Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Bakara Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

286 ayetSayfa 10 / 12

219- Sana içki ve kumarı sorarlar. De ki:“İkisinde de hem büyük bir günah hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.” Sana neyi infak edeceklerini de sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan arta kalanını. Allah âyetlerini size böyle açıklar. İyice düşünesiniz diye...

219-220. Yüce Allah:“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar...” diye buyurmaktadır. Yani ey Peygamber, mü’minler sana içki ve kumarın hükümlerinin ne olduğunu sorarlar. İçki de kumar da cahiliye dönemiyle İslâm’ın ilk dönemlerinde kullanılan şeylerdi. Bu hususta bir anlaşmazlık ortaya çıkmış olsa gerek ki bunların hükümlerinin ne olduğuna dair soru sorulmuştur. Yüce Allah da Peygamberine, içki ve kumarın fayda ve zararlarını açıklamasını emretmiştir ki bu açıklama haram kılınmalarına ve kesin olarak terk edilmelerine bir hazırlık olsun. Bu iki alışkanlığın aklı ve malı götürmeleri, Allah’ın zikrinden ve namazdan alıkoymaları, düşmanlık ve kine sebep olmaları vb. gibi olumsuz sonuçlarının, günah ve zararlarının, içki ticaretiyle kumardan kazanılan mal ve onlardan elde edilen geçici neşe gibi fayda olduğunu sandıkları şeylerden daha büyük olduğunu haber vermektedir. Bu açıklama bunlardan vazgeçirici bir özelliğe sahiptir; çünkü aklı başında bir insan daha faydalı olan şeyi tercih eder, zararı daha ağır basan şeylerden de uzak durur. Ancak bu ikisine iyice alışmış olduklarından ve ilk anda bunları kesin olarak terk etmelerinin zorluğundan dolayı bu âyet-i kerime, Yüce Allah’ın şu buyruğunda sözünü ettiği haram hükmünün bir hazırlık aşaması olmuştur:“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytanın pis işlerindendir… Artık vazgeçtiniz değil mi?”(el-Maide, 5/90-91) Yüce Allah’ın hükümlerini bu şekilde indirmesi ise onun lütuf, rahmet ve hikmetinin bir eseridir. Bundan dolayıdır ki bu âyet-i kerimeler nazil olunca Ömer radıyallahu anh:“Vazgeçtik, vazgeçtik” demiştir. İçki (الخمر) sarhoşluk verici ve aklı örtüp perdeleyen her türlü içkidir. Kumar ise iki tarafın birtakım bedeller koydukları her türlü yarışma çeşididir. Zar, satranç, belli bir bedel konularak sözlü ya da fiili her türlü yarışma vb. gibi. Deve, at ve ok atma yarışmaları bunlardan müstesnadır. Bunlar mubahtır; çünkü bunlar cihada bir destek ve hazırlıktır. O bakımdan Şâri bunlara (denilen şekilde kumar olmaması şartı ile) ruhsat vermiştir. Yüce Allah’ın:“Sana neyi infak edeceklerini de sorarlar” buyruğu ise mallarından infak edecekleri miktara dair sorulan bir sorudur. Yüce Allah işi kolaylaştırarak mallarından kolaylarına geleni infak etmelerini emretmektedir ki, bu da ihtiyaç ve zorunlu gereklerinin dışında kalan kolaylıkla verebilecekleri bir miktardır. Bu da zengin, fakir ve orta halli her bir kimsenin durumuna göre değişir. Herkes malından, ihtiyacından arta kalan kısmı -yarım hurma bile olsa- infak edebilme gücüne sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e insanlara karşı davranışlarında onların kolayına gidecek yolu tutmasını ve sadakalarından da ihtiyaçlarından arta kalanını almasını, onlara ağır gelecek yükleri yüklememesini emretmiştir. Çünkü Yüce Allah bize verdiği emirleri onlara ihtiyacı olduğu için yahut da bize zorluk çıkarmak için vermemiştir. Aksine O, bizim için mutluluk kaynağı olacak ve bize kolay gelecek ve hem bizim için hem kardeşlerimiz için faydalı olacak şeyleri emretmiştir. Bu yüzden Rabbimiz en mükemmel hamde layıktır. Yüce Allah bu tatmin edici beyandan ve kullarını şeriatının sırlarına muttali kıldıktan sonra:“Allah âyetlerini size böyle açıklar” buyurmaktadır. Yani hakka delalet eden faydalı bilgiyi, hak ile batılı birbirinden ayırt edici ilmi gerçekleştiren kesin belgeleri böyle açıklar. “İyice düşünesiniz diye… hem dünya hem de âhiret hakkında” yani şeriatının sırları hakkında fikir yürütesiniz, onun emirlerinin dünya ve âhiretin faydalarını içerdiğini bilesiniz diye. Aynı şekilde dünya hakkında, onun çabucak geçip gitmesi hakkında düşünüp onu geri çeviresiniz; âhiret hakkında, onun ebediliği ve orada amellerin karşılığının görüleceği üzerinde düşünüp âhiretinizi imar edesiniz diye. “Bir de sana yetimleri sorarlar.” Yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki yetimlerin mallarını haksız yolla yiyenlerin yiyip de karınlarına doldurdukları şey ancak ateştir. Onlar yakında alevli bir ateşe de gireceklerdir.”(en-Nisa, 4/10) buyruğu inince bu hüküm, müslümanlara ağır geldi ve kendi yemeklerini yetimlerin yemeklerinden ayırdılar. Bunu âdet üzere ortaklaşa hareket etmeleri gereken bu durumda bile yetimlerin mallarından bir şeyler yemiş olurlar korkusu ile yaptılar ve buna dair Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e soru sordular. Yüce Allah da esas maksadın yetimlerin mallarını gerektiği gibi korumak, himaye etmek ve mallarını ticarette kullanmak yolu ile “ıslah etmek” olduğunu, yemek ve benzeri hususlarda onlarla birlikte hareket etmenin de -yetimlere zarar vermeyecek şekilde- caiz olduğunu haber vermektedir. Çünkü yetimler sizin kardeşlerinizdir. Kardeşlerin de bu gibi işlerini birlikte yapmaları olağan hallerindendir. Bu konuda göz önünde bulundurulması gereken niyet ve ameldir. Her kimin niyeti yetimin halini ıslah etmek olur ve yetimin malına göz dikmezse kasıtsız olarak yetimin malından kendisine bir şey geçecek olsa dahi, bunun ona bir sakıncası olmaz. Buna karşılık bir kimsenin de malını yetiminki ile karıştırmaktan maksat ve niyeti, yetimin malını yemek olursa işte günah ve vebal altına giren kimse budur. Çünkü “yolların/araçların hükmü maksatlarının hükmü ile aynıdır.” Bu âyet-i kerimede yiyecek, içecek, akit ve benzeri konularda gerçekleşecek karışmaların caiz olduğuna delildir. Böyle bir ruhsat ise Yüce Allah’tan bir lütuf, bir ihsan ve mü’minlere bir genişliktir. Aksi takdirde “Allah dileseydi elbette sizi sıkıntıya sokardı” yani bu konuda ruhsat vermemek sureti ile yükünüzü ağırlaştırır ve siz de bundan zorluk çekerdiniz; bu size ağır gelir ve günah kazanabilirdiniz. “Muhakkak Allah Azîzdir” yani tam ve eksiksiz güç O’nundur, her şey O’nun idaresi altındadır. Bununla birlikte O “Hakîmdir” Ancak kâmil hikmetinin ve eksiksiz inâyetinin gereği olanını yapar. Aziz olması, hikmetine aykırı değildir. Bu yüzden: Hikmete uygun düşsün yahut düşmesin, Allah dilediği her şeyi yapar, denilemez. Aksine şöyle denmelidir: O’nun fiilleri de hükümleri de hikmetlidir. O, abes bir şey yaratmaz. Aksine biz ister bilelim ister bilmeyelim hikmetsiz hiçbir iş yapmaz. Aynı şekilde O, kullarına hikmetten uzak bir şer’î hüküm de indirmez. Ancak ya tmamen faydalı yahut da büyük oranda faydalı olan şeyleri emreder. O’nun yasakladığı şeyler de ya tamamen zararlıdır yahut da zararı daha fazladır. Bunun böyle olması hikmet ve rahmetinin mükemmelliğinden dolayıdır.

220- …hem dünya hem âhiret hakkında. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki:“Onları ıslah etmek, daha hayırlıdır.” Şâyet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah kimin ıslah ettiğini kimin de ifsat ettiğini bilir. Allah dileseydi elbette sizi sıkıntıya sokardı. Muhakkak Allah Azîzdir, Hakîmdir.

221- Müşrik kadınları iman etmedikçe nikâhlamayın. Mü’min bir cariye müşrik bir (hür) kadından -o kadın hoşunuza gitse bile- kesinlikle daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de iman etmedikçe (mü’min bir kadını) nikâhlamayın. Mü’min bir köle elbette müşrik bir (hür) erkekten -o erkek hoşunuza gitse bile- daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile Cennete ve mağfirete davet eder. Ayetlerini de insanlara öğüt alsınlar diye beyan eder.

221. “Müşrik kadınları iman etmedikçe” şirkleri üzere devam ettikleri sürece “nikâhlamayın.” Çünkü ne kadar çirkin olursa olsun mü’min bir kadın, ne kadar güzel olursa olsun müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Bu, bütün müşrik kadınlar hakkında umumidir. Ancak Maide Sûresi’nde yer alan ve Kitap Ehli kadınlarla evlenmenin mubah olduğunu belirten âyet-i kerime bu hükmü tahsis etmiştir. Çünkü Yüce Allah sözü geçen âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar da... size helâl klınmıştır.”(el-Maide, 5/5)“Müşrik erkeklere de iman etmedikçe (mü’min bir kadını) nikâhlamayın.” Bu buyruk da umumidir ve hakkında tahsis söz konusu değildir. Daha sonra Yüce Allah müslüman erkek ve müslüman kadının farklı dinden olan (müşrik) biriyle nikahlanmalarının haram kılışındaki hikmeti söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Onlar ateşe çağırırlar” yani sözleriyle, davranışlarıyla ve halleri ile böyle yaparlar. Onlarla içli dışlı olmak tehlikeli bir iştir ve bu tehlike dünyevi tehlikelerden olmayıp ebedi bedbahtlığa yol açan bir tehlikedir. Âyet-i kerimenin gösterdiği gerekçeden (illetten) her bir müşrik ve her bir bid’atçi ile içli dışlı olmanın yasaklandığı anlaşılmaktadır. Çünkü pek çok maslahatına rağmen eğer evlilik caiz değilse hiçbir faydası olmayan içli dışlı olmalar haydi haydi caiz olmaz. Hele hele de müşrik ve benzerlerinin -hizmetçilik ve benzeri işler dolayısıyla- müslüman üzerinde üstünlüğünün söz konusu olduğu içli dışlı oluş hallerinde bu kesinlikle böyledir. Yüce Allah’ın:“Müşrik erkeklere de... nikahlamayın” buyruğunda nikahta velinin söz hakkı olduğuna açık bir delil vardır. “Allah ise izni ile Cennete ve mağfirete davet eder.” Kullarını Cennet ve mağfiretin elde edilmesine davet eder. Bunun elde ediliş sonuçları arasında ise cezaların bertaraf edilmesi de vardır. Bu ise salih ameller, samimi tevbe, faydalı ilim ve hayırlı işler gibi sebeplere çağırmakla gerçekleşmektedir. “Ayetlerini” hükümlerini ve bu hükümlerin hikmetlerini “de insanlara öğüt alsınlar diye beyan eder.” İşte bu, onların unuttuklarını hatırlamalarını, bilmediklerini öğrenmelerini, uygulamadıkları emirleri de yerine getirmelerini gerektirir. Daha sonra ise Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

222- Sana (kadınların) ay halinden sorarlar. De ki:“O, bir ezadır. Onun için ay halinde iken kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın. Gerçekten Allah çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.” 223- Kadınlarınız sizin için (adeta, kendisinden ürün aldığınız) bir tarladır. Öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık olarak (salih ameller) gönderin. Bir de Allah’tan sakının ve bilin ki siz mutlaka onun huzuruna varacaksınız. Mü’minlere müjde ver.

