Tefhîmü'l-Kur'ân sayfasına dön

A'râf Suresi Tefsiri — Mevdûdî (Tefhîmü'l-Kur'ân)

206 ayetSayfa 1 / 2
1-2- Elif, Lam, Mim, Sad. (Bu) Bir Kitap'tır.(1) Bundan dolayı içinde bir sıkıntı(2) olmasın. Onunla kafirleri kotkutman ve müminlere de bir öğüt olmak üzere sana indirildi.(3) AÇIKLAMA 1. "Kitap"tan murad burada, bu suredir yani A'raf suresidir. 2. Yani, "Bunu insanlara, korkmadan, çekinmeden ve muhalif olacakların nasıl bir tepkide bulunacaklarına zerre kadar aldırmadan ulaştır. Bırak onlar istedikleri gibi karşı çıksınlar, alaya alsınlar, küçük görsünler, isterlerse ellerinden geleni ardına koymadan düşmanlıklarını yapsınlar! Fakat sen bu daveti ulaştırmalı, hiçbir korku ve sıkıntı duymadan anlatmalısın". Tereddüt etmek, çekinmek anlamına gelen "harace" sözcüğünün, lugattaki karşılığı içinden geçilmesi zor, sık çalılık demektir. O takdirde metin, mecazi olarak şu anlama gelir: "Muhalefet ve engeller karşısında, davan yolunda, daha fazla ilerleyemediğinden ötürü kalbinde herhangi bir sıkıntı ve darlık bulunmasın." Aynı husus, Hicr: 97'de şöyle ifade edilmektedir. "Onların (senin tebliğine karşı) dediklerinden göğsünün daraldığını (canının sıkıldığını) şüphesiz biliyoruz". Ve yine Hud: 12'de "...Davetine cevap olarak, onların 'Neden O'na bir hazine indirilmedi, niçin O'nunla bir melek gelmedi' demeleri yüzünden canın sıkılacak ve Allah'ın sana vahyettiğinden bazısını terk mi edeceksin?" denilmektedir. 3. Ayet, bu surede işlenen ana konunun Hz. Peygamber'in (s.a) davetini reddedişin sonuçları hakkında insanları ihtar ve umursamazları da kendi kovuklarından çıkarmak, uyandırmaktır. Bu münasebetle ayet, kâfirlere bir ikazda bulunurken müminlere de Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği davetin sorumluluklarını hatırlatmaktadır.
1-2- Elif, Lam, Mim, Sad. (Bu) Bir Kitap'tır.(1) Bundan dolayı içinde bir sıkıntı(2) olmasın. Onunla kafirleri kotkutman ve müminlere de bir öğüt olmak üzere sana indirildi.(3) AÇIKLAMA 1. "Kitap"tan murad burada, bu suredir yani A'raf suresidir. 2. Yani, "Bunu insanlara, korkmadan, çekinmeden ve muhalif olacakların nasıl bir tepkide bulunacaklarına zerre kadar aldırmadan ulaştır. Bırak onlar istedikleri gibi karşı çıksınlar, alaya alsınlar, küçük görsünler, isterlerse ellerinden geleni ardına koymadan düşmanlıklarını yapsınlar! Fakat sen bu daveti ulaştırmalı, hiçbir korku ve sıkıntı duymadan anlatmalısın". Tereddüt etmek, çekinmek anlamına gelen "harace" sözcüğünün, lugattaki karşılığı içinden geçilmesi zor, sık çalılık demektir. O takdirde metin, mecazi olarak şu anlama gelir: "Muhalefet ve engeller karşısında, davan yolunda, daha fazla ilerleyemediğinden ötürü kalbinde herhangi bir sıkıntı ve darlık bulunmasın." Aynı husus, Hicr: 97'de şöyle ifade edilmektedir. "Onların (senin tebliğine karşı) dediklerinden göğsünün daraldığını (canının sıkıldığını) şüphesiz biliyoruz". Ve yine Hud: 12'de "...Davetine cevap olarak, onların 'Neden O'na bir hazine indirilmedi, niçin O'nunla bir melek gelmedi' demeleri yüzünden canın sıkılacak ve Allah'ın sana vahyettiğinden bazısını terk mi edeceksin?" denilmektedir. 3. Ayet, bu surede işlenen ana konunun Hz. Peygamber'in (s.a) davetini reddedişin sonuçları hakkında insanları ihtar ve umursamazları da kendi kovuklarından çıkarmak, uyandırmaktır. Bu münasebetle ayet, kâfirlere bir ikazda bulunurken müminlere de Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği davetin sorumluluklarını hatırlatmaktadır.
3- Rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka velilere(4) uymayın. Ne az da öğüt alıyorsunuz?
4- Biz nice ülkeleri yıkıma uğrattık. Geceleri uyurlarken ya da gündüzün dinlenirlerken bizim zorlu azabımız onlara geliverdi.
5- Zorlu azabımız onlara geliverince yakarabildikleri: "Biz gerçekten zulme sapanlardandık" demelerinden başka olmadı.(5)
6- Andolsun, kendilerine (peygamber) gönderilenlere soracağız(6) ve onlara gönderilenlere (peygamberlere) de elbette soracağız.(7)
7- Andolsun, (yapıp-etmelerini) onlara bir ilimle mutlaka haber vereceğiz. Ve biz gaibler (onlardan uzakta olan habersizler) de değildik.
8- O gün tartı haktır.(8) Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır. AÇIKLAMA 4. Bu surenin ana konusu budur. Ayet, insanları, Allah'ın elçisi aracılığıyla göndermiş olduğu hidayeti kabule davet ediyor. Çünkü insanın, kendisi hakkındaki ve alem hakkındaki gerçek bilgiyi yalnızca bu verebilir, hayatının gerçek amacı ve konusunu ona yalnız bu anlatır ve ahlakını, toplumsal hayatını, kültür ve medeniyetini üzerine bina edeceği prensipleri ona, ancak bu kılavuz öğretebilir. İnsan, kendisine rehber olarak yalnız Allah'ı tanımalı ve kılavuz olarak da peygamberleri aracılığıyla göndermiş olduğu irşadı takip etmelidir. Ayet, irşad için Allah'tan başkasına yönelmenin temelde yanlış olduğu, çünkü bunun her zaman hezimetle sonuçlandığı ve kaçınılmaz olarak hüsrana götüreceği konusunda ikazda bulunur. Burada "evliya" (veliler) kelimesi, insanoğlunun ister övsün, isterse yersin veya ister "veli" olarak kabul ettiğini, isterse etmediğini söylesin, Allah'ın yerine kendisine tabi olduğu herkes için kullanılmıştır. (Daha fazla açıklama için bkz. Şura an: 6.) 5. Yani, "Allah'ın irşadından ayrılıp başka yollara sapan ümmetlerden iyi bir ders alabilirsin ki onlar en sonunda dünyanın başına iğrenç bir belâ haline geldiler ve Allah'ın gönderdiği bir afetle ortadan yok olup, temizlendiler." "Şüphesiz ki biz zalim kimselerdik" ibaresi burada, iki hususta ikaz vazifesini görmek üzere delil olarak getirilmiştir. Birincisi; "Verilen sürenin bitiminde, bir kimsenin yaptığı hatayı itiraf etmesi ve pişmanlık duyması, artık tamamiyle faydasızdır. Eğer insanlar kendilerine tanınan sınırlı vakti kayıtsızlık içinde geçirir ve kendilerini Hakk'a davet eden kimsenin ikaz ve tavsiyelerine karşı kulaklarını kapatırlarsa fert ve toplum olarak tam bir akılsızlık göstermiş oldukları apaçık ortaya çıkar. Tavırlarının ne kadar korkunç olduğunu ancak Allah'ın azabı onları kuşattığı zaman anlarlar." İkincisi; "Hadlerini aşmış ve kendilerine ayrılan sürenin sonuna gelmiş nice insan ve toplumların, Allah'ın bir felâketi ile helâk oluşlarının örneklerini bizzat siz gördünüz. Yine siz, onların başına böyle bir felâket geldikten sonra, ondan kurtulmak için hiçbir çıkar yolun olmadığını da gördünüz. Bu, devamlı tekrarlanan tarihi bir gerçek olduğu halde, neden bir insan, aynı hatayı tekrar tekrar işler de, tövbe etmek için, hiçbir nedametin yarar sağlamayacağı ve sadece keder ve pişmanlık getireceği bir son anı bekler durur." 6. "Soracağız" ifadesi ile kıyamet günündeki "hesap" kastolunmaktadır. Kötü kişi ve toplumlar tarafından işlenen suçların, bu dünya hayatında, hakiki bir şekilde cezalandırılmasının mümkün olmaması, insanların ahirette hesaba çekilecekleri gerçeğinin kesin bir delilidir. Dünyada sadece, daha fazla kötülük yapmaya fırsat vermemek için bir suçlu tevkif ve hapsedilerek daha fazla suç işlemesine engel olunabilir. Gerçek cezalandırma ahirette olacaktır. İnsanlık tarihinde vukubulan ilahî felâketlerin çokluğu, insanın aklına estiğini yapmak için başıboş bırakılmadığı gerçeğini vurgulamaktadır. Onun üstünde, muayyen bir noktaya kadar gitmeye müsade eden mutlak bir Hakim vardır. Böyle bir noktaya daha varmadan bu güç, insanı kötü yollardan vazgeçirtecek şekilde birbiri arkasından uyarılarda bulunur. Eğer bunlara kulak vermezse o zaman insanoğlu, kötü davranışlarına son veren ani bir felâketle cezalandırılır. Şimdi biz, bu kaçınılmaz gerçeklerin ışığı altında, ciddi olarak düşünürsek, evrenin tek Hakimi'nin, bu gibi suçluları hesaba çağırıp onlara nihaî adaleti uygulayacağı neticesine varırız. Bu ayetteki uyarı, daha önce geçen ayetlere dayandığı ve bunun önceki ayetlerin bir neticesi olduğunu göstermek için "Fe" (Bu sebepten) edatı ile başlamaktadır. 7. Bu, ahirette peygamberliğin yargılama için temel bir ölçü olacağını gösterir. Bir taraftan peygamberlere, daveti insanlara ulaştırırken neler yapacakları sorulurken diğer taraftan kendilerine davet gelenlere, ona karşı nasıl davrandıkları, bunu nasıl karşıladıkları hakkında sorular sorulacaktır. Kendilerine tebliğ ulaşmayan insan ve cemiyetlerin durumlarına gelince; bunların hangi ölçüye göre yargılanacaklarını Kur'an söylemektedir. Allah Teâlâ'nın kendisi bunu açıklamaya lüzum görmemiş olduğundan bizim için de araştırma gereği yoktur. Ama kendilerine davet gelenler, ulaşanlar hakkında Kur'an; inkârları, kötü tavırları, karşı koyuşları ve asiliklerine artık bir mazeret beyan edemeyecekleri ve cehenneme doğru rezilce sürülecekleri zaman çaresizlik içinde nasıl ellerini oğuşturacakları hususunda oldukça açıktır. 8. "O gün tartı hakla (gerçekle) bir tutulacaktır." Hesap günü kurulacak Allah'ın mizanında haktan başka hiçbir şeyin ağırlığı olmayacak ve tabii bütün ağırlığı olan da yalnız hak olacaktır. Kişinin yükü hakla yakınlığı oranında ağır ya da hafif gelecektir. İnsan, beraberinde getirdiği hakkın ağırlığı ile tartılacak ve sadece onun ölçüsüyle hesaba çekilecektir. Sahte hayat ve onun fayda vermeyen uzunluğu ve görünen şa'şaalı işleri, adelet kefesinde hiçbir geçerli ağırlığa sahip olmayacaktır. Bâtıla uyanların amelleri o terazide tartıldığı zaman, hayatlarının o "muhteşem" işleri olarak kabul ettikleri şeylerin hiç de bir anlam taşımadıklarını bizzat kendi gözleriyle göreceklerdir. Bu husus Kehf suresi, 103-105. ayetlerde de ifade edilmektedir: "Yaptıkları şeylerin doğru olduğu zannı ile, ömürleri boyunca bütün çabalarını bâtıl yollarda harcayan kimseler zarara uğrayanlardır. İşte onlar Rablerinin ayetlerine ve O'na kavuşmaya inanmayan, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir, binaenaleyh kıyamet günü onlara hiç değer vermeyeceğiz.
9- Kimin de tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana(9) uğratanlardır.
10- Andolsun, sizi yeryüzünde 'yerleşik kıldık' ve orda size geçimlikler yarattık. Ne de az şükrediyorsunuz?
11- Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin"(10) dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o secde edenlerden olmadı. AÇIKLAMA 9. Başka bir ifade ile, insanın amelleri iki sınıfa ayrılır, olumlu ve olumsuz. Hakkı bilmek, tanımak, onu izlemek ve onun gerektirdiği eylemlerde bulunmak olumlu tarafta yer alacaktır. Nitekim ahirette bir değer ve öneme haiz fiiller de yalnız bunlar olacaktır. Buna karşılık gerçeği, görmezlikten gelmek veya reddetmek, ya da başka bir yaratığın veya şeytanların isteklerine uymak ve bu yanlış yola kendini vermek, olumsuz ameller zümresine dahildir. Bir tarafta olan eylem ve hareketler sadece değersiz olmakla kalmayacak, aynı zamanda diğer doğru ve hak amellerin de değerini düşürecektir. Yukardaki ifadeden, ahiretteki kurtuluşun, insanın işlediği salih amellerin kötü amellerinden daha ağır basmasına bağlı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Kötü işleri, salih amellerinden daha ağır gelen kimsenin hali, bütün varını yoğunu, borçlarını ödemek için verip de hâlâ borçlu kalan bir müflisin durumuna benzer. 10. Karşılaştırmak için, Bakara Suresi'nin 30 ile 36 arasındaki ayetlerine bakınız. Bakara 34'deki ifade, Adem'in önünde eğilmeleri için meleklere verilen emir, bizzat Hz. Adem'in şahsına bunu yapmaları emrediliyormuş gibi yanlış bir kanaat uyandırmış olabilir. Fakat onu takip eden ayetin anlatım şekli bunu açıklamaktadır. Emirden önce geçen kelimeler, meleklerin Hz. Adem'e, tüm insanlığın temsilcisi olarak secde etmeleri gerektiğini gösterir. İnsanın yaradılışına gelince, herşeyden önce, Allah, o işi takdir etti ve bu maksat için gerekli olan maddeleri hazırladı, bilâhere ona insan şeklini verdikten sonra Adem, canlı bir varlık olarak vücud bulduğunda ona, bütün insanlığın temsilcisi olarak secde edilmesi gerektiğini meleklere emretti. Ayetin yukarıda geçen açıklaması, Kur'an'ın diğer bazı bölümlerine dayanmaktadır. Meselâ, Sa'd suresinin 71-72. ayetlerine baktığımızda "Hani Rabbin meleklere: Gerçekten ben çamurdan bir beşer yaratacağım, ona biçimini verip ruhumdan da üflediğim zaman, siz ona hemen secde edin demişti" emrini görmekteyiz. Bu ayette de, aynı üç merhale (yaradılış, mükemmelleştiriş ve hayata getiriş) , değişik yolla ifadelendirilmiştir. İlk önce, çamurdan bir adam yaratıldı, sonra ona bir biçim ile mütenasib uzuv ve yetenekler verildi. Ve daha sonra Onun ruhu üflenip Adem olarak hayata getirildi. Hicr suresi, 28 ve 29. ayetlere bir bakalım şimdi de: "Hani Rabbin meleklere: Ben, kuru çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verip ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ediciler olarak kapanın." Bizim için ilk insanın yaradılışını, tam olarak anlamak çok zor. Çünkü insanın yeryüzü materyallerinden nasıl yapıldığını, ona nasıl şekil verilip mükemmelleştirildiğini ve ruhun ona nasıl üflenildiğini kavrayabilmekten aciziz. Ayrıca, Kur'an'da anlatıldığı şekliyle insanın yaratılış anlatımı, Darwincilikten tümüyle farklıdır. Bu doktrine göre insanın evrimi, insan olmayan ve yarım-insan bir varlığın sürekli değişme, ayıklanma ve uyarlanma süreciyle olmuştur ki bu durumda, insanın "İnsan cinsi" olarak arzı endam edişi ile insanın insan olmadığı zaman döneminin sonu arasında bir ayırım sınırı da yoktur. Bunun aksine Kur'an insanoğlunun hayata "insan" olarak başladığını ve bütün tarih boyunca insanın, insanlık öncesi veya dışı bir hâl ile hiçbir ilişkisi olmadığını söylemektedir. Allah onu yerküre üstündeki hayatının daha ilk gününde bir insan olarak yaratmış ve hayatının henüz daha başlangıcında onu idrak ve şuur ile techiz etmiştir. Yukarıdaki insanlık hikâyesinin iki ayrı anlatımı, insan ile ilgili olarak birbirine zıt iki ayrı telâkki doğurmakta. Darwinci telâkkinin uygulanması halinde insan, hayvan türlerinden birine indirgenir, yani insan yaşantısının tüm prensipleri (buna ahlâkî prensipler de dahil) hayvanlar alemine hakim olan prensipler çıkışlı olacak ve onun hayvan benzeri bir davranışı da doğal karşılanacaktır. Bu durumda, insan ile hayvan arasındaki biricik fark, ihtiyaçları ve refahı sağlamak için birincisinin alet edevat vs. kullanabilme yeteneğinin olmasıdır. Aksine, ilahî telâkkiyi kabul etmesi halinde insan, hayvanî düşüklükten insanî olan yüceliğe, eşrefî mahlukat derecesine çıkarılır. Artık o salt bir "konuşan hayvan" ya da "toplumsal hayvan" değil, aynı zamanda Allah'ın yeryüzündeki halifesidir de. Böylece, onu diğer yaratıklardan ayıran şey, yalnız konuşma yeteneği ve toplumsal oluşu değil, bununla birlikte ahlâkî sorumlulukları, Allah'ın kendisine verdiği irade, iktidar ve bunlardan Allah'a karşı hesaba çekilmesi olacaktır. Bu, insanın bu dünyadaki hayatı konusundaki görüşünü tüm olarak değiştirecek, netice olarak insan, farklı bir hayat anlayışına, ahlâk sistemine, hukuk ve medeniyete talib olacaktır. O zaman insan, kendisi için hayatını bayağılaştıran sefil faktörler yerine, hayatına anlam verecek olan yüce prensipleri arayacaktır. Şimdi bir an, her ne kadar ulvî ve yüce gözüküyorsa da bu "İnsanın İlâhî telâkkisi"nin salt ahlâkî ve psikolojik olduğunu varsayarak, "Nasıl olur da bu konudaki "Bilimsel" Darwinci telakkiyi reddebiliriz diye bir soru sorulsa, cevaben biz de bir karşıt soru sorarız: "Peki, Darwin'in 'Türlerin Kökeni' hakkındaki teorisi bilimsel olarak ispatlanmış mıdır?" Yalnızca, bilim hakkında yüzeysel bilgilere sahip olanlar, bu teorinin bilimsel olarak ispatlandığını ileri sürerler. Fakat bilim adamlarının çoğunluğu, her ne kadar şa'şaalı bazı teknik terimlere sahipse de bunun yalnızca bir "teori" olduğunu, hakkındaki tartışmaların daha henüz neticelenmediğini ve bir "varsayımdan" ibaret olduğunu bilirler. Bu bağlamda ileri gidilebilecek en son nokta, türlerin yaratılışı konusunda her iki tezin de, eşit şekilde mümkün olabilirliğidir. Yani, türlerin yaratılışı, Darwinci evrim teorisine göre meydana gelmiş olabileceği gibi her tür varlık alemine ayrı ayrı da getirilmiş olabilir.
12- (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten engelleyen neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
13- (Allah:) "Öyleyse ordan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin."(11)
14- O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.) " dedi.
16- De ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım." AÇIKLAMA 11. "Sâgirîn" kendi kendini zelîl eden, haysiyetini çiğnettiren anlamına gelir. Yani, "Açıktır ki sadece bir mahluk ve Allah'ın kulu olduğun halde, kendini beğenen, büyüklük taslayan düşüncenle, zillet içinde olmayı bizzat kendin istedin. Bunun, senin asaletini ve şerefini alçaltacağını düşünerek seni yaratanın emrine küstahça karşı geldin. Yücelik ve mükemmeliğin hakkında, sanki bunlar sana aitmiş gibi gurur, kibir ve kendini beğenmişlik tasladın. Bu durum, seni aşağılayacak, sefil ve düşmüş bir hale sokacak ve bu alçaklığın sorumlusu da bizzat sen olacaksın.
17- "Sonra da muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."(12)
18- (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım."
19- Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz de dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.
20- Şeytan, kendilerinden 'örtülüp gizlenen çirkin yerlerini' açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir."
21- Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti. AÇIKLAMA 12. Bu, Şeytan'ın Allah'a meydan okuyuşudur. O adeta şöyle demektedir "Bari bana insanların tekrar dilecekleri mahşer gönüne kadar süre tanı, ben, senin benim üstümde değer verdiğin insanın buna layık olmadığını göstermek için azamî çabamı harcayacağım. Onun, nasıl nankör, şükretmeyen ve samimiyetsiz bir yaratık olduğunu (sana) kanıtlayacağım". Şeytan'ın istediği ve Allah'ın da verdiği, sadece bir süre değil düşündüklerini yapabilmesi için bir fırsattı da. Şeytan'ın arzusu aslında, kendisine verilen Allah'ın yeryüzündeki vekilliğine uygun olmadığı hususunda insanı, zaaflarından faydalanarak kandırmaktı. Allah, onun bu isteğini kabul etti. Bu durum, İsra suresi 61-65 ayetlerde de izah edilmektedir. Buna göre Allah Ademoğlunu saptırmak ve Sırat-ı Müstakim'den uzaklaştırmak için istediklerini yapabilmek üzere Şeytan'ı serbest bıraktı. Ona, insanı saptırmak için düşündüğü her türlü hileyi yapma izni verildi. İnsanları batıl yola sevketmek için ona şu şartla bütün yollar açık olacaktı. "Gerçekte senin, kullarımın üstünde herhangi bir zorlayıcı gücün olmayacak" (İsra: 65) . Bu şu demektir: "Kötüyü iyi göstermek suretiyle onları hatalara düşürmek, geçici umutlarla aldatmak, boş arzu ve heveslerle kötü yollara davet etmek için, senin çeşitli girişimlerde bulunmana izin verilecek, fakat senin, ne onları kendi yolunu takip etmelerine zorlayacak ne de onları Sırat-ı Müstakim'den alıkoyacak bir gücün olacaktır, yeter ki, onlar, doğru yolu takip etme kararında olsunlar." Aynı husus İbrahim-22'de de ifade edilmektedir. "Benim, sizi, beni takip etmenize zorlayacak hiçbir gücüm yoktu. Benim yaptığım şey, sadece benim yoluma davet etmekten ibaretti, o halde beni kınamaya hakkınız yoktur, yerecekseniz, siz kendi kendinizi yerin..." Şimdi, Şeytan'ın Allah'ı "Beni dalâlete sen düşürdün" şeklindeki suçlamasını düşünelim. Bu ithamla şunu kastetmekteydi: "Her bakımdan benden daha aşağı olan Adem'e secde etmemi emrettiğin için benim sapkınlığımın sorumlusu sensin. Çünkü bu, kendime olan saygımı sarstı, ben de sana karşı geldim, isyan ettim" Bu ifade, Şeytan'ın kalbinde beslemekte olduğu kibir ve gurur duygularını Allah'ın açığa vurmamasını, ve hatta onun bu yolda devam etmesine izin vermesini, ona karışmamasını istediğini aşikâr kılmaktadır. Onun bu ithamı tamamen saçma olduğu için Allah onu dikkate bile almamıştır.
22- Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın da sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"
23- Dediler ki: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız."(13) AÇIKLAMA 13. Kur'an bu kıssasında, aşağıdaki şu önemli konuları izaha kavuşturmaktadır: a) İnsandaki utanma ve haya duyguları tabiî ve fıtrîdir. Bunun ilk belirtisi, bir kişinin başka birisinin önünde mahrem yerleri açıldığında tabiî olarak duyduğu utanma hissidir. Kur'an bize bu utanma duygusunun ne uygarlığın gelişmesiyle insanda sonradan oluşabileceğini ne de bunun, Şeytan'ın yandaşlarının ileri sürdüğü gibi insan tarafından kazanılabilen bir duygu olduğunu anlatır. Bu, yaratıldığı ta ilk günden beri insanda bulunan fitrî bir duygudur. b) Cinsel duygu, insanoğlunun en zayıf tarafıdır. O nedenle Şeytan, hücum için düşmanın bu en zayıf noktasını seçmiş ve planlarını onların haya duygusunu zayıflatmak hesabı üzerine kurmuştur. Böylece onları soyarak mahrem yerlerini açığa vurmaya zorlamakla bu yönde ilk adımını atmış oldu. Bu sayede, onların önünde, hayasızlığa giden ilk kapı açılmış olacak ve onları cinsi duygularla kandıracaktı. Hatta, bugün bile Şeytan ve işbirlikçileri kadını bu haya ve iffet duygularından soymak için aynı planı uygulamaktadırlar. Kadını tamamiyle soymadan belirli bir "ilerleme" katedilemeyeceğini tasavvur bile edememektedirler. c) İnsan, yapısı kötülüğe ve iğrenç olana açık bir çağrıyı kolay kolay kabul etmez. Fıtrî bir özelliğidir bu. İnsanı kendi tuzağına düşürmek için Şeytan, onun yararına ve iyiliğine çalışıyormuş gibi gözükerek kendi tuzağına düşürmeye çalışmaktadır. d) İnsan daima bulunduğu durumdan daha yükseklerini isteme veya ölümsüzlüğü elde etme gibi bir duyguya sahiptir. Bundan dolayı Şeytan çoğu kez melekleştirme veya ölümsüzleştirme teklifleriyle yaklaşarak insanları kandırmayı başarabilmektedir. Günümüzde de insanı, önce daha yüksek bir mevki, daha iyi bir konum aldatmacalarıyla aklını çelmekte, daha sonra da onu çürümeye, bozulmaya götürecek yola sevketmektedir. e) Kur'an-ı Kerim, Şeytan'ın önce Hz. Havva'yı kandırdığını daha sonra da onu kullanarak Hz. Adem'i yoldan çıkardığı şeklindeki yaygın bir kanaati yalanlar ve Şeytan'ın her ikisini birden baştan çıkardığını, ikisinin de beraber aldatıldığını bildirir. Bu iki rivayet arasındaki fark önemsizmiş gibi görünmesine rağmen, yine de bu iki rivayetin dikkatli bir değerlendirmesi, onların çok farklı neticeler doğurduğunu gösterecektir. İlk rivayet, kadının toplum, hukuk ve ahlâk yönünden düşük bir konuma gelmesinde büyük rol oynamış; oysa Kur'an'ın söylediği rivayet ise, kadının durumunun üstün bir seviyeye çıkarılmasını sağlamıştır. f) Bu kıssa, insanın her zaman Allah'a karşı gelecek olsa er veya geç suçunun açığa vurulduğunu beyan etmekte. Adem ile Havva'nın çıplak oluşları, Allah'ın emrine karşı gelmeleri nedeniyledir, yoksa yedikleri yasak meyvenin bir etkisiyle değil. İlk önce Allah, çıplak oluşlarını gidermek için kendine göre bir tanzim yapmıştı. Zaten, onlar o yasak meyveden yemek suretiyle O'nun emrine karşı geldiklerinde, Allah da bu kararını kaldırdı ve onları kendi bildikleri şekilde örtünmeleri için nefisleriyle başbaşa bıraktı. Eğer onların örtünmek için bir niyetleri olmasaydı, Allahu Teala bu hususu önemsemezdi. Bununla birlikte Allah'a itaatte devamlı olsaydılar, onlara sadece Allah'ın yardım edebileceğini göstermek amaçlanmıştı. Onlar itaat sınırını aşar aşmaz, O da himayesini geri aldı ve onları kendi hallerine bıraktı. Hz. Peygamber (s.a) birçok hadisinde bu hususu "Allah'ım, senden merhamet umarım, bir anlık için bile olsa beni bana bırakma" diyerek itiraf etmektedir. g) İnsanla olan çekememezliğinde Şeytan, insanın hiçbir yönüyle kendisine üstünlüğü olmadığını ispatlamak istedi. Nitekim, yasak meyveden yemesi için onu aldattı, fakat Şeytan insanın Rabbine karşı isyan etmesinde başarılı olduysa da, yine de umumiyetle insan Şeytan'a olan ahlakî üstünlüğünü ispat etti. 1) İnsandan üstün olduğu iddiası ile Şeytan gururunu açığa vurdu. Fakat insan böyle bir iddia ileri sürmedi. 2) Şeytan herhangi bir dış etki olmaksızın, sadece gururundan dolayı Allah'a karşı geldi. Diğer taraftan insan, kendiliğinden Allah'a karşı gelmemiştir. Bilakis o kandırılmıştır. 3) Şeytanın davetini insan açıkça kabul etmemiştir. O kendisine iyiliksever birisinin tavrı ile yaklaşan Şeytan tarafından aldatıldı. Hatta o zaman bile insan, onun dediklerini daha üstün bir duruma yükseleceği umuduyla yaptığı için saptırıldı. 4) Şeytan günahından dolayı uyarıldığı zaman o, ne hatasını itiraf etti, ne de itaat yoluna döndü. Aksine daha da inatçı bir tutum sergiledi. Buna karşılık insan, günahı karşısında uyarıldığında ne inat etti ne de kibir gösterdi, aksine haya ve üzüntü duydu, günahından dolayı pişman oldu. Rabbine karşı itaat yoluna girdi ve Allah'tan affını diledi. h) Bu hikâye burada Hz. Adem'in yaradılışı hususunda takip edilecek doğru yolun Şeytan'ın değil sadece Allah'ın yolu olduğu dersini vermek için anlatılmıştır. Şeytan'ın yolu, Adem'in yolundan tamamiyle farklıdır. Onun yolu, Allah'a itaatten çıkmak, O'na karşı gelenlerin yoluna uymak ve nasihat kabul etmenin yerine, gururla bu yolda ısrar etmek ve asilerin yürüdüğü isyan yoluna sapmaktır. Bundan dolayı insan için doğru olan yol, şeytanî hilelere karşı savaşmak, onun kurnazca kurduğu tuzakları sezmek ve karşı müdafaaya geçmek, onun kötü planlarından kendini korumak için daima uyanık bulunmak ve eğer bütün ön tedbirlere rağmen bazen Şeytan'a gafil avlanırsa ve Allah'a karşı gelirse tövbe etmektir. İnsan hemen o anda pişman olmalı, günahına üzülmeli, utanmalı, tekrar Allah'ın yoluna dönmeli ve günaha sebep olan yönlerini ıslah etmelidir. Ayrıca, "Bu gittiğiniz yol, sizi doğru yoldan saptıran Şeytan'ın yoludur. Velilerinizi, dostlarınızı cinlerden ve insanlardan olan şeytanlardan seçerek bu konudaki sürekli ikazlara rağmen, hatada ısrar etmeniz, sizin açık ve devamlı düşmanınıza teslim olduğunuzu gösteriyor. Şeytan tarafından tamamiyle perişan edilip rezil-rüsvay bir hale getirilip ve sonunda Şeytan'ı bekleyen aynı son ile karşılaşmadan, kendi nefsinizin düşmanı değilseniz ve eğer biraz olsun vicdan kalmışsa sizde, ikaza kulak veren ilk atanız Adem ile Havva'nın yoluna dönersiniz" diyerek Hz. Peygamber'e karşı gelenleri uyarmaktadır.
24- (Allah) Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak inin.(14) Yer yüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta (geçim) vardır."
25- Dedi ki: "Orda yaşayacak, orda ölecek ve ondan çıkarılacaksınız."
26- Ey Ademoğulları,(15) biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (varettik) . Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler.
27- Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.(16) AÇIKLAMA 14. "Haydi inin" sözü, başkaldırışlarına bir ceza olarak "Cennet'ten kovulmaları" gibi yanlış bir anlayışı akla getirmemelidir. Çünkü Kur'an, çeşitli yerlerde Allah'ın, onların (Adem ile Havva'nın) tövbelerini kabul ettiğini bildirmiş ve günahlarını bağışladığını açıkça ilan etmiştir. Ve bu buyruğun, ceza olarak anlaşılacak bir yanı da yok. Ve üstelik onlar, yeryüzünde Allah'ın halifeleri olarak gönderilmişlerdir, zaten insanoğlunun yaratılışının birinci gayesi de bu değil mi? (Bkz. Bakara an: 48 ve 53) 15. Kur'an bu paragrafta, Hz. Adem ile Hz. Havva kıssasını çıplaklığın kötülüğünü ortadan kaldırmak için araç olarak kullanmıştır. Şeytan, İslâm öncesi Arapları örtünmenin, sadece süslenmek ve vücudu sert hava şartlarından korumak mânâsına geldiği inancına sevkederek baştan çıkarmıştı. Bundan dolayı onlar, genel olarak örtünmenin gerçek amacını önemsemediler, avret yerlerini örtmek kaygısı taşımadılar ve başkalarının yanında ayıp yerlerini örtmekten, yani cinsel organlarını açıkta tutmaktan çekinmediler. Üstelik, bir kısım Araplar özellikle Kâ'beyi hac mevsiminde çırılçıplak tavaf ederlerdi. Hanımları ise, bu konuda erkeklerinden daha hayasız idiler. Onlar bunu dinî bir hareket olarak kabul ediyorlar ve bunu sanki faziletli bir amel imiş gibi yapıyorlardı. Bu kötülük sadece Araplara mahsus olmadığından, aksine (bugün bile) dünya halklarının çoğu bu suçu işlemiş olduğundan hitap bütün insan soyuna şamildir. Bundan dolayı da bütün insanlık ikaz edilmektedir. Şöyle ki: "Ey Adem'in çocukları, çıplaklık Şeytan'ın sizi içine düşürdüğü açmazın bir belirtisidir. Rabbinizin hidayetini yok sayıp, O'nun peygamberlerini reddettiğiniz için kendinizi, sizi fıtrî haya duygusundan çıkarıp ilk ebeveynlerinizi saptırmayı planladığı şu utanç dolu duruma düşüren Şeytan'a yine kendi elinizle teslim etmiş oldunuz. Eğer ciddi olarak düşünürseniz, siz, peygamberlerin rehberliği olmaksızın "kendi fıtrî isteklerinizi ne doğru ve tam olarak anlayabilir ve ne de bu isteklere doyurucu karşılık verebilirsiniz" sonucuna ister istemez mutlaka geleceksiniz. 16. Bu paragraf, örtünme konusunda aşağıdaki hususları açıkça ortaya koyuyor. 1) Örtünme ihtiyacı insanda, sunî olarak değil, aksine insan yaratılışının önemli bir eğilimi olarak vardır. Bundan dolayı Allah, diğer canlılarda olduğu gibi insan vücudunda doğal bir örtü yaratmamıştır. Bunun yerine, insanın tabiatında, utanma ve haya duygusu daha yaratılırken yerleştirilmiştir. Ve ayrıca, Allah, insandaki cinsel organları sadece seks organları olarak değil, aynı zamanda, daha ilk yaratılışı anında onları başkalarının yanında açılması hoş karşılanmayan haya organları olarak yaratmıştır. Dahası Allah insana, haya yerlerini gizleyecek hazır herhangi bir örtü vermemiş, aksine insanın tabiatında onları herhangi bir örtü ile saklaması gerektiği duygusunu yerleştirmiştir. Ayet 26'da işaret edilen husus ise şudur: Allah insana, vücudundaki haya organlarını gizlemek duygusunu ilham etmiştir. Bundan dolayı insan, bu ilham edilmiş eğilimin doğallığını sezmeli ve Cenabı Hakk'ın yarattığı maddelerden kendisine bir örtü yapmalıdır. 2) 26. Ayette vücudun avret yerlerinin örtünmesi, bedenin korunması ve süslenmesine öncelik sayılması gerçeği, örtünmede fiziksel işlevden ziyade ahlâkî işleve daha büyük önem verildiğinin açık bir delilidir. Böylece, insanın doğasının hayvanınkinden tümüyle farklı olduğu açıktır. Bundan dolayı Allah, hayvanların doğuştan vücutlarını korunmuş ve örtülü halde yaratmış, bu nedenle de onlarda avret yerlerini örtmeleri için bir duygu da yerleştirmemiştir. Fakat Allah'ın hidayetini bir kenara bırakıp Şeytan'ın rehberliğini kabul etmeye başladıkları zaman insanlar, sanki "Örtümüzün işlevi hayvanlarda derilerin vücutları kaplaması gibi, sadece bedenlerimizi örtmek ve korumaktan ibarettir. Ayıp yerleri örtmeye gelince, giysilerin hiçbir önemi yoktur, çünkü bunlar sadece cinsel organlardır, utanılacak birşeyler değildir" demeye getirip yukarıda anlatılan düzeni ters çevirdiler. 3) Elbise ve örtünme sadece ayıp yerler örten bedeni koruyan ve süsleyen birer nesne olmaktan çıkıp aynı zamanda insanı takva sahibi kılan bir araç olarak görülmelidir. Elbise, gizlenmesi gereken kısımları kapatacak şekilde olmalı ve kişinin durumu gözönünde tutularak ne çok pahalı, ne de çok pejmurde olmalı, ne büyüklenme ve kendini beğenme ne de riyakâr bir hava taşımalıdır. Dahası dindar bir giyim, erkeğin kadın kıyafeti ve benzerlerini (kadının da tersini) giymemesini ve bu konuda müslüman olmayanları taklit etmemeyi gerektirmektedir. Çünkü, yalnız Allah'ın hidayetine inanan ve uyanlar, istenen takvaya erişebilirler. Fakat Allah'ın hidayetini kabul etmeyip şeytanları rehber edinenler diğer konularda da olduğu gibi burada da nice yanlışlara düçar kılınırlar. 4) "Örtünme", bütün yeryüzüne yayılmış ve insanları Hakk'ı tanımaya, bilmeye götüren Allah'ın ayetlerinden bir ayettir. Yukarda zikredilen örtünme konusundaki üç gerçeği, ciddi olarak düşünürseniz örtünmenin Allah'ın nasıl önemli bir ayeti olduğunu kolayca anlarsınız.
28- Onlar, 'çirkin bir hayasızlık' işlediklerinde: "Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bunu bize emretti" derler.(17) De ki: "Şüphesiz Allah, 'çirkin hayasızlıkları' emretmez.(18) Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?"
29- De ki; "Rabbim adaletle davranmayı emretti. Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O'na) doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O'na dua edin. 'Başlangıçta sizi yarattığı' gibi döneceksiniz."(19)
30- Bir kısmına hidayet verdi, bir kısmı da sapıklığı haketi. Çünkü bunlar, Allah'ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. AÇIKLAMA 17. Bu ifade Arapların Kâbe'yi çırılçıplak tavaf etme geleneklerine sanki Allah'ın bildirdiği bir dinî ibadetmiş gibi devam edegelmelerine işaret etmektedir. 18. "Allah çirkin birşeyi (fahşayı) asla emretmez" anlamındaki bu kısa cümle, Arapların inanç ve geleneklerine karşı güçlü bir delili içerir. Bu delilin gücünü takdir etmek için şu iki ana konunun bilinmesi gerekir: a) Araplar, belli dinî ayinleri çıplak olarak icra etmelerine rağmen yine de onlar, çıplaklığın bizatihi ayıp bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu geleneklerine rağmen, hiçbir saygın Arap çarşı-pazarda, herhangi bir dostunun yanında veya umumî toplantılarda çıplak olarak bulunmazdı. b) Hatta onlar, çıplaklığı ayıp bir durum olarak kabul eder ama bunu, Allah'ın emri olduğu için yaptıklarını söylerlerdi. Bu kanaat tabi oldukları dinlerinin, Allah tarafından gönderilmiş bir din olduğu gibi yanlış bir bilgi temeline oturmakta idi. Fakat Kur'an, bu kanaati delil getirerek şöyle çürütür: "Çıplaklığın çirkin birşey (fahşa) olduğunu, siz kendiniz de kabul ediyorsunuz. Bundan dolayı, çıplaklık adetinizi "Allah'ın emridir" gibi öne sürmeniz tümüyle asılsızdır. Bu sonuca göre, eğer dininiz bu hayasızlığı tasvip ediyorsa, bu onun Allah'tan gelen bir din olmadığı gerçeğinin en açık bir delilidir." 19. Allah bizzat kendisinin tanımladığı dinin ve onun aşağıda anlatılan temel prensiplerinin, müşriklerin saçma geleneklerle beslenen din anlayışlarına tamamen ters düştüğünü, 29. ayette beyan etmiştir. 1) Bir insan, hayatını, adalet ve hakkaniyete uygun bir şekilde düzenlemeli, 2) İbadetinde sadece hakka yönelmelidir. Yani, "yalnız Allah'a yönelinmeli, bu konuda şirkin her türünden kaçınmalı, Allah'tan başkasına en ufak bir itaat, saygı veya yönelim göstermemelidir." 3) İnsan, hidayeti, yardımı ve her türlü kötülükten koruma ve kollanmayı sadece Allah'tan dilemelidir. Bunun için de Allah'tan yardımını istemeden önce bütünüyle tüm hayatını O'na adamalı, O'na teslim olmalıdır. Çünkü inançsız, asi ve başkasına kul olarak, hayatını şirk içinde sürdürmek ve sonra da "Ey Allah'ım, bizzat sana karşı başkaldırışımızda başarılı olmamız için bize yardım et" der gibi duada bulunmak elbette abestir. 4) Bütün bunlarının yanında şüphe duymadan, bu dünyada nasıl doğduysa ahirette de öyle diriltileceğine ve daha sonra dünyada yaptığı bütün işlerin hesabını vermek üzere çağrılacağına samimi bir şekilde inanması gerekir.
31- Ey Ademoğulları, her mescid yanında ziynetlerinizi takının.(20) Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.(21)
32- De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?"(22) De ki: "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır."(23) Bilen bir topluluk için ayeteri böyle birer birer açıklarız.
33- De ki: "Rabbim yalnızca çirkin-hayasızlıkları -onlardan açıkta olanlarını da, gizli(24) olanlarını da,- günah(25) işlemeyi, haklı nedeni olmayan 'isyan ve saldırıyı'(26) kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." AÇIKLAMA 20. Burada "zinet" kelimesi, bütün ve uygun bir elbiseyi ifade eder. Ayet, ibadete başlayacakları zaman insanları, tam olarak örtülü olmaya teşvik ediyor. Bu maksat için, sadece İslam'ın mahrem yerler ve bunlara ilaveten toplumdan gizlenmesini istediği kısımların kapanması yeterli değildir. Bundan dolayı kişi imkânları nisbetinde, her iki gayeye de uyacak şekilde münasip ve temizce giyinmelidir. Bu emir, o devirde cahil kimselerin benimsedikleri ve o zamandan beri uygulayageldikleri yanlış tutumu çürütme anlamınadır. Bu kimseler, insanın Allah'a tam veya yarıçıplak halde ibadet etmesi ve O'nun huzurunda saçı-başı dağınık, perişan bir görünümde bulunması gerekmektedir diye düşündüler. Tam aksine Allah, sadece çıplaklığı yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda insanın ibadet sırasında tam, düzgün ve temiz bir elbise giyinmiş olmasını emreder. 21. Yani, "Helâlı haram, haramı helâl kılmak yoluyla, tayin edilen sınırları aşan kimseleri Allah sevmez. Bundan dolayı O, umursamaz bir tavır takınan, kendilerini açlık rejimine tabi tutan veya Allah'ı memnun edeceği zannıyla, temiz ve helâl olanları kendilerine haram kılmak gibi ahmakça inanç sahiplerinden hiç hoşlanmaz. O, kendisine ibadet etmenin icaplarından olarak böyle bir şey istememektedir, hayır, aksine kişinin güzel-temiz bir elbise giymesinden ve lütfettiği temiz şeyleri kullanmasından memnun olur. Onun şeriatına göre asıl günah olan şey, helâlı haram veya haramı helâl kılmakla O'nun koyduğu sınırları aşmaktır. 22. Bu soru şeklinin, Kur'an-ı Kerim'in bâtıl yol ve dinleri çürütmek için kullandığı tipik bir usul olduğuna dikkat edilmelidir. Soruda ima edilen tema şudur: Allah tüm temiz, iyi ve güzel olan şeyleri kulları için yarattığından, bunların kullarına haram kılınması Allah'ın iradesi ile olamaz. Binaenaleyh, eğer dinî, ahlâkî toplumsal bir sistem, bunları haram veya mekruh kılar veya bunları ruhî yücelme ve ilerlemeye engel olarak düşünürse, işte bu özelliği, o sistemin Allah'tan gelmediğini daha başında gösteren açık bir delildir. 23. Yani, "aslına bakılırsa, hayatın iyi ve hoş olan bütün yönlerinin müminler için olması istenir. Çünkü hakiki mülk sahibine tam olarak inanan ve inanç sahibi olmanın mükâfatına layık olan kullar da onlardır. Fakat bu dünyada, hayatın nimetleri kâfirlere de verilir, çünkü burası insanoğlunun imtihan yeridir. Bundan dolayıdır ki kâfir, müminden daha büyük bir pay alabilir. Fakat, iyi ve güzel şeylerin iman temeline göre dağıtılacağı ahirette ise, bütün bu güzel ve temiz şeyler sadece müminlerin istifadesine sunulacaktır. Diğer tarafta, Allah'a karşı isyan tavrını benimsemiş olan inançsız kimseler, bu dünyada O'nun nimetleriyle yaşamalarına rağmen, ahirette bu ikramlardan hiçbir şey alamayacaklardır." 24. Bkz. En'am an: 128 ve 131. 25."" kelimesinin sözlük anlamı "ihmal" demektir. Bu kelime günah anlamını, "koşabildiği halde kasten koşmayan dişi deve" demek olan "Asimeh"den almaktadır. Aynı şekilde insan da yapabilme gücünü rağmen Rabbinin emirlerini ihmal ederse, Allah'ı hoşnut etmek gibi bir niyeti olmadığından günahkâr olacaktır. 26. Eğer bir kimse, belirtilen hudutları aşar ve hakkının bulunmadığı sahanın içine girerse hak kavramına karşı gelmiş olur. Aynen bunun gibi Allah'ın kulları için çizdiği sınırları aşan, kendi arzusu doğrultusunda giden ve Allah'ın mülkünde başlarına buyruk efendi imişler gibi davranan ve yalnızca Allah'a ait olan haklara utanmadan el atmaya yeltenen herkes Allah'a karşı gelen gerçek asidir.
34- Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler(27) (tam zamanında çökerler) .
35- Ey Ademoğulları,içinizden size ayetlerimi haber veren peygamberler geldiğinde, kim korkup-sakınırsa ve (davranışlarını) düzeltirse işte onlar için korku yoktur, onlar mahzun olmayacaklardır.
36- Ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı büyüklenenler, işte onlar ateşin arkadaşlarıdır; onda sonsuzca kalacaklardır.(28) AÇIKLAMA 27. "Her ümmete belli bir süre verilmiştir" ifadesi; yıl, ay ve gün şeklinde sınırlanmış bir zaman biriminin sonunda, derhal sırası gelmiş bir topluluğun ortadan kaldırılması, helâk edilmesi demek değildir. Fakat bu, muteber bir toplum olarak gücünü göstermesi için, her bir topluluğa verilmiş olan imkânların bir ahlakî sınırının bulunduğunu belirtir. Bu sınır, iyi ameller ile kötü amellerin nisbetine göre belirlenir. Allah Teala bir topluluğa, iyi işleri kötü işlerine nisbetle daha aşağı seviyeye düşünceye kadar müsamaha eder. Ve bu sınır da aşılınca, o günahkâr ve rezil topluluğa artık hiç bir mühlet verilmez. (Daha iyi kavrayabilmek için bkz. Nuh Suresi, 4, 10 ve 12. ayetler) . 28. Kur'an, Adem ile Havva'nın cennetten çıkarılışı ile ilgili bahsin geçtiği her yerde 36. ayette mündemiç olan meseleyi tekrarlamaktadır. (Lütfen bkz. Bakara: 38-39 ve Taha: 123-124) . Bu nedenle, burada da aynı olayla ilgili şeyler gözönüne alınacaktır. Yani, beşeriyetin bidayetinde, bu şey insana net bir şekilde açıklanmıştır. (Bkz. Ali-İmran: 69) .
37- Öyleyse, Allah hakkında yalan uydurup iftira eden veya ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kimdir? Kitap'tan kendilerine bir pay(29) erişecek olanlar bunlardır. Nihayet elçilerimiz, hayatlarına son vermek üzere kendilerine gittiklerinde onlara diyecekler ki: "Allah'tan başka tapmakta olduklarınız nerede?" "Onlar bizi (yüzüstü) bırakıp-kayboldular" diyecekler. (Böylelikle) Bunlar, gerçekten kâfirler olduklarına kendi aleyhlerinde şehadet ettiler.
38- (Allah) diyecek: "Cinlerden ve insanlardan sizden önce geçmiş ümmetlerle birlikte ateşe girin." Her bir ümmet girişinde kardeşini (kendi benzerini) lanetler. Nitekim hepsi birbiri ardınca orada toplanınca, en sonra yer alanlar, en önde gelenler için: "Rabbimiz, işte bunlar bizi saptırdı; öyleyse ateşten kat kat arttırılmış bir azab ver diyecekler. (Allah da:) "Hepsi için kat kattır. Ancak siz bilmezsiniz" diyecek.(30) AÇIKLAMA 29. Yani, "bu dünyada onlar, kendilerine takdir edilen muayyen bir süre kadar yaşayacaklardır ve bu hayatı sürdürmek için iyi ve kötüden paylarına düşeni alacaklardır." 30. Ayrı ayrı her kuşak için işledikleri günahlardan dolayı iki kat ceza vardır, çünkü önce geçmiş olanlar için, işledikleri günahı bizzat işlemiş olduklarından dolayı bir, daha sonra gelenlerin bu günahları örnek alıp işlemelerine vesile oldukları için de bir olmak üzere, iki kat ceza verilecektir. Bundan dolayı, önce gelenler (selefler) yaptıkları günahlardan sorumlu olacakları gibi sonrakilere (halefler) günah işlemede kötü bir miras bıraktıklarından dolayı da ikinci bir defa sorumlu tutulacaklardır. Bu gerçeğe işaret eden şöyle bir hadisî şerif görmekteyiz: "Allah ve Rasûlü'nün sevmediği bir bid'atı ilk defa yapan kimse, kendisinden sonra gelip takip edenlerin bundan kazandıkları günahlardan da, aynı şekilde sorumlu tutulacaktır." Yine Peygamberimiz başka bir hadislerinde: "Dünyanın herhangi bir yerinde bir insan öldürüldüğü zaman, bu cinayet suçunun bir kısmı, kendi kardeşini öldürmekle cinayet yolunu ilk defa açmış olan Adem'in oğlunun (Kabil) hesabına da kaydedilir." Yanlış bir düşünce ortaya atan veya hareket başlatan kişi veya toplum, yalnız kendi hatasından sorumlu olmayıp, aynı zamanda bundan etkilenmeye devam edenlerin eylemleri neticesi doğan kötülüklerden de sorumlu tutulurlar. Bu da demek oluyor ki, bir şahıs yalnız kendi yaptığı iyilik ve kötülükten sorumlu olmayacak, aynı zamanda yaptığının başkalarının hayatlarında getirdiği etkilerden de muaheze edileceklerdir. Daha iyi açıklamak için, bir zaninin durumunu ele alalım. Kötü örnek, arkadaşlık veya kişiyi zinaya sevkeden kötü teşvik sahibi herkes, insanın zâni olmasının sorumluluğunu paylaşır ve hatta bu sorumluluk, bu fena mirasın devrolunduğu kimselerin tümünü kapsar. Böylece, bu sorumluluk, yukarıya, daha yukarıya, ta bu kötü işi ilk işleyen insana kadar ulaşır. Sonra zaninin kendisi de birçok engelleyiciye aldırış etmeden bu fiili işlediğine göre suçunun karşılığının da ne olacağını aklında tutmalıdır. Çünkü, o iyi ile kötü arasında fark gözetmedi, vicdanının sesine kulak vermedi. Yine o, içindeki yargılayıcı sese danışmadı, erdemli kimselerden almış olduğu iyi ve kötülük bilgisini kullanmadı ve onların örnek hayatlarını gözönünde bulundurmadı. Ayrıca cinsel ahlâksızlığın kötü sonuçlarından ders almadı. Zinadan alıkoyacak yukarıdaki bütün bu sebeplere rağmen o kendisini, her ne şekilde olursa olsun tatmin arzulayan nefsin çılgın isteklerine teslim etti. Şimdi, hem kendi zamanındakilere ve hem de kendinden sonrakilere bıraktığı kötü örnek nokta-i nazarından zina yapan kişinin durumunu düşünelim. Suçlunun sorumluluğu yalnız zina fiili ile sınırlı kalmaz, aksine bundan etkilenen ve buna teşvik eden bütün diğer kötü eylemlere uzanır. Bir kere bu fiili işleyen insan kendisi bulaşıcı zührevi hastalıklara yakalanır. Sonra da onu, kendi nesline ve takip eden sayısız kuşaklara taşır. Gayri meşru doğumlara neden olur ve böylece bunların bakım külfetini başkalarının sırtına atmış olur ve onları, meşru mirasçıları zararına kanun dışı varisleri yapmış olur ve bu adaletsiz uygulamanın neticeleri pek çok namuslu kızı baştan çıkarır, onu kendisini cinsel hayasızlığın kucağına atmasına teşvik etmiş olur. Sonra o kadın da, kendi payına kötülüğü başkalarına yayar ve sayısız ailelerin yıkılmasına sebep olur. Ayrıca, insan kendi çocuklarına, yakınlarana, arkadaşlarına ve içinde bulunduğu toplumun diğer bireylerine kötü örnek olarak birçok kişinin ahlâk bozukluğuna sebep olur. Bunlar da kendi dönemlerinde, gelecek nesilleri olumsuz yönde etkileyecek kötü bir miras bırakırlar. İşte bu nedenle bütün bu kötü sonuçlardan doğan zincirleme sorumluluğun bir kısmının, kötülüğün etkileri devam ettiği sürece, bu işi ilk yapana da yüklenmesini gerektirir. Geriye miras bırakılan erdemin durumu da aynı şekildedir. İlk yapana varıncaya kadar, bir erdemin bize intikal etmesini sağlayan bütün insanlar, onun mükâfatına ortak olmaya hak kazanırlar. Daha sonra, eğer onu korumaya, genişletmeye çaba gösterirsek biz de sevabından pay almaya layık oluruz. Ve eğer arkamızda, bizden sonrakiler takip etsin diye miras olarak erdemi bırakırsak, iyi etkileri sürdüğü ve onların da ondan faydalanması devam ettiği sürece, biz de bu güzel neticenin mükâfatından pay almaya hak kazanırız. Aklı başında olan her insan, adaletin hakkıyla yerine getirilmesinde Kur'an'ın ortaya koyduğu tavrı doğru ve mükemmel tek yol olarak taktir edecektir. Bu hakikatın doğru olarak kavranması, bu dünya hayatının cezalandırmak için yeterli olduğunu kabul edenlerin yanlış anlayışlarının izale edilmesine ve aynı zamanda, ruhların tenasühü ile bu işin gerçekleştirildiğine inanan kimselerin kanaatinin bertaraf edilmesine yarayacaktır. Aslında hiçbir topluluk insan eyleminin sahasını, etkilerini ve neticelerini ne tam olarak kavramakta, ne de adaletin bütün icaplarını bilmektedir. Bir kimsenin yaptığı iyi ya da kötü eylemlerine zemin hazırlayarak ortak olan sayısız kuşakların, bugün bu dünyada karşılıklarını vermek mümkün değildir. Dahası, o kişinin hayır ya da şer fiillerinin etkileri, o kimsenin ölümüyle kesilmez. Aksine kendisinden sonra asırlar boyu devam eder ve sayısız insanın hayatını etkiler. Adalet, etkileri devam ettiği sürece bunları ilk defa yapanın da hesabına geçirme zorunluluğunu gerektirir. Bu nedenle adaletin tam karşılığı bu dünya hayatında imkânsızdır. Sonra, dünya hayatının sınırlılığı ve dünya im-kânlarının kısıtlılığı nedeniyle insanın yaptığı amelleri hakkıyla ödüllendirme veya cezalandırma imkânı yoktur. Bir dünya savaşını başlatıp, yakıp-yıkan, milyonların hayatını mahveden ve arkasından asırlar boyu milyarların hayatını etkilemeye devam edecek kötü bir miras bırakan bir kişinin işlediği suçun derecesini düşünelim. Bu dünyada böyle birisini hakkıyla kim cezalandırabilir? Veya yüzlerce yıl, milyonlarca insana yararlı olacak bir şekilde hayatını insanlığın hizmetine adayan bir insanı bu dünyada kim hakkıyla mükâfatlandırıp ödüllendirebilir? Ceza verme sorununu bu açıdan düşünen bir kimse, cezalandırma konusunda şu kaçınılmaz sonuca ulaşır: Amelleriyle beraber bütün kuşakların toplanacağı başka bir dünyanın bulunması gereklidir. Sonra, adaleti tam uygulamak için herşeyi bilen ve herşeyden haberi olan birisinin bulunması lazımdır. Durumuna göre mükâfat veya cezayı hakeden insan hayatının ebedi olması ve mükâfat için de, bütün imkânların mevcut olması lâzımdır. Bu çeşit bir tefekkür, öldükten sonra ruhların faziletli veya faziletsiz oluşlarına göre başka bedenlere geçtiğini söyleyen "tenasüh" inancının, temel yanılgısını da açığa çıkarmaktadır. Bu dünyada yapılan amellerin karşılıklarının verilmesi için binlerce yıl daha uzun bir hayatın gerekli olduğunu kavrayamamalarından böyle düşünmekteler. Aynı uzunluktaki bir hayata yeniden doğuşun, cezalandırma sorunun çözümünde yetersiz kalacağı aşikârdır. Diğer yandan, iyi ve kötü fiillerin katlanarak katmerli bir biçimde nesilden nesile yeniden aktarılmasıyla bu iş daha karmaşık bir duruma gelecektir. Fiillerin etkisinin, sonsuz bir zincir gibi katlanması bunu, içinden çıkılmaz bir konuma sokacaktır. Böylece "tenasüh" inancına göre, bir insanın hesabı hiçbir zaman müstekar olamayacak, kararlaştırılamayacaktır.
39- (Bu sefer) Önde gelenler, sonda yer alanlara diyecekler ki: "Sizin bize göre bir üstünlüğünüz yoktur, kazandıklarınıza karşılık olarak azabı tadın."(31)
40- Şüphesiz ayetlerimizi yalanlayanlardan ve onlara karşı büyüklenenler, onlar için göğün kapıları açılmaz ve halat (ya da deve) iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmezler. Biz suçlu-günahkârları işte böyle cezalandırırız.
41- Onlar için cehennemden yataklar ve üstlerine de örtüler vardır. Biz zulme sapanları işte böyle cezalandırırız.
42- İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı) dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.
43- Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız.(32) Altlarından da ırmaklar akar. Derler ki: "Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya erişmeyecektik. Andolsun, Rabbimizin elçileri hak ile geldiler." Onlara: "İşte bu, yapmakta olduklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir" diye seslenilecek.(33) AÇIKLAMA 31. Kur'an, cehennemlikler arasında bu tür tartışmaları, bir çok yerde tasvir etmektedir. Örneğin, Sebe suresinin 31-32. ayetlerinde şöyle buyurulur: "Keşke, sen o zalimleri, Rableri huzurunda tutuklanmış ve birbirlerini suçladıkları zaman bir görsen! Zayıf sayılanlar büyüklük taslayanlara: "Siz olmasaydınız elbette biz iman eden insanlar olurduk" diyorlar. Fakat büyüklük taslayanlar veya öyle kabul edilenler "Size hidayet geldiği zaman sizi ondan biz mi alıkoyduk, çevirdik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyordunuz" derler. "Basit bir ifade ile şu demektir: "Hidayeti kabul etmemekten dolayı, asıl siz kendinizi suçlayın. Siz, teşvik ettiğimiz işe olan ihtirasınızdan dolayı kolayca tuzağımıza düştünüz, bizim kölelerimiz oldunuz, çünkü servete bizahiti tutsak idiniz. Biz, vicdanınızı satın almayı istediğimizde, hemen sattınız. Çünkü onu satmaya siz daha dünden razı idiniz. Sizi, maddeciliğe, dünyalıklara, milliyetçiliğe ve bu gibi şeylere tapınmaya çağırdığımızda, Allah'a ibadete karşı bir nefret ve dünyalıklara yönelik sevgi taşıdığınız için, hemen çağrımızı kabul ettiniz. Bundan dolayı Allah'a ibadet edenlerin davetini reddedip bizimkine önem verdiniz. Sizi, bâtıl dini şeylerle kandırmaya kalktığımızda, siz de hemen bunları kabul ettiniz. Çünkü bizatihi kendiniz, kalblerinizde aynı niyetleri besliyordunuz. Meselâ, öyle tanrılar arıyordunuz ki, "Sizden hiçbir ahlakî sorumluluk istemeden, her ne isterseniz yerine getirsin. Bu çeşit tanrılar verdik ve siz de aldınız. Meselâ öyle şefaatçılar aramakta idiniz ki, Allah'ın rehberliğini hiç kaale almadan, dünyada hoşlandığınız herşeye müsamaha etsin ve Cennete girmeniz için size de aracılık etsin. Biz de bu gibileri sizlere hemen temin ediverdik ve siz de kabul ettiniz. Mesela, öyle dinler arıyordunuz ki, Allah'a inancınız sebebiyle karşı karşıya kalacağınız her türlü zorluk, kısıtlama ve fedakârlıklardan uzak, iptila olduğunuz herşeye izin veren, adeta size tabi olan dinler. Biz de böyle kolay, eğlenceli dinler yaptık sizler için ve siz de teslim oldunuz. Yani kısacası, sizin dalâlete düşmenizden salt biz sorumlu değiliz, siz bundan pay sahibisiniz. Eğer dalâleti, sapkınlığı size biz temin ettiysek, siz de kendi rızanızla bunların alıcısı oldunuz." 32. Eğer dünyada iken, iyi insanların arasında husumet, dostça olmayan duygular ve yanlış anlaşılmalar var idiyse, ahirette bunların tümü izale edilecektir. Kalbleri düşmanlıktan tümüyle temizlenmiş ve canciğer dostlar olarak cennete gireceklerdir. O derece ki, eski muhalif, rakip ve tenkitçisini gören herkes, beraberce cennetin nimetlerini paylaşarak eski düşmanını görmekten herhangi bir memnuniyetsizlik duymayacaklardır. Bir keresinde Hz. Ali bu ayeti okurken şöyle dedi: "Umuyorum ki Allah, benimle Osman, Talha, Zübeyr arasındaki yanlış anlamayı kökünden halledecektir." Eğer bu ayeti geniş manasıyla düşünürsek, Allah'ın iyi kullarının şaibeli halde cennetine girmelerini istemediği, aksine onları cennete girmeden önce lütfu ile temizleyeceği sonucuna varırız. Böylece onlar oraya tam arınmış ve saf bir halde gireceklerdir. 33. Burada salihlerin cennete girişi sırasında yer alacak olan güzel bir olaya işaret edilmekte. Bir taraftan müminler yaptıkları güzel amelleriyle cenneti kazanan ve fakat bununla övünmeyip sadece seviç ve şükür halinde "Bütün bunlar Allah'ın lütfundandır, zira biz bunu hak etmedik" diyerek Allah'a hamdederlerken diğer taraftan, Allah, kendi lütfu olduğunu ima bile etmeyip şöyle buyuracak, "Siz bunu amellerinizle hak etmiş bulunuyorsunuz. O sizin kazançlarınızın karşılığıdır. Bu sadece bir bağış değil fakat emeğinizin bir meyvesi, gayretlerinizin mükâfatıdır, kazandığınız değerli bir hayattır". İhsanına uygun düşsün diye Allah, "Biz karşılık vereceğiz" ifadesi yerine "Onlar bir ses duyacaklar" cümlesini kullanır. Gerçekte, Allah'ın kulları bu dünyada da benzer şekilde davranırlar. Zalimlerin aksine, onlar herhangi bir dünya başarısı karşısında gururlanıp, "Bu bizim kendi yetenek iş ve çabamızın neticesidir" deyip daha da asi olmaz ve dünyada fesad yaymazlar. Bu gibi asilerin tersine, Allah'ın gerçek kulları, dünyalık bütün başarıların O'nun yardımıyla olduğunu düşünür ve Allah'a şükredip hamdederler. Allah'tan ne kadar çok yardım görürlerse, o derece mütevazi, lütufkâr ve merhametli olurlar. İyi amellerine güvenip de, "Hiç kuşkumuz yok ki, kurtuluşa ereceğiz" demezler. Onun yerine kusurlarından dolayı Allah'tan özür diler, O'nun yardım ve merhametine güvenir ve hesaplarının kendi aleyhlerine dönmesinde her an korku ve endişe içinde olurlar. Buhari ve Müslim'de rivayet edilen bir hadis-i şerif yukarda zikredilen hususu teyit etmektedir. Allah'ın Rasûlü, bir gün ashabını, "Sadece amellerinizin sevabı ile cennete giremeyeceğinizi kesinlikle bilmelisiniz" diyerek uyarmıştı. "Bu sizin için de söz konusu mu?" diye sordular. "Evet, Allah'ın yardımı ve merhameti olmazsa benim için de" diye cevap vermişti.
44- Cennet halkı, ateş halkına (şöyle) seslenecekler: "Bize Rabbimizin vadettiğini gerçek olarak bulduk; siz de Rabbinizin vadettiğini gerçek buldunuz mu?" Onlar da: "Evet" derler. Bundan sonra içlerinden seslenen biri (şöyle) seslenecektir: "Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun."
45- "Ki onlar Allah'ın yolundan alıkoyanlar, onda çarpıklık arayanlar ve onlar ahireti tanımayanlardır."
46- İki taraf arasında bir engel ve burçlar (A'raf) üstünde de hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere: "Selam size" derler, ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) 'şiddetle arzu edip-umanlardır.'(34) AÇIKLAMA 34. "Araf"taki insanların durumu muallakta olup haklarında daha karar verilmemiş insanlardır. Çünkü müsbet yönleri cennete sokacak derecede güçlü olmadığı gibi, menfi yönleri de cehenneme gönderecek zayıflıkta değildir. Bu yüzden, cennet ile cehennem arasında, durumları karara bağlanana kadar bekleyeceklerdir.
