Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Bakara Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

286 ayetSayfa 6 / 12

121- Kendilerine Kitab’ı verdiğimiz kimseler onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar). İşte bunlar ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir. 122- Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın. 123- Kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlayamayacağı, kimseden fidyenin kabul edilmeyeceği ve hiçbir şekilde şefaatin fayda vermeyeceği bir günden de sakının. O gün onlara yardım da edilmez.

121. Yüce Allah, kendilerine kitap verip bu yolla mutlak nimete mazhar kıldığı kimselerin bir özelliğini şöyle bildirmektedir:“onu tilâvet eder (hakkını vererek okurlar) Yani ona hakkıyla uyarlar. Kitab’ın tilaveti, Kitab’a tâbî olmak, helâlini helâl, haramını haram bilmek, muhkemi ile amel etmek, müteşabihine iman etmek demektir. İşte kitap ehli arasından bu şekilde hareket edenler bahtiyar ve mutlu kimselerdir. Bunlar Allah’ın, üzerlerindeki nimetini gereği gibi bilip tanımış, O’na şükretmiş ve bütün Peygamberlere iman etmiş kimselerdir. Peygamberlerin birini diğerinden ayırmazlar. İşte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Yoksa aralarından:“Bize indirilene iman ederiz” deyip “ondan ötesini inkar eden”(el-Bakara, 2/91) kimseler değildir. İşte bundan dolayı Yüce Allah böylelerini:“Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların tâ kendileridir” buyruğu ile tehdit etmektedir.
122-123. Bu iki âyetin tefsiri daha önce (el-Bakara, 2/47-48. âyetlerde) geçmişti.

124- Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş, o da bunları eksiksiz yerine getirmişti. (Allah:)“Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurunca o: “Zürriyetimden de” demişti. (Allah da:)“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” buyurmuştu. 125- Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş ve güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik:“Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler için tertemiz kılın.”

124. “Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş…” Yüce Allah, önderliği ve üstünlüğü ittifakla kabul edilmiş olan kulu ve yakın dostu İbrahim aleyhisselam’a dair haber vermektedir ki bütün kitap ehli, hatta aynı şekilde müşrikler bile İbrahim’e yakın oldukları iddiasındadır. Yüce Allah bize bu yakın dostunu sınayıp birtakım kelimelerle, yani birtakım emir ve yasaklarla imtihan ettiğini haber veriyor. Nitekim Yüce Allah’ın kullarını sınamaktaki âdeti budur. Böylelikle bu sınavlarla imtihan halinde kimin doğru, kimin de yalancı olduğu açıkça ortaya çıkar. Doğru olanların derecesi yükselir, kadri ve kıymeti artar, ameli daha bir arılaşır ve onun altını daha bir somlaşır. İşte bu sınava tâbî tutulanlar ve bu makama erişenler arasında en üstün ve en değerli kişilerden birisi hiç şüphesiz İbrahim el-Halil’dir. O, Rabb’inin kendisini sınadığı o kelimeleri tamamıyla yerine getirmiş, en mükemmel bir şekilde ifa etmiştir. Allah da O’nun bu bağlılığını karşılıksız bırakmayıp mükâfatlandırmış -ki Yüce Allah hiçbir zaman iyi amelleri karşılıksız bırakmaz- ve şöyle buyurmuştur:“Ben seni insanlara önder yapacağım.” Yani insanlar hidâyet hususunda sana uyacaklar, ebedi saadetlerine ulaşabilmek için senin arkandan yürüyecekler. Böylelikle sen ebedi olarak övgüye, büyük bir mükâfaata ve herkes tarafından saygıya nail olacaksın. Allah’a yemin olsun ki bu, uğrunda yarış yapılan en üstün derecedir. Hayırlı amellerde bulunanların giriştiği en yüce makamdır. Azim sahibi rasullerle Allah’a ve Allah’ın yoluna davette onlara uyan her bir sıddîkın elde edebileceği en mükemmel durumdur. İbrahim aleyhisselam bu makama gıpta ettiği ve ayrıca ona ulaştığından dolayı böyle bir şeyi zürriyeti için de istedi. Tâ ki hem kendisinin, hem soyundan gelecek olanların derecesi yükselsin. Bu da onun önderliğinin, Allah’ın kullarının iyiliklerini istemesinin ve onlar arasında doğru yola iletenlerin çoğalmasını arzu etmesinin bir sonucudur. İşte bu büyük ve üstün gayretler Allah içindir, bu yüce makamlara ulaşmak da Allah’ın lütfuyladır. Rahim ve Lâtif olan Allah, İbrahim’in bu isteğine icabet etti ve bu makama erişmeye neyin engel teşkil ettiğini de şöyle haber verdi:“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” Yani kendi nefsine zulmeden, zarar veren, nefsinin değerini düşüren bir kimse dinde önderlik makamına erişemez. Çünkü zulüm bu makama aykırıdır. Bu makam sabır ve yakîn aracılığı ile ulaşılan bir makamdır. Bunun sonucunda ise bu makamın sahibi büyük bir imana, üstün salih amellere, güzel ahlâka, dosdoğru özelliklere, eksiksiz muhabbete, Allah’a itaatle ve korkuyla boyun eğme ve Allah’a yönelme hallerine sahip olur. Zulüm nere, böyle bir makam nere? Âyetin mefhumu zalim olmayan kimselerin önderlik noktasına ulaşabileceğine ancak bununla birlikte bu makama ulaştırıcı sebepleri yerine getirmeleri gerektiğine delildir.
125. Yüce Allah İbrahim’in önderliğine delâlet eden kalıcı bir örneği söz konusu etmektedir. Bu da Beyt-i Haram’dır ki burayı ziyaret etmek, İslâm rükünlerinden bir rükûndür, küçük ve büyük günahların dökülmesine bir sebeptir. Bu Beyt-i Haram’da İbrahim el-Halil’in ve onun soyundan gelenlerin bıraktığı eserler vardır. Bunlarla onun önderliğinin derecesi anlaşılır ve onun durumu hatırlanır. İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş” yani dini ve dünyevi menfaatlerini elde etmek için dönüp geldikleri, tekrar tekrar gidip geldikleri ve bir türlü kendisine doyamadıkları bir mekan “ve güven yeri kılmıştık.” Yani herkesin hatta yabani hayvanların ve ağaç gibi cansız varlıkların dâhil içerisinde güven altında bulunduğu bir belde yaptık. Bundan dolayı cahiliye döneminde Araplar müşrik olmalarına rağmen Beyt-i Haram’a en ileri derecede saygı gösteriyor, herhangi bir kimse harem bölgesinde babasının katilini bulsa dahi, onu rahatsız ve tedirgin etmiyordu. İslâm geldikten sonra onun saygınlığını, teşrif ve tekrimini daha da artırdı. “Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin.” Bu buyruk ile şu an Kâbe’nin kapısının karşısında bulunan malum Makamın kastedilmesi ihtimali olduğu gibi tavaftan sonra kılınan iki rekât namazın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Bu iki rekâtın Makam-ı İbrahim’in arkasında olması müstehabdır. Müfessirlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur. Bir diğer ihtimal de şudur: Bu ayette geçen “makam” kelimesi tekil ve izafet halindedir. O takdirde İbrahim’in hacdaki bütün Makamlarını kapsar ki bunlar da tavaf, sa’y, Arafat vakfesi, Müzdelife vakfesi, Cemrelere taş atma, kurban kesme ve bunların dışında kalan hac amelleri gibi bütün hac ibadetleridir. Buna göre “namazgâh” kelimesi de mabed (ibadet olunan yer) anlamında olur. Yani siz hac ibadetlerinde İbrahim’e tâbî olun, demektir. Birinci manayı içermesi ve lafzın da bu anlama müsait olmasından dolayı bu anlamın daha uygun olması umulur. “İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik: Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler” yani namaz kılanlar “için tertemiz kılın.” Yani onlara Allah’ın Evini şirkten, küfür ve masiyetlerden, necasetlerden ve her türlü pislikten temizleyin, diye emir ve vahiy etmiştik. Bu buyrukta “tavaf”ın öncelikle söz konusu edilmesi, tavafın Mescid-i Haram’a has ibadetlerden olmasından dolayıdır. Daha sonra itikâfın söz konusu edilmesi ise itikafın mutlak olarak bir mescidde yapılmasının şart oluşundan dolayıdır. Daha faziletli olmasına rağmen namazın bunlardan sonra söz konusu edilmesinin sebebi işte budur. Yüce Allah’ın Beyt’i kendisine izafe ederek “Evim” demesinin birtakım anlamları vardır. Bunlardan birisi: Bunun, İbrahim ile İsmail’in o Beyt’i tertemiz etmek için -Allah’ın Evi olması dolayısı ile- çok büyük bir gayret harcamalarını gerektirmesidir. Böylelikle onlar bütün gayretlerini ve çabalarını bu uğurda, bütün takatlerini bu yolda harcarlar. Diğer bir husus, izafet bir şeyin şerefini yükseltme ve ikramı ifade eder. Bu izafet de Allah kullarına bu Beyt’i ta’zim etmelerini, ona gereken saygıyı göstermelerini emretmektedir. Bir diğer husus buradaki izafetin, kalplerin ona yönelmesine vesile olmasıdır.

124- Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş, o da bunları eksiksiz yerine getirmişti. (Allah:)“Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurunca o: “Zürriyetimden de” demişti. (Allah da:)“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” buyurmuştu. 125- Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş ve güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin. İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik:“Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler için tertemiz kılın.”