222. “Sana (kadınların) ay halinden sorarlar.” Yüce Allah ay haline dair ve kadının ay halinden sonra ay hali olmadan önceki hali gibi olup olmadığını ve yahudilerin yaptığı gibi ay halindeki kadından tamamen uzak durmanın gerekip gerekmediğini sorduklarını haber vermektedir. Yüce Allah ay halinin bir eza (rahatsızlık) olduğunu bildirmektedir. O bir rahatsızlık olduğuna göre Yüce Allah’ın kullarını yalnızca o ezadan (rahatsızlık verici husustan) uzak durmalarını emretmesi hikmetin bir gereğidir. Bundan dolayı:“Onun için ay halinde iken kadınlardan uzak durun” buyurmaktadır. Bundan maksat ise ay halinin olduğu yerdir ki bu da sadece kadınla ön tarafından ilişki kurmaktır. Bunun haram olduğu icma ile kabul edilmiştir. Ay halinde iken uzak durmanın özellikle ifade edilmesi ise ön tarafın dışında ve ilişki kurmaksızın ay hali olan kadınla birlikte olmanın caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Ancak Yüce Allah’ın:“ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın” buyruğu, kadının ön tarafına yakın bölgeden faydalanmanın terk edilmesi gerektiğine delildir ki bu da göbek ile dizkapağı arası olan bölgedir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ay hali olan hanımıyla birlikte olmak istediğinde yaptığı da budur. Zira bu durumda o, hanımına belden aşağısını bir örtü ile sarmasını emreder ve ondan sonra ona yaklaşırdı. Ay hali dolayısıyla kadınlardan uzak durup onlara yaklaşmamak “temizleninceye kadar” geçerlidir. Yani kanları kesilinceye kadar devam eder. Kan kesildi mi kanın gelmesi sırasında söz konusu olan yasak da ortadan kalkar. Öyleyse kadına yaklaşmanın helâl olması için iki şart gerekmektedir: Ay hali kanının kesilmesi ile ay halinden dolayı gusletmek. Kan kesilmekle birlikte birinci şart gerçekleşmiş, geriye ise ikinci şart kalmış olur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İyice temizlendiler mi” yani guslettiler mi “o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın.” Yani onlara önden yaklaşın, arkadan yaklaşmayın, demektir. Çünkü ekin için tohum atılan yer, öndür. Bu buyrukta ay hali kadının (kanın kesilmesinden sonra) gusletmesinin farz olduğuna, kanın kesilmesinin de bu guslün geçerli olmasının şartı olduğuna delil vardır. Böyle bir yasak kullarına bir lütfu ve onları eziyet verici şeyden bir koruma olduğundan ötürü Yüce Allah:“Gerçekten Allah” günahlarından sürekli olarak “çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de” günahlardan kendilerini uzakta tutanları da “sever.” Bu buyruktaki temizlenme necaset ve hadeslerden temizlenmek gibi maddi temizliği de kapsamaktadır. Bu buyrukta taharetin mutlak olarak meşruiyetine delil vardır. Çünkü Yüce Allah temizlik sıfatına sahip olanları sever. Bundan dolayı mutlak olarak taharet (abdest), namaz ve tavafın sıhhati için, Mushaf’a dokunmanın da caiz olması için bir şarttır. Aynı şekilde bu buyruk, kötü huylardan, çirkin niteliklerden ve düşük davranışlardan uzak kalmak sureti ile manevi anlamda temizliği de kapsamaktadır.
223. “Kadınlarınız sizin için (adeta, kendisinden ürün aldığınız) bir tarladır, öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın.” İster yüz yüze, ister arkasını dönmüş olarak fark etmez. Ancak ilişki, mutlaka önden olmalıdır. Çünkü ekin yeri orasıdır, çocuğun olduğu yer de orasıdır. Bu buyrukta kadının arka organına yaklaşmanın haram olduğuna delil vardır. Çünkü Yüce Allah kadına ancak ekin ekme yerinden yaklaşmayı mubah kılmıştır. Ayrıca peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den bunun haram olduğuna dair hadisler ve bu şekilde davrananın lanetlendiğine dair rivayetler vardır. “Ve kendiniz için ileriye hazırlık olarak (salih ameller) gönderin.” Yani hayırlı işler yapmak sureti ile Allah’a yaklaştırıcı şeyler gönderin. Bunlardan birisi de erkeğin hanımına Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olması niyetiyle, ecrini O’ndan beklemek suretiyle ve Allah’ın faydalı kılacağı bir zürriyet sahibi olmak ümidiyle hanımına yaklaşmasıdır. “Bir de Allah’tan sakının” bütün hallerinizde Allah’tan sakınmayı/takvayı elden bırakmayın. Bu konuda da sahip olduğunuz şu bilgi sizin yardımcınız olsun:“siz mutlaka O’nun huzuruna varacaksınız.” O da salih olsun olmasın bütün amellerinizin karşılığını size verecektir. “Mü’minlere müjde ver.” Umuma delalet etmesi için müjdelenecek husus söz konusu edilmemiştir. Buna göre dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. İmana bağlı olarak her türlü hayrın elde edilmesi ve her türlü zararın uzaklaştırılması da bu müjdenin kapsamı içerisindedir. Allah’ın mü’minleri sevdiği, onların sevilmesine sebep olacak şeylerin sevilmesi, Allah’ın mü’minlere hazırlamış olduğu dünyevî ve uhrevî mükâfatları söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirip teşvik etmenin müstehap olduğu da bu âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır.

222- Sana (kadınların) ay halinden sorarlar. De ki:“O, bir ezadır. Onun için ay halinde iken kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın. Gerçekten Allah çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.” 223- Kadınlarınız sizin için (adeta, kendisinden ürün aldığınız) bir tarladır. Öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık olarak (salih ameller) gönderin. Bir de Allah’tan sakının ve bilin ki siz mutlaka onun huzuruna varacaksınız. Mü’minlere müjde ver.

222. “Sana (kadınların) ay halinden sorarlar.” Yüce Allah ay haline dair ve kadının ay halinden sonra ay hali olmadan önceki hali gibi olup olmadığını ve yahudilerin yaptığı gibi ay halindeki kadından tamamen uzak durmanın gerekip gerekmediğini sorduklarını haber vermektedir. Yüce Allah ay halinin bir eza (rahatsızlık) olduğunu bildirmektedir. O bir rahatsızlık olduğuna göre Yüce Allah’ın kullarını yalnızca o ezadan (rahatsızlık verici husustan) uzak durmalarını emretmesi hikmetin bir gereğidir. Bundan dolayı:“Onun için ay halinde iken kadınlardan uzak durun” buyurmaktadır. Bundan maksat ise ay halinin olduğu yerdir ki bu da sadece kadınla ön tarafından ilişki kurmaktır. Bunun haram olduğu icma ile kabul edilmiştir. Ay halinde iken uzak durmanın özellikle ifade edilmesi ise ön tarafın dışında ve ilişki kurmaksızın ay hali olan kadınla birlikte olmanın caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Ancak Yüce Allah’ın:“ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın” buyruğu, kadının ön tarafına yakın bölgeden faydalanmanın terk edilmesi gerektiğine delildir ki bu da göbek ile dizkapağı arası olan bölgedir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ay hali olan hanımıyla birlikte olmak istediğinde yaptığı da budur. Zira bu durumda o, hanımına belden aşağısını bir örtü ile sarmasını emreder ve ondan sonra ona yaklaşırdı. Ay hali dolayısıyla kadınlardan uzak durup onlara yaklaşmamak “temizleninceye kadar” geçerlidir. Yani kanları kesilinceye kadar devam eder. Kan kesildi mi kanın gelmesi sırasında söz konusu olan yasak da ortadan kalkar. Öyleyse kadına yaklaşmanın helâl olması için iki şart gerekmektedir: Ay hali kanının kesilmesi ile ay halinden dolayı gusletmek. Kan kesilmekle birlikte birinci şart gerçekleşmiş, geriye ise ikinci şart kalmış olur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İyice temizlendiler mi” yani guslettiler mi “o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın.” Yani onlara önden yaklaşın, arkadan yaklaşmayın, demektir. Çünkü ekin için tohum atılan yer, öndür. Bu buyrukta ay hali kadının (kanın kesilmesinden sonra) gusletmesinin farz olduğuna, kanın kesilmesinin de bu guslün geçerli olmasının şartı olduğuna delil vardır. Böyle bir yasak kullarına bir lütfu ve onları eziyet verici şeyden bir koruma olduğundan ötürü Yüce Allah:“Gerçekten Allah” günahlarından sürekli olarak “çokça tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de” günahlardan kendilerini uzakta tutanları da “sever.” Bu buyruktaki temizlenme necaset ve hadeslerden temizlenmek gibi maddi temizliği de kapsamaktadır. Bu buyrukta taharetin mutlak olarak meşruiyetine delil vardır. Çünkü Yüce Allah temizlik sıfatına sahip olanları sever. Bundan dolayı mutlak olarak taharet (abdest), namaz ve tavafın sıhhati için, Mushaf’a dokunmanın da caiz olması için bir şarttır. Aynı şekilde bu buyruk, kötü huylardan, çirkin niteliklerden ve düşük davranışlardan uzak kalmak sureti ile manevi anlamda temizliği de kapsamaktadır.
223. “Kadınlarınız sizin için (adeta, kendisinden ürün aldığınız) bir tarladır, öyleyse tarlanıza dilediğiniz gibi varın.” İster yüz yüze, ister arkasını dönmüş olarak fark etmez. Ancak ilişki, mutlaka önden olmalıdır. Çünkü ekin yeri orasıdır, çocuğun olduğu yer de orasıdır. Bu buyrukta kadının arka organına yaklaşmanın haram olduğuna delil vardır. Çünkü Yüce Allah kadına ancak ekin ekme yerinden yaklaşmayı mubah kılmıştır. Ayrıca peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den bunun haram olduğuna dair hadisler ve bu şekilde davrananın lanetlendiğine dair rivayetler vardır. “Ve kendiniz için ileriye hazırlık olarak (salih ameller) gönderin.” Yani hayırlı işler yapmak sureti ile Allah’a yaklaştırıcı şeyler gönderin. Bunlardan birisi de erkeğin hanımına Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olması niyetiyle, ecrini O’ndan beklemek suretiyle ve Allah’ın faydalı kılacağı bir zürriyet sahibi olmak ümidiyle hanımına yaklaşmasıdır. “Bir de Allah’tan sakının” bütün hallerinizde Allah’tan sakınmayı/takvayı elden bırakmayın. Bu konuda da sahip olduğunuz şu bilgi sizin yardımcınız olsun:“siz mutlaka O’nun huzuruna varacaksınız.” O da salih olsun olmasın bütün amellerinizin karşılığını size verecektir. “Mü’minlere müjde ver.” Umuma delalet etmesi için müjdelenecek husus söz konusu edilmemiştir. Buna göre dünya hayatında da âhirette de onlara müjde vardır. İmana bağlı olarak her türlü hayrın elde edilmesi ve her türlü zararın uzaklaştırılması da bu müjdenin kapsamı içerisindedir. Allah’ın mü’minleri sevdiği, onların sevilmesine sebep olacak şeylerin sevilmesi, Allah’ın mü’minlere hazırlamış olduğu dünyevî ve uhrevî mükâfatları söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirip teşvik etmenin müstehap olduğu da bu âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır.

224- Yeminleriniz dolayısıyla Allah’ı, iyilik etmenize, takvâ sahibi olmanıza ve insanların arasını bulmanıza engel yapmayın. Allah Semi’dir, Alîmdir.

224. Yeminden maksat, adına yemin edilenin tazim edilmesi ve hakkında yemin edilen şeyin de te’kid edilmesi, pekiştirilmesidir. Yüce Allah yeminlere bağlı kalmayı emretmiştir ki bu da her hususta yeminlere bağlı kalmayı gerektiriyordu. Ancak Yüce Allah bu buyruğu ile buna bir istisna getirmektedir. Şöyle ki eğer yemine bağlılık Allah’ın daha çok sevdiği bir şeyi terk etmeyi ihtiva ediyor ise kullarına yeminlerini iyilik yapmalarına, hayır işleyip kötülükten sakınmalarına ve insanların arasını bulup düzeltmelerine bir engel ve bir perde yapmalarını yasaklamaktadır. Buna göre farz olan bir şeyi terk etmeye yemin eden bir kimsenin yeminini bozması farzdır. Yeminine bağlı kalması ise haramdır. Müstehab olan bir işi terk etmeye yemin eden kimsenin de yeminini bozması müstehab olur. Haram olan bir fiili işlemeye yemin eden kimsenin ise yeminine bağlı kalmaması farzdır. Mekruh olan bir fiili işlememeye yemin edenin de yeminini bozması müstehabdır. Mubah olan bir şeye gelince bu konuda yemini koruyarak onu bozmaktan uzak durmak gerekir. Bu âyet-i kerime şu meşhur kaideye de delildir:“Maslahatlar çakışacak olursa daha önemlileri tercih edilir.” Burada yemine bağlı kalınması bir maslahattır, bu hususlarda Allah’ın verdiği emirleri yerine getirmek ise ondan daha büyük bir maslahattır. Bundan dolayı ona öncelik tanınmıştır. Daha sonra Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi şu şerefli iki ismi ile sona erdirmektedir:“Allah Semi’dir” Yani bütün sesleri işitendir “Alîmdir” maksatları ve niyetleri bilendir. Yemin edenlerin sözlerini işitmesi ve onların maksatları hayır mıdır, şer midir bilmesi de bunlar arasındadır. Bunun muhtevasında onun cezalandırmasından sakındırma olup bir nevi şöyle denmektedir: Sizin amelleriniz ve niyetleriniz onun tarafından kesin olarak bilinmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

225- Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz, fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar. Allah Ğafûrdur, Halîmdir.

225. “Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden…” Yani yalnızca dil ile söylediğiniz (lağv) yeminlerinizden ötürü Allah sizi sorumlu tutmaz. Bu tür yemin, kulun kasti olmayarak ve kalbindeki bir niyete bağlı olmaksızın sözleri arasında “Hayır vallahi, Evet vallahi” demesi; ayrıca kendi açısında doğru olduğunu sandığı geçmişteki bir hususa dair yemin etmesi türünden olan yeminlerdir. Sorumluluk ise ancak kalbin yemin kastı ile söylediği sözlerdedir. Bu buyrukta fiillerde olduğu gibi sözlerde de muteber olanın maksatlar olduğuna delil vardır. “Allah Ğafûrdur” tevbe edip kendisine dönenin günahlarını bağışlayıcıdır, “Halîmdir” isyan edeni çabucak cezalandırmaz. Aksine ona mühlet verir, kusurunu örter. Onu cezalandırma gücüne rağmen ve onun da egemenliği altında olmasına rağmen affeder.

226- Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar) için dört ay beklemek vardır. Şâyet dönerlerse şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 227- Eğer boşamaya karar verirlerse; şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.

