yöntemlere başvuruyorlar. Bu da insanları can güvenliğinden, huzurdan ve hatta gece olunca korkusuzca yatağa girip rahat bir uyku uyuma garantisinden bile yoksun bırakan bir sosyal belâdır. Öte yandan bu sonuçlar psikolojik ve ahlâkî çöküntüler biçiminde ortaya çıkıyor. Bu çöküntüler er ya da geç, maddi hayatın da yıkımına yol açacaklardır. Çünkü çalışmak, üretmek ve servet bölüşümü; bunların hepsi ahlâkî bir yaptırımın teminatına muhtaçtır. Tek başına yeryüzü kaynaklı yasalar çalışma düzeninin güvenliğini sağlamakta kesinlikle yetersizdir. Günümüz dünyasının her tarafında bu gerçeği açıkça görüyoruz. Yine bu sonuçlar sinirsel gerginlikler, stresler ve şimdiye kadar adları duyulmamış değişik hastalıklar biçiminde ortaya çıkıyorlar. Bu hastalıklar ve gerginlikler, başta en kalkınmış toplumları olmak üzere günümüzün bütün milletlerini kasıp kavuruyorlar; önce insandaki zekâyı ve dayanma gücünü zayıflatıyorlar, arkasından da çalışma ve üretme düzeyini düşürüyorlar. Bu gidişin sonunda ekonomik bunalımın ve refah düzeyi düşüklüğünün gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Bu belirtiler günümüz toplumlarında her gözlemcinin dikkatini çekecek oranda net ve belirgindir. Yine bu sonuçlar, günümüzün bunalımlı dünyasında her an beklenen top yekün yok oluş kaygısında ortaya çıkıyor. İnsanlık tümü ile soyunu yeryüzünden tamamen silebilecek bir dünya savaşı çılgınlığının tehlike çemberi içinde yaşıyor. Bu kavganın sonucunda, sinirleri yay gibi gerilen insanlar; olur-olmaz her şeyden korkuya kapılır, paniğe tutulur hale gelmiştir. Bu panik çeşitli sinir hastalıklarına zemin hazırlıyor. Öyle ki, günümüzün ekonomide kalkınmış ülkelerinde kalp sektesinden, beyin kanamasından ya da intihar ederek ölenlerin oranı şimdiye kadar hiçbir dönemde ve hiçbir toplumda rastlanmamış derecede yüksektir. Öte yandan bu uğursuz sonuçlar bir bütün olarak, bazı milletlerde görülen dağılma, soy kuruması ve günden güne sayıca azalma eğiliminde, daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu eğilimin en çarpıcı örneğini Fransız milleti oluşturuyor. Fakat Fransa, bu alanda diğer milletlerin akıbetini önceden gösteren somut bir örnektir sadece. Bu tehlikeli gidiş maddi faaliyetler ile ilahî sistemi, dünya ile ahireti, din ile pratik hayatı birbirinden ayırma cürmünün ya da ahirete ilişkin sistemi ilahî kaynağa, dünyaya ilişkin sistemi insanların keyfi arzularına dayandırarak ilahî sistem ile insanların hayatı arasında uğursuz bir uçurum açan sapıklığın doğal bir cezasıdır. Yukardaki ayette dile gelen büyük gerçeğe ilişkin bu açıklamamızı noktalamadan önce ilahî sistemde iman, takva ve bu sistemi pratik hayata yansıtma işlemi ile maddi çalışma, üretim ve yeryüzü halifeliği görevini yerine getirme arasındaki umumun önemini bir kere daha vurgulamak istiyoruz. Bu uyum yüce Allah'ın gerek Kitap Ehli'ne ve gerekse bütün diğer toplumlara koştuğu bir şarttır. İnsanlar ancak bu temel şartı yerine getirmekle dünyada, "Başları üzerinden ve ayakları altından kaynaklanan nimetler" yeme imkânına kavuşabilirler, ancak bu temel şartın gereğine uymakla ahirette, "Günahlarından arındırılarak bol nimetli cennetlere girme" bahtiyarlığına erebilirler; ancak bu şartın gereğine sıkı sıkıya bağlı kalmak suretiyle bolluk, yeterlik, barış ve güven içeren dünya cenneti ile insana sayısız nimetler ve Allah rızası kazandıran ahiret cennetine birlikte kavuşabilirler. Fakat bu gerçeği vurgularken asla akıldan çıkarılmaması gerektiğini istediğimiz şu temel kuralı, şu ana prensibi de bir kere daha hatırlatmayı yerinde görüyoruz: İnsanın ana görevi ve hayatın temel ekseni iman, takva ve ilahi sistemi pratik hayata yansıtma işlevidir. Bu işlev maddi çalışmayı, üretimi, kalkınmayı ve hayatı geliştirme sürecini de beraberinde taşır. Üstelik kulun yüce Allah ile sıkı ilişki içinde olması, hayatın bütün değerlerine değer katan, bütün kriterlere anlam kazandıran ve bütün hazların çeşnilerini değiştiren bambaşka bir haz, eşsiz bir tad içerir. Bu ilke İslâm düşüncesinin ve İslâm sisteminin en temelli prensibini oluşturur. Arkasından diğer her şey, bu temelli ilkeye bağlı olarak, ondan kaynaklanarak ve onun doğal uzantısı olarak çorap sökülüşü gibi ortaya çıkar. Böylece hem dünyaya ve hem de ahirete ilişkin herşey uyum ve koordinasyon içinde yerine oturur. Şunu hatırlatmalıyız ki, iman, Allah korkusu, ibadet, yüce Allah ile ilişki halinde olmak ve yüce Allah'ın şeriatını hayata egemen kılmak gibi nitelik ve faaliyetlerin meyvaları insanlar içindir, insanların hayatlarına yansıyacaktır. Yoksa yüce Allah tüm varlıklara karşı ihtiyaçsızdır, onların hiç birine ihtiyacı yoktur. Buna göre eğer İslâm sistemi, bu temel nitelikler ve faaliyetler üzerinde ısrarla duruyor, onları diğer bütün eylem ve faaliyetin ekseni sayıyorsa, bu ana eksene bağlanmayan her