Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Tevbe Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

129 ayetSayfa 3 / 4

73- Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et ve onlara karşı sert ol! Onların yerleri cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 74- (O çirkin sözü) söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler. Andolsun ki o küfür sözünü söylediler ve İslam’a girdikten sonra kâfir oldular. Onlar başaramadıkları bir işe de yeltendiler. İntikam almaya kalkışmalarının tek sebebi ise Allah’ın ve Peygamberinin onları lütfuyla zengin kılmasından başka bir şey değildir! Eğer tevbe ederlerse bu, onlar için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da âhirette de can yakıcı bir azaba uğratır. Onların yeryüzünde ne bir dostları vardır, ne de bir yardımcıları.

73. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et.” Onlara karşı cihadı en ileri dereceye götür “ve” durum onlara karşı sert olmayı gerektirdiğinde de “onlara karşı sert ol!” Bu cihadın kapsamına el ile cihad da dil ve delille cihad da girmektedir. Onlardan savaş açanlara karşı hem el ile, hem dil ile hem de kılıç ve silahla cihad edilir. Ahit veya zimmet akdi gereği İslâmî yönetime boyun eğen kimselere karşı ise sadece delil ve belgeler ile cihad edilir; böylelerine İslâm’ın güzellikleri, şirk ve küfrün de kötülükleri açıklanır. Onlar için dünyada bunlar vardır. Âhirete gelince “onların” içinden asla çıkamayacakları ve devamlı kalacakları “yerleri cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”
74. (O çirkin sözü) söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler.” Yani aralarından bazılarının söylediği bir söz olan: “Eğer Medine’ye dönersek elbetteki en şerefli ve güçlü olan, en hakir olanı oradan mutlaka çıkartacaktır.”(el-Münâfıkûn, 63/8) türü bir söz, yine din ile, peygamber ile alay içeren sözleri söyleyip de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, bu sözlerin bir bölümünü işittiğini haber alınca, hemen onun yanına giderek öyle bir söz söylemediklerine dâir Allah adına yemin ederler. Yüce Allah da onları yalanlayarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki o küfür sözünü söylediler ve İslam’a girdikten sonra kâfir oldular.” Önceki müslümanlıkları her ne kadar onları zahiri itibari ile küfür dairesinin dışına çıkartmış görünüyor ise de sonradan söyledikleri bu sözler, müslümanlıklarını iptal edip onları küfre sokmaktadır. “Onlar başaramadıkları bir işe de yeltendiler.” Bu, Tebûk gazvesi esnasında Allah Rasûlü’ne suikastte bulunmak istedikleri sırada olmuştu. Yüce Allah, Peygamberine onların durumunu haber vermiş, bunun üzerine o da bazı kimselere emirler vererek onların maksatlarını gerçekleştirmelerini engellemişti. “İntikam almaya” ve Allah Rasûlünü ayıplamaya “kalkışmalarının tek sebebi” daha önceleri muhtaç ve fakir kimseler iken “Allah’ın ve Peygamberinin onları lütfu ile zengin kılmasından başka bir şey değildir.” Kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkartmaya ve fakirlikten sonra zenginleştirmeye vesile olan bir zatı küçümsemeleri ne kadar da şaşırtıcıdır! Halbuki ona karşı yapaları gereken, onu tazim etmek, ona iman etmek ve onu yüceltmekten başka ne olabilir ki? Zira dini gerekler de insanlığın gerekleri de bir arada bunu gerektirir. Daha sonra Yüce Allah onlara tevbe teklifinde bulunarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer tevbe ederlerse bu, onlar için hayırlı olur.” Çünkü tevbe etmek dünya ve âhiret mutluluğunun esasıdır. “Eğer” tevbe etmekten, Allah’ın yoluna dönmekten “yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da âhirette de can yakıcı bir azaba uğratır.” Dünyada maruz kalacakları azap; gam, keder, Allah’ın dinini zafere kavuşturması ve Peygamberini güçlendirmesi sebebi ile üzülmeleri, istediklerini de elde edememeleridir. Âhiretteki azaba gelince onlar için alevli ateşin azabı vardır. “Onların yeryüzünde” işlerini üstlenecek ve isteklerini gerçekleştirmelerini sağlayacak “ne bir dostları vardır, ne de” hoşlarına gitmeyecek şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “bir yardımcıları.” Artık Allah onların dostları olmadığına göre geride onlar için sadece türlü türlü kötülük, hüsran, bedbahtlık ve mahrumiyet vardır.

73- Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et ve onlara karşı sert ol! Onların yerleri cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir! 74- (O çirkin sözü) söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler. Andolsun ki o küfür sözünü söylediler ve İslam’a girdikten sonra kâfir oldular. Onlar başaramadıkları bir işe de yeltendiler. İntikam almaya kalkışmalarının tek sebebi ise Allah’ın ve Peygamberinin onları lütfuyla zengin kılmasından başka bir şey değildir! Eğer tevbe ederlerse bu, onlar için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da âhirette de can yakıcı bir azaba uğratır. Onların yeryüzünde ne bir dostları vardır, ne de bir yardımcıları.

73. Yüce Allah Peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır:“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et.” Onlara karşı cihadı en ileri dereceye götür “ve” durum onlara karşı sert olmayı gerektirdiğinde de “onlara karşı sert ol!” Bu cihadın kapsamına el ile cihad da dil ve delille cihad da girmektedir. Onlardan savaş açanlara karşı hem el ile, hem dil ile hem de kılıç ve silahla cihad edilir. Ahit veya zimmet akdi gereği İslâmî yönetime boyun eğen kimselere karşı ise sadece delil ve belgeler ile cihad edilir; böylelerine İslâm’ın güzellikleri, şirk ve küfrün de kötülükleri açıklanır. Onlar için dünyada bunlar vardır. Âhirete gelince “onların” içinden asla çıkamayacakları ve devamlı kalacakları “yerleri cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!”
74. (O çirkin sözü) söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler.” Yani aralarından bazılarının söylediği bir söz olan: “Eğer Medine’ye dönersek elbetteki en şerefli ve güçlü olan, en hakir olanı oradan mutlaka çıkartacaktır.”(el-Münâfıkûn, 63/8) türü bir söz, yine din ile, peygamber ile alay içeren sözleri söyleyip de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, bu sözlerin bir bölümünü işittiğini haber alınca, hemen onun yanına giderek öyle bir söz söylemediklerine dâir Allah adına yemin ederler. Yüce Allah da onları yalanlayarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki o küfür sözünü söylediler ve İslam’a girdikten sonra kâfir oldular.” Önceki müslümanlıkları her ne kadar onları zahiri itibari ile küfür dairesinin dışına çıkartmış görünüyor ise de sonradan söyledikleri bu sözler, müslümanlıklarını iptal edip onları küfre sokmaktadır. “Onlar başaramadıkları bir işe de yeltendiler.” Bu, Tebûk gazvesi esnasında Allah Rasûlü’ne suikastte bulunmak istedikleri sırada olmuştu. Yüce Allah, Peygamberine onların durumunu haber vermiş, bunun üzerine o da bazı kimselere emirler vererek onların maksatlarını gerçekleştirmelerini engellemişti. “İntikam almaya” ve Allah Rasûlünü ayıplamaya “kalkışmalarının tek sebebi” daha önceleri muhtaç ve fakir kimseler iken “Allah’ın ve Peygamberinin onları lütfu ile zengin kılmasından başka bir şey değildir.” Kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkartmaya ve fakirlikten sonra zenginleştirmeye vesile olan bir zatı küçümsemeleri ne kadar da şaşırtıcıdır! Halbuki ona karşı yapaları gereken, onu tazim etmek, ona iman etmek ve onu yüceltmekten başka ne olabilir ki? Zira dini gerekler de insanlığın gerekleri de bir arada bunu gerektirir. Daha sonra Yüce Allah onlara tevbe teklifinde bulunarak şöyle buyurmaktadır:“Eğer tevbe ederlerse bu, onlar için hayırlı olur.” Çünkü tevbe etmek dünya ve âhiret mutluluğunun esasıdır. “Eğer” tevbe etmekten, Allah’ın yoluna dönmekten “yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da âhirette de can yakıcı bir azaba uğratır.” Dünyada maruz kalacakları azap; gam, keder, Allah’ın dinini zafere kavuşturması ve Peygamberini güçlendirmesi sebebi ile üzülmeleri, istediklerini de elde edememeleridir. Âhiretteki azaba gelince onlar için alevli ateşin azabı vardır. “Onların yeryüzünde” işlerini üstlenecek ve isteklerini gerçekleştirmelerini sağlayacak “ne bir dostları vardır, ne de” hoşlarına gitmeyecek şeyleri kendilerinden uzaklaştıracak “bir yardımcıları.” Artık Allah onların dostları olmadığına göre geride onlar için sadece türlü türlü kötülük, hüsran, bedbahtlık ve mahrumiyet vardır.