47- Gözleri cehennem halkından yana çevrilince: "Rabbimiz, bizi zalimler topluluğuyla birlikte kılma" derler.
48- Burcun üstündeki adamlar, kendilerini yüzlerinden tanıdıkları (ileri gelen birtakım) adamlara seslenerek derler ki: "Ne (güç ve servet) toplamış olmanız, ne büyüklük taslamalarınız (istikbârınız) size bir yarar sağlamadı."
49- "Kendilerine Allah'ın bir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? (Cennettekilere de) Girin cennete. Sizin için hiç bir korku yoktur ve siz mahzun olmayacaksınız."
50- Ateşin halkı, cennet halkına seslenir: "Bize biraz sudan ya da Allah'ın size verdiği rızıktan aktarın." Derler ki: "Doğrusu Allah, bunları küfre sapanlara haram (yasak) kılmıştır";
51- Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, biz de bugün onları unutacağız.(35)
52- Andolsun, biz onlara ilme(36) dayalı açıklamalar veren bir Kitap verdik ki bu kitap iman edenler için bir hidayet ve rahmettir.(37)
53- Onlar, onun tevilinden başkasına bakmazlar mı?(38) Onun tevilinin geleceği gün, daha önce onu unutanlar, diyecekler ki: "Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişlerdi. Şimdi bize şefaat edecek şefaatçiler var mıdır? Veya geri çevrilsek de işlediklerimizden başkasını yapsak."(39) Gerçek şu ki onlar, kendilerini hüsrana uğratmışlardır, uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır. AÇIKLAMA 35. Cennet ve cehennem halkı ile A'raftakiler arasında geçecek konuşmalarda, ahirette insanın yeteneklerinin ne denli güçlü olacağı hakkında bazı fikirler kurabiliriz. Görme yeteneği, Cennet, Cehennem ve A'raftakiler istediklerinde birbirlerini görebilecekleri derecede kuvvetli olacaktır. Yine konuşma ve duyma kabiliyetleri gibi hassasiyetleri de o derece artacak ki, farklı bu üç dünyanın insanları birbirleriyle hiçbir engel olmaksızın konuşmalarını sürdürebileceklerdir. Biz, bu ve benzeri Kur'an'ın gelecek dünyayı tanımlamalarından, kişilik yapımızda bir değişiklik olmadan, ahiretteki hayat kanunlarının, dünyamızdaki kanunlardan farklı olacağını öğreniyoruz. Ne yazık ki, Kur'an ve hadislerde geçen bu gibi tanımlamalar, yaşadıkları sınırlı maddi dünyanın dışında daha büyük imkânlarla donatılmış bir alemin varlığını idrak ve tahayyül edememeleri nedeniyle bazı insanları şüpheye düşürmektedir. Herşeyi dünya ölçüleriyle değerlendirdiklerinden bu gibi kimseler Kur'an ve hadislerde gördükleri bu tasvirlerle istihza ederler. Fakat hayat tasavvurları onların dar akılları gibi sınırlı da değildir. 36. Yani, "Kur'an, gerçekliğin ve bu dünyadaki hayatında uyulması gereken doğru tavrın detaylarını ve Doğru Yol'un temel prensiplerini insana vermektedir. Hem sonra, bu açıklamaların şüphe, varsayım veya arzulara değil, bilâkis saf ve sağlam bilgiye dayandığı hususu ayrıca belirtilmesi gereken bir konudur. 37. Kur'an irşad'dır. Tebliği öyle nettir ki, üzerinde düşünen herkesi doğru yola iletir. Buna ilaveten O, irşada inanan ve öğretilerine uyan kimselerin hayatlarında bu hidayetin pratik etkilerini görmek mümkündür. Ve bir "Rahmet"tir. Çünkü onu kabullenen ve hayatını ona uyduran kişinin zihinsel dünyasında, ahlaki yapısında ve karakterinde hayırlı bir inkilab (devrim) meydana getirir. Bunun doğruluğu, yüce peygamberin ashabının hayatında meydana gelen fevkalede değişikliklerle ispatlanmıştır. 38. Başka bir ifade de ise şöyle demektedir: "Doğru ile yanlış arasındaki fark, bir çok aklî yollar ile açıklanmıştır. Buna rağmen yine de anlamayan insanlar var. Daha önce, tamamen kendileri gibi oldukları halde, "Hak Yolu" takip etmekle hayatları bütünüyle iyiye doğru inkılap eden bu insanlar örnek olarak dururken, hâlâ bundan örnek almazlar. Bu gibiler, ancak, hata ve günahlarının neticesinde başlarına gelen belâ ve musibetleri gördüklerinde bu yanlışlarını itiraf ederler." Onların hali, ne hekimin tavsiyesine uyan, ne de aynı dertten muzdarip olup da hekimin öğütlerini tutarak sağlığına yeniden kavuşanların durumundan, ders almayan hastanın durumuna benzer. Böyle bir hasta, izlediği hayat tarzının, ölümünü mukadder kılıcı olduğunu ancak ölüm döşeğinde farkedecektir. 39. Peygamberlerin getirdiği vahye karşı gelmenin neticelerini bizzat gözleriyle görünce; "Peygamberlerin, hakkında bize bilgi verdiği ve o anda inkâr ettiğimiz gerçeği işte şimdi anladık. Eğer biz tekrar dünyaya gönderilecek olursak, bu sefer farklı bir yol tutacağız" derler. Onların bu çeşit isteklerine verilen cevaplar için Bkz. En'am: 27-28, İbrahim: 44-45, Secde: 12-13, Fatır: 37, Zümer: 56-59, Mümin: 11-12.
54- Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde(40) gökleri ve yeri yaratan, sonra da arşa istiva eden(41) Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur.(42) Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.(43) AÇIKLAMA 40. Burada "gün" kelimesi, 'an, devir, müddet' anlamında kullanılmıştır. Bu kelime Hac: 47'de de aynı mânâ ile gelmiştir. "Gerçekte Rabbin, yanında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir." Yine "Melekler ve Cebrail, süresi ellibin yıla eşit olan bir günde O'na yükselir" (Meariç:) ayetinde de aynı anlamdadır. Onun gerçek anlamını yalnız Allah bilir. (Daha fazla açıklama için bkz. Fussilet: 11-15) . 41. "Arş üzerinde oturduğu"nun mahiyetini anlayabilmek bizim için oldukça zor bir mesele. Yalnızca şöyle anlamak mümkün: Kâinatın yaratılmasından sonra Allah "Arş" diye adlandırılabilecek, sınırsız hükümranlığının merkezi olarak bir yer tesbit etmiş olabilir. Oradan bütün aleme rahmetini saçmaktadır. Arapça, "el-Arş" kelimesi, ayrıca, mecazi olarak, "O'nun hakimiyeti", "arşa oturuşu"da "hükümranlığının bütün idare vasıtalarını kendi elinde tutması anlamlarına da gelebilmektedir. Ayetin tafsilatı nasıl olursa olsun, Kur'an, bunu, aslında Allah'ın kainatın yalnızca Haliki olmayıp, onun Hakimi ve Müdebbir'i de olduğunu vurgulamak için zikretmektedir. Yani, Allah kainatı halk ettikten sonra onunla irtibatını ve ilgisini kesmemiş, bilâkis her saniye ve her anda o kainatı idare etmektedir. Hakimiyetinin tüm güçleri, şüphesiz, kendi yed-i kudretindedir. Herşey O'nun emri ve itaati altındadır. Herşeyin ve herkesin kaderi her dem O'nun elindedir. Bu şekilde Kur'an, Allah'a karşı şirk ve isyan gibi dalâletlere sevkeden temelden yanlış anlayışlara kısa yoldan son verir. Allah'ın evrenin sorunlarına dair yapacağı hiç bir şeyi kalmadığı şeklindeki bir kanaat, insan mukadderatının başka biri tarafından çizildiği veya sonuçlandırıldığı şeklindeki bir inanca götürür, ki bu da kişinin, o kimsenin önünde eğilmesini veya kendi mukadderatının yapıcısının bizzat insanın kendisi olduğu fikrine, o da neticede insanın kendi başına buyruk olması gerektiği inancına götürür. Bu bağlamda, Kur'an'ın insan ile Allah arasındaki ilişkiyi anlatması için anlatırken, "hakimiyet" ve "hükümdarlık" gibi kelimeleri kullanması düşünülmeye değer bir husustur. Her ne kadar, Kur'an insanoğlunun idrak ve anlayışına sığsın diye birçok yerde bu gibi kelimeler, sanatsal tabirler, mecazi ifade ve uslup kullanmışsa da, yine de çarpık düşünceli bazı münekkidler, bunlardan, bu Kitab'ın Hz. Muhammed'in (s.a) bir uydurması olduğu gibi saçma bir sonuç çıkarmışlardır. İtirazları şöyle sıralanıyor: "Melik" gibi bazı kelimelerin sıkça kullanılması gösteriyor ki, bu kitabın yazarı o dönemde etrafında cari yönetim sistemi olan "krallık"tan etkilenmiş. Bu nedenle, bunun yazarı Allah olamaz. Çünkü kendisi ile bir kral, bir melik arasında mukayesenin bile kabil olamayacağını Allah bilmez mi?" Bu gibi iddiaların oldukça zayıf ve hafif kaldığı çok açıktır. Kur'an'da serdedilen yerin ve göklerin "hakimi" kavramı, sadece belirli bir zaman için, sınırlı bir güce sahip olmaları nedeniyle ölümlü, zayıf kralların tam tersine Allah, el-Hakim, es-Samed, Kadir-i Mutlak, tüm zamanlarda ve mekânlarda herşeyin üzerine Mutlak Hakim olandır. Kur'an'daki "melik" olan Allah'ın hakimiyeti kavramına, insanın krallığı uygun düşmediği ve karşılayamadığı için aslında eleştirileri Kur'an daha başta çürütmüştür. Bu yüzden Mutlak Kral gibi, kimsenin hükümranlık iddia etmesine mahal yoktur. Çünkü insandan istenen, dinî anlamda, yalnızca Allah'ı mabud (ibadet edilecek) olarak tanıması ve medenî, siyasî anlamda yalnızca yine O'nu yegane hüküm sahibi olarak tanımasıdır. 42. Bu "Arşa oturdu" ibaresinin mânâsının daha sonraki açıklamasıdır. "Allah kâinatın yalnız yaratıcısı değil, aynı zamanda onun hakimi ve idarecisidir. Onu yarattıktan sonra ne onun idaresini başkalarının eline bırakmış, ne bütününü veya cüzünü kendinden bağımsız kılmıştır. Aksine, bütün alemin işleyişi ve düzenini bizzat kendi elinde tutmuştur. Gün ve gece kendi başlarına değil, mevcut nizamı değiştirebilecek veya durdurabilecek güce sahip Allah'ın emri ile birbirlerini izlerler. Güneş, ay ve yıldızlar da bunun gibi, hiçbir zatî güçleri yoktur, tümüyle O'nun emrinde ve konulan ilahî kanunların doğrultusunda kayıtsız-şartsız çalışırlar." 43. "Bereket" sözcüğünün kök anlamı, büyüklük, yücelik, süreklilik ve sağlamlıkla birlikte büyüme, artma ve gelişme demektir. Bütün bu anlamlara ek olarak kelime, iyilik ve refah mânâlarını da taşır. Buna göre ayet, "Onun iyilikleri ve faziletleri hudutsuzdur. O'nun hayrı her yere ulaşır. O sınırı olmayan yüce bir mevki sahibidir. Üstelik, O'nun iyilikleri ve faziletleri için bir bozulma veya eksilme sözkonusu değildir, sürekli ve sabittir. (Daha fazla açıklama için bkz. Furkan an: 1-19)
55- Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.
56- Düzene konulmas(ıslah) ından(44) sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin.(45) Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.
57- Rahmetinin önünde rüzgârları bir müjde olarak gönderen O'dur. Bunlar ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde, onları (kuraklıktan) ölmüş bir şehre sürükleyiveririz ve bununla oraya su indiririz de böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız. İşte biz, ölüleri de böyle diriltip-çıkarırız. Umulur ki ibret alırsınız. AÇIKLAMA 44. Kur'an'a göre, dünyadaki karışıklık ve düzensizliğin ana kaynağı, insanın Allah'a ibadetten ayrılıp başkalarına ve nefsine kulluk etmesi, Allah'ın yol gösterici hidayetini bırakıp ahlâkî, içtimaî ve kültürel yapısını inşa etmesi için başkalarının kılavuzluğu altına girmesidir. Bu durum fesad ve ona bağlı diğer kargaşa ve düzensizlikleri doğurduğu için bunun kökünden kazılıp atılmasını amaçlar. Aynı zamanda, bu düzensizlik ve kargaşanın dünyanın kendi tabiatından olmadığını, arızî olduğunu ve dolayısıyla da yeniden düzen ve huzur haline inkılab ettirilebileceğine de dikkat çeker. Çünkü, insanın cehaleti ve inkârının bir ürünü olarak, dünya için kurulmuş nizam, nizamsızlık ve kargaşaya yenilmiştir. Yani, insan dünya hayatına; cehalet, barbarlık, şirk, isyan ve ahlâkî anarşî içinde başlamamıştır ki, daha sonra derece derece bunları kaldıracak reformlara girişilmiş olsun. İnsan dünya hayatına, huzur ve nizam içerisinde başlamıştır. Daha sonra bu huzur, günahkârların, kötülerin, delilikleri ve fitne-fesatlarıyla bozulmuştur. Sonra Allah o fesadı, düzensizliği gidermek ve hayatı ilk, orijinal şekline tekrar döndürmek için peygamberler göndermiştir. Onlar insanlığı, ilk huzur ve düzen halini korumaya ve kargaşayı yaymaktan kaçınmaya davet etmişlerdir. Kur'an'ın bu mesele hakkındaki görüşünün, insanın karanlıklardan aydınlanmaya doğru çıktığı ve hayatın kademe kademe reformlar ile daha da düzenlileştiği görüşünde olan evrimcilerinkinden çok farklı olduğunu söylemek gerekir. Onların aksine, Kur'an, Allah'ın insanı yeryüzünde aydınlatmış olarak yerleştirdiğini ve hayata huzur ve nizama dayalı bir yapı içerisinde başladığını vurgular. Bilahere insan, mütemadiyen şeytanın rehberliğini izlemiş ve karanlıklara, zulmete gark olmuşlardır. Orijinal, doğru ve düzenli sistemi bozdular. Sonra Allah, tekrar tekrar elçilerini göndererek insanları karanlıktan zulmetten aydınlığa, ışığa, nura çıkmaya, fesattan kaçınmaya davet etmektedir. (Bkz. Bakara an: 230) 45. Yukarıda geçen "fesad" hali burada açıklığa kavuşturuluyor ve bu halin insanın, veli, koruyucu ve yardımcı olarak Allah'tan başkasını kabul etmesiyle başladığını söylüyor. O halde düzen, ancak tek veli, koruyucu ve yardımcının, yalnız Allah olduğunu bilmekle tekrar sağlanabilir. "Korkarak" ve "umarak" dua etmek ile, insanın sadece Allah'tan korkması ve yine umduğunu sadece O'ndan beklemesi gerektiği kastolunuyor. İnsan refah ve saadetinin tamamen Allah'a bağlı olduğu inancıyla dua etmelidir. Aksi taktirde sonuç hüsran ve felaketten başka birşey olmaz.
58- Güzel şehrin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise kavruktan başkası çıkmaz.(46) İşte biz, şükreden bir topluluk için ayetleri böyle çeşitli biçimlerde açıklıyoruz. AÇIKLAMA 46. Burada yağmur ve onun bereketinin kinaye yolu ile anlatımı, sadece Allah'ın gücünü göstermek ve ölümden sonra hayat olduğunu ispatlamak hedefinde değildir yalnızca. Esas maksad, peygamberlik müessesesi ve onun rahmetiyle, nasıl iyiyi kötüden, saf olanı saf olmayandan ayırmaya yardımcı olduğunu ortaya koyacaktır. Hz. Peygamber'in (s.a) gelişi, İlâhî hidayetin ve tebliğin gönderilişi, bulut ve hayat veren yağmur yüklü rüzgara benzetilmiştir. Yağmur, hayatın hazinelerini, (meyve vs.) tekrar bitirmek üzere toprağı nasıl canlandırırsa, Hz. Peygamber'in (s.a) talimleri ve rehberliği de aynı şekilde, iyilik hazinelerini açığa çıkararak ölü insanlığı öylece yeniden hayata kavuşturur. Buna ilaveten burada mecazi olarak tüm bu rahmetin yapacağı tek şey vardır: O da yapısından zaten zengin, münbit olan ve altındaki hazineleri dışarıya çıkarmak, bitkileri fışkırtmak için yalnızca bir yağmur bekleyen toprağa düşmektir. İşte buna işaret edilmektedir. Aynen, rasûllerin tebliğ ve irşadlarından da ancak gerekli kabiliyete sahip olup da, doğru rehber yokluğundan bu gizli kalmış yeteneklerini bir türlü geliştirememiş olanlar yararlanabilecektir. Şerir ve samimiyetsiz insanlara gelince, onlar, üzerine yağmur düşse bile sadece faydasız çalılıklar bitiren çorak topraklar gibi peygamberlik müessesesinin bereketinden faydalanamazlar. İşte bu şekilde onların gizli olan hainlikleri, peygamberlerin gelişiyle bütünüyle ortaya çıkar. Bu kinayeli ifadeden çıkan ibret dersi, daha sonraki bölümlerde geçen bir dizi tarihi olaylarla pekiştirilerek her dönemde ve her peygamberin gelişi üzerine insanların kendiliğinden iki gruba ayrıldıkları hususundadır. Birinci grup, peygamberlerin kılavuzluğundan yararlanarak kabiliyetlerini tam geliştirilen ve iyiliğin meyvelerini devşiren yetenekli ve saf insanlardan, ikinci grup ise, peygamberlerle yüzyüze kalınca bütün çirkefliklerini kusan ve değersiz bir madenin som altından ayrılması gibi diğerlerinden ayrılan, kirli, rezil insanlardan oluşur.
59- Andolsun, biz Nuh'u kendi kavmine (toplumuna) gönderdik.(47) Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur.(48) Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım."
60- Kavminin önde gelenleri: "Gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görmekteyiz" dediler.
61- O: "Ey kavmim,bende bir 'şaşırmışlık ve şapmışlık' yoktur; ama ben alemlerin Rabbinden bir peygamberim" dedi.
62- "Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. (Ayrıca) Size öğüt veriyor ve sizin bilmediklerinizi ben Allah'tan biliyorum." AÇIKLAMA 47. Açıklama notu: 46'da işaret edilen tarihî olaylardan birincisi burayla bağıntılıdır. Kur'an'a göre, Hz. Nuh (a.s.) Hz. Adem'in (a.s.) takip ettiği ve zürriyetine bizzat öğrettiği "Hak yolu" ilk defa tahrip eden kendi kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. Biz, Kur'an'daki kısa atıflardan ve İncil'deki detaylı bilgilerden Hz. Nuh'un (s.a) . kavminin bugün Irak denilen ülkede yaşamış olduğunu öğreniyoruz. Aynı husus, İncil'den daha eski Babil Arkeolojik kazılarında bulunan levhalarla da teyid edilmiştir. Bunlar, İncil ve Kur'an'da, nakledilmiş olan benzer kıssayı anlatır ve olay yerini Musul'a yakın bir mevkide tesbit ederler. Dahası, çok eski devirlerden beri gelen Kürt ve Ermeni rivayetleri de, Hz. Nuh'un gemisinin, aynı bölgenin bir yerinde karaya oturduğunu söyler. Bu hikâyeler, aynı zamanda, Ağrı Dağı civarında geçen Hz. Nuh (a.s.) kıssası ile ilişkili bazı kalıntılara da işaret eder. Hatta Nehcivan şehri yerlileri bile, şehrin Nuh Peygamber (a.s.) tarafından kurulmuş olduğunu iddia ederler. Eski Yunan, Mısır, Hint ve Çin edebiyatlarında da, Hz. Nuh'un kıssasına benzer rivayetler vardır. Bunların dışında, çok eski zamanlardan beri Burma, Malaya, Doğu Hind Adaları, Avustralya, Yeni Gine, Avrupa ve Amerika'nın çeşitli bölgelerinde anlatılagelmiş olan rivayetler de o kıssaya çok benzemektedir. Bütün bunlar, bu kıssanın, Hz. Adem'in tüm çocuklarının, dünyanın dört bir yanına daha dağılmadan önce hep beraber, birlikte aynı bölgede geçirdikleri dönemle alâkalı olduğunu gösterir. Bundan dolayı, kendi tasavvurlarıyla karışmış ve olayın gerçek hikâyesini unutmuş olmalarına rağmen, her milletin eski tarihlerinde "Tufan"la ilgili atıflara rastlamak mümkündür. 48. Bu ve Hz. Nuh'un kıssasının anlatıldığı diğer ayetler, onların ne Allah'ın varlığını inkâr ettiklerini, ne O'ndan habersiz ve ne de O'na ibadet etmeyi reddettiklerini gösterir. Fakat sapıklıklarının ana sebebi, şirke bulaşmış, Allah'a başka ortaklar koşmuş ve onları Allah'la beraber tapınmaya değer bulmuş olmaları idi. Bu temel sapış onları diğer birçok kötülüklere sevketti. Örneğin bu, uydurdukları sahte tanrıları temsil etmek için ortaya özel bir sınıf çıkarmalarına neden oldu. Daha sonra bu sınıf, toplumun dinî, siyasî ve ekonomik gücünü eline geçirdi ve halk arasında sınıflaşmalar ortaya çıktı. Neticede, fesad, kargaşa, zulüm ve ahlâksızlık her yeri aldı yürüdü ve insanlık aşağıların en aşağısına (Esfel-î Safilin) battı gitti. Hz. Nuh (a.s.) bu hususları ıslah etmek için gönderildi. Bu iş için o, uzun bir zaman bütün gücünü, üstün bir hikmet ve sabırla istenen ıslahatı yapmaya harcadı. Fakat o sefil sınıf, tüm halkı öyle hilekârca aldatmıştı ki, Hz. Nuh'un (a.s.) tüm gayretleri boşa çıkıyordu. Onların ıslah edilmelerinden artık hiçbir umut kalmadığı zaman Hz. Nuh (a.s.) Allah'a dua ederek şöyle dedi: "Ey Rabbim! Bir tane dahi olsa bu inkârcılardan, hiçbirini yeryüzünde bırakma! Çünkü onlardan herhangi birini hayatta bırakırsan, o yine senin kullarını saptırır ve sadece facir ve kafir nesiller doğurur." (Daha fazla bilgi için bkz. Hud: 25-48, Şuara: 105-119, Nuh suresinin tümü) .
