Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Fussilet Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

54 ayetSayfa 2 / 2

25- Biz, onlara (kötü) birtakım arkadaşlar musallat ettik de o arkadaşları onlara önlerindeki (ahirete) ve arkalarındaki (dünyaya yönelik çirkin amellerini) süslü gösterdiler. Böylece onlardan önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak onlar aleyhinde de (azap) sözü hak oldu. Şüphesiz onlar kendilerini zarara sokmuşlardır.

25. “Biz onlara” hakkı inkâr eden bu zalimlere şeytanlardan “birtakım arkadaşlar musallat ettik.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bilmez misin ki biz şeytanları kâfirler üzerine salarız da onları alabildiğine (isyana) teşvik ederler.”(Meryem, 19/83) Yani onları masiyetlere doğru harekete geçirir ve onları işlemeye teşvik ederler. “o arkadaşları onlara önlerindeki (ahirete) ve arkalarındaki (dünyaya) yönelik amellerini süslü gösterdiler.” Dünyayı gözlerine güzel gösterdiler, onları dünyanın haram olan zevk ve şehvetlerine çağırdılar. Nihâyet onlar da dünyanın fitnesine kapıldılar, Allah’a isyana yönelerek şeytanların istediği şekilde Allah’a ve Rasûlü’ne savaş açtılar. Ahirete gelince onların bu arkadaşları onlara âhiretin uzak olduğunu telkin ettiler, onlara onu unutturdular. Hatta kimi zaman âhiret diye bir şeyin olmayacağı konusunda kalplerine şüphe ve tereddütler saldılar. Böylelikle kalplerinden âhiret korkusu silinip gitti. O arkadaşları da onları küfre, bid’atlere ve masiyetlere doğru sürüklediler. Yüce Allah’ın inkarcılara bu şekilde şeytanları musallat etmesinin sebebi, onların Allah’ı anmaktan ve âyetlerinden yüz çevirmeleri, hakkı da bile bile inkâr etmeleridir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim Rahman’ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o, onun arkadaşı olur. Muhakkak bunlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin hidâyette olduklarını sanırlar.”(ez-Zuhruf, 43/36-37)“Böylece onlardan önce gelip geçen cinlerden ve insanlardan oluşan (kafir) ümmetler arasına dahil olarak onlar aleyhinde de (azap) sözü hak oldu.” Onların azap edileceklerine dair söz hak olmuş ve bir kaza ve kader olarak onların tepesine inmiştir. “Şüphesiz onlar kendilerini zarara sokmuşlardır.” Dinlerini de âhiretlerini de kaybetmişlerdir. Bu şekilde zarar eden bir kimsenin ise zelil ve bedbaht olması, azaba uğraması kaçınılmaz bir şeydir.

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.”

26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49)
28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır.
29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.”

26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49)
28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır.
29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.”

26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49)
28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır.
29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

26- Kâfir olanlar dediler ki:“Şu Kur’ân’ı dinlemeyin ve o okunurken de gürültü çıkarın. Belki baskın çıkarsınız.” 27- Andolsun Biz kâfirlere şiddetli bir azap tattıracağız ve elbette onları yapmakta olduklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. 28- İşte Allah düşmanlarının cezası budur: Ateş! Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur. 29- Kâfirler (orada) şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.”

26. Yüce Allah, kâfirlerin Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirişlerini ve bunu birbirlerine tavsiye edişlerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olanlar dediler ki: Şu Kur’ân’ı dinlemeyin.” Onu dinlemekten yüz çevirin. Sakın ona iltifat etmeyin, ona da onu getirene de kulak vermeyin. Şâyet tesadüfen onu işitecek olursanız yahut onun hükümlerine çağrıldığını duyacak olursanız da “gürültü çıkarın.” Faydasız, anlamsız, hatta zararlı sözler söyleyin. Gücünüz yettiğince hiçbir kimsenin ondan size söz etmesine imkân vermeyin, lafız ve anlamlarını okumasına fırsat tanımayın. İşte Kur’ân-ı Kerîm’den yüz çevirmek hususunda onların fiileri de sözleri de budur. “Belki” böyle yapacak olursanız “baskın çıkarsınız.” Bu, düşmanlar tarafından yapılan bir tanıklıktır. En açık gerçek ise düşmanların tanıklık ettiğidir. Onlar, hakkı getireni yenik düşürmenin tek yolunun ancak ondan yüz çevirmek ve bu hususu birbirine tavsiye etmek olduğunu ifade ediyorlardı. Onların bu sözlerinden anlaşıldığına göre onlar, eğer Kur’ân okunurken anlamsız sözler çıkarmayacak, aksine Kur’ân’ı dinleyecek ve zihinlerini ona yöneltecek olurlarsa ona galip gelemeyeceklerdir. Çünkü hak galiptir, yenilmez. Bunu hak sahipleri de düşmanları da bilirler. Onların bu tutumları, haksızca ve inatla takınılmış bir tavır olduğundan dolayı artık onların hidâyet bulacaklarına dair ümitler tükenmiştir. Geriye onların azaba uğratılmalarından ve ibretli bir şekilde cezalandırılmalarından başka bir seçenek kalmamıştır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
27. Onların yapmakta oldukları şey, küfür ve masiyetlerdir. Bunlar da onların yaptıklarının en kötüleridir. Çünkü onlar, hem masiyetleri hem de başka şeyleri işliyorlardı. Şu halde onların bu cezalandırılmaları şirk işlemelerinden dolayıdır. Yoksa “Rabbin kimseye zulmetmez.”(el-Kehf, 18/49)
28. “İşte bu, Allah düşmanlarının” O’na ve O’nun dostlarına karşı savaşanların “cezasıdır.” Onların cezası; küfür, yalanlama, mücadele ve savaş dolayısı ile “ateştir.” “Orası, ayetlerimizi inkâr etmelerine karşılık…” Çünkü bu âyetler apaçıktır, kesin birer delildir ve kesin bilgiye ulaştırmaktadır. Bunları bile bile inkâr edip kâfir olmak, en büyük zulüm ve en büyük inattır. “bir ceza olarak onların ebedîyen kalacakları bir yurttur.” Azapları bir an dahi hafifletilmeyecek, kendilerine yardım da edilmeyecek ve bu şekilde orada ebediyen kalacaklardır.
29. “Kâfirler” Yani -bundan sonraki buyruğunda gösterdiği gibi- kâfirlerden önderlerine uyanlar, kendilerini saptıranlara karşı duydukları kin ve öfke dolayısı ile “şöyle diyecekler: “Rabbimiz! Bizi saptıran cinleri ve insanları…” Yani cin ve insan şeytanlarından bizi sapıklık ve azaba sürükleyen ve cehennemin yoluna davet eden o iki sınıfı “bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım. Böylece en aşağılanmış kimseler olsunlar.” Onlar bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri, bizim aşağılara inmemize sebep teşkil ettikleri gibi, onlar da en zelil ve en hakirlerden olsunlar. Bu buyrukta kafirlerin birbirlerine karşı ne kadar kin duyacakları ve birbirlerinden uzaklaşıp ilişkilerini tamamen koparacakları açıklanmaktadır.

30- “Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin üzerine melekler inerler (ve şöyle derler): “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaat edilen cennetle sevinin.” 31- “Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” 32- “Çok bağışlayıcı ve pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak.”

30. Yüce Allah, gerçek dostlarından söz etmekte ve onlara uymayı teşvik etme anlamını da kapsayacak şekilde şöyle buyurmaktadır:“Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin” yani Yüce Allah’ın rubûbiyetini gönül hoşluğu ile kabul ettikten sonra bunu ikrar edip dile getirenlerin, O’nun emrine teslim olanların, sonra da ilim ve amelleri ile dosdoğru yol üzere gidenlerin dünyada da âhirette de bir müjdesi vardır. “Onların üzerine” şerefli “melekler” ölümleri esnasında bu müjdeyi vermek için üzerlerine ardı arkasına tekrar tekrar “inerler (ve şöyle derler):” Gelecekte karşılaşacağınız şeyler dolayısı ile “korkmayın” geçmişte kalanlar dolayısı ile da “üzülmeyin.” Böylelikle hem geçmişte hem de gelecekte hoşlarına gitmeyecek bir şeyin söz konusu olmadığını ve olmayacağını onlara müjdelerler. “Size vaat edilen cennetle sevinin” Cennet sizin için hak olmuştur. Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir, diye de müjde verirler.
31. Yine onlara sebat vermek ve müjdelemek üzere derler ki:“Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.” Dünya hayatında onları hayır işlemeye teşvik ederler, hayrı öğütlerler ve hayrı onlara güzel gösterirler. Kötülükten onları sakındırır ve kalplerinde onu çirkinleştirirler. Onlar için Yüce Allah’a dua ederler. Musibetler esnasında, korkulu hallerde özellikle de ölüm ve onun zorlukları sırasında, kabir ve karanlıkları içinde, Kıyametin ve Sıratın dehşetli hallerinde ve de cennette onlara sebat verirler, onlar için Allah'a dua ederler. Rablerinin onlara ihsan edeceği lütuflar dolayısı ile onları tebrik ederler. Her bir kapıdan üzerlerine girerek:“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! (Dünya) yurdu(nu)n ne güzel sonucudur bu!”(er-Rad, 13/24) derler. Yine onlara şöyle derler:“Orada” cennette “sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır” hazırlanmıştır. “ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” Ne dilerseniz, ne arzu ederseniz, bütün lezzetler, canların çektiği her bir çeşitten, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır.
32. Bu pek büyük mükâfatlar ve ebedi nimetler, günahlarınızı bağışlamış olan “çok bağışlayıcı ve” sizleri önce iyilikler işlemeye muvaffak kılıp sonra da bunları sizden kabul eden “pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak” size verilmiştir. O, mağfireti ile sizden kötülükleri uzaklaştırmış, merhameti ile de istediklerinize nail olma lütfunu ihsan etmiştir.

30- “Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin üzerine melekler inerler (ve şöyle derler): “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaat edilen cennetle sevinin.” 31- “Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” 32- “Çok bağışlayıcı ve pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak.”

30. Yüce Allah, gerçek dostlarından söz etmekte ve onlara uymayı teşvik etme anlamını da kapsayacak şekilde şöyle buyurmaktadır:“Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin” yani Yüce Allah’ın rubûbiyetini gönül hoşluğu ile kabul ettikten sonra bunu ikrar edip dile getirenlerin, O’nun emrine teslim olanların, sonra da ilim ve amelleri ile dosdoğru yol üzere gidenlerin dünyada da âhirette de bir müjdesi vardır. “Onların üzerine” şerefli “melekler” ölümleri esnasında bu müjdeyi vermek için üzerlerine ardı arkasına tekrar tekrar “inerler (ve şöyle derler):” Gelecekte karşılaşacağınız şeyler dolayısı ile “korkmayın” geçmişte kalanlar dolayısı ile da “üzülmeyin.” Böylelikle hem geçmişte hem de gelecekte hoşlarına gitmeyecek bir şeyin söz konusu olmadığını ve olmayacağını onlara müjdelerler. “Size vaat edilen cennetle sevinin” Cennet sizin için hak olmuştur. Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir, diye de müjde verirler.
31. Yine onlara sebat vermek ve müjdelemek üzere derler ki:“Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.” Dünya hayatında onları hayır işlemeye teşvik ederler, hayrı öğütlerler ve hayrı onlara güzel gösterirler. Kötülükten onları sakındırır ve kalplerinde onu çirkinleştirirler. Onlar için Yüce Allah’a dua ederler. Musibetler esnasında, korkulu hallerde özellikle de ölüm ve onun zorlukları sırasında, kabir ve karanlıkları içinde, Kıyametin ve Sıratın dehşetli hallerinde ve de cennette onlara sebat verirler, onlar için Allah'a dua ederler. Rablerinin onlara ihsan edeceği lütuflar dolayısı ile onları tebrik ederler. Her bir kapıdan üzerlerine girerek:“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! (Dünya) yurdu(nu)n ne güzel sonucudur bu!”(er-Rad, 13/24) derler. Yine onlara şöyle derler:“Orada” cennette “sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır” hazırlanmıştır. “ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” Ne dilerseniz, ne arzu ederseniz, bütün lezzetler, canların çektiği her bir çeşitten, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır.
32. Bu pek büyük mükâfatlar ve ebedi nimetler, günahlarınızı bağışlamış olan “çok bağışlayıcı ve” sizleri önce iyilikler işlemeye muvaffak kılıp sonra da bunları sizden kabul eden “pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak” size verilmiştir. O, mağfireti ile sizden kötülükleri uzaklaştırmış, merhameti ile de istediklerinize nail olma lütfunu ihsan etmiştir.

