Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Tevbe Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

129 ayetSayfa 1 / 4

1- Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere Allah ve Rasûlü tarafından ilişkilerin kesildiğine dâir bir uyarı(dır bu)! 2- (Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay (daha rahatça) dolaşın. Bilin ki Allah’ı âciz bırakamazsınız ve Allah da kâfirleri elbette rüsvay edecektir.

(Berâe suresi de denmektedir. Medine’de inmiştir, 129 âyettir)

1-2. Bu, Allah ve Rasûlünden Müslümanlarla anlaşması olan bütün müşriklere yönelik, ilişkilerin koparıldığını bildiren bir ihtardır. Şöyle ki yeryüzünde istedikleri gibi ve mü’minlerden yana güven içerisinde rahatça dolaşabilecekleri dört ayları var. Bu dört aylık süreden sonra artık onların göz önünde bulundurulacak herhangi bir ahit ya da antlaşmaları olmayacaktır. Bu, süresi tespit edilmemiş ucu açık yahut da dört ay ve daha az bir süre ile sınırlanmış olan antlaşmalar için geçerlidir. Dört aydan daha uzun süreli olarak belirlenmiş antlaşmaları bulunanların ise eğer hainlik yapacaklarından korkulmuyorsa ve öncelikle onlar bu antlaşmayı bozmayacak olurlarsa, ahitlerinin tamamlanması beklenecektir. Daha sonra Yüce Allah, antlaşması bulunan müşriklerin her ne kadar antlaşma süresi içerisinde güven içerisinde olsalarda Allah’ı asla aciz bırakamayacakları ve O’nun elinden kurtulamayacaklarını bildirerek uyarmaktadır. Onlardan şirk üzere kalmayı devam ettirenlerin, Allah tarafından hakir ve zelil düşürülmesi kaçınılmazdır. Bu uyarı, -inat eden, küfrü üzere ısrar eden ve Allah’ın tehdidine aldırmayanlar müstesna- onların İslâm’a girmelerine vesile olan hususlar arasında idi.

1- Kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere Allah ve Rasûlü tarafından ilişkilerin kesildiğine dâir bir uyarı(dır bu)! 2- (Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay (daha rahatça) dolaşın. Bilin ki Allah’ı âciz bırakamazsınız ve Allah da kâfirleri elbette rüsvay edecektir.

(Berâe suresi de denmektedir. Medine’de inmiştir, 129 âyettir)

1-2. Bu, Allah ve Rasûlünden Müslümanlarla anlaşması olan bütün müşriklere yönelik, ilişkilerin koparıldığını bildiren bir ihtardır. Şöyle ki yeryüzünde istedikleri gibi ve mü’minlerden yana güven içerisinde rahatça dolaşabilecekleri dört ayları var. Bu dört aylık süreden sonra artık onların göz önünde bulundurulacak herhangi bir ahit ya da antlaşmaları olmayacaktır. Bu, süresi tespit edilmemiş ucu açık yahut da dört ay ve daha az bir süre ile sınırlanmış olan antlaşmalar için geçerlidir. Dört aydan daha uzun süreli olarak belirlenmiş antlaşmaları bulunanların ise eğer hainlik yapacaklarından korkulmuyorsa ve öncelikle onlar bu antlaşmayı bozmayacak olurlarsa, ahitlerinin tamamlanması beklenecektir. Daha sonra Yüce Allah, antlaşması bulunan müşriklerin her ne kadar antlaşma süresi içerisinde güven içerisinde olsalarda Allah’ı asla aciz bırakamayacakları ve O’nun elinden kurtulamayacaklarını bildirerek uyarmaktadır. Onlardan şirk üzere kalmayı devam ettirenlerin, Allah tarafından hakir ve zelil düşürülmesi kaçınılmazdır. Bu uyarı, -inat eden, küfrü üzere ısrar eden ve Allah’ın tehdidine aldırmayanlar müstesna- onların İslâm’a girmelerine vesile olan hususlar arasında idi.

3- (Yine bu), Allah ve Rasûlü’nden hacc-ı ekber günü insanlara yönelik bir bildiridir: Allah ve Rasûlü, müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Yok, eğer yüz çevirirseniz bilin ki siz Allah’ı âciz bırakamazsınız. Kâfirlere can yakıcı bir azabı müjdele!

3. Burada Yüce Allah, mü’minlere yönelik bir vaadini dile getirmektedir: O, dinini zafere kavuşturup kelimesini yüceltecek, Allah’ın peygamberini ve onunla birlikte bulunanları Mekke’den ve Allah’ın Beyt-i Haram’ından çıkartan, onları otoriteleri altında bulunan Hicaz topraklarından süren müşrik düşmanlarını da yardımsız bırakacaktır. Gerçekten de Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere yardım etmiş ve nihâyet Mekke fethedilmiş, müşrikleri zelil olmuş, mü’minler ise o topraklar üzerinde egemen olmuş ve galip gelmişlerdir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de münadisine Kurban Bayramının birinci günü olan Hacc-ı Ekber günü, insanların müslümanları ile kâfirleri ile bütün Arap Yarımadası’ndan toplanıp bir araya geldikleri vakit onlara Allah’ın da Rasûlünün de müşriklerden uzak olduğunu ilan etmesini emretmiştir. Bu ilanda artık müşriklerin Allah’ın ve Rasûlünün nezdinde herhangi bir ahit ve antlaşmalarının bulunmadığı, nerede bulunurlarsa öldürülecekleri, artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşamayacakları bildirilmiştir. Bu ilan, hicretin dokuzuncu yılına rastlamakta idi. O sene Ebu Bekir es-Sıddik radıyallahu anh’ın başkanlığında hac yapılmış ve Kurban Bayramının birinci günü, Allah Rasûlü’nün amcasının oğlu Ali b. Ebu Tâlib radıyallahu anh Allah’ın da Rasûlünün de müşriklerden uzak olduğunu ilan etmişti. Daha sonra Yüce Allah müşrikleri tevbeye teşvik edip şirk üzere kalmaktan sakındırarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer tevbe ederseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Yok eğer yüz çevirirseniz bilin ki siz Allah’ı âciz bırakamazsınız.” O’nun elinden kurtulamazsınız. Aksine siz O’nun idaresi altındasınız. O sizlere mü’min kullarını musallat kılmaya kadir olandır. “Kâfirlere can yakıcı bir azabı müjdele!” Dünyada öldürülmek, esir alınmak ve yurtlarından sürülmek gibi oldukça ağır, âhirette de kalacak en kötü yer olan cehennem ateşi olmak üzere can yakıcı azabı bildir.

4- Ancak antlaşma yaptığınız müşriklerden size karşı bir kusur yapmamış ve aleyhinizde kimseye yardım etmemiş olanlar müstesnâdır. O nedenle onların ahitlerini sürelerinin sonuna kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah takva sahiplerini sever.

4. Yani bu, bütün müşriklerden mutlak ve kesin bir ayrılma ve uzaklaşmadır; “ancak antlaşma yaptığınız müşriklerden... olanlar müstesnâdır.” Yani antlaşmaları üzere devam eden, ahitlerini bozacak bir şey yapmayan, bu konuda size karşı kusur etmeyen ve size karşı başkalarına destek vermeyenlerin ise antlaşmalarını süreleri -az ya da çok olsun- bitinceye kadar sürdürün ve gereğini yerine getirin. Çünkü İslâm hainliği değil, söze bağlılığı emreder. “Şüphesiz Allah” emrolundukları şeyi eksiksiz yerine getiren, şirkten, hainlikten ve bunların dışında her türlü masiyetten uzak duran “takva sahiplerini sever.”

5- Haram aylar çıkınca artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve geçecekleri bütün geçitleri tutun. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse onları serbest bırakın. Şüphesiz Allah Ğafurdur, Rahimdir.

5. Yüce Allah’ın antlaşmalı müşriklerle savaşmayı haram kılmış olduğu “haram aylar” ki bunlar serbest dolaşılabilecek dört ay ile daha uzun antlaşma süresi bulunanlar için sürenin bitimini ifade eden aylardır “çıkınca artık” onlara karşı sorumluluk ortadan kalkmış olacağından “o müşrikleri nerede bulursanız” hangi yer ve zamanda olursa olsunlar “öldürün. Yakalayın” esir alın, “hapsedin” sıkıştırın ve Allah’ın gerçek kulları için bir mabed kılmış olduğu arzında rahat rahat dolaşmalarına imkân vermeyin. Çünkü bunlar esasen Allah’ın arzını mesken tutmaya ehil de değildirler ve oradan bir karışlık yer üzerinde dahi hak sahibi olamazlar. Çünkü arz Allah’ındır. Onlar ise Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkan, yeryüzünde Allah’ın dininin yer etmesini istemeyen ve O’na karşı savaş açanlar Allah düşmanlarıdır. Ancak Allah kâfirler hoşlanmasa da nurunu mutlaka tamamlayacaktır. “ve geçecekleri bütün geçitleri tutun.” Onların geçip gidecekleri her bir tepeyi, her bir yeri kontrolünüz altına alın ve onlara karşı cihadda nöbet tutun. Bu uğurda bütün gayretinizi ortaya koyun. Onlar şirklerinden vazgeçip tevbe edinceye kadar da bu halinizi sürdürün. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer” şirklerinden “tevbe eder, namaz kılar” o ibadeti hakkı ile eda eder ve hak edenlere “zekât verirlerse onları serbest bırakın.” Onlara ilişmeyin, onları da sizin gibi kabul edin. Sizin lehinize olan haklar onların da lehinedir, sizin üzerinizde olan vazifeler onların da üzerinde borçtur. “Şüphesiz Allah Ğafurdur” Tevbe edenlerin, şirk ve diğer günahlarını bağışlar, “Rahimdir.” Onları tevbe etmeye muvaffak kılmakla sonra da tevbelerini kabul etmekle onlara merhamette bulunur. Bu âyet-i kerimede namaz veya zekâtı edâ etmeyi kabul etmeyenlerle onları edâ edinceye kadar savaşılacağına dair delil vardır. Nitekim Ebû Bekir radıyallahu anh da (zekat vermeyenlerle savaşırken) bunu delil almıştır.

6- Eğer müşriklerden biri senden emân dilerse ona emân ver. Tâ ki Allah’ın kelâmını dinlesin. Sonra da onu güvende olacağı yere kadar ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir toplum olmalarından dolayıdır.

6. Yüce Allah’ın bundan önce geçen:“Haram aylar çıkınca artık müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve geçecekleri bütün geçitleri tutun” buyruğu, bütün haller ve bütün müşrik kişiler hakkında umumi bir emir olduğundan ötürü Yüce Allah, bu âyet-i kerimede eğer maslahat onların bazılarına yakınlık göstermeyi gerektirecek olursa bunun caiz, hatta farz olacağını zikrederek şöyle buyurmaktadır:“Eğer müşriklerden biri” Allah’ın kelamını dinlemek ve İslâm’ı incelemek için “senden eman dilerse” senden kendisini himaye etmeni ve kendisine gelecek zararı önlemeni isterse “ona eman ver. Tâ ki Allah’ın kelamını dinlesin.” Bundan sonra da artık müslüman olursa ne âla! Aksi takdirde “onu güvende olacağı yere kadar ulaştır.” Buna sebepse kâfirlerin “bilmeyen bir toplum” olmalarıdır. Bazen küfürleri üzere devam edişlerinin sebebi onların bilgisizlikleri olabilir. Bu bilgisizlik ortadan kalktı mı İslâm’ı küfre tercih edebilirler. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Rasûlüne ve ahkamda ona uymakla yükümlü olan ümmetine Allah’ın kelamını dinlemek isteyen kimseleri himaye etmelerini emretmektedir. Bu ayet, Kur’an-ı Kerim’in, Allah’ın kelamı olduğunu ve mahlûk olmadığını kabul eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin görüşünün lehine açık bir delildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i (kelam sıfatı ile) söyleyen/konuşan bizzat Yüce Allah’tır ve O, bu kelamı, sıfatın mevsufuna izafe edilmesi şeklinde kendi zatına izafe etmiştir. Yine bu buyruk Mutezile ile onların görüşlerini kabul edenlerin ileri sürdükleri Kur’an’ın mahluk olduğu görüşünün batıl olduğuna da delildir. Esasen bu görüşün batıl olduğunu gösteren deliller pek çoktur, ancak bunları sıralamanın yeri burası değildir.

7- Müşriklerin, Allah katında ve Rasûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir ki?! Ancak Mescid-i Haram’ın yanında ahitleştikleriniz müstesnadır ki onlar, size karşı dürüst davrandıkları sürece siz de onlara karşı dürüst davranın. Şüphesiz ki Allah takva sahiplerini sever.

7. Bu buyruk, Yüce Allah’ın ve Rasûlünün müşriklerden uzak olmalarını gerektiren hikmeti açıklamaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Müşriklerin, Allah katında ve Rasûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir ki?!” Bunlar iman farizasını yerine mi getirdiler yoksa Allah’ın Rasûlüne ve mü’minlere eziyetlerinden mi vazgeçtiler? Aksine onlar hakka savaş açıp batıla yardımcı olmadılar mı? Yeryüzünde fesad çıkarmadılar mı? O halde Allah’ın onlardan uzak olmasını, Allah nezdinde ve Rasûlü yanında geçerli herhangi bir ahitlerinin bulunmamasını hak ettiler. “Ancak Mescid-i Haram’ın yanında ahitleştikleriniz müstesnadır” Çünkü onların özellikle bu faziletli yerde yapılan ahitleri nedeniyle göz önünde bulundurulması gereken bir saygınlıkları vardır. “onlar size karşı dürüst davrandıkları sürece siz de onlara karşı dürüst davranın. Şüphesiz ki Allah takva sahiplerini sever.” İşte bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

8- Nasıl olabilir ki?! Zira onlar size karşı üstünlük sağlarlarsa hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirler ne de bir ahit! Onlar (şu durumda güya) ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, ama kalpleri (buna) karşıdır. Onların çoğu fâsık kimselerdir. 9- Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar ve O’nun yolundan alıkoydular. Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür! 10- Onlar bir mü’min hakkında ne akrabalık bağı ne de bir ahit gözetmezler. Onlar haddi aşanların ta kendileridir. 11- Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklarız.

8. Müşriklerin Allah nezdinde uyulması gerekli bir ahit ve antlaşmaları “nasıl olabilir ki?” Çünkü onlar “size karşı” güç ve egemenlikleri ile “üstünlük sağlarlarsa” size acımazlar, “hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirler ne de bir ahit!” Size kötü davranma konusunda Allah’tan korkmazlar. Aksine size en kötü işkenceleri yaparlar. İşte size üstünlük sağlayacak olurlarsa size yapacakları budur! Bu yüzden sakın sizden korktukları dönemlerde size karşı olan davranışları sizi aldatmasın! Çünkü “onlar (şu durumda güya) ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, ama kalpleri” size meyletmeye ve sizi sevmeye “karşıdır.” isteksizdir. Aksine onlar gerçekten sizin düşmanlarınızdır ve tam anlamı ile sizden nefret eden kimselerdir. “Onların çoğu fâsık kimselerdir.” Onların ne dine bağlılıkları vardır ne de mertlikleri.
9. “Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar.” Yani dünyadaki değersiz ve dünyevi payı Allah’a ve Rasûlüne imana, Allah’ın âyetlerine itaatle boyun eğmeye tercih ettiler. “Ve O’nun yolundan” hem kendilerini hem de başkalarını “alıkoydular. Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür!”
10. “Onlar bir mü’min hakkında ne akrabalık bağı ne de bir ahit gözetmezler.” Bunun sebebi imana ve mü’minlere olan düşmanlıklarıdır. Onların size düşmanık etmelerine ve size kin duymalarına sebep, imandır.
11. Bu yüzden sizler de dininizi koruyun ve ona arka çıkın. Dininize düşmanlık edenleri düşman belleyin. Yanınızda yer alarak dininize yardım edenleri de dost bilin. Sevgi ve düşmanlığınızda dininizi esas alın, vereceğiniz hükümlerde onu belirleyici yapın. Dostluk ve düşmanlığınız hevanıza, kötülüğü emreden nefse ve onun meyillerine göre olmasın. O nedenle de “eğer” şirklerinden “tevbe eder” imana dönerek “namaz kılar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir.” Artık müşrik oldukları sırada aranızda olan düşmanlığı unutun ki Allah’ın ihlas sahibi kulları olasınız. İşte bu yolla kul, gerçek anlamı ile bir kul olur. Yüce Allah bunca önemli hükümleri beyan edip pek çok hikmetleri açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:“Biz, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklarız.” Açık bir şekilde beyan ederiz. Bizim bu açıklamalarımız bilen bir toplum içindir. Zira âyetler ve hükümler, onlar aracılığı ile bilinir. İslâm dini ve şer’î hükümleri onlar yolu ile öğrenilir. Allah’ım, ey âlemlerin Rabbi! Rahmetinle, lütuf, kerem ve ihsanınla sen bizleri bilen ve bildikleri ile amel eden topluluk arasına kat!