tür eylem ve faaliyeti reddediyorsa; onu kabul edilmeyecek bir batıl, yaşamaya hakkı olmayan bir siliklik ve havaya giden sonuçsuz bir çaba olarak kabul ediyorsa bu demek değildir ki, kulların ibadetlerinden, takvalarından, imanlarından ya da ilahî sistemi yeryüzünde egemen kılma girişimlerinden yüce Allah'a bir pay gidiyor. Asla. Yüce Allah, kulların iyilikleri ve kurtuluşa ermeleri bu yolda olduğu için, onları bu niteliklere ve faaliyetlere sarılmaya çağırıyor. Nitekim Hz. Ebu Hureyre'nin Peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) dayanarak naklettiği bir kutsi hadise göre yüce Allah kullarına şöyle buyuruyor: "Ey kullarım! Ben zulmü kendime nasıl haram kıldım ise onu sizin aranızda da haram kıldım. Sakın birbirinize zulmetmeyiniz. Ey kullarım! Hepiniz sapıksınız, sadece benim doğru yola ilettiklerim müstesna. Buna göre benden dileyiniz ki, sizi doğru yola ileteyim. Ey kullarım! Hepiniz açsınız, sadece benim doyurduklarım müstesna. O halde dileyiniz ki, sizi doyurayım. Ey kullarım! Hepiniz çıplaksınız, sadece benim giyindirdiklerim müstesna. O halde dileyiniz de sizi giyindireyim. Ey kullarım! Siz gece-gündüz günah işlersiniz, ben ise tüm günahları affederim. O halde dileyiniz de günahlarınızı affediyim. Ey kullarım! Sizin gücünüz yetmez ki, bana zarar dokundurasınız, yine gücünüz yetmez ki, bana fayda sağlayasınız. Ey kullarım! Eğer sizin ilkinizin ve sonuncunuzun, insanınız ve cinninizin tüm kalpleri, aranızdaki en iyi kulun kalbi kadar takvalı olsa bu benim şanıma birşey katmaz. Ey kullarım! Eğer sizin ilkinizin ve sonuncunuzun, insanınızın ve cinninizin tüm kalpleri aranızdaki en günahkar insanın kalbi kadar bozuk olsa bu durum da benim şanımdan bir şey eksiltmez. Ey kullarım! Eğer sizin ilkiniz ve sonuncunuz, insanınız ve cinniniz bir meydanda toplanarak bana dileklerinizi sunsanız da, ben her birinizin dileğini tek tek karşılasam hazinemden hiçbir şey eksiltmez. Bu durum benim hazinem için, denize daldırılan bir iğnenin boşaltabileceği deniz suyu gibi bir şeydir. Ey kullarım! Bunlar tek tek hesabınıza yazıp sonra eksiksiz karşılıklarını biçtiğim kendi amellerinizdir. Bana göre kim iyilik bulursa Allah'a hamd etsin. Kim de bunun dışında bir karşılık bulursa sadece kendini kınasın." (Sahih-i Müslim) İşte iman, takva, ibadet, yüce Allah'ın sistemini hayata egemen kılmak ve şeriata göre hüküm vermek gibi temel görevlerimizi bu bakış açısının ışığı altında kavramalı, değerlendirmeliyiz. Bu temel görevlerin sonuçları gerek dünyada gerekse ahirette bizim, yani tüm insanlığın hesabına geçiyor ve bunlar insanlığın hem dünyaya hem de ahirete ilişkin iyiliğinin vazgeçilmez gerekleri oldukları için bize emredilmişlerdir. Öyle umuyorum ki, bu ayette yüce Allah'ın Kitap Ehli'ne koştuğu şartın sadece Kitap Ehli'ne özgü olmadığını söylemeye bile gerek yoktur. Okuduğumuz ayette yüce Allah'ın Kitap Ehli'ne koştuğu şart şu maddeleri içeriyor: Allah'a inanmak, O'nun yasaklarından sakınmak, yüce Allah'ın kendilerine indirmiş olduğu Tevrat'ta, İncil'de, doğal olarak son Peygamberlik misyonu öncesinde kendilerine ulaşan kutsal mesajlarda somutlaşan ilahî sistemi hayata yansıtmak. Buna göre bu şart, kendilerine Kur'an indirilenler için haydi haydi geçerlidir. Bu şart müslüman olduklarını söyleyenler için öncelikle geçerlidir. Çünkü oların dini gerek kendilerine indirilen Kur'an'a ve gerekse daha önceki peygamberlere indirilmiş tüm 'kutsal kitaplara inanmayı, gerek kendilerine indirilen Kur'an'ı ve gerekse daha önceki şeriatlardan kalan ve yüce Allah tarafından kendi şeriatlerinin kapsamına alınarak yürürlükte tutulan eski hükümleri uygulamayı açık bir dille emrediyor. Onlar öyle bir dinin bağlılarıdırlar ki, yüce Allah ondan başkasını din kabul etmiyor. Daha önceki bütün dinler ona düğümlenmiştir. Yüce Allah'ın kabul edebileceği başka bir din yok artık ortada. Buna göre yüce Allah'ın yukardaki şartı ve taahhüdü, bu son dinin bağlıları için öncelikle geçerlidir. Başka bir deyimle bu dinin bağlıları yüce Allah'ın tek hoşlandığı din olan dinlerine herkesten coşkun bir sevgi ile sarılmalı ve bunun sonucu olarak yüce Allah'ın ahirete ilişkin, "günahlardan arındırarak cennete yerleştirme" ve dünyaya ilişkin, "başları üzerinden ve ayakları altından nimetleri yeme" vaadlerinden yararlanmayı öncelikle hakketmektedirler. Evet, bu dinin bağlıları, günümüzde İslâm aleminin -ya da daha doğru bir deyimle, bir zamanlar müslümanların yaşadığı ülkelerin- her köşesinde egemen olan açlığın, hastalıkların, korkunun, güvensizliğin ve perişanlığın yerine, yüce Allah'ın bu vaadinden öncelikle yararlanan kimseler olmalıdırlar. Yüce Allah'ın şartı ve vaadi her zaman olduğu gibi şimdi de geçerlidir ve bu şarta, bu vaade giden yol bellidir. Ama eğer müslümanlar akıllarını başlarına toplayabilseler! .. Önümüzdeki derste