75- Onlardan bazısı da: Eğer bize lütfundan ihsan ederse, andolsun ki sadaka vereceğiz ve kesinlikle salihlerden olacağız, diyerek Allah’a söz vermişti. 76- Ama Allah kendilerine lütfundan ihsan edince cimrilik ettiler ve yüz çevirerek gerisin geriye döndüler. 77- Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için sonunda Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu. 78- Onlar bilmezler mi ki Allah, sırlarını da gizli konuşmalarını da kesinlikle bilmektedir ve Allah, gaybı çok iyi bilendir?

75. “Onlardan bazısı da” yani bu münafıklar arasından: “Eğer bize lütfundan ihsan ederse” dünyalıklardan bize bol bol verirse “andolsun ki sadaka vereceğiz ve kesinlikle salihlerden olacağız” akrabalık bağlarını gözeteceğiz, misâfire ikramda bulunacağız, hak yoluna yardımcı olacağız, güzel ve salih işlerde bulunacağız, “diyerek Allah’a söz vermiş” kimseler vardır.
76. “Ama Allah kendilerine lütfundan ihsan edince ” sözlerini yerine getirmediler, aksine “cimrilik ettiler ve” Allah’a ve Peygamberine itaatten, emirlerine boyun eğmekten “yüz çevirerek” hayra iltifat etmeksizin “gerisin geriye döndüler.”
77. Onlar, Allah’a vermiş oldukları sözlerini yerine getirmeyince Yüce Allah da onları şöyle cezalandırmıştır:“Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için sonunda Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) kesintisiz olarak sürekli devam edecek “bir nifak soktu.” Öyleyse mü’minlerin oldukça çirkin olan bu nitelikten sakınmaları gerekir. Şu maksadım gerçekleşecek olursa mutlaka şunları şunları yapacağım, diyerek Rabbine söz verdikten sonra bu maksadı gerçekleştiği halde sözünü yerine getirmemekten kaçınmalıdır. Çünkü Yüce Allah, bu kimseleri cezalandırdığı gibi onu da münafıklıkla cezalandırabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Buhari ile Müslim’de sabit olan sahih bir hadisinde şöyle buyurmuştur:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, ahitleştiği zaman ahdini bozar, söz verdiği zaman da yerine getirmez.”[23] İşte eğer lütfundan kendisine ihsanda bulunacak olursa, mutlaka sadaka vereceğine ve salihlerden olacağına dair Yüce Allah’a ahit ve söz veren bu münafığın durumu da aynıdır: O konuşmuş, ama yalan söylemiştir, ahitte bulunmuş ama onu bozmuştur ve söz vermiş ama sözünü tutmamıştır.
78. Bundan dolayı da Yüce Allah, bu şekilde davrananları şöyle tehdit etmiştir:“Onlar bilmezler mi ki Allah, sırlarını da gizli konuşmalarını da kesinlikle bilmektedir ve Allah, gaybı çok iyi bilendir?” Yüce Allah, bildiği o amellerine karşılık onları cezalandıracaktır. Bu âyet-i kerimeler münafıklardan Sa’lebe diye bilinen bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek Yüce Allah’a, kendisine lütfundan bir şeyler vermesi için dua etmesini istedi ve eğer Allah ona bir şeyler verecek olursa mutlaka sadaka vereceğini, akrabalık bağını gözeteceğini, hak yolda karşı karşıya kalınan sıkıntılara destek vereceğini söyledi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onun için dua etti. Bu adamın koyunları vardı, koyunları sürekli olarak arttı ve nihâyet onları alıp Medine’nin dışına çıktı. Beş vakit namazdan ancak bir ikisinde cemaate katılabiliyordu. Sonra daha da uzaklara gitti ve sadece Cuma namazına gelebilir oldu. Koyunları arttıkça daha da uzaklaştı. Bu sefer Cuma namazlarına da katılamaz oldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun görünmediğini fark edince halini sordu, ona durumu haber verildi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zekât vereceklerden zekât almak üzere görevliler gönderdiğinde bunlar Sa’lebe’ye de uğradılar. O da:“Bu (zekat değil) ancak cizye olabilir. Bu cizyeye eşdeğer bir şeydir” dedi. Zekâtı tahsil etmekle görevli memurlara zekâtını vermeyince onlar da gelip Peygamber’e durumu haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem üç kere:“Yazıklar olsun Salebe’ye!” buyurdu. Onun ve benzerlerinin hakkında bu âyet-i kerimeler nazil olunca da yakınlarından birisi gidip ona bu âyeti ona tebliğ etti. Bu sefer Sa’lebe zekâtını getirdi ise de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu kabul etmedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra zekâtını getirip Ebu Bekir’e vermek istedi, o da kabul etmedi. Ebu Bekir’den sonra Ömer’e getirip vermek istedi, o da kabul etmedi. Onun Osman döneminde öldüğü söylenir.[24]

75- Onlardan bazısı da: Eğer bize lütfundan ihsan ederse, andolsun ki sadaka vereceğiz ve kesinlikle salihlerden olacağız, diyerek Allah’a söz vermişti. 76- Ama Allah kendilerine lütfundan ihsan edince cimrilik ettiler ve yüz çevirerek gerisin geriye döndüler. 77- Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için sonunda Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu. 78- Onlar bilmezler mi ki Allah, sırlarını da gizli konuşmalarını da kesinlikle bilmektedir ve Allah, gaybı çok iyi bilendir?

75. “Onlardan bazısı da” yani bu münafıklar arasından: “Eğer bize lütfundan ihsan ederse” dünyalıklardan bize bol bol verirse “andolsun ki sadaka vereceğiz ve kesinlikle salihlerden olacağız” akrabalık bağlarını gözeteceğiz, misâfire ikramda bulunacağız, hak yoluna yardımcı olacağız, güzel ve salih işlerde bulunacağız, “diyerek Allah’a söz vermiş” kimseler vardır.
76. “Ama Allah kendilerine lütfundan ihsan edince ” sözlerini yerine getirmediler, aksine “cimrilik ettiler ve” Allah’a ve Peygamberine itaatten, emirlerine boyun eğmekten “yüz çevirerek” hayra iltifat etmeksizin “gerisin geriye döndüler.”
77. Onlar, Allah’a vermiş oldukları sözlerini yerine getirmeyince Yüce Allah da onları şöyle cezalandırmıştır:“Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için sonunda Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) kesintisiz olarak sürekli devam edecek “bir nifak soktu.” Öyleyse mü’minlerin oldukça çirkin olan bu nitelikten sakınmaları gerekir. Şu maksadım gerçekleşecek olursa mutlaka şunları şunları yapacağım, diyerek Rabbine söz verdikten sonra bu maksadı gerçekleştiği halde sözünü yerine getirmemekten kaçınmalıdır. Çünkü Yüce Allah, bu kimseleri cezalandırdığı gibi onu da münafıklıkla cezalandırabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Buhari ile Müslim’de sabit olan sahih bir hadisinde şöyle buyurmuştur:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, ahitleştiği zaman ahdini bozar, söz verdiği zaman da yerine getirmez.”[23] İşte eğer lütfundan kendisine ihsanda bulunacak olursa, mutlaka sadaka vereceğine ve salihlerden olacağına dair Yüce Allah’a ahit ve söz veren bu münafığın durumu da aynıdır: O konuşmuş, ama yalan söylemiştir, ahitte bulunmuş ama onu bozmuştur ve söz vermiş ama sözünü tutmamıştır.
78. Bundan dolayı da Yüce Allah, bu şekilde davrananları şöyle tehdit etmiştir:“Onlar bilmezler mi ki Allah, sırlarını da gizli konuşmalarını da kesinlikle bilmektedir ve Allah, gaybı çok iyi bilendir?” Yüce Allah, bildiği o amellerine karşılık onları cezalandıracaktır. Bu âyet-i kerimeler münafıklardan Sa’lebe diye bilinen bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek Yüce Allah’a, kendisine lütfundan bir şeyler vermesi için dua etmesini istedi ve eğer Allah ona bir şeyler verecek olursa mutlaka sadaka vereceğini, akrabalık bağını gözeteceğini, hak yolda karşı karşıya kalınan sıkıntılara destek vereceğini söyledi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onun için dua etti. Bu adamın koyunları vardı, koyunları sürekli olarak arttı ve nihâyet onları alıp Medine’nin dışına çıktı. Beş vakit namazdan ancak bir ikisinde cemaate katılabiliyordu. Sonra daha da uzaklara gitti ve sadece Cuma namazına gelebilir oldu. Koyunları arttıkça daha da uzaklaştı. Bu sefer Cuma namazlarına da katılamaz oldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun görünmediğini fark edince halini sordu, ona durumu haber verildi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zekât vereceklerden zekât almak üzere görevliler gönderdiğinde bunlar Sa’lebe’ye de uğradılar. O da:“Bu (zekat değil) ancak cizye olabilir. Bu cizyeye eşdeğer bir şeydir” dedi. Zekâtı tahsil etmekle görevli memurlara zekâtını vermeyince onlar da gelip Peygamber’e durumu haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem üç kere:“Yazıklar olsun Salebe’ye!” buyurdu. Onun ve benzerlerinin hakkında bu âyet-i kerimeler nazil olunca da yakınlarından birisi gidip ona bu âyeti ona tebliğ etti. Bu sefer Sa’lebe zekâtını getirdi ise de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu kabul etmedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra zekâtını getirip Ebu Bekir’e vermek istedi, o da kabul etmedi. Ebu Bekir’den sonra Ömer’e getirip vermek istedi, o da kabul etmedi. Onun Osman döneminde öldüğü söylenir.[24]

75- Onlardan bazısı da: Eğer bize lütfundan ihsan ederse, andolsun ki sadaka vereceğiz ve kesinlikle salihlerden olacağız, diyerek Allah’a söz vermişti. 76- Ama Allah kendilerine lütfundan ihsan edince cimrilik ettiler ve yüz çevirerek gerisin geriye döndüler. 77- Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için sonunda Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu. 78- Onlar bilmezler mi ki Allah, sırlarını da gizli konuşmalarını da kesinlikle bilmektedir ve Allah, gaybı çok iyi bilendir?