8- Nasıl olabilir ki?! Zira onlar size karşı üstünlük sağlarlarsa hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirler ne de bir ahit! Onlar (şu durumda güya) ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, ama kalpleri (buna) karşıdır. Onların çoğu fâsık kimselerdir. 9- Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar ve O’nun yolundan alıkoydular. Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür! 10- Onlar bir mü’min hakkında ne akrabalık bağı ne de bir ahit gözetmezler. Onlar haddi aşanların ta kendileridir. 11- Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklarız.

8. Müşriklerin Allah nezdinde uyulması gerekli bir ahit ve antlaşmaları “nasıl olabilir ki?” Çünkü onlar “size karşı” güç ve egemenlikleri ile “üstünlük sağlarlarsa” size acımazlar, “hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirler ne de bir ahit!” Size kötü davranma konusunda Allah’tan korkmazlar. Aksine size en kötü işkenceleri yaparlar. İşte size üstünlük sağlayacak olurlarsa size yapacakları budur! Bu yüzden sakın sizden korktukları dönemlerde size karşı olan davranışları sizi aldatmasın! Çünkü “onlar (şu durumda güya) ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, ama kalpleri” size meyletmeye ve sizi sevmeye “karşıdır.” isteksizdir. Aksine onlar gerçekten sizin düşmanlarınızdır ve tam anlamı ile sizden nefret eden kimselerdir. “Onların çoğu fâsık kimselerdir.” Onların ne dine bağlılıkları vardır ne de mertlikleri.
9. “Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar.” Yani dünyadaki değersiz ve dünyevi payı Allah’a ve Rasûlüne imana, Allah’ın âyetlerine itaatle boyun eğmeye tercih ettiler. “Ve O’nun yolundan” hem kendilerini hem de başkalarını “alıkoydular. Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür!”
10. “Onlar bir mü’min hakkında ne akrabalık bağı ne de bir ahit gözetmezler.” Bunun sebebi imana ve mü’minlere olan düşmanlıklarıdır. Onların size düşmanık etmelerine ve size kin duymalarına sebep, imandır.
11. Bu yüzden sizler de dininizi koruyun ve ona arka çıkın. Dininize düşmanlık edenleri düşman belleyin. Yanınızda yer alarak dininize yardım edenleri de dost bilin. Sevgi ve düşmanlığınızda dininizi esas alın, vereceğiniz hükümlerde onu belirleyici yapın. Dostluk ve düşmanlığınız hevanıza, kötülüğü emreden nefse ve onun meyillerine göre olmasın. O nedenle de “eğer” şirklerinden “tevbe eder” imana dönerek “namaz kılar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir.” Artık müşrik oldukları sırada aranızda olan düşmanlığı unutun ki Allah’ın ihlas sahibi kulları olasınız. İşte bu yolla kul, gerçek anlamı ile bir kul olur. Yüce Allah bunca önemli hükümleri beyan edip pek çok hikmetleri açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:“Biz, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklarız.” Açık bir şekilde beyan ederiz. Bizim bu açıklamalarımız bilen bir toplum içindir. Zira âyetler ve hükümler, onlar aracılığı ile bilinir. İslâm dini ve şer’î hükümleri onlar yolu ile öğrenilir. Allah’ım, ey âlemlerin Rabbi! Rahmetinle, lütuf, kerem ve ihsanınla sen bizleri bilen ve bildikleri ile amel eden topluluk arasına kat!

8- Nasıl olabilir ki?! Zira onlar size karşı üstünlük sağlarlarsa hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirler ne de bir ahit! Onlar (şu durumda güya) ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, ama kalpleri (buna) karşıdır. Onların çoğu fâsık kimselerdir. 9- Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar ve O’nun yolundan alıkoydular. Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür! 10- Onlar bir mü’min hakkında ne akrabalık bağı ne de bir ahit gözetmezler. Onlar haddi aşanların ta kendileridir. 11- Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklarız.

8. Müşriklerin Allah nezdinde uyulması gerekli bir ahit ve antlaşmaları “nasıl olabilir ki?” Çünkü onlar “size karşı” güç ve egemenlikleri ile “üstünlük sağlarlarsa” size acımazlar, “hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirler ne de bir ahit!” Size kötü davranma konusunda Allah’tan korkmazlar. Aksine size en kötü işkenceleri yaparlar. İşte size üstünlük sağlayacak olurlarsa size yapacakları budur! Bu yüzden sakın sizden korktukları dönemlerde size karşı olan davranışları sizi aldatmasın! Çünkü “onlar (şu durumda güya) ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, ama kalpleri” size meyletmeye ve sizi sevmeye “karşıdır.” isteksizdir. Aksine onlar gerçekten sizin düşmanlarınızdır ve tam anlamı ile sizden nefret eden kimselerdir. “Onların çoğu fâsık kimselerdir.” Onların ne dine bağlılıkları vardır ne de mertlikleri.
9. “Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar.” Yani dünyadaki değersiz ve dünyevi payı Allah’a ve Rasûlüne imana, Allah’ın âyetlerine itaatle boyun eğmeye tercih ettiler. “Ve O’nun yolundan” hem kendilerini hem de başkalarını “alıkoydular. Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür!”
10. “Onlar bir mü’min hakkında ne akrabalık bağı ne de bir ahit gözetmezler.” Bunun sebebi imana ve mü’minlere olan düşmanlıklarıdır. Onların size düşmanık etmelerine ve size kin duymalarına sebep, imandır.
11. Bu yüzden sizler de dininizi koruyun ve ona arka çıkın. Dininize düşmanlık edenleri düşman belleyin. Yanınızda yer alarak dininize yardım edenleri de dost bilin. Sevgi ve düşmanlığınızda dininizi esas alın, vereceğiniz hükümlerde onu belirleyici yapın. Dostluk ve düşmanlığınız hevanıza, kötülüğü emreden nefse ve onun meyillerine göre olmasın. O nedenle de “eğer” şirklerinden “tevbe eder” imana dönerek “namaz kılar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir.” Artık müşrik oldukları sırada aranızda olan düşmanlığı unutun ki Allah’ın ihlas sahibi kulları olasınız. İşte bu yolla kul, gerçek anlamı ile bir kul olur. Yüce Allah bunca önemli hükümleri beyan edip pek çok hikmetleri açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:“Biz, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklarız.” Açık bir şekilde beyan ederiz. Bizim bu açıklamalarımız bilen bir toplum içindir. Zira âyetler ve hükümler, onlar aracılığı ile bilinir. İslâm dini ve şer’î hükümleri onlar yolu ile öğrenilir. Allah’ım, ey âlemlerin Rabbi! Rahmetinle, lütuf, kerem ve ihsanınla sen bizleri bilen ve bildikleri ile amel eden topluluk arasına kat!

8- Nasıl olabilir ki?! Zira onlar size karşı üstünlük sağlarlarsa hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirler ne de bir ahit! Onlar (şu durumda güya) ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, ama kalpleri (buna) karşıdır. Onların çoğu fâsık kimselerdir. 9- Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar ve O’nun yolundan alıkoydular. Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür! 10- Onlar bir mü’min hakkında ne akrabalık bağı ne de bir ahit gözetmezler. Onlar haddi aşanların ta kendileridir. 11- Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklarız.

8. Müşriklerin Allah nezdinde uyulması gerekli bir ahit ve antlaşmaları “nasıl olabilir ki?” Çünkü onlar “size karşı” güç ve egemenlikleri ile “üstünlük sağlarlarsa” size acımazlar, “hakkınızda ne akrabalık bağı gözetirler ne de bir ahit!” Size kötü davranma konusunda Allah’tan korkmazlar. Aksine size en kötü işkenceleri yaparlar. İşte size üstünlük sağlayacak olurlarsa size yapacakları budur! Bu yüzden sakın sizden korktukları dönemlerde size karşı olan davranışları sizi aldatmasın! Çünkü “onlar (şu durumda güya) ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, ama kalpleri” size meyletmeye ve sizi sevmeye “karşıdır.” isteksizdir. Aksine onlar gerçekten sizin düşmanlarınızdır ve tam anlamı ile sizden nefret eden kimselerdir. “Onların çoğu fâsık kimselerdir.” Onların ne dine bağlılıkları vardır ne de mertlikleri.
9. “Onlar, Allah’ın âyetlerini az bir bedel karşılığında sattılar.” Yani dünyadaki değersiz ve dünyevi payı Allah’a ve Rasûlüne imana, Allah’ın âyetlerine itaatle boyun eğmeye tercih ettiler. “Ve O’nun yolundan” hem kendilerini hem de başkalarını “alıkoydular. Yapmakta oldukları ne kadar da kötüdür!”
10. “Onlar bir mü’min hakkında ne akrabalık bağı ne de bir ahit gözetmezler.” Bunun sebebi imana ve mü’minlere olan düşmanlıklarıdır. Onların size düşmanık etmelerine ve size kin duymalarına sebep, imandır.
11. Bu yüzden sizler de dininizi koruyun ve ona arka çıkın. Dininize düşmanlık edenleri düşman belleyin. Yanınızda yer alarak dininize yardım edenleri de dost bilin. Sevgi ve düşmanlığınızda dininizi esas alın, vereceğiniz hükümlerde onu belirleyici yapın. Dostluk ve düşmanlığınız hevanıza, kötülüğü emreden nefse ve onun meyillerine göre olmasın. O nedenle de “eğer” şirklerinden “tevbe eder” imana dönerek “namaz kılar ve zekât verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir.” Artık müşrik oldukları sırada aranızda olan düşmanlığı unutun ki Allah’ın ihlas sahibi kulları olasınız. İşte bu yolla kul, gerçek anlamı ile bir kul olur. Yüce Allah bunca önemli hükümleri beyan edip pek çok hikmetleri açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır:“Biz, bilen bir toplum için âyetleri ayrıntılı olarak açıklarız.” Açık bir şekilde beyan ederiz. Bizim bu açıklamalarımız bilen bir toplum içindir. Zira âyetler ve hükümler, onlar aracılığı ile bilinir. İslâm dini ve şer’î hükümleri onlar yolu ile öğrenilir. Allah’ım, ey âlemlerin Rabbi! Rahmetinle, lütuf, kerem ve ihsanınla sen bizleri bilen ve bildikleri ile amel eden topluluk arasına kat!

12- Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa siz de o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler. 13- Yeminlerini bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan, üstelik sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır. 14- Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size zafer versin ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın… 15- Kalplerindeki öfkeyi de gidersin. Allah dilediğine tevbe nasip eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.

12. Yüce Allah, daha önce müşrikler arasından antlaşmalı olanların antlaşmalarına bağlı kalıp dürüst davranmaları halinde müminlerin de onlara karşı dürüst davranıp anlaşmaya bağlı kalmalarını emrettikten sonra burada şöyle buyurmaktadır:“Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar” yeminlerine uymaz, bağlılıklarını sürdürmezler yahut da size karşı savaşanlara yardım eder ya da ahitlerinin gereğini tam anlamı ile yerine getirmeyecek olurlarsa “ve dininize dil uzatırlarsa” onu ayıplar ve onunla alay edecek olurlarsa -bunun kapsamına dine ya da Kur’an’a yönelik bütün eleştiri türleri de girmektedir- “siz de o küfür önderleriyle” Rahman olan Allah’ın dinine dil uzatıp şeytanın dinine yardımcı olan küfür önderleri ve elebaşları ile “savaşın.” Özellikle önderlerin söz konusu edilmesi, işledikleri cinâyetlerin büyüklüğünden ve başkalarının bu hususta onlara tâbi olmalarından dolayıdır. Ayrıca bu, dine dil uzatan ve onu reddetmeye kalkışan kimselerin, küfrün önderlerine dahil olduğuna da delildir. “Çünkü onların yeminleri yoktur” Yani bunların bağlı kalmayı sürdürdükleri ve riâyet ettikleri ahitleri de antlaşmaları da yoktur. Aksine bunlar her zaman için hain, ahdi bozan ve kendilerine hiçbir şekilde güven duyulmayan kimselerdir. “Olur ki” sizin onlarla savaşmanız dolayısı ile dininize dil uzatmaktan “vazgeçerler.” Ve hatta dininize girerler.
13. Daha sonra Yüce Allah, böyleleri ile savaşmayı teşvik etmekte, o düşmanların yaptıkları işleri ve onlarla savaşmayı gerektiren nitelikleri söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirmek üzere şöyle demektedir:“Yeminlerini bozan” kendisine saygı duyulması, ta’zim edilmesi gereken “Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan” onu yurdundan çıkartarak sürmeye yeltenen ve bu hususta bütün imkânlarını ortaya koyan “üstelik” antlaşmalarını bozup size karşı düşmanlarınıza yardım etmek suretiyle “sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız?” Zira Kureyşliler, müslümanlarla antlaşmaları bulunduğu halde Allah Rasûlü ile antlaşması bulunan Huzâa oğullarına karşı kendi antlaşmaları bulunan Bekroğullarına yardım etmişler ve onların yanında yer alarak birlikte savaşmışlardı. Niteki bu konu, sîret kitaplarında genişçe anlatılmıştır. “Yoksa” böyleleri ile savaşmayı terk ederek “onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır.” Çünkü onlarla size savaşma emrini veren, bunu oldukça kesin ve pekiştirici ifadeler ile size buyuran Allah’tır. Sizler gerçek mü’minler iseniz Allah’ın emrine uyun, onlardan korkarak Allah’ın emrini terk etmeye kalkışmayın.
14-15. Daha sonra Yüce Allah, onlarla savaşma emrini yineleyerek savaşın sağlayacağı faydaları da zikretmektedir. Bütün bunlar mü’minlerin onlara karşı savaşmaya teşvik edilmesi ve gayrete getirilmesi içindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle” onları öldürmek sureti ile “onlara azap etsin.” Size onlara karşı zafer nasip ederek “onları rezil etsin.” Çünkü onlar gerçekten rezil olmayı hak eden düşmanlarınızdır. “onlara karşı size zafer versin.” Bu da Yüce Allah’ın bir vaadi ve bir müjdesi olup O, bunu gerçekleştirmiştir. “Ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın. Kalplerindeki öfkeyi de gidersin.” Çünkü müminlerin kalplerinde onlara karşı öyle bir kin ve öfke vardır ki onlarla savaşmak ve onları öldürmek, adeta mü’minlerin kalplerindeki keder ve üzüntüyü gideren bir şifadır. Zira onlar bu düşmanların Allah ve Rasûlüne karşı savaştıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için gayret edip durduklarını görmekteler. İşte onlarla savaşmak ve onları öldürmek, kalplerinizdeki kin ve öfkeyi gideren bir iştir. Bu da Yüce Allah’ın mü’minleri sevdiğini ve onların hallerine ne kadar ihtimam gösterdiğini ortaya koymaktadır. Zira Yüce Allah, onların kalplerinin ferahlamasını ve öfkelerinin gitmesini, şeriatın maksatları arasında zikretmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah” size karşı savaşan bu kimseler arasından “dilediğine” İslâm’ı kalplerinde süslemek, küfür, fasıklık ve isyandan da tiksindirmek suretiyle İslâm’a girmeye muvaffak kılarak “tevbe nasib eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerine koyar. Kimin iman etmeye elverişli olduğunu bilir ve ona hidâyet verir. Kimin de imana elverişli olmadığını bilir, onu da sapıklığı ve azgınlığı içerisinde bırakır.

12- Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa siz de o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler. 13- Yeminlerini bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan, üstelik sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır. 14- Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size zafer versin ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın… 15- Kalplerindeki öfkeyi de gidersin. Allah dilediğine tevbe nasip eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.