yine Kitap Ehli'nin, yani yahudiler ile hristiyanların tutumu ele alınıyor; onların inançlarının sapıklıkları vurgulanıyor; özellikle yahudilerin tarihleri boyunca ortaya koydukları çirkin davranışlar sergileniyor; arkasından Kitap Ehli ile Peygamberimiz ve müslüman toplum arasındaki ilişkilerin bir yönüne ışık tutuluyor; bu arada Peygamberimiz ile müslümanların onlara karşı nasıl davranmaları gerektiği anlatılıyor. Bunların yanısıra sapık inançlara ve bu sapık inançların taraftarlarına karşı müslüman toplumun nasıl bir hareket stratejisi izleyeceği, İslâm düşüncesinin ilkeleri uyarınca nasıl bir tavır takınacağı sorularına cevap veriliyor. Yüce Allah, okuyacağımız dersin ayetlerinde Peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) seslenerek; O'nu, kendisine indirilen kutsal mesajı, hiçbir noktasını atlamadan tümü ile ve olduğu gibi insanlara duyurmakla yükümlü tutuyor. Bu duyuru görevini yaparken karşılaştığı şartların özelliklerine aldırış etmemesini, "insanların keyfi arzularına ya da toplumun pratiğine ters düşerim" endişesi ile duyurma görevini ertelememesini, yoksa duyurma görevini yerine getirmemiş sayılacağını tembihliyor. Bu duyuru görevinin bir parçası olarak Peygamberimizin Kitap Ehli'nin yüzlerine karşı şunları açık açık söylemesi isteniyor: "Sizler Tevrat'ı, İncil'i ve yüce Allah'tan gelen mesajları hayatlarınızda uygulamadığınız sürece birer hiçsiniz, anılmaya değer bir varlığınız yoktur." Evet, bu gerçek onların yüzlerine karşı böylesine kesin ve net bir dille, dobra dobra haykırılacaktır. Ayrıca Peygamberimiz şu gerçekleri de ilân etmeye çağrılıyor: yahudiler, yüce Allah'a verdikleri sözlerden döndükleri ve peygamberlerini sebepsiz yere öldürdükleri için kafir olmuşlardır. Bunun yanısıra hristiyanlar da "Allah, Meryemoğlu Mesih'tir" ve "Allah, üçün üçüncüsüdür." dedikleri için aynı şekilde kâfir olmuşlardır. Ayrıca Hz. İsa'nın, yahudileri müşrikliğin kötü akıbeti konusunda uyardığı, yüce Allah'ın, müşriklere cenneti haram kıldığı, isyankarlıkları ve taşkınlıkları yüzünden yahudilerin Hz. Davud'un ve Hz. İsa'nın dillerinden lânetlendikleri ilan ediliyor. Dersin sonunda Kitap Ehli'nin, müslümanlara karşı müşriklerle (putperestlerle) işbirliği yaptıkları belirtiliyor ve bu tutumun onların yüce Allah'a ve Peygamberimize inanmadıklarından kaynaklandığı açıklanıyor, bunların Peygamberimizin getirdiği ilahî mesaja çağrılı olduklarını ve eğer bu çağrıya olumlu karşılık vermedikleri takdirde mümin sayılamayacakları ilan ediliyor. İSLÂM'A İNANMANIN GEREĞİ Bu kısa özetlemenin arkasından şimdi bu dersin ayetlerinin ayrıntılı açıklamasına geçiyoruz. Okuyalım:
67- Ey Peygamber, Rabbin tarafından sana indirilen mesajı duyur. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah kafirleri doğru yola iletmez.
68- De ki; "Ey Kitap Ehli, sizler Tevrat'a, İncil'e ve Rabbiniz tarafından size indirilen Kur'an'a gereği gibi uymadıkça boşluktasınız, hiçbir temele dayanmış değilsiniz. " Rabbin tarafından sana indirilen ayetler, onların çoğunun azgınlığını ve kâfirliğini arttıracaktır. O halde kâfirler için üzülme.
69- Yahudilerden sabiilerden (yıldızlara tapanlardan) ve hristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanarak iyi ameller işleyenler için korku söz konusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir. Burada Peygamberimize kesin ve kararlı bir emir verildiğini görüyoruz. Ondan Rabbinin kendisine indirdiği mesajı olduğu gibi duyurması, bu sırada doğru sözü haykırırken hiçbir yan endişenin hesabını yapmaması isteniyor. Mesele bu kadar yalın ve kesin. Yoksa Peygamber duyurma görevini gerektiği gibi yapmamış, iyilik yükümlülüğünün gereğini yerine getirmemiş olur. O'nu insanlardan koruyacak olan, insanlara karşı sakındıracak olan bizzat yüce Allah'tır. Koruyucusu Allah olana, zavallı insanlar ne yapabilirler ki? İnanca ilişkin doğru söz kekelenerek söylenmemeli, evelenip gevelenmemelidir. Tersine açık açık, dobra dobra söylenip duyurulmalıdır. Bu sözün karşıtları varsınlar, ne isterlerse söylesinler. Bu sözün düşmanları varsınlar, ne dilerlerse yapsınlar. İnanca ilişkin doğru söz, insanların keyiflerini pohpohlamayı, insanların arzularını, hatırlarını gözetmeyi amaçlamaz. Onun tek gözettiği şey, haykırılmak ve böylece tüm gücü ile kalplere işleyerek oralarda etkili olmaktır. İnanca ilişkin doğru söz haykırılınca, hidayete yatkın kalplerin en ücra köşelerine kadar işler. Fakat eğer kekelenerek, kem-küm edilerek söylenirse iman etme yeteneği taşımayan katı kalpleri yumuşatamaz. Oysa kimi zaman hak davetçisi, gerçeği yumuşatarak, ya da allandırıp pullandırarak bu katı kalplerden olumlu karşılık alabileceğini umar. Okuyoruz: "Allah, kâfirleri doğru yola iletmez." O halde doğru söz kesin, kestirip atıcı, kapsamlı ve eksiksiz söylenmelidir. Hidayet ve sapıklık, kalplerin