75. “Onlardan bazısı da” yani bu münafıklar arasından: “Eğer bize lütfundan ihsan ederse” dünyalıklardan bize bol bol verirse “andolsun ki sadaka vereceğiz ve kesinlikle salihlerden olacağız” akrabalık bağlarını gözeteceğiz, misâfire ikramda bulunacağız, hak yoluna yardımcı olacağız, güzel ve salih işlerde bulunacağız, “diyerek Allah’a söz vermiş” kimseler vardır.
76. “Ama Allah kendilerine lütfundan ihsan edince ” sözlerini yerine getirmediler, aksine “cimrilik ettiler ve” Allah’a ve Peygamberine itaatten, emirlerine boyun eğmekten “yüz çevirerek” hayra iltifat etmeksizin “gerisin geriye döndüler.”
77. Onlar, Allah’a vermiş oldukları sözlerini yerine getirmeyince Yüce Allah da onları şöyle cezalandırmıştır:“Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için sonunda Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) kesintisiz olarak sürekli devam edecek “bir nifak soktu.” Öyleyse mü’minlerin oldukça çirkin olan bu nitelikten sakınmaları gerekir. Şu maksadım gerçekleşecek olursa mutlaka şunları şunları yapacağım, diyerek Rabbine söz verdikten sonra bu maksadı gerçekleştiği halde sözünü yerine getirmemekten kaçınmalıdır. Çünkü Yüce Allah, bu kimseleri cezalandırdığı gibi onu da münafıklıkla cezalandırabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Buhari ile Müslim’de sabit olan sahih bir hadisinde şöyle buyurmuştur:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, ahitleştiği zaman ahdini bozar, söz verdiği zaman da yerine getirmez.”[23] İşte eğer lütfundan kendisine ihsanda bulunacak olursa, mutlaka sadaka vereceğine ve salihlerden olacağına dair Yüce Allah’a ahit ve söz veren bu münafığın durumu da aynıdır: O konuşmuş, ama yalan söylemiştir, ahitte bulunmuş ama onu bozmuştur ve söz vermiş ama sözünü tutmamıştır.
78. Bundan dolayı da Yüce Allah, bu şekilde davrananları şöyle tehdit etmiştir:“Onlar bilmezler mi ki Allah, sırlarını da gizli konuşmalarını da kesinlikle bilmektedir ve Allah, gaybı çok iyi bilendir?” Yüce Allah, bildiği o amellerine karşılık onları cezalandıracaktır. Bu âyet-i kerimeler münafıklardan Sa’lebe diye bilinen bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek Yüce Allah’a, kendisine lütfundan bir şeyler vermesi için dua etmesini istedi ve eğer Allah ona bir şeyler verecek olursa mutlaka sadaka vereceğini, akrabalık bağını gözeteceğini, hak yolda karşı karşıya kalınan sıkıntılara destek vereceğini söyledi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onun için dua etti. Bu adamın koyunları vardı, koyunları sürekli olarak arttı ve nihâyet onları alıp Medine’nin dışına çıktı. Beş vakit namazdan ancak bir ikisinde cemaate katılabiliyordu. Sonra daha da uzaklara gitti ve sadece Cuma namazına gelebilir oldu. Koyunları arttıkça daha da uzaklaştı. Bu sefer Cuma namazlarına da katılamaz oldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun görünmediğini fark edince halini sordu, ona durumu haber verildi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zekât vereceklerden zekât almak üzere görevliler gönderdiğinde bunlar Sa’lebe’ye de uğradılar. O da:“Bu (zekat değil) ancak cizye olabilir. Bu cizyeye eşdeğer bir şeydir” dedi. Zekâtı tahsil etmekle görevli memurlara zekâtını vermeyince onlar da gelip Peygamber’e durumu haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem üç kere:“Yazıklar olsun Salebe’ye!” buyurdu. Onun ve benzerlerinin hakkında bu âyet-i kerimeler nazil olunca da yakınlarından birisi gidip ona bu âyeti ona tebliğ etti. Bu sefer Sa’lebe zekâtını getirdi ise de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu kabul etmedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra zekâtını getirip Ebu Bekir’e vermek istedi, o da kabul etmedi. Ebu Bekir’den sonra Ömer’e getirip vermek istedi, o da kabul etmedi. Onun Osman döneminde öldüğü söylenir.[24]

75- Onlardan bazısı da: Eğer bize lütfundan ihsan ederse, andolsun ki sadaka vereceğiz ve kesinlikle salihlerden olacağız, diyerek Allah’a söz vermişti. 76- Ama Allah kendilerine lütfundan ihsan edince cimrilik ettiler ve yüz çevirerek gerisin geriye döndüler. 77- Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için sonunda Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu. 78- Onlar bilmezler mi ki Allah, sırlarını da gizli konuşmalarını da kesinlikle bilmektedir ve Allah, gaybı çok iyi bilendir?

75. “Onlardan bazısı da” yani bu münafıklar arasından: “Eğer bize lütfundan ihsan ederse” dünyalıklardan bize bol bol verirse “andolsun ki sadaka vereceğiz ve kesinlikle salihlerden olacağız” akrabalık bağlarını gözeteceğiz, misâfire ikramda bulunacağız, hak yoluna yardımcı olacağız, güzel ve salih işlerde bulunacağız, “diyerek Allah’a söz vermiş” kimseler vardır.
76. “Ama Allah kendilerine lütfundan ihsan edince ” sözlerini yerine getirmediler, aksine “cimrilik ettiler ve” Allah’a ve Peygamberine itaatten, emirlerine boyun eğmekten “yüz çevirerek” hayra iltifat etmeksizin “gerisin geriye döndüler.”
77. Onlar, Allah’a vermiş oldukları sözlerini yerine getirmeyince Yüce Allah da onları şöyle cezalandırmıştır:“Allah’a verdikleri sözlerini tutmadıkları ve yalan söyleyegeldikleri için sonunda Allah, kalplerine huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek) kesintisiz olarak sürekli devam edecek “bir nifak soktu.” Öyleyse mü’minlerin oldukça çirkin olan bu nitelikten sakınmaları gerekir. Şu maksadım gerçekleşecek olursa mutlaka şunları şunları yapacağım, diyerek Rabbine söz verdikten sonra bu maksadı gerçekleştiği halde sözünü yerine getirmemekten kaçınmalıdır. Çünkü Yüce Allah, bu kimseleri cezalandırdığı gibi onu da münafıklıkla cezalandırabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Buhari ile Müslim’de sabit olan sahih bir hadisinde şöyle buyurmuştur:“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, ahitleştiği zaman ahdini bozar, söz verdiği zaman da yerine getirmez.”[23] İşte eğer lütfundan kendisine ihsanda bulunacak olursa, mutlaka sadaka vereceğine ve salihlerden olacağına dair Yüce Allah’a ahit ve söz veren bu münafığın durumu da aynıdır: O konuşmuş, ama yalan söylemiştir, ahitte bulunmuş ama onu bozmuştur ve söz vermiş ama sözünü tutmamıştır.
78. Bundan dolayı da Yüce Allah, bu şekilde davrananları şöyle tehdit etmiştir:“Onlar bilmezler mi ki Allah, sırlarını da gizli konuşmalarını da kesinlikle bilmektedir ve Allah, gaybı çok iyi bilendir?” Yüce Allah, bildiği o amellerine karşılık onları cezalandıracaktır. Bu âyet-i kerimeler münafıklardan Sa’lebe diye bilinen bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek Yüce Allah’a, kendisine lütfundan bir şeyler vermesi için dua etmesini istedi ve eğer Allah ona bir şeyler verecek olursa mutlaka sadaka vereceğini, akrabalık bağını gözeteceğini, hak yolda karşı karşıya kalınan sıkıntılara destek vereceğini söyledi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onun için dua etti. Bu adamın koyunları vardı, koyunları sürekli olarak arttı ve nihâyet onları alıp Medine’nin dışına çıktı. Beş vakit namazdan ancak bir ikisinde cemaate katılabiliyordu. Sonra daha da uzaklara gitti ve sadece Cuma namazına gelebilir oldu. Koyunları arttıkça daha da uzaklaştı. Bu sefer Cuma namazlarına da katılamaz oldu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun görünmediğini fark edince halini sordu, ona durumu haber verildi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zekât vereceklerden zekât almak üzere görevliler gönderdiğinde bunlar Sa’lebe’ye de uğradılar. O da:“Bu (zekat değil) ancak cizye olabilir. Bu cizyeye eşdeğer bir şeydir” dedi. Zekâtı tahsil etmekle görevli memurlara zekâtını vermeyince onlar da gelip Peygamber’e durumu haber verdiler. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem üç kere:“Yazıklar olsun Salebe’ye!” buyurdu. Onun ve benzerlerinin hakkında bu âyet-i kerimeler nazil olunca da yakınlarından birisi gidip ona bu âyeti ona tebliğ etti. Bu sefer Sa’lebe zekâtını getirdi ise de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu kabul etmedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra zekâtını getirip Ebu Bekir’e vermek istedi, o da kabul etmedi. Ebu Bekir’den sonra Ömer’e getirip vermek istedi, o da kabul etmedi. Onun Osman döneminde öldüğü söylenir.[24]