124. “Hani Rabb’i İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihan etmiş…” Yüce Allah, önderliği ve üstünlüğü ittifakla kabul edilmiş olan kulu ve yakın dostu İbrahim aleyhisselam’a dair haber vermektedir ki bütün kitap ehli, hatta aynı şekilde müşrikler bile İbrahim’e yakın oldukları iddiasındadır. Yüce Allah bize bu yakın dostunu sınayıp birtakım kelimelerle, yani birtakım emir ve yasaklarla imtihan ettiğini haber veriyor. Nitekim Yüce Allah’ın kullarını sınamaktaki âdeti budur. Böylelikle bu sınavlarla imtihan halinde kimin doğru, kimin de yalancı olduğu açıkça ortaya çıkar. Doğru olanların derecesi yükselir, kadri ve kıymeti artar, ameli daha bir arılaşır ve onun altını daha bir somlaşır. İşte bu sınava tâbî tutulanlar ve bu makama erişenler arasında en üstün ve en değerli kişilerden birisi hiç şüphesiz İbrahim el-Halil’dir. O, Rabb’inin kendisini sınadığı o kelimeleri tamamıyla yerine getirmiş, en mükemmel bir şekilde ifa etmiştir. Allah da O’nun bu bağlılığını karşılıksız bırakmayıp mükâfatlandırmış -ki Yüce Allah hiçbir zaman iyi amelleri karşılıksız bırakmaz- ve şöyle buyurmuştur:“Ben seni insanlara önder yapacağım.” Yani insanlar hidâyet hususunda sana uyacaklar, ebedi saadetlerine ulaşabilmek için senin arkandan yürüyecekler. Böylelikle sen ebedi olarak övgüye, büyük bir mükâfaata ve herkes tarafından saygıya nail olacaksın. Allah’a yemin olsun ki bu, uğrunda yarış yapılan en üstün derecedir. Hayırlı amellerde bulunanların giriştiği en yüce makamdır. Azim sahibi rasullerle Allah’a ve Allah’ın yoluna davette onlara uyan her bir sıddîkın elde edebileceği en mükemmel durumdur. İbrahim aleyhisselam bu makama gıpta ettiği ve ayrıca ona ulaştığından dolayı böyle bir şeyi zürriyeti için de istedi. Tâ ki hem kendisinin, hem soyundan gelecek olanların derecesi yükselsin. Bu da onun önderliğinin, Allah’ın kullarının iyiliklerini istemesinin ve onlar arasında doğru yola iletenlerin çoğalmasını arzu etmesinin bir sonucudur. İşte bu büyük ve üstün gayretler Allah içindir, bu yüce makamlara ulaşmak da Allah’ın lütfuyladır. Rahim ve Lâtif olan Allah, İbrahim’in bu isteğine icabet etti ve bu makama erişmeye neyin engel teşkil ettiğini de şöyle haber verdi:“Benim ahdim zalimleri kapsamaz.” Yani kendi nefsine zulmeden, zarar veren, nefsinin değerini düşüren bir kimse dinde önderlik makamına erişemez. Çünkü zulüm bu makama aykırıdır. Bu makam sabır ve yakîn aracılığı ile ulaşılan bir makamdır. Bunun sonucunda ise bu makamın sahibi büyük bir imana, üstün salih amellere, güzel ahlâka, dosdoğru özelliklere, eksiksiz muhabbete, Allah’a itaatle ve korkuyla boyun eğme ve Allah’a yönelme hallerine sahip olur. Zulüm nere, böyle bir makam nere? Âyetin mefhumu zalim olmayan kimselerin önderlik noktasına ulaşabileceğine ancak bununla birlikte bu makama ulaştırıcı sebepleri yerine getirmeleri gerektiğine delildir.
125. Yüce Allah İbrahim’in önderliğine delâlet eden kalıcı bir örneği söz konusu etmektedir. Bu da Beyt-i Haram’dır ki burayı ziyaret etmek, İslâm rükünlerinden bir rükûndür, küçük ve büyük günahların dökülmesine bir sebeptir. Bu Beyt-i Haram’da İbrahim el-Halil’in ve onun soyundan gelenlerin bıraktığı eserler vardır. Bunlarla onun önderliğinin derecesi anlaşılır ve onun durumu hatırlanır. İşte bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hani biz o Evi insanlar için bir dönüş” yani dini ve dünyevi menfaatlerini elde etmek için dönüp geldikleri, tekrar tekrar gidip geldikleri ve bir türlü kendisine doyamadıkları bir mekan “ve güven yeri kılmıştık.” Yani herkesin hatta yabani hayvanların ve ağaç gibi cansız varlıkların dâhil içerisinde güven altında bulunduğu bir belde yaptık. Bundan dolayı cahiliye döneminde Araplar müşrik olmalarına rağmen Beyt-i Haram’a en ileri derecede saygı gösteriyor, herhangi bir kimse harem bölgesinde babasının katilini bulsa dahi, onu rahatsız ve tedirgin etmiyordu. İslâm geldikten sonra onun saygınlığını, teşrif ve tekrimini daha da artırdı. “Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin.” Bu buyruk ile şu an Kâbe’nin kapısının karşısında bulunan malum Makamın kastedilmesi ihtimali olduğu gibi tavaftan sonra kılınan iki rekât namazın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Bu iki rekâtın Makam-ı İbrahim’in arkasında olması müstehabdır. Müfessirlerin çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur. Bir diğer ihtimal de şudur: Bu ayette geçen “makam” kelimesi tekil ve izafet halindedir. O takdirde İbrahim’in hacdaki bütün Makamlarını kapsar ki bunlar da tavaf, sa’y, Arafat vakfesi, Müzdelife vakfesi, Cemrelere taş atma, kurban kesme ve bunların dışında kalan hac amelleri gibi bütün hac ibadetleridir. Buna göre “namazgâh” kelimesi de mabed (ibadet olunan yer) anlamında olur. Yani siz hac ibadetlerinde İbrahim’e tâbî olun, demektir. Birinci manayı içermesi ve lafzın da bu anlama müsait olmasından dolayı bu anlamın daha uygun olması umulur. “İbrahim ve İsmail’e de şöyle emir vermiştik: Evimi tavaf edenler, itikâfa girenler, rüku ve secde edenler” yani namaz kılanlar “için tertemiz kılın.” Yani onlara Allah’ın Evini şirkten, küfür ve masiyetlerden, necasetlerden ve her türlü pislikten temizleyin, diye emir ve vahiy etmiştik. Bu buyrukta “tavaf”ın öncelikle söz konusu edilmesi, tavafın Mescid-i Haram’a has ibadetlerden olmasından dolayıdır. Daha sonra itikâfın söz konusu edilmesi ise itikafın mutlak olarak bir mescidde yapılmasının şart oluşundan dolayıdır. Daha faziletli olmasına rağmen namazın bunlardan sonra söz konusu edilmesinin sebebi işte budur. Yüce Allah’ın Beyt’i kendisine izafe ederek “Evim” demesinin birtakım anlamları vardır. Bunlardan birisi: Bunun, İbrahim ile İsmail’in o Beyt’i tertemiz etmek için -Allah’ın Evi olması dolayısı ile- çok büyük bir gayret harcamalarını gerektirmesidir. Böylelikle onlar bütün gayretlerini ve çabalarını bu uğurda, bütün takatlerini bu yolda harcarlar. Diğer bir husus, izafet bir şeyin şerefini yükseltme ve ikramı ifade eder. Bu izafet de Allah kullarına bu Beyt’i ta’zim etmelerini, ona gereken saygıyı göstermelerini emretmektedir. Bir diğer husus buradaki izafetin, kalplerin ona yönelmesine vesile olmasıdır.

126- Hani İbrahim; “Rabb’im, bunu emin bir belde kıl! Halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri meyvelerle rızıklandır” demişti. Allah da buyurdu ki:“Kâfir olanı dahi kısa bir zaman için faydalandıracak, sonra onu Cehennem azabına mahkûm edeceğim. O, varılacak ne kötü bir yerdir!”

126. “Hani İbrahim; “Rabb’im, bunu emin bir belde kıl!…” Yani İbrahim aleyhisselam bu Beyt’e Allah’ın burayı güvenilir bir belde kılması, buranın ahalisini de türlü ürünlerler rızıklandırması için dua etmiş ve de Allah’a karşı edebinden dolayı bu duayı mü’minler ile kayıtlamıştır. Zira onun yaptığı ilk duasında ifadeleri mutlak/genel idi. Ancak o duası “zulme bulaşmama” kaydı ile kabul edilmişti. Bundan dolayı İbrahim aleyhisselam da bu Beyt’in ahalisine rızık ihsan edilmesi için dua edip de “iman” kaydını zikredince, Yüce Allah’ın lütfu mü’mini de, kâfiri de, isyankârı da, itaatkârı da kapsayıcı olduğundan dolayı Allah “kâfir olanı dahi” diye karşılık vermiştir. Yani ben müslümanları ile kâfirleri ile onların hepsini rızıklandıracağım. Müslüman olan bu rızkı Allah’a ibadete bir yardımcı olarak kullanır, sonra da bu rızıktan ebedi olan Cennet’in nimetlerine geçer. Kâfir ise bu rızık ile kısa bir süre yararlandırıldıktan sonra “onu Cehennem azabına mahkûm edeceğim” yani o istemese dahi ben onu o azaba duçar edeceğim, istemeye istemeye onu zorla oraya sokacağım ki “O, varılacak ne kötü bir yerdir!”

127- Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı:“Rabb’imiz, bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, hakkıyla bilensin.” 128- “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) ve bize menasikimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129- “Rabb’imiz, onlara içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak, Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek ve onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin, Hakimsin.”

127. “Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı.” Yani İbrahim ile İsmail’in Beyt-i Şerif’in temellerini yükseltirken ve bu büyük işe devam ederkenki hallerini ve nasıl bir korku ve umut içerisinde olduklarını an! Öyle ki bu işi yapmakla birlikte Allah’tan bu amellerini kabul etmesi için niyazda bulunmuşlardı ki Allah bu amellerini oldukça kapsamlı bir şekilde faydalı kılsın.
128. “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) Hem kendilerinin, hem de soylarından gelecek olanların teslim, yani İslâm’a bağlı olmalarını dilemişlerdi. İslâm’ın gerçek mahiyeti kalbin yüce Rabb’ine saygı ve itaatle boyun eğmesi, emrine bağlanmasıdır ki bu, bedenin âzâlarının itaatini de içine alır. “ve bize menasikimizi göster.” Yani bunları bize gösterme ve müşahede etme tarzında öğret ki daha etkili olsun. Menasikten maksadın -ifadelerin akışının ve konunun delâlet ettiği gibi- bütün hac amelleri olması ihtimali olduğu gibi, bundan daha kapsamlı bir anlama gelme ihtimali de vardır ki, o da dinin tamamı ve bütün ibadetlerdir. Lafzın umumi gelmesi de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü (“menasik” kökünden gelen) “nusuk” ibadet etmek demektir. Fakat örfî olarak çoğunlukla (tağlîb yoluyla) hac ibadetleri hakkında kullanılır olmuştur. Buna göre İbrahim ile İsmail’in yaptıkları dua neticede faydalı bilgiye ve salih amele muvaffak kılınmayı ihtiva etmektedir. Daha sonra kul ne olursa olsun kusurlu amelde bulunacağından ve tevbeye ihtiyacı olacağından dolayı şöyle dua etmişlerdir:“Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.”
129. “Rabb’imiz, onlara” yani soyumuzdan geleceklere, derecelerini daha bir yükseltici olsun, ona itaat etsinler ve onu gereği gibi tanısınlar diye “içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak” lafzen ve ezberden okuyacak ve de ezberleterek “Kitab’ı ve Hikmet’i” manası ile “öğretecek ve onları arındıracak” salih ameller üzere eğitip kötü amellerden de -ki ruhun onlar oldukça arınmasına imkân yoktur- uzaklaştırmak suretiyle arındıracak “bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin,” Hiçbir şeyin gücü karşısında imkânsız olmadığı ve her şeye kahredici gücüyle hakim olansın “Hakimsin” Her bir işi yerli yerince yapan hikmet sahibisin. İşte izzet ve hikmetinle sen onlara bu Peygamberi gönder. Yüce Allah her ikisinin de duasını kabul buyurdu ve özel olarak onların soyundan gelenlere, genel olarak da diğer bütün insanlara kendisi ile rahmet buyurduğu bu şerefli son Peygamberi gönderdi. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben atam İbrahim’in (Allah tarafından kabul olunan) duasıyım.” diye buyurmuştur.

Yüce Allah İbrahim’i böylece yücelttikten ve onun üstün sıfatlarına dair haber verdikten sonra şöyle buyurmaktadır:

127- Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı:“Rabb’imiz, bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, hakkıyla bilensin.” 128- “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) ve bize menasikimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129- “Rabb’imiz, onlara içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak, Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek ve onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin, Hakimsin.”

127. “Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı.” Yani İbrahim ile İsmail’in Beyt-i Şerif’in temellerini yükseltirken ve bu büyük işe devam ederkenki hallerini ve nasıl bir korku ve umut içerisinde olduklarını an! Öyle ki bu işi yapmakla birlikte Allah’tan bu amellerini kabul etmesi için niyazda bulunmuşlardı ki Allah bu amellerini oldukça kapsamlı bir şekilde faydalı kılsın.
128. “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) Hem kendilerinin, hem de soylarından gelecek olanların teslim, yani İslâm’a bağlı olmalarını dilemişlerdi. İslâm’ın gerçek mahiyeti kalbin yüce Rabb’ine saygı ve itaatle boyun eğmesi, emrine bağlanmasıdır ki bu, bedenin âzâlarının itaatini de içine alır. “ve bize menasikimizi göster.” Yani bunları bize gösterme ve müşahede etme tarzında öğret ki daha etkili olsun. Menasikten maksadın -ifadelerin akışının ve konunun delâlet ettiği gibi- bütün hac amelleri olması ihtimali olduğu gibi, bundan daha kapsamlı bir anlama gelme ihtimali de vardır ki, o da dinin tamamı ve bütün ibadetlerdir. Lafzın umumi gelmesi de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü (“menasik” kökünden gelen) “nusuk” ibadet etmek demektir. Fakat örfî olarak çoğunlukla (tağlîb yoluyla) hac ibadetleri hakkında kullanılır olmuştur. Buna göre İbrahim ile İsmail’in yaptıkları dua neticede faydalı bilgiye ve salih amele muvaffak kılınmayı ihtiva etmektedir. Daha sonra kul ne olursa olsun kusurlu amelde bulunacağından ve tevbeye ihtiyacı olacağından dolayı şöyle dua etmişlerdir:“Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.”
129. “Rabb’imiz, onlara” yani soyumuzdan geleceklere, derecelerini daha bir yükseltici olsun, ona itaat etsinler ve onu gereği gibi tanısınlar diye “içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak” lafzen ve ezberden okuyacak ve de ezberleterek “Kitab’ı ve Hikmet’i” manası ile “öğretecek ve onları arındıracak” salih ameller üzere eğitip kötü amellerden de -ki ruhun onlar oldukça arınmasına imkân yoktur- uzaklaştırmak suretiyle arındıracak “bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin,” Hiçbir şeyin gücü karşısında imkânsız olmadığı ve her şeye kahredici gücüyle hakim olansın “Hakimsin” Her bir işi yerli yerince yapan hikmet sahibisin. İşte izzet ve hikmetinle sen onlara bu Peygamberi gönder. Yüce Allah her ikisinin de duasını kabul buyurdu ve özel olarak onların soyundan gelenlere, genel olarak da diğer bütün insanlara kendisi ile rahmet buyurduğu bu şerefli son Peygamberi gönderdi. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben atam İbrahim’in (Allah tarafından kabul olunan) duasıyım.” diye buyurmuştur.