30- “Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin üzerine melekler inerler (ve şöyle derler): “Korkmayın, üzülmeyin ve size vaat edilen cennetle sevinin.” 31- “Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” 32- “Çok bağışlayıcı ve pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak.”

30. Yüce Allah, gerçek dostlarından söz etmekte ve onlara uymayı teşvik etme anlamını da kapsayacak şekilde şöyle buyurmaktadır:“Rabbimiz Allahtır” deyip sonra dosdoğru yolu izleyenlerin” yani Yüce Allah’ın rubûbiyetini gönül hoşluğu ile kabul ettikten sonra bunu ikrar edip dile getirenlerin, O’nun emrine teslim olanların, sonra da ilim ve amelleri ile dosdoğru yol üzere gidenlerin dünyada da âhirette de bir müjdesi vardır. “Onların üzerine” şerefli “melekler” ölümleri esnasında bu müjdeyi vermek için üzerlerine ardı arkasına tekrar tekrar “inerler (ve şöyle derler):” Gelecekte karşılaşacağınız şeyler dolayısı ile “korkmayın” geçmişte kalanlar dolayısı ile da “üzülmeyin.” Böylelikle hem geçmişte hem de gelecekte hoşlarına gitmeyecek bir şeyin söz konusu olmadığını ve olmayacağını onlara müjdelerler. “Size vaat edilen cennetle sevinin” Cennet sizin için hak olmuştur. Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir, diye de müjde verirler.
31. Yine onlara sebat vermek ve müjdelemek üzere derler ki:“Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.” Dünya hayatında onları hayır işlemeye teşvik ederler, hayrı öğütlerler ve hayrı onlara güzel gösterirler. Kötülükten onları sakındırır ve kalplerinde onu çirkinleştirirler. Onlar için Yüce Allah’a dua ederler. Musibetler esnasında, korkulu hallerde özellikle de ölüm ve onun zorlukları sırasında, kabir ve karanlıkları içinde, Kıyametin ve Sıratın dehşetli hallerinde ve de cennette onlara sebat verirler, onlar için Allah'a dua ederler. Rablerinin onlara ihsan edeceği lütuflar dolayısı ile onları tebrik ederler. Her bir kapıdan üzerlerine girerek:“Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! (Dünya) yurdu(nu)n ne güzel sonucudur bu!”(er-Rad, 13/24) derler. Yine onlara şöyle derler:“Orada” cennette “sizin için canlarınızın çektiği her şey vardır” hazırlanmıştır. “ve orada istediğiniz her şey de sizindir.” Ne dilerseniz, ne arzu ederseniz, bütün lezzetler, canların çektiği her bir çeşitten, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği şeyler vardır.
32. Bu pek büyük mükâfatlar ve ebedi nimetler, günahlarınızı bağışlamış olan “çok bağışlayıcı ve” sizleri önce iyilikler işlemeye muvaffak kılıp sonra da bunları sizden kabul eden “pek merhametli (Allah'tan) bir ikram olarak” size verilmiştir. O, mağfireti ile sizden kötülükleri uzaklaştırmış, merhameti ile de istediklerinize nail olma lütfunu ihsan etmiştir.

33- Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve:“Şüphesiz ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?

33. Bu, bilinen bir hususu vurgulamak kasdı taşıyan olumsuz anlamında bir sorudur. Yani “Allah’a davet eden... kimseden” söz, yol ve davranış itibari ile “daha güzel” hiç kimse yoktur, olamaz, demektir. Allah'a davet; cahillere öğretmek, gafil ve yüz çevirenlere öğüt vermek, batıl peşinde olanlarla mücadele etmektir ki bu da bütün türleri ile Allah’a ibadeti emir ve teşvik etmek, mümkün olduğunca bunun güzelliğini ortaya koymak, Allah’ın yasakladıklarından alıkoymak ve terk edilmesini sağlayacak her bir yolla o yasakların çirkin olduklarını göstermekle olur. Özellikle İslam dinine davet edip onun güzelliklerini ortaya koymak, bu dinin düşmanları ile en güzel yolla mücadele etmek, onun zıddı olan küfür ve şirki engellemek, iyiliği emredip kötülüketen alıkoymak Allah'a davete dahildir. Allah’ın kullarına olan nimetlerini etraflı bir şekilde hatırlatmak, cömertliğinin genişliğini ve rahmetinin kemalini dile getirmek, kemal sıfatlarını, celâl ve azametinin niteliklerini anlatmak suretiyle Allah’ı kullarına sevdirmek de Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. İlim ve hidâyeti Allah’ın Kitabından, Rasûlünün sünnetinden almaya yönlendirmek ve buna, bunu gerçekleştiren her bir yol ile teşvikte bulunmak da Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. Üstün ahlâkî değerlere, bütün insanlara iyilik yapmaya, kötülük yapana iyilikle karşılık vermeye teşvik etmek, akrabalık bağlarını gözetmeyi, anne-babaya iyilikte bulunmayı emretmek de bunun kapsamına girer. Bütün insanlara, belli toplantı zamanlarında, çeşitli arızî hallerde ve musibet anında duruma uygun şekilde öğüt vermek de böyledir. Bunlara benzer olup tek tek sayılması mümkün olmayan bütün hayırlara daveti ve tüm şerlerden korkutup sakındırmayı içeren bütün yollar, Allah’a davetin kapsamı içerisindedir. Daha sonra Yüce Allah, “salih amel işleyen” buyurmaktadır. Yani o, insanları Allah’a davet etmekle birlikte, bizzat kendisi de Rabbini razı eden, salih amel işlemek sureti ile Allah’ın emirlerini uygulamaya gayret eden biridir. “Şüphesiz ben müslümanlardanım” yani Allah’ın emrine boyun eğen ve O’nun yolunda yürüyenlerdenim “diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” İşte bu mertebe, tamamıyla hem kendilerini mükemmelleştirmek için hem de başkalarını mükemmelleştirmek için çalışan sıddîkların mertebesidir. Böyleleri tam anlamı ile peygamberlerin mirasçısıdır. Diğer taraftan insanlar arasında en kötü sözlü kişi fde sapıklığa davet eden ve sapıklık yollarını izleyen kişilerdir. Bu birbirinden farklı, biri yükseğin de yükseğinde, diğeri ise aşağıların en aşağısında bulunan bu iki ayrı mertebe arasında, Yüce Allah’tan başkasının bilemediği pek çok mertebeler vardır ve bu mertebelerin hepsini de izleyen pek çok insanlar bulunmaktadır:“Herkesin işlediklerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların işlediklerinden habersiz değildir.”(el-En’âm, 6/132)

34- İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. 35- Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur.

34. “İyikle kötülük bir olmaz.” Yani Yüce Allah’ın rızası için iyilikleri ve itaatleri işlemek ile O’nu gazaplandıran ve razı etmeyen kötülük ve masiyetleri işlemek birbirine eşit değildir. İnsanlara iyilikte bulunmak ile onlara kötülük yapmak da ne özü itibari ile ne nitelikleri itibari ile ne de karşılıkları itibari ile bir değildir:“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?”(er-Rahmân, 55/60) Daha sonra Yüce Allah, çok önemli bir yeri olan özel bir iyilik türünü emretmektedir ki bu da sana kötülük yapana senin iyilik yapmandır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır.” Yani insanlardan herhangi bir kimse, özellikle de akraba, arkadaş vb. gibi senin üzerinde büyük hakkı olan bir kişi, söz ya da davranışları ile sana kötülükte bulunacak olursa, sen ona iyilikte bulunarak karşılık ver. O seninle bağını koparırsa sen ilişkini sürdür. Sana haksızlık ederse sen onu affet. Gıyabında veya huzurunda senin aleyhinde konuşursa sen ona aynısıyla karşılık verme, aksine onu affet ve yumuşak söz ile karşılık ver. Sana darılır ve seninle konuşmayacak olursa sen onunla güzel bir şekilde konuş ve ona selâm ver. Kötülüğe iyilikle karşılık verirsen pek büyük faydalar ortaya çıkacaktır. Zira “O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki candan bir dost oluverir.” Sana adeta pek yakın ve şefkatli bir kimse gibi davranır.
35. “Buna ancak sabredenler” nefislerini hoşlanılmayan şeylere karşı zorlayıp sabırlı kılan ve Allah’ın sevdiği şeyleri yapmaya mecbur eden kimseler “kavuşturulur.” Ancak onlar, bu övülmeye değer, güzel haslete sahip olma başarısını elde ederler. Çünkü insan nefsi, mayası gereği kötülük yapana kötülükle karşılık vermek ve onu affetmemek ister. Durum böyle iken nasıl ona iyilik yapılabilir ki? İşte insan, nefsini sabra zorlarsa, Rabbinin emrini yerine getirir ve bunun pek büyük mükâfatı olduğunu bilirse, kötülük yapan kimseye davranışının benzeri ile karşılık vermesinin kendisine bir fayda sağlamayacağını, düşmanlığı artırmaktan başka bir işe yaramayacağını, buna karşılık o kimseye iyilik yapmasının kendisinin değerini düşürecek bir şey olmadığını, aksine Yüce Allah için bir alçakgönüllülük olup bundan dolayı Allah’ın onu yücelteceğini bilecek olursa; bu işi yapmak onu için çok kolay olur. Bu işi ondan haz duyarak yapar ve böyle bir davranışta bulunmak ona tatlı gelir. “Buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.” Çünkü bu, kulun kendisi sebebi ile dünya ve âhirette yükseldiği üstün ahlâkî değerlerin en büyüklerinden olup seçkin kulların sahip olduğu en hususi ve önemli özelliklerden biridir.

34- İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost oluverir. 35- Bu (güzel haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Ona ancak (hayırdan) büyük bir paya sahip olanlar kavuşturulur.