79- Mü’minlerden gönülden bağışta bulunanları (verdikleri fazla) sadakalar hakkında ayıplayanlar ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamay(ıp az sadaka veren) kimselerle de alay edenler var ya, Allah da onlarla alay eder. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. 80- O (münafıklar) için ister mağfiret dile, ister dileme (fark etmez). Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen bile yine de Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Çünkü onlar, Allah’ı ve Peygamberi inkar edip kafir olmuşlardır. Allah fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.

79. İşte bu da münafıkların rezil davranışlarından biridir. Onlar -kahrolasıcalar- İslâm ve Müslümanlar hakkında aleyhte bir şeyler söyleyecek bir fırsat buldular mı mutlaka söyleceklerini söyler, haksızca ve haddi aşarak onlara dil uzatırlardı. İşte Yüce Allah ve Rasûlü, sadaka vermeye teşvik edince müslümanlar bu işe yöneldiler ve herkes kendi durumuna göre mallarından bir şeyleri cömertçe feda etti. Çok verenler olduğu gibi az verenler de oldu. Münafıklar da çok veren kimseleri bu sadakasını riya olsun ve işitilsin diye verdiğini söyleyerek ayıplıyor, az miktarda sadaka veren fakirler hakkında da: Şüphesiz Allah bunun sadakasına muhtaç değildir, diyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:“Mü’minlerden gönülden bağışta bulunanları (verdikleri fazla) sadakalar hakkında ayıplayanlar” onları ayıplayarak tenkid edenler ve: Bunlar, övünme ve riya maksadı ile sadaka veren riyakarlardır, diyenlerle “güçlerinin yettiğinden başkasını bulamay(ıp az sadaka veren) ancak güç yetirebildikleri kadarını sadaka olarak veren “kimselerle de alay edenler” ve: Allah’ın bunların sadakalarına ihtiyacı yoktur, diyenler “var ya, Allah da” yaptıklarına karşılık olarak davranışlarının benzeri bir ceza olmak üzere “onlarla alay eder. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Çünkü onlar bu sözleri ile birçok sakıncalı hususları bir arada işlemiş oluyorlardı: 1. Mü’minlerin hallerini araştırıyorlar ve haklarında iler geri konuşup tenkid edecek bir taraf bulmaya çalışıyorlardı. Halbuki Yüce Allah:“Şüphe yok ki mü’minler arasında hayasızlıkların yayılmasını arzulayanlara dünyada da âhirette de çok acı bir azap vardır”(en-Nur, 24/19) buyurmaktadır. 2. Bir diğer sakıncalı husus ise imanları sebebi ile mü’minlere -Yüce Allah’ı inkâr ve dine buğz ederek- dil uzatıp onları tenkid etmeleridir. 3. İnsanları ayıplamak, onlara dil uzatıp tenkit etmek haramdır. Hatta bu, dünyevî hususlarda büyük günahlar arasında yer alır ki dini hususlarda bu, çok çok daha çirkindir. 4. Allah’a itaat ederek herhangi bir hayır yolunda bağışta bulunan kimseye yardımcı olmak ve onu bu ameline teşvik etmek gerekir. Bunlar ise bu kimseler hakkında söyledikleri sözleri ile onların gayret ve maneviyatlarını kırmak istediler ve onları bundan dolayı ayıpladılar. 5. Çok miktarda mal infak eden kimse hakkında onun riyakâr olduğuna dair hüküm vermeleri çok büyük bir yanlıştır. Ayrıca gayb olan bir konuda hüküm vermek ve zanna dayanarak karanlığa kurşun sıkmaktır. Bundan daha büyük bir kötülük olabilir mi? 6. Diğer taraftan onların az miktarda sadaka veren kimse hakkında:“Allah’ın bunun sadakasına ihtiyacı yoktur” demeleri, batıl bir maksat ile söylenmiş bir sözdür. Çünkü Allah, az sadaka verenin de çok verenin de sadakasına muhtaç değildir. Hatta O, göklerde ve yerde bulunanların hiçbirine muhtaç değildir. Aksine O, kullarına kendilerinin muhtaç oldukları emirleri vermiştir. O nedenle Yüce Allah, her ne kadar verdiği emirlere muhtaç değil ise de onların, o emirlere ihtiyacı vardır. Zira “kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecektir.”(ez-Zilzal, 99/7) Böyle bir sözün ise hayra karşı şevki kırdığı açıkça ortadadır. Bundan dolayı da onların cezaları, Allah’ın da onlarla alay etmesi, onları maskaraya çevirmesi olmuştur. Ayrıca onlar için can yakıcı bir azap vardır.
80. “O (münafıklar) için ister mağfiret dile, ister dileme (fark etmez). Onlar için yetmiş defa” bu, mübalağa kastı ile kullanılmış bir ifadedir. Aksi takdirde hiçbir anlamı olmazdı “mağfiret dilesen bile yine de Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de haklarında birdir. Allah onlara asla mağfiret etmez.”(el-Münafıkûn, 63/6) Daha sonra da Allah, onların günahlarını bağışlamasını engelleyen sebebi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, Allah'ı ve Peygamberi inkar edip kafir olmuşlardır.” Kâfire ise mağfiret dilemenin de kendi amelinin de -kâfir kaldığı sürece- hiçbir faydası olmaz. “Allah fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” Yani fâsıklık, onu başkasını tercih etmeyecek ve onu başkaları ile değiştirmeyecek şekilde ayrılmaz bir nitelikleri olan ve kendilerine gelen apaçık hakkı reddeden yoldan çıkmışları, Allah hidâyete iletmez ve hakka muvaffak kılmamak suretiyle onları cezalandırır.

79- Mü’minlerden gönülden bağışta bulunanları (verdikleri fazla) sadakalar hakkında ayıplayanlar ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamay(ıp az sadaka veren) kimselerle de alay edenler var ya, Allah da onlarla alay eder. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. 80- O (münafıklar) için ister mağfiret dile, ister dileme (fark etmez). Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen bile yine de Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Çünkü onlar, Allah’ı ve Peygamberi inkar edip kafir olmuşlardır. Allah fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.