Yüce Allah İbrahim’i böylece yücelttikten ve onun üstün sıfatlarına dair haber verdikten sonra şöyle buyurmaktadır:

127- Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı:“Rabb’imiz, bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, hakkıyla bilensin.” 128- “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) ve bize menasikimizi göster. Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.” 129- “Rabb’imiz, onlara içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak, Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek ve onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin, Hakimsin.”

127. “Hani İbrahim ve İsmail o Evin temellerini birlikte yükseltiyorlardı.” Yani İbrahim ile İsmail’in Beyt-i Şerif’in temellerini yükseltirken ve bu büyük işe devam ederkenki hallerini ve nasıl bir korku ve umut içerisinde olduklarını an! Öyle ki bu işi yapmakla birlikte Allah’tan bu amellerini kabul etmesi için niyazda bulunmuşlardı ki Allah bu amellerini oldukça kapsamlı bir şekilde faydalı kılsın.
128. “Rabb’imiz, ikimizi de sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet (yarat) Hem kendilerinin, hem de soylarından gelecek olanların teslim, yani İslâm’a bağlı olmalarını dilemişlerdi. İslâm’ın gerçek mahiyeti kalbin yüce Rabb’ine saygı ve itaatle boyun eğmesi, emrine bağlanmasıdır ki bu, bedenin âzâlarının itaatini de içine alır. “ve bize menasikimizi göster.” Yani bunları bize gösterme ve müşahede etme tarzında öğret ki daha etkili olsun. Menasikten maksadın -ifadelerin akışının ve konunun delâlet ettiği gibi- bütün hac amelleri olması ihtimali olduğu gibi, bundan daha kapsamlı bir anlama gelme ihtimali de vardır ki, o da dinin tamamı ve bütün ibadetlerdir. Lafzın umumi gelmesi de buna delil teşkil etmektedir. Çünkü (“menasik” kökünden gelen) “nusuk” ibadet etmek demektir. Fakat örfî olarak çoğunlukla (tağlîb yoluyla) hac ibadetleri hakkında kullanılır olmuştur. Buna göre İbrahim ile İsmail’in yaptıkları dua neticede faydalı bilgiye ve salih amele muvaffak kılınmayı ihtiva etmektedir. Daha sonra kul ne olursa olsun kusurlu amelde bulunacağından ve tevbeye ihtiyacı olacağından dolayı şöyle dua etmişlerdir:“Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü sen tevbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin.”
129. “Rabb’imiz, onlara” yani soyumuzdan geleceklere, derecelerini daha bir yükseltici olsun, ona itaat etsinler ve onu gereği gibi tanısınlar diye “içlerinden kendilerine Senin âyetlerini okuyacak” lafzen ve ezberden okuyacak ve de ezberleterek “Kitab’ı ve Hikmet’i” manası ile “öğretecek ve onları arındıracak” salih ameller üzere eğitip kötü amellerden de -ki ruhun onlar oldukça arınmasına imkân yoktur- uzaklaştırmak suretiyle arındıracak “bir peygamber gönder. Şüphesiz ki sen Azizsin,” Hiçbir şeyin gücü karşısında imkânsız olmadığı ve her şeye kahredici gücüyle hakim olansın “Hakimsin” Her bir işi yerli yerince yapan hikmet sahibisin. İşte izzet ve hikmetinle sen onlara bu Peygamberi gönder. Yüce Allah her ikisinin de duasını kabul buyurdu ve özel olarak onların soyundan gelenlere, genel olarak da diğer bütün insanlara kendisi ile rahmet buyurduğu bu şerefli son Peygamberi gönderdi. İşte bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben atam İbrahim’in (Allah tarafından kabul olunan) duasıyım.” diye buyurmuştur.

Yüce Allah İbrahim’i böylece yücelttikten ve onun üstün sıfatlarına dair haber verdikten sonra şöyle buyurmaktadır:

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.

130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.”
131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir.
133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.

130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.”
131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir.
133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.

130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.”
131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir.
133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.

130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.”
131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir.
133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

130- Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?! Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir. O âhirette de muhakkak salihlerdendir. 131- Rabb’i ona; “Teslim ol” dediği zaman, “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum” demişti. 132- İbrahim bunu oğullarına vasiyet etti. Yakub da “Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti, o halde siz ancak müslümanlar olarak can verin” dedi. 133- Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman onlar; “Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.” demişlerdi. 134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.

130. “Kendini bilmezlerden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir ki?!” Yani kendini küçük düşüren, kendisini cahil konumuna koyan, aşağılamaya razı olan ve aldanan bir kimse gibi kendisini basit şeyler karşılığında satan kimselerden başkası İbrahim’in üstünlüğünü bilip tanıdıktan sonra onun dininden yüz çevirmez. İbrahim’in dinini isteyip arzulayandan daha doğru yolda ve daha mükemmel bir kimse olmadığı gibi, O’nun dininden yüz çevirenden daha aşağı kimse de olamaz. Daha sonra Yüce Allah İbrahim’in dünya ve âhiretteki durumunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz onu dünyada beğenip seçmişizdir”; biz onu seçtik ve kendisini onlar sebebi ile hayırlı seçkinlerden kıldığımız amellere muvaffak kıldık. “O âhirette de muhakkak” en üstün derecelere sahip olacak “salihlerdendir.”
131-132 “Rabb’i ona Teslim ol, dediği zaman” Rabb’inin emrine uyarak: “Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum, demişti.” Yani ihlâs, tevhid, muhabbet ve tevbe ile Sana teslim oldum. Buna göre Allah’ı tevhid İbrahim’in en belirgin niteliği idi. Daha sonra o, bunu soyundan gelecekler arasında miras bıraktı ve bunu onlara tavsiye etti. Bunu soyundan gelecekler arasında kalıcı bir söz olarak bıraktı. Bu da aralarında miras olarak nesilden nesile aktarıldı ve Yakub’a kadar ulaştı ve o da bunu oğullarına vasiyet etti. O halde sizler de -Ey Yakub (İsrail) oğulları-, özellikle babanız size bunu vasiyet ettiği için bu vasiyete tam anlamı ile bağlı kalmanız ve Peygamberlerin sonuncusuna tâbî olmanız gerekmektedir. Zira Yakub şöyle demişti:“Oğullarım, Allah sizin için bu dini beğenip seçti”; bir rahmet, bir ihsan olmak üzere sizin yararınıza bu dini seçti. O halde bu dinin gereklerini yerine getirin. Bu dinin hükümlerine uymak sizin niteliğiniz olsun. Bu dinin emrettiği ahlâk ile ahlâklanın. Bu hal üzere devam edin ki ölüm ancak siz böyle bir yol üzere iken gelip sizi bulsun. Zira bir kimse belli bir şeye bağlı kalarak yaşayacak olursa, o şekilde ölür. Ne şekilde ölürse de o şekilde diriltilir.
133. Yahudiler İbrahim’in, ondan sonra da Yakub’un dini üzere olduklarını iddia ettiklerinden dolayı Yüce Allah onların tutumlarını reddeden bir üslûpla şöyle buyurmaktadır:“Yoksa siz ölüm” yani ölümün belirtileri ve sebepleri “Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız?” Orada mı bulunuyordunuz? O vakit o çocuklarına hem onları sınamak hem de hayatta iken onlara vermiş olduğu tavsiyeyi yerine getirdiklerini bizzat görmek sureti ile gözü arkada kalmasın diye “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” demişti. Onlar da babalarının gözünü aydınlatacak şu cevabı vermişlerdi:“Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan bir tek ilâha ibadet edeceğiz”, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacağız ve hiçbir şeyi O’na denk tutmayacağız. “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” Böylelikle tevhid ve ameli bir arada zikretmiş oldular. Bilindiği gibi (Peygamber’in çağdaşı olan yahudiler), Yakub’un yanında hazır bulunmamışlardı. Çünkü o vakit henüz var edilmemişlerdi. Yakub’un yanında hazır olmadıklarına göre de (onların iddialarının aksine) Yüce Allah; onun, oğullarına yahudiliği değil Hanifliği vasiyet etmiş olduğunu haber vermektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
134. “Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir.” Yani herkesin ameli kendisinedir. Herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hiçbir kimse bir diğerinin günahından dolayı sorumlu tutulmayacağı gibi, kimseye de kendi imanı ve takvâsından başka bir şey fayda vermeyecektir. Öyleyse sizin bu geçmiş ümmetin dini üzere olduğunuzu iddia etmekle meşguliyetiniz ve yalnızca söz söylemekle yetinmeniz, aslı olmayan boş bir iddiadır. Aksine size düşen, gerçekten kurtuluşa elverişli midir, değil midir diye halihazırdaki durumunuza bakmaktır.

135- “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki:“Hayır, Hanif olarak İbrahim’in dinine (uyarız). O, müşriklerden değildi.”

135. Yani yahudi ve hıristiyanlar ayrı ayrı müslümanları kendi dinlerine girmeye çağırarak kendilerinin hidâyet üzere, kendilerinden başkalarının ise sapık olduklarını iddia ettiler. İşte Yüce Allah Peygamberine (böyle diyenlere) açık ve kesin bir şekilde şöylece cevap vermesini emretmektedir: “Hayır,” bunun yerine biz “Hanif olarak İbrahim’in dinine” uyarız. “Hanif”ten maksat, Allah’tan başka her şeyden yüz çevirerek Allah’a yönelen, tevhidi yerine getiren, ortak ve eş koşmayı terk eden kimse demektir. İşte hidâyet ona uymaktadır. Onun dininden yüz çevirmek ise küfür ve sapıklıktır.

136- Deyin ki:“Biz Allah’a ve bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya ve İsa’ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rabb’leri tarafından verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz yalnızca O’na teslim olduk.”