226. “Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar)…” Bu buyrukta hanım hakkında özel bir hususa dair yapılan özel yeminlerden birisi söz konusu edilmektedir. Bu da kocanın hanımı ile cinsi temasta bulunmamaya dair mutlak olarak (süresiz) ya da dört aydan az veya daha fazla süre ile kayıtlı olarak yemin etmesidir. Kim bu şekilde özel olarak hanımı hakkında yemin eder (îla yapar) ise eğer bu yemini dört aydan daha aşağı bir süre ile kayıtlı ise bu diğer yeminlere benzer. Yeminini bozduğu takdirde keffaret gerekir. Eğer yeminini tamamlayacak olursa herhangi bir yükümlülüğü yoktur. Hanımının da onun aleyhine bir hakkı olmaz. Çünkü koca dört ay süre ile yemin etme hakkına sahiptir. Eğer ebedî olarak yahut da dört aydan fazla bir süre yaklaşmama kaydını getirmiş ise hanımı bu hususta bir talepte bulunduğu takdirde yeminine dört aylık bir süre tayin edilir; çünkü kadın böyle bir hakka sahiptir. Bu süre tamamlandığı takdirde kocaya hanımına dönmesi emredilir ki bu da onunla ilişkiye dönmesi demektir. Eğer ilişki kurarsa yemin keffaretinden başka bir yükümlülüğü yoktur, ilişki kurmak istemez ise hanımını boşamaya mecbur edilir. Bunu da kabul etmeyecek olursa hâkim ona rağmen hanımını boşama hükmünü verir. Ancak karısına geri dönmesi Yüce Allah’ın daha çok sevdiği bir iştir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şâyet dönerlerse” yani terk edeceklerine yemin ettikleri şey olan ilişkiye geri dönerlerse “şüphesiz Allah Ğafûrdur” bu yeminlerinden döndükleri için haklarında husule gelen şeyleri bağışlayıcıdır, “Rahîmdir” pek merhametlidir, çünkü yeminlerine bir keffaret ve yeminlerinden bir çıkış yolu tespit etmiştir. Yeminlerini çözümü olmayacak şekilde bağlayıcı kılmamıştır. Yine tekrar hanımlarına şefkat ve merhametle geri dönmelerini sağlamakla da onlara merhamet etmiştir.
227. “Eğer boşamaya karar verirlerse” yani hanımlarına geri dönmeyi kabul etmeyecek olurlarsa bu da onların hanımlarından yüz çevirdiklerine, hanımlarını geri istemediklerine delildir ve bu, ancak hanımlarını boşamaya kararlı olduklarını ortaya koymaktadır. Eğer koca bunu kendiliğinden yerine getirecek olursa mesele yok, aksi takdirde hâkim onu boşamaya mecbur eder yahut da bizzat kendisi bu boşamayı gerçekleştirir. “Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Bu buyrukta bu şekilde yemin ederken karısına zarar vermek ve meşakkat çıkarmak kastını güden kimselere bir tehdit vardır. Bu âyet-i kerime “îlâ”nın sadece hanımlarla ilgili bir yemin şekli olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah: “Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler” diye buyurmaktadır. Aynı şekilde en az dört ayda bir defa hanımlarla cinsi temasta bulunmanın farz olduğuna da delil vardır. Çünkü bu dört aydan sonra koca, ya cinsi temasta bulunmaya yahut da hanımını boşamaya mecbur edilir ki böyle bir hüküm ancak kocanın kendisi hakkında farz olan bir şeyi terk etmesi dolayısıyla söz konusu olur.

226- Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar) için dört ay beklemek vardır. Şâyet dönerlerse şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 227- Eğer boşamaya karar verirlerse; şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.

226. “Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler (îlâ yapanlar)…” Bu buyrukta hanım hakkında özel bir hususa dair yapılan özel yeminlerden birisi söz konusu edilmektedir. Bu da kocanın hanımı ile cinsi temasta bulunmamaya dair mutlak olarak (süresiz) ya da dört aydan az veya daha fazla süre ile kayıtlı olarak yemin etmesidir. Kim bu şekilde özel olarak hanımı hakkında yemin eder (îla yapar) ise eğer bu yemini dört aydan daha aşağı bir süre ile kayıtlı ise bu diğer yeminlere benzer. Yeminini bozduğu takdirde keffaret gerekir. Eğer yeminini tamamlayacak olursa herhangi bir yükümlülüğü yoktur. Hanımının da onun aleyhine bir hakkı olmaz. Çünkü koca dört ay süre ile yemin etme hakkına sahiptir. Eğer ebedî olarak yahut da dört aydan fazla bir süre yaklaşmama kaydını getirmiş ise hanımı bu hususta bir talepte bulunduğu takdirde yeminine dört aylık bir süre tayin edilir; çünkü kadın böyle bir hakka sahiptir. Bu süre tamamlandığı takdirde kocaya hanımına dönmesi emredilir ki bu da onunla ilişkiye dönmesi demektir. Eğer ilişki kurarsa yemin keffaretinden başka bir yükümlülüğü yoktur, ilişki kurmak istemez ise hanımını boşamaya mecbur edilir. Bunu da kabul etmeyecek olursa hâkim ona rağmen hanımını boşama hükmünü verir. Ancak karısına geri dönmesi Yüce Allah’ın daha çok sevdiği bir iştir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şâyet dönerlerse” yani terk edeceklerine yemin ettikleri şey olan ilişkiye geri dönerlerse “şüphesiz Allah Ğafûrdur” bu yeminlerinden döndükleri için haklarında husule gelen şeyleri bağışlayıcıdır, “Rahîmdir” pek merhametlidir, çünkü yeminlerine bir keffaret ve yeminlerinden bir çıkış yolu tespit etmiştir. Yeminlerini çözümü olmayacak şekilde bağlayıcı kılmamıştır. Yine tekrar hanımlarına şefkat ve merhametle geri dönmelerini sağlamakla da onlara merhamet etmiştir.
227. “Eğer boşamaya karar verirlerse” yani hanımlarına geri dönmeyi kabul etmeyecek olurlarsa bu da onların hanımlarından yüz çevirdiklerine, hanımlarını geri istemediklerine delildir ve bu, ancak hanımlarını boşamaya kararlı olduklarını ortaya koymaktadır. Eğer koca bunu kendiliğinden yerine getirecek olursa mesele yok, aksi takdirde hâkim onu boşamaya mecbur eder yahut da bizzat kendisi bu boşamayı gerçekleştirir. “Şüphesiz Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Bu buyrukta bu şekilde yemin ederken karısına zarar vermek ve meşakkat çıkarmak kastını güden kimselere bir tehdit vardır. Bu âyet-i kerime “îlâ”nın sadece hanımlarla ilgili bir yemin şekli olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah: “Hanımları ile cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler” diye buyurmaktadır. Aynı şekilde en az dört ayda bir defa hanımlarla cinsi temasta bulunmanın farz olduğuna da delil vardır. Çünkü bu dört aydan sonra koca, ya cinsi temasta bulunmaya yahut da hanımını boşamaya mecbur edilir ki böyle bir hüküm ancak kocanın kendisi hakkında farz olan bir şeyi terk etmesi dolayısıyla söz konusu olur.

228- Boşanmış kadınlar kendiliklerinden üç kur’ müddeti beklerler. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman etmişler ise Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir. Eğer barışmak isterlerse bu bekleme süresi içerisinde kocaları, onları geri almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Kocaların kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da kocaları üzerinde maruf şekilde hakları vardır. Yalnız erkekler kadınların üzerinde bir derece üstündürler. Allah Azîzdir, Hakîmdir.

228. “Boşanmış kadınlar” Yani kocaları tarafından boşanan kadınlar “kendiliklerinden üç kur’ müddeti beklerler” bu kadarlık bir süre bekleyip bunu iddet olarak sayarlar. Kur’, alimlerin bu konudaki görüş ayrılıklarına göre ya ay halidir veya temizlik halidir. Ancak doğru olan, kur’un ay hali olduğudur. Bu iddet süresinin pek çok hikmetleri vardır. Bunlardan birisi kadının üç defa ay hali tekrarlandığı takdirde rahminde çocuk bulunmadığı kesin olarak anlaşılır, hamile olmadığı bilinir ve bu da neseplerin karışmamasını sağlar. Bundan dolayı Yüce Allah kadınlara:“Allah’ın rahimlerinde yarattığını” haber vermelerini farz kılmış, hamilelik ve ay hali olup olmama hususlarını gizlemelerini onlara haram kılmıştır. Çünkü bunun gizlenmesi pek çok fesada yol açar. Zira hamileliğini gizlemek suretiyle kadın, çocuğu kendi arzu ettiği ama onun gerçek babası olmayan (yeni evleneceği) erkeğe nispet edebilir. Yahut da iddetinin daha çabuk bitmesini isteyerek hamileliğini gizlemek isteyebilir. Kadın çocuğu babasından başkasına nispet edecek olursa akrabalık bağını kesmiş, miras hakkını ortadan kaldırmış ve o çocuğun en yakın akrabalarının ondan uzak kalmalarına sebep olmuş olur. Hatta çocuğun ilerde kendileri ile evlenmesi haram olan bu akrabalarından birisi ile evlenme ihtimali bile vardır. Öte taraftan çocuk babasından başka birine ait kabul edilir. Buna bağlı olarak da o kişiden miras alması, ona miras bırakması, kendisine nispet edildiği (üvey babanın) akrabalarının da o çocuğa akraba kılınması gibi hususlar söz konusu olur. Bunda ise Yüce Rab’den başka kimsenin bilemeyeceği kadar kötülük ve fesat ortaya çıkar. Bunların hiçbirisi olmayıp da sadece kadının, nikâhı altında kalması batıl olan bir kimse ile birlikte olması -ki bunda büyük bir günah olan zinada ısrar söz konusudur- bu bile tek başına kötülük olarak yeter. Ay halinin gizlenmesine gelince, eğer acele edip de yalan yere ay hali olduğunu söylerse bu yalan haberi ile kocanın onun üzerindeki hakkı sona erer ve o başkasına mubah olur. Bundan da sözünü ettiğimiz şekilde pek çok kötülükler ortaya çıkar. Yine yalan söyleyerek iddet süresini uzatmak ve böylelikle kocasından hakkı olmayan bir nafakayı almak maksadı ile ay hali olmadığını söylerse, onun bu şekilde alacağı nafaka iki bakımdan haram olur: Evvela kadın böyle bir nafakayı hak etmediği için haramdır. Ayrıca yalan yere bunu şeriatın hükmüne nispet ettiğinden dolayı haramdır. Öte yandan koca, iddet bitmeden dönmek isteyecek olursa bunun iddetin bitişinden sonraya denk gelmesi ihtimali vardır ki o takdirde bu, zina olur. Çünkü kadın artık ona yabancı olmuştur. İşte bütün bunlardan dolayı Yüce Allah:“Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman etmişler ise Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl değildir” buyurmaktadır. Onların Allah’ın yarattığını gizlemeleri Allah’a ve âhiret gününe gerçek manada iman etmediklerinin delilidir, yoksa Allah’a ve âhiret gününe iman edip mutlaka amellerinin karşılığını göreceklerine inanan kimseler olsalardı böyle bir şeyi yapmazlardı. Bu buyrukta kadının kendisinden başka kimselerin muttali olmadığı hamilelik, ay hali ve buna benzer hususlara dair kendisi hakkında vereceği haberlerinin kabul edileceğine delil vardır. Daha sonra Yüce Allah:“Eğer barışmak isterlerse” yani dönmeyi arzu eder, birbirleri ile kaynaşarak ve severek bunu isteyecek olurlarsa “bu bekleme süresi içerisinde” kadın iddeti içerisinde beklemeye devam ettiği sürece “kocaları onları geri almaya” yani onları tekrar nikâhları altında bulundurmaya “başkalarından daha çok hak sahibidirler”. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre eğer barışmak ve arayı düzeltmek istemeyecek olurlarsa, kocalar kadınlarını geri almaya daha bir hak sahibi değildirler. Bu durumda kocaların zarar verme kastı ve kadının aleyhine olmak üzere iddeti uzatma maksadıyla onlara dönmeleri kocalara helâl olmaz. Böyle bir maksada rağmen kocanın bu şekilde boşadığı hanımına dönüp dönemeyeceği konusunda iki görüş vardır. Cumhurun kanaatine göre -haram olmakla birlikte- bu hakka sahiptir. Bununla birlikte sahih olan, kocanın arayı düzeltmek istemediği takdirde -âyet-i kerimenin zahirinden de anlaşıldığı gibi- dönme hakkına sahip olmadığıdır. Bu da kadının iddet beklemesinin bir diğer hikmetidir. Şöyle ki koca hanımından ayrılışına pişman olabilir, işte bu süre onun bu konuda iyice düşünmesi ve kesin karara varması için verilmiştir. Bu da Yüce Allah’ın eşler arasında ülfetin olmasını istediğine ve ayrılmalarını sevmediğine delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:“Allah’ın hiç sevmediği helâl, talak/boşanmadır.” buyurmuştur. Bu hükümler ric’î talaka hastır. Bain talakta ise kocanın kadına dönmeye daha fazla hak sahibi olması söz konusu değildir. Aksine her ikisi de birbirine dönmeye razı olmaları halinde bütün şartları taşıyan yeni bir nikâh akdinin yapılması zorunludur. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Kocaların kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da kocaları üzerinde maruf şekilde hakları vardır.” Yani kocaların hanımları üzerinde yerine getirmeleri gereken zorunlu ve müstehab hakları bulunduğu gibi, kadınların da kocaları üzerinde birtakım hakları vardır ve kocaları bunları yerine getirmelidir. Eşler arası hakların dayanağı “maruf”dur. Maruf ise bulundukları şehirde ve dönemde kendilerine emsal olanlar hakkında cereyan eden örf, âdet demektir. Bunlar ise zaman, mekân, ahval, şahıslar ve hakların farklılığına göre farklılık göstermektedir. Bu buyruktan kadının nafakasının, giyiminin, muaşeretin, mesken hakkının -ve aynı şekilde ilişki hakkının- bütünü ile marufa göre tespit edileceğine delil vardır. Bunlar da mutlak akdin gerekleridir. Eğer nikah akdi yapılırken bir takım şartlar koşulmuşsa taraflar -haramı helâl kılan yahut helâli haram kılan bir şart olmadıkça- o şartlara uymakla yükümlüdürler. “Yalnız erkekler kadınların üzerinde bir derece üstündürler.” Yani onlar için yöneticilik ve kadına nispetle bir hak fazlalığı vardır ki bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Erkekler kadınlar üzerine yöneticidirler. Bu, Allah’ın bazılarını bazılarına üstün kılmış olmasından ve erkeklerin mallarından infak etmelerinden dolayıdır.”(en-Nisâ, 4/34) Nübüvvet makamı, hâkimlik, küçük ve büyük imamet (namaz kıldırma imamlığı ve devlet yöneticiliği) ile sair velâyetler (kamu yöneticilikleri) erkeklere aittir. Diğer taraftan miras ve benzeri hususlarda erkek, kadının iki katı hakka sahiptir. “Allah Azîzdir, Hakîmdir.” Yani kahredici güç, büyük saltanat ve egemenlik O’nundur. Her şey O’na boyun eğmektedir, ancak O, Aziz olmakla birlikte tasarruflarında da sonsuz hikmet sahibidir. Hamile kadınların iddeti bu âyet-i kerimenin genel hükmünün dışındadır. Çünkü hamile kadınların iddeti doğum yapmaları ile biter. Yine kendileri ile gerdeğe girilmeden boşanmış kadınlar da bu hükmün dışındadır. Onların iddet bekleme yükümlülükleri yoktur. Cariyelerin iddeti ise -ashabı kiramın belirttikleri gibi- iki ay halidir. Zaten âyetin siyakı da bu buyruklarla hür kadınların kastedildiklerinin delilidir.