bu doğru söze açık olup olmamasına, bu sözü içlerine sindirmeye yetenekli olup olmamalarına bağlıdır; yoksa hak sözün zararına ya da hak söz konusunda yapılacak olan yumuşatmalara, yağcılıklara bağlı değildir. İnanca ilişkin gerçeği kesin ve dobra dobra haykırmak, sertlik ve kabalık anlamına gelmez. Bilindiği gibi Peygamberimize, insanları Rabbinin yoluna çağırırken düşündürücü, etkileyici ve tatlı öğüt verici bir dil kullanması emrediliyor. Kur'an-ı Kerim'in farklı direktifleri arasında çelişki olmaz. Gerçeği açık ve kesin bir dille haykırmak ile, etkileyici ve tatlı öğüt verici bir üslup kullanmak, birbirleri ile bağdaşmaz şeyler değildir. Çünkü duyurma ve tanıtmanın yolu ve yöntemi ile içeriği ve konusu ayrı ayrı şeylerdir. Amaç inanca ilişkin gerçeği söylerken yağcılığa sapmamak, gerçeğin ortalarında buluşmaya razı olan bir uzlaşmacılığa yeltenmemektir. Çünkü inanca ilişkin gerçekler ortalamacı çözümlere elverişli değildirler. Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) çağrı ve duyurma çalışmalarının ilk günlerinden itibaren, her zaman etkileyici ve öğüt verici bir dil kullanmayı prensip edinmişti. Bununla birlikte inanç konusunda açık ve net konuşmayı da hiç ihmal etmemişti. Nitekim kendisine karşısındakilere, "Ey kâfirler, ben sizin taptığınız ilahlara tapmam" demesi emredilmişti (Kadirun Suresi, 1) Böylelikle kafirlere gerçek sıfatları ile seslenme netliğini gösteriyor, inancını açık-seçik bir dille ortaya koyuyor, kendisine önerilen uzlaşmacı çözümü peşinen reddediyor, karşısındakilerin istediği gibi bir yağcılığa girişip onların yağcı reaksiyonlarına muhatap olmaya tenezzül etmemiş oluyordu. Onlara, "Eğer yolunuzda, inanç sisteminizde bir takım ufak-tefek değişiklikler yaparsanız aramızda mesele kalmaz" demiyordu. Tersine onlara yollarının katışıksız bir eğri yol olduğunu, kendisinin ise tam doğru yolu temsil ettiğini söylüyordu. Başka bir deyimle gerçeği yüksek perdeden, olduğu gibi ve kesinkes haykırıyor, fakat konuşurken kaba, kırıcı bir dil kullanmaktan özenle kaçınıyordu. İşte bu sûrede dile gelen ilahî sesleniş ve ilahî emir. Okuyalım: ' "Ey Peygamber, Rabbin tarafından sana indirilen mesajı duyur. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah kâfirleri doğru yola iletmez." Bu seslenişin öncesi ve sonrası açıkça gösteriyor ki, amaç, Kitap Ehli'ne inanç sistemlerinin gerçek mahiyetini, bu inanç sistemleri sebebi ile hak etmiş oldukları sıfatın ne olduğunu açıkça duyurmaktır, din, inanç sistemi ve iman bakımından boşluğa yuvarlanmış birer hiç olduklarını yüzlerine vurmaktır. Çünkü onlar, "Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbleri tarafından indirilmiş olan Kur'an'ı benimseyip pratik hayatlarına yansıtmıyorlar. Bundan dolayı Kitap Ehli oldukları, belirli bir inanç sistemine, belirli bir dine sahip oldukları biçimindeki iddiaları, realite ile çelişen kuru bir davadan ibarettir. Okuyoruz: "De ki; `Ey Kitap Ehli, sizler Tevrat'a, İncil'e ve Rabbiniz tarafından size indirilen Kur'an'a gereği gibi uymadıkça boşluktasınız, hiç bir temele dayanmış değilsiniz." Burada Peygamberimiz, Kitap Ehli'nin din, iman, inanç sistemi bakımından boşlukta olduklarını, hiçbir güvenilir temele dayanmadıklarını yüzlerine vurmakla yükümlü tutuluyor. Oysa Peygamberimize bu kesin ve yüzcülükten uzak direktif verilirken, bu adamlar kendi kutsal kitaplarını okuyorlar, kendilerine yahudilik ve hristiyanlık yaftalarını yakıştırarak aslında "mümin" kimseler olduklarını söylüyorlardı. Fakat Peygamberimizin yüzlerine vurmakla yükümlü tutulduğu ilahî tebliğ, onların kendilerine yakıştırdıkları bu sıfatların hiçbirini onaylamaya yanaşmıyordu. Çünkü "din" dille söylenen birtakım kuru sözler, okunan ve törenlere çeşni katan kitaplar, miras olarak devralınan ya da yakıştırma yolu ile sahip çıkılan bir takım sıfatlar ve yaftalar demek değildir. Din, hayat sistemidir, yaşama biçimidir. Kalplere işlemiş inancı, ibadetlerde somutlaşmış bir kulluk yaklaşımını ve hayatın tüm yönlerine yansıyan bir uygulama çabasını içeren bir hayat sistemidir. İşte Kitap Ehli, dini, bu temel tabana oturtmamış oldukları için, Peygamberimize, herhangi bir dine dayanmadıklarını, bu yönden tamamen boşlukta olduklarını yüzlerine karşı haykırması direktifi verilmiştir. Çünkü "Tevrat'a, İncil'e ve yüce Allah tarafından indirilen diğer mesajlara uymanın başta gelen gereği Kitap Ehli'nin, Peygamberimiz tarafından getirilen dine girmeleri idi. Sebebine gelince, bütün peygamberlere inanacaklarına, onları tutup destekleyeceklerine dair kendilerinden söz alınmıştı. Peygamberimiz ile müslümanlar hakkında, hem Tevrat'ta hem de İncil'de onlara tanıtıcı bilgiler verilmişti. Bu gerçeği bize, en doğru sözlerin söyleyicisi olan yüce Allah haber veriyor. Buna göre Kitap Ehli "Tevrat'a, İncil'e ve Rabbleri tarafından