63- "Sakınıp rahmete kavuşmanız için, içinizden sizi uyarıp korkutacak bir adam aracılığı ile bir Zikir (Kitap) gelmesine mi şaştınız?"(49)
64- Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda-boğduk.(50) Çünkü onlar kör bir kavimdi.
65- Ad(51) (toplumuna da) kardeşleri Hud'u (gönderdik) . (Hud, kavmine:) "Ey kavmim, Alah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Hâlâ korkup-sakınmayacak mısınız?" dedi. AÇIKLAMA 49. Burada, Hz. Nuh (a.s.) ile kavmi arasında geçmiş olan hadise, Hz. Muhammed'le (s.a) halkı arasında tam bir benzerinin meydana gelmesinden dolayı rivayet edilmiş, anlatılmıştır. O'nun daveti, Hz. Nuh'unki ile, çağrısına verilen cevap da, ileri gelen sapıkların Hz. Nuh'a verdikleri cevapla hemen hemen aynı idi. Kureyş ileri gelenlerinin, Hz. Muhammed'in (s.a) davetine karşı sebep oldukları şüpheler, yüce peygamberden binlerce yıl önce kavminin ileri gelenleri tarafından Hz. Nuh'un (a.s) çağrısına karşı yapılmış olanların aynısıydı ve karşılıkları da Hz. Nuh tarafından verilmiş cevapların aynısıydı. Dahası, Rasûllerin hayatlarında, kavimlerinin, davetlerine karşı takınmış oldukları tavır da Mekke ileri gelenlerinin göstermekte oldukları tutum ile aynı idi. Bundan dolayı, Kur'an ilgili hitaplarında her devirde peygamberlerin getirdiği davetin ve sonunda o davete karşı gelip inkâr eden kimselerin, şu ana kadar aynı olduğunu ve bundan sonra da aynı olacağı gerçeğini vurgulamaktadır. 50. Kur'an-ı Kerim'de muayyen yerlerde, muayyen peygamberlerin tebliğlerinden belli olayların kısa kısa anlatılışı, bütün bir olayın birkaç hadiseyle bittiği tahminine sebep olmuştur. Sanılır ki, bir peygamber önce kavmi önünde davasını ilân etmiş, onlar da karşı itirazlarda bulunmuşlar, daha sonra peygamber onları cevaplamış fakat onlar yine karşı gelerek davetin bâtıl olduğunu ilân etmişler ve olay böylece birkaç kez tekrarlandıktan sonra Allah cezasını indirmiştir. Bu tip bir bilgi, Kur'an'ın üslûbuna yabancı olanların yanlış bir zannından ibarettir. Bu olaylar, uzun zaman süren bir kavganın sadece birkaç safhasıdır. Çünkü Kur'an, aynı yerde meydana gelen bir kıssanın tüm ayrıntılarını vermez. Bazı tarihi olayların naklinde, Kur'an, anlatımı sadece o anda münakaşa konusu kısımla doğrudan ilgili olan bölümle sınırlar ve gerekli olmayan diğer bütün teferruatı geçer. Bunu biraz daha açıklamak için, Hz. Nuh'un (a.s.) bu kıssasından örnekler getirelim: Burada gaye, bir peygamberin davetine karşı gelmenin ve yalanlamanın sonuçları hakkında insanları uyarmaktır. Bundan dolayı, Hz. Nuh'un (a.s.) davetini halkına anlatmaya devam ettiği zaman sürecinin tümünü zikretmek gerekli değildir. Fakat Hz. Muhammed (s.a) le ashabına sabrı talim etmek için Hz. Nuh'un kavmine davetini sürdürdüğü zamanın uzunluğu hakkında özel bir dikkat çekmektedir. Bunun hatırlatılması, birkaç yıllık çabalarının hiçbir önemli ve ivedi sonucunu görememekle Hz. Muhammed (s.a) ve ashabının umutlarını kaybetmemeleri, aksine, umudunu yitirmeden, her türlü elverişsiz şartlarda görevini yapan Hz. Nuh'un (a.s.) kıssasından bir ders almaları gerektiği hususunda onların cesaretlerini arttırmak içindir. (Bkz. Ankebut: 14) Aynı şekilde, "İlahî Daveti yalanlayan ve Onu bâtıl görüp öyle muamelede bulunan kimseleri helâk ederiz" gibi cümleleri tekrar tekrar okudukları zaman, bazı insanlar şüpheci hale gelir ve "öyleyse bugün, niçin aynı şeyler meydana gelmiyor?" diye sorabilirler. Bunlar, Kur'an'da anlatılandan farklı bir yapıda olsa da, ulusların bu dünyada, bir yükselip bir çöktüklerini kabul ederler. Fakat peygamberlerin iyice tanınıp anlaşılmasından sonra bir kavmin zelzele, tufan, kasırga veya yıldırım misali ani bir azap ile yok olması farklıdır. Bu kuşkunun ortadan kalkması için, insanın bir peygamberin içinden doğup çıktığı bir toplumla, peygamberin şahsen bulunmadığı bir toplum arasındaki farkı kavraması gereklidir. O, Allah'ın davetini, onlara, hem de kendi dilleriyle doğrudan anlatır ve karşı gelmelerine hiçbir mazeret bırakmamak için, bizzat kendi şahsında inandırıcı tam ve mükemmel bir model sunar. Bundan dolayı böyle bir toplum, bu gibi açık ayetlerden sonra, ilahî davete karşı geldiğinde, en şiddetli şekilde cezalandırılmayı da hak eder. Daveti doğrudan doğruya peygamberden almayıp ona dolaylı yollardan ulaşan bir toplumun durumu, tabii ki böyle bir toplumun durumundan farklıdır. Onların, helâk edilme cezalarının hemen anında uygulanması, peygamberlerin kendi zamanlarında yaşamış olmalarındandır. Bunun şimdi uygulanmamasında şaşılacak birşey yok. Çünkü peygamberlik zincirinin sonuncusu Hz. Muhammed'den (s.a) sonra hiçbir peygamber gelmiş değildir ve kıyamet gününe kadar da gelmeyecektir. Binaenaleyh peygamberleri yalanlayanlara gelen azap gibi, şimdi de azap gelirse eğer, bu çok şaşırtıcı olacaktır. Çünkü o takdirde bu azap bazı türedilerin peygamberlik iddialarına delil teşkil eder. Yine de bu, Allah Teâlâ'nın bu tür cezaları uygulamayı bıraktığı anlamına gelmez. Hakikatte şimdi bile Allah'ın kendisine gelen ve sapıtan topluluklar üzerine ihtar ve ceza kabilinden afetler gönderdiği müşahede edilmekte. Fakat onlar, ne yazık ki, dikkatlerini asıl nedene çevirmemekteler, aksine bu belâlara, tuttukları kötü yolun bir sonucu olarak bakmak yerine, fiziksel nedenlerin ötesine geçemeyen bilim adamları, tarihçileri, felsefecileri, bu olayları bazı fiziksel ve tarihsel yasalara hamlederek bu insanları yanlış tarafa çekerler. Bu sözde alimler, insanların dikkatlerini, üzerlerinde bir Allah olduğu gerçeğine çevirmelerine mani olurlar. O Allah ki, evvela bazı ufak afetler ile onları yanlış, kötü yolları konusunda uyarmış ve daha sonra da, eğer bu tutumlarında ve hayat tarzlarında ısrar ederlerse tamamiyle helâk cehennemine atmıştır. 51. "Ad", en eski Arabistan kabilelerinden birisi idi. Bu kavmin kıssaları çok iyi bilinmekte ve ülkenin her yerinde anlatılmaktaydı. Onların güç, kuvvet ve zenginlikleri hakkındaki hikâyeler çok meşhur hale gelmiş ve sonuçta kökünden helâk edilişleri de ibret alınacak bir örnek olarak anlatılmıştır. Onların bu kötü şöhretleri, isimlerine benzeyen, yeni kelimeler üretilmesine yardımcı oldu. Meselâ, her eski şeye"", ve arkeolojik kalıntılara da"" diye isim verilir oldu. Hiçbir izleyeni ve sahibi kalmamış ve bu yüzden çoraklaşmış araziye de"" denilmektedir. Eski Arap şiirinde bu kavim sık sık geçer. Arap kabileleri nesep uzmanları, yok olmuş, nesilleri kesilmiş ilk Arap kabilesi olarak Ad kavmini zikrederler. Günün birinde Ad kavminin yaşamış olduğu topraklarda oturan Beni Zahl b. Şeyba adında birinin Yüce Peygamber'e (s.a) geldiği ve çok eski çağlardan beri Ad kavmi hakkında anlatılagelmiş olan hikâyeler naklettiği rivayet edilmiştir. Kur'an'a göre Ad kavmi, etrafı Hicaz, Yemen ve Yemame ile çevrilmiş olan Ahkâf adındaki bölgede otururdu. Burasını merkez tutarak Yemen, Umman ve Hadramût'tan Irak'a kadar uzanan çok geniş bir alana hakimiyetlerini kurmuşlardı. Tarih yönünden kalıntıları oldukça eski olmasına rağmen Güney Arabistan'da Ad kavmine atfedilen bazı kalıntılar halen vardır. Hadramut'un bir bölgesinde, Hz Hud'un (a.s.) olduğu söylenen bir mezar mevcuttur. 1837'de İngiliz donanmasında görevli James R. Wellested, Hısn-ı Gurab yakınında, Hud peygamberden bahseden bir levha buldu. Dahası, levhadaki yazı, burada yaşamış olanların Hz. Hud'un (a.s.) şeriatını takip edenler olduğunu de gösteriyordu. (Daha fazla açıklama için bkz. Ahkâf an. 25) .
66- Kavminin önde gelenlerinden küfre sapanlar dediler ki: "Gerçekte biz seni 'aklî bir yetersizlik' içinde görmekteyiz ve doğrusu biz senin yalancılar olduğunu da sanmaktayız."
67- (Hud:) "Ey kavmim" dedi. "Bende 'akıl yetersizliği' yoktur; ama ben gerçekten alemlerin Rabbinden bir peygamberim" dedi.
68- "Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm."
69- "Sizi uyarıp-korkutmak için aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden size bir zikr'in gelmesine mi şaşırdınız? (Allah'ın) Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldığını ve sizin yaratılışta gelişiminizi arttırdığını (veya üstün kıldığını) hatırlayın. Öyleyse Allah'ın nimetlerini hatırlayın da(52) umulur ki kurtuluş bulursunuz."
70- Dediler ki: "Sen bize yalnızca Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?(53) Eğer gerçekten doğru sözlülerden isen, bize vadettiğin şeyi getir, bakalım."
71- Andolsun dedi, "Rabbinizden üzerinize bir azab ve bir gazab gerekli kılındı. Sizin bile babalarınızın isimlendirdiği (düzüp uydurduğu) (54) bir takım isimler (düzme tanrılar ve kurallar) adına mı benimle mücadele ediyorsunuz ki Allah onlar hakkında hiçbir delil(55) indirmemiştir. Öyleyse bekleyedurun, şüphesiz, ben de sizlerle birlikte bekliyorum. AÇIKLAMA 52. Arapçada"" kelimesi 1) Nimetler, 2) Tabiatın burhanları, 3) Öğülmeye değer nitelikler gibi anlamlara gelir. Bunların ışığında ayet, "Allah'ın nimetlerini, ikramlarını hatırla ve O'nun bunları senden geriye alacak güce sahip olduğunu da unutma" gibi bir anlama gelebilir. 53. 70. ayet, Hud kavminin ne Allah'ın varlığından habersiz olduğunu, ne O'nu inkâr ettiğini, ne de O'na ibadet etmeyi reddettiğini gösterir. Onların kabule yanaşmadıkları husus, Hz. Hud'un (a.s.) hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnız tek Allah'a ibadet etmeye olan çağrısıdır. 54. "Birisine, "Yağmur Tanrısı", bir diğerine "Hava Tanrısı", "Refah Tanrısı", "Afet Tanrısı" vs. gib adlar veriyorsunuz. Halbuki, bunlar hiçbir şeyin tanrısı değildir. Sadece sizin uydurduğunuz adlardır bunlar." Günümüzde bile, birtakım insanlar diğerleri için "zorlukları gideren", "ihsanlar bağışlayan" vs. gibi isimlerle anarlar. Halbuki onun kimseye bağışlayacak bir ihsanı, hazinesi yoktur. Verecek birşeyi olmayan birisine "veren" demektedirler. Hakikatte bu lakaplar, bu sıfatlarla mavsuf olabilme yetkisi olmayanlara takılan boş laflardır. Bunun için, eğer bir kimse bu lakapların doğruluğunu ispat etmeye çalışırsa, aslında, gerçek ile bir alâkası olmayan bu isimler üzerinde münakaşaların büyümesine neden olur, o kadar. 55. Yani, "Kendi bilginize göre, "Rablerin Rabbi" diye tanımladığınız Allah gerçekte, bu ilâhlardan hiçbirini, bir ilâhın veya rabbin yetkilerini verip temsilci seçmemiştir. O, ne ilâhlık gücünün bir kısmını, filan veya falana vermiş, ne de herhangi bir kişiyi "bağışlayıcı" veya "güçlükleri bertaraf edici" olarak, kuvvet vermek suretiyle yetkili kılmıştır. Siz, bizatihi kendi arzunuzla bu ünvanları hoşlandıklarınıza verdiniz."
72- Böylece onu ve onunla birlikte olanları katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ayetlerimizi yalan sayarak inanmamış olanların da kökünü kuruttuk.(56) AÇIKLAMA 56. "Ardlarını kestik, köklerini kazıdık" ayetinin anlamı, "Biz onları, kökünden öyle yerle bir ettik ki, arkalarında onlardan hiçbir eser kalmadı" demektir. Bu, Arap Yarımadasında anlatılagelen rivayetlerle de, yerleşmiş bir hakikattır. Arkeolojik kalıntılarda, "İlk Ad" kavmine mensup insanların yapıları bile, yeryüzünden bütünüyle helâk edildiklerini göstermektedir. Arap tarihçileri, Ad kavmini, soyu kurumuş, kaybolmuş kabilelerden sayarlar. Öte yandan, Hz. Hud'un (a.s.) takipçilerinin bu felaketten kurtulduklarını ve "İkinci Ad" adıyla bilindiklerini ve an: 51'de adı geçen Hısn-ı Gurab yazıtlarının da bunların bir kalıntısı olduğunu söylemekteler. Yaklaşık, Hz. İsa'dan (a.s.) 1800 yıl önce yazılmış bu yazıtlardan birkaç alıntı yapalım: "Bu kalenin içinde, uzun bir zaman son derece, refah ve bolluk içinde yaşadık. Kanallarımız her zaman su ile dolu idi.. Ve idarecilerimiz her türlü kötülükten uzak asil krallardı. Bununla beraber huzuru ve barışı bozanlara karşı sert ve güçlü idiler. Bizi, Hz. Hud'un (a.s.) şeriatına göre yönettiler ve bütün önemli kararları bir kitaba yazarlardı... Biz mucizelere ve ölümden sonraki hayata inanırız." Yukarıdaki bu alıntılar, Hz. Hud'a (a.s.) inananların, Ad kavminin eski azamet ve zenginliğinin varisleri haline geldiği hususunda Kur'an da ifade edilen gerçeği doğruluyor.
73- Semud(57) (toplumuna da) kardeşleri Salih'i (gönderdik. Salih onlara:) "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir: Allah'ın bu dişi devesi size bir belgedir;(58) onu salıverin de Allah'ın arzında otlasın, ona bir kötülükle dokunmayın, sonra sizi acıklı bir azab yakalar" dedi. AÇIKLAMA 57. Semud, Arabistan'ın Ad'dan sonra en yaygın olarak bilenen ikinci eski kabilesidir. Kur'an-ı Kerim gelmeden önce onlar hakkındaki hikâyeler, Araplar arasında çok yaygındı. Adları, şiirde, İslam öncesi Arap hutbelerinde ve Asur'da bulunan levhalarda da sık sık geçmektedir. Eski Yunan, İskenderiyye ve Roma tarihçi ve coğrafyacıları da bu kavmin adından bahsederler. Onların bazı kalıntıları Hz. İsa'nın (a.s.) doğumu öncesi yıllara kadar mevcut idi. Roma tarihçilerine göre bu kabileye mensup kişiler Roma ordusuna katılmış ve düşmanları Nebatîlere karşı savaşmışlardı. Semud kabilesi, günümüzde el-Hicr diye bilenen Arabistan'ın kuzey-batı kısmında yer alan topraklara varis olmuş idiler. Başkenti, halen Medine-Tebûk Demiryolu üzerinde bir istasyon olan Medain-i Salih idi. Eski ismi Hicr'dir. Bu kavmin, tepe ve yamaçlarda oydukları taş evler bugün bile büyük bir alana yayılmış haldedir. Bu ölü şehre, şöyle bir üstünkörü bakıldığında, nüfusunun o zamanlar yaklaşık beşyüzbin civarında olduğu tahmin edilebilir. Kur'an'ın nüzulu sıralarında, Hicaz'dan gelen ticaret kervanları Semud kavminin bu arkeolojik kalıntıları arasında geçmekte idi. Yüce Peygamber (s.a) Tebûk'e doğru ashabını sevkederken bu harebelere doğru işaret ederek onlardan, düşünen bir gözlemciye bu gibi şeyler nasıl bir ders veriyorsa öyle bir ibret dersini akıllarında tutmalarını istedi. Arkadaşlarına, Hz. Salih'in dişi devesinin su içtiği kuyuyu gösterdi ve onların da o kuyudan su içmelerini söyledi. Daha sonra bir tepe geçidini gösterdi ve Salih Peygamberin (a.s.) devesinin su içmek için kuyuya bu geçitten geçtiğini anlattı. O geçit halen Feccu'n-Nâka: (Dişi Devenin Geçidi) diye anılır. Daha sonra kalıntılar arasında bir gezinti yapmak isteyenleri bir araya toplayarak, şöyle söyledi: "Burası, Allah'ın cezasını başlarına geçirdiği, helâk ettiği bir kavmin arazisidir. Bu yüzden, buradan olabildiğince nefret ederek, tiksinti duyarak geçin. Burası eğlenilecek bir yer değil, aksine hüzünlenecek, matem tutulacak bir yerdir." 58. Ayetin üslubu açıkça gösteriyor ki, "Allah'ın bu dişi devesi" bir "açık delil"dir. Bir sonraki ayette ise "bir ayettir" denilmekte. Şuara suresi 154-158 arası ayetlerden öğreniyoruz ki, bu kabile insanları, Salih peygamberden, eğer Allah'ın gönderdiği bir elçi ise kendilerine açık bir delil getirmesini talep etmişler ve bunun üzerine Salih peygamber dişi deveyi bir delil olarak onlara sunmuştur. Bu, o dişi devenin doğumunun mucizevî bir şekilde meydana geldiğini ve tıpkı diğer peygamberlerin gösterdikleri mucizeler nev'inden bir mucize gibi zuhur ettiği gerçeğinin ispatıdır. Mucizevi doğuşunun diğer bir kanıtı ise Salih peygamberin (a.s.) onu, bir mucize hususunda dikkat çekerek inanmayanlara sunuşudur. "Sizin hayatınız doğrudan bu dişi devenin hayatı ile bağlantılıdır. Salıverin özgürce bayırlarınızdan otlasın, sırayla birgün yalnızca o içsin kuyularınızdan su, ertesi gün de sığırlarınız içer. Eğer ona bir kötülük ederseniz, Allah'ın azabı aniden size çarpacaktır" demişti. Aşikârdır ki, dişi deve örneğinin böyle canlı bir biçimde sunuluşu, insanların onun olağanüstü bir hayvan olduğunu görmeleri içindir. Bu yüzden de, kendi bayırlarında serbestçe otlamasına, kuyularından bir gün de onun su içmesine müsaade ettiler. Fakat gönülleri bir türlü razı değildi bundan. Sonuçta o kadar korkmuşlardı ki, onu öldürebilmek için, günlerce müşavere edip sonunda da gizli bir plân kurmuşlardı. Bunu yaparken de Salih peygamberin, kendilerine mani olacak dünyevi bir güce sahip olmadığını biliyorlardı. Dişi devenin öyle istediği gibi, bir başına, her yerde dolaşabilme cesaretini göstermesi onun arkasında bazı gizli güçlerin olduğunu göstermekteydi. Kur'an, bu devenin fiziksel yapısı ve nasıl vücuda geldiği hususunda bir şey söylemiyor. Ayrıca onun mucizeleri hakkında da mevcut hiçbir sahih hadisde de bir işaret yok. Bu yüzden, müfessirlerin devenin doğuşu vs. hakkında anlattıklarına inanma zorunluluğu yoktur, kabul etmeyen de olabilir. Her ne olursa olsun Kur'an'ın kesin delilidir ki, o dişi deve mucizelerden bir çeşit mucize idi.
74- "(Allah'ın) Ad (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz.(59) Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın da, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."(60)
75- Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) , içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara (müstaz'aflara) dediler ki: "Sâlih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" Onlar: "Biz, gerçekten onunla gönderilene inananlarız." dediler. AÇIKLAMA 59. Semud halkı an: 57'de de zikredildiği gibi tepe yamaçlarında büyük evler oyarlardı. Onların bir kısmı hâlâ olduğu gibi Medain-i Salih'de bulunmakta olup, o insanların mühendislikte ulaştıkları üstün dereceleri göstermektedir. 60. Yani "Siz Ad kavminin akıbetinden bir ibret almalısınız. O sapıtmış kavmi yokedip sizi onlara halef kılan aynı Allah, Ad kavmi gibi sapkınlığa düşerseniz aynı şekilde sizi de yok edip yerinize başkalarını geçirecek güce sahiptir."
76- Büyüklük taslayanlar (müstekbirler de şöyle) dedi: "Biz de, gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız."
77- Böylelikle dişi deveyi(61) öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı çıkıp (Salih'e de şöyle) dediler: "Ey Salih, eğer gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen, vaadettiğin şeyi getir, bakalım."
78- Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı(62) tuttu da kendi yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.
79- O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: "Ey kavmim, andolsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Ama siz, öğüt verenleri sevmiyorsunuz."
80- Hani Lut da kavmine şöyle demişti:(63) "Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz?" AÇIKLAMA 61. Hz. Salih'in (a.s.) dişi devesini yalnızca bir kişi öldürdüğü halde (Bkz. Nisa: 27-29, Şems: 12-14) bütün kabile bu suçun ortağı sayılmıştır. Çünkü bütün kabile o kişiye arka çıkmış, desteklemişti. Bir birey tarafından işlenmiş olsa bile, bir toplum tarafından tasvip görülen veya bir toplumun iradesini yansıtan her suç, toplumun suçudur. Onu yapan kişi ise burada sadece bir maşadır. Kur'an'a göre, bir birey tarafından işlenen ve ilgili toplum tarafından da kabul gören bu suç bir millî suç sayılmaktadır. 62. Semud kavminin başına gelen musibete"" (şiddetli sarsıntı) ismi verilmiş, fakat başka yerlerde "" (korkunç ses) , "" (şimşek) ve "" (kulakları patlatan ses) diye de geçmektedir. 63. Bu insanlar, şimdi Ürdün'ün doğu yakası denilen ve Irak ile Filistin arasında yer alan topraklarda yaşamışlardı. Kitab-ı Mukaddes'e göre merkezleri Ölü Deniz'e yakın yerlerde, ya da tamamıyla suyun altında kalmış Sodom şehridir. Talmud, bunların Sodom'un dışında dört büyük şehirlerinin daha olduğunu ve bu şehirler arasındaki arazilerin, kilometrelerce devam eden büyük bir bahçeyi andırdığını ve seyredenleri büyülediğini anlatır. Fakat zamanımızda şehirlerin yerleri tam olarak belli değildir. Çünkü bu alanların tümü, Lût Gölü ya da diğer bir adıyla Ölü Deniz'in altında kalmıştır. Hz. Lût (a.s.) , Hz. İbrahim'in (a.s.) yeğeni idi. Hakka davet'in tebliği, hususunda tecrübe kazanmak için Suriye, Filistin ve Mısır'ı ziyaret etmek üzere amcası Hz. İbrahim'le (a.s.) birlikte Irak'tan ayrıldı. Daha sonra Allah tarafından bir rasûl olarak tayin edilip, kendileriyle bir kan bağı olmasından dolayı onun "kavmi" diye nitelenen günahkâr topluluğa ıslah etmek için gönderildi. Ne yazık ki, Yahudiler tarafından tahrif edilmiş olan eldeki Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Lût'un (a.s.) şahsiyeti lekelenmiştir. Başka hususlar bir tarafa, Ürdün topraklarında icra ettiği vazife, İbrahim'in sığır sürüleri ile Lût'un sığır sürüleri arasında çıkan bir anlaşmazlık sonunda" (Tekvin/Bölüm, 5:12, 13) münbit bir toprağa göç olarak tanımlanmıştır. Fakat Kur'an bu iddiayı çürütür ve Hz. Lût'un (a.s.) bir resûl olarak tayin edilmiş olduğunu ve oraya, halkı ıslah etmek için gönderildiğini söyler.
81- "Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz.(64) Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz."
82- Kavminin cevabı: "Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!" demekten başka olmadı.(65) AÇIKLAMA 64. Kur'an-ı Kerim daha başka yerlerde, bu kavmin diğer bazı günah ve suçlarını da zikreder, fakat burada, Allah'ın cezasına uğramalarına neden olan, onların en iğrenç suçlarını hatırlatır. Her ne kadar bazı sapık kimseler, Sodom halkına nihayete kadar kötü bir şöhret sağlamış olan bu iğrenç günahı işlemiş iseler de, bu durum, bütün insanlar tarafından her zaman hayasız ve çok kötü bir davranış olarak kabul edilmektedir. Fakat bu çirkin fiili, ahlâkî bir seçkinlik derecesine çıkaranlar, eski çağlarda sadece Yunan filozofları, modern dünyada da yalnız Avrupalılar olmuştur. Avrupalılar, adeta bu işin eksik kalan yönlerini alenî surette tamamlamak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bu iğrenç fiile yasal bir statü vermeyi de başarmış bulunuyorlar. O kadar ki, bazı memleketlerin kanun koyucuları onu yasallaştırmışlardır bile. Şöyleki, artık eşcinselliğin korkunç bir toplum suçu olduğunu göstermek için tartışmalar düzenlemek de fayda vermez hale geldi. Halbuki Halik (Yaratıcı) herşeyi dişi ve erkek olarak yaratmış, her türü ötekinden farklı ve üremeleri için yekdiğerine tamamlayıcı şekilde varlık alemine çıkarmıştır. Sonra insanoğlundaki bu farklılık, bir amaca hizmet etmek içindir. Bu iki insanın çocukları ile birlikte bir yuva kurması içindir. Zira aile, insanoğlunun uğruna yaratıldığı medeni hayatın temelidir. Bundan dolayı kadın ve erkeğin vücutları, cinsî arzularını tatmin ve insan neslinin üremesi için gerekli olan tabiî fonksiyonu yerine getirebilmelerine müsait bir şekilde ve yekdiğerini tamamlayıcı yapıda yaratılmıştır. Binaenaleyh, bu cinsi arzuyu gayri meşru yollardan tatmin eden kişi, bir defada ve aynı zamanda birçok suçun faili haline gelir: 1) Böyle biri bu hareketiyle, şehvetinin kurbanı olarak, kendi vücut organlarının fıtrî ve fizikî işlevlerine karşı, tabir caizse, savaş açmış olur. Bu, kaçınılmaz olarak bu fiili işleyenlerin, fizik, zihin ve ahlâkları üstünde son derece zararlı etkiler meydana getirir. 2) Kendi türüne ve tüm aleme karşı gereken haklarını ve vazifelerini yerine getirmeden, salt cinsî zevkler peşinde koşması, taibata karşı ihanet ve vefasızlık suçu işlemiş sayılmasına neden olur. 3) Genelde, medeni toplumun bütün imkânlarından faydalanmasına karşılık bir aile hayatının getirdiği sorumlulukları yüklenmekten kaçınması ve bütün enerjisini, cinsel arzularını gayri meşru yollarla tatminde harcaması nedeniyle topluma karşı vefa sözünü tutmamış olur. Bu bencil ve uygun olmayan davranış sadece faydasız bir hareket olmakla kalmaz, aynı zamanda toplum ahlâkına da büyük zarar verir. Böylece, o kimsenin kendisini, ailesine ve insanlığa faydalı kılamaz hale getirir ve en aşağı bir başka erkekte de doğal olmayan kadınsal özelliklerin yerleşmesine neden olur. Bu da aslında, kendilerine rağbet edilmemesi dolayısı ile en azından iki kadının ahlâksızlığına ve zinaya düşmelerine yol açar. 65. Aralarında muttaki kimselerin bulunmasına bile tahammül edememeleri onların ahlâkî tefessühün en aşağı derekelerine yuvarlandıklarının bir göstergesidir. Onlar sadece hayasız, günahkâr ve ahlâksız değil, aynı zamanda her türlü iyilik ve fazilet duygularından da yoksundurlar. Bundan dolayı, aralarında kendilerini ahlak ve fazilete davet edecek kimsenin kalmaması için, Hz. Lut (a.s.) ve taraftarlarını davalarından vazgeçirmek istediler. Ve topluca, günahkâr-lığın en son sınırına dayanmış ve aralarında iyilikten hiçbir eser kalmamış olduğundan, yeryüzünde bulunmaları için artık hiç bir sebeb kalmamıştır. Bu nedenle, Allah o kavmin bütünüyle yok edilmesini emretti. Onların durumu, içinde sadece birkaçı sağlam meyve kalmış çürümüş bir sepete benzetilebilir. İçinden sağlam elmalar çıkarılıp alınınca, geriye kalanlar tamamen faydasızdır ve bundan dolayı da, çöp yığınına atılıp imha edilmesi gereklidir.
83- Bunun üzerine biz, karısı dışında onu ve ailesini kurtardık; o (karısı) ise (helake uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı.(66)
84- Ve onların üzerine bir (azab) sağanağı yağdırdık.(67) Suçlu-günahkârların uğradıkları sona bir bak işte.(68)
85- Medyen(69) (toplumunada) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik. Şuayb onlara:) Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını) eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin(70) ve düzene (ıslaha) konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın.(71) Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız."(72) AÇIKLAMA 66. Kur'an'ın diğer bölümlerinde, muhtemelen yoldan çıkmış olanlardan birisinin kızı olan, Hz. Lût'un (a.s.) zevcesinin, peygamberle anlaşmazlıklarında, kâfirleri desteklediği ve bundan vazgeçmediği açıklanmaktadır. Bundan dolayı Allah, Hz. Lut'dan (a.s.) arkadaşlarıyla beraber karısını götürmemesini istemiştir. 67. Buradaki "yağmur", bildiğimiz su damlaları şeklindeki yağmur değil, Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde açıkça ifade edildiği gibi, taş yağmurudur. Onların evlerinin altı üstüne gelmiş ve toprağa gömülüp gitmişlerdir. 68. Burada ve daha başka yerlerde Kur'an, tek başına sadece Sodomî (eşcinsellik) hastalığının Allah'ın gazabını insanların üzerine çekmeye yetecek iğrenç bir günah olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden, bu tür suçların kökünü kazıyıp ortadan kaldırmanın, Peygamberin önderliğinde İslâm devletinin bir görevi olduğunun ve bu suçu işleyen kimselerin cezalandırılması gerektiğini öğreniyoruz. Buna işaret eden bazı hadisler de vardır: a) "Eşcinselin failini de, mefûlünü de öldürün" b) "Her ikisi ister evli olsun ister bekâr olsun", c) "Livata suçunun failini ve mefulünü recm ediniz." Fakat, hayatı boyunca Hz. Peygambere hiçbir livata suçlusu getirilmemesi nedeniyle, bu tip suçlular için açık ve kati bir ceza şekli tarif edilmemiştir. Bununla beraber, O'nun haleflerinden gelen bazı görüşler vardır: Hz. Ali, bu tip suçluların kılıçla öldürülerek, cesetlerinin gümülmeyip, yakılarak kül haline getirilmesi görüşündedir. Hz. Ebu Bekir'de Hz. Ali ile aynı fikirdedir. Hz.Ömer ve Osman ise, bu gibilerin harâbe bir binanın içine atılıp, köhne yapının onların üzerine yıkılması gerektiği fikrindedirler. Hz. İbn Abbas ise, bunların en yüksek evin damından baş aşağı atılması ve recmedilmesi gerektiği kanaatindedir. İmam Şafii, livataya iştirak eden iki tarafın fail ve mefûlün, ister evli ister bekâr olsun, öldürülmesi gerektiğini söyler. İmam Şa'bi, Zührî, Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre, bu kimseler recmedilmelidir. Said b. Museyyeb, Atâ, Hasan Basri, İbrahim Nehaî, Süfyan-ı Sevrî ve Evzaî, bu tip suçlar hakkında verilecek cezanın, zina cezası ile aynı olduğu görüşündedirler; yani, bu ceza, suçu işleyenler bekârsa, yüz kırbaç ve sürgün, evliyseler, recmederek öldürmektir. Ebu Hanife ise, suçlunun ibret olarak, yaptığı suçun durumuyla mütenasip bir şekilde cezalandırılması gerektiği görüşündedir. İmam Şafii'nin de bu görüşe uygun bir sözü vardır. Erkeğin, (Lut kavminin yaptığı gibi) sapık ilişkilerde bulunmasının kesin haram olduğu hususuna da dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Böyle bir fiili işleyen erkek lanetlenmiş bir kimsedir" Ebu Davut ve "Allah hanımıyla böyle bir suçu işleyen insanın yüzüne nazar etmeyecektir" (İbn Mace Müsnedi Ahmed) . Başka bir hadisinde "Adet günlerinde hanımıyla cinsel ilişkide bulunan onunla livata yapan veya fal bakmaya devam eden kimse, Muhammed'e gönderilene inanmamış bir kâfirdir" (Tirmizi) diyerek şiddetle ikazda bulunmuştur. 69. Medyen toprakları, Hicaz'ın kuzeybatısında, oradan Kızıldeniz'in doğu sahiline, güney Filistin'e, Akebe Körfezi'ne ve Sina Yarımadası'nın bir bölümüne kadar uzanan bölgelerde yer alır. Medayinde yaşayanlar büyük tüccar idiler. Onların yerleşim merkezleri, Kızıldeniz sahilini takip eden Yemen-Mekke ve oradan Suriye ticaret yolu güzergâhı ile Irak'tan Mısır'a giden yolun kesiştikleri mevkilerde yer alır. Bundan dolayı da onlar Araplar arasında iyi bilinirler ve helâk olmalarından sonra bile, Suriye ve Mısır'a giden ticaret kervanlarının yolları onların arkeolojik kalıntıları arasından geçmesi nedeniyle hatırlanırdı. Kur'an'da geçen Medyen halkı hakkında anlatılanların önemini kavramak için, bu insanların, Hz. İbrahim'in üçüncü hanımı Katurah'tan olma oğlu Midiyan'ın soyundan geldiklerini iddia etmelerine dikkat edilmelidir. Doğrudan doğruya onun neslinden gelmemiş olduğu halde, onların tümü Onun soyundan olduklarını iddia etmişlerdi. Çünkü eski bir geleneğe göre, büyük bir zâta bağlı olan herkes, daha sonra yavaş yavaş Onun torunları arasında sayılmaya başlanırdı. Nitekim, Hz. İsmail'in (a.s.) soyundan gelmemesine rağmen tüm Araplara "İsmailoğulları" denmiştir. Hz. Yakup'un soyu (İsrailoğulları) için de durum aynıdır. Aynı şekilde, Hz. İbrahim'in (a.s.) çocuklarından biri olan Midyan'ın etkisi altına giren tüm bölge sakinleri Benî Medyen (Medyenoğulları) , bunların oturduğu yerler de Medyen bölgesi diye anılır oldu. Yukarıdaki tarihi gerçeğin ışığı altında, onların Hakk'ın sesini ilk defa, Hz. Şuayb'dan (a.s.) duydukları bir hakikattır. Gerçekte Medyenoğulları, İsrail kavmi gibi aslında müslümandılar. Fakat Şuayb (a.s.) kendilerine peygamber olarak gönderildiği zaman onların inançları bozulmuş idi, tıpkı, Hz. Musa'nın (a.s.) geldiğinde İsrailoğulları'nın saf inançlarının bozulmuş olduğu gibi. Benî İsrail, Hz. İbrahim'den (a.s.) sonraki yaklaşık altı asır süresince müşriklerle ihtilaf ederek şirke ve ahlâksızlığa düçar olmalarına rağmen, hâlâ "mümin" olduklarını ve bundan gurur duyduklarını iddia ediyorlardı. 70. Bu, Hz.Şuayb'ın kavmine, şirk ve ticarî ahlaksızlık gibi iki önemli günah bakımından onları ıslah etmek için gönderildiğini göstermektedir. 71. Bu konuda daha ayrıntılı bir yorum için, lütfen bu surenin 44. ve 45. açıklama notlarına bakınız. Hz. Şuayb (a.s.) burada onların dikkatini özellikle şu hususa çekmek istemiştir: "Sizden önceki peygamberlerin (selam üzerlerine olsun) yerleştirdiği Hak Yolu (Sırat-ı Mustakimi) , kendi yanlış inanç ve ahlâksızlıklarınızla bozmayın." 72. Peygamberin onların inançlarına telmihte bulunması göstermektedir ki, onlar kendi kendilerinin "inananlar" olduklarını itiraf ediyorlardı. (an: 69'da da geçtiği gibi) . Her ne kadar yanlış inançlara ve sapmalara kaymışlarsa da herhalukârda "inananlar" olduklarını ve bununla da övündüklerini söyleyen, güya baştan çıkarılmış müslümanlar idiler. İşte bunun için peygamber onlara: "Eğer gerçekten inananlar iseniz, iyilik ve kötülüğü, Allah'a Ahiret gününe inanmayan şu dünyaperest insanların ölçüleriyle değil, doğru ve dürüst insanların ölçüleriyle değerlendirmelisiniz diye hitapda bulunmaktadır. HARİTA -I- A'raf suresinde adı geçen kabilelerin bölgeleri.
86- "O'na iman edenleri tehdit ederek, Allah'ın yolundan alıkoymak ve onda çarpıklık arayarak (böyle) her yolun (başını) kesip-oturmayın. Hatırlayın ki siz azınlıkta (ve güçsüz) iken O, sizi çoğalttı. Bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bakın."
87- "İçinizden bir grup, kendisiyle gönderildiğim şeye inanmışken diğer bir grup inanmadığına göre, artık Allah, aramızda hüküm verenlerin en hayırlısıdır."
88- Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) , dediler ki: "Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz." (Şuayb:) "Biz istemesek de mi?" dedi.
89- "Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah'a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah'ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir.(73) Rabbimiz, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Biz Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında 'Sen hak ile hüküm ver,' Sen 'hüküm verenlerin' en hayırlısısın."
90- Kavminin önde gelenlerinden küfre sapanlar, dediler ki: "Andolsun, Şuayb'a uyacak olursanız, kuşkusuz kayba uğrayanlardan olursunuz."(74)
91- Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı tuttu da, kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar.
92- Şuayb'ı yalanlamakta olanlar, sanki orda 'hiç refah içinde yaşamamışlar' gibi oldular; Şuayb'ı yalanlamakta olanlar, asıl büyük hüsrana uğrayanlar oldular.(75) AÇIKLAMA 73. Hz. Şuayb'ın (a.s) konuşmasının hemen akabinde bu kelimeleri de ilave etmesinin nedeni, onların yeniden inançsızların yolu üzerine dönmeyecekleri hususunda kesin bir iddiada bulunmaya yetkili olmadığını göstermek içindir. Allah'ın kudretini tam olarak anlamış mümin, O'nun iradesinin herşeyi kuşattığını bilir. Bundan dolayı da bir mümin "Bunun ya da şunun yapılması tamamen Allah'ın dileğine bağlı iken, ben şunu yapacağım, şunu yapmayacağım" diye kesin iddialarda bulunmaz. "Eğer O dilerse, başarılı olurum, yoksa hayır" der. Allah Teâlâ, aynı şeyi Kehf suresi, 23 ve 24. ayetlerinde de bildiriyor. "Hiçbirşey hakkında: "ben bunu yarın mutlaka yapacağım deme, ancak, Allah dilerse, yapacağım" de. 74. Bu cümleyi üstünkörü geçmemeli, bilâkis içerdiği anlamları derinliğine düşünmeliyiz. Medayin'in ileri gelenleri ve şefleri şöyle söyleyerek halkı bu hususta kandırmak istediler: "Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel ilkeler kabul eder ve uygularsak, biz o zaman tümüyle mahvoluruz. Biz ticaret ve alışverişimizde doğruluk ve dürüstlüğe uyar ve mesleğimizi bunlara göre sürdürürsek, ticaretimiz kesinlikle büyüyemez, serpilemez. Bunun yanında, en önemli kervanların, güzergahlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafi konumumuzdan yararlanamaz, bu yörenin uslu vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine birşeyler yapmadan seyirci kalırsak işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî avantajlarımız bitti demektir. Bu da, komşu ülkelere karşı olan hakimiyetimiz ve etkiğinliğimizin de bir sonu demektir". İşte bu "mahvolma" korkusu sadece Hz. Şuayb'in kavmine özgü bir olay değildir. Sefih toplumlar, hak, doğruluk ve dürüstlük hakkında, her zaman aynı tedirginliği duymuşlardır. Yalan, üçkağıtçılık ve ahlâksızlığa başvurmaksızın ticaret, siyaset ve diğer dünyevi işlerin yürütülmesinin imkânsız olduğu düşüncesi tarih boyunca bütün iflas etmiş toplumların görüşü olagelmiştir. Bundan dolayı da Hak Davete karşı her zaman yapılan en büyük itiraz, "hep eğer bilenen o dalavereli yollar bırakılır ve doğru yola uyulursa ilerleme sağlanamayacağı ve toplumun yıkılacağı" konusundadır. 75. Medyen'in bu tümüyle yerle bir edilişi, komşu halkların dilinde darbı mesel olmuştu, Zebur'da (83: 5-9) , Davud (a.s.) zalimlere karşı Allah'ın yardımını şöyle istiyordu: "Senin kullarına karşı sinsice planlar yapan "bu hainlere" Medyen halkına yaptığını yap", İşaya peygamber'de İsrailoğullarına "....Asurlu'dan korkma... O asasını Mısır'ın üzerine kaldırdığı gibi kaldıracak... Orduların Rabbi, Medyen vurgununda olduğu gibi kırbacı ona karşı kımıldatacaktır..." (İşaya, 10: 21-26) diyerek teselli vermiştir.
93- O da onlardan yüz çevirdi ve (şöyle) dedi: "Ey kavmim andolsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Şimdi ben, küfre sapan bir topluluğa karşı nasıl üzülebilirim?"(76)
94- Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek onun halkı yalvarıp-yakarsınlar diye, mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk (yoksulluk) ve sıkıntıyla yakalayıvermişiz.