12. Yüce Allah, daha önce müşrikler arasından antlaşmalı olanların antlaşmalarına bağlı kalıp dürüst davranmaları halinde müminlerin de onlara karşı dürüst davranıp anlaşmaya bağlı kalmalarını emrettikten sonra burada şöyle buyurmaktadır:“Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar” yeminlerine uymaz, bağlılıklarını sürdürmezler yahut da size karşı savaşanlara yardım eder ya da ahitlerinin gereğini tam anlamı ile yerine getirmeyecek olurlarsa “ve dininize dil uzatırlarsa” onu ayıplar ve onunla alay edecek olurlarsa -bunun kapsamına dine ya da Kur’an’a yönelik bütün eleştiri türleri de girmektedir- “siz de o küfür önderleriyle” Rahman olan Allah’ın dinine dil uzatıp şeytanın dinine yardımcı olan küfür önderleri ve elebaşları ile “savaşın.” Özellikle önderlerin söz konusu edilmesi, işledikleri cinâyetlerin büyüklüğünden ve başkalarının bu hususta onlara tâbi olmalarından dolayıdır. Ayrıca bu, dine dil uzatan ve onu reddetmeye kalkışan kimselerin, küfrün önderlerine dahil olduğuna da delildir. “Çünkü onların yeminleri yoktur” Yani bunların bağlı kalmayı sürdürdükleri ve riâyet ettikleri ahitleri de antlaşmaları da yoktur. Aksine bunlar her zaman için hain, ahdi bozan ve kendilerine hiçbir şekilde güven duyulmayan kimselerdir. “Olur ki” sizin onlarla savaşmanız dolayısı ile dininize dil uzatmaktan “vazgeçerler.” Ve hatta dininize girerler.
13. Daha sonra Yüce Allah, böyleleri ile savaşmayı teşvik etmekte, o düşmanların yaptıkları işleri ve onlarla savaşmayı gerektiren nitelikleri söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirmek üzere şöyle demektedir:“Yeminlerini bozan” kendisine saygı duyulması, ta’zim edilmesi gereken “Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan” onu yurdundan çıkartarak sürmeye yeltenen ve bu hususta bütün imkânlarını ortaya koyan “üstelik” antlaşmalarını bozup size karşı düşmanlarınıza yardım etmek suretiyle “sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız?” Zira Kureyşliler, müslümanlarla antlaşmaları bulunduğu halde Allah Rasûlü ile antlaşması bulunan Huzâa oğullarına karşı kendi antlaşmaları bulunan Bekroğullarına yardım etmişler ve onların yanında yer alarak birlikte savaşmışlardı. Niteki bu konu, sîret kitaplarında genişçe anlatılmıştır. “Yoksa” böyleleri ile savaşmayı terk ederek “onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır.” Çünkü onlarla size savaşma emrini veren, bunu oldukça kesin ve pekiştirici ifadeler ile size buyuran Allah’tır. Sizler gerçek mü’minler iseniz Allah’ın emrine uyun, onlardan korkarak Allah’ın emrini terk etmeye kalkışmayın.
14-15. Daha sonra Yüce Allah, onlarla savaşma emrini yineleyerek savaşın sağlayacağı faydaları da zikretmektedir. Bütün bunlar mü’minlerin onlara karşı savaşmaya teşvik edilmesi ve gayrete getirilmesi içindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle” onları öldürmek sureti ile “onlara azap etsin.” Size onlara karşı zafer nasip ederek “onları rezil etsin.” Çünkü onlar gerçekten rezil olmayı hak eden düşmanlarınızdır. “onlara karşı size zafer versin.” Bu da Yüce Allah’ın bir vaadi ve bir müjdesi olup O, bunu gerçekleştirmiştir. “Ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın. Kalplerindeki öfkeyi de gidersin.” Çünkü müminlerin kalplerinde onlara karşı öyle bir kin ve öfke vardır ki onlarla savaşmak ve onları öldürmek, adeta mü’minlerin kalplerindeki keder ve üzüntüyü gideren bir şifadır. Zira onlar bu düşmanların Allah ve Rasûlüne karşı savaştıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için gayret edip durduklarını görmekteler. İşte onlarla savaşmak ve onları öldürmek, kalplerinizdeki kin ve öfkeyi gideren bir iştir. Bu da Yüce Allah’ın mü’minleri sevdiğini ve onların hallerine ne kadar ihtimam gösterdiğini ortaya koymaktadır. Zira Yüce Allah, onların kalplerinin ferahlamasını ve öfkelerinin gitmesini, şeriatın maksatları arasında zikretmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah” size karşı savaşan bu kimseler arasından “dilediğine” İslâm’ı kalplerinde süslemek, küfür, fasıklık ve isyandan da tiksindirmek suretiyle İslâm’a girmeye muvaffak kılarak “tevbe nasib eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerine koyar. Kimin iman etmeye elverişli olduğunu bilir ve ona hidâyet verir. Kimin de imana elverişli olmadığını bilir, onu da sapıklığı ve azgınlığı içerisinde bırakır.

12- Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa siz de o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler. 13- Yeminlerini bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan, üstelik sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır. 14- Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size zafer versin ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın… 15- Kalplerindeki öfkeyi de gidersin. Allah dilediğine tevbe nasip eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.

12. Yüce Allah, daha önce müşrikler arasından antlaşmalı olanların antlaşmalarına bağlı kalıp dürüst davranmaları halinde müminlerin de onlara karşı dürüst davranıp anlaşmaya bağlı kalmalarını emrettikten sonra burada şöyle buyurmaktadır:“Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar” yeminlerine uymaz, bağlılıklarını sürdürmezler yahut da size karşı savaşanlara yardım eder ya da ahitlerinin gereğini tam anlamı ile yerine getirmeyecek olurlarsa “ve dininize dil uzatırlarsa” onu ayıplar ve onunla alay edecek olurlarsa -bunun kapsamına dine ya da Kur’an’a yönelik bütün eleştiri türleri de girmektedir- “siz de o küfür önderleriyle” Rahman olan Allah’ın dinine dil uzatıp şeytanın dinine yardımcı olan küfür önderleri ve elebaşları ile “savaşın.” Özellikle önderlerin söz konusu edilmesi, işledikleri cinâyetlerin büyüklüğünden ve başkalarının bu hususta onlara tâbi olmalarından dolayıdır. Ayrıca bu, dine dil uzatan ve onu reddetmeye kalkışan kimselerin, küfrün önderlerine dahil olduğuna da delildir. “Çünkü onların yeminleri yoktur” Yani bunların bağlı kalmayı sürdürdükleri ve riâyet ettikleri ahitleri de antlaşmaları da yoktur. Aksine bunlar her zaman için hain, ahdi bozan ve kendilerine hiçbir şekilde güven duyulmayan kimselerdir. “Olur ki” sizin onlarla savaşmanız dolayısı ile dininize dil uzatmaktan “vazgeçerler.” Ve hatta dininize girerler.
13. Daha sonra Yüce Allah, böyleleri ile savaşmayı teşvik etmekte, o düşmanların yaptıkları işleri ve onlarla savaşmayı gerektiren nitelikleri söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirmek üzere şöyle demektedir:“Yeminlerini bozan” kendisine saygı duyulması, ta’zim edilmesi gereken “Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan” onu yurdundan çıkartarak sürmeye yeltenen ve bu hususta bütün imkânlarını ortaya koyan “üstelik” antlaşmalarını bozup size karşı düşmanlarınıza yardım etmek suretiyle “sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız?” Zira Kureyşliler, müslümanlarla antlaşmaları bulunduğu halde Allah Rasûlü ile antlaşması bulunan Huzâa oğullarına karşı kendi antlaşmaları bulunan Bekroğullarına yardım etmişler ve onların yanında yer alarak birlikte savaşmışlardı. Niteki bu konu, sîret kitaplarında genişçe anlatılmıştır. “Yoksa” böyleleri ile savaşmayı terk ederek “onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır.” Çünkü onlarla size savaşma emrini veren, bunu oldukça kesin ve pekiştirici ifadeler ile size buyuran Allah’tır. Sizler gerçek mü’minler iseniz Allah’ın emrine uyun, onlardan korkarak Allah’ın emrini terk etmeye kalkışmayın.
14-15. Daha sonra Yüce Allah, onlarla savaşma emrini yineleyerek savaşın sağlayacağı faydaları da zikretmektedir. Bütün bunlar mü’minlerin onlara karşı savaşmaya teşvik edilmesi ve gayrete getirilmesi içindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle” onları öldürmek sureti ile “onlara azap etsin.” Size onlara karşı zafer nasip ederek “onları rezil etsin.” Çünkü onlar gerçekten rezil olmayı hak eden düşmanlarınızdır. “onlara karşı size zafer versin.” Bu da Yüce Allah’ın bir vaadi ve bir müjdesi olup O, bunu gerçekleştirmiştir. “Ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın. Kalplerindeki öfkeyi de gidersin.” Çünkü müminlerin kalplerinde onlara karşı öyle bir kin ve öfke vardır ki onlarla savaşmak ve onları öldürmek, adeta mü’minlerin kalplerindeki keder ve üzüntüyü gideren bir şifadır. Zira onlar bu düşmanların Allah ve Rasûlüne karşı savaştıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için gayret edip durduklarını görmekteler. İşte onlarla savaşmak ve onları öldürmek, kalplerinizdeki kin ve öfkeyi gideren bir iştir. Bu da Yüce Allah’ın mü’minleri sevdiğini ve onların hallerine ne kadar ihtimam gösterdiğini ortaya koymaktadır. Zira Yüce Allah, onların kalplerinin ferahlamasını ve öfkelerinin gitmesini, şeriatın maksatları arasında zikretmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah” size karşı savaşan bu kimseler arasından “dilediğine” İslâm’ı kalplerinde süslemek, küfür, fasıklık ve isyandan da tiksindirmek suretiyle İslâm’a girmeye muvaffak kılarak “tevbe nasib eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerine koyar. Kimin iman etmeye elverişli olduğunu bilir ve ona hidâyet verir. Kimin de imana elverişli olmadığını bilir, onu da sapıklığı ve azgınlığı içerisinde bırakır.

12- Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa siz de o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler. 13- Yeminlerini bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan, üstelik sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır. 14- Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size zafer versin ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın… 15- Kalplerindeki öfkeyi de gidersin. Allah dilediğine tevbe nasip eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.

12. Yüce Allah, daha önce müşrikler arasından antlaşmalı olanların antlaşmalarına bağlı kalıp dürüst davranmaları halinde müminlerin de onlara karşı dürüst davranıp anlaşmaya bağlı kalmalarını emrettikten sonra burada şöyle buyurmaktadır:“Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar” yeminlerine uymaz, bağlılıklarını sürdürmezler yahut da size karşı savaşanlara yardım eder ya da ahitlerinin gereğini tam anlamı ile yerine getirmeyecek olurlarsa “ve dininize dil uzatırlarsa” onu ayıplar ve onunla alay edecek olurlarsa -bunun kapsamına dine ya da Kur’an’a yönelik bütün eleştiri türleri de girmektedir- “siz de o küfür önderleriyle” Rahman olan Allah’ın dinine dil uzatıp şeytanın dinine yardımcı olan küfür önderleri ve elebaşları ile “savaşın.” Özellikle önderlerin söz konusu edilmesi, işledikleri cinâyetlerin büyüklüğünden ve başkalarının bu hususta onlara tâbi olmalarından dolayıdır. Ayrıca bu, dine dil uzatan ve onu reddetmeye kalkışan kimselerin, küfrün önderlerine dahil olduğuna da delildir. “Çünkü onların yeminleri yoktur” Yani bunların bağlı kalmayı sürdürdükleri ve riâyet ettikleri ahitleri de antlaşmaları da yoktur. Aksine bunlar her zaman için hain, ahdi bozan ve kendilerine hiçbir şekilde güven duyulmayan kimselerdir. “Olur ki” sizin onlarla savaşmanız dolayısı ile dininize dil uzatmaktan “vazgeçerler.” Ve hatta dininize girerler.
13. Daha sonra Yüce Allah, böyleleri ile savaşmayı teşvik etmekte, o düşmanların yaptıkları işleri ve onlarla savaşmayı gerektiren nitelikleri söz konusu ederek mü’minleri gayrete getirmek üzere şöyle demektedir:“Yeminlerini bozan” kendisine saygı duyulması, ta’zim edilmesi gereken “Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan” onu yurdundan çıkartarak sürmeye yeltenen ve bu hususta bütün imkânlarını ortaya koyan “üstelik” antlaşmalarını bozup size karşı düşmanlarınıza yardım etmek suretiyle “sizinle ilk olarak kendileri (savaşmaya) başlayan bir toplulukla savaşmayacak mısınız?” Zira Kureyşliler, müslümanlarla antlaşmaları bulunduğu halde Allah Rasûlü ile antlaşması bulunan Huzâa oğullarına karşı kendi antlaşmaları bulunan Bekroğullarına yardım etmişler ve onların yanında yer alarak birlikte savaşmışlardı. Niteki bu konu, sîret kitaplarında genişçe anlatılmıştır. “Yoksa” böyleleri ile savaşmayı terk ederek “onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’min iseniz asıl korkmanız gereken Allah’tır.” Çünkü onlarla size savaşma emrini veren, bunu oldukça kesin ve pekiştirici ifadeler ile size buyuran Allah’tır. Sizler gerçek mü’minler iseniz Allah’ın emrine uyun, onlardan korkarak Allah’ın emrini terk etmeye kalkışmayın.
14-15. Daha sonra Yüce Allah, onlarla savaşma emrini yineleyerek savaşın sağlayacağı faydaları da zikretmektedir. Bütün bunlar mü’minlerin onlara karşı savaşmaya teşvik edilmesi ve gayrete getirilmesi içindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle” onları öldürmek sureti ile “onlara azap etsin.” Size onlara karşı zafer nasip ederek “onları rezil etsin.” Çünkü onlar gerçekten rezil olmayı hak eden düşmanlarınızdır. “onlara karşı size zafer versin.” Bu da Yüce Allah’ın bir vaadi ve bir müjdesi olup O, bunu gerçekleştirmiştir. “Ve mü’min bir topluluğun gönüllerini ferahlatsın. Kalplerindeki öfkeyi de gidersin.” Çünkü müminlerin kalplerinde onlara karşı öyle bir kin ve öfke vardır ki onlarla savaşmak ve onları öldürmek, adeta mü’minlerin kalplerindeki keder ve üzüntüyü gideren bir şifadır. Zira onlar bu düşmanların Allah ve Rasûlüne karşı savaştıklarını, Allah’ın nurunu söndürmek için gayret edip durduklarını görmekteler. İşte onlarla savaşmak ve onları öldürmek, kalplerinizdeki kin ve öfkeyi gideren bir iştir. Bu da Yüce Allah’ın mü’minleri sevdiğini ve onların hallerine ne kadar ihtimam gösterdiğini ortaya koymaktadır. Zira Yüce Allah, onların kalplerinin ferahlamasını ve öfkelerinin gitmesini, şeriatın maksatları arasında zikretmektedir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah” size karşı savaşan bu kimseler arasından “dilediğine” İslâm’ı kalplerinde süslemek, küfür, fasıklık ve isyandan da tiksindirmek suretiyle İslâm’a girmeye muvaffak kılarak “tevbe nasib eder. Allah Alimdir, Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerine koyar. Kimin iman etmeye elverişli olduğunu bilir ve ona hidâyet verir. Kimin de imana elverişli olmadığını bilir, onu da sapıklığı ve azgınlığı içerisinde bırakır.

16- Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenlerle Allah’tan, Rasûlünden ve mü’minlerden başkasını dost ve sırdaş edinmeyenleri bilip ortaya çıkarmadan bırakılıvereceğinizi mi sandınız? Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

16. Yüce Allah, mü’min kullarına cihad emrini verdikten sonra şöyle demektedir:“Yoksa siz” sınanıp denenmeksizin, sizden samimi olanı yalancıdan ayırt edecek emirler verilmeksizin ve böylelikle “Allah içinizden cihad edenlerle Allah’tan, Rasûlünden ve mü’minlerden başkasını dost ve sırdaş edinmeyenleri” kâfirleri dost ve sırdaş edinmeyip Allah’ı, Rasûlünü ve mü’minleri dost ve sırdaş edinenlerle kendi yolunda yalnızca kendi dinini yüceltmek için cihad edenleri “bilip ortaya çıkarmadan” yani içinizde potansiyel olarak bulunanları mükâfaat ve ceza almayı gerektirecek şekilde dış dünyaya çıkartmaksızın “bırakılıvereceğinizi mi sandınız?” İşte bu yüzden Yüce Allah, bu en büyük maksadın gerçekleşmesi için cihadı teşrî’ buyurmuştur. Bu maksat, yalnız Allah’ın dininin yanında yer alan gerçek ve samimi mü’minlerle iman iddiasında bulunmakla birlikte Allah’tan, Rasûlünden ve mü’minlerden başkalarını dost ve sırdaş edinen yalancıların birbirinden ayırt edilmesidir. “Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Sizin ortaya koyduklarınızı da koyacaklarınızı da çok iyi bilir. Bu yüzden sizi gerçek durumunuzu ortaya koyacak şeylerle imtihan eder, hayrı ile şerri ile amellerinizin karşılığını da verir.