34. “İyikle kötülük bir olmaz.” Yani Yüce Allah’ın rızası için iyilikleri ve itaatleri işlemek ile O’nu gazaplandıran ve razı etmeyen kötülük ve masiyetleri işlemek birbirine eşit değildir. İnsanlara iyilikte bulunmak ile onlara kötülük yapmak da ne özü itibari ile ne nitelikleri itibari ile ne de karşılıkları itibari ile bir değildir:“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?”(er-Rahmân, 55/60) Daha sonra Yüce Allah, çok önemli bir yeri olan özel bir iyilik türünü emretmektedir ki bu da sana kötülük yapana senin iyilik yapmandır:“Sen (kötülüğü) en güzel şekliyle uzaklaştır.” Yani insanlardan herhangi bir kimse, özellikle de akraba, arkadaş vb. gibi senin üzerinde büyük hakkı olan bir kişi, söz ya da davranışları ile sana kötülükte bulunacak olursa, sen ona iyilikte bulunarak karşılık ver. O seninle bağını koparırsa sen ilişkini sürdür. Sana haksızlık ederse sen onu affet. Gıyabında veya huzurunda senin aleyhinde konuşursa sen ona aynısıyla karşılık verme, aksine onu affet ve yumuşak söz ile karşılık ver. Sana darılır ve seninle konuşmayacak olursa sen onunla güzel bir şekilde konuş ve ona selâm ver. Kötülüğe iyilikle karşılık verirsen pek büyük faydalar ortaya çıkacaktır. Zira “O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki candan bir dost oluverir.” Sana adeta pek yakın ve şefkatli bir kimse gibi davranır.
35. “Buna ancak sabredenler” nefislerini hoşlanılmayan şeylere karşı zorlayıp sabırlı kılan ve Allah’ın sevdiği şeyleri yapmaya mecbur eden kimseler “kavuşturulur.” Ancak onlar, bu övülmeye değer, güzel haslete sahip olma başarısını elde ederler. Çünkü insan nefsi, mayası gereği kötülük yapana kötülükle karşılık vermek ve onu affetmemek ister. Durum böyle iken nasıl ona iyilik yapılabilir ki? İşte insan, nefsini sabra zorlarsa, Rabbinin emrini yerine getirir ve bunun pek büyük mükâfatı olduğunu bilirse, kötülük yapan kimseye davranışının benzeri ile karşılık vermesinin kendisine bir fayda sağlamayacağını, düşmanlığı artırmaktan başka bir işe yaramayacağını, buna karşılık o kimseye iyilik yapmasının kendisinin değerini düşürecek bir şey olmadığını, aksine Yüce Allah için bir alçakgönüllülük olup bundan dolayı Allah’ın onu yücelteceğini bilecek olursa; bu işi yapmak onu için çok kolay olur. Bu işi ondan haz duyarak yapar ve böyle bir davranışta bulunmak ona tatlı gelir. “Buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.” Çünkü bu, kulun kendisi sebebi ile dünya ve âhirette yükseldiği üstün ahlâkî değerlerin en büyüklerinden olup seçkin kulların sahip olduğu en hususi ve önemli özelliklerden biridir.

36- Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, bilendir. 37- Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız. 38- Şâyet (yalnızca Allah’a ibadet etmeyip) kibirlenecek olurlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar, gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar. 39- O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. İşte onu dirilten, şüphesiz ölüleri de diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.

36. Yüce Allah, insan türünden olan düşmanlara nasıl karşılık verileceğini -ki bu da kötülüğe iyilikle karşılık vermektir- söz konusu ettikten sonra cin şeytanlarına karşı nasıl savunulacağını söz konusu etmektedir ki bu da onun şerrinden Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa” herhangi bir vakit sen şeytanın, vesveselerinden bir vesvese verdiğini, kötülüğü sana süslediğini, hayra karşı seni tembelliğe ittiğini, bazı günahları işletmek istediğini ve emrettiği bazı hususlarda kendisine itaate çağırdığını hissedecek olursan “hemen Allah’a sığın.” Yani O’na ihtiyacını arzederek O’ndan seni korumasını ve himayesine almasını iste! “Şüphesiz O, her şeyi işitendir” Senin sözünü ve yakarışını işitir. Senin durumunu, kendisinin korumasına ve himayesine muhtaç olduğunu da çok iyi “bilendir.”
37. Yüce Allah, kudretinin kemaline, irade ve meşîetinin geçerliliğine, egemenliğinin genişliğine, kullarına olan merhametine, hiçbir ortağı olmadığına, kendisinden başka hiçbir hak ilâh da bulunmadığına delil teşkil eden bazı delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden/delillerindendir.” Birisi aydınlıktır, kullar onda işlerini görür. Diğeri ise karanlıktır, insanlar onda dinlenir. Güneş ve ay olmaksızın insanların hayatları ve geçimi, bedenleri, hatta hayvanlarının da bedenleri, hayat bulamaz. Ayrıca bunlar vasıtası ile sayılamayacak kadar çok maslahatlar da gerçekleşir. “Ne güneşe ne de aya secde etmeyin.” Çünkü ikisi de yaratılmış, idare edilen ve emir altında bulunan varlıklardır. “Onları yaratan Allah’a secde edin.” Yalnız O’na ibadet edin. Çünkü yüce yaratıcı O’dur. O’nun dışındaki varlıklara ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar asla ibadet etmeyin. Çünkü onların bu özellikleri kendiliklerinden değildir. Bu özellikleri onlara veren, onları yaratan şanı yüce olan Allah’tır. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Sadece O’na ibadet edin ve dininizi yalnız O’na halis kılın.
38. “Şâyet” Yüce Allah’a ibadetten yüz çevirip “kibirlenecek” O’na ibadete boyun eğmeyecek “olurlarsa” şüphesiz Allah’a hiçbir zararları olmaz. Çünkü Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Üstelik O’nun kendisine ibadet eden çok şerefli kulları vardır. Bunlar kendilerine verilen emirlerde Allah’a karşı gelmezler. Emrolundukları ne ise onu yaparlar. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin katında bulunanlar” yani mukarreb melekler “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Hem güçleri hem de bu işe kendilerini iten oldukça güçlü duyguları sebebi ile O’na ibadetten hiçbir şekilde bıkmazlar.
39. “O’nun” kudretinin kemaline, mülkün yegane sahib ve egemeni olduğuna, işleri kendisinin çekip çevirdiğine ve tek hak ilah olduğuna delil teşkil eden “âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde” üzerinde hiçbir bitki bulunmadığını “görürsün. Ama Biz üzerine su” yağmur “indirdiğimizde kıpırdanız” bitkiler ile harekete geçer “ve kabarır.” Sonra da göz kamaştırıcı her bir bitki türünden bitirir. Yüce Allah, bu sayede hem kullara, hem de toprağa hayat vermiş olur. “İşte onu” ölümünden ve hareketsizliğinden sonra “dirilten, şüphesiz ölüleri de” amellerinin karşılıklarını kendilerine vermek üzere kabirlerinden kaldırıp “diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.” Yeryüzünü ölümünden sonra diriltmekten aciz olmadığı gibi, ölüleri diriltmekten de aciz değildir.

36- Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, bilendir. 37- Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız. 38- Şâyet (yalnızca Allah’a ibadet etmeyip) kibirlenecek olurlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar, gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar. 39- O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. İşte onu dirilten, şüphesiz ölüleri de diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.

36. Yüce Allah, insan türünden olan düşmanlara nasıl karşılık verileceğini -ki bu da kötülüğe iyilikle karşılık vermektir- söz konusu ettikten sonra cin şeytanlarına karşı nasıl savunulacağını söz konusu etmektedir ki bu da onun şerrinden Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa” herhangi bir vakit sen şeytanın, vesveselerinden bir vesvese verdiğini, kötülüğü sana süslediğini, hayra karşı seni tembelliğe ittiğini, bazı günahları işletmek istediğini ve emrettiği bazı hususlarda kendisine itaate çağırdığını hissedecek olursan “hemen Allah’a sığın.” Yani O’na ihtiyacını arzederek O’ndan seni korumasını ve himayesine almasını iste! “Şüphesiz O, her şeyi işitendir” Senin sözünü ve yakarışını işitir. Senin durumunu, kendisinin korumasına ve himayesine muhtaç olduğunu da çok iyi “bilendir.”
37. Yüce Allah, kudretinin kemaline, irade ve meşîetinin geçerliliğine, egemenliğinin genişliğine, kullarına olan merhametine, hiçbir ortağı olmadığına, kendisinden başka hiçbir hak ilâh da bulunmadığına delil teşkil eden bazı delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden/delillerindendir.” Birisi aydınlıktır, kullar onda işlerini görür. Diğeri ise karanlıktır, insanlar onda dinlenir. Güneş ve ay olmaksızın insanların hayatları ve geçimi, bedenleri, hatta hayvanlarının da bedenleri, hayat bulamaz. Ayrıca bunlar vasıtası ile sayılamayacak kadar çok maslahatlar da gerçekleşir. “Ne güneşe ne de aya secde etmeyin.” Çünkü ikisi de yaratılmış, idare edilen ve emir altında bulunan varlıklardır. “Onları yaratan Allah’a secde edin.” Yalnız O’na ibadet edin. Çünkü yüce yaratıcı O’dur. O’nun dışındaki varlıklara ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar asla ibadet etmeyin. Çünkü onların bu özellikleri kendiliklerinden değildir. Bu özellikleri onlara veren, onları yaratan şanı yüce olan Allah’tır. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Sadece O’na ibadet edin ve dininizi yalnız O’na halis kılın.
38. “Şâyet” Yüce Allah’a ibadetten yüz çevirip “kibirlenecek” O’na ibadete boyun eğmeyecek “olurlarsa” şüphesiz Allah’a hiçbir zararları olmaz. Çünkü Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Üstelik O’nun kendisine ibadet eden çok şerefli kulları vardır. Bunlar kendilerine verilen emirlerde Allah’a karşı gelmezler. Emrolundukları ne ise onu yaparlar. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin katında bulunanlar” yani mukarreb melekler “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Hem güçleri hem de bu işe kendilerini iten oldukça güçlü duyguları sebebi ile O’na ibadetten hiçbir şekilde bıkmazlar.
39. “O’nun” kudretinin kemaline, mülkün yegane sahib ve egemeni olduğuna, işleri kendisinin çekip çevirdiğine ve tek hak ilah olduğuna delil teşkil eden “âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde” üzerinde hiçbir bitki bulunmadığını “görürsün. Ama Biz üzerine su” yağmur “indirdiğimizde kıpırdanız” bitkiler ile harekete geçer “ve kabarır.” Sonra da göz kamaştırıcı her bir bitki türünden bitirir. Yüce Allah, bu sayede hem kullara, hem de toprağa hayat vermiş olur. “İşte onu” ölümünden ve hareketsizliğinden sonra “dirilten, şüphesiz ölüleri de” amellerinin karşılıklarını kendilerine vermek üzere kabirlerinden kaldırıp “diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.” Yeryüzünü ölümünden sonra diriltmekten aciz olmadığı gibi, ölüleri diriltmekten de aciz değildir.

36- Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, bilendir. 37- Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız. 38- Şâyet (yalnızca Allah’a ibadet etmeyip) kibirlenecek olurlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar, gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar. 39- O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. İşte onu dirilten, şüphesiz ölüleri de diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.