229- Talak iki defadır. (Ondan sonra) ya iyilikle tutmalıdır veya güzellikle salmalıdır. Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız size helâl olmaz. Ancak eğer erkekle kadın Allah’ın çizdiği sınırları koruyamayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız o halde kadının bir şeyleri fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.

229. Boşama cahiliye döneminde de vardı ve İslâm’ın ilk döneminde de aynı şekilde devam etti. Koca karısını sonsuz sayıda boşayabilirdi. Eğer koca karısına zarar vermek isterse onu boşar, iddetinin bitmesine yakın bir zamanda ona döner, sonra onu bir daha boşar ve bunu ebediyyen devam ettirirdi. Böylece kadın, ancak Allah’ın bildiği birçok zararlarla karşı karşıya kalırdı. Bu yüzden Yüce Allah bize şunu bildirmektedir:“Talak” yani ric’atın/geri dönmenin mümkün olduğu boşama “iki defadır.” Böylelikle koca eğer karısına zarar vermek istemiyor ise karısına dönme imkânını elde eder ve bu süre zarfında kararını gözden geçirir. Bundan fazlasının ise bu açıdan bir faydası yoktur. Çünkü iki defadan fazla hanımını boşayan bir kimse ya haram bir şeye cüret eden birisidir yahut da hanımını nikahı altında tutmak isteğinde değildir, aksine onun maksadı hanımına zarar vermektir. Bundan dolayı Yüce Allah kocaya hanımını “iyilikle tutma”yı emretmektedir. İyilikle tutmak ise onunla güzel şekilde geçinmektir. Bu güzel ve maruf şekildeki geçinme ise kendisi durumunda olanların hanımları ile geçinme şekilleri gibidir. Tercih edilen görüş budur. Aksi takdirde hanımını “güzellikle salmalıdır” yani güzellikle boşamalı ve ondan ayrılmalıdır. Ayrıldığı için kadına önceden vermiş olduğu malından bir şey almaması da bu güzellikle salmanın bir parçasıdır. Çünkü bunları geriye almaya kalkışması bir zulümdür ve herhangi bir şeye karşılık olmaksızın mal almaktır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Onlara verdiklerinizden bir şeyi geri almanız size helâl olmaz. Ancak eğer erkekle kadın Allah’ın çizdiği sınırları koruyamayacaklarından korkarlarsa başka.” Bu maruf bir şekilde yapılacak “muhalaa”dır (muhalaa; meşru bir nedenden ötürü evlilik hayatını sürdürmek istemeyen kadının kocasına ödediği bir bedel karşılığında evlilik bağından kurtulmasıdır). Kadın eğer huyu, yaratılışı veya dinindeki bir eksikliği dolayısıyla kocasından hoşlanmayacak olursa yahut da onun hakları hususunda Allah’a itaat edemeyeceğinden korkacak olursa bu yola başvurulur. “Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız o halde kadının bir şeyleri fidye vermesinde her ikisi için de vebal yoktur.” Çünkü bu, kocanın, kadının istediği ayrılığı elde etmesi karşılığında aldığı bir bedeldir. Bu buyruk, böyle bir hikmetin varlığı halinde muhalaa yaparak ayrılmanın meşru olduğunu ortaya koymaktadır. “İşte bunlar” yani sözü geçen şer’î hükümler “Allah’ın sınırlarıdır.” Allah’ın sizin için şeriat olarak koyduğu ve uymanızı emrettiği hükümleridir. “Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.” Helâli çiğneyip harama bulaşandan ve Allah’ın helâl kıldığı ile yetinmeyenden daha büyük zulmü kim yapabilir? Zulüm de üç kısımdır: Kulun kendisi ile Allah arasındaki zulüm. Bu şirktir ve kulun işlediği en büyük zulümdür. Kulun kendisi ile diğer insanlar arasında olan zulüm. Allah tevbe olmadan şirki bağışlamaz. Kulların haklarından ise hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. Kulun Rabbi ile arasındaki şirkten daha aşağı olan zulümler ise Allah’ın meşîeti ve hikmeti çerçevesindedir. (Yani Allah onlar hakkında dilediği gibi hüküm verir).

230- Eğer erkek onu (bir daha) boşarsa ondan sonra artık (o kadın) başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona (ilk kocasına) helâl olmaz. Şayet (yeni koca da onu boşarsa ve) onlar da Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarına inanırlarsa onlara birbirlerine dönmelerinde bir vebal yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; O bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır. 231- Kadınları boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yalnız haddi aşıp onlara zarar vermek için onları (nikâhınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini alaya almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini anın, size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitâb ve Hikmet üzerinde düşünün. Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

230. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer erkek (bir daha) üçüncü defa “boşarsa ondan sonra artık (o kadın) başka bir koca ile nikahlanmadıkça” yani sahih bir nikah ile nikahlanıp yeni kocası onunla ilişki kurmadıkça “ona (ilk kocasına) helâl olmaz.” Nikahın sahih olması ve bu ikinci kocanın onunla ilişki kurmasının şart olması şundan dolayıdır: Şer’î bir nikah ancak sahih olan nikaha denir. Sahih olan nikahın da kapsamına hem akit hem de ilişki kurmak girmektedir. Bu ittifakla kabul edilmiş bir husustur. Bu, ikinci kocanın da isteyerek nikâh yapmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Eğer bu nikâhtan kastı kadının birinci kocaya helâl olmasını sağlamak ise bu, nikah değildir ve kadının ilk kocasına helâl olması sonucunu da doğurmaz. Böyle birisinin bu kadın ile ilişki kurması da bir fayda sağlamaz; çünkü bu kişi şer’î manada koca değildir. Şâyet ikinci koca onunla evlenmek isteğiyle nikahlanır ve onunla ilişki kurarsa daha sonra da ondan ayrılır ve kadının iddeti biter ise o takdirde “Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarını inanırlarsa onlara” birinci koca ile karısına “birbirlerine dönmelerinde” yani aralarında yeni bir nikah akdi yapmalarında “bir vebal yoktur.” Akit yapmalarının gereği geri dönmenin kendilerine izafe edilmesinden dolayıdır. Bu da karşılıklı rızaya itibar edileceğine delilidir. Bununla birlikte geri dönmeleri için her ikisinin de “Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarına inanmaları” gerekir. Yani her birisi diğerinin hakkını yerine getireceği kanaatine sahip olmalıdır. Bu ise daha önce ayrılıkla sonuçlanan birlikteliklerine pişman olmaları ve onun yerine artık güzel bir şekilde geçinmeyi kararlaştırmaları ile olur. O takdirde geri dönmelerinde onlar için bir vebal yoktur. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre şâyet Allah’ın sınırlarını gereği gibi uygulayamayacakları kanaatine sahip olurlarsa, yani önceki hallerinin hâlâ devam ettiğini, kötü geçinme duygularının yine olduğu gibi devam ettiği kanaatinin ağır bastığını tespit ederlerse bu işe tekrar kalkışmalarında vebal vardır. Çünkü bütün işlerde eğer Allah’ın emri uygulanmayacak ve Allah’a itaat edilmeyecek olursa o işleri yapmaya kalkışmak helâl değildir. Buradan insanın herhangi bir işi yapmak istediği özellikle de küçük ve büyük idarecilikleri (başkalarının sorumluluklarını) üstleneceği takdirde kendisini iyice ölçüp tartması gerektiğinin delilidir. Eğer bunları yerine getirebilecek gücü kendinde görür ve kendine güvenirse bu işleri üstlenmeye kalkışmalı, aksi takdirde uzak durmalıdır. Yüce Allah bu büyük hükümleri beyan ettikten sonra şöyle buyurmuştur:“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır” yani belirlediği, beyan ettiği ve açıkça ortaya koyduğu şer’i hükümleridir. “O, bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır.” Bunları bilen bir topluma açıklamıştır. Çünkü bunlardan yararlanacaklar ve başkalarına faydalı olacaklar ancak onlardır. Bu buyrukta ilim ehlinin faziletine açık bir işaret vardır. Çünkü Yüce Allah sınırlarını özel olarak onlara açıkladığını beyan etmekte; bu açıklamada onların maksat olarak gözetildiklerini ifade buyurmaktadır. Yine bu buyruktan Yüce Allah’ın, kullarının, Rasûlü’ne indirdiği sınırlarını bilmelerini ve bu hususlara dair yeterince bilgi sahibi olmalarını istediği de anlaşılmaktadır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
231. “Kadınları” bir veya iki ric’î talak ile “boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı” iddetlerini bitirmelerine yakın bir süre kaldı mı “artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın” yani ya onların haklarını yerine getirmek niyeti ile onlara dönün yahut da dönmeden ve onlara zarar da vermeden onları bırakın. İşte bundan dolayıdır ki daha sonra:“Yalnız” bu işte helâli -ki bu maruf bir şekilde onları tutmaktır- çiğneyip harama -ki bu da zarar vermek niyeti ile onları tutmaktır- düşmek sureti ile “haddi aşıp onlara zarar vermek için onları (nikâhınızda) tutmayın.”“Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur.” Haksızlık mahlûka yapılmış olsa dahi bunun zararı zarar vermek isteyenedir. “Allah’ın âyetlerini alaya almayın.” Yüce Allah sınırlarını gâyet açık bir şekilde beyan edip bundan maksadın onları öğrenip gereğince amel etmek, sınırlarında durup onları aşmamak olduğunu -çünkü Yüce Allah bu hükümleri boşuna indirmiş değildir, aksine onları hak, doğruluk ve ciddiyetle indirmiştir- bildirdikten sonra burada bunları alaya almayı, yani onları oyuncak edinmeyi yasaklamaktadır. Onları oyuncak edinmek ise onlara karşı küstahça davranmak ve onların gereklerini yerine getirmemektir. Mesela nikâh altında tutmayı yahut ayrılmayı zarar vermek kastı ile yapmak, çok boşamak ya da üç talakı bir arada vermek böyledir. Yüce Allah ise rahmetinin bir tecellisi ve erkeğin maslahatına uygun olarak boşama hakkını birbiri ardınca, sırayla olacak şekilde vermiştir. “Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini” bütün nimetlerini dil ile O’na hamd ve sena ederek, kalp ile bu nimetleri itiraf ve ikrar ederek, azalarla da bu nimetleri Allah'a itaatte kullanmak sureti ile “anın, size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitab ve hikmet” yani sünnet-i seniyye “üzerinde düşünün.” Çünkü bu ikisi ile size hayır yollarını göstermiş ve bu yolları izlemeye teşvik etmiştir. Kötülük yollarını da belirtmiş ve onları izlemekten de sakındırmıştır. Kendi zatını, dostlarına ve düşmanlarına nasıl davrandığını size bildirmiş, önceden bilmediğiniz pek çok şeyleri de size öğretmiştir. Buradaki “hikmet”ten kastın, Şeriatın sırları olduğu da söylenmiştir. Çünkü kitapta pek çok hüküm vardır. Yüce Allah’ın bu emir ve yasaklarındaki hikmetin beyan edilmesi işte bu hikmetin kapsamındadır, denilmiştir. Her iki anlam da doğrudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah: “size kendisi ile öğüt vermek üzere...” buyurmuştur. Yani üzerinize indirilenler ile öğüt vermek üzere... Bu ifade “hikmet”ten kastın, Şeriatın sırları olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Çünkü öğüt vermek hüküm ve hikmetin açıklanması ve korkutma yahut teşvik ile olur. Hükmün açıklanması ile cahillik ortadan kalkar. Teşvik ile birlikte olan hikmet, o hükümlere rağbet göstermeyi gerektirir. Korkutma ile birlikte olan hikmet de korkmayı gerektirir. O halde bütün işlerinizde “Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” İşte bunun için O, bütün zaman ve mekanlarda maslahatlara uygun düşen bu hükümleri size son derece açık ve sağlam bir şekilde beyan etmiştir.