indirilmiş olan diğer mesajlara gereği gibi uymamış" oluyorlardı. Acaba buradaki, "Rabbleri tarafından kendilerine indirilmiş diğer mesajlar" ifadesinden maksat nedir? Bu ifade ile ister bazı tefsir bilginlerinin dedikleri gibi, Kur'an-ı Kerim kasdedilmiş olsun, isterse Davud'a indirilen Zebur gibi daha önce gelen diğer kutsal kitaplar kasdedilmiş olsun fark etmez. Her iki durumda da şu sözümüz geçerlidir. Onlar, ellerindeki kutsal kitabi onaylayan ve ana amacını bünyesinde içeren bu yeni dine girmedikçe, "Tevrat'a, İncil'e ve Rabbleri tarafından indirilen diğer mesajlara gereği gibi uymuş" olmayacaklardır. Onlar, bu son dine girmedikçe bizzat yüce Allah'ın tanıklığı ile temelsiz, dayanaksız kalacaklardır. Peygamberimiz burada onlar hakkındaki bu ilahî kararı yüzlerine vurmakla, gerçek niteliklerini ve konumlarını kendilerine net bir dille tebliğ etmekle yükümlü tutuluyor. Aksi halde Rabbinin elçisi olma görevini yerine getirmemiş sayılacaktır. Aman Allah'ım! Ne ağır tehdit! Hiç kuşkusuz yüce Allah, bu gerçeğin yüzlerine vurulmasının, bu kesin söze muhatap olmalarının onların kâfirliklerini, azgınlıklarını, inatlarını ve olumsuz reaksiyonlarını artıracağını biliyordu. Fakat bu bilgisi peygamberimize, bu gerçeği yüzlerine vurmasını emretmesine engel oluşturmadı: Ayrıca Peygamberimize, bu açık bildirim sebebi ile, katmerleşecek olan kâfirlikleri, azgınlıkları, sapıklıkları, ilahî çağrıya kulak asmamazlıkları yüzünden esefe kapılmamasını, üzülmemesini telkin ediyor. çünkü yüce Allah'ın hikmeti, doğru sözü mertçe haykırılmasını ve insanların vicdanlarını etkileme şansına kavuşturulmasını gerektiriyor. Bundan sonra ise, doğru yola giren bile bile girsin ve sapıtan da bile bile sapıtsın. Yüce Allah'ın deyimi ile "Mahvolan bile bile mahvolsun, hayat bulan bile bile hayat bulsun" (Enfal Suresi, 42) Ayetin devamını okuyalım: "Allah tarafından sana indirilen ayetler, onların çoğunun kâfirliğini ve azgınlığını arttıracaktır. Fakat sen kâfirler için üzülme." Yüce Allah bu direktifi ile İslâm davetçilerinin uygulayacakları yöntemin ana hatlarını çiziyor, onlara bu yöntemin içerdiği hikmeti açıklıyor, onlara doğru söz karşısında küplere binerek, kafirliklerinin ve azgınlıklarının dozunu daha da arttıracak nasipsizlerin içine düşecekleri çıkmazdan dolayı eseflememeleri teselli üslubu ile söylüyor. Bu nasipsizler sözü edilen bedbaht akıbete müstahaktırlar. Çünkü kalpleri doğru söze tahammül edemiyor. Bu kalplerin derinliklerinde hayrın ve samimiyetin kırıntısı bile yoktur. Buna göre bu kalpleri doğru sözle yüzyüze getirmek, yüce Allah'ın hikmetinin gereğidir. Doğru sözle yüzyüze gelsinler de içlerinde saklı duygular açığa çıksın, derinliklerinde barındırdıkları kâfirliği ve azgınlığı meydana vursunlar da azgınların ve kafirlerin çarpılacakları cezaya çarpılmayı hakketsinler! Şimdi yeniden müslümanlar ile Kitap Ehli arasında dostluk, işbirliği ve yardımlaşma meselesine dönüyoruz. Yalnız burada bu meseleyi, Peygamberimize yöneltilen yukardaki açık sözlü tebliğ yükümlülüğünün ve bu kesin tavır yüzünden çoğu Ehli Kitap bağlıları arasında görülen kâfirlik ve azgınlık tırmanmasının ışığı altında ele alacağız. Acaba ne görüyoruz? Gördüğümüz şu. Yüce Allah "Tevrat'a, İncil'e ve Rabbleri tarafından indirilmiş olan diğer mesajlara gereği gibi uymadıkça" ve bu uymuşluğun doğal sonucu olarak bu son dine girmedikçe, yahudiler ile hristiyanların hiçbir temelli inanca sahip sayılamayacaklarını belirtiyor. Onların yüce Allah tarafından böyle görüldükleri açık ve yalın bir gerçektir. Nitekim bu gerekçe ile onlar, Kur'an'ın birçok yerlerinde yüce Allah'a ve Peygamberimize inanmaya çağrılıyorlar. Demek ki onlar, "Allah'ın dini"nin çerçevesi içinde değildirler. Demek ki onlar, yüce Allah'ın onayladığı bir "din"in bağlıları sayılamazlar. Gördüğümüz bir başka realite de şudur: Yüce Allah, bu gerçeği onların yüzlerine vurulmasının, çoğunu daha koyu bir kâfirliğe ve azgınlığa sürükleyeceğini biliyor. Buna rağmen Peygamberimize, bu gerçeği hiç çekinmeden yüzlerine vurmayı emrediyor ve bu yüzden çoğunluğunda meydana gelecek olan sapıklık artışı karşısında üzüntüye kapılmamasını tembihliyor. Şimdi eğer biz, bu konudaki Allah'ın sözünü son söz olarak kabul edersek, -ki işin doğrusu ve olması gerekeni budur- yahudiler ile hristiyanları "din"li insanlar olarak kabul etmenin hiçbir gerekçesi kalmaz. Böyle olunca kimi aldanmışların ve aldatıcıların ileri sürdükleri gibi "müslüman" dinsiz-ateistlere ve komunistlere karşı mücadele etmek üzere onlar ile işbirliği yaparken hangi ortak temele dayanacaktır? Bu adamlar, Tevrat'a, İncil'e ve Allah tarafından indirilen diğer mesajlara uymadılar ki, müslüman, onları şu ya da bu oranda aslı-temeli olan bir inancın sahibi saysın. Müslüman, yüce Allah'ın kararından başka bir karar veremez ki! "Allah ve