17- Müşriklerin, kendi küfürlerine kendileri şahit iken Allah’ın mescidlerini imar etme hakları yoktur. Onların amelleri boşa gitmiştir ve onlar ebediyen ateşte kalacaklardır. 18- Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte bunların doğru yola erenlerden olmaları umulur.

17. “Müşriklerin, kendi küfürlerine” ve amellerin kabul edilmesinin şartı olan imanı kabul etmediklerine “kendileri şahit iken Allah’ın mescitlerini” ibadet, namaz ve buna benzer çeşitli itaatler ile “imar etme hakları yoktur.” Bu, onlara yaraşan bir şey değildir. Zira onlar, kendilerinin gerek durumlarının, gerekse fıtratlarının tanıklığı ile küfür üzere bulunduklarına tanıklık ve ikrar ediyorken, içlerinden pek çoğu da küfür ve batıl üzere olduklarını biliyorken Allah’ın mescitlerini imar etmeleri onlara yaraşmaz. Onlar bu şekilde kâfir olduklarına ve mü’min olmadıklarına şahitlik ediyor iken nasıl Allah’ın mescitlerini imar etmekte oldukları iddiasında bulunabilirler? Amellerinin kabul edilmesine esas olan imanları olmadığına ve amelleri batıl olduğuna göre böyle bir şeyi nasıl iddia edebilirler? İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Onların amelleri boşa gitmiştir” batıldır ve dalâlettir “ve onlar ebediyen ateşte kalacaklardır” buyurmaktadır.
18. Daha sonra Yüce Allah, Allah’ın mescitlerini gerçekte kimlerin imar ettiklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden”, farz ve müstehab namazları, zahirî ve batınî gereklerini yerine getirerek “namazı dosdoğru kılan, zekâtı” ehil olanlara “veren ve Allah’tan başkasından korkmayan” yani yalnızca Rabbinden korkarak Allah’ın haram kıldıklarından uzak durup Allah’ın yerine getirilmesi gereken haklarında kusurlu davranmayan “kimseler imar eder.” Yüce Allah böylelerini fayda sağlayacak bir imana ve temeli namazla zekât olan salih amelleri yerine getirmekle ve her türlü hayrın esasını oluşturan Allah korkusuna sahip olmakla nitelendirmektedir. İşte böyleleri gerçek anlamı ile mescitleri imar eden ve bu imara ehil olan kimselerdir. “İşte bunların doğru yola erenlerden olmaları umulur.” Yüce Allah’ın “umulur” anlamındaki buyruklardaki vaadi, muhakkak gerçekleşecek anlamındadır. Allah’a iman etmeyen, âhirete inanmayan, Allah’tan korkmayan bir kimsenin ise Allah’ın mescitlerini imar edenlerden olması ve buna ehil kimselerden sayılması -böyle bir şeyi ileri sürüp iddia etse dahi- söz konusu değildir.

17- Müşriklerin, kendi küfürlerine kendileri şahit iken Allah’ın mescidlerini imar etme hakları yoktur. Onların amelleri boşa gitmiştir ve onlar ebediyen ateşte kalacaklardır. 18- Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte bunların doğru yola erenlerden olmaları umulur.

17. “Müşriklerin, kendi küfürlerine” ve amellerin kabul edilmesinin şartı olan imanı kabul etmediklerine “kendileri şahit iken Allah’ın mescitlerini” ibadet, namaz ve buna benzer çeşitli itaatler ile “imar etme hakları yoktur.” Bu, onlara yaraşan bir şey değildir. Zira onlar, kendilerinin gerek durumlarının, gerekse fıtratlarının tanıklığı ile küfür üzere bulunduklarına tanıklık ve ikrar ediyorken, içlerinden pek çoğu da küfür ve batıl üzere olduklarını biliyorken Allah’ın mescitlerini imar etmeleri onlara yaraşmaz. Onlar bu şekilde kâfir olduklarına ve mü’min olmadıklarına şahitlik ediyor iken nasıl Allah’ın mescitlerini imar etmekte oldukları iddiasında bulunabilirler? Amellerinin kabul edilmesine esas olan imanları olmadığına ve amelleri batıl olduğuna göre böyle bir şeyi nasıl iddia edebilirler? İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Onların amelleri boşa gitmiştir” batıldır ve dalâlettir “ve onlar ebediyen ateşte kalacaklardır” buyurmaktadır.
18. Daha sonra Yüce Allah, Allah’ın mescitlerini gerçekte kimlerin imar ettiklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden”, farz ve müstehab namazları, zahirî ve batınî gereklerini yerine getirerek “namazı dosdoğru kılan, zekâtı” ehil olanlara “veren ve Allah’tan başkasından korkmayan” yani yalnızca Rabbinden korkarak Allah’ın haram kıldıklarından uzak durup Allah’ın yerine getirilmesi gereken haklarında kusurlu davranmayan “kimseler imar eder.” Yüce Allah böylelerini fayda sağlayacak bir imana ve temeli namazla zekât olan salih amelleri yerine getirmekle ve her türlü hayrın esasını oluşturan Allah korkusuna sahip olmakla nitelendirmektedir. İşte böyleleri gerçek anlamı ile mescitleri imar eden ve bu imara ehil olan kimselerdir. “İşte bunların doğru yola erenlerden olmaları umulur.” Yüce Allah’ın “umulur” anlamındaki buyruklardaki vaadi, muhakkak gerçekleşecek anlamındadır. Allah’a iman etmeyen, âhirete inanmayan, Allah’tan korkmayan bir kimsenin ise Allah’ın mescitlerini imar edenlerden olması ve buna ehil kimselerden sayılması -böyle bir şeyi ileri sürüp iddia etse dahi- söz konusu değildir.

19- Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez. 20- İman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. 21- Rableri, onları katından bir rahmet, hoşnutluk ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır. 22- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

19. Bazı müslümanlar yahut bazı müslümanlarla bazı müşrikler, Mescid-i Haram’ın binasının yapılması, orada namaz kılınıp ibadet edilmesi suretiyle imar edilmesi ile hacılara su vermenin, Allah’a imana ve Allah yolunda cihada nispetle üstünlüğü hususunda anlaşmazlığa düşünce Yüce Allah, bu ikisi arasında fark bulunduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur:“Siz hacılara su vermeyi” Zemzem suyu içirmeyi -zira bu ifade (سقاية) mutlak olarak kullanıldığı zaman hacılara Zemzem suyu vermeyi ifade eder- ”ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir.” Çünkü cihad ve Allah’a iman etmek, hacılara Zemzem suyu içirmekten ve Mescid-i Haram’ı imar etmekten kat kat daha üstündür. Zira iman, dinin temelidir. Ameller onunla kabul olunur ve güzel hasletler onunla gelişir. Allah yolunda cihad ise bu dinin zirvesini teşkil eder. Onun vasıtası ile İslâm dini muhafaza edilir ve yayılır, hak zafere ulaşır ve batıl yenik düşürülür. Mescid-i Haram’ı imar etmek ile hacılara su vermek ise -her ne kadar salih amel olsalar dahi- bunların kabul edilmesi, iman şartına bağlıdır. Bu işlerdeki menfaatler hiçbir zaman iman ve cihadın özellik ve menfaatlerini taşımaz. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez.” Yani Yüce Allah, zalim olan, hayır namına herhangi bir şey kabul etmeye elverişli olmayan, aksine kendilerine şerden başka bir şey yaraşmayan kimseleri doğru yola iletmez. Daha sonra Yüce Allah üstünlük sebebini açıkça ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “İman eden, hicret eden, Allah yolunda” cihad ve gazileri donatmak için “malları”nı harcayan “ve canları ile” fiilen savaşa çıkarak “cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” Yani umduklarını elde edenler, korktuklarından kurtulabilenler ancak onların niteliklerini taşıyan ve onların ahlâkı ile ahlâklanan kimselerdir.
21. “Rableri, onları katından” bir lütuf, kerem, iyilik, ihtimam, sevgi olmak üzere “bir rahmet” ki onun sayesinden onlardan kötülükleri uzaklaştırır ve onları her türlü hayra ulaştırır “hoşnutluk” ki o, cennet nimetlerinin en büyüğü ve en üstünüdür. Allah cennetliklerden razı olur ve bir daha ebediyyen onlara gazap etmez “ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için” canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, nitelik ve miktarını Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği her türlü “bitmez tükenmez nimetler vardır.” Ki bunlardan biri şöyledir: Yüce Allah kendi yolunda cihad edenler için yüz derece hazırlamıştır ki her iki derece arası gök ile yer arası kadar uzaktır ve eğer bütün insanlar bu derecelerden sadece birisinde toplanacak olurlarsa orası, onların hepsini içine alır.
22. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan başka bir yere gitmezler ve yerlerinin değiştirilmesini de istemezler. “Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.” Bu mükâfatın büyüklüğü, Allah’ın lütfuna kıyasla garipsenmez. Zira dilediği şeyi “Ol!” deyip var eden yüce Zat’a nispetle bu lütuf ve ihsanının büyüklüğü ve güzelliği şaşılacak bir şey değildir.

19- Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez. 20- İman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. 21- Rableri, onları katından bir rahmet, hoşnutluk ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır. 22- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

19. Bazı müslümanlar yahut bazı müslümanlarla bazı müşrikler, Mescid-i Haram’ın binasının yapılması, orada namaz kılınıp ibadet edilmesi suretiyle imar edilmesi ile hacılara su vermenin, Allah’a imana ve Allah yolunda cihada nispetle üstünlüğü hususunda anlaşmazlığa düşünce Yüce Allah, bu ikisi arasında fark bulunduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur:“Siz hacılara su vermeyi” Zemzem suyu içirmeyi -zira bu ifade (سقاية) mutlak olarak kullanıldığı zaman hacılara Zemzem suyu vermeyi ifade eder- ”ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir.” Çünkü cihad ve Allah’a iman etmek, hacılara Zemzem suyu içirmekten ve Mescid-i Haram’ı imar etmekten kat kat daha üstündür. Zira iman, dinin temelidir. Ameller onunla kabul olunur ve güzel hasletler onunla gelişir. Allah yolunda cihad ise bu dinin zirvesini teşkil eder. Onun vasıtası ile İslâm dini muhafaza edilir ve yayılır, hak zafere ulaşır ve batıl yenik düşürülür. Mescid-i Haram’ı imar etmek ile hacılara su vermek ise -her ne kadar salih amel olsalar dahi- bunların kabul edilmesi, iman şartına bağlıdır. Bu işlerdeki menfaatler hiçbir zaman iman ve cihadın özellik ve menfaatlerini taşımaz. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez.” Yani Yüce Allah, zalim olan, hayır namına herhangi bir şey kabul etmeye elverişli olmayan, aksine kendilerine şerden başka bir şey yaraşmayan kimseleri doğru yola iletmez. Daha sonra Yüce Allah üstünlük sebebini açıkça ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “İman eden, hicret eden, Allah yolunda” cihad ve gazileri donatmak için “malları”nı harcayan “ve canları ile” fiilen savaşa çıkarak “cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” Yani umduklarını elde edenler, korktuklarından kurtulabilenler ancak onların niteliklerini taşıyan ve onların ahlâkı ile ahlâklanan kimselerdir.
21. “Rableri, onları katından” bir lütuf, kerem, iyilik, ihtimam, sevgi olmak üzere “bir rahmet” ki onun sayesinden onlardan kötülükleri uzaklaştırır ve onları her türlü hayra ulaştırır “hoşnutluk” ki o, cennet nimetlerinin en büyüğü ve en üstünüdür. Allah cennetliklerden razı olur ve bir daha ebediyyen onlara gazap etmez “ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için” canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, nitelik ve miktarını Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği her türlü “bitmez tükenmez nimetler vardır.” Ki bunlardan biri şöyledir: Yüce Allah kendi yolunda cihad edenler için yüz derece hazırlamıştır ki her iki derece arası gök ile yer arası kadar uzaktır ve eğer bütün insanlar bu derecelerden sadece birisinde toplanacak olurlarsa orası, onların hepsini içine alır.
22. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan başka bir yere gitmezler ve yerlerinin değiştirilmesini de istemezler. “Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.” Bu mükâfatın büyüklüğü, Allah’ın lütfuna kıyasla garipsenmez. Zira dilediği şeyi “Ol!” deyip var eden yüce Zat’a nispetle bu lütuf ve ihsanının büyüklüğü ve güzelliği şaşılacak bir şey değildir.

19- Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez. 20- İman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. 21- Rableri, onları katından bir rahmet, hoşnutluk ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır. 22- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

19. Bazı müslümanlar yahut bazı müslümanlarla bazı müşrikler, Mescid-i Haram’ın binasının yapılması, orada namaz kılınıp ibadet edilmesi suretiyle imar edilmesi ile hacılara su vermenin, Allah’a imana ve Allah yolunda cihada nispetle üstünlüğü hususunda anlaşmazlığa düşünce Yüce Allah, bu ikisi arasında fark bulunduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur:“Siz hacılara su vermeyi” Zemzem suyu içirmeyi -zira bu ifade (سقاية) mutlak olarak kullanıldığı zaman hacılara Zemzem suyu vermeyi ifade eder- ”ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir.” Çünkü cihad ve Allah’a iman etmek, hacılara Zemzem suyu içirmekten ve Mescid-i Haram’ı imar etmekten kat kat daha üstündür. Zira iman, dinin temelidir. Ameller onunla kabul olunur ve güzel hasletler onunla gelişir. Allah yolunda cihad ise bu dinin zirvesini teşkil eder. Onun vasıtası ile İslâm dini muhafaza edilir ve yayılır, hak zafere ulaşır ve batıl yenik düşürülür. Mescid-i Haram’ı imar etmek ile hacılara su vermek ise -her ne kadar salih amel olsalar dahi- bunların kabul edilmesi, iman şartına bağlıdır. Bu işlerdeki menfaatler hiçbir zaman iman ve cihadın özellik ve menfaatlerini taşımaz. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez.” Yani Yüce Allah, zalim olan, hayır namına herhangi bir şey kabul etmeye elverişli olmayan, aksine kendilerine şerden başka bir şey yaraşmayan kimseleri doğru yola iletmez. Daha sonra Yüce Allah üstünlük sebebini açıkça ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “İman eden, hicret eden, Allah yolunda” cihad ve gazileri donatmak için “malları”nı harcayan “ve canları ile” fiilen savaşa çıkarak “cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” Yani umduklarını elde edenler, korktuklarından kurtulabilenler ancak onların niteliklerini taşıyan ve onların ahlâkı ile ahlâklanan kimselerdir.
21. “Rableri, onları katından” bir lütuf, kerem, iyilik, ihtimam, sevgi olmak üzere “bir rahmet” ki onun sayesinden onlardan kötülükleri uzaklaştırır ve onları her türlü hayra ulaştırır “hoşnutluk” ki o, cennet nimetlerinin en büyüğü ve en üstünüdür. Allah cennetliklerden razı olur ve bir daha ebediyyen onlara gazap etmez “ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için” canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, nitelik ve miktarını Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği her türlü “bitmez tükenmez nimetler vardır.” Ki bunlardan biri şöyledir: Yüce Allah kendi yolunda cihad edenler için yüz derece hazırlamıştır ki her iki derece arası gök ile yer arası kadar uzaktır ve eğer bütün insanlar bu derecelerden sadece birisinde toplanacak olurlarsa orası, onların hepsini içine alır.
22. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan başka bir yere gitmezler ve yerlerinin değiştirilmesini de istemezler. “Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.” Bu mükâfatın büyüklüğü, Allah’ın lütfuna kıyasla garipsenmez. Zira dilediği şeyi “Ol!” deyip var eden yüce Zat’a nispetle bu lütuf ve ihsanının büyüklüğü ve güzelliği şaşılacak bir şey değildir.

19- Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez. 20- İman eden, hicret eden, Allah yolunda malları ve canları ile cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. 21- Rableri, onları katından bir rahmet, hoşnutluk ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır. 22- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

19. Bazı müslümanlar yahut bazı müslümanlarla bazı müşrikler, Mescid-i Haram’ın binasının yapılması, orada namaz kılınıp ibadet edilmesi suretiyle imar edilmesi ile hacılara su vermenin, Allah’a imana ve Allah yolunda cihada nispetle üstünlüğü hususunda anlaşmazlığa düşünce Yüce Allah, bu ikisi arasında fark bulunduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur:“Siz hacılara su vermeyi” Zemzem suyu içirmeyi -zira bu ifade (سقاية) mutlak olarak kullanıldığı zaman hacılara Zemzem suyu vermeyi ifade eder- ”ve Mescid-i Haram’ın imarını Allah’a ve âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad eden kimse(nin ameli) ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah nezdinde bir değildir.” Çünkü cihad ve Allah’a iman etmek, hacılara Zemzem suyu içirmekten ve Mescid-i Haram’ı imar etmekten kat kat daha üstündür. Zira iman, dinin temelidir. Ameller onunla kabul olunur ve güzel hasletler onunla gelişir. Allah yolunda cihad ise bu dinin zirvesini teşkil eder. Onun vasıtası ile İslâm dini muhafaza edilir ve yayılır, hak zafere ulaşır ve batıl yenik düşürülür. Mescid-i Haram’ı imar etmek ile hacılara su vermek ise -her ne kadar salih amel olsalar dahi- bunların kabul edilmesi, iman şartına bağlıdır. Bu işlerdeki menfaatler hiçbir zaman iman ve cihadın özellik ve menfaatlerini taşımaz. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:“Bunlar Allah nezdinde bir değildir. Allah zalim topluluğa yol göstericilik etmez.” Yani Yüce Allah, zalim olan, hayır namına herhangi bir şey kabul etmeye elverişli olmayan, aksine kendilerine şerden başka bir şey yaraşmayan kimseleri doğru yola iletmez. Daha sonra Yüce Allah üstünlük sebebini açıkça ifade ederek şöyle buyurmaktadır:
20. “İman eden, hicret eden, Allah yolunda” cihad ve gazileri donatmak için “malları”nı harcayan “ve canları ile” fiilen savaşa çıkarak “cihad edenler, Allah katında daha büyük bir dereceye sahiptir. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” Yani umduklarını elde edenler, korktuklarından kurtulabilenler ancak onların niteliklerini taşıyan ve onların ahlâkı ile ahlâklanan kimselerdir.
21. “Rableri, onları katından” bir lütuf, kerem, iyilik, ihtimam, sevgi olmak üzere “bir rahmet” ki onun sayesinden onlardan kötülükleri uzaklaştırır ve onları her türlü hayra ulaştırır “hoşnutluk” ki o, cennet nimetlerinin en büyüğü ve en üstünüdür. Allah cennetliklerden razı olur ve bir daha ebediyyen onlara gazap etmez “ve cennetlerle müjdeler ki orada onlar için” canların çektiği, gözlerin zevk aldığı, nitelik ve miktarını Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediği her türlü “bitmez tükenmez nimetler vardır.” Ki bunlardan biri şöyledir: Yüce Allah kendi yolunda cihad edenler için yüz derece hazırlamıştır ki her iki derece arası gök ile yer arası kadar uzaktır ve eğer bütün insanlar bu derecelerden sadece birisinde toplanacak olurlarsa orası, onların hepsini içine alır.
22. “Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan başka bir yere gitmezler ve yerlerinin değiştirilmesini de istemezler. “Şüphesiz ki Allah katında büyük bir mükâfat vardır.” Bu mükâfatın büyüklüğü, Allah’ın lütfuna kıyasla garipsenmez. Zira dilediği şeyi “Ol!” deyip var eden yüce Zat’a nispetle bu lütuf ve ihsanının büyüklüğü ve güzelliği şaşılacak bir şey değildir.

23- Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridirler. 24- De ki:“Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler sizin için Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise o halde Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”

23. “Ey iman edenler!” İman esasını yerine getirenleri dost edinmek, onu gerçekleştirmeyenleri de düşman edinmek sureti ile imanın gereğini yerine getirin ve “eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa” küfrü severek ve hoşnutlukla imana tercih ediyorlarsa, insanların size en yakınları olan “babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin.” insanların size en yakınlarının durumu buysa diğerler kafirlerin dost edinilmemesi öncelikle söz konusudur. “İçinizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridirler.” Çünkü bunlar Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini göstermiş ve Allah’ın düşmanlarını dost edinmişlerdir. Dost edinmenin aslı, sevgi duymak ve yardım edip desteklemektir. Buradaki yasağın sebebi şudur: Onları dost edinmek onlara itaat etmeyi Allah’a itaat etmenin önüne, onları sevmeyi de Allah ve Rasûlünü sevmenin önüne geçirmeyi gerektirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, bu yasağı gerektiren sebebi de söz konusu etmektedir ki o da şudur: Allah’ı ve Rasûlünü sevmek, bu sevgiyi her türlü sevginin önüne geçirmeyi ve her şeyi onlara tâbi kabul etmeyi gerektirir. Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
24. “De ki: Eğer babalarınız” ve aynı şekilde anneleriniz “oğullarınız” gerek nesep gerek arkadaşlık bağınız olan “kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz” yani genel olarak bütün akrabalarınız “kazandığınız” elde ettiğiniz ve kazanmak için çalışıp çabaladığınız “mallar” özellikle kazanılan malların söz konusu edilmesi, malı çalışıp çabalamadan ve yorulmadan ele geçiren kimseye nispetle çalışarak kazanan kişinin, malına daha tutkun olması ve onu daha çok sevmesinden dolayıdır “durgunluğa uğramasından” yani karı azalıp eksilmesinden “kortuğunuz ticaret” bu, aynı zamanda para, kap kacak, silah, ticari mallar, tahıllar, ekinler, davarlar vb. gibi çeşitli ticaret malları ile türlü kazanç yollarının tümünü kapsar, “ve” güzelliği, lüks olması, istek ve arzunuza uygunluğu dolayısı ile “hoşunuza giden meskenler” işte bu gibi şeyler “sizin için Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise” böyle bir durumda siz yoldan çıkmış fasıklar ve zalimler olmuşsunuz demektir ki “o halde” geri çevrilmesi mümkün olmayan “Allah’ın emri gelinceye kadar” yani başınıza gelecek olan azabı “bekleyedurun. Allah fasıklar topluluğunu” Allah’a itaat sınırlarının dışına çıkan ve sözü geçen şeylerden herhangi birisini Allah’ı sevmekten öne geçiren kimseleri “hidâyete erdirmez.” Bu âyet-i kerime Allah’ı ve Rasûlünü sevmenin farz olduğuna, onlara duyulan sevginin her şeyden önce gelmesi gerektiğine, sözü geçen şeylerden herhangi birisini Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seven kimsenin çok ağır bir tehdit ve kesin bir gazaba maruz kalacağına dair en büyük delildir. Böyle bir sevginin alameti ise şudur: Bir kimsenin önüne birisi Allah ve Rasûlünün sevdiği ama kendi nefsinin arzu ve isteklerine uymayan bir iş, diğeri ise nefsinin sevip arzuladığı, bununla birlikte Allah ve Rasûlünün sevdiği bir şeyi gerçekleştirmesine kısmen ya da tamamen engel olan bir başka iş çıktığı taktirde eğer o, nefsinin arzuladığı şeyi diğerinden öne geçirip ona öncelik tanırsa işte bu, o kimsenin yerine getirmesi gereken farzı terk eden zalim bir kişi olduğunun delilidir.
Yüce Allah, mü’min kullarına düşmanlarla karşılaştıkları pek çok yerde, savaş ve çarpışmaların kızıştığı bir çok alanda yardımcı olduğunu belirterek onlara olan lütfunu hatırlatmaktadır. Öyle ki O, oldukça sıkıntılı bir hale düştükleri, savaştan kaçışın ve çözülmenin bütün genişliğine rağmen yeryüzünü başlarına dar ettiği Huneyn gününde bile onlara yardım etmişti. Şöyle ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’yi fethettiği sırada, Hevazin kabilesinin kendisi ile savaşmak üzere bir araya toplandıklarını duydu. Bunun üzerine hem Mekke’yi fetheden ashabı ile birlikte hem de Mekke halkından İslâm’a girmiş bulunan ve tulakâ/azatlılar diye adlandırılan kimselerle onların üzerine yürüdü. Müslümanların sayısı on iki bin, müşriklerin sayısı ise dört bin idi. Bu nedenle bazı müslümanlar çokluklarından dolayı böbürlenerek:“Şüphesiz bugün azlıktan dolayı yenilgiye uğramayız” dediler. Ancak Hevazinlilerle karşılaştıkları vakit Hevazinliler hep birden müslümanlara saldırınca müslümanlar bozguna uğradılar ve kimse kimseye dönüp bakmaz oldu. Allah Rasûlü ile birlikte ancak yüz kişi kadar sebat gösterdi ve bunlar müşriklerle çarpışmaya koyuldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de katırını müşriklere doğru koşturarak:“Ben peygamberim hiç şüphesiz; ben Abdulmuttalib’in oğlu (torunu)yum” diyordu.[20] Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müslümanların bu durumu görünce Abbas b. Abdulmuttalib’e Ensar’ ve diğer Müslümanlara seslenmesini emretti. Abbas yüksek sesli birisi idi. Şöyle seslendi:“Ey Semura ashabı (ağaç altında bey’atta bulunanlar)! Ey Bakara suresinin sahipleri!” Müslümanlar onun bu seslenişini işitince aynı anda hep birden geri döndüler ve müşriklerle göğüs göğüse çarpışmaya başladılar. Yüce Allah da müşrikleri müthiş bir bozguna uğrattı. Müslümanlar da müşriklerin karargahlarını ele geçirdiler, kadınlarını esir, mallarını ganimet aldılar.

23- Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridirler. 24- De ki:“Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler sizin için Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise o halde Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”

23. “Ey iman edenler!” İman esasını yerine getirenleri dost edinmek, onu gerçekleştirmeyenleri de düşman edinmek sureti ile imanın gereğini yerine getirin ve “eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa” küfrü severek ve hoşnutlukla imana tercih ediyorlarsa, insanların size en yakınları olan “babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dost edinmeyin.” insanların size en yakınlarının durumu buysa diğerler kafirlerin dost edinilmemesi öncelikle söz konusudur. “İçinizden kim onları dost edinirse işte onlar zalimlerin ta kendileridirler.” Çünkü bunlar Allah’a isyanı gerektiren işleri yapma cesaretini göstermiş ve Allah’ın düşmanlarını dost edinmişlerdir. Dost edinmenin aslı, sevgi duymak ve yardım edip desteklemektir. Buradaki yasağın sebebi şudur: Onları dost edinmek onlara itaat etmeyi Allah’a itaat etmenin önüne, onları sevmeyi de Allah ve Rasûlünü sevmenin önüne geçirmeyi gerektirir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, bu yasağı gerektiren sebebi de söz konusu etmektedir ki o da şudur: Allah’ı ve Rasûlünü sevmek, bu sevgiyi her türlü sevginin önüne geçirmeyi ve her şeyi onlara tâbi kabul etmeyi gerektirir. Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
24. “De ki: Eğer babalarınız” ve aynı şekilde anneleriniz “oğullarınız” gerek nesep gerek arkadaşlık bağınız olan “kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz” yani genel olarak bütün akrabalarınız “kazandığınız” elde ettiğiniz ve kazanmak için çalışıp çabaladığınız “mallar” özellikle kazanılan malların söz konusu edilmesi, malı çalışıp çabalamadan ve yorulmadan ele geçiren kimseye nispetle çalışarak kazanan kişinin, malına daha tutkun olması ve onu daha çok sevmesinden dolayıdır “durgunluğa uğramasından” yani karı azalıp eksilmesinden “kortuğunuz ticaret” bu, aynı zamanda para, kap kacak, silah, ticari mallar, tahıllar, ekinler, davarlar vb. gibi çeşitli ticaret malları ile türlü kazanç yollarının tümünü kapsar, “ve” güzelliği, lüks olması, istek ve arzunuza uygunluğu dolayısı ile “hoşunuza giden meskenler” işte bu gibi şeyler “sizin için Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevimli ise” böyle bir durumda siz yoldan çıkmış fasıklar ve zalimler olmuşsunuz demektir ki “o halde” geri çevrilmesi mümkün olmayan “Allah’ın emri gelinceye kadar” yani başınıza gelecek olan azabı “bekleyedurun. Allah fasıklar topluluğunu” Allah’a itaat sınırlarının dışına çıkan ve sözü geçen şeylerden herhangi birisini Allah’ı sevmekten öne geçiren kimseleri “hidâyete erdirmez.” Bu âyet-i kerime Allah’ı ve Rasûlünü sevmenin farz olduğuna, onlara duyulan sevginin her şeyden önce gelmesi gerektiğine, sözü geçen şeylerden herhangi birisini Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seven kimsenin çok ağır bir tehdit ve kesin bir gazaba maruz kalacağına dair en büyük delildir. Böyle bir sevginin alameti ise şudur: Bir kimsenin önüne birisi Allah ve Rasûlünün sevdiği ama kendi nefsinin arzu ve isteklerine uymayan bir iş, diğeri ise nefsinin sevip arzuladığı, bununla birlikte Allah ve Rasûlünün sevdiği bir şeyi gerçekleştirmesine kısmen ya da tamamen engel olan bir başka iş çıktığı taktirde eğer o, nefsinin arzuladığı şeyi diğerinden öne geçirip ona öncelik tanırsa işte bu, o kimsenin yerine getirmesi gereken farzı terk eden zalim bir kişi olduğunun delilidir.
Yüce Allah, mü’min kullarına düşmanlarla karşılaştıkları pek çok yerde, savaş ve çarpışmaların kızıştığı bir çok alanda yardımcı olduğunu belirterek onlara olan lütfunu hatırlatmaktadır. Öyle ki O, oldukça sıkıntılı bir hale düştükleri, savaştan kaçışın ve çözülmenin bütün genişliğine rağmen yeryüzünü başlarına dar ettiği Huneyn gününde bile onlara yardım etmişti. Şöyle ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’yi fethettiği sırada, Hevazin kabilesinin kendisi ile savaşmak üzere bir araya toplandıklarını duydu. Bunun üzerine hem Mekke’yi fetheden ashabı ile birlikte hem de Mekke halkından İslâm’a girmiş bulunan ve tulakâ/azatlılar diye adlandırılan kimselerle onların üzerine yürüdü. Müslümanların sayısı on iki bin, müşriklerin sayısı ise dört bin idi. Bu nedenle bazı müslümanlar çokluklarından dolayı böbürlenerek:“Şüphesiz bugün azlıktan dolayı yenilgiye uğramayız” dediler. Ancak Hevazinlilerle karşılaştıkları vakit Hevazinliler hep birden müslümanlara saldırınca müslümanlar bozguna uğradılar ve kimse kimseye dönüp bakmaz oldu. Allah Rasûlü ile birlikte ancak yüz kişi kadar sebat gösterdi ve bunlar müşriklerle çarpışmaya koyuldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de katırını müşriklere doğru koşturarak:“Ben peygamberim hiç şüphesiz; ben Abdulmuttalib’in oğlu (torunu)yum” diyordu.[20] Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müslümanların bu durumu görünce Abbas b. Abdulmuttalib’e Ensar’ ve diğer Müslümanlara seslenmesini emretti. Abbas yüksek sesli birisi idi. Şöyle seslendi:“Ey Semura ashabı (ağaç altında bey’atta bulunanlar)! Ey Bakara suresinin sahipleri!” Müslümanlar onun bu seslenişini işitince aynı anda hep birden geri döndüler ve müşriklerle göğüs göğüse çarpışmaya başladılar. Yüce Allah da müşrikleri müthiş bir bozguna uğrattı. Müslümanlar da müşriklerin karargahlarını ele geçirdiler, kadınlarını esir, mallarını ganimet aldılar.

25- Andolsun ki Allah birçok yerde ve (özellikle de) Huneyn gününde size yardım etmiştir. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı. Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Sonra da arkanızı dönüp kaçmıştınız. 26- Sonra Allah, Rasûlüne ve mü’minlere sekînetini indirmişti. Sizin görmediğiniz ordular da indirip kâfirlere azap etmişti. Kâfirlerin cezası işte budur. 27- Sonra Allah, bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder. Allah Ğafurdur, Rahimdir.