36. Yüce Allah, insan türünden olan düşmanlara nasıl karşılık verileceğini -ki bu da kötülüğe iyilikle karşılık vermektir- söz konusu ettikten sonra cin şeytanlarına karşı nasıl savunulacağını söz konusu etmektedir ki bu da onun şerrinden Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa” herhangi bir vakit sen şeytanın, vesveselerinden bir vesvese verdiğini, kötülüğü sana süslediğini, hayra karşı seni tembelliğe ittiğini, bazı günahları işletmek istediğini ve emrettiği bazı hususlarda kendisine itaate çağırdığını hissedecek olursan “hemen Allah’a sığın.” Yani O’na ihtiyacını arzederek O’ndan seni korumasını ve himayesine almasını iste! “Şüphesiz O, her şeyi işitendir” Senin sözünü ve yakarışını işitir. Senin durumunu, kendisinin korumasına ve himayesine muhtaç olduğunu da çok iyi “bilendir.”
37. Yüce Allah, kudretinin kemaline, irade ve meşîetinin geçerliliğine, egemenliğinin genişliğine, kullarına olan merhametine, hiçbir ortağı olmadığına, kendisinden başka hiçbir hak ilâh da bulunmadığına delil teşkil eden bazı delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden/delillerindendir.” Birisi aydınlıktır, kullar onda işlerini görür. Diğeri ise karanlıktır, insanlar onda dinlenir. Güneş ve ay olmaksızın insanların hayatları ve geçimi, bedenleri, hatta hayvanlarının da bedenleri, hayat bulamaz. Ayrıca bunlar vasıtası ile sayılamayacak kadar çok maslahatlar da gerçekleşir. “Ne güneşe ne de aya secde etmeyin.” Çünkü ikisi de yaratılmış, idare edilen ve emir altında bulunan varlıklardır. “Onları yaratan Allah’a secde edin.” Yalnız O’na ibadet edin. Çünkü yüce yaratıcı O’dur. O’nun dışındaki varlıklara ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar asla ibadet etmeyin. Çünkü onların bu özellikleri kendiliklerinden değildir. Bu özellikleri onlara veren, onları yaratan şanı yüce olan Allah’tır. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Sadece O’na ibadet edin ve dininizi yalnız O’na halis kılın.
38. “Şâyet” Yüce Allah’a ibadetten yüz çevirip “kibirlenecek” O’na ibadete boyun eğmeyecek “olurlarsa” şüphesiz Allah’a hiçbir zararları olmaz. Çünkü Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Üstelik O’nun kendisine ibadet eden çok şerefli kulları vardır. Bunlar kendilerine verilen emirlerde Allah’a karşı gelmezler. Emrolundukları ne ise onu yaparlar. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin katında bulunanlar” yani mukarreb melekler “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Hem güçleri hem de bu işe kendilerini iten oldukça güçlü duyguları sebebi ile O’na ibadetten hiçbir şekilde bıkmazlar.
39. “O’nun” kudretinin kemaline, mülkün yegane sahib ve egemeni olduğuna, işleri kendisinin çekip çevirdiğine ve tek hak ilah olduğuna delil teşkil eden “âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde” üzerinde hiçbir bitki bulunmadığını “görürsün. Ama Biz üzerine su” yağmur “indirdiğimizde kıpırdanız” bitkiler ile harekete geçer “ve kabarır.” Sonra da göz kamaştırıcı her bir bitki türünden bitirir. Yüce Allah, bu sayede hem kullara, hem de toprağa hayat vermiş olur. “İşte onu” ölümünden ve hareketsizliğinden sonra “dirilten, şüphesiz ölüleri de” amellerinin karşılıklarını kendilerine vermek üzere kabirlerinden kaldırıp “diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.” Yeryüzünü ölümünden sonra diriltmekten aciz olmadığı gibi, ölüleri diriltmekten de aciz değildir.

36- Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, her şeyi işitendir, bilendir. 37- Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin, eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız. 38- Şâyet (yalnızca Allah’a ibadet etmeyip) kibirlenecek olurlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katında bulunanlar, gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar. 39- O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde görürsün. Ama Biz, üzerine su indirdiğimizde kıpırdanır ve kabarır. İşte onu dirilten, şüphesiz ölüleri de diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.

36. Yüce Allah, insan türünden olan düşmanlara nasıl karşılık verileceğini -ki bu da kötülüğe iyilikle karşılık vermektir- söz konusu ettikten sonra cin şeytanlarına karşı nasıl savunulacağını söz konusu etmektedir ki bu da onun şerrinden Allah’a sığınmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer sana şeytan tarafından bir vesvese gelecek olursa” herhangi bir vakit sen şeytanın, vesveselerinden bir vesvese verdiğini, kötülüğü sana süslediğini, hayra karşı seni tembelliğe ittiğini, bazı günahları işletmek istediğini ve emrettiği bazı hususlarda kendisine itaate çağırdığını hissedecek olursan “hemen Allah’a sığın.” Yani O’na ihtiyacını arzederek O’ndan seni korumasını ve himayesine almasını iste! “Şüphesiz O, her şeyi işitendir” Senin sözünü ve yakarışını işitir. Senin durumunu, kendisinin korumasına ve himayesine muhtaç olduğunu da çok iyi “bilendir.”
37. Yüce Allah, kudretinin kemaline, irade ve meşîetinin geçerliliğine, egemenliğinin genişliğine, kullarına olan merhametine, hiçbir ortağı olmadığına, kendisinden başka hiçbir hak ilâh da bulunmadığına delil teşkil eden bazı delilleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gece ile gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerinden/delillerindendir.” Birisi aydınlıktır, kullar onda işlerini görür. Diğeri ise karanlıktır, insanlar onda dinlenir. Güneş ve ay olmaksızın insanların hayatları ve geçimi, bedenleri, hatta hayvanlarının da bedenleri, hayat bulamaz. Ayrıca bunlar vasıtası ile sayılamayacak kadar çok maslahatlar da gerçekleşir. “Ne güneşe ne de aya secde etmeyin.” Çünkü ikisi de yaratılmış, idare edilen ve emir altında bulunan varlıklardır. “Onları yaratan Allah’a secde edin.” Yalnız O’na ibadet edin. Çünkü yüce yaratıcı O’dur. O’nun dışındaki varlıklara ise ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ne kadar faydalı olurlarsa olsunlar asla ibadet etmeyin. Çünkü onların bu özellikleri kendiliklerinden değildir. Bu özellikleri onlara veren, onları yaratan şanı yüce olan Allah’tır. “eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.” Sadece O’na ibadet edin ve dininizi yalnız O’na halis kılın.
38. “Şâyet” Yüce Allah’a ibadetten yüz çevirip “kibirlenecek” O’na ibadete boyun eğmeyecek “olurlarsa” şüphesiz Allah’a hiçbir zararları olmaz. Çünkü Allah’ın onlara ihtiyacı yoktur. Üstelik O’nun kendisine ibadet eden çok şerefli kulları vardır. Bunlar kendilerine verilen emirlerde Allah’a karşı gelmezler. Emrolundukları ne ise onu yaparlar. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Rabbinin katında bulunanlar” yani mukarreb melekler “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve hiç usanmazlar.” Hem güçleri hem de bu işe kendilerini iten oldukça güçlü duyguları sebebi ile O’na ibadetten hiçbir şekilde bıkmazlar.
39. “O’nun” kudretinin kemaline, mülkün yegane sahib ve egemeni olduğuna, işleri kendisinin çekip çevirdiğine ve tek hak ilah olduğuna delil teşkil eden “âyetlerinden/delillerinden biri de şudur: Sen, yeri basık ve kupkuru bir halde” üzerinde hiçbir bitki bulunmadığını “görürsün. Ama Biz üzerine su” yağmur “indirdiğimizde kıpırdanız” bitkiler ile harekete geçer “ve kabarır.” Sonra da göz kamaştırıcı her bir bitki türünden bitirir. Yüce Allah, bu sayede hem kullara, hem de toprağa hayat vermiş olur. “İşte onu” ölümünden ve hareketsizliğinden sonra “dirilten, şüphesiz ölüleri de” amellerinin karşılıklarını kendilerine vermek üzere kabirlerinden kaldırıp “diriltecektir. Çünkü O, her şeye kadirdir.” Yeryüzünü ölümünden sonra diriltmekten aciz olmadığı gibi, ölüleri diriltmekten de aciz değildir.

40- Şüphe yok ki ayetlerimiz konusunda haktan sapanlar, Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır yoksa kıyamet günü güven içinde gelen kimse mi? Artık dilediğinizi yapın! Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir. 41- Kendilerine geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı inkâr edenler var ya (onlar azabı hak etmişlerdir). Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır. 42- Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez. O, hikmeti sonsuz ve her hamde layık olan (Allah) tarafından indirilmiştir.

40. Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapmak, hangi şekilde olursa olsun onlar hakkında doğrudan sapmak dmektir. Bu da ya onları reddetmek, bile bile inkâr etmek, onları getireni yalanlamakla olur yahut da bunları gerçek anlamlarından uzaklaştırıp tahrif etmekle ve onları Allah’ın, murad etmediği manalarla yorumlamakla olur. Yüce Allah, âyetleri hakkında haktan sapanları bildiğini ve bunların kendisine gizli kalmadığını bildirerek onları tehdit etmektedir. O, böylelerinin hem içyüzlerini bilir, hem de dışa vurduklarını bilir. Allah’ın âyetleri hakkındaki bu sapması nedeniyle de onu cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“O halde ateşe atılacak kimse mi” -Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapanlar gibi- “hayırlıdır yoksa Kıyamet günü” Allah’ın azabından yana “güven içinde gelen” ve O’nun mükâfatına hak kazanmış olan “kimse mi?” Elbette ki, ikincisi hayırlıdır. Hak batıldan açıkça ayırt edildiği, Allah’ın azabından kurtaran yol ile helâke götüren yol açık seçik belli olduğuna için Yüce Allah: “Artık dilediğinizi yapın” buyurmaktadır. Dilerseniz sizler Rabbinizin rızasına ve cennetine ulaştıran doğru yolu izleyin. Dilerseniz Rabbinizi gazaplandıran ve bedbahtlık yurdu olan cehenneme ulaştıran sapıklık yolunu izleyin. “Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Durumunuza ve amellerinize göre size mükâfat ya da ceza verecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“De ki: Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.”(el-Kehf, 18/29)
41. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine” insanların en faziletlisinin ve en mükemmelinin vasıtası ile Rablerinin bir nimeti olarak “geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı” yani kullara dinî-dünyevî ve uhrevî bütün maslahatlarını öğütleyen, kendisine uyanların değerini yükselten Kur’ân-ı Kerîm’i “inkâr edenler var ya… Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır” Yani bu Kitap, bütün kemal sıfatlarını taşıyan ve kendisini tahrif etmeye veya ona bir kötülük yapmaya kalkışan herkese karşı da korunmuş bir kitaptır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 42. “Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez.” İster insan ister cin şeytanlarından olsun hiçbir şeytan, ne onun bir bölümünü çalmak, ne ondan olmayan bir şeyleri ona katmak, bir şeyler artırmak ya da eksiltmek sureti ile ona yaklaşamaz. Bu Kitap, indiriliş esnasında korunduğu gibi lafız ve manaları ile de koruma altındadır. Onu indiren, onu korumayı üstlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki o zikri Biz indirdik, onu koruyacak olan de elbette Biziz.”(el-Hicr, 15/9)“O, hikmeti sonsuz” yaratmasında ve emrinde Hakîm olan, her şeyi yerli yerince koyan, olması gereken yere oturtan; sahip olduğu kemal ve celal sıfatları, adalet ve lütfu dolayısı ile de “her hamde layık olan” Hamîd olan Allah “tarafından indirilmiştir.” Bundan dolayıdır ki O’nun Kitabı, kemal derecesinde hikmeti ihtiva ettiği gibi, her türlü maslahat ve menfaatlerin elde edilmesinin, fesat ve zararların da def edilmesinin yollarını da ihtiva etmektedir ki bunlardan dolayı da Yüce Allah, hamd edilmeye layıktır.