79. İşte bu da münafıkların rezil davranışlarından biridir. Onlar -kahrolasıcalar- İslâm ve Müslümanlar hakkında aleyhte bir şeyler söyleyecek bir fırsat buldular mı mutlaka söyleceklerini söyler, haksızca ve haddi aşarak onlara dil uzatırlardı. İşte Yüce Allah ve Rasûlü, sadaka vermeye teşvik edince müslümanlar bu işe yöneldiler ve herkes kendi durumuna göre mallarından bir şeyleri cömertçe feda etti. Çok verenler olduğu gibi az verenler de oldu. Münafıklar da çok veren kimseleri bu sadakasını riya olsun ve işitilsin diye verdiğini söyleyerek ayıplıyor, az miktarda sadaka veren fakirler hakkında da: Şüphesiz Allah bunun sadakasına muhtaç değildir, diyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:“Mü’minlerden gönülden bağışta bulunanları (verdikleri fazla) sadakalar hakkında ayıplayanlar” onları ayıplayarak tenkid edenler ve: Bunlar, övünme ve riya maksadı ile sadaka veren riyakarlardır, diyenlerle “güçlerinin yettiğinden başkasını bulamay(ıp az sadaka veren) ancak güç yetirebildikleri kadarını sadaka olarak veren “kimselerle de alay edenler” ve: Allah’ın bunların sadakalarına ihtiyacı yoktur, diyenler “var ya, Allah da” yaptıklarına karşılık olarak davranışlarının benzeri bir ceza olmak üzere “onlarla alay eder. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.” Çünkü onlar bu sözleri ile birçok sakıncalı hususları bir arada işlemiş oluyorlardı: 1. Mü’minlerin hallerini araştırıyorlar ve haklarında iler geri konuşup tenkid edecek bir taraf bulmaya çalışıyorlardı. Halbuki Yüce Allah:“Şüphe yok ki mü’minler arasında hayasızlıkların yayılmasını arzulayanlara dünyada da âhirette de çok acı bir azap vardır”(en-Nur, 24/19) buyurmaktadır. 2. Bir diğer sakıncalı husus ise imanları sebebi ile mü’minlere -Yüce Allah’ı inkâr ve dine buğz ederek- dil uzatıp onları tenkid etmeleridir. 3. İnsanları ayıplamak, onlara dil uzatıp tenkit etmek haramdır. Hatta bu, dünyevî hususlarda büyük günahlar arasında yer alır ki dini hususlarda bu, çok çok daha çirkindir. 4. Allah’a itaat ederek herhangi bir hayır yolunda bağışta bulunan kimseye yardımcı olmak ve onu bu ameline teşvik etmek gerekir. Bunlar ise bu kimseler hakkında söyledikleri sözleri ile onların gayret ve maneviyatlarını kırmak istediler ve onları bundan dolayı ayıpladılar. 5. Çok miktarda mal infak eden kimse hakkında onun riyakâr olduğuna dair hüküm vermeleri çok büyük bir yanlıştır. Ayrıca gayb olan bir konuda hüküm vermek ve zanna dayanarak karanlığa kurşun sıkmaktır. Bundan daha büyük bir kötülük olabilir mi? 6. Diğer taraftan onların az miktarda sadaka veren kimse hakkında:“Allah’ın bunun sadakasına ihtiyacı yoktur” demeleri, batıl bir maksat ile söylenmiş bir sözdür. Çünkü Allah, az sadaka verenin de çok verenin de sadakasına muhtaç değildir. Hatta O, göklerde ve yerde bulunanların hiçbirine muhtaç değildir. Aksine O, kullarına kendilerinin muhtaç oldukları emirleri vermiştir. O nedenle Yüce Allah, her ne kadar verdiği emirlere muhtaç değil ise de onların, o emirlere ihtiyacı vardır. Zira “kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görecektir.”(ez-Zilzal, 99/7) Böyle bir sözün ise hayra karşı şevki kırdığı açıkça ortadadır. Bundan dolayı da onların cezaları, Allah’ın da onlarla alay etmesi, onları maskaraya çevirmesi olmuştur. Ayrıca onlar için can yakıcı bir azap vardır.
80. “O (münafıklar) için ister mağfiret dile, ister dileme (fark etmez). Onlar için yetmiş defa” bu, mübalağa kastı ile kullanılmış bir ifadedir. Aksi takdirde hiçbir anlamı olmazdı “mağfiret dilesen bile yine de Allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır.” Nitekim bir başka âyet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de haklarında birdir. Allah onlara asla mağfiret etmez.”(el-Münafıkûn, 63/6) Daha sonra da Allah, onların günahlarını bağışlamasını engelleyen sebebi söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, Allah'ı ve Peygamberi inkar edip kafir olmuşlardır.” Kâfire ise mağfiret dilemenin de kendi amelinin de -kâfir kaldığı sürece- hiçbir faydası olmaz. “Allah fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” Yani fâsıklık, onu başkasını tercih etmeyecek ve onu başkaları ile değiştirmeyecek şekilde ayrılmaz bir nitelikleri olan ve kendilerine gelen apaçık hakkı reddeden yoldan çıkmışları, Allah hidâyete iletmez ve hakka muvaffak kılmamak suretiyle onları cezalandırır.

81- Allah’ın Rasûlüne muhalefet edip de ondan geri kalanlar, (savaşa çıkmayıp evde) oturmalarından dolayı sevindiler. Malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi hoş görmediler ve:“Bu sıcakta savaşa çıkmayın!” dediler. De ki:“Cehennem ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı! 82- Artık onlar kazandıklarının bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. 83- Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de onlar (savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse de ki: “Siz benimle beraber asla (savaşa) çıkmayacaksınız ve benimle beraber hiçbir düşmanla da savaşmayacaksınız. Çünkü siz ilk seferinde oturmaya razı oldunuz. O halde (şimdi de) geride kalanlarla beraber oturun.”

81. Yüce Allah, münafıkların cihaddan geri kalmaları ile övünüşlerini ve buna aldırış etmemelerini açıklamaktadır ki bu davranışları, onların iman etmediklerine ve küfrü imana tercih ettiklerine açık bir delildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın Rasûlüne muhalefet edip de ondan geri kalanlar, (savaşa çıkmayıp evde) oturmalarından dolayı sevindiler.” Bu sevinme, sadece geri kalmaktan daha ileri bir suçtur. Çünkü böyle bir geri kalış haramdır, bir de işlenen bu günaha rıza gösterme ve ondan dolayı böbürlenip sevinme söz konusudur. “Malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi hoş görmediler.” Bu, cihaddan geri kalan mü’minlerin halinden farklıdır. Çünkü mü’minler, geçerli bir mazeretleri sebebiyle olsa bile cihaddan geri kalacak olsalar buna üzülürler ve son derece kederlenirler. Kalplerindeki imanın gereği olarak malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi arzularlar ve Allah’ın lütuf, ihsan, iyilik ve bağışını umarlar. “Ve” o münafıklar: “Bu sıcakta savaşa çıkmayın, dediler.” Yani savaşa çıkmak sıcak sebebi ile bizim için zordur. Böylece onlar, geçici ve kısacık bir rahatı eksiksiz ve ebedi bir rahata tercih ettiler. Bununla birlikte gölge ile kendisine karşı korunulabilecek, sabah ve akşamların etkisini azalttığı sıcaktan sakındılar da ölçüsü hiçbir şeyle ölçülemeyecek derecede kızgın olan cehennem ateşinden sakınmaya gerek görmediler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır. Keşke anlasalardı!”
82. Onlar, gelip geçici olanı, kalıcı olana tercih ettikleri, yine geçici zorluktan kaçarken sürekli ve oldukça çetin bir zorluğa yöneldikleri için Allah şöyle buyurmuştur:“Artık onlar kazandıklarının” küfür, münafıklık, Rablerinin emirlerine itaatsizlik suçlarının “bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.” Gelip geçici bu dünyadan yararlansınlar, lezzetleri ile sevinsinler, oyunlarıyla eğlenedursunlar. Çünkü can yakıcı azabın içerisinde çok ağlayacaklardır.
83. “Eğer Allah seni onlardan” mazeretsiz olarak cihada çıkmaktan geri kalan ve geri kalışlarına da üzülmeyen “bir topluluğun yanına döndürür de onlar” kolaylığını görmeleri halinde, bundan başka bir gazaya “çıkmak için senden izin isterlerse” ceza olmak üzere onlara ”de ki: Siz benimle beraber asla (savaşa) çıkmayacaksınız ve benimle beraber hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız.” Allah beni size muhtaç etmeyecektir. “Çünkü siz ilk seferinde oturmaya razı oldunuz. O halde (şimdi de) geri kalanlarla beraber oturun.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) ve biz de onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110) Fırsat bulduğu takdirde kendisine verilen emri ağırdan alarak yerine getirmeyip geri kalan bir kimse, artık bir daha onu yerine getirme başarısını elde edemez, aksine önüne mutlaka bir engel çıkar. Bu buyrukta söz konu kimseler azarlanmaktadır. Çünkü Müslümanlar, bu gibi kimselerin masiyetleri dolayısı ile cihada çıkmalarının engellendiğini bildikleri taktirde bu, o kimseler için bir azar ve utanılacak bir husus olur, herhangi bir kimsenin onların yaptıklarını yapmaması için de ibretli bir ceza olur.

81- Allah’ın Rasûlüne muhalefet edip de ondan geri kalanlar, (savaşa çıkmayıp evde) oturmalarından dolayı sevindiler. Malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi hoş görmediler ve:“Bu sıcakta savaşa çıkmayın!” dediler. De ki:“Cehennem ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı! 82- Artık onlar kazandıklarının bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. 83- Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de onlar (savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse de ki: “Siz benimle beraber asla (savaşa) çıkmayacaksınız ve benimle beraber hiçbir düşmanla da savaşmayacaksınız. Çünkü siz ilk seferinde oturmaya razı oldunuz. O halde (şimdi de) geride kalanlarla beraber oturun.”