Peygamberi bu konuda kesin hüküm verdikten sonra mümin erkek ve kadınların artık o konuda hiçbir tercih yetkileri kalmaz." (Ahzab Suresi, 36) Yüce Allah'ın sözü her zaman geçerlidir. Konjonktürel şartlar onun hükmünü ortadan kaldırmaz. Eğer bu konuda yüce Allah'ın söylediği sözü, son söz olarak kabul edersek -ki işin doğrusu ve yapılması gerekeni budur- bu gerçeği yahudiler ile hristiyanların yüzlerine vurunca küplere bineceklerini, bize karşı daha saldırgan kesileceklerini hesap etmeye kalkışamayız. Bu tehlikeleri önlemek bahanesi ile sevgilerini, sempatilerini kazanalım diye, "sizin dininiz doğru bir dindir, biz sizin dininizin doğruluğunu onaylıyoruz. Geliniz, elele verelim de hem sizin dininizi hem de bizim dinimizi ortak düşmanımız olan Allah tanımazlığa karşı savunalım" diyemeyiz, böylece onların "asılsız" inançlarını, yüce Allah'ın tek kabul ettiği din olan, kendi hak dinimiz ile eşdeğer saymaya yeltenemeyiz. Yüce Allah, bize böyle bir direktif vermiyor, böyle bir onaylamaya kalkışmamızı kabul etmiyor, böyle bir işbirliğine girişmemizin günahını bize bağışlamıyor. Hatta böyle bir işbirliğine kaynaklık eden düşüncemizin suçunu bile affetmiyor. Çünkü o takdirde biz, yüce Allah'ın kararından başka bir karar vermiş, O'nun tercihine aykırı bir tercih ortaya koymuş oluruz; bunun sonucunda, sapık bir inanç sistemini "ilahî" bir din olarak tanıyarak onunla, ilahî din bazında ortak olduğumuzu söylemiş oluruz. Oysa yüce Allah, yahudiler ile hristiyanların "Tevrat'a, İncil'e ve Allah tarafından indirilmiş diğer mesajlara uymadıkça" hiçbir gerçek kırıntısına dayanmış sayılamayacaklarını söylüyor. Yahudiler ile hristiyanlar ise, Allah'ın bu şartını yerine getirmiyorlar. O'nun bu sözüne kulak asmıyorlar. Müslüman olduklarını söyledikleri halde yüce Allah'ın indirmiş olduğu mesajların gereğine uymayanlar da tıpkı bu yahudi ve hristiyanlar gibidirler, onlar da inanç bakımından boşluktadırlar, gerçeklik temelinden yoksundurlar. Yüce Allah'ın yukardaki sözü, kitaplarının hükümlerini benliklerinde ve hayatlarında uygulamaya koymayan bütün kutsal kitap taraftarları için geçerlidir. Müslüman olmak isteyen kimse, yüce Allah'ın kitabını benliğinde ve hayatında uygulamaya koyduktan sonra bu kitabı uygulama dışı tutanlara karşı, bu kitabın hükümlerine uymadıkça hiçbir gerçeğe dayanmadıklarını, dindar oldukları şeklindeki iddialarının bizzat dinin sahibi olan yüce Allah tarafından reddedildiğini açık açık haykırmakla görevlidir. Bu konuda net bir tavır ortaya koymak zorunludur. Yüce Allah'ın kitabını benliğinde ve hayatında uygulamaya koyan "müslüman"ın bundan sonraki görevi ilahî kitabın içeriğine yüz çevirmiş söz konusu kişileri yeni baştan "İslam"a çağırmaktır. Çünkü insanın, sadece kuru sözle ya da mirasçılık mantığı ile müslümanlık iddiasında bulunması onu, müslüman yapmaz, kalbini imanla doldurmaz, yüce Allah'ın dinine bağlılık sıfatı kazandırmaz. Böyle bir kimse hangi milletten olursa olsun, hangi zamanda yaşarsa yaşasın fark etmez. Gerek bu sözde müslümanlar ve gerekse öbürleri, yani yahudiler ile hristiyanlar, ne zaman yüce Allah'ın kitabını hayatlarında uygulamaya koyarlarsa işte o zaman, "müslüman" onlarla işbirliği yapabilir; ancak o zaman onlarla elele vererek, Allah tanımazlık-ateizm belâsına ve bu insanlık musibetinin taraftarlarına karşı "din"in ve "dindar"ların savunmasına girişebilir. Ama bu ortak noktada buluşulmadan önce böylesine bir işbirliği bos bir iştir, aldanmışların ya da aldatıcıların ileri sürdükleri bir yutturmaca, iki yüzlü bir kandırmacadır! Yüce Allah'ın dini, ne kuru bir yafta, ne içi boş bir slogan ve ne de atalardan geçen bir miras değildir. Yüce Allah'ın dini, vicdanlara yansıyan ve hayat tarzlarında, kalpleri donatan inanç sisteminde, Allah'a sunulan ibadet amaçlı davranışlarda ve hayata yön veren sosyal düzende somutlaşan bir realitedir. Yüce Allah'ın dini ancak, bu çok boyutlu bütünlük içinde varolabilir. İnsanlar bu çok boyutlu bütünlüğü vicdanlarında ve hayat tarzlarında gerçekleştirmedikçe, yüce Allah'ın dinine koyulmuş sayılamazlar. Bunun dışındaki her görüş tarzı, inanç sistemini sulandırmak ve gönül avutmaktır, dürüst bir "müslüman" böyle bir aldatmacaya asla girişmez. "Müslüman" bu gerçeği, sesinin olanca yüksekliği ile haykırmalı, insanlar ile arasındaki uzaklığın ve yakınlığın derecesini bu esasa göre ayarlamalıdır. Bu mesafe koyma işleminden doğacak sonuçları düşünmek, onun üzerine vazife değildir. Koruyucu Allah'tır ve "Allah kâfirleri doğru yola iletmez." İslâm davetçisi, insanları benimsemeye çağırdığı gerçeği bütün yönleri ile buyurmadıkça ve yağcılıksız, tavizsiz bir dille karşısındakilerin inanç sistemlerindeki bozuklukları olduğu gibi ortaya dökmedikçe, yüce Allah'ın mesajını insanlara duyurmuş ve böylece insanların Allah karşısında ileri sürebilecekleri