40- Şüphe yok ki ayetlerimiz konusunda haktan sapanlar, Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır yoksa kıyamet günü güven içinde gelen kimse mi? Artık dilediğinizi yapın! Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir. 41- Kendilerine geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı inkâr edenler var ya (onlar azabı hak etmişlerdir). Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır. 42- Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez. O, hikmeti sonsuz ve her hamde layık olan (Allah) tarafından indirilmiştir.

40. Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapmak, hangi şekilde olursa olsun onlar hakkında doğrudan sapmak dmektir. Bu da ya onları reddetmek, bile bile inkâr etmek, onları getireni yalanlamakla olur yahut da bunları gerçek anlamlarından uzaklaştırıp tahrif etmekle ve onları Allah’ın, murad etmediği manalarla yorumlamakla olur. Yüce Allah, âyetleri hakkında haktan sapanları bildiğini ve bunların kendisine gizli kalmadığını bildirerek onları tehdit etmektedir. O, böylelerinin hem içyüzlerini bilir, hem de dışa vurduklarını bilir. Allah’ın âyetleri hakkındaki bu sapması nedeniyle de onu cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“O halde ateşe atılacak kimse mi” -Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapanlar gibi- “hayırlıdır yoksa Kıyamet günü” Allah’ın azabından yana “güven içinde gelen” ve O’nun mükâfatına hak kazanmış olan “kimse mi?” Elbette ki, ikincisi hayırlıdır. Hak batıldan açıkça ayırt edildiği, Allah’ın azabından kurtaran yol ile helâke götüren yol açık seçik belli olduğuna için Yüce Allah: “Artık dilediğinizi yapın” buyurmaktadır. Dilerseniz sizler Rabbinizin rızasına ve cennetine ulaştıran doğru yolu izleyin. Dilerseniz Rabbinizi gazaplandıran ve bedbahtlık yurdu olan cehenneme ulaştıran sapıklık yolunu izleyin. “Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Durumunuza ve amellerinize göre size mükâfat ya da ceza verecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“De ki: Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.”(el-Kehf, 18/29)
41. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine” insanların en faziletlisinin ve en mükemmelinin vasıtası ile Rablerinin bir nimeti olarak “geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı” yani kullara dinî-dünyevî ve uhrevî bütün maslahatlarını öğütleyen, kendisine uyanların değerini yükselten Kur’ân-ı Kerîm’i “inkâr edenler var ya… Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır” Yani bu Kitap, bütün kemal sıfatlarını taşıyan ve kendisini tahrif etmeye veya ona bir kötülük yapmaya kalkışan herkese karşı da korunmuş bir kitaptır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 42. “Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez.” İster insan ister cin şeytanlarından olsun hiçbir şeytan, ne onun bir bölümünü çalmak, ne ondan olmayan bir şeyleri ona katmak, bir şeyler artırmak ya da eksiltmek sureti ile ona yaklaşamaz. Bu Kitap, indiriliş esnasında korunduğu gibi lafız ve manaları ile de koruma altındadır. Onu indiren, onu korumayı üstlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki o zikri Biz indirdik, onu koruyacak olan de elbette Biziz.”(el-Hicr, 15/9)“O, hikmeti sonsuz” yaratmasında ve emrinde Hakîm olan, her şeyi yerli yerince koyan, olması gereken yere oturtan; sahip olduğu kemal ve celal sıfatları, adalet ve lütfu dolayısı ile de “her hamde layık olan” Hamîd olan Allah “tarafından indirilmiştir.” Bundan dolayıdır ki O’nun Kitabı, kemal derecesinde hikmeti ihtiva ettiği gibi, her türlü maslahat ve menfaatlerin elde edilmesinin, fesat ve zararların da def edilmesinin yollarını da ihtiva etmektedir ki bunlardan dolayı da Yüce Allah, hamd edilmeye layıktır.

40- Şüphe yok ki ayetlerimiz konusunda haktan sapanlar, Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak kimse mi hayırlıdır yoksa kıyamet günü güven içinde gelen kimse mi? Artık dilediğinizi yapın! Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir. 41- Kendilerine geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı inkâr edenler var ya (onlar azabı hak etmişlerdir). Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır. 42- Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez. O, hikmeti sonsuz ve her hamde layık olan (Allah) tarafından indirilmiştir.

40. Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapmak, hangi şekilde olursa olsun onlar hakkında doğrudan sapmak dmektir. Bu da ya onları reddetmek, bile bile inkâr etmek, onları getireni yalanlamakla olur yahut da bunları gerçek anlamlarından uzaklaştırıp tahrif etmekle ve onları Allah’ın, murad etmediği manalarla yorumlamakla olur. Yüce Allah, âyetleri hakkında haktan sapanları bildiğini ve bunların kendisine gizli kalmadığını bildirerek onları tehdit etmektedir. O, böylelerinin hem içyüzlerini bilir, hem de dışa vurduklarını bilir. Allah’ın âyetleri hakkındaki bu sapması nedeniyle de onu cezalandıracaktır. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“O halde ateşe atılacak kimse mi” -Allah’ın âyetleri hakkında haktan sapanlar gibi- “hayırlıdır yoksa Kıyamet günü” Allah’ın azabından yana “güven içinde gelen” ve O’nun mükâfatına hak kazanmış olan “kimse mi?” Elbette ki, ikincisi hayırlıdır. Hak batıldan açıkça ayırt edildiği, Allah’ın azabından kurtaran yol ile helâke götüren yol açık seçik belli olduğuna için Yüce Allah: “Artık dilediğinizi yapın” buyurmaktadır. Dilerseniz sizler Rabbinizin rızasına ve cennetine ulaştıran doğru yolu izleyin. Dilerseniz Rabbinizi gazaplandıran ve bedbahtlık yurdu olan cehenneme ulaştıran sapıklık yolunu izleyin. “Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Durumunuza ve amellerinize göre size mükâfat ya da ceza verecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“De ki: Hak, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.”(el-Kehf, 18/29)
41. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kendilerine” insanların en faziletlisinin ve en mükemmelinin vasıtası ile Rablerinin bir nimeti olarak “geldikten sonra Zikri/Kur'ân’ı” yani kullara dinî-dünyevî ve uhrevî bütün maslahatlarını öğütleyen, kendisine uyanların değerini yükselten Kur’ân-ı Kerîm’i “inkâr edenler var ya… Halbuki o, kesinlikle çok şerefli ve korunmuş bir kitaptır” Yani bu Kitap, bütün kemal sıfatlarını taşıyan ve kendisini tahrif etmeye veya ona bir kötülük yapmaya kalkışan herkese karşı da korunmuş bir kitaptır. Bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır: 42. “Ne önünden ne de arkasından batıl ona erişemez.” İster insan ister cin şeytanlarından olsun hiçbir şeytan, ne onun bir bölümünü çalmak, ne ondan olmayan bir şeyleri ona katmak, bir şeyler artırmak ya da eksiltmek sureti ile ona yaklaşamaz. Bu Kitap, indiriliş esnasında korunduğu gibi lafız ve manaları ile de koruma altındadır. Onu indiren, onu korumayı üstlenmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphe yok ki o zikri Biz indirdik, onu koruyacak olan de elbette Biziz.”(el-Hicr, 15/9)“O, hikmeti sonsuz” yaratmasında ve emrinde Hakîm olan, her şeyi yerli yerince koyan, olması gereken yere oturtan; sahip olduğu kemal ve celal sıfatları, adalet ve lütfu dolayısı ile de “her hamde layık olan” Hamîd olan Allah “tarafından indirilmiştir.” Bundan dolayıdır ki O’nun Kitabı, kemal derecesinde hikmeti ihtiva ettiği gibi, her türlü maslahat ve menfaatlerin elde edilmesinin, fesat ve zararların da def edilmesinin yollarını da ihtiva etmektedir ki bunlardan dolayı da Yüce Allah, hamd edilmeye layıktır.

43- Sana söylenenler, senden önceki peygamberlere söylenmiş olanlardan başka bir şey değildir. Şüphesiz senin Rabbin, hem mağfiret sahibidir, hem de can yakıcı bir azabın sahibidir.

43. Yani ey peygamber! Seni yalanlayan ve sana karşı inatla direnenler tarafından “sana söylenenler, senden önceki peygamberlere söylenmiş olanlardan başka bir şey değildir.” Onlarla aynı türdendir, hatta onların hepsi de belki aynı sözleri söylemiş bulunuyorlar. Bütün yalanlayıcı ümmetlerin, peygamberlerin Yüce Allah’a dini halis kılmaya, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmeye çağırmalarından dolayı hayrete düşmeleri, güç yetirebildikleri bütün yollarla bu çağrıyı reddetmeye kalkışmaları, “Siz ancak bizim gibi birer insansınız” demeleri, peygamberlerine getirmeleri için herhangi bir gerek olmayan birtakım mucizeler getirmelerini teklif etmeleri vb. gibi inkarcı sözler hep aynıdır. Küfürde kalpleri birbirine benzediği için sözleri de birbirine benzemiştir. Peygamberler -salât ve selâm onlara olsun- onların eziyetlerine ve yalanlamalarına sabrettiler. Senden öncekiler sabrettiği gibi sen de öylece sabret. Daha sonra onları tevbe etmeye, mağfirete vesile olacak işleri yapmaya çağırıp sapıklık üzere devam etmekten de sakındırarak şöyle buyrulmaktadır:“Şüphesiz senin Rabbin hem” günahından vazgeçip tevbe eden herkesin bütün günahlarını silecek kadar pek büyük bir “mağfiret sahibidir, hem de” günahı üzere ısrar edip büyüklenmeye devam eden herkes için hazırlanmış “can yakıcı bir azabın sahibidir.”

44- Eğer Biz Kur’ân’ı yabancı (Arapça dışında) bir dilde indirseydik elbette ki onlar: “Onun ayetlerinin açıkça anlaşılır (bir dilde) olması gerekmez miydi? Araba Arapça olmayan kitap mı (olurmuş hiç)?” diyeceklerdi. De ki:“O, iman edenler için bir hidâyet ve şifadır. İman etmeyenlere gelince onların kulaklarında (ona karşı) bir ağırlık vardır ve o, onların kör noktasıdır. Onlar, kendilerine çok uzak bir yerden seslenilen (o nedenle de hiçbir şey duyup anlamayan kimseler gibidirler).”