230- Eğer erkek onu (bir daha) boşarsa ondan sonra artık (o kadın) başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona (ilk kocasına) helâl olmaz. Şayet (yeni koca da onu boşarsa ve) onlar da Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarına inanırlarsa onlara birbirlerine dönmelerinde bir vebal yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; O bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır. 231- Kadınları boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yalnız haddi aşıp onlara zarar vermek için onları (nikâhınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini alaya almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini anın, size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitâb ve Hikmet üzerinde düşünün. Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

230. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer erkek (bir daha) üçüncü defa “boşarsa ondan sonra artık (o kadın) başka bir koca ile nikahlanmadıkça” yani sahih bir nikah ile nikahlanıp yeni kocası onunla ilişki kurmadıkça “ona (ilk kocasına) helâl olmaz.” Nikahın sahih olması ve bu ikinci kocanın onunla ilişki kurmasının şart olması şundan dolayıdır: Şer’î bir nikah ancak sahih olan nikaha denir. Sahih olan nikahın da kapsamına hem akit hem de ilişki kurmak girmektedir. Bu ittifakla kabul edilmiş bir husustur. Bu, ikinci kocanın da isteyerek nikâh yapmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Eğer bu nikâhtan kastı kadının birinci kocaya helâl olmasını sağlamak ise bu, nikah değildir ve kadının ilk kocasına helâl olması sonucunu da doğurmaz. Böyle birisinin bu kadın ile ilişki kurması da bir fayda sağlamaz; çünkü bu kişi şer’î manada koca değildir. Şâyet ikinci koca onunla evlenmek isteğiyle nikahlanır ve onunla ilişki kurarsa daha sonra da ondan ayrılır ve kadının iddeti biter ise o takdirde “Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarını inanırlarsa onlara” birinci koca ile karısına “birbirlerine dönmelerinde” yani aralarında yeni bir nikah akdi yapmalarında “bir vebal yoktur.” Akit yapmalarının gereği geri dönmenin kendilerine izafe edilmesinden dolayıdır. Bu da karşılıklı rızaya itibar edileceğine delilidir. Bununla birlikte geri dönmeleri için her ikisinin de “Allah’ın sınırlarına dosdoğru uyacaklarına inanmaları” gerekir. Yani her birisi diğerinin hakkını yerine getireceği kanaatine sahip olmalıdır. Bu ise daha önce ayrılıkla sonuçlanan birlikteliklerine pişman olmaları ve onun yerine artık güzel bir şekilde geçinmeyi kararlaştırmaları ile olur. O takdirde geri dönmelerinde onlar için bir vebal yoktur. Âyet-i kerimenin mefhumundan anlaşıldığına göre şâyet Allah’ın sınırlarını gereği gibi uygulayamayacakları kanaatine sahip olurlarsa, yani önceki hallerinin hâlâ devam ettiğini, kötü geçinme duygularının yine olduğu gibi devam ettiği kanaatinin ağır bastığını tespit ederlerse bu işe tekrar kalkışmalarında vebal vardır. Çünkü bütün işlerde eğer Allah’ın emri uygulanmayacak ve Allah’a itaat edilmeyecek olursa o işleri yapmaya kalkışmak helâl değildir. Buradan insanın herhangi bir işi yapmak istediği özellikle de küçük ve büyük idarecilikleri (başkalarının sorumluluklarını) üstleneceği takdirde kendisini iyice ölçüp tartması gerektiğinin delilidir. Eğer bunları yerine getirebilecek gücü kendinde görür ve kendine güvenirse bu işleri üstlenmeye kalkışmalı, aksi takdirde uzak durmalıdır. Yüce Allah bu büyük hükümleri beyan ettikten sonra şöyle buyurmuştur:“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır” yani belirlediği, beyan ettiği ve açıkça ortaya koyduğu şer’i hükümleridir. “O, bunları bilen bir topluluk için açıklamaktadır.” Bunları bilen bir topluma açıklamıştır. Çünkü bunlardan yararlanacaklar ve başkalarına faydalı olacaklar ancak onlardır. Bu buyrukta ilim ehlinin faziletine açık bir işaret vardır. Çünkü Yüce Allah sınırlarını özel olarak onlara açıkladığını beyan etmekte; bu açıklamada onların maksat olarak gözetildiklerini ifade buyurmaktadır. Yine bu buyruktan Yüce Allah’ın, kullarının, Rasûlü’ne indirdiği sınırlarını bilmelerini ve bu hususlara dair yeterince bilgi sahibi olmalarını istediği de anlaşılmaktadır. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
231. “Kadınları” bir veya iki ric’î talak ile “boşadığınızda iddetlerinin bitmesi yaklaştı mı” iddetlerini bitirmelerine yakın bir süre kaldı mı “artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın” yani ya onların haklarını yerine getirmek niyeti ile onlara dönün yahut da dönmeden ve onlara zarar da vermeden onları bırakın. İşte bundan dolayıdır ki daha sonra:“Yalnız” bu işte helâli -ki bu maruf bir şekilde onları tutmaktır- çiğneyip harama -ki bu da zarar vermek niyeti ile onları tutmaktır- düşmek sureti ile “haddi aşıp onlara zarar vermek için onları (nikâhınızda) tutmayın.”“Kim bunu yaparsa muhakkak kendisine zulmetmiş olur.” Haksızlık mahlûka yapılmış olsa dahi bunun zararı zarar vermek isteyenedir. “Allah’ın âyetlerini alaya almayın.” Yüce Allah sınırlarını gâyet açık bir şekilde beyan edip bundan maksadın onları öğrenip gereğince amel etmek, sınırlarında durup onları aşmamak olduğunu -çünkü Yüce Allah bu hükümleri boşuna indirmiş değildir, aksine onları hak, doğruluk ve ciddiyetle indirmiştir- bildirdikten sonra burada bunları alaya almayı, yani onları oyuncak edinmeyi yasaklamaktadır. Onları oyuncak edinmek ise onlara karşı küstahça davranmak ve onların gereklerini yerine getirmemektir. Mesela nikâh altında tutmayı yahut ayrılmayı zarar vermek kastı ile yapmak, çok boşamak ya da üç talakı bir arada vermek böyledir. Yüce Allah ise rahmetinin bir tecellisi ve erkeğin maslahatına uygun olarak boşama hakkını birbiri ardınca, sırayla olacak şekilde vermiştir. “Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini” bütün nimetlerini dil ile O’na hamd ve sena ederek, kalp ile bu nimetleri itiraf ve ikrar ederek, azalarla da bu nimetleri Allah'a itaatte kullanmak sureti ile “anın, size kendisi ile öğüt vermek üzere indirdiği Kitab ve hikmet” yani sünnet-i seniyye “üzerinde düşünün.” Çünkü bu ikisi ile size hayır yollarını göstermiş ve bu yolları izlemeye teşvik etmiştir. Kötülük yollarını da belirtmiş ve onları izlemekten de sakındırmıştır. Kendi zatını, dostlarına ve düşmanlarına nasıl davrandığını size bildirmiş, önceden bilmediğiniz pek çok şeyleri de size öğretmiştir. Buradaki “hikmet”ten kastın, Şeriatın sırları olduğu da söylenmiştir. Çünkü kitapta pek çok hüküm vardır. Yüce Allah’ın bu emir ve yasaklarındaki hikmetin beyan edilmesi işte bu hikmetin kapsamındadır, denilmiştir. Her iki anlam da doğrudur. İşte bundan dolayı Yüce Allah: “size kendisi ile öğüt vermek üzere...” buyurmuştur. Yani üzerinize indirilenler ile öğüt vermek üzere... Bu ifade “hikmet”ten kastın, Şeriatın sırları olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Çünkü öğüt vermek hüküm ve hikmetin açıklanması ve korkutma yahut teşvik ile olur. Hükmün açıklanması ile cahillik ortadan kalkar. Teşvik ile birlikte olan hikmet, o hükümlere rağbet göstermeyi gerektirir. Korkutma ile birlikte olan hikmet de korkmayı gerektirir. O halde bütün işlerinizde “Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” İşte bunun için O, bütün zaman ve mekanlarda maslahatlara uygun düşen bu hükümleri size son derece açık ve sağlam bir şekilde beyan etmiştir.

232- Kadınları boşadığınızda iddetlerini bitirdiler mi artık aralarında meşru bir şekilde anlaştıkları takdirde (eski) kocaları ile nikâhlanmalarına engel olmayın. İşte içinizde Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere böyle öğüt verilir. Böylesi sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

232. Bu, üçten aşağı talak ile boşanmış ve iddeti de bitmiş kadının velilerine bir hitaptır. Şâyet bu kadını kocası bir daha nikahlamak ister, kadın da buna razı olursa artık kadının velisi olan babasının veya bir başkasının eski kocasının onu boşamış olmasından dolayı duydukları kin, öfke ve nefret dolayısıyla tekrar evlenmelerine engel olmaları caiz değildir. “İşte içinizden Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere...” kaydının zikredilmesi velinin sahip olduğu imanın, böyle bir evliliğe engel olmasına mani olacağını ortaya koymaktadır. “Böylesi sizin için daha hayırlı ve daha temizdir.” Velinin zannettiğinin aksine bu, velâyeti altındaki kadını tekrar evlendirmeme şeklindeki kanaatinden daha iyidir. Uygun olan da budur, yoksa kibirlilerin ve üstünlük taslayanların âdeti olduğu üzere bu boşamaya, o kadını eski kocasına vermemek sureti ile karşılık vermek değildir. Her ne kadar veli tekrar o kimseye karısı ile evlenme imkânını vermemenin daha uygun olduğunu sanıyor ise de bu böyledir; zira “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O halde sizin maslahatlarınızı bilen, faydanızı isteyen ve bunları gerçekleştirmeye gücü yeten, bildiğiniz ve bilmediğiniz birçok şekillerde bunları kolaylaştıran yüce Rabbin emrine uyun. Ayet-i kerimede nikâhta velinin, mutlaka bulunması gerektiğine delil vardır. Çünkü Allah burada evliliğe engel olmayı velilere yasaklamaktadır. Bu da onlara yetkilerinde olan ve hak sahibi oldukları bir hususun yasaklandığını gösterir. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

233- Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. O kadınların maruf bir şekilde yiyeceği ve giyeceği çocuğun babasına aittir. Kimseye gücünden fazlası yüklenmez. Ne bir anneye çocuğundan dolayı zarar verilsin ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulsun. Mirasçıya düşen de bunun gibidir. Eğer karşılıklı rıza ve istişare ile (çocuğu sütten) kesmek isterlerse ikisine de bir günah yoktur. Çocuklarınızı (sütanneye) emzirtmek isterseniz, vereceğiniz (bedeli) meşru bir şekilde teslim etmeniz şartı ile size bir vebal yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

233. “Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler” buyruğu emir manasına bir haberdir (yani “emzirsinler” demektir). Burada çocukların iki tam yıl emzirilmesi, ayrıca bir emri gerektirmeyecek kadar kesin bir husus kabul edilmiştir. “Yıl” hem tam bir yıl, hem de yılın büyük bir bölümü hakkında kullanıldığından dolayı “iki tam yıl” kaydı getirilmiş, ardından da “bu, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir.” buyrulmuştur. Süt emen çocuk iki yılı tamamladı mı artık onun süt emmesi tamamlanmış ve bundan sonra aldığı süt diğer gıdalar seviyesine gelmiş olur. Bundan dolayı iki yıldan sonraki süt emme (süt akrabalığı oluşturmada) muteber değildir ve nikah yasağı (mahremiyet) meydana getirmez. Bu ayet, Yüce Allah’ın:“Onun taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır.”(el-Ahkaf, 46/15) buyruğu ile bir arada değerlendirilerek, hamileliğin asgari süresinin altı ay olduğu ve bu süre zarfında çocuğun dünyaya gelmesinin mümkün olduğu hükmü çıkartılmaktadır. “O kadınların maruf bir şekilde yiyeceği ve giyeceği babasına aittir.” Bu, hem kadının erkeğin nikahı altında olması hem boşanmış olması hallerini kapsamaktadır. Bu durumda babanın, kadının yiyim ve giyimini, ayrıca süt emzirme ücretini sağlaması gerekir. Bu da şuna delildir: Kadın eğer kocanın nikahı altında bulunuyor ise yiyim ve giyim dışında bir ücret hak etmez. Herkesin (hak ve yükümlülüğü) durumuna göredir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Kimseye gücünden fazlası yüklenmez” buyurmaktadır. Fakir, zengin bir kimsenin nafakası gibi nafaka vermeye mükellef tutulmaz. Hiçbir şey bulamayan kimse de buluncaya kadar nafaka vermekle yükümlü tutulmaz. “Ne bir anneye çocuğundan dolayı zarar verilsin” Yani annenin, çocuğunu emzirmekten alıkonması yahut da ona verilmesi gereken nafaka, giyim veya ücretin verilmemesi sureti ile zarara sokulması helâl değildir. “Ne de bir baba çocuğu yüzünden zarara sokulsun” Kadın da kocasına zarar vermek üzere çocuğunu emzirmekten imtina etmek yahut da hakkından fazlasını istemek gibi şekillerde babaya zarar vermeye kalkışmasın. Burada (“baba” anlamını vermek üzere bizzat “baba” kelimesinin değil de) “çocuk kendisine ait olan” anlamındaki “المولود له” ifadesinin kullanılması çocuğun babasına ait olduğunun delilidir. Çünkü çocuğun kendisine bağışlandığı kişi odur ve çocuk babanın kazançları arasındadır. Bundan dolayı baba, anneden farklı olarak, çocuğunun malından razı olsun yahut olmasın alabilir. “Mirasçıya düşen de bunun gibidir.” Yani çocuğun hem babası hem de malı yoksa çocuğun mirasçısı durumunda olan kimseler tıpkı baba gibi süt emziren kimsenin nafakasını ve giyimini sağlamakla yükümlüdürler. Bu buyruk ayrıca darlık çeken akrabaların nafakalarını varlıklı yakın mirasçısının sağlamasının farz olduğuna delildir. “Eğer” anne ve baba “karşılıklı rıza” gösterir ve kendi aralarında “istişare ile” sütten kesilmesi çocuğun faydasına mıdır, değil midir? diye görüşerek iki yılın tamamlanmasından önce (çocuğu sütten) kesmek isterlerse” bu da çocuk için zararlı değilse ve her ikisi de buna rıza gösterirse iki yıl tamamlanmadan önce onu sütten kesmekten dolayı “ikisine de bir günah yoktur.” Âyet-i kerimenin mefhumu biri razı olsa diğeri olmasa, yahut da sütten kesilmesi çocuk için faydalı olmaz ise çocuğun sütten kesilmesinin caiz olmadığına delil teşkil etmektedir. “Çocuklarınızı (sütanneye) emzirtmek isterseniz” yani zarar vermek kastı olmaksızın çocuklarınıza öz annelerinin dışında başka bir süt anne bulmak isterseniz süt annelere “vereceğiniz (bedeli) meşru bir şekilde teslim etmeniz şartı ile size bir vebal yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Ve yaptıklarınıza göre hayır veya şer ile karşılığınızı verecektir.