136. Bu âyet-i kerime kendisine iman edilmesi gereken her şeyi kapsamaktadır. Şu bilinmelidir ki iman, bu esasların kalpten tam anlamıyla tasdik ve ikrar edilmesidir ki bu aynı zamanda hem kalbin amellerini, hem de beden âzâlarının amellerini içine almaktadır. Bu itibarla İslâm imanın kapsamına girdiği gibi, bütün salih ameller de imanın kapsamı içerisindedir. Salih ameller imandandır ve imanın sonuçlarındandır. İman (yalnız başına) mutlak olarak zikredilecek olursa, sözü geçen bütün bu hususlar imanın kapsamına girer. İslâm da aynı şekilde mutlak olarak zikredildiği takdirde iman da onun kapsamına girer. Şayet her ikisi birlikte zikredilecek olurlarsa o zaman iman, kalpte bulunan ikrar ve tasdikin adı; İslâm ise zahiri amellerin adı olur. İman ve salih amellerin birlikte zikredilmesi halinde de durum böyledir. Yüce Allah’ın:“Deyin ki” buyruğu, kalplerinizle uyum halinde olmak üzere, dillerinizle de söyleyin, demektir. İşte mükâfata ve ecir almayı gerektiren “tam deme/söyleme” böyle olur. Kalbin itikadı olmaksızın dil ile söylemek nifak ve küfür olduğu gibi, kalbin amelinden yoksun bulunan sözün de etkisi yoktur ve faydası pek azdır. Söz hayırlı olup beraberinde imanın aslı bulunması halinde, kulun ecir alması söz konusu olmakla birlikte durum böyledir. Ancak yalın bir söz ile kalbî amelin eşlik ettiği söz arasında da önemli bir fark vardır. Yüce Allah’ın:“Deyin ki...” buyruğunda akidenin açıkça ilan edilmesine ve akideye davete işaret vardır. Zira dinin aslı ve temeli akidedir. “İman ettik” buyruğunda ve benzeri gibi bir fiilin bütün ümmete nispet edilerek sâdır olduğu belirtilen buyruklarda ise ümmetin hep beraber Allah’ın ipine sıkı sıkıya sarılması ve birbirleri ile kaynaşmaları gerektiğine bir işaret vardır. Tâ ki onların davetleri de, amelleri de bir olsun. Bu buyrukta zımnen tefrika/ayrılık da yasaklanmaktadır. Yine bu buyrukta mü’minlerin tek bir beden gibi oldukları gerçeğine de işaret edilmektedir. Yüce Allah’ın:“Deyin ki: Biz Allah’a... iman ettik” buyruğunda insanın kayıtlamak sureti ile imanı kendisine izafe etmesinin caiz olduğuna, hatta bunun farz olduğuna delil vardır. Ancak “Ben mü’minim” ve benzeri ifadeler böyle (İman ettik vb. fiil cümleleri gibi) değildir. Zira “Ben mü’minim” vb. ifadeler ancak Allah’ın meşieti ile istisna edilerek (Ben inşaallah mü’minim, şeklinde) söylenebilir. Çünkü (inşaallah demeden “Ben mü’minim” demek) kişinin nefsisini tezkiye etmesi ve kendisi hakkında (kamil) imana sahip olduğunu iddia etmesi anlamına gelir. Yüce Allah’ın:“Biz Allah’a... iman ettik” buyruğunda Allah’ın Vâcibu’l-Vücud olduğu, bir ve tek olduğu, kemâl sıfatlarına sahip bulunduğu, her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olduğu, bütün ibadetlerin yalnızca kendisine yapılması gerektiği ve bu hakka yalnızca O’nun sahip olduğu; ibadetin hiçbir bölümüne O’ndan başkasının ortak edilmemesi, hiçbir şekilde başkasının O’na ortak koşulmaması gerektiği ifade edilmektedir. “Bize indirilene” buyruğu Kur’ân’ı ve Sünnet’i kapsamaktadır. Çünkü Yüce Allah:“Ve Allah sana Kitab’ı ve Hikmet’i indirdi.”(en-Nisa, 4/113) buyurmaktadır. Bunun da kapsamına Allah’ın Kitab’ının ve Rasûlü’nün Sünnetinin ihtiva etmiş olduğu Yaratıcının sıfatlarına, rasûllerinin sıfatlarına, âhiret gününe, geçmiş ve geleceğe dair gaybi bilgilere, yine onların içerdiği Şer’î emir ve hükümlere, cezaî hükümlere ve diğerlerine iman etmek de dahildir. “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene…” Burada, tüm peygamberlere indirilmiş bütün kitaplara iman, genel olarak bütün peygamberlere özel olarak da –üstünlükleri ve büyük Şeriatleri getirmeleri dolayısıyla- âyet-i kerimede açıkça sözü edilen peygamberlere iman vurgulanmaktadır. Peygamberlere ve kitaplara imanda göz önünde bulundurulması gereken husus, genel ve kapsamlı şekilde hepsine iman etmektir. Bundan sonra ise mufassal olarak (ismen bilinenlere de) öylece iman etmek icap eder. “Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.” Aksine onların tümüne iman ederiz. İşte bu müslümanların bir özelliğidir. Bu özellikle onlar belli bir din üzere olduğunu iddia eden herkesten ayrılırlar. Yahudiler, hıristiyanlar, sabiîler ve diğerleri -her ne kadar birtakım Peygamber ve kitaplara iman ettiklerini iddia ediyor iseler de- kendi kitapları ve peygamberleri dışındakileri inkar etmektedirler. Böylelikle peygamberler ve kitaplar arasında ayrım yaparlar, kimi peygamber ve kitaplara iman ederken, kimilerini inkar ederler. Onların bu inkar ve yalanlamaları ise tasdikleri ile tezat teşkil etmektedir. Zira kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri peygamber de diğer peygamberleri, özellikle de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i tasdik etmiştir. Bunlar Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanladıklarına göre kendi peygamberlerini ve onların verdiği haberleri de yalanlamış ve kendi peygamberlerini inkâr etmiş olurlar. Yüce Allah’ın:“ve bütün Peygamberlere Rabb’leri tarafından verilenlere iman ettik” buyruğunda dünya ve âhiret mutluluğunun ayrılmaz bir parçası olan gerçek lütfun din bağışı olduğuna açık delil vardır. Zira Yüce Allah bizlere; Peygamberlere verilen büyük mülk, hükümdarlık, mal ve benzeri şeylere iman etmemizi emretmemiştir. Aksine O bizlere, peygamberlerine verilen kitap ve şeriatlara iman etmemizi emretmiştir. Yine bu buyrukta peygamberlerin, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kimseler ve Allah ile insanlar arasında Allah’ın dininin tebliğ edilmesi hususunda aracı olduklarına ancak “emir namına hiçbir şeye sahip olmadıklarına” açık delil vardır. “Rabb’leri tarafından” buyruğunda da Allah’ın kullarının kâmil Rabb’i olduğuna işaret vardır. İşte bu kemal Rububiyetinin bir tecellisi olarak onlara kitaplar indirmiş ve peygamberler göndermiştir. O’nun Rububiyeti onları başıboş ve ihmal edilmiş halde bırakılmamalarını gerektirir. Peygamberlere verilenler Rabb’lerinden geldiğine göre peygamberler ile peygamberlik iddiasında bulunanlar arasındaki fark da ortaya çıkmaktadır. Aralarındaki fark ise sırf neye davet ettiklerinin bilinmesi ile anlaşılabilir. Peygamberler hayırdan başka bir şeye çağırmazlar ve sadece her türlü kötülüğü yasaklarlar. Onların her birisi diğerini tasdik eder ve onun doğru olduğuna dair şahitlik eder, aralarında herhangi bir muhalefet veya çelişki olmaz. Çünkü onların getirdikleri Rabb’lerinden gelmiştir. “Eğer o Allah’tan başkasından gelse idi, elbette içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.”(en-Nisa, 4/82) Peygamberlik iddiasında bulunanların durumu ise çok daha farklıdır. Bu iddiada bulunanların verdikleri haberlerin, emir ve yasakların birbirleri ile çelişmeleri kaçınılmazdır. Nitekim bu iddiada bulunanların hallerini tetkik eden ve davet ettikleri şeyi bilen kimseler bunu açıkça anlarlar. Yüce Allah özel ve genel olarak iman edilecek şeylerin tümünü beyan etmekle birlikte, amelsiz sözün bir faydası olmadığından “Biz yalnızca O’na teslim olduk.” buyurmaktadır. Yani biz O’nun azâmetine saygı ile eğilenler, zahir ve batınımızla ibadetine bağlı kalan kimseleriz. İbadetimizi yalnız O’na halis kılarız. “Halis kılma”; “Ona” anlamındaki “له” kelimesinin daha önce zikredilmesinden anlaşılmaktadır. Bu âyet-i kerime oldukça özlü ve kısa olmakla birlikte, tevhidin üç türü olan rububiyet tevhidi, ulûhiyet tevhidi, isim ve sıfatların tevhidini kapsamakta; bütün peygamberlere ve kitaplara imana; ismi sayılan peygamberlerin faziletine; kalp, dil ve âzâlar ile tasdike, bütün bu hususlarda Allah’a ihlâs ile bağlanmaya; doğru söyleyen Peygamberler ile yalancı olup da Peygamberlik iddiasında bulunanların birbirinden farklı olduklarına, yüce yaratıcının kullarına neleri nasıl söylemeleri gerektiğini öğretmesine, onun dünya ve âhiret mutluluğuna sıkı sıkıya bağlı bulunan dini nimetleri onlara ihsan edip rahmetini onlara bağışladığına delâlet etmektedir. Kitab’ını (gerekli) her şeyin açıklaması, iman eden bir topluluk için de bir hidâyet ve rahmet kılan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.

137- Artık eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidâyet bulurlar. Şâyet yüz çevirirlerse, mutlaka apaçık bir ayrılığa düşerler. Onlara karşı sana Allah yeter. O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.

137. Yani ey mü’minler topluluğu! Eğer kitap ehli de sizin iman ettiğiniz gibi bütün peygamberlere, bütün kitaplara ve bunların kapsamına ilk ve öncelikli olarak giren peygamberlerin sonuncusu ve en faziletlisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Kur’ân-ı Kerîm’e iman edip de yalnızca Allah’a teslim olur ve peygamberlerden hiçbirisi arasında ayrım gözetmeyecek olurlarsa, işte o vakit “muhakkak” Naim Cennetlerine ulaştıran Sırat-ı Müstakim’e doğru “hidâyet bulurlar.” Yani bu şekilde iman etmedikleri sürece onların hidâyete giden yolu bulmalarına imkân yoktur. Hiçbir şekilde durum onların:“Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dedikleri gibi veya hidâyet ve doğru yolun yalnızca izledikleri yola münhasır olduğu şeklindeki iddiaları gibi değildir. “Hidâyet” hakkı bilmek ve onunla amel etmektir. Bunun zıddı ise ilimden ve ilmin akabinde amelden sapmaktır. İşte bu onların haktan yan çizip hidayetten yüz çevirmelerinin ardından üzerinde oldukları “ayrılık”tır. Ayrılık içerisinde bulunan, Allah ve Rasûlü bir tarafta, kendisi ise ayrı bir tarafta olan kimse demektir. Ayrılık içerisinde olmak Allah ve Rasûlü ile sınır mücadelesine girmeyi, Allah ve Rasulüne ileri derecede düşmanlığı gerektirir. Bu da Allah Rasûlü’ne eziyet etmek için çalışma sonucunu doğurur. Bundan dolayı Allah, Rasûlü’ne onlara karşı yeterli geleceği vaadinde bulunmuştur. Çünkü O, değişik dillerde olan ve türlü türlü ihtiyaçları dile getiren bütün sesleri “işitendir”. Onların önlerindekini de arkalarındakini de, gizliyi de açığı da zahiri de batını da “bilendir”. Durum bu olduğuna göre, Allah onların kötülüklerine karşı sana yeter. Nitekim Allah, Rasûlü’ne vaat ettiğini gerçekleştirmiş ve O’nu onlara üstün ve galip kılmıştır. O kadar ki, onların kimilerini öldürmüş, kimilerini esir almış, kimilerini sürgüne göndermiş ve alabildiğine darmadağın etmiştir. İşte bu buyrukta Kur’ân’ın mucizelerinden bir mucize vardır. Zira o, bir şeyi vukûundan önce haber vermiş ve o, tıpkı haber verdiği şekilde vukûa gelmiştir.

138- Allah’ın boyası(na sarılın). Kimin boyası Allah’ınkinden daha güzel olabilir ki? Biz yalnız O’na ibadet edenleriz.

138. “Allah’ın boyası(na sarılın) Yani Allah’ın dini demek olan Allah’ın boyasından ayrılmayın ve bu dinin gereklerini yerine getirin. Zahirî ve batınî bütün amelleri ile onu uygulayın. Akidesine de sarılın ve bunu sürekli olarak yapın. Tâ ki bu din sizin boyanız ve ayrılmaz bir niteliğiniz olsun. Bu dine bağlılık sizin bir niteliğiniz olunca da artık isteyerek, kendi tercihinizle ve seve seve onun emirlerine uyarsınız ve bu din, sizin için bir elbisenin ayrılmaz bir niteliği olan boya gibi tabiatınız haline gelir. Bunun sonucunda da siz dünyevi ve uhrevi saadeti elde edersiniz. Çünkü din üstün ahlâki değerlere, güzel amellere ve yüce işlere teşvik eder. Bundan dolayı üstün akılların şaşkınlığını dile getiren teaccüp (hayret) ifadesi ile: “Kimin boyası Allah’ınkinden daha güzel olabilir ki?” diye buyurmaktadır. Bu, “O’nun boyasından daha güzel bir boya olamaz” demektir. Allah’ın boyası ile diğer boyalar arasındaki farkı görmek için bir örnek isteyen kimse herhangi bir şeyi zıddıyla kıyaslasın. Şimdi bir tarafta Rabb’ine sağlam bir iman ile iman etmiş, sonra bununla birlikte onun etkileri olan kalbî huşu, bedeni azalar ile emirlere bağlılık gibi her tür güzel nitelik ile bezenmiş, mükemmel ahlâkı elde edip çirkin her bir nitelikten, her bir bayağı davranış ve kusurdan uzaklaşmış, sözü ve fiiliyle doğru, sabırlı, tahammüllü, iffetli, şecâat sahibi, söz ve davranışları ile iyilikte bulunan, Allah’ı seven, Allah’tan korkan, O’nun rahmetini uman, mutlak Mabud’a karşı ihlâslı, o mabudun kullarına da iyiliksever olduğu bir makama ulaşmış bir kul… Diğer tarafta da Rabb’ini inkar eden, O’nan uzaklaşan ve diğer yaratılmışlara yönelen, küfür, şirk, yalan, hainlik, düzenbazlık, aldatma, iffetsizlik, söz ve davranışları ile kötülük gibi sıfatlara sahip olan, Mabud’a karşı ihlâslı, kullarına karşı da iyiliksever olmayan başka biri… Şimdi bu ikisini birbirine kıyas et! Böyle bir kıyaslamayı yapacak olursak, ikisi arasındaki büyük farkı açıkça görürüz ve bunun sonucunda Allah’ın boyasından daha güzel bir boya olmadığını açıkça tespit ederiz. Bu buyruktan Allah’ın dini dışında boyanılan boyalardan daha çirkini olmadığı da anlaşılmaktadır. “Biz yalnız O’na ibadet edenleriz.” buyruğu ise bu boyanın mahiyetini beyan etmektedir ki o da ihlâs ve mutabaat (Peygambere tâbî olmak) şeklindeki iki esası yerine getirmekten ibarettir. Çünkü “ibadet” Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her türlü zahiri ve batin amellerle sözleri kapsar. Bunların ibadet olabilmeleri ise Yüce Allah’ın bunu Rasûlü vasıtası ile meşru kılmış olmasına bağlıdır. İhlâs ise kulun yaptığı bu amellerde yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi demektir. İşte bu buyrukta da (“ona” anlamındaki) “له” kelimesinin önce gelmesi hasr (yalnız) anlamını vermektedir. Yine Yüce Allah: “Biz yalnız O’na ibadet edenleriz” buyruğunda onların bu niteliğe sahip olduklarını ve bunun onlar üzerinde adeta ayrılmaz bir boya haline geldiğini göstermesi için sübut ve istikrar (devamlılık) anlamlarına delâlet eden ism-i fail ( عابدون : ibadet edenleriz) kalıbını kullanmıştır.