44. Yüce Allah, lütuf ve keremini bize haber vermektedir. Çünkü O, Arap olan peygambere kavminin dili ile onlara açıklamalarda bulunması için Arapça bir kitap indirmiştir. Bu ise bu kitaba daha çok önem vermeyi, onu kabul ve teslimiyet ile karşılamayı gerektirir. Eğer bu Kur’ân-ı Kerîm, Arapça olmayan bir dil ile indirilmiş olsa idi, inkarcılar mutlaka itiraz eder:“Onun ayetlerinin açıkça anlaşılır (bir dilde) olması gerekmez miydi?” Neden açık ve anlaşılır değil? Niye gereği gibi beyan edilmemiş? “Araba Arapça olmayan kitap mı (olurmuş hiç)?” diyeceklerdi. Yani nasıl olur Muhammed Arap iken, kitap Arapça değil? Böyle bir şöy olamaz. Yüce Allah batıl ehlinin, Kitabı hakkında şüphe etmelerine sebep teşkil edecek her bir hususu ortadan kaldırmış, bu Kitabı ona itaat ile bağlanmayı gerektirecek her bir sıfatla donatmıştır. Ancak ilâhî tevfike mazhar olan mü’minler, bu Kitaptan gereği gibi yararlanır ve onunla yücelelirler. Diğerleri ise tam aksi durumda kalırlar. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: O, iman edenler için bir hidâyet ve şifadır.” Onları doğru yola, sırat-ı müstakime iletir. Onlara tam anlamı ile hidâyetlerini gerçekleştirecek şekilde faydalı bilgileri öğretir. Hem bedenî hem kalbî hastalıklara karşı da onlar için bir şifadır. Çünkü bu Kitap, kötü huylardan ve çirkin amellerden sakındırır, buna karşılık günahları yıkayan, kalplere şifa veren samimi tevbeyi teşvik eder. Kur’ân’a “iman etmeyenlere gelince onların kulaklarında (ona karşı) bir ağırlık vardır.” Yani ona karşı sağırdırlar ve ondan yüz çevirirler. “Ve o, onların kör noktasıdır.” O Kitabın gösterdiği doğru yolu görmezler, onunla hidâyet bulmazlar. Bu kitap, ancak onların sapıklıklarını artırır. Onlar hakkı reddettikleri vakit körlüklerine körlük katmış, sapıklıklarına sapıklık katmış oldular. “Onlar, kendilerine çok uzak bir yerden seslenilen (o nedenle de hiçbir şey duyup anlamayan kimseler gibidirler).” Onlar, imana davet edilirler, fakat bu daveti kabul etmezler. Tıpkı uzakça bir yerde bulunup da kendisine seslenilen ama ne çağıranın sesini işiten ne de seslenen kimseye cevap veren kimse gibidirler. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm’e iman etmeyenler, onun hidâyetinden yararlanamazlar. Onun nuru ile göremezler, ondan hiçbir şekilde yararlanamazlar. Çünkü onlar, yüz çevirmek ve küfre sapmak sureti ile hidâyetin kapılarını kendi yüzlerine kendileri kapatmış kimselerdir.

45- Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz olmasaydı, onların aralarında elbette hüküm verilirdi. Onlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler. 46- Kim salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir.

45. “Andolsun Biz” sana Kitabı verdiğimiz gibi “Mûsâ’ya Kitabı verdik.” İnsanlar o Kitaba karşı da seninkine davrandıkları gibi davranmışlar, onun hakkında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Kimisi Kitaba iman edip onunla hidâyet buldu ve ondan yararlandı. Kimisi de onu yalanladı ve ondan yararlanamadı. Eğer Yüce Allah’ın hilmi (günahkârların cezasını ertelemesi) ve azabı öne alınmayacak ve sonraya da bırakılmayacak şekilde belli bir vaadeye ertelemesine dair verilmiş bir sözü bulunmasa idi “onların aralarında” mü’minlerin kâfirlerden ayrılması ve sadece kâfirlerin derhal helâk edilmesi şeklindeki “hüküm verilirdi.” Çünkü helâk edilmeyi gerektiren sebep ortaya çıkmış ve helâk hak olmuştur. “Onlar (hala daha) onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.” Yani artık onlar rahatsız olacak bir şekilde şüphe ve tereddüde düşmüşlerdir. Bundan dolayı bu Kitabı yalanlayıp inkâr etmişlerdir.
46. “Kim salih amel işlerse” yani Allah ve Rasûlünün emrettiği amelde bulunursa bunun faydası, dünya ve âhiretteki mükâfatı “kendi lehinedir.”“Kim de kötülük yaparsa” dünya ve âhirette zararı ve cezası “kendi aleyhinedir.” Bu buyruklar hayır işlemeye ve kötülüğü terk etmeye bir teşviktir. Amelde bulunanların güzel amellerinin faydasını kendilerinin göreceklerine, birinin bir başkasının günah yükünü yüklenmeyeceğine dair bir haberdir. “Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir.” Kimseyi işlediği günahlardan fazlasıyla cezalandırmaz.

45- Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitabı verdik de onun hakkında ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz olmasaydı, onların aralarında elbette hüküm verilirdi. Onlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler. 46- Kim salih amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir.

45. “Andolsun Biz” sana Kitabı verdiğimiz gibi “Mûsâ’ya Kitabı verdik.” İnsanlar o Kitaba karşı da seninkine davrandıkları gibi davranmışlar, onun hakkında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Kimisi Kitaba iman edip onunla hidâyet buldu ve ondan yararlandı. Kimisi de onu yalanladı ve ondan yararlanamadı. Eğer Yüce Allah’ın hilmi (günahkârların cezasını ertelemesi) ve azabı öne alınmayacak ve sonraya da bırakılmayacak şekilde belli bir vaadeye ertelemesine dair verilmiş bir sözü bulunmasa idi “onların aralarında” mü’minlerin kâfirlerden ayrılması ve sadece kâfirlerin derhal helâk edilmesi şeklindeki “hüküm verilirdi.” Çünkü helâk edilmeyi gerektiren sebep ortaya çıkmış ve helâk hak olmuştur. “Onlar (hala daha) onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.” Yani artık onlar rahatsız olacak bir şekilde şüphe ve tereddüde düşmüşlerdir. Bundan dolayı bu Kitabı yalanlayıp inkâr etmişlerdir.
46. “Kim salih amel işlerse” yani Allah ve Rasûlünün emrettiği amelde bulunursa bunun faydası, dünya ve âhiretteki mükâfatı “kendi lehinedir.”“Kim de kötülük yaparsa” dünya ve âhirette zararı ve cezası “kendi aleyhinedir.” Bu buyruklar hayır işlemeye ve kötülüğü terk etmeye bir teşviktir. Amelde bulunanların güzel amellerinin faydasını kendilerinin göreceklerine, birinin bir başkasının günah yükünü yüklenmeyeceğine dair bir haberdir. “Rabbin, kullarına asla zulmedici değildir.” Kimseyi işlediği günahlardan fazlasıyla cezalandırmaz.

47- Kıyametin bilgisi ona havale edilir. O’nun ilmi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi de gebe kalmaz ve doğurmaz. O gün O:“Hani (iddia ettiğiniz) ortaklarım nerede?” diye onlara seslenir. Onlar da:“Bizden (böyle bir şeye) tanıklık edecek hiç kimse olmadığını Sana arzederiz” derler. 48- Önceden dua/ibadet ettikleri şeyler kaybolur gider ve artık kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını anlarlar.

47. Bu buyrukla Yüce Allah, ilminin genişliğini ve kendisinden başka hiçbir kimsenin muttali olmadığı bilginin yalnızca kendisine has olduğunu haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi ona havale edilir.” Yani bütün mahlukat, bu bilgiyi O’na havale ederler. Bu hususta bilgi sahibi olmaktan aciz olduklarını rasûller de melekler de başkaları da ikrar ve itiraf ederler. “O’nun ilmi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan” içinde bulunduğu ve etrafını saran kılıfından “çıkmaz.” Bu, hem şehirlede hem de kırlarda bulunan bütün ağaçların meyvelerini kapsar. Hangi ağaçtan hangi meyve çıkarsa çıksın mutlaka O, onu bütün tafsilatı ile bilir. İster Âdemoğullarından olsun, ister diğer canlı türlerinden olsun “hiçbir dişi de” O’nun bilgisi olmadan “gebe kalmaz ve doğurmaz.” Bunların hepsini O bilir. O halde müşrikler nasıl olur da bilgi sahibi olmayan, işitmeyen ve görmeyen varlıkları O’na eş koşarlar? “O gün O: “Hani ortaklarım” olduklarını iddia ettiğiniz, kendilerine tapındığınız, bu hususta mücadele ettiğiniz ve kendileri adına peygamberlere düşmanlık ettiğiniz uydurma ilâhlar “nerede? diye onlara” yani Kıyamet günü kendisine şirk koşanlara, onları azarlamak ve yalan söylediklerini ortaya çıkarmak için bu şekilde “seslenir. Onlar da” ortak koştukları varlıkların ulûhiyetlerinin batıl olduğunu, Allah ile ortaklıklarının bulunmadığını ikrar ve itiraf ederek:“Bizden (böyle bir şeye) tanıklık edecek hiç kimse olmadığını sana arzederiz, derler” yani Rabbimiz, sen de şahit ol, biz sana şöylece bildiririz ki onların ilâhlıklarının, Sana ortaklıklarının doğru olduğuna bizden şahitlik edecek hiçbir kimse yoktur. Şu anda hepimiz onlara tapınmanın batıl olduğunu kabul ediyoruz. Onlardan uzaklaştığımızı ilan ediyoruz. Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 48. “Önceden” Allah’tan başka “dua/ibadet ettikleri şeyler kaybolur gider.” Yani ömür boyu Allah’tan başkasına ibadet ederek bu konuda sahip oldukları inanç ve amelleri, batıl mabudların kendilerine fayda sağlayacaklarına ve onlardan azabı uzaklaştırıp Allah nezdinde şefaat edeceklerine dair kanaatleri ve inançları yok olup gidecektir. Bunun sonucunda çalışmaları boşa gitmiş ve zanları çürütülmüş olacak, Allah’a koştukları ortakların kendilerine hiçbir faydasının olmadığı ortaya çıkacaktır. Bu halde iken “artık kaçacak bir yerlerinin” bir kurtarıcının, bir sığınağın, bir barınağın “bulunmadığını” kesin olarak “anlarlar.” İşte Allah'a başkalarını ortak koşanların akıbeti budur. Allah, kendisine şirk koşmaktan sakınsınlar diye bunu kullarına açıklamaktadır.

47- Kıyametin bilgisi ona havale edilir. O’nun ilmi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi de gebe kalmaz ve doğurmaz. O gün O:“Hani (iddia ettiğiniz) ortaklarım nerede?” diye onlara seslenir. Onlar da:“Bizden (böyle bir şeye) tanıklık edecek hiç kimse olmadığını Sana arzederiz” derler. 48- Önceden dua/ibadet ettikleri şeyler kaybolur gider ve artık kaçacak bir yerlerinin bulunmadığını anlarlar.