234- İçinizden vefat edenlerin geride bıraktıkları eşler kendiliklerinden dört ay on gün beklerler. Müddetlerini bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

234. Yani koca vefat ettikten sonra hanımı farz olmak üzere dört ay on gün bekler. Bundaki hikmet ise bu dört aylık zaman içerisinde -varsa- hamileliğinin ortaya çıkması ve beşinci ayın başlangıcında da (ceninin) harekete geçmesidir. Hamilelerin hüküm ise bu genel hükmün dışındadır. Çünkü hamilelerin iddeti doğumları ile birlikte sona erer. Aynı şekilde cariyenin de iddeti hür kadının iddetinin yarısı olmak üzere iki ay beş gündür. “Müddetlerini bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından” yani iddeti biten kadınların haram ve mekruh olmayan bir surette tekrar süslenip koku sürünmelerinden “dolayı size bir günah yoktur.” Bu buyruk -iddet süresi içerisinde boşanmış ve başka bir surette kocalarından ayrılmış kadınlar değil de- kocaları vefat etmiş kadınların bu şekilde yas tutmalarının farz olduğuna delildir. Bu hususta ilim adamlarının icmaı vardır. “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Zahiri ile batını ile açığı ile gizlisi ile amellerinizi çok iyi bilendir, o bakımdan amellerinizin karşılığını verecektir. Yüce Allah’ın velilere:“Artık onların kendileri hakkında maruf ile yaptıklarından dolayı size bir günah yoktur” hitabında velinin, kadının ne yaptığına dikkat etmesi gerektiğine, yapılması caiz olmayan şeylerden onu engelleyip yapılması gerekene mecbur edeceğine, bu hususta onun sorumlu olduğuna ve bu şekilde davranmasının da veliye farz olduğuna delil vardır.

235- Kadınlara üstü kapalı talip olmanızdan veya bunu içinizde saklamanızdan dolayı size bir günah yoktur. Allah onları muhakkak anacağınızı bilmektedir. Fakat meşru bir söz söylemeniz müstesna kendileri ile gizlice sözleşmeyin. İddet sona erinceye kadar da nikah akdini yapmaya azmetmeyin. Bilin ki Allah içinizdekini bilir. O halde O’ndan sakının ve bilin ki Allah, Ğafûrdur, Halîmdir.

235. Bu buyruk, kocasının vefatı dolayısıyla yahut kocası hayatta olup bâin talakla boşanmış olduğu için iddet bekleyen kadının hükmü ile ilgilidir. Böyle bir kadına onu bâin talak ile boşayan kocası dışında kalan bir kimsenin açıkça evlilik teklifinde bulunması haramdır. Yüce Allah’ın:“Kendileri ile gizlice sözleşmeyin” buyruğu ile kastedilen de budur. Üstü kapalı, tariz yoluyla ifadeye gelince Yüce Allah bunda vebal olmadığını belirtmektedir. Aradaki fark da şudur: Açık ifade nikâh anlamından başka ihtimale gelmez. Kadının evlenmek arzusuyla acele edip iddetinin bittiğine dair yalan söylemesi ihtimalinden dolayı bu, haram kılınmıştır. Bu buyruk harama götüren yolların da yasaklandığına ve kadının, birinci kocasının hakkına riayet dolayısıyla iddet süresi içerisinde ondan başkasına evlilik sözü vermemesi gerektiğine delildir. Üstü kapalı ifade (tariz) ise nikâh ihtimalini de ifade eder, başka ihtimale de gelir. Mesela bain talakla boşanmış bir kadına:“Ben evlenmek istiyorum”, “İddetin bittiği takdirde bana danışmanı arzu ederim” vb. sözleri söylenmesi bu kabildendir. Bu gibi sözlerin söylenmesi caizdir. Çünkü bunlar açık ifade hükmünde değildir. Diğer taraftan insanda bu gibi sözleri söylemeye de kuvvetli bir istek vardır. Aynı şekilde insanın kalbinde iddet bekleyen bir kadın ile -iddetinin bitmesi halinde- evlenme duygusunu saklaması da mümkündür. Bundan dolayı Yüce Allah:“Veya içinizde saklamanızdan dolayı da size bir günah yoktur. Allah onları muhakkak anacağınızı bilmektedir” buyurmuştur. Bütün bu açıklamalar akit öncesi hususlarla ilgilidir. Nikah akdine gelince bu “iddet sona erinceye kadar” helâl değildir. “Bilin ki Allah içinizdekini bilir.” O bakımdan cezasından korkarak ve mükâfatını umarak hayra niyet ediniz, kötü niyet beslemeyiniz. “Bilin ki muhakkak Allah Ğafurdur” kendisinden günah sadır olup o günahlarından tevbe eden ve Rabbine dönen kimselerin günahlarını bağışlayıcıdır. “Halimdir” Çünkü cezalandırma kudretine rağmen isyan edenlerin masiyetlerini cezalandırmakta acele etmez.

236- Kendilerine dokunmadığınız veya mehir tayin etmediğiniz hanımları boşamanızda size günah yoktur. (Ancak) onları, eli geniş olan kendi halince fakir olan da kendi halince olmak üzere, maruf bir şekilde faydalandırın. Bu, ihsan edenlerin üzerine bir haktır.

236. Yani ey kocalar, kadınlarla ilişki kurmadan veya onlar için henüz mehir tayin etmeden önce onları boşamanızda bir vebal ve günah yoktur Her ne kadar bu davranış kadınlar için bir kırgınlığa sebep ise de onların bu kırgınlığı onları faydalandırmak sureti ile giderilir. O bakımdan “onları… faydalandırın”, bu üzerinize vazifedir. Bu da onların gönüllerini hoş etmek ve kırgınlıklarını gidermek için onlara bir miktar mal (mut’a) vermenizle olur. Yine bu, “eli geniş olan kendi halince fakir olan da kendi halince olmak üzere” olur ki bu da örfe göre belirlenir. Şartların değişmesine göre de değişiklik arz eder. Bundan dolayı “maruf bir şekilde faydalandırınız” diye buyrulmaktadır. Bu da “ihsan edenler üzerine bir haktır.” Yerine getirilmesi gereken bir borçtur. Onlar, bu durumdaki hanımların bu haklarını düşürmek hakkına sahip değildirler. Erkekler kadınların bu şekilde kendilerine meyledip evliliği arzulamalarına ve kalplerinin kendilerine bağlanmasına sebep olduktan sonra onların bu arzularını yerine getirmedikleri takdirde bunun karşılığında o hanımlara mut’a vermelidirler. Gerçekten Yüce Allah’ın bu ilâhi hükmü ne kadar da güzeldir! Bu hükmü koyanın hikmetine ve rahmetine ne büyük bir delildir! Yakin sahibi bir topluluk için hükmü Allah’ınkinden daha güzel kim olabilir ki? Bu âyet-i kerime ile mehirleri tayin edilmeden önce boşanan kadınların hükmü belirtilmişti. Daha sonra Yüce Allah kendilerine mehir tayin edilmiş kadınları söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

237- Kendilerine mehir tayin etmiş olduğunuz hanımları onlara dokunmadan önce boşarsanız tayin ettiğinizin yarısını (onlara verin). Ancak (kadınların) kendileri veya nikah akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa ayrı. Sizin bağışlamanız ise (ey erkekler), takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

237. Yani kadınlara dokunmadan ve mehir tayin ettikten sonra onları boşayacak olursanız boşanan kadınlara tayin edilen mehrin yarısı verilir, diğer yarısı size kalır. Şâyet bir bağışlama veya bir müsamaha sözkonusu olmaz ise -ki bu da kadının hakkını bağışlamasına bir engel yoksa hakettiği mehrin yarısını kocasına bağışlaması sureti ile olur- yapılması gereken budur. “veya nikah akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa ayrı.” Bu, sahih kabul edilen görüşe göre kocadır. Çünkü bu nikah akdini bozma hakkı onun elindedir. Diğer taraftan velinin, malik de vekil de olmaması dolayısıyla, kadının hakettiğini affetmesi doğru olmaz. Akdi elinde bulunduran kişinin, kadının babası olduğu da söylenmiştir ki ayet-i kerimenin lafzı da buna delalet etmektedir. Daha sonra Yüce Allah mehri bağışlamayı teşvik etmiş ve bu davranışın takvaya daha yakın olduğunu bildirmiştir. Çünkü böyle bir tutum kalbe genişlik vermeyi doğuran bir iyiliktir. Ayrıca insanın iyilik yapmaktan, güzel davranmaktan yana kendisini boşlamaması gerekir. Karşılıklı davranışın en üstün derecesi olan fazileti de unutmamalıdır; çünkü insanlar arası ilişkiler iki basamaktır. Biri yerine getirilmesi gereken adalet ve insaftır ki bu da hak ettiğini almak ve başkasının hakkını vermektir. Diğeri de fazilet ve iyilik basamağıdır. Bu da vermesi gerekmeyeni vermek, haklarda müsamahakâr davranmak ve nefiste bulunanları dizginlemektir. O nedenle insanın -bazı hallerde dahi olsa- bu son basamağı unutmaması gerekir. Özellikle de karşılıklı ilişkilerde bulunulmuş veya hakların iç içe girmesi söz konusu olmuş kimselere karşı. Şüphesiz Allah lütuf ve keremiyle iyilik yapanların, ihsan edenlerin mükâfaatanı verecektir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Allah yaptıklarınızı görmektedir” buyurmuştur.

238- Namazları ve özellikle orta namazı muhafaza edin. Allah’ın huzurunda saygı ve itaat ile divan durun. 239- Şâyet korkarsanız o halde yayan veya binek üstünde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda ise O, size bilmediğinizi öğrettiği gibi Allah’ı anın.

238. “Namazları ve özellikle orta namazı koruyun.” Yüce Allah bu buyruğu ile genel olarak bütün namazları özellikle de ikindi namazı demek olan “orta namazı” muhafaza etmeyi emretmektedir. Namazı muhafaza etmek, onu vaktinde eda etmek, şartlarını, rükünlerini, huşuunu, namazdaki bütün vacip ve müstehabları yerine getirmek demektir. Namazları muhafaza etmekle diğer ibadetler de muhafaza edilmiş olur. Namazın hayâsızlıklardan ve kötülükten alıkoymak gibi bir faydası vardır. Özellikle de namaz, eksiksiz eda edilecek olursa böyledir. Nitekim Yüce Allah (buna işaret ederek) şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın huzurunda saygı ve itaat (kunut) ile divan durun.” Yani namazı boyun eğerek, ihlâs ile ve huşu duyarak kılın. Çünkü “kunut” huşu ile birlikte sürekli itaat etmek demektir.
239. “Şâyet korkarsanız” buyruğunda neden korkulduğunun belirtilmemesi düşmandan, yırtıcı bir hayvandan, elden kaçırılması dolayısıyla kulun zarar göreceği bir şeyin elden kaçmasından korkulması gibi bütün korku hallerini kapsaması içindir. İşte bu durumlardan birinde “yayan” ayaklarınız üzerinde yürüyerek “veya binek üstünde” at veya diğer binekler üzerinde namaz kılın. Bu durumda ise kıbleye yönelmek şart değildir. Bu, korku mazereti dolayısıyla namaz kılma şeklidir. Güvenlik ortamı tekrar oluşursa o zaman namaz tam olarak kılınır. Yüce Allah’ın:“Güvene kavuştuğunuzda ise... Allah’ı anın” buyruğunun kapsamına namazları eksiksiz kılmak girdiği gibi kulun mutluluğunu ihtiva eden şeyleri öğretmesi ve güven vermesi nimetine karşı şükretmek sureti ile O’nu çokça anmak da girer. Bu ayet-i kerimede ilmin faziletine, Allah’ın kendilerine bilmedikleri şeyleri öğrettiği kimselerin Allah’ı çokça anmaları gerektiğine delil vardır. Yine bu âyet-i kerimede Allah’ı çokça anmanın, başka bilgilerin de öğretilmesine sebep teşkil edeceğine işaret vardır. Çünkü şükür ile birlikte nimetler artar. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

238- Namazları ve özellikle orta namazı muhafaza edin. Allah’ın huzurunda saygı ve itaat ile divan durun. 239- Şâyet korkarsanız o halde yayan veya binek üstünde (kılın). Güvene kavuştuğunuzda ise O, size bilmediğinizi öğrettiği gibi Allah’ı anın.

238. “Namazları ve özellikle orta namazı koruyun.” Yüce Allah bu buyruğu ile genel olarak bütün namazları özellikle de ikindi namazı demek olan “orta namazı” muhafaza etmeyi emretmektedir. Namazı muhafaza etmek, onu vaktinde eda etmek, şartlarını, rükünlerini, huşuunu, namazdaki bütün vacip ve müstehabları yerine getirmek demektir. Namazları muhafaza etmekle diğer ibadetler de muhafaza edilmiş olur. Namazın hayâsızlıklardan ve kötülükten alıkoymak gibi bir faydası vardır. Özellikle de namaz, eksiksiz eda edilecek olursa böyledir. Nitekim Yüce Allah (buna işaret ederek) şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın huzurunda saygı ve itaat (kunut) ile divan durun.” Yani namazı boyun eğerek, ihlâs ile ve huşu duyarak kılın. Çünkü “kunut” huşu ile birlikte sürekli itaat etmek demektir.
239. “Şâyet korkarsanız” buyruğunda neden korkulduğunun belirtilmemesi düşmandan, yırtıcı bir hayvandan, elden kaçırılması dolayısıyla kulun zarar göreceği bir şeyin elden kaçmasından korkulması gibi bütün korku hallerini kapsaması içindir. İşte bu durumlardan birinde “yayan” ayaklarınız üzerinde yürüyerek “veya binek üstünde” at veya diğer binekler üzerinde namaz kılın. Bu durumda ise kıbleye yönelmek şart değildir. Bu, korku mazereti dolayısıyla namaz kılma şeklidir. Güvenlik ortamı tekrar oluşursa o zaman namaz tam olarak kılınır. Yüce Allah’ın:“Güvene kavuştuğunuzda ise... Allah’ı anın” buyruğunun kapsamına namazları eksiksiz kılmak girdiği gibi kulun mutluluğunu ihtiva eden şeyleri öğretmesi ve güven vermesi nimetine karşı şükretmek sureti ile O’nu çokça anmak da girer. Bu ayet-i kerimede ilmin faziletine, Allah’ın kendilerine bilmedikleri şeyleri öğrettiği kimselerin Allah’ı çokça anmaları gerektiğine delil vardır. Yine bu âyet-i kerimede Allah’ı çokça anmanın, başka bilgilerin de öğretilmesine sebep teşkil edeceğine işaret vardır. Çünkü şükür ile birlikte nimetler artar. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

240- İçinizden eşlerini geride bırakarak vefat edecekler, eşlerinin (evden) çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini vasiyet etsinler. Şâyet (evlerinden) çıkarlarsa artık onların kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerden dolayı size bir vebal yoktur. Allah Azîzdir, Hakîmdir.