139- De ki:“Bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz? Hâlbuki O, bizim de Rabb’imiz, sizin de Rabb’inizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de sizedir. Biz yalnızca O’na ihlâsla bağlananlarız.”

139. “De ki: “Bizimle Allah hakkında mı çekişiyorsunuz?”(Çekişme ve karşılıklı delil getirme anlamındaki) “المحاجة”, ihtilaflı meseleler hakkında iki ve daha fazla kişi arasındaki tartışma demektir. Bu tartışmada hasımlardan her biri kendi görüşünü haklı çıkarmayı, hasmının görüşünü ise çürütmeyi ister. O bakımdan her bir kişi kendi görüşüne delil getirmeye gayret eder. Tartışmada beklenen, en güzel yolla yürütülmesi, yanlış yolda olan kimseyi doğruya, hakka çevirecek en kısa yoldan yapılması ve inat eden kimseye karşı delil getirip hakkı açıklığa kavuşturarak batılın ne olduğunun beyan edilmesidir. Eğer tartışma bu özelliklerin dışına çıkacak olursa, artık bu boşu boşuna bir inatlaşma ve faydasız bir cedelleşme olur. Bu da birçok kötülüklerin ortaya çıkmasına sebep olur. İşte ehli kitap da Allah’a müslümanlardan daha çok yakın olduklarını iddia ediyorlardı. Bu ise belge ve delil ile ispatlanması gereken kuru bir iddiadan ibaretti. Zira herkesin Rabb’i bir ve tek olduğuna, bizden başka Rabb’iniz olmadığına, bizim amelimizin bize, sizin ameliniz de size olduğuna göre, bu konuda bizler ile sizler arasında hiçbir fark yoktur. Bu da her iki kesimden herhangi birisinin başkasına göre Allah’a daha çok yakın olmasını gerektirmez. Çünkü belli bir konuda ortak olunmasına rağmen ve ortada herhangi bir fark söz konusu da değilken ayrıma gitme iddiası batıl bir iddiadır. Birbirine benzer şeyleri, birbirinden ayrı mütâlâa etmektir, apaçık bir inatlaşmadır ve hakka karşı kibirlenmedir. Üstünlük ancak ve ancak salih amellerin yalnızca Allah için ihlâsla yapılmasındadır. Bu ise yalnızca mü’minlerin sahip oldukları bir niteliktir. O halde mü’minlerin diğerlerine göre Allah’a daha yakın oldukları ortaya çıkmaktadır. Çünkü ihlâs, halâsın (kurtuluşun) yoludur. İşte Rahman olan Allah’ın gerçek dostları ile şeytanın dostları arasındaki fark budur. Üstünlük, akıl sahiplerinin kabul ettiği ve son derece cahil ve hakka karşı inatla kibirlenenden başkasının tartışma konusu etmediği gerçek niteliklerle söz konusu olur. Bu âyet-i kerimede tartışma yöntemi de çok incelikli bir şekilde gösterilmekte ve şu esas ifade edilmektedir: Benzer şeyler ortak hükümlere sahiptir, farklı şeylerin hükümleri de farklıdır.

140- Yoksa siz “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve oğulları da yahudi veya hıristiyan idi” mi diyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” Yanındaki Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

140. “Yoksa siz “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve oğulları da yahudi veya hıristiyan idi” mi diyorsunuz?” İşte bu onların bir diğer iddiaları ve Allah’ın peygamberleri hakkında ortaya attıkları başka bir tartışmadır. Sözü geçen bu peygamberlere müslümanlardan daha yakın olduklarını iddia etmişlerdi. Allah da onların bu iddialarını:“Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” diyerek reddetmektedir. Yüce Allah (bir başka yerde de): “İbrahim bir yahudi değildi, bir hıristiyan da değildi. O hanif bir müslümandı, müşriklerden de değildi.”(Ali İmran, 3/67) buyurmaktadır. Onlar ise; “Hayır, İbrahim yahudi veya hıristiyan idi” derler. Bu durumda ya doğru söyleyen ve bilenler onlardır yahut da bunu bilen ve doğru söyleyen Allah’tır. Bunlardan birisi kaçınılmaz olarak geçerlidir. Bu sorunun cevabı ise müphem bırakılmıştır. Ancak gâyet açık ve nettir. Hatta meselenin apaçık ortada olmasından ötürü, “Elbette Allah daha iyi bilir, daha doğru söyler” gibi bir şey söylemeye gerek bile yoktur. Çünkü durum herkes için açıkça ortadadır. Zira bu, tıpkı “Gece mi daha aydınlıktır, gündüz mü? Ateş mi daha sıcaktır, yoksa su mu? Şirk mi daha güzeldir, yoksa tevhid mi?” sorularının cevabı gibidir. Bu gibi soruların cevabını ise azıcık aklı olan herkes bilir. Hatta kendileri de bunu çok iyi bilirler. İbrahim’in de, diğer peygamberlerin de yahudi veya hıristiyan olmadığını çok iyi bilmektedirler. Ne var ki onlar bu bilgiyi ve tanıklığı gizlediler. Bundan dolayı zulümleri en büyük zulümdür. Ve işte bundan dolayı Yüce Allah:“Yanındaki Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?” diye buyurmaktadır. Yani bu, insanlar tarafından değil Allah tarafından kendilerine tevdi edilmiş bir şahitliktir. Öyleyse bu şahitliğin yerine getirilmesi için gereken ihtimamı göstermeliydiler. Onlar ise bu şahitliği gizlediler ve onun tam zıddını açığa vurdular. Böylelikle hakkı gizlemek ve hakkı söylememek ile bâtılı açıklamak ve bâtıla davet etmek gibi iki büyük cürümü birlikte işlediler. Bu en büyük zulüm değil midir? Allah’a andolsun ki öyledir ve Allah bundan dolayı onları en ağır şekilde cezalandıracaktır. İşte bu sebepten Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” Bilakis Allah onların amellerini tek tek saymış, tespit etmiştir. Bu amellerin cezasını da saklamıştır. Görecekleri ceza ne kötüdür! Zalimlerin barınağı olan Cehennem ateşi ne kötüdür! Yüce Allah’ın cezalandıracağı amelleri ihtiva eden âyetlerin akabinde ilim ve kudretini söz konusu etmesi konusunda Kur’ân’ın izlediği yol işte budur. Bu, vaat ve tehdit, teşvik ve korkutma ifade eder. Aynı şekilde hükümlerin akabinde Allah’ın güzel isimlerinin anılması, dini ya da cezai emirlerin bu güzel isimlerin sonuçlarından ve gereklerinden olduğunu, bu isimlerinin bunu gerektirdiğini ifade eder. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

141- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.

141. Bu âyet-i kerimenin tefsiri daha önce (Bakara, 134) geçmişti. Tekrar edilmesindeki hikmet ise yaratılmışlara güvenip dayanmamak gerektiğini, esas olanın, insanın sahip olduğu nitelikler olduğunu, yoksa geçmişlerinin ve atalarının yaptıkları olmadığını ortaya koymak içindir. “Gerçek fayda birtakım kimselerin soyundan gelmekle değil, amellerle elde edilir,” demektir.

142- İnsanlardan birtakım akılsızlar; “Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?” diyecekler. De ki:“Doğu da, batı da Allah’ındır. O, dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.”

142. Bu âyet-i kerime bir mucize, bir teselli, mü’minlerin kalplerini tatmin, bir itiraz ve ona dair üç yönden cevap ihtiva etmekte; Allah’ın hükmüne ve dinine karşı itiraz edenlerin niteliği ile müslümanların niteliğini ortaya koymaktadır. Yüce Allah insanlar arasından akılsız birtakım kimselerin itiraz edeceklerini haber vermektedir. Akılsızlar ise bizzat kendi maslahatlarını dahi bilemeyen, aksine onları zâyi edip en basit değerler karşısında değiştiren kimselerdir. Yahudiler, hıristiyanlar ve Allah’ın hüküm ve şeriatlerine itiraz eden benzeri kimseler hep akılsızdır. Şöyle ki; müslümanlar önceleri Mekke’de kaldıkları sürece (namazlarında) Beytü’l-Makdis’e yönelmekle emrolunmuşlardı. Daha sonra Medine’ye hicretten itibaren yaklaşık bir buçuk yıl kadar bir süre de aynı yere yönelmekle emrolunmuşlardı. Yüce Allah ilerde bir kısmına işaret edeceği birtakım hikmetler dolayısı ile Kabe’ye yönelmelerini emretti. O’nun hikmeti de bu emri vermesini gerektiriyordu. Böylelikle Yüce Allah insanlar arasından birtakım akılsızların mutlaka:“Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?” diyeceklerini müslümanlara haber vermektedir. Yani onları Beytu’l-Makdis’e dönmekten alıkoyan şey nedir? Daha önce yöneldikleri kıble ise Beytü’l-Makdis idi. Bu, Yüce Allah’ın hüküm ve Şeriatına bir itirazdır. O’nun lütuf ve ihsanına bir itirazdır. Yüce Allah mü’minleri teselli ederek bunun meydana geleceğini haber vermekte, ancak bu itirazı kıt akıllı, kısır düşünceli ve dine bağlılığı zayıf kimselerin yapacağını belirtmektedir. Öyleyse onlara aldırış etmeyin, çünkü bu sorunun kaynağı artık bilinmektedir. Zaten aklı başında bir kimse akılsız bir kimsenin itirazına aldırış etmez ve onu kafasına takmaz. Âyet-i kerime aynı şekilde Yüce Allah’ın hükümlerine cahil ve hakka karşı bile bile inat eden sefihlerden başkasının itiraz etmeyeceğini de göstermektedir. Aklı başında doğru yol üzerinde yürüyen bir mü’min ise Rabb’inin hükümlerini kabul ile karşılar, onlara itaat ve teslimiyetle bağlı olduğunu ortaya koyar. Nitekim Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:“Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakkı yoktur.”(el-Ahzab, 33/36); “Hayır! Rabb’ine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.”(en-Nisa, 4/65); “Aralarında hükmetmek üzere Allah’a ve Rasûlü’ne davet olunduklarında mü’minlerin sözleri ancak; “İşittik ve itaat ettik” demektir.” (en-Nur, 24/51) Yüce Allah’ın; “akılsızlar” buyruğunda, aslında onların sözlerine cevap vermeye gerek bırakmayacak ve aldırmamayı haklı çıkartacak bir mana vardır; ancak bununla birlikte Yüce Allah bu şüpheyi cevapsız bırakmayıp izale etmekte ve birtakım kalplerde ortaya çıkabilecek itirazların varlığı ihtimali ile bu şüphenin gerçek yüzünü açığa çıkartıp onlara cevap olmak üzere “De ki: Doğu da, batı da Allah’ındır. O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir.” diye buyurmaktadır. Yani doğu da batı da Allah’ın mülkü olduğuna göre, O’nun mülkü dışında hiçbir cihet kalmamaktadır. Bununla birlikte O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir. İşte İbrahim aleyhisselam’ın dininin bir parçasını teşkil eden bu kıbleye sizleri iletmesi de dilediği kimseleri dosdoğru yola iletmenin bir parçasıdır. O halde Yüce Allah’ın mülkü kapsamı içerisinde bulunan bir kıbleye sizi yönlendirdiği için itiraz edenlerin itirazlarının sebebi ne? Çünkü siz O’nun mülkünde olmayan bir tarafa dönmüş değilsiniz. Durumun böyle olması, yalnızca O’nun emrine teslimiyeti gerektirir. Nasıl böyle olmasın ki? Çünkü Allah’ın üzerinizdeki lütfunun hidâyet ve ihsanının bir delili de sizi buna iletmiş olmasıdır. Size itiraz eden aslında -sizi kıskandığı ve çekemediği için- Allah’ın lütfuna itiraz etmektedir. Yüce Allah’ın:“O dilediği kimseyi dosdoğru yola iletir” buyruğu mutlak bir buyruktur. Mutlak buyruklar ise mukayyede hamledilir (onunla birlikte değerlendirilir). Şüphesiz hidâyet ve dalâletin Yüce Allah’ın hikmet ve adaletinin gerektirdiği birtakım sebepleri vardır ve o hitabının başka yerlerinde hidâyetin birtakım sebeplerini de bildirilmektedir. Kul bu sebepleri yerine getirdiği takdirde hidâyeti elde eder. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“Allah onunla rızasına uyanları selamet yollarına hidâyet eder.”(el-Maide, 5/16) Bu âyet-i kerimede bu ümmetin hidâyet bulmasını gerektiren sebep, bütün hidâyet türleri ile ve mutlak olarak (kayıtsız olarak) gelmiştir. Bu hidâyet de Allah’ın bu ümmete bir lütuf ve ihsanıdır. Bu yüzden Yüce Allah bir sonraki ayette şöyle buyurmaktadır:

143- Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki siz bütün insanlar üzerine şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun. Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri ise Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık. O, elbette Allah’ın hidâyet eylediği kimselerden başkasına mutlaka ağır gelecekti. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Gerçekten Allah insanlara karşı raûftur, çok merhametlidir.