47. Bu buyrukla Yüce Allah, ilminin genişliğini ve kendisinden başka hiçbir kimsenin muttali olmadığı bilginin yalnızca kendisine has olduğunu haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Kıyametin bilgisi ona havale edilir.” Yani bütün mahlukat, bu bilgiyi O’na havale ederler. Bu hususta bilgi sahibi olmaktan aciz olduklarını rasûller de melekler de başkaları da ikrar ve itiraf ederler. “O’nun ilmi dışında hiçbir meyve tomurcuğundan” içinde bulunduğu ve etrafını saran kılıfından “çıkmaz.” Bu, hem şehirlede hem de kırlarda bulunan bütün ağaçların meyvelerini kapsar. Hangi ağaçtan hangi meyve çıkarsa çıksın mutlaka O, onu bütün tafsilatı ile bilir. İster Âdemoğullarından olsun, ister diğer canlı türlerinden olsun “hiçbir dişi de” O’nun bilgisi olmadan “gebe kalmaz ve doğurmaz.” Bunların hepsini O bilir. O halde müşrikler nasıl olur da bilgi sahibi olmayan, işitmeyen ve görmeyen varlıkları O’na eş koşarlar? “O gün O: “Hani ortaklarım” olduklarını iddia ettiğiniz, kendilerine tapındığınız, bu hususta mücadele ettiğiniz ve kendileri adına peygamberlere düşmanlık ettiğiniz uydurma ilâhlar “nerede? diye onlara” yani Kıyamet günü kendisine şirk koşanlara, onları azarlamak ve yalan söylediklerini ortaya çıkarmak için bu şekilde “seslenir. Onlar da” ortak koştukları varlıkların ulûhiyetlerinin batıl olduğunu, Allah ile ortaklıklarının bulunmadığını ikrar ve itiraf ederek:“Bizden (böyle bir şeye) tanıklık edecek hiç kimse olmadığını sana arzederiz, derler” yani Rabbimiz, sen de şahit ol, biz sana şöylece bildiririz ki onların ilâhlıklarının, Sana ortaklıklarının doğru olduğuna bizden şahitlik edecek hiçbir kimse yoktur. Şu anda hepimiz onlara tapınmanın batıl olduğunu kabul ediyoruz. Onlardan uzaklaştığımızı ilan ediyoruz. Bundan dolayı bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: 48. “Önceden” Allah’tan başka “dua/ibadet ettikleri şeyler kaybolur gider.” Yani ömür boyu Allah’tan başkasına ibadet ederek bu konuda sahip oldukları inanç ve amelleri, batıl mabudların kendilerine fayda sağlayacaklarına ve onlardan azabı uzaklaştırıp Allah nezdinde şefaat edeceklerine dair kanaatleri ve inançları yok olup gidecektir. Bunun sonucunda çalışmaları boşa gitmiş ve zanları çürütülmüş olacak, Allah’a koştukları ortakların kendilerine hiçbir faydasının olmadığı ortaya çıkacaktır. Bu halde iken “artık kaçacak bir yerlerinin” bir kurtarıcının, bir sığınağın, bir barınağın “bulunmadığını” kesin olarak “anlarlar.” İşte Allah'a başkalarını ortak koşanların akıbeti budur. Allah, kendisine şirk koşmaktan sakınsınlar diye bunu kullarına açıklamaktadır.

49- İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz. Ama ona kötülük dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser. 50- Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak o, kesinlikle şöyle der:“Bu benim hakkımdır. Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız. 51- Biz insana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizip uzaklaşır. Ama ona kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya dua eder.

49. Bu buyruk, insan tabiatının mahiyetini haber vermekte, onun sabırsız ve dayanıksız olduğunu bildirmektedir. O, hayra karşı da şerre karşı da dirençsizdir. Ancak Yüce Allah’ın bu halden kemal derceye taşıdığı kimseler müstesnâdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz.” Yüce Allah’tan kurtuluş, mal sahibi olmak, çocuk sahibi olmak vb. gibi dünya ihtiyaçlarını dilemeyi, dünyevi dileklerde bulunmayı her zaman sürdürür, bundan usanmaz. Bunun için de sürekli çalışır. Dünyanın azına da çoğuna da kanaat etmez. Dünyalıktan elde ettikleri, istediği kadar çok olsun yine de daha fazlasını istemeye devam eder. “Ama ona kötülük” hastalık, fakirlik, çeşitli belâlar vb. gibi hoşlanılmayan şeyler “dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser.” Allah’ın rahmetinden ümit keser. Bu belânın kendisini helâke götüreceğini zanneder. İstemediği ve hoşlanmadığı türlü sebeplerin üzerine gelişinden dolayı şaşırır kalır. İman edip salih amel işleyenler ise böyle değildir. Onlara hayır, nimet ve sevdikleri bir şey isabet ettiğinde; bundan dolayı Yüce Allah’a şükrederler ve Allah’ın, üzerlerindeki bu nimetlerinin bir istidrac ve azap öncesi bir mühlet tanıma olmasından endişe ederler. Eğer canlarında, mallarında ve çoluk çocuklarında kendilerine bir musibet isabet edecek olursa, buna da sabrederler. Rablerinin lütfunu umar ve ümitsizliğe kapılmazlar.
50. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak” yani hayır dilemekten usanmayan ve bir kötülük isabet ettikten sonra da ümidini kesen insana, Allah hastalığından afiyet vermek yahut fakirlikten sonra onu zenginleştirmek sureti ile ona bir rahmet verecek olursa o, Yüce Allah’a şükretmez. Aksine haddi aşıp azar ve “kesinlikle şöyle der: Bu benim hakkımdır.” Yani ben böyle bir şeye layık olduğum için Allah, bunu bana vermiştir. “Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum.” Bu, onun öldükten sonra dirilişi inkâr ettiğini göstermektedir. Bu tutumu ile o, Allah’ın kendisine tattırmış olduğu rahmet ve nimete karşı da nankörlük etmiş olur. “Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Yani Kıyametin kopacağını ve benim de Rabbime döneceğimi varsaysak dahi O’nun yanında benim için iyilik ve güzellik vardır. Dünya hayatında ben nimetlere kavuştuğum gibi âhirette de nimetlere nail olacağım. Bu ise herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Yüce Allah hakkında küstâhca söz söylemektir. Bundan dolayı Yüce Allah böyle birisini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız.”
51. “Biz insana” sağlık, bol rızık veya başka herhangi bir “nimet verdiğimizde” Rabbinden ve O’na şükretmekten “yüz çevirir.” Kendisini beğenerek ve büyüklük taslayarak “yan çizip uzaklaşır.”“Ama ona” hastalık, fakirlik veya başka herhangi bir “kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya” sabırsızlığından dolayı oldukça fazla “dua eder.” Ne darlıkta sabreder, ne de bollukta şükreder. Allah’ın hidâyete ilettiği ve lütufta bulunduğu kimseler bundan müstesnâdır.

49- İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz. Ama ona kötülük dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser. 50- Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak o, kesinlikle şöyle der:“Bu benim hakkımdır. Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız. 51- Biz insana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizip uzaklaşır. Ama ona kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya dua eder.

49. Bu buyruk, insan tabiatının mahiyetini haber vermekte, onun sabırsız ve dayanıksız olduğunu bildirmektedir. O, hayra karşı da şerre karşı da dirençsizdir. Ancak Yüce Allah’ın bu halden kemal derceye taşıdığı kimseler müstesnâdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz.” Yüce Allah’tan kurtuluş, mal sahibi olmak, çocuk sahibi olmak vb. gibi dünya ihtiyaçlarını dilemeyi, dünyevi dileklerde bulunmayı her zaman sürdürür, bundan usanmaz. Bunun için de sürekli çalışır. Dünyanın azına da çoğuna da kanaat etmez. Dünyalıktan elde ettikleri, istediği kadar çok olsun yine de daha fazlasını istemeye devam eder. “Ama ona kötülük” hastalık, fakirlik, çeşitli belâlar vb. gibi hoşlanılmayan şeyler “dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser.” Allah’ın rahmetinden ümit keser. Bu belânın kendisini helâke götüreceğini zanneder. İstemediği ve hoşlanmadığı türlü sebeplerin üzerine gelişinden dolayı şaşırır kalır. İman edip salih amel işleyenler ise böyle değildir. Onlara hayır, nimet ve sevdikleri bir şey isabet ettiğinde; bundan dolayı Yüce Allah’a şükrederler ve Allah’ın, üzerlerindeki bu nimetlerinin bir istidrac ve azap öncesi bir mühlet tanıma olmasından endişe ederler. Eğer canlarında, mallarında ve çoluk çocuklarında kendilerine bir musibet isabet edecek olursa, buna da sabrederler. Rablerinin lütfunu umar ve ümitsizliğe kapılmazlar.
50. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak” yani hayır dilemekten usanmayan ve bir kötülük isabet ettikten sonra da ümidini kesen insana, Allah hastalığından afiyet vermek yahut fakirlikten sonra onu zenginleştirmek sureti ile ona bir rahmet verecek olursa o, Yüce Allah’a şükretmez. Aksine haddi aşıp azar ve “kesinlikle şöyle der: Bu benim hakkımdır.” Yani ben böyle bir şeye layık olduğum için Allah, bunu bana vermiştir. “Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum.” Bu, onun öldükten sonra dirilişi inkâr ettiğini göstermektedir. Bu tutumu ile o, Allah’ın kendisine tattırmış olduğu rahmet ve nimete karşı da nankörlük etmiş olur. “Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Yani Kıyametin kopacağını ve benim de Rabbime döneceğimi varsaysak dahi O’nun yanında benim için iyilik ve güzellik vardır. Dünya hayatında ben nimetlere kavuştuğum gibi âhirette de nimetlere nail olacağım. Bu ise herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Yüce Allah hakkında küstâhca söz söylemektir. Bundan dolayı Yüce Allah böyle birisini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız.”
51. “Biz insana” sağlık, bol rızık veya başka herhangi bir “nimet verdiğimizde” Rabbinden ve O’na şükretmekten “yüz çevirir.” Kendisini beğenerek ve büyüklük taslayarak “yan çizip uzaklaşır.”“Ama ona” hastalık, fakirlik veya başka herhangi bir “kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya” sabırsızlığından dolayı oldukça fazla “dua eder.” Ne darlıkta sabreder, ne de bollukta şükreder. Allah’ın hidâyete ilettiği ve lütufta bulunduğu kimseler bundan müstesnâdır.

49- İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz. Ama ona kötülük dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser. 50- Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak o, kesinlikle şöyle der:“Bu benim hakkımdır. Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız. 51- Biz insana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizip uzaklaşır. Ama ona kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya dua eder.