95- Sonra kötülüğün yerini iyilikle değiştirdik, öyle ki onlar, çoğaldılar ve: "Atalarımıza da (bazan) şiddetli sıkıntılar (bazan da) refah ve genişlikler dokunmuştu" dediler. Bunun üzerine, biz de onları kendileri hiç şuurunda değilken apansız kıskıvrak-yakalayıverdik.(77)
96- Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem de yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik. AÇIKLAMA 76. Burada anlatılan bütün bu olayların derin mânâları vardır. Her kıssa, Hz. Muhammed'in (s.a) ve onun kavminin durumuna tam ve yerinde uymaktadır. Her kıssada iki taraf vardır: Peygamber ve kavmi, her bir kıssada geçen peygamber ve onun talimleri, uyarıları vs. tamamiyle Hz. Muhammed'in (s.a) davetinde olduğu şekildedir. Diğer taraftan, kötülük, ahlâksızlık ve inatçılıklara dalmış olan halk ve onların kendini beğenmiş şefleri, her zaman, küçümser bir tavırla davete karşı çıkmışlardı. Hz. Muhammed (s.a) ve davetine karşı Kureyş halkı da aynı tarz bir tavır takındığı için, dolaylı olarak, eğer çağrıya kulak vermezler ve Allah'ın onlara bahşettiği fırsatı değerlendirmezlerse akıbetlerinin de onlar gibi olacağı ikazı yapılmakta. Eğer körükörüne aynı yolda gitmeye ısrar ederlerse, sapkınlıklarında ısrar edenlere geçmişte müstehak olan aynı belâ kendilerinin de başına er geç gelecektir. 77. Her bir peygamberin ve halkının kendi hususi durumları birer birer anlatıldıktan sonra, şimdi ise, her bir elçinin risalet görevi ile gönderilişinde Allah Teâlâ'nın uyguladığı genel ve müşterek usûlü belirtilmekte. Her ne zaman bir peygamber gönderilse, Allah, o halkın kibrini kırmak, mütevazi bir şekilde mesajı kabule hazır bir hale getirmek için bir takım zorluklar ve felâketlerle etki eder. Bu sünnete uygun olarak, Allah, peygamberler gönderdiği kavimlere kıtlık ve hastalık göndermiş, onları çeşitli ekonomik darboğazlara sokmuş, savaşlarda yenilgilere ve buna benzer felâketlere uğratmıştır. Bütün bunlar, onların kibir ve gururlarını kırmak, güç, kuvvet ve zenginliğe olan aşırı güvenlerini ve bağlılıklarını sarsmak içindir. Bu onlara, kendilerinin fevkinde, mukadderatlarını kontrol eden yüce bir kudretin olduğunu ikaz etmek içindir ki bu sayede kalbleri, uyarıları alıcı hale gelsin ve Rablerinin önünde diz çöksünler. Fakat bu usul eğer hakkı anlamaya yöneltmede onlar üzerinde muvaffak olamazsa, bu sefer de, o insanlar bolluk ve refah ile şımartılır. İşte bu hal artık onların sonunun başlangıcıdır. Kural olarak, sıkıntı ve felaketlere düçar olan bir topluluk, büyüyüp zenginleşmeye başladıklarında ise Rablerine minnet duymaktan ictinap ederler ve hatta eski günlerini sanki sıkıntılar hiç olmamış gibi unutup giderler. Sonra, entellektüelleri hemen "Bunda öyle olağanüstü birşey yok. Bize tarih söylemektedir ki, mukadderatın iyi ve kötü olayları hiçbir ahlâkî değere bağımlı olmadan meydana gelmektedir. Bu olaylar Allah'ın kontrolüne bağlı veya ahlâkî kanunlara uygun ortaya çıkmamakta, aksine bütün bunlara, yani darlık, felâket, refah ve bollukların oluşumuna, "tabiat" dediğimiz şey sebep olmaktadır. Bundan dolayıdır ki, bizden önce geçenlerin de darlık ve bollukları yaşamış olduklarını tarih bize göstermektedir. Dolayısıyla bu olaylardan hareketle, herhangi bir ahlâkî ders çıkarmak ve sadece Allah'ın huzurunda boyun eğmek ve tevazu göstermek aklî yönden bir zaafın işaretidir ve bu gibi tavırlar düşünme yetersizliğinin bir sonucudur" gibi kendilerince mantikî gerekçeler ileri sürerek halklarını kandırırlar. Yüce Peygamber (s.a) aynı durumu bir hadis-i şeriflerinde şöyle belirtmiştir: "Dert ve musibet, inanan için bir azaptan felâha çıkana kadar ona yardımcı olur. Münafığın hali ise; sahibinin kendini niçin bağladığını ve niçin çözdüğünü anlamayıp aval aval bakan merkebe benzemektedir. Eğer bir toplum musibet ve dertlere düçar olduğunda bile Allah'a yönelmiyorsa ya da Allah rahmetini ve bereketini saçarken O'nu hatırlamıyor, ya da kendini ıslah etmek için, hiç mi hiç gayret göstermiyorsa, onun fena akıbeti ve helâki artık yakın ve kaçınılmazdır. Öyleki tıpkı hamile bir kadın günleri dolduktan sonra, nasıl heran doğurabilirse, bunlara da her an azap gelebilir. Bu çerçevede, ayrıca dikkat edilmesi gereken, 94 ve 95. ayetlerde bahsedilen İlahî uygulamanın bu ayet nazil olduğu sırada Mekke'de uygulamada olmasıdır. Kureyş halkı aynı muhalefeti gösteriyor ve sonuçta şiddetli bir kıtlığa maruz kalıp açlıktan kıvranıyordu. İbn Mes'ud ve İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadisten öğreniyoruz ki, Kureyşliler Hz. Peygamber'in (s.a) tebliğine karşı gelmeye başladıklarında, Hz. Peygamber (s.a) şöyle dua etmişti: "Allah'ım, Yusuf'un zamanında Mısır'a isabet eden bir kıtlık gibisinden yedi senelik bir kıtlıkla, bana bu insanlara karşı risaletimde yardımcı ol." Bunun üzerine Allah Teâlâ, Mekke ve civarına öyle şiddetli bir kıtlık verdi ki, insanlar hayvan leşleri, derileri, kemikleri, hatta ve hatta hayvan tüylerini yemeye başladılar. O zaman Ebu Süfyan'ın önderliğinde Mekke halkı, Yüce Peygamber'e (s.a) geldi ve Ona bu kıtlığı uzaklaştırıp kaldırması hususunda Allah'a dua etmesi için yalvardılar. Fakat Allah, kıtlığı, kaldırıp uzaklaştırdığı ve işler yolunda gitmeye, sonuçta da bollluk geri gelmeye başladığı zaman, hepsi, daha da küstahlaşmaya ve hatta önceden kalbleri imana doğru biraz meyletmiş olanlara bile engel olmaya başladılar. Şöyle diyorlardı: "Kıtlık ve yokluk hayatın cilveleridir, bu durum Muhammed gelmeden önce de insanlara musallat olan bir haldir. Bundan dolayı, kıtlığın tekrar gelmiş olması nedeniyle O'nun tuzağına düşmeyin". Ve "Babalarımız, ecdadımız kıtlık ve bolluk dönemlerini yaşamışlardı" gibi sözler bu surenin nazil olduğu sıralarda da dillerde idi. Bu ayetlerin, Kureyş'in o andaki durumuna son derece uygun düşmesi nedeniyle bu arka fon gözönünde tutularak ilgili ayetler daha kolay ve güzel anlaşılır. (İzah için bkz. Yunus: 21, Nahl: 112, Müminun: 5 ve 76, Duha: 9-16.)
97- O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler?
98- Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler?
99- (Veya) Onlar, Allah'ın tuzağından(78) güvende mi idiler? Allah'ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz.
100- (Bütün bunlar,) Sakinlerinden sonra yeryüzüne mirasçı olanları doğruya erdirme (ye veya ortaya çıkarmaya yetmez) mi? Eğer biz dilemiş olsaydık onlara günahları nedeniyle bir musibet isabet ettirirdik;(79) ve kalplerine damgalar vururduk da onlar böylelikle işitmeyenler olurlardı.(80)
101- İşte bu ülkeler, sana onların 'haberlerinden aktarmalar yapıyoruz.' Gerçekten, onlara peygamberleri apaçık belgelerle gelmişlerdi. Ama daha önceden yalanlamaları nedeniyle iman eder olmadılar. İşte Allah, küfre sapanların kalplerini böyle damgalar.(81)
102- Onların çoğunda 'verdikleri söze bağlılık' görmedik, ama onların çoğunu fasıklar (yoldan çıkanlar) olarak gördük.(82) AÇIKLAMA 78. Arapça bir kelime olarak "" ansızın uygulamaya konuluncaya kadar herşeyin iyi ve yolunda gittiği şeklinde aldatılıp duran bir kimse aleyhinde hazırlanmış gizli bir plânı ifade eder. 79. Ne yazık ki, buralara varis olan milletler, bu yerlerin eski sahipleri olan yok olmuş toplulukların başına gelenlerden yeterince ders almışa benzemiyorlar. Buranın şimdiki sahipleri, kendilerinden önce bu yerlerde mamur ve müreffeh bir şekilde yaşayarak hükümran olan eski sakinlerinin niçin bütünüyle yok oldukları sorusunu şayet ciddi bir şekilde düşünmüş olsalardı, onlar için büyük bir ibret dersi olacaktı. Yine bu sorunun cevabı da onları, kendilerini yıkılmaya ve yokluğa götüren yanlış düşünce ve işleri anlayabilmeye götürecekti. İşte o zaman, suçlarından dolayı kendilerini kıskıvrak yakalayan ve safdışı eden Kadir-i Mutlak'ın halen alemin hakimi olduğunu ve eğer kendilerinden önce geçmiş olanların yaptıkları aynı suçları işlerlerse öncekiler gibi onları da cezalandırmaya ve azletmeye kadir olduğunu anlayacaklardı. 80. Sünnetullah'a göre bir toplumun helâki, kendinden önce geçmiş milletlerin tarihinden ve kalıntılarından ibret almayarak sadece kendi kendini kandırdığı zaman vukubulur. Artık Allah, onların bir iyi insanın öğütleri üzerinde düşünmelerine ve kabullenmelerine mühlet vermez. Bir kişi hakkındaki sünnetullah şöyledir; eğer bir insan kasten gözlerini kapatırsa, güneş ışığı ona yardımcı olamaz ve eğer bir kimse hakkı duymak istemezse, hiçbir güç ona hakkı duyuramaz. 81. Allah, önceki "Biz onların kalblerini mühürleriz, o zaman hiçbir şey işitmezler" ayetini 101. ayette kendisi açıklamaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, "kalblerin mühürlenmesi", İlahi Kanun'un ameli neticesi husule gelen bir zihin halidir. Cehalet, önyargı, kendini beğenmişlik ve nefsanî arzular vs. yüzünden hakikati kasdî ve inadî olarak reddeden bir kimse, daha sonra o kadar inatçı biri haline gelir ki, kendi gözleriyle şahit olduğu şeylere ya da onun iyiliğini isteyenlerin ikazlarına kulak asmadan bildiği yolda, günahlarında ısrar eder gider. 82. İnkârcılar, her insanı bağlayıcı olması gereken üç antlaşmaya da kayıtlı kalmadılar. Onlar, ne insanı daha doğuşundan itibaren Allah'ın kulu yapan doğal anlaşmaya, ne üyesi olduğu toplumun içtimaî kodu diye bilinen örfe, her ferdi bağlayan kollektif antlaşmaya, ne de her insanın sıkıntı ve çaresizlik hallerinde Allah'a sığınması gibi şahsî antlaşmaya saygı gösterdiler. Yukarıda zikredilen bu üç antlaşmayı da bozdukları için Allah, onları "fasıklar" diye adlandırmaktadır.
103- Sonra bunların (peygamberlerin) ardından Musa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve önde gelen-çevresine gönderdik;(83) Onlar ona (ayetlerimize) haksızlık ettiler.(84) İşte bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.
104- Musa dedi ki: "Ey Firavun,(85) gerçekten, ben alemlerin Rabbinden (gönderilme) bir peygamberim."
105- "Benim üzerimdeki yükümlülük, Allah'a karşı ancak gerçeği söylemektir. Rabbinizden size apaçık bir belge ile geldim. Artık İsrailoğullarını benimle gönder."(86)
106- (Firavun) Dedi ki: "Eğer gerçekten bir ayet getirmişsen ve doğru sözlülerden isen, bu durumda onu getir (bakalım) ."
107- Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi. AÇIKLAMA 83. Daha önce geçen hikâyeler, hakikatte Allah'ın çağrısına mülâki olup sonra bunu reddeden bir topluluğun helâkinin artık onlar için kaçınılmaz olduğunu Mekke halkına anlatmak ve onları ikna etmek içindi. Daha sonra, Musa (a.s) , Firavun ve İsrailoğullarının kıssaları da gene bu amaçla zikredilmekte. Bunların yanında, diğer başka ayetler de hem Kureyş'in kâfirleri, hem inananları ve hem de Yahudileri için pek çok ibret alınan dersler vardır. Bu ayetteki kıssada, Kureyşli kâfirlere, hak ile batıl arasındaki mücadelenin hemen daha başlarında sahip oldukları kuvvetlerinin, görünen büyüklüğüne bakarak kendilerini kandırmamaları salık verilmekte.Bütün bir mücadele tarihi de göstermektedir ki, mücadele, halkı için ve hatta tüm insanlık için doğru olanın yerleşmesi uğruna, herhangi bir maddî vesile peşinde koşmadan, kendinden çok büyük ve güçlü insanlar ya da devletler tarafından korunan, batıla karşı küçük bir grubun savaşımı ile başlar. Nihayetinde de bu mücadeleden bir zafer elde edilir. Hakkın peygamberinin tebliğine engel olmak için kâfirlerin yaptıkları planların, kötülüklerin nasıl neticede kendilerine geri döndüğünü, Kureyşlilerin görüp de ders almaları uyarısı yapılmakta. Allah, haklarındaki son kararı uygulamadan evvel, belki kendilerine bir çeki-düzen verirler diye kâfirlere uzunca bir mühlet verir. Ayrıca bir uyarıdan, açık bir işaretten ve olaydan hiç ders almayanlara ibret-i alem için bir ceza verir. Muhaliflerin eziyet ve işkencelerinin hedefi haline gelmiş müminler için iki ders vardı alınması gereken. Birincisi; sayıca düşmandan az olmaları, güçsüz oluşları, kendilerinin mücadele azimlerini kırmamalı, onları yıldırmamalı, ayrıca "yardım" nerede kaldı diyerek kalblerinde en ufak bir burukluk hasıl olmamalıdır. İkincisi; Yahudiler, hakka inandıklarını ikrar etmelerinden sonra bundan cayarak takındıkları tavra karşı da dikkat etmeleri için uyarıldılar. Aksi halde aynı Yahudiler gibi onlar da lanetleneceklerdi. İsrailoğulları'nın geçmiş kıssaları onların da kendi menfaatleri için burada anılmaktadır. Onlar, bâtıla ibadet etmenin sonuçları konusunda uyarılmakta ve geçmiş peygamberlerin getirdiği hak dini katışıklardan ayıklayıp yeniden saflaştıran Hz. Peygambere de iman etmeleri tavsiye edilmektedir. 84. Reddederek ve birer büyüdür diyerek "Onlar da bizim ayetlerimize zulüm ettiler". Haksızlık, bir bakıma ayetlere karşı adilce yanaşmamaları ve hatta onları birer büyü olarak görmeleri ve hafife alıp gülüp geçmelerindendir. Apaçık deliller, bu ayetlerin Allah'tan olduğunu gösterirken ve hiçbir aklı başında insanın da "evet, bunlar büyü işi olabilir" demiş olmamasına rağmen bu ayetleri açıkça inkâr etmekten daha büyük bir zulüm var mıdır? Üstelik, bizzat büyücü ve efsuncuların kendileri bunların meydana gelmesinin bir büyünün gücünün çok çok ötesinde olduğunu söylediklerinde, bunların hâlâ birer tılsım olduklarını söyleyip, gerçeği kabul etmemek zulümden başka bir şey değildi. Bu şekilde gerçekten ne kadar hikmetsiz ve bayağı kişiler olduklarını da göstermiş oluyorlardı. 85. "Firavun" kelimesi "güneş tanrısının oğlu" anlamına gelir. Eski Mısır'lılar güneşe "Ra" adını vermiş ona "Yüce Tanrı" diye tapmışlar, daha sonra da "Firavun" ismini vermişlerdir. Eski Mısırlıların inancına göre, her kral iktidarını, tanrı "Ra" ile olan ilişkisine dayandırır ve kendisinin Ra'nın canlı bir örneği ve yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia ederdi. Bundan dolayı, iktidara geçen her krallık hanedanı, kendilerinin güneş soyundan gelen kimseler olduğunu ileri sürdüler ve bütün krallar, kendilerinin "Yüce Rabb" olduklarını halka kabul ettirmek için "Firavun" ünvanını aldılar. Bununla ilgili olarak, Kur'an-ı Kerim'de rivayet edilen, Hz. Musa'nın (a.s.) kıssasında iki ayrı Firavun'un zikredilmiş olduğuna da dikkat edilmelidir. Biri, Hz. Musa doğduğu zaman Mısır'ı idare etmekte olan ve Hz. Musa'yı kendi evine götürüp büyüten Firavun; ikincisi ise, Allah'ın ilâhî mesajını kabul etmesi için İsrailoğulları'nı serbest bırakması Hz. Musa (a.s.) tarafından istenen ve Kızıldeniz'de, boğulan Firavun'dur. Günümüz araştırmacıları iki Firavun'dan birincisinin İsrailoğulları'nı baskı ve esaret altında tutan ve M.Ö. 1292-1225 yılları arasında Mısır'da hüküm süren Ramses II olduğu görüşündedirler. Aynı ayetlerde zikredilen ikinci Firavun'un ise, babası II. Ramses'e hükümet işlerinde yardım eden ve ölümünden sonra da kral olarak, yerine geçen, oğlu Mineftah olduğu kanaatindeydiler. Fakat Hz. Musa'nın ölüm yılı için, İsrailoğulları'nın takvimine göre, M.Ö. 1272 senesi düşürülmüş olması nedeniyle bu tarihler kesinlik arzetmez. Dolayısıyla bütün bunlar sadece tarihi birer tahmindir. Çünkü İsrail, Mısır ve Hıristiyan takvimlerinin tarihlerini uzlaştırmak çok zordur. 86. Hz. Musa (a.s) Firavun'a misyon ile gönderilmişti. Hz. Musa'nın ilk görevi Firavun'u, İslâm'ı kabul ederek, Allah'a teslim olmaya davet etmekti. İkincisi; Firavun'dan, köleliklerine son verip, tahakkümünü kaldırarak İsrailoğullarını serbest bırakmasını istemekti. Kur'an-ı Kerim, Hz. Musa'nın her iki görevini bazen bir ve aynı yerde, gerektiğinde de ayrı ayrı yerde zikreder.