143. “Böylece sizi vasat” adaletli ve hayırlı “bir ümmet kıldık.” Vasatın dışında kalan şeyler ise uç noktalardır ki, bunlar da tehlike sınırları içerisinde demektir. Allah bu ümmeti bütün dini hususlarda vasat kılmıştır: Peygamberler hususunda bu ümmetin tutumu vasattır. Hıristiyanlar gibi Peygamberler hususunda aşırı gidenler ile yahudiler gibi Peygamberler hakkında olmadık iddialarda bulunanlar arasında vasattır. Çünkü bu ümmet kendilerine yakışan şekilde hepsine iman etmiştir. Şeriati itibari ile de bu ümmet vasattır. Ne yahudilerin aşırılıkları ne de hıristiyanların gevşeklikleri söz konusudur. Temizlik ve yiyecekler konusunda da vasattır. İbadet ve dualarının ancak havra ve mabetlerinde geçerli olan yahudilere benzemezler. Yahudiler necis şeylerden su ile temizlenemezler. Onlara ceza olmak üzere bazı temiz şeyler de kendilerine haram kılınmıştır. Bu ümmet hiçbir şeyi necis kabul etmeyen, hiçbir şeyi haram kabul etmeyen aksine önlerine gelen her şeyi mubah karşılayan hıristiyanlara da benzemezler. Aksine bu ümmetin temizliği en mükemmel ve en eksiksiz şekildedir. Allah onlara hoş ve temiz olan yiyecek, içecek, giyecekleri ve evlilik yolu ile karşı cinsi mubah kılmıştır. Bunlardan pis ve murdar olanları da bu ümmete haram kılmıştır. Öyleyse bu ümmet dini itibari ile en kâmil, ahlâkı itibari ile en üstün, amelleri itibari ile en faziletli ümmettir. Bu ümmete Yüce Allah kendileri dışında kalan hiçbir ümmete vermediği ilmi, güzel ahlâkı, adalet ve ihsanı bahşetmiştir. Bundan dolayı bu ümmetin mensupları “vasat bir ümmet” olmuşlardır. Olgundurlar, mutedildirler. Bunun sebebi ise:“bütün insanlar üzerine şahitler” olmalarıdır. Bu ise onların adaletli olmaları ve adaletle hükmetmeleri dolayısıyladır. Başka dinlere mensup insanlar hakkında hüküm verirler; başkaları ise onlar hakkında hüküm veremez. Bu ümmetin kabul görerek lehine tanıklık ettiği her bir şey makbuldür. Bu ümmetin reddedip aleyhine tanıklık ettiği her şey de merduttur, geçersizdir. Şâyet; hasım tarafların birbirleri aleyhindeki sözleri makbul olmamakla birlikte bu ümmetin başkaları hakkındaki hükmü nasıl kabul edilir? diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Hasımların sözlerinin karşılıklı kabul edilmeyiş sebebi, tarafların doğru olmayan iddiada bulunmak gibi bir zan altında bulunmalarından dolayıdır. Böyle bir zan söz konusu olmayıp -bu ümmette olduğu gibi- tam bir adalet söz konusu ise işte esas maksat da adalet ve hak ile hüküm vermektir. Bunun şartı ise ilim ve adalettir. Bu iki özellik de bu ümmette vardır. Bu yüzden bu ümmetin şahitliği makbuldür. Herhangi bir kimse bu ümmetin fazileti hususunda şüpheye düşecek ve bu ümmeti tezkiye edecek birisini isteyecek olursa, işte bu şahitliği bu ümmet hakkında yapacak kişi insanların en mükemmeli olan Peygamberleri sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Bundan dolayı da Yüce Allah:“Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.” buyurmaktadır. Bu ümmetin başkalarına karşı şahitliği arasında şu da vardır: Kıyamet gününde Yüce Allah rasûllere ve nebilere ümmetlerine tebliğ edip etmediklerini, bu peygamberleri yalanlayan ümmetlere de peygamberlerinin kendilerine tebliğ edip etmediğini soracak, ümmetler bu tebliği inkâr ettiklerinde de peygamberler bu ümmetin (Muhammed Ümmetinin) şahitlik etmesini isteyeceklerdir. Bu ümmetin Peygamberi de bu ümmeti tezkiye edecek (şahitlik etme ehliyetine sahip olduklarını bildirecek)tir. Bu âyet-i kerimede bu ümmetin icmaının kat’i bir delil olduğu ve ümmet olarak -“vasat” ifadesinin mutlak olması dolayısı ile- hatadan korunmuş olduklarını gösteren bir delil de vardır. Şayet onların hata üzere ittifak etmeleri farz edilecek olsaydı, bu durumda onlar tam manasıyla değil sadece bazı hususlarda vasat olabilirlerdi. Yine “Siz bütün insanlar üzerine şahitler olasınız” ifadesi de onların, bir konuda Allah'ın onu helal, haram veya farz kıldığına şahitlik ettikleri vakit bu konuda hata etmekten masum olduklarını ifade eder. Çünkü vasat olmak için verilen hükümde, şahitlikte, fetvada ve benzeri hususlarda adalet şarttır.

“Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri” yani Beytu’l-Makdis’e yönelmeni “Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık.” Yani mükâfaat ve cezanın kendisine bağlı olduğu manada bilelim (ortaya çıkartalım) diye böyle yaptık. Yoksa Yüce Allah bütün işleri daha onlar var olmadan önce bilir. Ancak O’nun bu bilmesi herhangi bir mükâfat ve bir cezayı gerektirmez. Çünkü Yüce Allah’ın adaleti tamdır, (mükâfaat ve ceza konusuda) kullarına karşı delili ortaya koyması eksiksizdir. Bu yüzden amelleri ortaya döküldüğü zaman bu amellerine karşılık mükâfat ve ceza söz konusu olur. O halde biz o kıbleye yönelmeyi sadece “Peygambere uyanlarla” ona iman ederek her konuda ona tâbî olanlarla “iki ökçesi üzerinde geri dönenleri” bilelim ve imtihan edelim diye meşru kıldık. Peygambere her durumda uymanın gereği, O’nun emir kulu olması ve işleri Rabb’i tarafından yönlendirilen bir kimse olmasından dolayıdır. Diğer taraftan, önceki kitaplar O’nun Kabe’ye yönelerek namaz kılacağını da haber vermiştir. Maksadı hakkı bulmak olan insaflı kimsenin ise bu durum imanını artırır, Peygambere olan itaatini daha bir pekiştirir. Ökçeleri üzerinde gerisin geri dönüp haktan yüz çeviren, hevâsına tâbî olana gelince, böylesinin ise küfrüne küfür, şaşkınlığına şaşkınlık katar. Hiçbir aslı olmayan şüphe üzerine kurulu bâtıl deliller öne sürer. “O elbette Allah’ın hidâyet eylediği kimselerden başkasına mutlaka ağır gelecekti.” Yani senin bu kıblenden diğerine döndürülmen ağır gelmiştir. Allah’ın hidâyete erdirdiği kimseler ise Allah’ın üzerlerindeki nimetini itiraf ve takdir ettiler, O’na şükrettiler, O’nun kendilerine ihsanda bulunduğunu ikrar ettiler. Çünkü Yüce Allah kendilerini yeryüzünün diğer bölgelerinden daha üstün ve faziletli kıldığı bu Beyt-i Azim’e yöneltmiş bulunuyor. Bu Beyt’i ziyareti İslâm’ın rükünlerinden bir rükün, büyük ve küçük günahları ortadan kaldıran bir esas kılmıştır. Bundan dolayı Allah’ın hidâyet ettiği kimselere bu Beyt’e yönelmek kolay bir iş gelmiştir. Bunların dışındakilere ise ağır gelmiştir. “Allah imanınızı zayi edecek değildir.” Yani böyle bir şey Allah’a yakışmaz, hatta böylesi Allah için imkânsız şeylerdendir. Yüce Allah imanınızı boşa çıkarmasının kendisi için imkânsız bir şey olduğunu haber vermiştir. Bu buyrukta Yüce Allah’ın mü’minlere, iman ve İslâm’ı lütfettiği kimselere Allah’ın onların imanlarını koruyacağı ve boşa çıkarmayacağına dair büyük bir müjde vardır. İmanlarının korunması ise iki türlüdür: İmanın zâyi olmaya ve boşa çıkmaya karşı korunması ki bu, Allah’ın imanı bozan, ortadan kaldıran ve onu eksilten her türlü endişe veren imtihanlardan ve haktan alıkoyan hevâların peşine düşmekten koruması ile olur. İkincisi de imanı, artırması şeklindeki korumasıdır. Bu da imanlarını artıran ve yakînlerini tamamlayan şeylere onları muvaffak kılması ile olur. O tâ baştan beri sizi imana ilettiği gibi, imanınızı da koruyacak, üzerinizdeki nimetini imanınızı artırmak, ona vereceği mükâfaatı ve sevabı çoğaltmak, onu bulandıracak her bir şeyden de onu korumak suretiyle sizin için muhafaza edecektir. Hatta samimi mü’minin yalancıdan ayırt edilmesi maksadı ile birtakım imtihanlar ortaya çıkacak olursa, bunlar mü’minleri olumsuzluklardan arındırır ve onların sadakatlerini açıkça ortaya koyar. Bu son cümle, sanki Yüce Allah’ın:“Senin (daha önce) yönelmekte olduğun yeri Peygambere uyanlarla iki ökçesi üzerinde geri dönenleri bilelim (ortaya koyalım) diye kıble yaptık.” buyruğunun içerdiği “Böyle bir durum, birtakım mü’minlerin imanlarını terk etmesine sebep teşkil edebilir” şeklindeki bir itirazı bertaraf etmek için zikredilmiş gibidir. Yüce Allah böyle bir vehmi, bu tür bir imtihanı veya başkasını takdir etmek sureti ile “imanınızı zayi edecek değildir” buyurarak bertaraf etmektedir. Bunun kapsamına kıblenin değiştirilmesinden önce vefat eden mü’minler de girmektedir. Allah onların da imanlarını boşa çıkarmaz. Çünkü onlar zamanında Allah’ın emrini uygulamış ve Rasûlüne itaat etmiş kimselerdir. Allah’a itaat etmek ise Allah’ın vermiş olduğu emirlere her zamanın şartları içerisinde uymak demektir. Bu âyet-i kerimede Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin benimsediği “beden âzâlarının işlediği ameller de imanın kapsamına dahildir” şeklindeki görüşünün lehine bir delil vardır. Yüce Allah’ın:“Gerçekten Allah insanlara karşı raûftur, çok merhametlidir” buyruğu da şu demektir: Allah onlara karşı oldukça merhametlidir ve onlara olan şefkati pek büyüktür. Onlara olan şefkat ve rahmetinin bir tecellisi de baştan beri kendilerine ihsan etmiş olduğu nimeti tamamlaması, dili ile imana girmekle birlikte, kalbinden iman etmemiş olan kimseleri ayırt etmesidir. Yine onları iman edenlerin imanının artmasına sebep teşkil eden ve bu yolla da derecelerinin yükselmesini sağlayan imtihanla sınaması ve onları en şerefli ve en kıymetli eve (Kabe’ye) yöneltmesi de bunun bir sonucudur.

144- Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni elbette görüyoruz. Onun için seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Her nerede bulunursanız bulunun yüzlerinizi o yöne çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitap verilenler bunun Rabb’lerinden gelen bir hak olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından gafil değildir.