25. İşte Yüce Allah’ın:“Andolsun ki Allah birçok yerde ve (özellikle de) Huneyn gününde size yardım etmiştir” buyruğu bunu anlatmaktadır. “Huneyn” Mekke ile Taif arasında bu olayın cereyan ettiği yerin adıdır. “Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı.” Az ya da çok size bir fayda sağlamamıştı. “Yeryüzü genişliğine rağmen” bozguna uğrayınca karşılaştığınız üzüntü ve keder dolayısı ile “başınıza dar gelmişti. Sonra da” bozguna uğrayarak “arkanızı dönüp kaçmıştınız.”
26. “Sonra Allah Rasûlüne ve mü’minlere” sıkıntılı zamanlarda, sarsıntı esnasında ve dehşet verici hallerde kalplere sükûn ve sebat veren, kalpleri rahat ve huzura kavuşturan ve Allah’ın kullar üzerindeki büyük nimetlerinden birisi olan “sekînetini indirmişti. Sizin görmediğiniz ordular” yani melekleri Allah Huneyn günü müslümanlara sebat vermek, onları zaferle müjdelemek ve onlara destek olmak üzere “indirip kâfirlere” bozguna uğrama, öldürülme, müslümanlar tarafından kadınlarının, çocuklarının ve mallarının ele geçirilmesi suretiyle “azap etmiştir. Kâfirlerin cezası işte budur.” Allah onlara dünya hayatında azap ettikten sonra âhirette de onları oldukça ağır bir azaba duçar edecektir.
27. “Sonra Allah bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder.” Allah bu savaşı kaybeden pek çok kimseye tevbe nasip etmiş, onlar da tevbe edip İslâm’a girmek üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmişler, o da onlara kadınlarını ve çocuklarını geri vermişti. “Allah Ğafurdur, Rahimdir.” Yani Yüce Allah'ın mağfireti geniş ve rahmeti engindir. O, tevbe edenlerin pek büyük günahlarını affettiği gibi, onları tevbe ve itaate muvaffak kılmak, günahlarını bağışlamak ve tevbelerini kabul etmekle de onlara merhamet buyurur. Öyleyse sakın hiç kimse -suçları ve günahları ne olursa olsun- O’nun rahmet ve mağfiretinden ümit kesmesin.

25- Andolsun ki Allah birçok yerde ve (özellikle de) Huneyn gününde size yardım etmiştir. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı. Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Sonra da arkanızı dönüp kaçmıştınız. 26- Sonra Allah, Rasûlüne ve mü’minlere sekînetini indirmişti. Sizin görmediğiniz ordular da indirip kâfirlere azap etmişti. Kâfirlerin cezası işte budur. 27- Sonra Allah, bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder. Allah Ğafurdur, Rahimdir.

25. İşte Yüce Allah’ın:“Andolsun ki Allah birçok yerde ve (özellikle de) Huneyn gününde size yardım etmiştir” buyruğu bunu anlatmaktadır. “Huneyn” Mekke ile Taif arasında bu olayın cereyan ettiği yerin adıdır. “Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı.” Az ya da çok size bir fayda sağlamamıştı. “Yeryüzü genişliğine rağmen” bozguna uğrayınca karşılaştığınız üzüntü ve keder dolayısı ile “başınıza dar gelmişti. Sonra da” bozguna uğrayarak “arkanızı dönüp kaçmıştınız.”
26. “Sonra Allah Rasûlüne ve mü’minlere” sıkıntılı zamanlarda, sarsıntı esnasında ve dehşet verici hallerde kalplere sükûn ve sebat veren, kalpleri rahat ve huzura kavuşturan ve Allah’ın kullar üzerindeki büyük nimetlerinden birisi olan “sekînetini indirmişti. Sizin görmediğiniz ordular” yani melekleri Allah Huneyn günü müslümanlara sebat vermek, onları zaferle müjdelemek ve onlara destek olmak üzere “indirip kâfirlere” bozguna uğrama, öldürülme, müslümanlar tarafından kadınlarının, çocuklarının ve mallarının ele geçirilmesi suretiyle “azap etmiştir. Kâfirlerin cezası işte budur.” Allah onlara dünya hayatında azap ettikten sonra âhirette de onları oldukça ağır bir azaba duçar edecektir.
27. “Sonra Allah bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder.” Allah bu savaşı kaybeden pek çok kimseye tevbe nasip etmiş, onlar da tevbe edip İslâm’a girmek üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmişler, o da onlara kadınlarını ve çocuklarını geri vermişti. “Allah Ğafurdur, Rahimdir.” Yani Yüce Allah'ın mağfireti geniş ve rahmeti engindir. O, tevbe edenlerin pek büyük günahlarını affettiği gibi, onları tevbe ve itaate muvaffak kılmak, günahlarını bağışlamak ve tevbelerini kabul etmekle de onlara merhamet buyurur. Öyleyse sakın hiç kimse -suçları ve günahları ne olursa olsun- O’nun rahmet ve mağfiretinden ümit kesmesin.

25- Andolsun ki Allah birçok yerde ve (özellikle de) Huneyn gününde size yardım etmiştir. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı. Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Sonra da arkanızı dönüp kaçmıştınız. 26- Sonra Allah, Rasûlüne ve mü’minlere sekînetini indirmişti. Sizin görmediğiniz ordular da indirip kâfirlere azap etmişti. Kâfirlerin cezası işte budur. 27- Sonra Allah, bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder. Allah Ğafurdur, Rahimdir.

25. İşte Yüce Allah’ın:“Andolsun ki Allah birçok yerde ve (özellikle de) Huneyn gününde size yardım etmiştir” buyruğu bunu anlatmaktadır. “Huneyn” Mekke ile Taif arasında bu olayın cereyan ettiği yerin adıdır. “Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı.” Az ya da çok size bir fayda sağlamamıştı. “Yeryüzü genişliğine rağmen” bozguna uğrayınca karşılaştığınız üzüntü ve keder dolayısı ile “başınıza dar gelmişti. Sonra da” bozguna uğrayarak “arkanızı dönüp kaçmıştınız.”
26. “Sonra Allah Rasûlüne ve mü’minlere” sıkıntılı zamanlarda, sarsıntı esnasında ve dehşet verici hallerde kalplere sükûn ve sebat veren, kalpleri rahat ve huzura kavuşturan ve Allah’ın kullar üzerindeki büyük nimetlerinden birisi olan “sekînetini indirmişti. Sizin görmediğiniz ordular” yani melekleri Allah Huneyn günü müslümanlara sebat vermek, onları zaferle müjdelemek ve onlara destek olmak üzere “indirip kâfirlere” bozguna uğrama, öldürülme, müslümanlar tarafından kadınlarının, çocuklarının ve mallarının ele geçirilmesi suretiyle “azap etmiştir. Kâfirlerin cezası işte budur.” Allah onlara dünya hayatında azap ettikten sonra âhirette de onları oldukça ağır bir azaba duçar edecektir.
27. “Sonra Allah bunun ardından dilediğine tevbe nasip eder.” Allah bu savaşı kaybeden pek çok kimseye tevbe nasip etmiş, onlar da tevbe edip İslâm’a girmek üzere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmişler, o da onlara kadınlarını ve çocuklarını geri vermişti. “Allah Ğafurdur, Rahimdir.” Yani Yüce Allah'ın mağfireti geniş ve rahmeti engindir. O, tevbe edenlerin pek büyük günahlarını affettiği gibi, onları tevbe ve itaate muvaffak kılmak, günahlarını bağışlamak ve tevbelerini kabul etmekle de onlara merhamet buyurur. Öyleyse sakın hiç kimse -suçları ve günahları ne olursa olsun- O’nun rahmet ve mağfiretinden ümit kesmesin.

28- Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız (bilin ki) Allah, dilerse sizi kendi lütfundan zenginleştirir. Şüphesiz Allah Alimdir, Hakimdir.

28. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler!” Allah ile birlikte başkasına ibadet eden “müşrikler ancak bir pisliktir.” İtikat ve amel yönünden pis ve murdar kimselerdir. Allah ile birlikte, fayda sağlamayan, zarar vermeyen ve kişiye gelecek hiçbir zararı önleyemeyen varlıklara ibadet eden, işleri güçleri Allah’a karşı savaş açmak, Allah yolundan alıkoymak, batıla yardım edip hakkı reddetmek, yeryüzünde ıslaha değil fesada çalışmak olan bir kimseden daha pis ne olabilir? O halde sizler de mabedlerin en şerefli ve en temiz olanını onları oraya yaklaştırmamak sureti ile temiz tutmalısınız. “Onun için bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” Sözü edilen yıl, Ebu Bekir es-Sıddik’in hac emirliği yaptığı yıl olan hicretin dokuzuncu yılı idi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem amcasının oğlu Ali’yi de Hacc-ı Ekber günü berâeti (müşrikler ile ilişkilerin koparıldığını) ilan etmek üzere göndermişti. O da bu yıldan itibaren hiçbir müşrik kimsenin Beyt’i haccedemeyeceğini ve çıplak bir kimsenin Beyt’i tavaf edemeyeceğini ilan etmişti. Müşriklerin pislik olması, bedenlerinin pis olduğu anlamında değildir. Çünkü başkaları gibi kâfirin de bedeni temizdir. Buna delil ise Yüce Allah’ın Kitap Ehli olan kadınlarla evlenmeyi ve ilişki kurmayı mubah kılması, onların tenine değen yeri yıkmayı da emretmemiş olmasıdır. Müslümanlar da öteden beri kâfirlerin bedenlerine temas etmişlerdir. Ancak necasetlerden sakındıkları gibi onların tenlerine değinmekten sakındıklarına dair herhangi bir şey nakledilmemiştir. O nedenle buradaki pislikten maksat -önceden geçtiği gibi- şirkten kaynaklanan manevi pisliktir. Nasıl ki tevhid ve iman bir temizliktir, şirk de bir pisliktir. Ey müslümanlar! “Eğer fakirlikten” müşriklerin Mescid-i Haram’a yaklaşmasının engellenmesi dolayısı ile sizinle onlar arasındaki dünyevi bağların kopmasından ötürü fakir ve muhtaç düşmekten “korkarsanız (bilin ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zenginleştirir.” Çünkü rızık yalnızca tek bir kapıya ve tek bir yere münhasır değildir. Aksine bir kapı kapandı mı mutlaka onun dışında pek çok kapılar açılır. Yüce Allah’ın lütfu pek geniştir. O’nun cömertliği ve ihsanı pek büyüktür. Özellikle de O’nun rızası için herhangi bir şeyi terk edenlere karşı Allah, cömertlerin en cömerdidir. Yüce Allah verdiği bu sözünü gerçekleştirmiş, müslümanları kendi lütfundan zenginleştirmiş, onlara bol ve geniş rızıklar ihsan etmiştir. Bu ihsan dolayısı ile de onlar, en büyük zenginler ve hükümdarlar arasına girmişlerdir. “Dilerse” buyruğu, zengin kılmanın ilahî meşîete bağlı olduğunu ifade etmektedir. Çünkü dünyada zengin olmak, imanın gereklerinden değildir. Yüce Allah, zengin kıldığı kimseyi seviyor diye bir şey de yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu zengin kılmayı kendi dilemesine bağlı olarak söz konusu etmiştir. Allah, dünyalığı sevdiği ve sevmediği herkese verirken, imanı ve dini ancak sevdiği kimselere verir. “Şüphesiz Allah Alimdir.” O’nun ilmi pek geniştir. Kimin zenginliğe layık olduğunu, kimin layık olmadığını bilir. “Hakimdir” O, hikmeti gereği her şeyi yerli yerince koyar ve onlara hak ettiği değeri verir. Yüce Allah’ın: “Onun için bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar” buyruğu, müşriklerin önceleri Beytullah’ın başkan ve yöneticileri olduğunu, Mekke fethedildikten sonra ise yönetimin Allah Rasûlünün ve mü’minlerin eline geçtiğini, müşriklerin de Beytullah’ın çevresinde ve Mekke-i Mükerreme’de ikamet etmeye devam ettiklerini ortaya koymaktadır. Bundan sonra ise işte bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de vefatının hemen öncesinde müşriklerin Hicaz bölgesinden sürülmelerini ve o bölgede iki farklı dinin bir arada olmamasını emretmişti. Bütün bunlar, her çeşit kâfirin Mescid-i Haram’dan uzak olması içindir ve bu, Yüce Allah’ın:“Onun için bu yıllarından sonra artık Mescid-i Harama yaklaşmasınlar” buyruğunun kapsamına girmektedir.

29- Kendilerine kitap verilmiş olup da Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din olarak kabul etmeyenlerle kendi elleri ile zelil bir halde cizye verinceye kadar savaşın.

29. Bu âyet-i kerime, yahudi ve hıristiyanlardan oluşan kâfirlerle savaşmayı emretmektedir. Bunlar “Kendilerine kitap verilmiş olup da Allah’a ve âhiret gününe” amelleri ile tasdik edecek şekilde sağlıklı bir imanla “iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan” haram kılınan şeyler hususunda onun şeriatına uymayan “ve hak dini din olarak kabul etmeyenlerle” yani doğru dini kabul etmeyen kimselerle… Her ne kadar kendilerinin bir dine sahip olduklarını iddia etseler de onların dini hak değildir. Çünkü bunların tuttukları din ya değişikliğe uğratılmış ve Yüce Allah’ın hiçbir şekilde teşrî buyurmadığı bir dindir yahut da Yüce Allah tarafından teşrî edilmiş olmakla birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in şeriatı ile neshedilmiş bir dindir. O halde artık neshedilmesinden sonra o dine bağlılık caiz olmaz. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Peygamber’e bu gibi kimselerle savaşmasını emretmiş ve buna teşvik etmiştir. Çünkü bu kitap ehli kimseler, başkalarını da üzerinde bulundukları yola çağırmaktadırlar ve Kitap ehli olmalarından ötürü de insanlara daha çok zararları dokunmaktadır. Bu savaş onlar “kendi elleri ile cizye verinceye” kadardır. Cizye ise müslümanların onlarla savaşmayı bırakmalarına ve onların da can ve mal emniyetine sahip olarak müslümanlar arasında yaşamalarına karşılık alınan bir maldır. Bu mal her yıl bir defa herkesten zenginliğine, fakirliğine ve orta halli oluşuna göre alınır. Nitekim mü’minlerin emiri Ömer b. Hattab ile diğer mü’minlerin emirleri de böyle yapmışlardır. Yüce Allah’ın:“Kendi elleri ile zelil bir halde” ifadesine gelince bu, onlar bunu zelil ve iktidar sahibi olmadıkları bir halde, ayrıca hizmetçi veya bir başkası ile göndermek yerine bizzat kendi elleri ile ödeyinceye kadar demektir. Zira bu cizye onlardan ancak bizzat onların kendi elleri ile vermeleri halinde kabul olunur. İşte onlar bu şekilde müslümanlardan cizyelerinin kabul edilmesini isteyip müslümanların yönetimleri ve idaresi altına girerseler ve böylelikle onların kötülüklerinden ve fitnelerinden yana güven duyulup da izzet ve tekebbürlerini ortadan kaldıran, onun yerine zelil ve hakir olmalarını gerektiren şartlara teslimiyet gösterirlerse, devlet başkanının yahut da onun vekilinin onlarla cizye akdi yapması farz olur. Eğer bu şartları yerine getirmeyecek olur da zelil bir halde kendi elleri ile cizyeyi vermezlerse onlardan cizye kabul etmek caiz olmaz, bilakis onlarla savaşılır. Ta ki İslam’ı ya da cizyeyi kabul edinceye kadar. Bu âyet-i kerimeyi cumhûr ulema, şu görüşlerine delil göstermişlerdir: Cizye ancak kitap ehlinden alınır. Çünkü Yüce Allah ancak onlardan cizye alınacağını söz konusu etmiştir. Onların dışında kalanlarla ise müslüman oluncaya kadar savaşmaktan başka bir hüküm söz konusu etmemiştir. Cizye karşılığı müslümanların yurdunda yaşamalarına imkân tanınması bakımından Mecusiler de Kitap Ehli gibi mütalaa edilmişlerdir. Zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hecer Mecusilerinden cizye aldığı gibi daha sonra mü’minlerin emiri de İranlı Mecusilerden cizye almıştır.[21] Cizyenin hem Kitap Ehlinden hem de onların dışında kalan diğer kâfirlerden alınacağı da söylenmiş ve bu şöyle izah edilmiştir: Çünkü bu âyet-i kerime müşrik Araplar ile savaşın bitiminden ve Kitap Ehli ve onlara benzer kimselerle savaşmaya başlanmasından sonra inmiştir. O halde bu kayıttan kasıt, mefhumu değil sadece vakıayı haber vermektir. Nitekim Kitap Ehli olmadıkları halde Mecusilerden cizye alınmış olması da buna delildir. Diğer taraftan ashab-ı kiram ve onlardan sonra gelen müslümanlardan tevâtüren nakledilegeldiği üzere onlar, savaştıkları kimseleri şu üç husustan birisini kabule davet ederlerdi: İslâm’a girmek yahut cizye vermek veya savaş. Bu konuda da Kitap Ehli kimselerle başkaları arasında herhangi bir ayırım gözetmemişlerdir.