240. Pek çok müfessire göre bu âyet-i kerime, daha önce geçen:“İçinizde vefat edenlerin geride bıraktıkları eşler kendiliklerinden dört ay on gün beklerler”(Bakara, 234) âyet-i ile nesh edilmiştir. Buna göre kadın önceleri tam bir yıl beklemekle yükümlü idi. Daha sonra bu, dört ay on gün ile nesh edildi. Nesh edici âyetin (Mushaf’ta) daha önce gelişi ile ilgili itirazı da şu şekilde cevaplandırırlar: Bu, âyetlerin sıralanışındaki bir önceliktir, nüzulde ise bir öncelik yoktur. Çünkü nesh edici buyruğun, nesh edilen buyruktan sonra gelmesi şarttır. Ancak bu kanaatin bir delili yoktur. İki âyet-i kerime üzerinde dikkatle düşünen bir kimse âyeti kerime ile ilgili diğer görüşün doğru olduğunu açıkça anlar. Şöyle ki birinci âyet-i kerime kadının dört ay on gün iddet beklemesinin kesin olarak farz olduğunu göstermektedir. Bu âyet-i kerime ise ölenin yakınlarına kocası vefat etmiş kadını, tam bir yıl yanlarında tutmalarına dair bir vasiyettir. Bundan maksat ise kadının gönlünü hoş etmek ve ölülerine bir iyilikte bulunmaktır. Bundan dolayı Yüce Allah:“eşlerinin (evden) çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini vasiyet etsinler” buyurmaktadır. Yani Allah’tan bir emir olarak ölmeden önce yakınlarına, hanımına iyi davranmalarını ve onun geçimini temin edip onu evden çıkarmamalarını vasiyet etsin demektir. Eğer kadın kalmak isteyecek olursa lehine olan bu vasiyet gereği kalır, çıkmak isterse de onun için bir vebal yoktur. Bundan dolayı da “Şâyet (evlerinden) çıkarlarsa artık onların kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerden dolayı size bir vebal yoktur.” buyrulmaktadır. Yani süslenmelerinden ve giyinmelerinden dolayı sizin için bir vebal yoktur. Ancak bunun din ve toplumda muteber olan İslâmi değerlerin dışına çıkmayacak maruf bir çerçevede olması şartı vardır. “Allah Azîzdir, Hakîmdir.” Âyet-i kerime Yüce Allah’ın kemâl derecesindeki izzetine ve kemâl derecesindeki hikmetine delalet eden bu iki isimle sona ermektedir. Çünkü bu hükümler onun izzetinin bir tecellisidir ve hikmetinin kemaline delildir. Çünkü O, bu hükümleri uygun şekilde, yerli yerince koymuştur.

241- Boşanan kadınların maruf bir şekilde faydalandırılma hakları vardır. Bu, takva sahipleri üzerine bir haktır. 242- İşte Allah, akıl erdiresiniz diye size âyetlerini böyle açıklar.

241-242. Bundan önceki âyet-i kerimede ölüm sebebi ile kocasından ayrılan kadının geçimi açıklandıktan sonra burada da boşanan her bir kadının, kocası üzerinde -hem erkeğin hem de kadının durumuna uygun bir şekilde- faydalandırılma/mut’a hakkı olduğu, kocanının onlara bir şeyler vermesi gerektiği zikredilmektedir. Bu bir haktır ve bu hakkı takva sahibi olan kimseler yerine getirirler. Zira bu, takvanın farz ya da müstehap kısmına dahildir. Şâyet kadın, mehri tespit edilmeden ve onunla gerdeğe girilmeden önce boşanmış ise kocanın zenginlik ve fakirlik durumuna göre böyle bir faydalandırmayı yerine getirmesi gerektiği önceden zikredilmişti. Eğer kadının mehri tespit edilmiş ise onun faydalandırılması, tespit edilen mehrin yarısıdır. Şâyet kadın ile gerdeğe girilmiş ise ilim adamlarının cumhuruna göre kadının (hakettiği mehirden ayrı olarak) faydalandırılması da müstehab olur. Yüce Allah’ın:“Bu takva sahipleri üzerine bir haktır” buyruğunu delil göstererek böyle bir faydalandırmayı (mut’a’yı) farz kabul eden alimler de vardır. Çünkü “hak” kelimesinde aslolan bunun yerine getirilmesinin farz olduğudur. Özellikle de Yüce Allah'ın bu “hak”kı takva sahiplerine izafe ettiği durumlarda bu böyledir. Zira takva da aslı itibari ile farzdır. Yüce Allah eşler arasındaki ilişkileri bu üstün ve değerli hükümleri beyan ettikten sonra kendi hükümlerinden, bu hükümleri güzelce açıklamasından, bu hükümlerin selim akıllara uygun düşmesinden övgüyle söz etmiş, hükümlerini kullarına hatırlatmaktan maksadın da beyan ettiği bu hükümleri düşünmeleri, hem hıfz ederek, hem kavrayarak hem de gereklerince amel ederek bunları akletmeleri olduğunu açıklamıştır. Zira bütün bunlar bu hükümleri tam anlamıyla akletmenin bir gereğidir.

241- Boşanan kadınların maruf bir şekilde faydalandırılma hakları vardır. Bu, takva sahipleri üzerine bir haktır. 242- İşte Allah, akıl erdiresiniz diye size âyetlerini böyle açıklar.

241-242. Bundan önceki âyet-i kerimede ölüm sebebi ile kocasından ayrılan kadının geçimi açıklandıktan sonra burada da boşanan her bir kadının, kocası üzerinde -hem erkeğin hem de kadının durumuna uygun bir şekilde- faydalandırılma/mut’a hakkı olduğu, kocanının onlara bir şeyler vermesi gerektiği zikredilmektedir. Bu bir haktır ve bu hakkı takva sahibi olan kimseler yerine getirirler. Zira bu, takvanın farz ya da müstehap kısmına dahildir. Şâyet kadın, mehri tespit edilmeden ve onunla gerdeğe girilmeden önce boşanmış ise kocanın zenginlik ve fakirlik durumuna göre böyle bir faydalandırmayı yerine getirmesi gerektiği önceden zikredilmişti. Eğer kadının mehri tespit edilmiş ise onun faydalandırılması, tespit edilen mehrin yarısıdır. Şâyet kadın ile gerdeğe girilmiş ise ilim adamlarının cumhuruna göre kadının (hakettiği mehirden ayrı olarak) faydalandırılması da müstehab olur. Yüce Allah’ın:“Bu takva sahipleri üzerine bir haktır” buyruğunu delil göstererek böyle bir faydalandırmayı (mut’a’yı) farz kabul eden alimler de vardır. Çünkü “hak” kelimesinde aslolan bunun yerine getirilmesinin farz olduğudur. Özellikle de Yüce Allah'ın bu “hak”kı takva sahiplerine izafe ettiği durumlarda bu böyledir. Zira takva da aslı itibari ile farzdır. Yüce Allah eşler arasındaki ilişkileri bu üstün ve değerli hükümleri beyan ettikten sonra kendi hükümlerinden, bu hükümleri güzelce açıklamasından, bu hükümlerin selim akıllara uygun düşmesinden övgüyle söz etmiş, hükümlerini kullarına hatırlatmaktan maksadın da beyan ettiği bu hükümleri düşünmeleri, hem hıfz ederek, hem kavrayarak hem de gereklerince amel ederek bunları akletmeleri olduğunu açıklamıştır. Zira bütün bunlar bu hükümleri tam anlamıyla akletmenin bir gereğidir.

243- Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara: “Ölün” dedi, sonra da onları diriltti. Gerçekten Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.

243. “Binlerce kişi oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları görmedin mi?” Yani sizden önce İsrailoğullarının başından geçen bu hayret verici olayı işitmedin mi? Onların yaşadıkları yerde veba salgını görülmüştü. Ölümden kaçma arzusuyla o kalabalık halleri ile yurtlarından çıktılar. Ama bu kaçış ne onları kurtarmaya yetti ne de çekindikleri işin başlarına gelmesini önledi. Yüce Allah onlara maksatlarının zıddı ile muamele ederek son fertlerine varıncaya kadar hepsinin canlarını aldı. Daha sonra onlara lütufta bulunarak ya -birçok müfessirin belirttiği gibi- bir peygamberin duası üzerine veya başka bir sebeple onları diriltti. Her halükarda bu O’nun lütuf ve ihsanı iledir. Allah’ın insanlar üzerindeki lütuf ve ihsanı hâlâ kesintisiz devam etmektedir. Bu ise onların Allah’ın nimetlerine şükretmelerini, bu nimetleri itiraf edip Allah’ın razı olacağı yerlerde kullanmalarını gerektirir. Bununla birlikte insanların birçoğu bu şükür görevini yerine getirmekte kusurludurlar. Bu kıssada Yüce Allah’ın her şeye kadir olduğuna dair bir ibret tablosu vardır. Çünkü bu, öldükten sonra dirilişe dair somut bir mucize ve delildir. Bu kıssa İsrailoğulları arasında ve onlar ile ilişkisi bulunan kimselerce bilinen ve mütevatiren nakledilegelen bir kıssadır. Bundan dolayı Yüce Allah muhataplarca kabul edildiğini ifade eden soru üslubu ile bu kıssayı zikretmektedir. Yurtlarından çıkan bu kimselerin, düşmanlarından korktuklarından dolayı onlarla karşılaşmaktan çekinip bunu göze almadıkları için yurtlarından çıkmış olmaları ihtimali de vardır. Bundan sonraki ayette Yüce Allah’ın savaşmayı emretmesi ve İsrailoğulları hakkında çocuklarından ve yurtlarından ayrıldıklarının haber verilmesi bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Her iki ihtimale göre de bu buyrukta cihad teşvik edilmekte, cihaddan uzak kalıp oturmaktan sakındırılmakta ve bunun ölüme karşı hiçbir fayda sağlamadığı ifade edilmektedir:“De ki: Evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar yatacakları yerlere çıkıp giderlerdi...”(Ali İmran, 3/154)

244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir. 245- Kim Allah’a güzel bir borç verecek? Ki Allah da (buna karşılık) o (verdiğini) onun için kat kat artırsın. Allah hem daraltır, hem genişletir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.

244. “Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir.” Yüce Allah hem mal ile hem beden ile kendi uğrunda savaş emrini vermektedir. Çünkü cihad ancak bu iki husus ile gerçekleşebilir. Ayrıca Yüce Allah kulun yalnızca Allah’ın adı en yüce olsun diye savaşmasını emrederek, Allah yolunda cihadda ihlâslı olmayı teşvik etmektedir. Çünkü hiç şüphesiz Allah gizli olsa bile bütün söylenen sözleri işiten, kalplerin sakladığı -salih olsun olmasın- bütün niyetleri bilendir. Aynı şekilde O’nun yolunda cihad eden kimse de O’nun her şeyi işiten ve bilen olduğunu bildiğinde zorluklar ona kolay gelir ve bilir ki zorluklara katlananların katlandıkları şeylere bizatihi kendi başına katlanamaz, aksine Allah'ın yardım ve lütfuna ihtiyacı vardır. 245. “Kim Allah’a güzel bir borç verecek?” Yüce Allah’ın, kendi yolunda infaka çok latif bir şekilde yaptığı şu teşvik üzerinde dikkatle düşünelim. Allah yolunda infak eden kişi, hiçbir şeye muhtaç olmayan, son derece kerim ve lütufkâr olan Allah’a borç vermiş olur. Allah da bu gibi kimselere kat kat fazlası ile mükâfaat vermeyi vaat etmiştir. Nitekim O bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir, Allah Vâsidir (bol bol verendir), Alîmdir.”(el-Bakara, 2/261) Allah yolunda infakın en büyük engeli fakir düşme korkusu olduğundan dolayı Yüce Allah, zenginliğin de fakirliğin de kendi elinde olduğunu haber vermektedir. Dilediğinin rızkını daraltan, dilediğininkini genişleten de O’dur. O bakımdan fakir düşerim korkusuyla infak etmek istemeyen infaktan geri kalmasın ve bunun zayi olacağını asla düşünmesin. Aksine bütün kullar Allah’a döneceklerdir. İnfak edenler, hayırlı amellerde bulunanlar, orada ecirlerinin saklı bulunduğunu o ecre en çok muhtaç oldukları bir zamanda göreceklerdir. Bunun da anlatılması mümkün olmayacak kadar önemli bir değeri ve etkisi olacaktır. Yüce Allah’a güzel bir şekilde borç vermekten kasıt ise güzel bir niyet ve gönül hoşluğu ile infak etmek, infakı yerli yerine ulaştırmak, infak eden kimsenin verdiğinin akabinde herhangi bir eziyet ve başa kakma davranışını göstermemesi, amelini iptal edici yahut ecrini eksiltici bir tutum takınmaması nitelikleri taşıyan infaktır.