144. Yüce Allah, Peygamberine hitaben:“Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni” Kâbe’ye yönelmeyi emreden vahyin inişini bekleyerek ve arzulayarak göğün her bir tarafına çokça bakıp durmanı “elbette görüyoruz.” Yüce Allah’ın: “yüzünün” buyurup da “gözünün” buyurmamış olması, hem Peygamber’in bu işe fazla önem verdiği dolayısıyladır, hem de yüzün evirilip çevrilmesinin aynı zamanda gözün de evrilip çevrilmesini gerektirmesinden dolayıdır. “Onun için seni hoşnut olacağın bir kıbleye” sevdiğin kıble olan Kâbe’ye “döndüreceğiz.” Biz seni dost edindiğimizden dolayı, o yöne çevireceğiz. Bu buyruk Peygamber’in fazilet ve şerefini de açıklamaktadır. Çünkü Yüce Allah onu hoşnut edecek şeyi yapmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Peygamber’e bu kıbleye yönelmesini açıkça emrederek:“Artık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir” diye buyurmaktadır. Yüzle insan bedeninin ön tarafına denk gelen yön kastedilmektedir. “Her nerede bulunursanız bulunun” karada yahut denizde, doğuda ya da batıda, güneyde yahut kuzeyde olun “yüzlerinizi o yöne çevirin.” İşte bu buyruktan farz olsun nafile olsun bütün namazlar için Kabe’ye yönelmenin farz olduğu anlaşılmaktadır. Yine bu buyruktan anlaşıldığına göre eğer bizzat kıbleye yönelme imkânı varsa yönelin; aksi takdirde kıblenin bulunduğu tarafa yönelmek yeterlidir. Bedenen kıbleden başka tarafa dönmek ise namazı bozar. Çünkü bir şeyi emretmek onun aksini yasaklamak demektir. Yüce Allah bundan önceki buyruklarda Kitab ehlinden olsun başkalarından olsun, bu işe itiraz edenleri ve onlara verilen cevabı söz konusu etmiş idi. Burada da Kitap ehli ile onların ilim adamlarının, Rasulün bu hususta apaçık bir hak üzere olduğunu bildiklerini söz konusu etmektedir. Çünkü onlar bunu kendi kitaplarında bulmaktadırlar. Dolayısı ile itirazları sadece inat ve kıskançlıklarından dolayıdır. Onlar hatalarını bildiklerine göre artık bu yaptıklarına aldırış etmeyin. Çünkü kişi kendisine itiraz eden kimsenin itiraz ettiği hususun şüpheli olması ve itirazcının da doğru söyleme imkânının bulunması halinde üzülür. Ama itiraz edilenin, haklı ve doğruyu savunan taraf olduğundan emin olunduğu, itiraz eden kişinin de inatçı ve söylediği sözün bâtıl olduğu bilindiği vakit, onun bu itirazına aldırış etmeyi gerektiren bir durum yoktur. Aksine böyle bir itirazcının dünyevi ve uhrevi cezaya çarptırılması beklenir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah onların yapmakta olduklarından gafil değildir.” Aksine O, amellerini tespit eder ve bu yaptıkları ile kendilerini cezalandırır. Bu buyrukta itiraz edenlere bir tehdit, mü’minlere de bir teselli vardır.

145- Andolsun ki, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti getirsen bile onlar yine de senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin. Esasen onlar da birbirlerinin kıblesine uymaz. Andolsun ki sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, o zaman muhakkak zalimlerden olursun.

145. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların hidâyete ermelerini çok arzuladığından dolayı elinden geldiğince onlara nasihat eder, güzel davranır ve Allah’ın emrine uymadıkları takdirde de üzülürdü. Kâfirler içerisinde Allah’ın emrine başkaldıran, Allah’ın rasûllerine karşı büyüklük taslayarak kasten ve düşmanlık olsun diye haddi aşarak hidâyeti terk eden kimseler vardı. İşte Yahudiler ve hıristiyanlar da bunlar arasındadır. Kitap ehlinin bu önceki mensupları Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i bilgisizliklerinden dolayı değil, kesin bilgilerine rağmen inkar etmişlerdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah ona şöyle haber vermektedir:“Andolsun ki sen kendilerine kitap verilenlere her türlü âyeti” senin sözlerini açıklayan ve kendisine davet ettiğin şeyi beyan eden her türlü belge ve delili “getirsen bile onlar yine de senin kıblene uymazlar.” Yani sana uymazlar, demektir. Çünkü kıbleye tâbî olmak ona uymanın bir delilidir ve bu ifadelere sebep de kıbledir. Durumun böyle oluşunun sebebi onların bile bile inat eden kimseler olmalarıdır. Onlar hakkı bildikleri halde terk ettiler. Âyetler (belgeler ve mucizeler) ise ancak hakkı açıkça tespit edemeyen ve hakkı arayan kimselere fayda sağlar. Apaçık âyetler böyleleri için durumu açıklığa kavuşturur. Hakka tâbî olmamayı kesinlikle kararlaştırmış olana ise yapabilecek bir şey yoktur. Ayrıca onlar kendi aralarında da anlaşmazlık halindedirler. Onların kimisi diğerinin kıblesine uymamaktadır. Durum böyle iken ey Muhammed, onlar -gerçekten kıskanç düşmanların iken- senin kıblene tâbî olmamalarında garip kaçan bir şey yoktur? Yüce Allah’ın:“Sen de onların kıblelerine uyacak değilsin.” buyruğu “…uyma!” demekten daha beliğdir. Çünkü böyle bir ifade Peygamber’in onlara muhalefet etme sıfatına sahip olduğunu, bu yüzden de onlara tâbî olmasına imkân olmadığını ifade eder. Burada onlar hakkında “onlara her türlü delil getirilecek olsa bile” denmemiş olması, onların iddialarının lehine getirebilecekleri hiçbir delillerinin bulunmayışından dolayıdır. Aynı şekilde hak kesin delilleri ile açıkça ortaya çıktığı vakit onun hakkında vârid olabilecek birtakım şüphelere cevap getirmeye gerek yoktur. Çünkü bu gibi şüphelerin sonu olmaz ve diğer taraftan bu şüphelerin bâtıl olduğu bilinen bir husustur. Zira apaçık hakka uymayan her bir şeyin bâtıl olduğu bilinen bir şeydir. Dolayısı ile bu gibi şüpheleri çözmek ve ortadan kaldırmakla uğraşmak, nafile işler kabilinden olur. “Andolsun ki... hevâlarına uyarsan” buyruğunda “hevâları” denilip “dinleri” denilmeyişinin sebebi, izlemekte oldukları yolun tamamen hevadan, nefsi arzulardan ibaret oluşundan dolayıdır. Hatta onlar kendi içlerinde bile bu uydukları şeyin din olmadığını bilirler. Gerçek dini terk eden bir kimse ise kaçınılmaz olarak hevâsına tâbî olur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?”(el-Furkan, 25/43) Senin hak üzere, onların ise bâtıl üzere olduklarına dair “sana gelen bunca ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, o zaman” yani “onlara uyduğun takdirde”… Bu, bu sonuç cümlesinin zihinlerde bile olsa öncesinden ayrılmaması için getirilmiş kayıttır. “muhakkak zalimlerden olursun.” Onlar arasında yer alır ve onların kapsamına girersin. Esasen hakkı ve bâtılı bildikten sonra bâtılı hakka tercih eden kimsenin zulmünden daha büyük hangi zulüm vardır? Hitap burada her ne kadar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik ise de şüphesiz onun ümmeti de bu hitabın kapsamındadır. Aynı şekilde bizzat kendisi -hâşâ- böyle bir şey yapacak olursa, mertebesinin yüksekliğine ve iyiliklerinin çokluğuna rağmen zalimlerden oluyorsa, başkasının böyle bir işi yapması halinde zalimlerden olması haydi haydi söz konusudur.

146- Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar. Bununla birlikte içlerinden bir grup bile bile hakkı gizliyorlar. 147- Hak Rabb’indendir. O halde sakın şüphecilerden olma.

146. “Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar.” Yüce Allah bu buyruğu ile şunu haber vermektedir: Kitap ehli Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın Rasûlü olduğunu, O’nun getirdiklerinin de hak ve gerçek olduğunu bilmektedirler. Kendi oğullarını başkalarıyla karıştırmadan gayet iyi tanıdıkları gibi senin peygamber olduğunu da gayet iyi biliyorlar. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki bilgileri hiçbir şüphe ve tereddüde meydan vermeyecek derecede ileri bir seviyededir. Fakat onların bir bölümü -ki bunlar da onu inkar eden çoğunluktur- kesin olmasına rağmen bu tanıklığı bile bile gizlemişlerdir. “Yanında Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?!”(el-Bakara, 21/40) Bu buyruğun kapsamında Allah Rasûlü’ne ve mü’minlere bir teselli, onların kötülüklerinden ve uyandıracakları şüphelerden de bir sakındırma söz konusudur. Bir kesim ise bildikleri halde hakkı gizleyen kimselerden değildir. Bunların bazısı Peygambere iman ettiği gibi, bazısı da bilgisizliklerinden dolayı onu inkar etmişlerdir. Hakkı açıklamak, beyan etmek ve güzel ifade, delil, örnekleme ve buna benzer hususlarla gücünün yettiği kadar onu süslemek, bâtılı çürütmek, onu haktan ayırıp açıkça ortaya koymak, nefislere onun çirkin olduğunu bunu sağlayacak her yolla göstermek, âlimlere düşen bir görevdir. İşte bu hakkı gizleyenler tam aksini yaptılar ve bunların halleri de tam aksi şekilde ortaya çıktı.
147. “Hak Rabb’indendir.” Yani hak diye adlandırılmaya her şeyden çok daha layık olan, bu haktır. Bunun sebebi onun ihtiva ettiği üstün maksatlar, güzel emirler ile ruhları tezkiye eden, nefsin menfaatlerini elde etmeye teşvik edip onu ifsad eden şeylerin bertaraf edilmesini teşvik eden buyrukları kapsamasıdır. Bunun böyle olması sana Rabb’inden gelmesinden dolayıdır. Çünkü Rabb’in seni terbiye etmesinin bir parçası olarak sana, akıl ve nefisleri terbiyenin yanı sıra bütün maslahatları ihtiva eden bu Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir. “O halde sakın şüphecilerden olma!” Yani bu hak hususunda senin en küçük bir şüphen dahi olmasın. Aksine onun üzerinde tefekkür et, dikkatle düşün ki bu yolla yakîne ulaşasın. Zira onun üzerinde tefekkür kaçınılmaz olarak şüpheleri uzaklaştırır, yakîne ulaştırır.

146- Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar. Bununla birlikte içlerinden bir grup bile bile hakkı gizliyorlar. 147- Hak Rabb’indendir. O halde sakın şüphecilerden olma.

146. “Kendilerine Kitab’ı verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar.” Yüce Allah bu buyruğu ile şunu haber vermektedir: Kitap ehli Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın Rasûlü olduğunu, O’nun getirdiklerinin de hak ve gerçek olduğunu bilmektedirler. Kendi oğullarını başkalarıyla karıştırmadan gayet iyi tanıdıkları gibi senin peygamber olduğunu da gayet iyi biliyorlar. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki bilgileri hiçbir şüphe ve tereddüde meydan vermeyecek derecede ileri bir seviyededir. Fakat onların bir bölümü -ki bunlar da onu inkar eden çoğunluktur- kesin olmasına rağmen bu tanıklığı bile bile gizlemişlerdir. “Yanında Allah’tan gelen şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?!”(el-Bakara, 21/40) Bu buyruğun kapsamında Allah Rasûlü’ne ve mü’minlere bir teselli, onların kötülüklerinden ve uyandıracakları şüphelerden de bir sakındırma söz konusudur. Bir kesim ise bildikleri halde hakkı gizleyen kimselerden değildir. Bunların bazısı Peygambere iman ettiği gibi, bazısı da bilgisizliklerinden dolayı onu inkar etmişlerdir. Hakkı açıklamak, beyan etmek ve güzel ifade, delil, örnekleme ve buna benzer hususlarla gücünün yettiği kadar onu süslemek, bâtılı çürütmek, onu haktan ayırıp açıkça ortaya koymak, nefislere onun çirkin olduğunu bunu sağlayacak her yolla göstermek, âlimlere düşen bir görevdir. İşte bu hakkı gizleyenler tam aksini yaptılar ve bunların halleri de tam aksi şekilde ortaya çıktı.
147. “Hak Rabb’indendir.” Yani hak diye adlandırılmaya her şeyden çok daha layık olan, bu haktır. Bunun sebebi onun ihtiva ettiği üstün maksatlar, güzel emirler ile ruhları tezkiye eden, nefsin menfaatlerini elde etmeye teşvik edip onu ifsad eden şeylerin bertaraf edilmesini teşvik eden buyrukları kapsamasıdır. Bunun böyle olması sana Rabb’inden gelmesinden dolayıdır. Çünkü Rabb’in seni terbiye etmesinin bir parçası olarak sana, akıl ve nefisleri terbiyenin yanı sıra bütün maslahatları ihtiva eden bu Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir. “O halde sakın şüphecilerden olma!” Yani bu hak hususunda senin en küçük bir şüphen dahi olmasın. Aksine onun üzerinde tefekkür et, dikkatle düşün ki bu yolla yakîne ulaşasın. Zira onun üzerinde tefekkür kaçınılmaz olarak şüpheleri uzaklaştırır, yakîne ulaştırır.