30- Yahudiler:“Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da:(İsa) Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki o, daha önceki kâfirlerin sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar? 31- Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve râhiplerini rabler edindiler, bir de Meryem oğlu Mesih’i... Halbuki sadece bir tek ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Zira O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O, onların ortak koşmalarından münezzehtir. 32- Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz. Kâfirler hoşlanmasa bile. 33- O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur. Müşrikler hoşlanmasa bile.

30. Yüce Allah, Kitap Ehli ile savaşma emrini verdikten sonra, mü’minlerin Rableri ve dinleri için gayrete gelerek onlarla savaşmalarını ve bu hususta bütün güç ve takatlerini ortaya koymalarını sağlamak için onların çirkin sözlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Yahudiler: Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler.” Bu söz, her ne kadar onların tümünün söyledikleri bir söz değilse de onların bir kesimi bunu söylemişlerdir. Bu, yahudilerin Allah’a karşı oldukça küstah bir ifade olan bu sözü söyleyerek O’nun azamet ve celaline halel düşürecek bir noktaya varacak kadar kötü ve şerli olduklarını göstermektedir. Denildiğine göre onların Uzeyr’in Allah’ın oğlu olduğu iddiasında bulunmalarının sebebi şudur: Krallar, İsrailoğullarına musallat olup onları darmadağın ettiler ve Tevrat’ı bilenleri de öldürdüler. Bundan sonra İsrailoğulları Uzeyr’in, Tevrat’ın tamamını ya da büyük bir bölümünü ezbere bildiğini gördüler. O, Tevrat’ı onlara ezberinden okudu, onlar da okuduklarını yazdılar. Bunun üzerine onun hakkında bu çirkin iddiada bulundular. “Hristiyanlar da: Mesih” Meryem oğlu İsa “Allah’ın oğludur, dediler.” Yüce Allah bu sözlere karşılık olarak şöyle buyurmaktadır: Onların söyledikleri “bu” sözler “onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki” buna dair herhangi bir delil ve bir belge ortaya koyamamaktadırlar. Ne söylediğine aldırış etmeyen kimselerin söyledikleri sözler de garip karşılanmaz. Çünkü bu gibi kimselerin, kendilerini istediklerini söylemekten alıkoyacak ne dini duyguları ne de akılları yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Onların bu sözleri “daha önceki kâfirlerin sözlerine” yani “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen müşriklerin sözlerine “benziyor”, böylelikle onların kalpleri birbirine benzediği gibi bu sözleri de batıl oluş açısından birbirini andırmaktadır. “Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar?” Yani onlar nasıl olur da bu apaçık olan haktan apaçık batıl olan sözlere döndürülüyor ve saptırılıyorlar?
31. Azıcık düşünme ve akıl yormanın bile batıl olduğunu gösterdiği bu türden bir iddiada bulunmak, sayıca çok ve büyük bir ümmet için garip karşılansa da böyle bir iddiada bulunmalarının bir sebebi vardır. O da şudur:“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını” alimlerini “ve râhiplerini” yani kendilerini her şeyden soyutlayarak ibadete vermiş abidlerini “rabler edindiler.” Âlim ve rahiplerini rabler edinmeleri şöyle olmuştu: Bu âlim ve rahipler, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi onlara helâl kıldığı zaman onlar onu helâl sayıyorlardı; Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kıldıkları zaman da onu haram kabul ediyorlardı. Âlim ve rahipleri, peygamberlerin dinine aykırı olan birtakım sözler söyleyip hükümler koyunca onlar bu hususlarda onlara uyuyorlardı. Aynı şekilde onlar hocaları, şeyhleri ve kendilerini ibadete vermiş olan abidleri hususunda aşarılığa kaçıyor, onları tazim ediyor, kabirlerini Allah’ın dışında ibadet edilen, kurban kesilen, kendilerine dua edilip yardım istenen putlar haline getiriyorlardı. “bir de Meryem oğlu Mesih’i...” Meryem oğlu Mesih’i ise Allah’ın dışında bir ilah edinmişlerdi. Ancak onlar bu hususta Allah’ın peygamberleri vasıtası ile kendilerine vermiş olduğu emirlere muhalefet ediyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Halbuki sadece bir tek ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı.” Böylelikle ibadet ve itaatlerini yalnızca O’na halis kılmak, sevgi ve duaları ile yalnızca O’na yönelip boyun eğmekle emrolunmuşlardı. Onlar ise Allah’ın emrini bir kenara bırakarak, O’na hakkında herhangi bir delil indirmediği şeyleri ortak koştular. “O, onların ortak koşmalarından münezzehtir.” yücedir, mukaddestir. O’nun azameti, onların şirklerinden de iftiralarından da çok çok yücedir. Çünkü onlar, bu hususlarda Allah’ın şanına yakışmayan, celâline yaraşmayan niteliklerle O’nu vasfediyorlar. Halbuki Yüce Allah hem sıfatlarında hem de fiillerinde kemal derecesindeki kudsiyetine aykırı düşen ve kendisine nispet edilen her türlü noksanlıktan yüce ve münezzehtir.
32. Onların iddialarına dâir herhangi bir delilleri bulunmadığı, itikadî bir esas olarak kabul ettikleri bu hususa dâir herhangi bir belgelerinin olmadığı; aksine iddialarının yalnızca geveledikleri bir söz ve uydurdukları bir iftira olduğu ortaya çıktığından dolayı Yüce Allah, onların bu durumunun nedenini şöyle haber vermektedir: Onlar bu yaptıklarıyla “Allah’ın nurunu” peygamberlerle gönderdiği ve kitaplarında indirdiği dinini “ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.” Yüce Allah’ın dinine “nur” adını vermesi, cehaletin ve batıl dinlerin karanlıklarında onunla aydınlanılmasından dolayıdır. Çünkü Allah’ın dini, hakkı bilmek ve o hak gereğince amel etmektir. Onun dışındaki her şey bunun zıddınadır. İşte yahudiler, hristiyanlar ve onların benzeri olan diğer müşrikler, Allah’ın nurunu asla delillendirilemeyecek türden asılsız sözlerle söndürmek istemektedirler. “Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz.” Çünkü o, bütün insanlar söndürmek üzere bir araya gelecek olsalar dahi söndürmelerine imkân bulunmayan göz kamaştırıcı bir nurdur. O nuru indiren ise bütün kulların idaresini elinde tutan mutlak hakimdir ve O, bu nuru ona kötülük vermek isteyen herkese karşı korumayı taahhüt etmiştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz. Kâfirler hoşlanmasa bile.” buyurmaktadır. Onlar bu nuru geri çevirmek ve söndürmek için bütün imkânlarını ortaya koysalar dahi onların bu çalışıp çabalamalarının hakka en ufak bir zararı olmayacaktır.
33. Daha sonra Yüce Allah, tamamlamayı ve korumayı taahhüt ettiği bu nurun mahiyetini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü” faydalı ilmin kendisi olan “hidâyet ve” salih amelin kendisi olan “hak din ile gönderen O’dur.” Allah’ın, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği din; Allah’ın isimleri, sıfatları, fiilleri, hükümleri ve haberleri hususunda hakkı beyânı içerir; kalpler, ruhlar ve bedenler için faydalı olan dinin yalnızca Allah’a halis kılınması, Allah’ı sevip O’na ibadet etmek, ahlâkın üstün değerlerini ve güzel erdemleri, salih amelleri, faydalı adabı emreder; bunun zıddını teşkil eden ve bununla çelişen her türlü kötü ahlakı, kalplere, bedenlere, dünya ve âhirete zarar veren amelleri yasaklar. İşte Yüce Allah, Peygamberini böyle bir hidâyet ve böyle bir hak din ile göndermiştir ve “müşrikler hoşlanmasa bile” onu “bütün dinlere üstün” kılacaktır. Yani bu dini gerek delil ve belge ile gerekse kılıç ve silah gücü ile diğer dinlerin üstüne çıkaracaktır. Müşrikler isterse bundan hoşlanmasınlar, isterse bu dine karşı her türlü engeli çıkarsınlar, hile ve tuzaklarını ortaya koysunlar. Hiç şüphesiz hile ve tuzaklar, ancak onları ortaya koyanlara zarar verir. Yüce Allah’ın vaadinin gerçekleşmesi muhakkaktır. O, taahhüdünü mutlaka yerine getirir.

30- Yahudiler:“Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da:(İsa) Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki o, daha önceki kâfirlerin sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar? 31- Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve râhiplerini rabler edindiler, bir de Meryem oğlu Mesih’i... Halbuki sadece bir tek ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Zira O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O, onların ortak koşmalarından münezzehtir. 32- Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz. Kâfirler hoşlanmasa bile. 33- O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur. Müşrikler hoşlanmasa bile.

30. Yüce Allah, Kitap Ehli ile savaşma emrini verdikten sonra, mü’minlerin Rableri ve dinleri için gayrete gelerek onlarla savaşmalarını ve bu hususta bütün güç ve takatlerini ortaya koymalarını sağlamak için onların çirkin sözlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Yahudiler: Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler.” Bu söz, her ne kadar onların tümünün söyledikleri bir söz değilse de onların bir kesimi bunu söylemişlerdir. Bu, yahudilerin Allah’a karşı oldukça küstah bir ifade olan bu sözü söyleyerek O’nun azamet ve celaline halel düşürecek bir noktaya varacak kadar kötü ve şerli olduklarını göstermektedir. Denildiğine göre onların Uzeyr’in Allah’ın oğlu olduğu iddiasında bulunmalarının sebebi şudur: Krallar, İsrailoğullarına musallat olup onları darmadağın ettiler ve Tevrat’ı bilenleri de öldürdüler. Bundan sonra İsrailoğulları Uzeyr’in, Tevrat’ın tamamını ya da büyük bir bölümünü ezbere bildiğini gördüler. O, Tevrat’ı onlara ezberinden okudu, onlar da okuduklarını yazdılar. Bunun üzerine onun hakkında bu çirkin iddiada bulundular. “Hristiyanlar da: Mesih” Meryem oğlu İsa “Allah’ın oğludur, dediler.” Yüce Allah bu sözlere karşılık olarak şöyle buyurmaktadır: Onların söyledikleri “bu” sözler “onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki” buna dair herhangi bir delil ve bir belge ortaya koyamamaktadırlar. Ne söylediğine aldırış etmeyen kimselerin söyledikleri sözler de garip karşılanmaz. Çünkü bu gibi kimselerin, kendilerini istediklerini söylemekten alıkoyacak ne dini duyguları ne de akılları yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Onların bu sözleri “daha önceki kâfirlerin sözlerine” yani “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen müşriklerin sözlerine “benziyor”, böylelikle onların kalpleri birbirine benzediği gibi bu sözleri de batıl oluş açısından birbirini andırmaktadır. “Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar?” Yani onlar nasıl olur da bu apaçık olan haktan apaçık batıl olan sözlere döndürülüyor ve saptırılıyorlar?
31. Azıcık düşünme ve akıl yormanın bile batıl olduğunu gösterdiği bu türden bir iddiada bulunmak, sayıca çok ve büyük bir ümmet için garip karşılansa da böyle bir iddiada bulunmalarının bir sebebi vardır. O da şudur:“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını” alimlerini “ve râhiplerini” yani kendilerini her şeyden soyutlayarak ibadete vermiş abidlerini “rabler edindiler.” Âlim ve rahiplerini rabler edinmeleri şöyle olmuştu: Bu âlim ve rahipler, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi onlara helâl kıldığı zaman onlar onu helâl sayıyorlardı; Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kıldıkları zaman da onu haram kabul ediyorlardı. Âlim ve rahipleri, peygamberlerin dinine aykırı olan birtakım sözler söyleyip hükümler koyunca onlar bu hususlarda onlara uyuyorlardı. Aynı şekilde onlar hocaları, şeyhleri ve kendilerini ibadete vermiş olan abidleri hususunda aşarılığa kaçıyor, onları tazim ediyor, kabirlerini Allah’ın dışında ibadet edilen, kurban kesilen, kendilerine dua edilip yardım istenen putlar haline getiriyorlardı. “bir de Meryem oğlu Mesih’i...” Meryem oğlu Mesih’i ise Allah’ın dışında bir ilah edinmişlerdi. Ancak onlar bu hususta Allah’ın peygamberleri vasıtası ile kendilerine vermiş olduğu emirlere muhalefet ediyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Halbuki sadece bir tek ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı.” Böylelikle ibadet ve itaatlerini yalnızca O’na halis kılmak, sevgi ve duaları ile yalnızca O’na yönelip boyun eğmekle emrolunmuşlardı. Onlar ise Allah’ın emrini bir kenara bırakarak, O’na hakkında herhangi bir delil indirmediği şeyleri ortak koştular. “O, onların ortak koşmalarından münezzehtir.” yücedir, mukaddestir. O’nun azameti, onların şirklerinden de iftiralarından da çok çok yücedir. Çünkü onlar, bu hususlarda Allah’ın şanına yakışmayan, celâline yaraşmayan niteliklerle O’nu vasfediyorlar. Halbuki Yüce Allah hem sıfatlarında hem de fiillerinde kemal derecesindeki kudsiyetine aykırı düşen ve kendisine nispet edilen her türlü noksanlıktan yüce ve münezzehtir.
32. Onların iddialarına dâir herhangi bir delilleri bulunmadığı, itikadî bir esas olarak kabul ettikleri bu hususa dâir herhangi bir belgelerinin olmadığı; aksine iddialarının yalnızca geveledikleri bir söz ve uydurdukları bir iftira olduğu ortaya çıktığından dolayı Yüce Allah, onların bu durumunun nedenini şöyle haber vermektedir: Onlar bu yaptıklarıyla “Allah’ın nurunu” peygamberlerle gönderdiği ve kitaplarında indirdiği dinini “ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.” Yüce Allah’ın dinine “nur” adını vermesi, cehaletin ve batıl dinlerin karanlıklarında onunla aydınlanılmasından dolayıdır. Çünkü Allah’ın dini, hakkı bilmek ve o hak gereğince amel etmektir. Onun dışındaki her şey bunun zıddınadır. İşte yahudiler, hristiyanlar ve onların benzeri olan diğer müşrikler, Allah’ın nurunu asla delillendirilemeyecek türden asılsız sözlerle söndürmek istemektedirler. “Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz.” Çünkü o, bütün insanlar söndürmek üzere bir araya gelecek olsalar dahi söndürmelerine imkân bulunmayan göz kamaştırıcı bir nurdur. O nuru indiren ise bütün kulların idaresini elinde tutan mutlak hakimdir ve O, bu nuru ona kötülük vermek isteyen herkese karşı korumayı taahhüt etmiştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz. Kâfirler hoşlanmasa bile.” buyurmaktadır. Onlar bu nuru geri çevirmek ve söndürmek için bütün imkânlarını ortaya koysalar dahi onların bu çalışıp çabalamalarının hakka en ufak bir zararı olmayacaktır.
33. Daha sonra Yüce Allah, tamamlamayı ve korumayı taahhüt ettiği bu nurun mahiyetini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü” faydalı ilmin kendisi olan “hidâyet ve” salih amelin kendisi olan “hak din ile gönderen O’dur.” Allah’ın, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği din; Allah’ın isimleri, sıfatları, fiilleri, hükümleri ve haberleri hususunda hakkı beyânı içerir; kalpler, ruhlar ve bedenler için faydalı olan dinin yalnızca Allah’a halis kılınması, Allah’ı sevip O’na ibadet etmek, ahlâkın üstün değerlerini ve güzel erdemleri, salih amelleri, faydalı adabı emreder; bunun zıddını teşkil eden ve bununla çelişen her türlü kötü ahlakı, kalplere, bedenlere, dünya ve âhirete zarar veren amelleri yasaklar. İşte Yüce Allah, Peygamberini böyle bir hidâyet ve böyle bir hak din ile göndermiştir ve “müşrikler hoşlanmasa bile” onu “bütün dinlere üstün” kılacaktır. Yani bu dini gerek delil ve belge ile gerekse kılıç ve silah gücü ile diğer dinlerin üstüne çıkaracaktır. Müşrikler isterse bundan hoşlanmasınlar, isterse bu dine karşı her türlü engeli çıkarsınlar, hile ve tuzaklarını ortaya koysunlar. Hiç şüphesiz hile ve tuzaklar, ancak onları ortaya koyanlara zarar verir. Yüce Allah’ın vaadinin gerçekleşmesi muhakkaktır. O, taahhüdünü mutlaka yerine getirir.