81. Yüce Allah, münafıkların cihaddan geri kalmaları ile övünüşlerini ve buna aldırış etmemelerini açıklamaktadır ki bu davranışları, onların iman etmediklerine ve küfrü imana tercih ettiklerine açık bir delildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın Rasûlüne muhalefet edip de ondan geri kalanlar, (savaşa çıkmayıp evde) oturmalarından dolayı sevindiler.” Bu sevinme, sadece geri kalmaktan daha ileri bir suçtur. Çünkü böyle bir geri kalış haramdır, bir de işlenen bu günaha rıza gösterme ve ondan dolayı böbürlenip sevinme söz konusudur. “Malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi hoş görmediler.” Bu, cihaddan geri kalan mü’minlerin halinden farklıdır. Çünkü mü’minler, geçerli bir mazeretleri sebebiyle olsa bile cihaddan geri kalacak olsalar buna üzülürler ve son derece kederlenirler. Kalplerindeki imanın gereği olarak malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi arzularlar ve Allah’ın lütuf, ihsan, iyilik ve bağışını umarlar. “Ve” o münafıklar: “Bu sıcakta savaşa çıkmayın, dediler.” Yani savaşa çıkmak sıcak sebebi ile bizim için zordur. Böylece onlar, geçici ve kısacık bir rahatı eksiksiz ve ebedi bir rahata tercih ettiler. Bununla birlikte gölge ile kendisine karşı korunulabilecek, sabah ve akşamların etkisini azalttığı sıcaktan sakındılar da ölçüsü hiçbir şeyle ölçülemeyecek derecede kızgın olan cehennem ateşinden sakınmaya gerek görmediler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır. Keşke anlasalardı!”
82. Onlar, gelip geçici olanı, kalıcı olana tercih ettikleri, yine geçici zorluktan kaçarken sürekli ve oldukça çetin bir zorluğa yöneldikleri için Allah şöyle buyurmuştur:“Artık onlar kazandıklarının” küfür, münafıklık, Rablerinin emirlerine itaatsizlik suçlarının “bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.” Gelip geçici bu dünyadan yararlansınlar, lezzetleri ile sevinsinler, oyunlarıyla eğlenedursunlar. Çünkü can yakıcı azabın içerisinde çok ağlayacaklardır.
83. “Eğer Allah seni onlardan” mazeretsiz olarak cihada çıkmaktan geri kalan ve geri kalışlarına da üzülmeyen “bir topluluğun yanına döndürür de onlar” kolaylığını görmeleri halinde, bundan başka bir gazaya “çıkmak için senden izin isterlerse” ceza olmak üzere onlara ”de ki: Siz benimle beraber asla (savaşa) çıkmayacaksınız ve benimle beraber hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız.” Allah beni size muhtaç etmeyecektir. “Çünkü siz ilk seferinde oturmaya razı oldunuz. O halde (şimdi de) geri kalanlarla beraber oturun.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) ve biz de onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110) Fırsat bulduğu takdirde kendisine verilen emri ağırdan alarak yerine getirmeyip geri kalan bir kimse, artık bir daha onu yerine getirme başarısını elde edemez, aksine önüne mutlaka bir engel çıkar. Bu buyrukta söz konu kimseler azarlanmaktadır. Çünkü Müslümanlar, bu gibi kimselerin masiyetleri dolayısı ile cihada çıkmalarının engellendiğini bildikleri taktirde bu, o kimseler için bir azar ve utanılacak bir husus olur, herhangi bir kimsenin onların yaptıklarını yapmaması için de ibretli bir ceza olur.

81- Allah’ın Rasûlüne muhalefet edip de ondan geri kalanlar, (savaşa çıkmayıp evde) oturmalarından dolayı sevindiler. Malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi hoş görmediler ve:“Bu sıcakta savaşa çıkmayın!” dediler. De ki:“Cehennem ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı! 82- Artık onlar kazandıklarının bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. 83- Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de onlar (savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse de ki: “Siz benimle beraber asla (savaşa) çıkmayacaksınız ve benimle beraber hiçbir düşmanla da savaşmayacaksınız. Çünkü siz ilk seferinde oturmaya razı oldunuz. O halde (şimdi de) geride kalanlarla beraber oturun.”

81. Yüce Allah, münafıkların cihaddan geri kalmaları ile övünüşlerini ve buna aldırış etmemelerini açıklamaktadır ki bu davranışları, onların iman etmediklerine ve küfrü imana tercih ettiklerine açık bir delildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın Rasûlüne muhalefet edip de ondan geri kalanlar, (savaşa çıkmayıp evde) oturmalarından dolayı sevindiler.” Bu sevinme, sadece geri kalmaktan daha ileri bir suçtur. Çünkü böyle bir geri kalış haramdır, bir de işlenen bu günaha rıza gösterme ve ondan dolayı böbürlenip sevinme söz konusudur. “Malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi hoş görmediler.” Bu, cihaddan geri kalan mü’minlerin halinden farklıdır. Çünkü mü’minler, geçerli bir mazeretleri sebebiyle olsa bile cihaddan geri kalacak olsalar buna üzülürler ve son derece kederlenirler. Kalplerindeki imanın gereği olarak malları ve canları ile Allah yolunda cihad etmeyi arzularlar ve Allah’ın lütuf, ihsan, iyilik ve bağışını umarlar. “Ve” o münafıklar: “Bu sıcakta savaşa çıkmayın, dediler.” Yani savaşa çıkmak sıcak sebebi ile bizim için zordur. Böylece onlar, geçici ve kısacık bir rahatı eksiksiz ve ebedi bir rahata tercih ettiler. Bununla birlikte gölge ile kendisine karşı korunulabilecek, sabah ve akşamların etkisini azalttığı sıcaktan sakındılar da ölçüsü hiçbir şeyle ölçülemeyecek derecede kızgın olan cehennem ateşinden sakınmaya gerek görmediler. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır. Keşke anlasalardı!”
82. Onlar, gelip geçici olanı, kalıcı olana tercih ettikleri, yine geçici zorluktan kaçarken sürekli ve oldukça çetin bir zorluğa yöneldikleri için Allah şöyle buyurmuştur:“Artık onlar kazandıklarının” küfür, münafıklık, Rablerinin emirlerine itaatsizlik suçlarının “bir cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.” Gelip geçici bu dünyadan yararlansınlar, lezzetleri ile sevinsinler, oyunlarıyla eğlenedursunlar. Çünkü can yakıcı azabın içerisinde çok ağlayacaklardır.
83. “Eğer Allah seni onlardan” mazeretsiz olarak cihada çıkmaktan geri kalan ve geri kalışlarına da üzülmeyen “bir topluluğun yanına döndürür de onlar” kolaylığını görmeleri halinde, bundan başka bir gazaya “çıkmak için senden izin isterlerse” ceza olmak üzere onlara ”de ki: Siz benimle beraber asla (savaşa) çıkmayacaksınız ve benimle beraber hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız.” Allah beni size muhtaç etmeyecektir. “Çünkü siz ilk seferinde oturmaya razı oldunuz. O halde (şimdi de) geri kalanlarla beraber oturun.” Bu, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de ilk defa ona iman etmedikleri gibi (yine iman etmezler) ve biz de onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakırız.”(el-En’âm, 6/110) Fırsat bulduğu takdirde kendisine verilen emri ağırdan alarak yerine getirmeyip geri kalan bir kimse, artık bir daha onu yerine getirme başarısını elde edemez, aksine önüne mutlaka bir engel çıkar. Bu buyrukta söz konu kimseler azarlanmaktadır. Çünkü Müslümanlar, bu gibi kimselerin masiyetleri dolayısı ile cihada çıkmalarının engellendiğini bildikleri taktirde bu, o kimseler için bir azar ve utanılacak bir husus olur, herhangi bir kimsenin onların yaptıklarını yapmaması için de ibretli bir ceza olur.

84- Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Rasûlünü ikar edip kâfir oldular ve fâsık olarak öldüler.

84. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” münafıklardan “ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma!” Ona dua etmek üzere de defnedildikten sonra “kabrinin başında da durma!” Çünkü Peygamber’in namaz kılması ve kabirlerinin başında durması, onlar için bir şefaattir. Onlar hakkında şefaatin ise hiçbir faydası yoktur. “Çünkü onlar Allah’ı ve Rasûlünü ikar edip kâfir oldular ve fâsık olarak öldüler.” Kim kâfir olup da bu şekilde ölürse artık şefaatçilerin şefaatinin ona bir faydası olmaz. Bu emirde, başkalarına yönelik bir ibret ve bir azar, onlar için de ibretlik bir ceza vardır. Kâfir ve münafık olduğu bilinen herkesin durumu da budur. Namazları kılınmaz. Bu âyet-i kerimede mü’minlerin cenaze namazlarını kılmanın meşru olduğuna ve onlara dua etmek için kabirlerinin başında durulabileceğine delil vardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de mü’minlere bu şekilde davranmıştır. Yüce Allah’ın bu yasağı münafıklar ile kayıtlaması, bunun mü’minler hakkında bilinen ve uygulanan bir iş olduğunu gösterir.

85- Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin. Allah onlar sebebiyle ancak dünya hayatında onlara azap etmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını ister.

85. Yani Yüce Allah’ın dünyalık olarak onlara vermiş olduğu mallara, evlatlara aldanma! Çünkü bunlar, onların Allah nezdindeki değerlerinden ileri gelmiyor. Aksine bu, Allah’ın onları hakir düşürmesi içindir. Zira “Allah onlar sebebiyle ancak dünya hayatında onlara azap etmeyi” dünyalığı elde etmek için yorulmalarını, onun ellerinden gitmesinden korkmalarını ve böylelikle ondan afiyetle yararlanamamalarını, aksine sürekli olarak bu uğurda zorluk ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmalarını, bunların kendilerini oyalayarak Allah’tan, âhiret yurdunu hatırlamaktan oyalayıp dünyadan ayrılacakları vakte kadar alıkoymasını “ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını ister” Dünya sevgisi onların akıllarını başlarından almış bir halde, kalpleri dünyaya bağlı kalarak ve ciğerleri dünyalık için yanıp tutuşarak ölürler.