244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir. 245- Kim Allah’a güzel bir borç verecek? Ki Allah da (buna karşılık) o (verdiğini) onun için kat kat artırsın. Allah hem daraltır, hem genişletir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.

244. “Allah yolunda savaşın ve bilin ki muhakkak Allah herşeyi işitendir, bilendir.” Yüce Allah hem mal ile hem beden ile kendi uğrunda savaş emrini vermektedir. Çünkü cihad ancak bu iki husus ile gerçekleşebilir. Ayrıca Yüce Allah kulun yalnızca Allah’ın adı en yüce olsun diye savaşmasını emrederek, Allah yolunda cihadda ihlâslı olmayı teşvik etmektedir. Çünkü hiç şüphesiz Allah gizli olsa bile bütün söylenen sözleri işiten, kalplerin sakladığı -salih olsun olmasın- bütün niyetleri bilendir. Aynı şekilde O’nun yolunda cihad eden kimse de O’nun her şeyi işiten ve bilen olduğunu bildiğinde zorluklar ona kolay gelir ve bilir ki zorluklara katlananların katlandıkları şeylere bizatihi kendi başına katlanamaz, aksine Allah'ın yardım ve lütfuna ihtiyacı vardır. 245. “Kim Allah’a güzel bir borç verecek?” Yüce Allah’ın, kendi yolunda infaka çok latif bir şekilde yaptığı şu teşvik üzerinde dikkatle düşünelim. Allah yolunda infak eden kişi, hiçbir şeye muhtaç olmayan, son derece kerim ve lütufkâr olan Allah’a borç vermiş olur. Allah da bu gibi kimselere kat kat fazlası ile mükâfaat vermeyi vaat etmiştir. Nitekim O bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan tek bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir, Allah Vâsidir (bol bol verendir), Alîmdir.”(el-Bakara, 2/261) Allah yolunda infakın en büyük engeli fakir düşme korkusu olduğundan dolayı Yüce Allah, zenginliğin de fakirliğin de kendi elinde olduğunu haber vermektedir. Dilediğinin rızkını daraltan, dilediğininkini genişleten de O’dur. O bakımdan fakir düşerim korkusuyla infak etmek istemeyen infaktan geri kalmasın ve bunun zayi olacağını asla düşünmesin. Aksine bütün kullar Allah’a döneceklerdir. İnfak edenler, hayırlı amellerde bulunanlar, orada ecirlerinin saklı bulunduğunu o ecre en çok muhtaç oldukları bir zamanda göreceklerdir. Bunun da anlatılması mümkün olmayacak kadar önemli bir değeri ve etkisi olacaktır. Yüce Allah’a güzel bir şekilde borç vermekten kasıt ise güzel bir niyet ve gönül hoşluğu ile infak etmek, infakı yerli yerine ulaştırmak, infak eden kimsenin verdiğinin akabinde herhangi bir eziyet ve başa kakma davranışını göstermemesi, amelini iptal edici yahut ecrini eksiltici bir tutum takınmaması nitelikleri taşıyan infaktır.

246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.

246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.

246- Mûsâ’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi (ne yaptılar)? Hani onlar peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O da:“Ya savaş üzerinize farz kılınır da savaşmazsanız?” demişti. Onlar:“Allah yolunda neye savaşmayalım ki? Zira hem yurdumuzdan çıkarıldık hem de evlatlarımızdan edildik!” demişlerdi. Fakat onlara savaş farz kılındığı zaman içlerinden çok azı müstesna yüz çevirdiler. Allah zalimleri çok iyi bilendir. 247- Peygamberleri onlara:“Allah size hükümdar olarak Tâlût’u bir gönderdi” dedi. Onlar da:“O, nasıl olur da başımıza hükümdar olabilir?! Hâlbuki biz hükümdarlığa ondan daha layığız, üstelik ona bolca mal da verilmemiştir.” dediler. (Peygamberleri): Muhakkak Allah onu sizin üzerinize seçmiş ve ilimce de vücutça da ona bir üstünlük vermiştir, dedi. Allah mülkünü dilediği kimseye verir. Allah Vâsidir, her şeyi bilendir. 248- Peygamberleri onlara dedi ki:“Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır ve onu melekler taşıyacaktır. Elbette bunda sizin için bir ayet vardır; eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” 249- Tâlût ordusuyla ayrıldığında:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek; ondan içen benden değildir, onu tatmayansa bendendir, eli ile bir avuç alanlar müstesna” dedi. Fakat içlerinden pek azı dışında ondan içtiler. Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dediler. 250- Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında:“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” dediler. 251- Derken Allah’ın izni ile onları bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona hem hükümdarlığı hem de hikmeti verdi ve ona dilediği bazı şeyleri öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir. 252- Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz ve şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.

246-247. Yüce Allah bu kıssayı bu ümmete ibret alsınlar, cihada rağbet etsinler ve ondan yüz çevirmesinler diye anlatmaktadır. Zira sabredenlerin dünyada da âhirette de övülmeye değer âkıbetleri olacaktır. Yüz çevirenler ise her ikisini de kaybetmişlerdir. Yüce Allah’ın haber verdiğine göre; İsrailoğullarından görüş sahibi kimseler ile sözleri etkin kişiler cihad hususunda karşılıklı görüş alışverişinde bulundular ve sonunda peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar tayin etmesini isteme kararı aldılar. Bu hükümdarın tayin edilmesi ile aralarındaki anlaşmazlığın sona ermesini, tam bir itaatin gerçekleşmesini ve ondan sonra hiç kimsenin söyleyecek bir sözünün kalmamasını istemişlerdi. Peygamberleri ise bu taleplerinin, beraberinde bir fiiliyatı getirmeyecek salt sözlü bir talep olduğundan korkmuştu. Onlar da peygamberlerine bu konuda kesin kararlı olduklarını ve buna tam anlamı ile bağlı kalacaklarını ifade ettiler. Kendileri için savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu, çünkü savaşın, yurtlarını geri almalarının, eski yerlerine ve vatanlarına geri dönmelerinin tek yolu olduğunu belirttiler. Peygamberleri de onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Mutlaka güzel bir şekilde komuta edecek bir kumandanı gerektiren bu işte onlara o, kumandanlık edecekti. Ancak Tâlût’un tayin edilmesini garip karşıladılar. Çünkü kanaatlerine göre aralarında gerek soyu itibari ile gerek serveti itibari ile bu işe daha layık kimseler bulunuyordu. Peygamberleri de onlara şöyle cevap verdi: Allah, Tâlût’u ona vermiş olduğu güçlü yönetim (siyaset) bilgisi ve sahip olduğu bedeni güç dolayısıyla üzerinize seçmiş bulunmaktadır. Çünkü bunlar cesaretin, zorlukların üstesinden gelmenin ve güzel idarenin aracıdırlar. Diğer taraftan hükümdarlığın mal çokluğu ile bir ilgisi yoktur. Hükümdarlık yapacak bir kimsenin hükümdarlık hanedanından veya ileri gelenlerin sülalesinden olması da gerekmez. Hem Allah lütfunu dilediği kimseye verir. Daha sonra bu şerefli peygamber, söz konusu ettiği Tâlût’un yetkinliği ve aranan nitelikleri kendisinde topladığını ileri sürerek onları ikna etmeye çalışmakla yetinmeyip ayrıca onlara şöyle dedi:
248. “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabut’un gelmesi olacaktır. Onun içinde Rabbinizden bir sükûnet ve Mûsâ ile Hârun’un aile halkının terekesinden arta kalanlar vardır.” Sözü edilen bu Tâbût’u düşman ellerine geçirmişti. Ancak onlar ne Talut’taki manevi nitelikleri ne de Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtası ile onu tayin etmesini yeterli bulmadılar. Bu mucize ile destekleninceye kadar buna razı olmadılar. Bundan dolayıdır Peygamberleri devamla şöyle demiştir:“Elbette bunda sizin için bir ayet (mucize/delil) vardır. Eğer gerçekten iman etmiş iseniz.” O vakit teslimiyet gösterdiler ve itaatle boyun eğdiler.
249-250. “Tâlût ordusuyla ayrıldığında…” Tâlût başlarına geçip onları askeri düzene sokup tertip ettikten sonra, düşmanları ile savaşmak üzere onlarla bulundukları yerden ayrıldı. Ancak onların arasında bazılarının kararsız ve yeterli gayrete sahip olmadıklarını gördü. Bu durumda sabreden kimseler ile sebat göstermeyecek kimselerin ayırt edilmesi gerektiği kanaatine vardığından:“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek” dedi. Siz suya ihtiyaç duyacağınız vakit bu nehrin yanından geçeceksiniz. “Ondan içen benden değildir” yani bana tâbî olmasın, arkamdan gelmesin. Çünkü bu o kimsenin sabır ve direncinin azlığının, tahammülsüzlüğün bir delilidir. “Onu tatmayan ise” samimiyeti, sabır ve metaneti dolayısıyla “bendendir. Eli ile bir avuç alanlar müstesna dedi.” Yani bu şekilde içmeye izin vardır. Sözü edilen nehire ulaştıklarında gerçekten suya ihtiyaçları vardı. O nedenle “İçlerinden pek azı dışında” hepsi o sudan içtiler. O azınlık ise içmeyip sabrettiler. “Nihâyet o ve beraberindeki mü’minler nehri geçince” ya suya karşı sabredemeyenler yahut da nehri geçenlerden bir grup şöyle dedi: “Bugün biz Câlût’a ve ordusuna güç yetiremeyiz.” Eğer bu sözü söyleyenler su içen sabırsızlar ise bu, onların sabırsızlıklarına gerekçe olmak üzere söyledikleri bir sözdür. Şâyet bu sözleri söyleyenler Tâlût ile birlikte nehri geçenler ise o zaman bu söz, onların bir bakıma kendilerini zayıf gördüklerini gösterir. Ancak kâmil iman sahibi kimseler sebat göstermek ve ileri atılmak konusunda onları teşvik ederek şöyle dediler:“Az sayıdaki nice topluluk çok sayıdaki topluluğu Allah’ın izni ile yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Allah; yardımı, desteği ve zafer ihsanı ile onlarla beraberdir. Bu sözler üzerine sebat ettiler, düşmanları Câlût ve askerlerine karşı savaşta sabır ve metanet gösterdiler.
251. “Davud da Câlût’u öldürdü” böylelikle düşmanlarına karşı zafer elde ettiler. “Allah ona” yani Davud’a “hem hükümdarlığı hem de hikmeti” peygamberliği, faydalı bilgileri, hikmeti ve hakkı batıldan, haklıyı haksızdan ayırd edici sözü “verdi.” Daha sonra Yüce Allah cihadın faydasını şu buyruğu ile beyan etmektedir: “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı” kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda “yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.” Mü’minlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’î hükümlerle ve ilahi takdiriyle onları savunmak sureti ile mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Şanı Yüce Allah bu şekilde kıssayı beyan ettikten sonra Rasûlü’ne hitaben şöyle buyurmaktadır:
252. “Bunlar Allah’ın âyetleridir. Sana onları hak ile okuyoruz. Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” Onun peygamberliğinin delilleri arasında bu kıssa da vardır. Çünkü o Allah’tan aldığı vahiy ile bu kıssayı gerçeğe uygun olarak haber vermiştir. Bu kıssada Muhammed ümmetinin alacağı pek çok ibretler vardır: 1- Bunlardan birisi Allah yolunda cihadın fazileti, faydaları ve cihadın güzel sonuçlarıdır. Cihad dini, vatanı, bedenleri ve malları korumanın biricik yoludur. Mücahidlerin -işler kendilerine zor ve ağır gelse bile- âkıbetleri övgüye layıktır. Buna karşılık sözlerinde durmayan sabırsızlar da -kısa bir süre rahat etseler dahi- uzun bir süre rahatlarından olurlar. 2- Bir diğer ibretli nokta başkanlığa, yeterli olan kimsenin seçilmesi ile ilgilidir. Yeterlilik ise iki hususa dayanır: Birincisi siyaset ve yönetim bilgisi demek olan ilim; ikincisi ise kendisi vasıtası ile hakkı uygulayacağı bir güç. Bu iki özelliği kendisinde toplayan kimse başkalarına göre yöneticilikte daha bir hak sahibidir. 3- Bu kıssa ilim adamlarının şu görüşlerine de delildir: Ordu kumandanları, yola çkarken orduyu iyice gözden geçirmelidirler. Savaşa elverişli olmayan kişi, at ve binekler -zayıflık, sabırsızlık yahut başkasının direncini kırma ya da orduya eşlik etmelerinde zarar bulunması gibi sebeblerle- alıkonulmalıdır. Çünkü bunların orduda bulunması başkaları için de katıksız bir zarardır. 4- Savaşın yapılacağı sırada mücahidlerin daha bir güçlendirilmeleri, cesaret duygularının harekete geçirilmesi, iman gücüne, Yüce Allah’a tam anlamı ile tevekkül edip O’na güvenmeye teşvik edilmeleri, Allah’tan sebat istemeleri, düşmanlara karşı sabır ve zafer ermesi yönünde O’nun yardımını istemeleri gerekir. 5- Savaş ve cihada karar vermek savaşmaktan farklı bir şeydir. İnsan savaş kararını vermekle birlikte savaşta fiilen hazır olduğu vakit bu kararlılığı ve direnci çözülebilir. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in duaları arasında şu da vardır:“Senden işlerde sebat ve doğruluk üzere kararlılık dilerim.” Nitekim bu kimseler de savaş kararı almanın yanı sıra gerçekten bu kararlarında samimi olduklarını ortaya koyan sözler sarfetmekle beraber savaş vakti gelince pek çoğu bu sözlerinden caydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in:“Kaza(nın vukûun)dan sonra da ona razı olmayı Senden dilerim.” duası da bu halin bir benzerini ortaya koymaktadır. Çünkü kadere gerçek rıza, nefislerin hoşuna gitmeyen ilâhi takdirin vukuundan sonra gösterilen rızadır.