30- Yahudiler:“Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da:(İsa) Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki o, daha önceki kâfirlerin sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar? 31- Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve râhiplerini rabler edindiler, bir de Meryem oğlu Mesih’i... Halbuki sadece bir tek ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Zira O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O, onların ortak koşmalarından münezzehtir. 32- Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz. Kâfirler hoşlanmasa bile. 33- O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur. Müşrikler hoşlanmasa bile.

30. Yüce Allah, Kitap Ehli ile savaşma emrini verdikten sonra, mü’minlerin Rableri ve dinleri için gayrete gelerek onlarla savaşmalarını ve bu hususta bütün güç ve takatlerini ortaya koymalarını sağlamak için onların çirkin sözlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Yahudiler: Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler.” Bu söz, her ne kadar onların tümünün söyledikleri bir söz değilse de onların bir kesimi bunu söylemişlerdir. Bu, yahudilerin Allah’a karşı oldukça küstah bir ifade olan bu sözü söyleyerek O’nun azamet ve celaline halel düşürecek bir noktaya varacak kadar kötü ve şerli olduklarını göstermektedir. Denildiğine göre onların Uzeyr’in Allah’ın oğlu olduğu iddiasında bulunmalarının sebebi şudur: Krallar, İsrailoğullarına musallat olup onları darmadağın ettiler ve Tevrat’ı bilenleri de öldürdüler. Bundan sonra İsrailoğulları Uzeyr’in, Tevrat’ın tamamını ya da büyük bir bölümünü ezbere bildiğini gördüler. O, Tevrat’ı onlara ezberinden okudu, onlar da okuduklarını yazdılar. Bunun üzerine onun hakkında bu çirkin iddiada bulundular. “Hristiyanlar da: Mesih” Meryem oğlu İsa “Allah’ın oğludur, dediler.” Yüce Allah bu sözlere karşılık olarak şöyle buyurmaktadır: Onların söyledikleri “bu” sözler “onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki” buna dair herhangi bir delil ve bir belge ortaya koyamamaktadırlar. Ne söylediğine aldırış etmeyen kimselerin söyledikleri sözler de garip karşılanmaz. Çünkü bu gibi kimselerin, kendilerini istediklerini söylemekten alıkoyacak ne dini duyguları ne de akılları yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Onların bu sözleri “daha önceki kâfirlerin sözlerine” yani “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen müşriklerin sözlerine “benziyor”, böylelikle onların kalpleri birbirine benzediği gibi bu sözleri de batıl oluş açısından birbirini andırmaktadır. “Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar?” Yani onlar nasıl olur da bu apaçık olan haktan apaçık batıl olan sözlere döndürülüyor ve saptırılıyorlar?
31. Azıcık düşünme ve akıl yormanın bile batıl olduğunu gösterdiği bu türden bir iddiada bulunmak, sayıca çok ve büyük bir ümmet için garip karşılansa da böyle bir iddiada bulunmalarının bir sebebi vardır. O da şudur:“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını” alimlerini “ve râhiplerini” yani kendilerini her şeyden soyutlayarak ibadete vermiş abidlerini “rabler edindiler.” Âlim ve rahiplerini rabler edinmeleri şöyle olmuştu: Bu âlim ve rahipler, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi onlara helâl kıldığı zaman onlar onu helâl sayıyorlardı; Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kıldıkları zaman da onu haram kabul ediyorlardı. Âlim ve rahipleri, peygamberlerin dinine aykırı olan birtakım sözler söyleyip hükümler koyunca onlar bu hususlarda onlara uyuyorlardı. Aynı şekilde onlar hocaları, şeyhleri ve kendilerini ibadete vermiş olan abidleri hususunda aşarılığa kaçıyor, onları tazim ediyor, kabirlerini Allah’ın dışında ibadet edilen, kurban kesilen, kendilerine dua edilip yardım istenen putlar haline getiriyorlardı. “bir de Meryem oğlu Mesih’i...” Meryem oğlu Mesih’i ise Allah’ın dışında bir ilah edinmişlerdi. Ancak onlar bu hususta Allah’ın peygamberleri vasıtası ile kendilerine vermiş olduğu emirlere muhalefet ediyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Halbuki sadece bir tek ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı.” Böylelikle ibadet ve itaatlerini yalnızca O’na halis kılmak, sevgi ve duaları ile yalnızca O’na yönelip boyun eğmekle emrolunmuşlardı. Onlar ise Allah’ın emrini bir kenara bırakarak, O’na hakkında herhangi bir delil indirmediği şeyleri ortak koştular. “O, onların ortak koşmalarından münezzehtir.” yücedir, mukaddestir. O’nun azameti, onların şirklerinden de iftiralarından da çok çok yücedir. Çünkü onlar, bu hususlarda Allah’ın şanına yakışmayan, celâline yaraşmayan niteliklerle O’nu vasfediyorlar. Halbuki Yüce Allah hem sıfatlarında hem de fiillerinde kemal derecesindeki kudsiyetine aykırı düşen ve kendisine nispet edilen her türlü noksanlıktan yüce ve münezzehtir.
32. Onların iddialarına dâir herhangi bir delilleri bulunmadığı, itikadî bir esas olarak kabul ettikleri bu hususa dâir herhangi bir belgelerinin olmadığı; aksine iddialarının yalnızca geveledikleri bir söz ve uydurdukları bir iftira olduğu ortaya çıktığından dolayı Yüce Allah, onların bu durumunun nedenini şöyle haber vermektedir: Onlar bu yaptıklarıyla “Allah’ın nurunu” peygamberlerle gönderdiği ve kitaplarında indirdiği dinini “ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.” Yüce Allah’ın dinine “nur” adını vermesi, cehaletin ve batıl dinlerin karanlıklarında onunla aydınlanılmasından dolayıdır. Çünkü Allah’ın dini, hakkı bilmek ve o hak gereğince amel etmektir. Onun dışındaki her şey bunun zıddınadır. İşte yahudiler, hristiyanlar ve onların benzeri olan diğer müşrikler, Allah’ın nurunu asla delillendirilemeyecek türden asılsız sözlerle söndürmek istemektedirler. “Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz.” Çünkü o, bütün insanlar söndürmek üzere bir araya gelecek olsalar dahi söndürmelerine imkân bulunmayan göz kamaştırıcı bir nurdur. O nuru indiren ise bütün kulların idaresini elinde tutan mutlak hakimdir ve O, bu nuru ona kötülük vermek isteyen herkese karşı korumayı taahhüt etmiştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz. Kâfirler hoşlanmasa bile.” buyurmaktadır. Onlar bu nuru geri çevirmek ve söndürmek için bütün imkânlarını ortaya koysalar dahi onların bu çalışıp çabalamalarının hakka en ufak bir zararı olmayacaktır.
33. Daha sonra Yüce Allah, tamamlamayı ve korumayı taahhüt ettiği bu nurun mahiyetini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü” faydalı ilmin kendisi olan “hidâyet ve” salih amelin kendisi olan “hak din ile gönderen O’dur.” Allah’ın, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği din; Allah’ın isimleri, sıfatları, fiilleri, hükümleri ve haberleri hususunda hakkı beyânı içerir; kalpler, ruhlar ve bedenler için faydalı olan dinin yalnızca Allah’a halis kılınması, Allah’ı sevip O’na ibadet etmek, ahlâkın üstün değerlerini ve güzel erdemleri, salih amelleri, faydalı adabı emreder; bunun zıddını teşkil eden ve bununla çelişen her türlü kötü ahlakı, kalplere, bedenlere, dünya ve âhirete zarar veren amelleri yasaklar. İşte Yüce Allah, Peygamberini böyle bir hidâyet ve böyle bir hak din ile göndermiştir ve “müşrikler hoşlanmasa bile” onu “bütün dinlere üstün” kılacaktır. Yani bu dini gerek delil ve belge ile gerekse kılıç ve silah gücü ile diğer dinlerin üstüne çıkaracaktır. Müşrikler isterse bundan hoşlanmasınlar, isterse bu dine karşı her türlü engeli çıkarsınlar, hile ve tuzaklarını ortaya koysunlar. Hiç şüphesiz hile ve tuzaklar, ancak onları ortaya koyanlara zarar verir. Yüce Allah’ın vaadinin gerçekleşmesi muhakkaktır. O, taahhüdünü mutlaka yerine getirir.

30- Yahudiler:“Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da:(İsa) Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki o, daha önceki kâfirlerin sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar? 31- Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve râhiplerini rabler edindiler, bir de Meryem oğlu Mesih’i... Halbuki sadece bir tek ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Zira O’ndan başka (hak) ilâh yoktur. O, onların ortak koşmalarından münezzehtir. 32- Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz. Kâfirler hoşlanmasa bile. 33- O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur. Müşrikler hoşlanmasa bile.

30. Yüce Allah, Kitap Ehli ile savaşma emrini verdikten sonra, mü’minlerin Rableri ve dinleri için gayrete gelerek onlarla savaşmalarını ve bu hususta bütün güç ve takatlerini ortaya koymalarını sağlamak için onların çirkin sözlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Yahudiler: Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler.” Bu söz, her ne kadar onların tümünün söyledikleri bir söz değilse de onların bir kesimi bunu söylemişlerdir. Bu, yahudilerin Allah’a karşı oldukça küstah bir ifade olan bu sözü söyleyerek O’nun azamet ve celaline halel düşürecek bir noktaya varacak kadar kötü ve şerli olduklarını göstermektedir. Denildiğine göre onların Uzeyr’in Allah’ın oğlu olduğu iddiasında bulunmalarının sebebi şudur: Krallar, İsrailoğullarına musallat olup onları darmadağın ettiler ve Tevrat’ı bilenleri de öldürdüler. Bundan sonra İsrailoğulları Uzeyr’in, Tevrat’ın tamamını ya da büyük bir bölümünü ezbere bildiğini gördüler. O, Tevrat’ı onlara ezberinden okudu, onlar da okuduklarını yazdılar. Bunun üzerine onun hakkında bu çirkin iddiada bulundular. “Hristiyanlar da: Mesih” Meryem oğlu İsa “Allah’ın oğludur, dediler.” Yüce Allah bu sözlere karşılık olarak şöyle buyurmaktadır: Onların söyledikleri “bu” sözler “onların ağızlarında geveledikleri sözleridir ki” buna dair herhangi bir delil ve bir belge ortaya koyamamaktadırlar. Ne söylediğine aldırış etmeyen kimselerin söyledikleri sözler de garip karşılanmaz. Çünkü bu gibi kimselerin, kendilerini istediklerini söylemekten alıkoyacak ne dini duyguları ne de akılları yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Onların bu sözleri “daha önceki kâfirlerin sözlerine” yani “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen müşriklerin sözlerine “benziyor”, böylelikle onların kalpleri birbirine benzediği gibi bu sözleri de batıl oluş açısından birbirini andırmaktadır. “Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar?” Yani onlar nasıl olur da bu apaçık olan haktan apaçık batıl olan sözlere döndürülüyor ve saptırılıyorlar?
31. Azıcık düşünme ve akıl yormanın bile batıl olduğunu gösterdiği bu türden bir iddiada bulunmak, sayıca çok ve büyük bir ümmet için garip karşılansa da böyle bir iddiada bulunmalarının bir sebebi vardır. O da şudur:“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını” alimlerini “ve râhiplerini” yani kendilerini her şeyden soyutlayarak ibadete vermiş abidlerini “rabler edindiler.” Âlim ve rahiplerini rabler edinmeleri şöyle olmuştu: Bu âlim ve rahipler, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi onlara helâl kıldığı zaman onlar onu helâl sayıyorlardı; Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kıldıkları zaman da onu haram kabul ediyorlardı. Âlim ve rahipleri, peygamberlerin dinine aykırı olan birtakım sözler söyleyip hükümler koyunca onlar bu hususlarda onlara uyuyorlardı. Aynı şekilde onlar hocaları, şeyhleri ve kendilerini ibadete vermiş olan abidleri hususunda aşarılığa kaçıyor, onları tazim ediyor, kabirlerini Allah’ın dışında ibadet edilen, kurban kesilen, kendilerine dua edilip yardım istenen putlar haline getiriyorlardı. “bir de Meryem oğlu Mesih’i...” Meryem oğlu Mesih’i ise Allah’ın dışında bir ilah edinmişlerdi. Ancak onlar bu hususta Allah’ın peygamberleri vasıtası ile kendilerine vermiş olduğu emirlere muhalefet ediyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Halbuki sadece bir tek ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı.” Böylelikle ibadet ve itaatlerini yalnızca O’na halis kılmak, sevgi ve duaları ile yalnızca O’na yönelip boyun eğmekle emrolunmuşlardı. Onlar ise Allah’ın emrini bir kenara bırakarak, O’na hakkında herhangi bir delil indirmediği şeyleri ortak koştular. “O, onların ortak koşmalarından münezzehtir.” yücedir, mukaddestir. O’nun azameti, onların şirklerinden de iftiralarından da çok çok yücedir. Çünkü onlar, bu hususlarda Allah’ın şanına yakışmayan, celâline yaraşmayan niteliklerle O’nu vasfediyorlar. Halbuki Yüce Allah hem sıfatlarında hem de fiillerinde kemal derecesindeki kudsiyetine aykırı düşen ve kendisine nispet edilen her türlü noksanlıktan yüce ve münezzehtir.
32. Onların iddialarına dâir herhangi bir delilleri bulunmadığı, itikadî bir esas olarak kabul ettikleri bu hususa dâir herhangi bir belgelerinin olmadığı; aksine iddialarının yalnızca geveledikleri bir söz ve uydurdukları bir iftira olduğu ortaya çıktığından dolayı Yüce Allah, onların bu durumunun nedenini şöyle haber vermektedir: Onlar bu yaptıklarıyla “Allah’ın nurunu” peygamberlerle gönderdiği ve kitaplarında indirdiği dinini “ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.” Yüce Allah’ın dinine “nur” adını vermesi, cehaletin ve batıl dinlerin karanlıklarında onunla aydınlanılmasından dolayıdır. Çünkü Allah’ın dini, hakkı bilmek ve o hak gereğince amel etmektir. Onun dışındaki her şey bunun zıddınadır. İşte yahudiler, hristiyanlar ve onların benzeri olan diğer müşrikler, Allah’ın nurunu asla delillendirilemeyecek türden asılsız sözlerle söndürmek istemektedirler. “Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz.” Çünkü o, bütün insanlar söndürmek üzere bir araya gelecek olsalar dahi söndürmelerine imkân bulunmayan göz kamaştırıcı bir nurdur. O nuru indiren ise bütün kulların idaresini elinde tutan mutlak hakimdir ve O, bu nuru ona kötülük vermek isteyen herkese karşı korumayı taahhüt etmiştir. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Halbuki Allah kendi nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz. Kâfirler hoşlanmasa bile.” buyurmaktadır. Onlar bu nuru geri çevirmek ve söndürmek için bütün imkânlarını ortaya koysalar dahi onların bu çalışıp çabalamalarının hakka en ufak bir zararı olmayacaktır.
33. Daha sonra Yüce Allah, tamamlamayı ve korumayı taahhüt ettiği bu nurun mahiyetini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:“O dini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü” faydalı ilmin kendisi olan “hidâyet ve” salih amelin kendisi olan “hak din ile gönderen O’dur.” Allah’ın, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği din; Allah’ın isimleri, sıfatları, fiilleri, hükümleri ve haberleri hususunda hakkı beyânı içerir; kalpler, ruhlar ve bedenler için faydalı olan dinin yalnızca Allah’a halis kılınması, Allah’ı sevip O’na ibadet etmek, ahlâkın üstün değerlerini ve güzel erdemleri, salih amelleri, faydalı adabı emreder; bunun zıddını teşkil eden ve bununla çelişen her türlü kötü ahlakı, kalplere, bedenlere, dünya ve âhirete zarar veren amelleri yasaklar. İşte Yüce Allah, Peygamberini böyle bir hidâyet ve böyle bir hak din ile göndermiştir ve “müşrikler hoşlanmasa bile” onu “bütün dinlere üstün” kılacaktır. Yani bu dini gerek delil ve belge ile gerekse kılıç ve silah gücü ile diğer dinlerin üstüne çıkaracaktır. Müşrikler isterse bundan hoşlanmasınlar, isterse bu dine karşı her türlü engeli çıkarsınlar, hile ve tuzaklarını ortaya koysunlar. Hiç şüphesiz hile ve tuzaklar, ancak onları ortaya koyanlara zarar verir. Yüce Allah’ın vaadinin gerçekleşmesi muhakkaktır. O, taahhüdünü mutlaka yerine getirir.