148- Herkesin kendisine döndüğü bir yönü vardır. Öyle ise siz hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Her nerede olsanız olun Allah tümünüzü bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.

148. “Herkesin kendisine döndüğü bir yönü vardır.” Yani her bir din mensubunun ibadeti esnasında kendisine yöneldiği bir yönü vardır. Mesele kıbleye yönelme meselesi değildir. Çünkü bu mesele zaman ve hallerin değişmesi ile değişebilen Şer’î hükümlerdendir. Bu mesele neshe ve bir cihetten bir başka cihete nakle konu olabilir. Ancak esas mesele Allah’a itaat, O’na yaklaşmak ve O’nun nezdinde yakınlaşmaya talip olmaktır. İşte mutluluğun adresi ve Allah’a dost oluşun belgesi budur. Eğer nefisler bu özelliklere sahip olmayacak olursa, dünya ve âhirette hüsrana uğrar. Diğer taraftan bu özelliğe sahip olunursa işte gerçekten o zaman kârlı olunur. Bu da bütün şeriatlerde ittifakla kabul olunmuş bir husustur. Allah’ın insanları yaratma sebebi de budur, onlara verdiği emir de budur. “Öyle ise siz hayır işlerinde birbirinizle yarışın.” Hayırlarda yarışma emri, hayırları işleme emrine ek bir mana içermektedir. Çünkü hayır işlerinde yarışmak, hayırları işlemeyi, tamamlamayı, en mükemmel halleri ile yerine getirmeyi ve bunları yapmakta eli çabuk tutmayı ihtiva eder. Dünya hayatında hayırlara çabucak koşuşan kimseler âhirette de Cennetlere çabucak ulaşırlar. Çünkü öne geçenler (sabikûn) insanlar arasında en üstün dereceye sahip olanlardır. Hayırlar ise farzı ile nafilesi ile namaz, oruç, zekât, hac, umre, cihad gibi -gerek faydası başkalarına ulaşan, gerekse kişinin kendisine münhasır kalan- bütün hayır türlerini kapsar. Nefisleri hayırlara koşmakta eli çabuk tutmaya teşvik eden ve gayrete getiren en güçlü hususlardan birisi, Allah’ın bu hayırlara ihsan edeceği sevap ve mükâfatlar olduğundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Her nerede olsanız olun Allah tümünüzü bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” Sizi kudreti ile Kıyamet gününde bir araya getirecek ve herkese amelinin karşılığını verecektir: “Kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli ile mükâfatlandırması için.”(en-Necm, 53/31) Bu âyet-i kerime ayrıca amellere ait her bir fazileti yerine getirmeye delil gösterilebilir. Namazın ilk vaktinde kılınması, kişinin oruç, hac, umre, zekât gibi zimmetinde olan borçlarından bir an önce kurtulmaya gayret göstermesi, ibadetlerin sünnet ve âdâbını yerine getirmesi vb gibi. Allah’a andolsun ki, bu âyet-i kerime oldukça kapsamlı ve pek çok faydalar ihtiva eden bir âyettir.

149- Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. 150- Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Her nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne döndürün ki -içlerinden zulmedenler hariç- insanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmasın. O halde onlardan korkmayın, benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım ve doğru yolu bulabilesiniz.

149-150. “Nereden (yola) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” Yani -umum ifade edecek şekilde- ister yolculuklarında, ister başka hallerde olsun o yöne dön. Allah bir sonraki ayette de genel olarak bütün ümmete hitap ederek:“Her nerede olursanız olun yüzlerinizi o yöne döndürün.” buyurmaktadır. Burada “Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır.” Buyruğu, herhangi bir kimsenin bu hususta en ufak bir şüphesinin olmaması ve herhangi bir şekilde bunun emre uymak için değil de böyle arzulandığı için söylendiğini sanmaması için bu ifadede biri “إن” diğeri de “ل” harfi ile olmak üzere iki ayrı te’kid/pekiştirme edatı getirilmiştir. (Bu, mealde “elbette” ve “mutlak” kelimeleri ile karşılanmaya çalışılmıştır) “Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” Aksine O, bütün hallerinizde sizi görendir, öyleyse O’na karşı gereken edebi takının. Emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak sureti ile O’nun gözetimi altında olduğunuzu bilin. Hiçbir şekilde amellerinizden gafil kalınmayacak, aksine amellerinizin karşılığını gerçek anlamıyla ve eksiksiz olarak göreceksiniz. Hayır yaparsanız hayır, kötülük işlemiş iseniz kötülük göreceksiniz. Yüce Allah devamla “ki -içlerinden zulmedenler hariç- insanların sizin aleyhinizde bir delilleri olmasın” diye buyurmaktadır. Yani bizim size şerefli Kâbe’ye yönelmeyi meşru kılmamızın sebebi, Kitab Ehlinden olsun, müşriklerden olsun, insanlardan hiçbirisinin size karşı ileri sürebilecekleri bir delili kalmasın diyedir. Eğer Beytü’l-Makdis’e doğru kıblede kalmaya devam etseydin, o zaman onların karşı delil getirmeleri mümkün olurdu. Çünkü Kitap Ehli, kendi kitaplarında onun nihâî kıblesinin Beyt-i Haram olan Kâbe olduğunu görmekteydiler. Müşrikler de bu muazzam Beyt’in övünülecek şeyler arasında olduğunu görüyorlar ve İbrahim’in dininin bir parçası olduğunu kabul ediyorlardı. Eğer Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Beyti kıble edinerek oraya yönelmemiş olsaydı, ona karşı birtakım deliller ileri sürebilir ve şöyle diyebilirlerdi:“Hem İbrahim’in soyundan geliyor, hem de İbrahim’in kıblesine yönelmiyor! Şu halde, İbrahim’in dini üzere olduğunu nasıl iddia edebilir?” İşte kıbleye yönelmek sureti ile hem Kitab Ehline, hem de müşriklere karşı delil ortaya konulmuş oldu ve onların Peygamber’e karşı ileri sürebilecekleri delilleri de kestirilip atıldı. “içlerinden zulmedenler hariç...” Yani insanlar arasından artık herhangi bir delil ileri sürmeye kalkışan olursa, o bu hususta zalim bir kimsedir. Onun ileri süreceği bu delilin hevâ ve zulme uymanın dışında hiçbir dayanağı yoktur. Böyle birisini ikna etmeye yol bulunamaz, ona karşı delil getirmenin bir faydası da yoktur. Aynı şekilde onların delil getirmek kastı ile ileri sürdükleri şüpheleri önemsemenin anlamı da yoktur, ona kulak vermeye gerek de yoktur. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde onlardan korkmayın.” Çünkü ileri sürecekleri her delil bâtıldır. Bâtıl da adı gibi destekten mahrumdur. O bâtılı ileri sürene yardım edecek kimse de olmaz. Hak sahibi ise böyle değildir. Çünkü hakkın kendinden gelen bir gücü, bir üstünlüğü vardır. Ayrıca o, hakka sahip olanın Allah’tan korkmasını gerektirir. Yüce Allah da her hayrın başı olan kendinden korkmayı emretmiştir. Çünkü Allah’tan korkmayan bir kimse Allah’a karşı gelmekten geri kalmaz, O’nun emirlerine uymaz. Müslümanların kıblelerinin Kâbe’ye çevrilmesinin sonucu büyük bir fitne ortaya çıkmıştı. Bu fitneyi Kitab Ehli, münafıklar ve müşrikler yaymış, bu konuda çokça söz söylemiş ve pek çok şüpheler uyandırmaya gayret etmişlerdi. Bundan dolayı Yüce Allah bu hususu geniş geniş açıklayarak en mükemmel bir şekilde beyan etmiş, bu âyet-i kerimelerin ihtiva ettiği çeşitli tekid (pekiştirme) türleri ile de bu konuyu tekid etmiştir: 1- Bir defa emir vermek yeterli olmakla birlikte, Kıbleye yönelme emrini üç defa tekrarlamıştır. 2- Emir ya Rasûle yönelik olur ki o takdirde ümmeti de onun kapsamına girer; yahut da genel olarak bütün ümmete yönelik olur. Bu âyette ise “yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” buyruğunda özel olarak Allah Rasûlü’ne Kıbleye yönelme emri verilmekle birlikte “yüzlerinizi o yöne döndürün” buyruğunda da genel olarak bütün ümmete emir verilmiştir. 3- Bu buyruklarda inatçıların ileri sürdüğü bâtıl bütün deliller reddedilip çürütülmüş ve tek tek -önceden açıklandığı şekilde- bütün şüpheler çürütülmüştür. 4- Artık Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kitap ehlinin kıblesine uyma ihtimali ve Kitap ehlinin bu husustaki umudu kökten kesilmiştir. 5- Bir başka te’kid şekli de Yüce Allah’ın:“Elbetteki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır” buyruğunda görülmektedir. Doğru söyleyen Yüce Rabb’in sadece haber vermesi yeterlidir. Bununla birlikte O, “Elbette ki bu Rabb’inden gelen mutlak bir haktır” diyerek sözünü ayrıca te’kid etmiştir. 6- Bir diğer pekiştirici ifade de, bütün gizlilikleri bilen Yüce Allah’ın Kitap Ehlinin de bu işin bu şekli ile doğru olduğunu bildiklerini haber vermesidir. Ancak onlar bunu bilmekle birlikte bu tanıklığı gizlemektedirler. Yüce Allah’ın, bizi bu Kıble’ye döndürmesi büyük bir nimet olduğundan, bu ümmet üzerinde olan lütuf ve rahmeti sürekli arttığından ve indirmiş olduğu her bir Şer’î hüküm başlı başına büyük bir nimet olduğundan dolayı “Böylece size olan nimetimi tamamlayayım” buyurmuştur. Çünkü asıl nimet Rasûlü’nü göndermek ve O’na Kitab’ını indirmek sûreti ile mü’minleri dinine iletmiş olmasıdır. Bundan sonra bu asıl nimeti tamamlayan diğer nimetler ise sayılamayacak, tespit edilemeyecek kadar çoktur ki bunlar, Allah Rasûlü’nü göndermesinden itibaren dünyadan göç edeceği vakte yakın zamana kadar devam etmiştir. Yüce Allah hem Rasûlullah’ın kendisine, hem de ümmetine öyle haller ve nimetler bağışlamış ki, bunlar ile gerek Peygamberi’nin ve gerek Peygamber’in ümmetinin üzerindeki nimetini tamamlamıştır. Bunun ifadesi olarak da Peygamberine:“Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğenip seçtim.”(el-Maide, 5/3) buyruğunu indirmiştir. Şükrünü edâ etmek şöyle dursun, saymakla dahi bitiremeyeceğimiz lütuflar ihsan eden Allah’a hamdolsun! “ve doğru yolu bulabilesiniz.” Yani hakkı bilip gereğince amel edebilesiniz. Şânı yüce olan Allah kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak hidâyete götüren yolları, son derece kolaylaştırmıştır ve bu yolları izlemeye dikkatlerini çekerek bu yolları eksiksiz bir şekilde beyan etmiştir. Öyle ki, bunun bir parçası olarak o hakka karşı inatla duracak kimselere de imkân verir. Bunlar hakka karşı mücadele ederler. Bu sebeple de hak daha bir açıklık kazanır. Hakkın delilleri ve alametleri açıkça ortaya çıkar. Bâtılın tutarsızlığı da belirginleşir, hiçbir asla sahip olmadığı anlaşılır. Eğer bâtıl hakka karşı çıkmamış olsa idi belki de insanların pek çoğu bazı hususları açıkça göremeyeceklerdi. Çünkü eşya çoğunlukla zıtları ile netlik kazanır ve anlaşılır. Gece olmasaydı gündüzün üstünlüğü, çirkin olmasaydı güzelin üstünlüğü ve karanlık olmasaydı aydınlığın yararı bilinmezdi. Bâtıl olmasaydı da hak açık bir şekilde vuzuha kavuşmayacaktı. Bundan dolayı da Allah’a hamdolsun.