49. Bu buyruk, insan tabiatının mahiyetini haber vermekte, onun sabırsız ve dayanıksız olduğunu bildirmektedir. O, hayra karşı da şerre karşı da dirençsizdir. Ancak Yüce Allah’ın bu halden kemal derceye taşıdığı kimseler müstesnâdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İnsan (Rabbinden dünyevi) iyilikler dilemekten usanmaz.” Yüce Allah’tan kurtuluş, mal sahibi olmak, çocuk sahibi olmak vb. gibi dünya ihtiyaçlarını dilemeyi, dünyevi dileklerde bulunmayı her zaman sürdürür, bundan usanmaz. Bunun için de sürekli çalışır. Dünyanın azına da çoğuna da kanaat etmez. Dünyalıktan elde ettikleri, istediği kadar çok olsun yine de daha fazlasını istemeye devam eder. “Ama ona kötülük” hastalık, fakirlik, çeşitli belâlar vb. gibi hoşlanılmayan şeyler “dokunursa hemen ye’se düşüp (O’ndan) ümidini tamamen keser.” Allah’ın rahmetinden ümit keser. Bu belânın kendisini helâke götüreceğini zanneder. İstemediği ve hoşlanmadığı türlü sebeplerin üzerine gelişinden dolayı şaşırır kalır. İman edip salih amel işleyenler ise böyle değildir. Onlara hayır, nimet ve sevdikleri bir şey isabet ettiğinde; bundan dolayı Yüce Allah’a şükrederler ve Allah’ın, üzerlerindeki bu nimetlerinin bir istidrac ve azap öncesi bir mühlet tanıma olmasından endişe ederler. Eğer canlarında, mallarında ve çoluk çocuklarında kendilerine bir musibet isabet edecek olursa, buna da sabrederler. Rablerinin lütfunu umar ve ümitsizliğe kapılmazlar.
50. Daha sonra Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak” yani hayır dilemekten usanmayan ve bir kötülük isabet ettikten sonra da ümidini kesen insana, Allah hastalığından afiyet vermek yahut fakirlikten sonra onu zenginleştirmek sureti ile ona bir rahmet verecek olursa o, Yüce Allah’a şükretmez. Aksine haddi aşıp azar ve “kesinlikle şöyle der: Bu benim hakkımdır.” Yani ben böyle bir şeye layık olduğum için Allah, bunu bana vermiştir. “Ben Kıyametin kopacağını da sanmıyorum.” Bu, onun öldükten sonra dirilişi inkâr ettiğini göstermektedir. Bu tutumu ile o, Allah’ın kendisine tattırmış olduğu rahmet ve nimete karşı da nankörlük etmiş olur. “Eğer olur da Rabbime döndürülsem hiç şüphesiz O’nun katında benim için en güzeli vardır.” Yani Kıyametin kopacağını ve benim de Rabbime döneceğimi varsaysak dahi O’nun yanında benim için iyilik ve güzellik vardır. Dünya hayatında ben nimetlere kavuştuğum gibi âhirette de nimetlere nail olacağım. Bu ise herhangi bir bilgiye dayanmaksızın Yüce Allah hakkında küstâhca söz söylemektir. Bundan dolayı Yüce Allah böyle birisini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Andolsun Biz kâfirlere yaptıklarını haber vereceğiz ve kesinlikle onlara çok şiddetli bir azaptan tattıracağız.”
51. “Biz insana” sağlık, bol rızık veya başka herhangi bir “nimet verdiğimizde” Rabbinden ve O’na şükretmekten “yüz çevirir.” Kendisini beğenerek ve büyüklük taslayarak “yan çizip uzaklaşır.”“Ama ona” hastalık, fakirlik veya başka herhangi bir “kötülük isabet edince bu sefer de (bize) uzun uzadıya” sabırsızlığından dolayı oldukça fazla “dua eder.” Ne darlıkta sabreder, ne de bollukta şükreder. Allah’ın hidâyete ilettiği ve lütufta bulunduğu kimseler bundan müstesnâdır.

52- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” 53- O (Kur'ân’ın) gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? 54- Şunu bilin ki onlar, Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler. Yine bilin ki Allah, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.

52. Şu Kur’ân’ı yalanlayan, küfre ve nankörlüğe hızlıca koşan kimselere “de ki: Söyleyin bana! Eğer o” yani bu Kur’ân-ı Kerîm, şüphesiz ve tereddütsüz olarak “Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda” Allah’a ve Rasûlüne karşı inatlaşarak (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” Çünkü siz, hakkı ve doğruyu açıkça öğrendikten sonra haktan yüz çevirdiniz. Batıla ve cahilliğe yöneldiniz. O halde sizler insanların en sapığı ve en zalimisiniz. Şâyet sizlerin bunun doğruluğu ve gerçekliği hususunda herhangi bir şüpheniz varsa veya bunu dile getirecek olursanız hiç şüphesiz Allah, buna dair birtakım âyetlerini size gösterecektir. Bu konuda da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
53. “O (Kur'ân’ın) ve onun ihtiva ettiği hakikatlerin “gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine” göstereceğimiz deliller ve en ufak bir şüpheyi kabul etmeyecek tam bir açıklama ile “apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada” göklerdeki ve yerdeki delillerle, Yüce Allah’ın meydana getirdiği ve basiretli kimselere hakkı gösteren pek büyük olaylarla bu türden delilleri hem dış dünyalarında “hem de kendi nefislerinde” kendi bedenlerinde bulunan Yüce Allah’ın harikulade delilleri, hayret verici sanatı, göz kamaştırıcı kudretini gösteren deliller ile inkarcıların ibretli cezalara çarptırılarak mü’minlere yardım olunması vb. gibi delilleri “göstereceğiz.” Nitekim Yüce Allah, bunları gerçekleştirmiş, kullarına hakkın kendileri vasıtası ile açıkça ortaya çıkacağı türden deliller göstermiştir. Ancak dilediğini imana muvaffak kılan ve dilediğini bu hususta yardımsız bırakan, Yüce Allah’tır. “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” Yani Kur’ân-ı Kerîm’in hak oluşuna, onu getirenin doğru söylediğine Allah’ın şahitliği onlara yetmiyor mu? Çünkü Yüce Allah, peygamberini tasdik ederek lehine şahitlik etmiştir. Şahitlik edenlerin en doğrusu da O’dur. O, onu desteklemiş ve bu hususta şüphe edenler için sözlü şahitliği de ihtiva edecek şekilde ona yardımcı olmuştur.
54. “Şunu bilin ki onlar Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler.” Öldükten sonra diriliş ve Kıyamet günü hakkında şüphe etmektedirler. Onlara göre dünya yurdundan başka gidilecek yer yoktur. Bunun için âhiret için çalışmazlar ve ona iltifat etmezler. “Yine bilin ki O” ilmi, kudreti ve izzeti ile “her şeyi kuşatmıştır.”

Fussilet sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın lütfu ile- burada sona ermektedir.

***

52- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” 53- O (Kur'ân’ın) gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? 54- Şunu bilin ki onlar, Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler. Yine bilin ki Allah, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.

52. Şu Kur’ân’ı yalanlayan, küfre ve nankörlüğe hızlıca koşan kimselere “de ki: Söyleyin bana! Eğer o” yani bu Kur’ân-ı Kerîm, şüphesiz ve tereddütsüz olarak “Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda” Allah’a ve Rasûlüne karşı inatlaşarak (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” Çünkü siz, hakkı ve doğruyu açıkça öğrendikten sonra haktan yüz çevirdiniz. Batıla ve cahilliğe yöneldiniz. O halde sizler insanların en sapığı ve en zalimisiniz. Şâyet sizlerin bunun doğruluğu ve gerçekliği hususunda herhangi bir şüpheniz varsa veya bunu dile getirecek olursanız hiç şüphesiz Allah, buna dair birtakım âyetlerini size gösterecektir. Bu konuda da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
53. “O (Kur'ân’ın) ve onun ihtiva ettiği hakikatlerin “gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine” göstereceğimiz deliller ve en ufak bir şüpheyi kabul etmeyecek tam bir açıklama ile “apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada” göklerdeki ve yerdeki delillerle, Yüce Allah’ın meydana getirdiği ve basiretli kimselere hakkı gösteren pek büyük olaylarla bu türden delilleri hem dış dünyalarında “hem de kendi nefislerinde” kendi bedenlerinde bulunan Yüce Allah’ın harikulade delilleri, hayret verici sanatı, göz kamaştırıcı kudretini gösteren deliller ile inkarcıların ibretli cezalara çarptırılarak mü’minlere yardım olunması vb. gibi delilleri “göstereceğiz.” Nitekim Yüce Allah, bunları gerçekleştirmiş, kullarına hakkın kendileri vasıtası ile açıkça ortaya çıkacağı türden deliller göstermiştir. Ancak dilediğini imana muvaffak kılan ve dilediğini bu hususta yardımsız bırakan, Yüce Allah’tır. “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” Yani Kur’ân-ı Kerîm’in hak oluşuna, onu getirenin doğru söylediğine Allah’ın şahitliği onlara yetmiyor mu? Çünkü Yüce Allah, peygamberini tasdik ederek lehine şahitlik etmiştir. Şahitlik edenlerin en doğrusu da O’dur. O, onu desteklemiş ve bu hususta şüphe edenler için sözlü şahitliği de ihtiva edecek şekilde ona yardımcı olmuştur.
54. “Şunu bilin ki onlar Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler.” Öldükten sonra diriliş ve Kıyamet günü hakkında şüphe etmektedirler. Onlara göre dünya yurdundan başka gidilecek yer yoktur. Bunun için âhiret için çalışmazlar ve ona iltifat etmezler. “Yine bilin ki O” ilmi, kudreti ve izzeti ile “her şeyi kuşatmıştır.”

Fussilet sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın lütfu ile- burada sona ermektedir.

***

52- De ki:“Söyleyin bana! Eğer o (Kur'ân), Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” 53- O (Kur'ân’ın) gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada hem de kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? 54- Şunu bilin ki onlar, Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler. Yine bilin ki Allah, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.

52. Şu Kur’ân’ı yalanlayan, küfre ve nankörlüğe hızlıca koşan kimselere “de ki: Söyleyin bana! Eğer o” yani bu Kur’ân-ı Kerîm, şüphesiz ve tereddütsüz olarak “Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz bu durumda” Allah’a ve Rasûlüne karşı inatlaşarak (haktan) çok uzak bir ihtilafa düşen (sizlerden) daha sapık kim olabilir?” Çünkü siz, hakkı ve doğruyu açıkça öğrendikten sonra haktan yüz çevirdiniz. Batıla ve cahilliğe yöneldiniz. O halde sizler insanların en sapığı ve en zalimisiniz. Şâyet sizlerin bunun doğruluğu ve gerçekliği hususunda herhangi bir şüpheniz varsa veya bunu dile getirecek olursanız hiç şüphesiz Allah, buna dair birtakım âyetlerini size gösterecektir. Bu konuda da Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
53. “O (Kur'ân’ın) ve onun ihtiva ettiği hakikatlerin “gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine” göstereceğimiz deliller ve en ufak bir şüpheyi kabul etmeyecek tam bir açıklama ile “apaçık belli oluncaya kadar delillerimizi onlara hem dış dünyada” göklerdeki ve yerdeki delillerle, Yüce Allah’ın meydana getirdiği ve basiretli kimselere hakkı gösteren pek büyük olaylarla bu türden delilleri hem dış dünyalarında “hem de kendi nefislerinde” kendi bedenlerinde bulunan Yüce Allah’ın harikulade delilleri, hayret verici sanatı, göz kamaştırıcı kudretini gösteren deliller ile inkarcıların ibretli cezalara çarptırılarak mü’minlere yardım olunması vb. gibi delilleri “göstereceğiz.” Nitekim Yüce Allah, bunları gerçekleştirmiş, kullarına hakkın kendileri vasıtası ile açıkça ortaya çıkacağı türden deliller göstermiştir. Ancak dilediğini imana muvaffak kılan ve dilediğini bu hususta yardımsız bırakan, Yüce Allah’tır. “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” Yani Kur’ân-ı Kerîm’in hak oluşuna, onu getirenin doğru söylediğine Allah’ın şahitliği onlara yetmiyor mu? Çünkü Yüce Allah, peygamberini tasdik ederek lehine şahitlik etmiştir. Şahitlik edenlerin en doğrusu da O’dur. O, onu desteklemiş ve bu hususta şüphe edenler için sözlü şahitliği de ihtiva edecek şekilde ona yardımcı olmuştur.
54. “Şunu bilin ki onlar Rablerine kavuşmaktan yana şüphe içindedirler.” Öldükten sonra diriliş ve Kıyamet günü hakkında şüphe etmektedirler. Onlara göre dünya yurdundan başka gidilecek yer yoktur. Bunun için âhiret için çalışmazlar ve ona iltifat etmezler. “Yine bilin ki O” ilmi, kudreti ve izzeti ile “her şeyi kuşatmıştır.”

Fussilet sûresinin tefsiri -Yüce Allah’ın lütfu ile- burada sona ermektedir.

***