86- “Allah’a iman edin, Rasûlü ile birlikte cihad edin” diye (emreden) bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet ve imkan sahipleri senden izin isterler ve: “Bizi bırak da oturanlarla birlikte kalalım” derler. 87- (Savaştan) geri kalan kadınlarla birlikte olmaya razı oldular. (Böylece) kalplerine mühür vuruldu. Artık onlar anlamazlar.

86. Şanı Yüce Allah, münafıkların sürekli olarak Allah’a itaati gerektiren işleri ağırdan aldıklarını ve sûrelerin de âyetlerin de onları etkilemediğini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: Allah’a iman etmeleri ve Allah yolunda cihad etmeleri emrolunan “bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet ve imkan sahipleri” yani cihada çıkmamakta haklı bir mazeretleri bulunmayan, mal-mülk sahibi ve varlıklı olanlar “senden izin isterler” Halbuki Allah, onlara mal ve evlat vermiştir. O halde onlar, Allah’a şükretmeleri, hamd etmeleri ve Allah’ın kendilerine farz kıldığı ve verdiği imkânlarla da kolaylaştırdığı görevleri ifa etmeleri gerekmez mi? Ancak onlar tembellik ettiler ve cihada çıkmayıp oturmak için izin istediler. Başka bir yolu kabul etmeyerek:“Bizi bırak da oturanlarla birlikte kalalım” dediler.
87. (Savaştan) geri kalan kadınlarla birlikte olmaya razı oldular” Yani cihaddan geri kalan kadınlarla birlikte kalmayı kendilerine nasıl yedirebildiler? Onlara bu yolu gösteren bir bilgi veya bir parça akılları var mı acaba? Yoksa Allah kalplerine mühür vurdu da o yüzden mi hayrı fark edemiyorlar? Yine bu yüzden kalplerinde hayır ve kurtuluşu gerektiren işleri yapma iradesi mi kalmamış? “Artık onlar anlamazlar.” Onlar faydalarına olan şeylerin farkına varamıyorlar. Eğer gerçekten anlayışlı kimseler olsalardı, kendilerini erkeklerin konumlarından aşağılara düşüren böyle bir hale razı olmazlardı.

86- “Allah’a iman edin, Rasûlü ile birlikte cihad edin” diye (emreden) bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet ve imkan sahipleri senden izin isterler ve: “Bizi bırak da oturanlarla birlikte kalalım” derler. 87- (Savaştan) geri kalan kadınlarla birlikte olmaya razı oldular. (Böylece) kalplerine mühür vuruldu. Artık onlar anlamazlar.

86. Şanı Yüce Allah, münafıkların sürekli olarak Allah’a itaati gerektiren işleri ağırdan aldıklarını ve sûrelerin de âyetlerin de onları etkilemediğini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: Allah’a iman etmeleri ve Allah yolunda cihad etmeleri emrolunan “bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet ve imkan sahipleri” yani cihada çıkmamakta haklı bir mazeretleri bulunmayan, mal-mülk sahibi ve varlıklı olanlar “senden izin isterler” Halbuki Allah, onlara mal ve evlat vermiştir. O halde onlar, Allah’a şükretmeleri, hamd etmeleri ve Allah’ın kendilerine farz kıldığı ve verdiği imkânlarla da kolaylaştırdığı görevleri ifa etmeleri gerekmez mi? Ancak onlar tembellik ettiler ve cihada çıkmayıp oturmak için izin istediler. Başka bir yolu kabul etmeyerek:“Bizi bırak da oturanlarla birlikte kalalım” dediler.
87. (Savaştan) geri kalan kadınlarla birlikte olmaya razı oldular” Yani cihaddan geri kalan kadınlarla birlikte kalmayı kendilerine nasıl yedirebildiler? Onlara bu yolu gösteren bir bilgi veya bir parça akılları var mı acaba? Yoksa Allah kalplerine mühür vurdu da o yüzden mi hayrı fark edemiyorlar? Yine bu yüzden kalplerinde hayır ve kurtuluşu gerektiren işleri yapma iradesi mi kalmamış? “Artık onlar anlamazlar.” Onlar faydalarına olan şeylerin farkına varamıyorlar. Eğer gerçekten anlayışlı kimseler olsalardı, kendilerini erkeklerin konumlarından aşağılara düşüren böyle bir hale razı olmazlardı.

88- Fakat Peygamber ve beraberindeki mü’minler, malları ve canları ile cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar, felaha erenlerin ta kendileridir. 89- Allah, onlara altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Orada ebediyen kalacaklardır. İşte en büyük kazanç budur.

88. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu münafıklar cihaddan geri kalsalar dahi Yüce Allah onların yerlerini dolduracak ve onlara ihtiyaç bırakmayacaktır. Zira Yüce Allah’ın bu emri yerine getirecek ve O’nun, lütfunu kendilerine tahsis ettiği özel kulları vardır. Bunlar ise “Peygamber” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “ve beraberindeki mü’minler” olup onlar “malları ve canları ile cihad” ederler. İşi ağırdan almaz ve tembellik göstermezler; aksine bunu sevinç ve neşe ile yerine getirirler. “İşte” dünya ve âhiretteki pek çok “hayırlar onlarındır ve onlar” en üstün isteklerine ve en mükemmel arzularına kavuşmuş olan “felaha erenlerin ta kendileridir.”
89. O halde böylelerinin rağbet ettikleri şeylere rağbet etmeyerek dünyasını, dinini ve âhiretini kaybederek ziyana uğrayan kimselere yazıklar olsun! Bu son ayetler, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Çünkü o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar çenelerinin üzerine yüz üstü secdeye kapanırlar.”(el-İsrâ, 17/107)“Şimdi bunlar, o (âyetlerimizi) inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır”(el-En’am, 6/89)

88- Fakat Peygamber ve beraberindeki mü’minler, malları ve canları ile cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar, felaha erenlerin ta kendileridir. 89- Allah, onlara altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Orada ebediyen kalacaklardır. İşte en büyük kazanç budur.

88. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu münafıklar cihaddan geri kalsalar dahi Yüce Allah onların yerlerini dolduracak ve onlara ihtiyaç bırakmayacaktır. Zira Yüce Allah’ın bu emri yerine getirecek ve O’nun, lütfunu kendilerine tahsis ettiği özel kulları vardır. Bunlar ise “Peygamber” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem “ve beraberindeki mü’minler” olup onlar “malları ve canları ile cihad” ederler. İşi ağırdan almaz ve tembellik göstermezler; aksine bunu sevinç ve neşe ile yerine getirirler. “İşte” dünya ve âhiretteki pek çok “hayırlar onlarındır ve onlar” en üstün isteklerine ve en mükemmel arzularına kavuşmuş olan “felaha erenlerin ta kendileridir.”
89. O halde böylelerinin rağbet ettikleri şeylere rağbet etmeyerek dünyasını, dinini ve âhiretini kaybederek ziyana uğrayan kimselere yazıklar olsun! Bu son ayetler, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Çünkü o, bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca onlar çenelerinin üzerine yüz üstü secdeye kapanırlar.”(el-İsrâ, 17/107)“Şimdi bunlar, o (âyetlerimizi) inkâr ederlerse (bilsinler ki) biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu onlara vekil kılmışızdır”(el-En’am, 6/89)

90- Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar. İçlerinden kâfir olanlar, can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır. 91- Zayıflara, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile (savaşa çıkmama konusunda) hiçbir vebal yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 92- Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde:“Size bir binek bulamıyorum” dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de (bir vebal yoktur). 93- Vebal, ancak zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Onlar (savaştan) geri kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.