gerçeklerden habersizlik bahanesinin yolunu tıkamış sayılamaz. Eğer davetçi, insanlara zarar dokundurmaktan gerçekten kaçınmak istiyorsa ve onlara yararlı kalmayı amaçlıyorsa şu yöntemi adım adım izlemelidir: Karşısındakilerin inanç açısından boşlukta olduklarını, inandıkları ve hayatlarına yansıttıkları yargıların kökten asılsız ve eğri olduğunu açık açık söylemelidir. Onları, bağlı oldukları ve hayatlarında uyguladıkları düşüncelerden tamamen farklı bir inanç ve düşünce sistemine çağırdığını belirtmelidir. Kendilerini köklü bir değişime, uzak amaçlı bir dönüşüme, uzun bir yolculuğa; düşüncelerinde, sosyal kurumlarında, düzenlerinde ve ahlâk sistemlerinde çok boyutlu bir başkalaşıma çağırdığını peşinen açıklamalıdır. Böylece insanlar davetçilerin aydınlatıcı açıklamaları sayesinde benimsemeye çağrıldıkları gerçekle aralarındaki mesafenin boyunu net olarak öğrenmelidir. Ta ki, bu bilginin ışığında, yüce Allah'ın deyimi ile: "Mahvolan bile bile mahvolsun, hayat bulan da bile bile hayat bulsun." Bazı davetçiler kimi zaman lâfı ağızlarında eveleyip geveleyerek ve kem-küm ederek insanların inandıkları ve pratik hayatlarında uyguladıkları batıl ile benimsenmesine çağırdıkları hak arasındaki köklü farklılığı, savundukları gerçek ile karşılarındakilerin uyduğu eğrinin arasındaki uçurumu belirtmekten kaçınırlar. Söz konusu davetçiler ya içinde bulundukları özel şartların baskısı ile ya da insanların hayat tarzlarının, düşüncelerinin ve inançlarının kendilerine dikte ettiği pratik realiteye ters düşmekten çekindikleri için, bu tavizci yola başvururlar. Fakat onlar iyi bilmelidirler ki, bu durumda karşılarındaki insanları aldatmış, kayba uğratmış olurlar. Çünkü onlara, kendilerinden ne yapmalarını istediklerini olduğu gibi anlatmamışlardır. Üstelik yüce Allah'ın, kendilerini duyurmakla görevlendirdiği gerçekleri insanlara duyurmamış olurlar. İnsanları yüce Allah'a çağırırken gösterilmesi gereken yumuşaklık davetçinin kullanacağı davet üslubunda bulunmalıdır, yoksa duyurduğu gerçeğin içeriğini yumuşatması düşünülmemelidir. Gerçek insanlara olduğu gibi, hiçbir kısıntıya yeltenilmeksizin, insanlara duyurulmalıdır. Duyurmanın ve tanıtmanın üslubuna gelince, temelde etkili olmaya ve tatlı öğüt vermeye önem vermesi gereken bu faaliyet, uygulamaya konduğu çevrenin ve zamanın özel şartlarına uyarlanarak yürütülür. Günümüzde bazılarımız, dünyaya bakınca yahudiler ile hristiyanlar (Kitap Ehli'nin) sayıca kalabalık ve maddi güç bakımından üstün olduklarını görüyor. Arkasından çeşit çeşit putlara tapan putperest toplumlara bakıyor, onların da sayıca, yüzlerce milyonlara vardıklarını ve devletlerarası konularda sözleri dinlenen bir konuma sahip olduklarını görüyor. Bu arada materyalist ideolojilerin taraftarlarına bakıyor, onların da kalabalık nüfuslar oluşturduklarını, bunun yanında ölüm kusan gelişmiş teknolojik silahlara sahip olduklarını görüyor. Bütün bunlardan sonra müslüman olduklarını söyleyenlere bakınca, dünya siyasetinde hiçbir ağırlıkları olmadığını görüyor. Çünkü bu kimseler yüce Allah'ın kendilerine indirmiş olduğu kitabın hükümlerine göre yaşamıyorlar. Bu durum sözünü ettiğimiz gözlemcilerin ağırına gidiyor. Bu yüzden, şu sapık insanlığın tümü ile karşısına dikilip yüzlerine karşı kesin gerçeği yüksek sesle haykırmak kendilerine ağır geliyor. Bütün insanlığa yanlış yolda olduklarını, boş inançlara tutsak düştüklerini duyurmayı, arkasından insanlara "hak din"i anlatmayı yararsız görüyorlar. Oysa doğru yol bu değildir. Cahiliye, tüm yeryüzünü kaplamış olsa da, yine cahiliyedir. Tüm insanların pratikleri, yüce Allah'ın dinine dayanmadığı sürece hiçtir, temelsizdir. Davetçinin görevi aynıdır, bu görevi ne sapıkların kalabalıklığı ve ne de eğrilik (batıl) yanlılarının şişkin görünümü değiştiremez. Çünkü eğrilik kof bir sistir. Bu davanın ilk çağrısı, nasıl o günün tüm yeryüzü halkına inanç ve hayat biçimi bakımından bir hiç olduklarını haykırarak işe başladı ise, bugün de bu misyon sesinin olanca gürlüğü ile ortalığı çınlatmaya devam etmelidir. Zaman döndü dolaştı ve yüce Allah'ın Peygamberimizi duyurma görevi ile gönderdiği, O'na şöyle seslendiği günün benzerine gelip dayandı. Yüce Allah'ın bu çağrısını bir daha okuyoruz: "Ey Peygamber, Rabbin tarafından sana indirilen mesajı insanlara duyur. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Allah kâfirleri doğru yola iletmez." "De ki; `Ey Kitap Ehli, sizler Tevrat'a, İncil'e ve Rabbiniz tarafından size indirilen Kur'an'a gereği gibi uymadıkça boşluktasınız, hiçbir temele dayanıyor değilsiniz." Bu ayetlerin devamında yüce Allah'ın insanlardan kabul edeceği "din"in ne olduğu, son kez vurgulanıyor. Evet, insanların sıfatları, ünvanları ve Allah'ın sonuncu elçisi olan Peygamberimizden önce bağlı oldukları inanç sistemleri ne olursa olsun, acaba yüce Allah onlardan hangi dini kabul ediyor? Tarihin karanlık dönemlerinden günümüze kadar ortaya çıkmış çeşitli dinlere ve mezheplere bölünen insanlık, acaba hangi dinin ortak platformunda buluşmalı, kaynaşmalıdır? Okuyalım: "Müminlerden, yahudilerden, sabiilerden (yıldıza tapanlardan) ve hristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanarak iyi ameller işleyenler için korku söz konusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir." Buradaki "müminler"den maksat, müslümanlardır; "yahudiler"den ise İsrailoğulları. "Sabiiler" ise çoğu tefsir bilginlerinin ileri sürdüklerine göre, Peygamberimizin peygamber olarak görevlendirilişinden önce, putperestliği bırakarak belirli bir dine ya da mezhebe bağlanmaksızın tek ilaha kulluk etmeye yönelen bir insan topluluğudur. Aralarında çok az sayıda Arap da vardır. "Hristiyanlar"dan maksat da bilindiği gibi Hz. İsa'nın (selâm üzerine olsun) taraftarlarıdır. Okuduğumuz ayet şu ilkeyi ortaya koyuyor: Kim Allah'a, ahiret gününe inanır ve iyi ameller işlerse, kurtuluşa ermiştir. Yalnız bu ayetten dolaylı olarak bir diğer bazı ayetlerden doğrudan doğruya çıkardığımız anlama göre, kurtuluşa erecek bu kimseler burada söz konusu edilen şartları, yüce Allah'ın sonuncu elçisi olan Peygamberimizin getirdiği talimatlar uyarınca yerine getirmelidirler. Bu takdirde: "Onlar için korku söz konusu değildir, onlar biç üzülmeyeceklerdir." Bunun yanısıra bu kimseler, artık ne daha önceki sapık inançlarından dolayı ve ne de o güne kadar taşıdıkları çeşitli ünvanlar ve adlardan ötürü sorumlu tutulmayacaklardır. Çünkü önemli olan en son ünvandır. Bu ayetten dolaylı olarak çıkardığımız bu anlam aslında, "din" kavramının zaruri anlamıdır. Çünkü bu inanç sisteminin yalın ve tartışma kaldırmaz ilkesine göre Peygamberimiz, peygamberlerin sonuncusudur; O, bütün insanlığa gönderilmiştir; buna göre daha önceki dinleri, mezhepleri, inançları, milliyetleri ve yurtları ne olursa olsun, bütün insanlar O'nun getirdiği ilahi mesaja, bu mesajın hükümleri uyarınca inanmaya çağrılıdırlar. İnsanlar, bu mesajın hem bütününe ve hem de ayrıntılarına inanmakla yükümlüdürler. Kim Peygamberimizin peygamberliğine ve getirdiği mesajın bütününe ya da ayrıntılarına inanmazsa sapıktır, doğru yolun dışındadır. Yüce Allah, onun daha önceki dinini geçerli saymaz ve böyle bir kimse bu ayetteki, "Onlar için korku söz konusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir." müjdesinin kapsamına girmez. Bu ilke, "din" kavramından zorunlu ve dolaysız olarak anlaşılan ve hiçbir gerçek müslümanın, günümüzün güçlü görünümlü cahiliye realitesinin baskısı altında ağzında eveleyip geveleyebileceği, kekemeli ve kem-kümlü ifadeler ile boğuntuya gelmesine meydan vermeye razı olamayacağı kesin bir gerçektir. Bu ilke aynı zamanda müslümanın, yeryüzünde yaşayan diğer insanlarla ilişki kurarken de ölçü olarak tutacağı ve asla gözden kaçırmayacağı bir prensiptir. Müslüman, her dinin ve her mezhebin taraftarına bu ilkenin ışığında not verecektir. Günümüz cahiliye uygarlığının baskısı, müslümanı bu konuda kaypaklığa zorlamamalı, onu söz konusu sapık dinlerin ve mezheplerin taraftarlarını aklamaya, sözde dinlerini yüce Allah'ın kabul edebileceği gerçek bir "din" saymaya; onları dost, yandaş ve müttefik edinmeye sürüklememelidir. "Kim Allah'ı, Peygamber'i ve müminleri dost edinirse bilsin ki, galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın tarafını tutanların grubudur." (Maide Suresi, 56) Olayların görüntüsü ne olursa olsun, kesin gerçek budur. Kim bu tek hak dinin esasları uyarınca yüce Allah'a ve ahiret gününe inanır, aynı zamanda iyi ameller işlerse böyleleri için ne dünyada ve ne de ahirette korku söz konusu değildir. Onlar ne kof bir sis tabakasını andıran cahiliye uygarlığının batıl gücünden korkarlar ve ne de iyi ameller işleyen mümin nefislerinden yana kaygılı olurlar. Ayrıca onlar hiç üzülmeyeceklerdir de. Daha sonraki ayetlerde tekrar yahudilerin tarihlerine dönülüyor, onların inanç ve yaşama tarzı bakımından boşlukta oldukları vurgulanıyor, bu yüzden onların İslâm'a çağrılmaları gerektiği, bu dinin kendilerine duyurulmasının kaçınılmaz olduğu, ancak bu çağrıya uyunca yüce Allah'ın dinine sığınmış olacakları belirtiliyor. Bu arada onların değişmeyen karakterleri açığa vurgulanarak müslümanların gözleri önüne seriliyor. Böylece müslümanların gözünden düşmeleri sağlanarak kalplerinin onları dost edinmekten, kendileri ile işbirliği yapmaktan nefret etmesi sağlanmaya çalışılıyor. Çünkü yahudilerin gerçek ve din karşısındaki düşmanca tutumları eskiden olduğu gibi devam ediyor. Okuyoruz:
70- Biz İsrailoğullarından kesin söz aldık ve onlara çok sayıda peygamber gönderdik. Fakat peygamberler kendilerine nefislerinin hoşuna gitmeyen bir mesaj getirdikçe kimisini yalanlıyor, kimisini de öldürüyorlardı.