108- (Bir de) Elini sıyırdı, o da anında bakanlara bembeyaz (görünüverdi) .(87)
109- Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: "Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür";
110- "Sizi topraklarnızdan sürüp-çıkarmak istiyor.(88) Bu durumda ne buyuruyorsunuz?" AÇIKLAMA 87. Bu iki mucize, Hz. Musa'ya bütün kâinatın hakimi ve yaratıcısı olan Allah'ın bir elçisi olduğunun delili olarak verilmiştir. Peygamberler halka karşı ne zaman kendilerinin, Allah'ın bir temsilcisi olduklarını ileri sürmüşlerse halkın da, "Eğer siz gerçekten Allah'ın temsilcileriyseniz bize, olağan tabiat kanunlarıyle izahı mümkün olmayan, sizin gerçekten Allah'ın birer temsilcisi olduğunuzu kanıtlayan ve doğrudan doğruya Allah'ın müdahalesi ile bunların meydana geldiği açıkça görülebilen mucizevî şeyler göstermelerini" istedikleri daha önce belirtilmişti. Bu tür isteklere cevap olarak da peygamberler Kur'an-ı Kerim tarafından "Ayât", halk tarafından da "mucizeler" adı verilen olaylar göstermişlerdir. Ne yazık ki, bazı müslüman aydınlar, bu ayet veya mucizeleri, bildiğimiz tabiatın fizik kanunlarına göre meydana gelmiş olağan olaylar olarak izaha çalışırlar. Bu suretle onlar Kitabullah'a karşı şüpheci bir tavır takındıklarının farkında değildirler. Zira Kur'an-ı Kerim, bu metinde tabiatüstü bir vakayı anlatır ve aynı şeyi O'nun peygamberliği konusunda Allah'ın bir ayeti olarak sunar. Binaenaleyh hadiseyi olağan bir olay olarak izaha kalkışmak aslında Kitab'a inançsızlıktır. Böyle davranmakla bu kimseler, kendilerini gülünç duruma düşürürler. Bir taraftan, sırf mucizeleri onayladığı için Kur'an-ı Kerim'e, Allah'ın kitabı olarak inanmazlarken diğer taraftan da, tabiatüstü olayları tasdik eden Kitab'a karşı besledikleri inançsızlıklarını da açıkça ortaya koyma cesaretini gösteremezler. Çünkü böyle bir hareket onları, mensubiyetini sadece dilleriyle itiraf ettikleri din yoluyla sağladıkları faydadan mahrum bırakacak, ve dünyevî birtakım çıkarlarını da etkileyecektir. Burada mucizeler konusunda, şöyle ciddi bir mesele ortaya çıkıyor: Allah, belli kanunlara göre kâinat sistemini hareket ettirdikten sonra faaliyetlerini askıya mı aldı? Şimdi her ne surette olursa olsun, çalışmakta olan o sisteme müdahale edemez mi? Yoksa Allah, mülkünün idaresini devamlı elinde tutmakta ve onda her an emirlerini icra etmekte ve kısmen ya da tamamen eşyaların görünüşünde ve olayların meydana gelişlerinde istediği zaman ve biçimde her türlü değişikliği yapmakta mıdır? İlk şıkkı kabul edenler, mucizelere inanmazlar. Çünkü bu inançları, Allah ve kainatı hakkında sahip oldukları kavramla zıttır. Ancak bunlara yakışan en uygun hareket, Kur'an tefsiri yazarak, Kur'an'ın Allah kavramını reddetme yerine, onun bir ilâhî vahy olduğunu inkâr ederek kendi görüşlerini ispat etmeye çalışmalarıdır. Bunun aksine, şayet biri Kur'an-ı Kerim'in ileri sürdüğü delillerle ikna olur ve ikinci şıkkı kabul ederse mucizeleri kolayca kavrar ve onlara inanır. Bir yılanın yaratılmasının, sadece biyolojik süreçle olabileceğine ve Allah'ın başka herhangi bir şekille onu yaratmasının mümkün olamayacağına inanan kimse şüphesiz, asanın yılan şekline dönüşmesini ve tekrar eski haline avdet etmesini de aslı esası olmayan bir olay olarak düşünecektir. Şayet biri, dilediği eşyaya can verme kudretine sahip Allah'ın emri ile cansız bir varlığın canlanabileceğine inanırsa, tıpkı cansız bir yumurtadan canlı bir civcivin çıkmasına inandığı gibi asanın da canlı bir yılana dönüşebileceğine rahatlıkla inanacaktır. Böyle bir kimse için nasıl ki civcivin yumurtadan defalarca, çıkmasında şaşılacak bir şey yoksa, aynı şekilde de, asanın sadece üç defa yılana dönüşmesinde bir olağanüstülük yoktur. 88. Burada doğal olarak bazı sorular ortaya çıkıyor: Hz. Musa (a.s.) ; Firavun ve onun hakimiyeti için nasıl bir tehlike idi? Onun gibi, kimsesiz ve köle bir toplumdan gelme birisi, kendi vatandaşlarının "tanrı" olarak taptığı Firavun gibi güçlü ve zengin bir hükümdara karşı nasıl tehdit olabiliyordu? Asanın bir yılana dönüşmesi, nasıl oldu da, Suriye'den Libya'ya, Akdeniz'den Habeşistan'a uzanan onun muhteşem imparatorluğuna bir tehlike oluyordu? Niçin, Firavun hanedanı ve ileri gelenleriyle, Hz. Musa'nın onları iktidardan etmek ve Mısır'dan kovmak niyetinde olduğu hususunda yaygara kopardılar? Ve bilhassa Allah'dan gönderilen bir peygamber olduğu ve İsrailoğulları'na özgürlük isteğinden başka herhangi bir şey talepte bulunmamasına rağmen niçin bir devrim korkusu vardı? O ana kadar aralarında, hiçbir politik konuşma geçmemiş olması nedeniyle, bu sorular özellikle önem taşımaktadır. Cevabı şudur: Hz. Musa'nın Peygamberlik iddiası, başlı başına politik yapıyı da içeren mevcut hayat sistemini baştan aşağıya değiştirecek tam bir inkilâbı gerçekleştirmeyi ifade ediyordu. Gerçek şu ki, kainatın Rabbi'nin temsilcisi olduğunu iddia eden birisinin bu hali, bütün insanlardan kendisine mutlak teslimiyeti de içermekte oluşudur. Bundan dolayıdır ki, Kâinatın Rabbi'nin temsilcisi, başka birisine tabi yada başka birisinin astı olarak değil, ancak idareci ve hami olarak yaşamaya gelmiştir. Çünkü, bir kâfirin hakimiyetini tanımak ve ona tabi olmak, peygamberlik iddiasını nefy etmektir. Hz. Musa (a.s.) , peygamber olduğunu ileri sürdüğü zaman, Firavun ve çevresinin politik, toplumsal ve kültür ihtilâli tehdidini hissetmiş olmaları bundandır. Şimdi şu sorunun üzerinde duralım: Mısır'ın büyük Firavun'unun çevresi; kendi öz kardeşinden başka bir yardımcısı ve Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ispatlayan mucizevî asası ve ışık saçan elinden başka bir alâmeti olmayan Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasına niçin bu kadar çok önem veriyorlardı? Kanaatime göre iki temel neden vardır: Birincisi Firavun ve maiyeti, Hz. Musa'nın üstün şahsiyeti hakkında yeterli bilgiye sahiptiler, onu yakından tanıyorlardı. Hz. Musa'nın (a.s) temiz, güçlü bir karakter ve olağanüstü bir kabiliyet sahibi, doğuştan lider ve bir kumandan olduğunu da biliyorlardı. Şayet Talmud ve Yusifus'un kıssalarına itimad edecek olursak, Hz. Musa ayrıca çağının bütün ilimlerini tahsil etmiş, savaş ve idarecilik hususunda tam manasıyla eğitilmişti. Zira Hz. Musa'nın içinde yetiştirildiği kraliyet ailesi fertleri için bu hususlar temel şeylerdi. Ve de ayrıca, Hz. Musa, Habeşistan'a karşı düzenlenen seferde mükemmel bir general olduğunu da bizzat ispat etmişti. Medyen'de sekiz yıla yakın bir süre devam eden çölün zor şartları da, kraliyet sarayındaki kolay hayatın tesirlerini gidermeye yardım etmişti. Binaenaleyh bu azametli, kararlı ve dindar adam, Firavun'un sarayında peygamberlik iddiası ile ortaya çıktığı zaman onlar, onun iddiasını boş bir iddia sayıp önemsememezlik edemezlerdi. İkinci sebebe gelince asasının mucizelerini ve yed-i beydasını (ışık saçan el) gördükleri zaman, dehşet ve korkuya kapılarak onun arkasında gerçekten tabiat üstü bir gücün olduğunu kabul etmeye meylettiler. Yani demek ki, ona bir sihirbaz demelerinde açık bir inkâr ve aynı zamanda kendilerini ülkelerinden sürüp çıkaracağı korkusu vardı. Bu da aynı zamanda göstermektedir ki, peygamberlik alâmetlerinin daha ilk zuhurunda onlar şaşırmamış, hayrete düşmemişlerdi. Şayet onlar, gerçekten Hz. Musa'yı (a.s) bir sihirbaz olarak görmüş olsaydılar, kesinlikle ondan bir devrim sadır olacağını düşünmez ve onu bir tehlike saymazlardı. Çünkü sihir, dünyada hiç bir zaman bir devrim yapmış değildir.
111- Dediler ki: "Onu ve kardeşini şimdilik bekletiver (vereceğin cezayı ertele) , şehirlere de toplayıcılar yolla";
113- Sihirbazlar Firavun'a gelip dediler ki: "Eğer biz galip olursak, her halde bize bir karşılık (armağan) var, değil mi?"
114- "Evet" dedi. "(O zaman) Siz en yakın(larım) kılınanlardan da olacaksınız."
115- Dediler ki: "Ey Musa, (ilkin) sen mi atmak istersin, yoksa atanlar biz mi olalım?"
116- (Musa:) "Siz atın" dedi. (Asalarını) Atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular.
117- Biz de Musa'ya: "Asanı fırlatıver" diye vahyettik. (O da fırlatıverince) Bir de baktılar ki, o, bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor.(90)
118- Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı.
119- Orada yenilmiş oldular ve küçük düşmüşler olarak tersyüz çevrildiler.
121- "Alemlerin Rabbine iman ettik" dediler. AÇIKLAMA 89. Firavun'un maiyetinin bu sözleri, onların ilâhî mucizesinin neticesinde meydana gelen değişiklik ile sihirin tesiri arasındaki fark hususunda net bir fikirleri olduğunu gösterir. İlâhî mucizesinin neticesinde meydana gelen değişikliğin gerçek, halbuki sihir yoluyla sağlanan tesirin ise sadece bir hayalden (görüntü aldanmasından) ibaret olduğunu biliyorlardı. Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasını, "Bu adam usta bir sihirbazdır" diyerek çürütmeye çalışmaları bundandır. Yani şunu demek istiyorlardı: Asa fiilen yılana dönüşmemiş aksine, Musa'nın sihri sayesinde kendilerine sadece yılan şeklinde görünmüştür ve onu, ilâhî bir mucize olarak görmediklerini ifade ettiler. Bundan dolayı da onlar Firavun'a, kendi sihirbazlarının da, ip ve sicim gibi şeyleri yılan şekline dönüştürebildiklerini göstermek için uzman bütün sihirbazların toplanmasını ve Hz. Musa'nın asa mucizesi ile zihinlerde meydana gelen müthiş etkiyi, bir nebze de olsa, halkın kalbinden silmesini tavsiye ettiler. 90. Sihirbazlar tarafından yılan şeklinde gösterilen sopa ve ipleri, Hz. Musa'ya (a.s) ait asanın yuttuğuna inanmak için elimizde bir delil yoktur. Kur'an-ı Kerim'in anlattığı ise, gerçek bir yılana dönüşür dönüşmez asanın, onların ürettikleri yalandan sihirleri yuttuğu gerçeğidir. Açık ifadesiyle bu şu demektir: Asadan olan yılan her nereye gittiyse, ip ve sopaları oynayan yılanlar şeklinde gösteren sihirin tesir alanını kırmış ve çevrelerinde dönmesiyle de bunlar ip ve sopalar haline dönerek gerçek hüviyetleri ile görünmeye başlamışlardır. (Daha fazla izah için, bkz. Taha suresi an: 42)
123- Firavun: "Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı burdan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz."
124- Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi idam edeceğim."
125- (Onlar da:) "Biz de şüphesiz Rabbimize döneceğiz" dediler.
126- Oysa sen, yalnızca, bize geldiğinde Rabbimizin ayetlerine inanmamızdan başka bir nedenle bizden intikam almıyorsun. "Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak öldür."(92) AÇIKLAMA 91. Bu yenilgi ve itiraf Firavun'un adamlarını ters yüz etti. Bunlar, Musa'nın (a.s) bir sihirbaz olduğunu açıkça göstermek veya en azından peygamberliği konusunda halkın zihninde şüpheler uyandırmak için tüm usta sihirbazları bir araya toplamışlardı. Fakat yenilgiden sonra, bu pek mahir ustalar Hz. Musa'nın (a.s) göstermekte olduğu şeyin hiç de sihir olmadığını bilâkis Yerlerin ve Göklerin Rabbi'nden kaynaklanan bir gücün eseri olduğunu ve her çeşit sihrin bunun karşısında güçsüz ve hükümsüz kalacağını hep bir ağızdan kabul ve itiraf ettiler. Hiçbir kimse sihri, sihirbazlardan daha iyi bilip değerlendiremeyeceği için onların söyledikleri bir kalemde silinip bir kenera atılamazdı. Sihirbazlar, bilfiil gösteri ve deneme ile, bunun bir sihir olmadığını doğruladıklarında artık Hz. Musa'nın (a.s) bir siharbaz olduğunu iddia etmek Firavun ve avanesi için imkânsız oldu. 92. Şartların kendi aleyhlerine döndüğünü görünce Firavun, başka bir plan kurdu. Bu sefer de, tüm gösterilerinin Hz. Musa (a.s) ve sihirbazların kurmuş oldukları bir tuzağın neticesi olduğunu söyledi. Ve sonra, yaptığı bu suçlamanın doğru olduğunu itiraf etmeleri için de sihirbazları şiddetli bir ceza ve ölümle tehdit etti. Fakat bu da aleyhine döndü. Sihirbazlar bu yeni inançlarında kararlı ve uğrunda da her türlü zulme katlanmaya hazır olduklarını gösterdiklerinde bu sayede, Hz. Musa'nın (a.s) getirdiği gerçeğe olan inançlarının herhangi bir oyun değil, imanlarının samimi bir itirafı olduğunu ispatladılar. Bu yüzden de Firavun, hak ve adalet hususunda takınmış olduğu yalandan tavrı bırakmış ve açıkça despotluğa ve zulme başlamıştır. Bu bağlamda, ayrıca dikkatten kaçmaması gereken önemli bir husus da; İmanın, bir kaç saniye içerisinde sihirbazların yapılarında meydana getirdiği inanılmaz değişikliktir. Aynı insanlar, atalarının dinine yardım etmek uğruna evlerini, barklarını terk etmişlerdi. Ve daha bir kaç dakika önce, sıkılgan ve mütevazi bir şekilde, Firavun'dan, Hz. Musa ile olan mücadelede eğer başarılı olurlarsa kendilerine ne gibi mükafatlar verileceğini soran bu insanlar şimdi, gerçek inancın cesareti ve şecaatiyle doluyorlardı. Önünde tazimle eğildikleri ve mükâfatlar istedikleri aynı krala karşı şimdi meydan okuyacak kadar cesur ve kahraman olmuşlardı. Fakat, şimdi inançlarının doğruluğuna öyle kani olmuşlardı ki artık tehdit edildikleri en korkunç işkenceler karşısında bile, bundan vazgeçmeyi düşünmüyorlardı.
127- Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: "Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır'da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terketmeleri için mi (serbest) bırakacaksın?" (Firavun) Dedi ki: "Erkek çocuklarını öldüreceğiz, ve kadınlarını sağ bırakacağız.(93) Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kahir bir üstünlüğe sahibiz."
128- Musa kavmine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah'ındır; ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir." dedi.
129- Dediler ki: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyete uğratıldık." (Musa:) "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak, böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek" dedi.
130- Andolsun, biz de Firavun aile (çevre) sini belki öğüt alıp-düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.
131- Onlara bir iyilik geldiği zaman "Bu bizim için" dediler; onlara bir kötülük de isabet ettiğinde (bunu da) Musa ve beraberindekilerin bir uğursuzluğu olarak yorumlarlardı. Haberiniz olsun, Allah katında asıl uğursuz olanlar kendileridir; ama onların çoğu bilmezler.
132- Onlar: "Bizi büyülemek için bize mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler.(94) AÇIKLAMA 93. Baskı ve zulmün iki dönemi vardı. İsrailoğulları ilk defa, Hazreti Musa'nın doğumundan önce II. Ramses'in yönetimi sırasında zulme uğradılar. Ayette anlatılan ikinci zulüm dönemi ise Hz. Musa'nın (a.s) Allah'ın elçisi olarak gönderilmesinden sonra, Mineftah'ın hükümdarlığı esnasında başladı. Maamafih bununla beraber bir nokta ortak idi ki: İsrailoğulları'nın yavaş yavaş soyları kuruyacak şekilde erkek çocukları öldürülüyor, kız çocukları hayatta bırakılıyor ve sağ kalanlar da diğer ırklar arasında kayboluyordu. 1896 senesinde yapılan arkeolojik kazılarda muhtemelen bu döneme ait bir levha bulundu. Mineftah'ın kahramanlık ve zaferlerinden bahseden sözkonusu levhanın üzerinde "İsrailliler imha edilmiştir ve onları yeniden türemeleri için geride hiçbir tohum bırakılmamıştır" diye bir cümle geçer. (Daha fazla açıklama için, bkz. Mümin suresi: 25) 94. Bu, Firavun'un etrafındakilerin kesinlikle sihir olmadığını bildikleri şeye halâ sihir demelerindeki yobazlık ve inatçılıklarının en uç noktasıydı. Sihrin, bütün bir ülkenin kıtlık ve açlığına sebep olamayacağını aptal bir kimse bile bilir. Kur'an-ı Kerim, aynı hikâye ile ilgili olarak Neml suresinin 13 ve 14. ayetlerinde şöyle der: "Delillerimiz, aşikâr bir şekilde onlara geldiği zaman, onlar da apaçık bir büyüdür dediler. Kendileri bunlara inandıkları, kabul ettikleri halde zulümleri ve kibirleri yüzünden inat ederek ayetlerimizi inkâr ettiler bak da gör, fesatçıların akıbeti ne oldu."
133- Bunun üzerine biz de, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan,(95) çekirge, buğday güvesi,(96) kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkâr bir kavim oldular.
134- Başlarına iğrenç bir azab çöküverince, dediler ki: "Ey Musa, Rabbine -sana verdiği ahid adına- bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip-gideriverirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz."
135- Ne zaman ki, onların erişebilecekleri bir süreye kadar, o iğrenç azabı çekip-gideriverdik, onlar yine andlarını bozdular. AÇIKLAMA 95. Her ne kadar bu herhangi bir şekilde de olabileceği gibi, büyük bir ihtimalle, dolu taneleri ile karışık yağmur fırtınası halinde vuku bulmuştu. İncil'in bundan, yağmur fırtınası olarak değil de sadece "şiddetli dolu tanelerinin inmesi" şeklinde bahsetmesine rağmen yaygın olan fırtına kelimesi tercih edilmektedir. 96. Arapça "" kelimesi esas olarak, bit, sinek, sivrisinek, küçük çekirgeler, buğday biti ve benzeri gibi küçük haşerat mânâsına gelir. Mümkündür ki, geniş anlamları olan bu kelime bit ve sivrisineklerin insanlara ekin böceklerinin de tahıla aynı anda musallat olmuş olmaları nedeniyle kullanılmaktadır. (Mukayese için bkz. Kitab-ı Mukaddes, 7-12 bölümler ve Zuhruf an: 43)
136- Biz de onlardan intikam aldık ve ayetlerimizi yalan saymaları ve onlardan habersizmişler (gibi) olmaları nedeniyle onları suda boğduk.
137- Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları) mirasçılar kıldık.(97) Rabbinin İsrailoğullarına olan o güzel sözü (vaadi) , sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı (yerine geldi) . Firavun ve kavminin yapmakta oldukları ve yükselttiklerini (köşklerini, saraylarını) da yerle bir ettik.
138- İsrailoğullarını denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları (var; onların ki) gibi sen de bize bir ilah yap."(98) O: "Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz"dedi. AÇIKLAMA 97. Yani, "İsrailliler, Filistin'e varis kılındı". demektir. Bazı yorumcular bundan, İsraillilerin Mısır'ın efendileri kılındıkları anlamını çıkarırlar. Fakat biz, ne Kur'an-ı Kerim'in bu bölümde buna doğrudan bir işaret olmadığından ve ne de bunu destekleyecek tarihî herhangi bir delil bulunmadığından bu tercemeyi kabul etmekte müteredditiz. (Bkz. Kehf an: 57 ile Şura an: 45) 98. "Bu insanlar", "Sina yarımadasında askeri bir garnizon olan Mafka'da yaşayan Mısır'lılardı. İsrailliler Kızıldeniz'i, muhtemelen şimdiki Süveyş ili ile İsmailiye arasında bir yerden geçerek yolculuklarını o zamanlar Mısır'ın hakimiyeti altında olan yarımadanın güneyine doğru, kıyı boyunca sürdürdüler. Daha aşağılarda bakır ve zümrüt maden ocakları bulunuyordu. Bunların korunması için Mısırlılar buralara yakın yerlere bazı askerî garnizonlar kurmuşlardı. Bunlardan birisi, Mısırlıların, yarımadanın güneybatısında kalıntıları bugün bile durmakta olan büyük bir tapınak inşa etmiş oldukları Mafka'da bulunuyordu. Buna yakın başka bir yerde, Sami kavimlerinin ay tanrısına tahsis edilen başka bir tapınak da bulunmakta idi. Muhtemelen İsrailliler bu tapınağın yanından geçerken yapay bir put edinme hevesine kapılmış ve Hz. Musa'dan böyle bir istekte bulunmuşlardır. Bu olay, Mısırlıların kültürünün, esaretleri sırasında İsrailoğulları'nın üzerinde derin izler bıraktığını gösterir. Hz. Musa'nın (a.s) ilk halefi Nuh'un oğlu Yeşu'nun (Yuşa) Mısır'dan çıkışlarından yetmiş yıl sonra İsrailliler'e irad ettiği son hitabesindeki sözlerden, buna kolayca hükmedilebilir: "Ve şimdi RABB'den korkun, samimî olarak gerçekten ona kulluk edin, ırmağın öteki tarafından ve Mısır'da atalarınızın taptığı ilâhları bırakın ve Rabb'e kulluk edin. Ve eğer, Rabb'e kulluk etmek gözünüze kötü geliyorsa, atalarınızın kulluk yaptıkları ırmağın ötesindeki ilahlara mı, yoksa Amovîlerin ilahlarına mı, kime kulluk edeceğinizi bugün tayin edin, fakat ben ve ev halkım, Rabbe kulluk edeceğiz". (Yeşû, 24: 14-15) . Bu, Hz. Musa'nın kırk ve peygamber Yeşû'nun yirmi sekiz yıllık talim ve rehberliğinden sonra bile İsraillilerin, Mısır Firavunlarının hakimiyeti altında geçirdikleri uzun kölelik sırasında, hayatlarına bulaşmış olan kötü tesirlerinden kendilerini temizleyemediklerini gösterir. İşte bu, o ifsat olmuş müslümanların, Mısır'dan çıkışlarından sonra bir put tapınağı görür görmez, Mısırlı efendilerinin kulluk ettiği o tanrıların önünde secdeye kapanmaya son derece hevesli olduklarının nedenidir. HARİTA -II- AÇIKLAMA : 1- Göşen, İsrailoğulları'na Mısır'da yaşamaları için Hz. Yusuf (a.s) tarafından verilen yerdir. 2- Memfiş; Hz. Musa (a.s) zamanında Mısır'ın başkenti idi. 3, Acı Göller; halihazırda Suveyş körfezinden oldukça uzakta bulunuyor, fakat eskiden deniz ile bağıntılı idi. 4- Hz. Musa (a.s) , İsrailoğulları ile birlikte Rames'ten çıkarak yola koyulmuştlar ve yol üzerinde her yönden insan gelerek onlara katılmıştı. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Musa (a.s) onları emin bir şekilde Tih çölünden geçirerek Sina'ya getirmek istemişti, fakat bir yandan Mısırlıların askerî kamplarının korkusu, öte yandan Fravun'un peşlerinden takibi korkusu onları bazı noktalarından Acı Gölleri geçtikleri Baal-Zifon'a doğru çekmişti ki burada Firavun ve ordusu suda boğulmuşlardı. 5- Hz. Musa (a.s) ve İsrailoğulları, Mereh, Elim, el-Merha ve Paran Refidim yolunu izleyerek buğün Cebel-i Musa (Eski ahit'te Sina) ve Tur denilen yere geldiler. Bu çevrediki vadi Kur'an'da mukaddes Tuva vadisi olarak zikredilmektedir. (Taha: 12) 6- Hammam-ı Firavun; Sina yarımadasındaki mahalli bir geleneğe göre Firavun'un cesedinin suda şişmiş olarak bulunduğu yerdir. 7- Bu haritadak iTur, Tur Dağını değil bugünkü Tur limanını göstermektedir. 8- El-Merha; manna ve salva'nın indirilmeğe başlandığı, Eski Ahit'in Sin Çölü'nün sınırlarıdadır. 9- Refidim yakınlarında, Hz. Musa'nın (a.s) asasını savurduğunda on ik isu kaynağının fışkırdığı, Horeb Dağındaki meşhur kaya parçası bulunmaktadır. 10- Et-Tıh; İsrailoğullarının kırk yıl evsiz yurtsuz dolaşarak kaldıkları çöldür. Tih kelimesi, yetihun (şaşkınca evsiz barksız dolanma) 'dan türemedir. (Bkz. Maide:26) 11- Eski zamanlarda Ezon-Geber adıyla anılan Akebe veya Eyle, yaygın geleneğe göre, Sebt gününü çiğneyenlerin malum hadisesinin vuku bulduğu yerdir.
139- Onların içinde bulundukları şey (din) mahvolucudur ve yapmakta oldukları şeyler (ibadetler) de geçersizdir."
140- "O sizi alemlere üstün kılmışken, ben size Allah'tan başka bir ilah mı arayacağım?"
141- "Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtardık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı."
142- Musa ile otuz gece sözleştik ve ona bir on daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre, kırk geceye tamamlandı.(99) Musa, kardeşi Harun'a "Kavmimde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yolunu tutma"(100) dedi.