90. “Bedevilerden özür beyan edenler kendilerine izin verilmesi için geldiler” Yani bedevilerden savaşa çıkmak hususunda işi önemsemeyen ve bu konuda gerekeni yapmayan kimseler, cihadı terk etmek hususunda kendilerine izin verilmesi için -kabalıkları ve utanmazlıkları dolayısı ile özür dilemeye hiç aldırış etmeksizin- geldiler. Onların bu gelişleri, imanlarının zayıf oluşu sebebiyledir. İçlerinden “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler”e gelince onlar, oturup kaldılar ve hiç özür beyan etmediler. “Özür beyan edenler” buyruğunun manasının, “mazereti olup da kendilerini mazur görmesi için Allah Rasûlüne gelenler”, şeklinde olma ihtimali vardır. Zira mazereti olan kimselerin mazeretini kabul etmek onun âdeti idi. Aralarından iman iddialarında “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar.” Halbuki iman, savaşa çıkmayı ve böyle yapmamayı gerektirir. Daha sonra Yüce Allah, onları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“İçlerinden kâfir olanlar” dünyada da âhirette de “can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır.”
91. Allah daha önce özür beyan edenleri söz konusu etmişti. Bu kimseler, bir bölümü dinen mazereti kabul edilenler, bir bölümü de kabul edilmeyenler olmak üzere iki kısım olduklarından dolayı Yüce Allah, bu hususu şöyle söz konusu etmektedir: Cihada çıkmaya ve savaşmaya güçleri yetmeyen, bedenlerinde ve gözlerinde zaaf bulunan “zayıflara, hastalara”; bu hastalık, kişinin cihada çıkma gücünü ortadan kaldıran topallık, körlük, sıtma, felç vb. bütün hastalık türlerini kapsar, “ve harcayacak bir şey bulamayanlara” yani savaş yolculuğunda kendilerini gidecekleri yere ulaştıracak kadar azık ve binek bulamayanlara; “Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile” yani imanlarında samimi olmaları ve eğer cihada güçleri yetmiş olsaydı mutlaka güçlerinin yettiği kadarı ile cihada çıkma niyet ve azmini taşımaları, ellerinden geldiği kadar cihada çıkmaya teşvik etmeleri ve bu konuda insanların arzularını harekete geçirmeleri şartıyla cihada çıkmamalarından dolayı onlara “hiçbir vebal yoktur.”“Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur.” Yani bunların aleyhlerinde sorumluluğu gerektirecek bir durum yoktur. Çünkü bunlar, üzerlerinde olan Allah’ın ve kulların haklarını iyi bir şekilde yerine getirerek kendilerine yöneltilebilecek kınamalara açık kapı bırakmamışlardır. Zira kul, gücü yeten hususlarda üzerine düşeni güzel bir şekilde yerine getirecek olursa güç yetiremediği şeylerin sorumluluklarından kurtulur. Bu âyet-i kerime şöyle bir kaideye delil gösterilmektedir: Kişi şahsı veya malı ile veya buna benzer yollarla başkasına iyilikte bulunacak olup da bilahare bu iyiliği dolayısıyla herhangi bir eksiklik ya da bir şeylerin telef olması sonucunu doğuran bir iş meydana gelirse o, bu eksiklik ve telefin tazminatını ödemez. Çünkü o, iyilik yapan bir kimsedir. İyilik yapanların aleyhine de bir yol ve sorumluluk yoktur. Aynı zamanda bu, iyilik yapmayan, yani kötü olan kimsenin görevini ihmal eden kimse gibi sayıldığına ve sebep olduğu zararların tazminatını ödeyeceğine de delildir. “Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” O’nun mağfiret ve rahmetinin bir tecellisi olarak O, gücü yetmeyenleri affetmiştir. Samimi ve kararlı niyetleri dolayısı ile de cihada güç yetiren ve fiilen cihad eden kimselere verdiği sevabın aynısını onlara verir.
92. “Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde” senin böyle bir imkâna sahip olmadığını gören, senin de kendilerine özür beyan ederek:“Size bir binek bulamıyorum, dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de” bir vebal ve günah yoktur. Çünkü bunlar, aciz kimselerdir ve kendilerini fedaya hazırdırlar. İmkân bulamadıklarından dolayı Yüce Allah’ın söz ettiği şekilde üzülmüş ve zorlukla karşı karşıya kalmışlardır. İşte bunlar için de bir vebal yoktur. Bunların vebali kalktığına göre durum, asıl haline döner ki o da şudur: Bir hayra niyet edip de bu kararlı niyeti ile birlikte gücünün yettiği çalışma ve çabayı ortaya koymasına rağmen maksadına güç yetiremeyen kimse, o işi tam ve eksiksiz olarak yapmış gibi sayılır.
93. “Vebal” ve kınama “ancak zengin oldukları” hiçbir mazeretleri bulunmadığı ve cihada çıkmaya güç yetirebildikleri “halde senden izin isteyenleredir.” Ancak böyleleri hakkında vebal ve kınama söz konusu olur. İşte “onlar” hem kendileri hem de dinleri açısından “geri kalanlarla” kadın, çocuk ve benzerleri ile “beraber olmaya razı oldular.” Çünkü “Allah da kalplerini mühürledi. Bunun için onlar bilmezler.” Kalplerine hayır namına bir şey girmez ve onlar dinî ve dünyevî menfaatlerini fark edemezler. Bu, işlediklerine karşılık bir cezadır.

90- Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar. İçlerinden kâfir olanlar, can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır. 91- Zayıflara, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile (savaşa çıkmama konusunda) hiçbir vebal yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 92- Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde:“Size bir binek bulamıyorum” dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de (bir vebal yoktur). 93- Vebal, ancak zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Onlar (savaştan) geri kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.

90. “Bedevilerden özür beyan edenler kendilerine izin verilmesi için geldiler” Yani bedevilerden savaşa çıkmak hususunda işi önemsemeyen ve bu konuda gerekeni yapmayan kimseler, cihadı terk etmek hususunda kendilerine izin verilmesi için -kabalıkları ve utanmazlıkları dolayısı ile özür dilemeye hiç aldırış etmeksizin- geldiler. Onların bu gelişleri, imanlarının zayıf oluşu sebebiyledir. İçlerinden “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler”e gelince onlar, oturup kaldılar ve hiç özür beyan etmediler. “Özür beyan edenler” buyruğunun manasının, “mazereti olup da kendilerini mazur görmesi için Allah Rasûlüne gelenler”, şeklinde olma ihtimali vardır. Zira mazereti olan kimselerin mazeretini kabul etmek onun âdeti idi. Aralarından iman iddialarında “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar.” Halbuki iman, savaşa çıkmayı ve böyle yapmamayı gerektirir. Daha sonra Yüce Allah, onları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“İçlerinden kâfir olanlar” dünyada da âhirette de “can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır.”
91. Allah daha önce özür beyan edenleri söz konusu etmişti. Bu kimseler, bir bölümü dinen mazereti kabul edilenler, bir bölümü de kabul edilmeyenler olmak üzere iki kısım olduklarından dolayı Yüce Allah, bu hususu şöyle söz konusu etmektedir: Cihada çıkmaya ve savaşmaya güçleri yetmeyen, bedenlerinde ve gözlerinde zaaf bulunan “zayıflara, hastalara”; bu hastalık, kişinin cihada çıkma gücünü ortadan kaldıran topallık, körlük, sıtma, felç vb. bütün hastalık türlerini kapsar, “ve harcayacak bir şey bulamayanlara” yani savaş yolculuğunda kendilerini gidecekleri yere ulaştıracak kadar azık ve binek bulamayanlara; “Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile” yani imanlarında samimi olmaları ve eğer cihada güçleri yetmiş olsaydı mutlaka güçlerinin yettiği kadarı ile cihada çıkma niyet ve azmini taşımaları, ellerinden geldiği kadar cihada çıkmaya teşvik etmeleri ve bu konuda insanların arzularını harekete geçirmeleri şartıyla cihada çıkmamalarından dolayı onlara “hiçbir vebal yoktur.”“Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur.” Yani bunların aleyhlerinde sorumluluğu gerektirecek bir durum yoktur. Çünkü bunlar, üzerlerinde olan Allah’ın ve kulların haklarını iyi bir şekilde yerine getirerek kendilerine yöneltilebilecek kınamalara açık kapı bırakmamışlardır. Zira kul, gücü yeten hususlarda üzerine düşeni güzel bir şekilde yerine getirecek olursa güç yetiremediği şeylerin sorumluluklarından kurtulur. Bu âyet-i kerime şöyle bir kaideye delil gösterilmektedir: Kişi şahsı veya malı ile veya buna benzer yollarla başkasına iyilikte bulunacak olup da bilahare bu iyiliği dolayısıyla herhangi bir eksiklik ya da bir şeylerin telef olması sonucunu doğuran bir iş meydana gelirse o, bu eksiklik ve telefin tazminatını ödemez. Çünkü o, iyilik yapan bir kimsedir. İyilik yapanların aleyhine de bir yol ve sorumluluk yoktur. Aynı zamanda bu, iyilik yapmayan, yani kötü olan kimsenin görevini ihmal eden kimse gibi sayıldığına ve sebep olduğu zararların tazminatını ödeyeceğine de delildir. “Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” O’nun mağfiret ve rahmetinin bir tecellisi olarak O, gücü yetmeyenleri affetmiştir. Samimi ve kararlı niyetleri dolayısı ile de cihada güç yetiren ve fiilen cihad eden kimselere verdiği sevabın aynısını onlara verir.
92. “Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde” senin böyle bir imkâna sahip olmadığını gören, senin de kendilerine özür beyan ederek:“Size bir binek bulamıyorum, dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de” bir vebal ve günah yoktur. Çünkü bunlar, aciz kimselerdir ve kendilerini fedaya hazırdırlar. İmkân bulamadıklarından dolayı Yüce Allah’ın söz ettiği şekilde üzülmüş ve zorlukla karşı karşıya kalmışlardır. İşte bunlar için de bir vebal yoktur. Bunların vebali kalktığına göre durum, asıl haline döner ki o da şudur: Bir hayra niyet edip de bu kararlı niyeti ile birlikte gücünün yettiği çalışma ve çabayı ortaya koymasına rağmen maksadına güç yetiremeyen kimse, o işi tam ve eksiksiz olarak yapmış gibi sayılır.
93. “Vebal” ve kınama “ancak zengin oldukları” hiçbir mazeretleri bulunmadığı ve cihada çıkmaya güç yetirebildikleri “halde senden izin isteyenleredir.” Ancak böyleleri hakkında vebal ve kınama söz konusu olur. İşte “onlar” hem kendileri hem de dinleri açısından “geri kalanlarla” kadın, çocuk ve benzerleri ile “beraber olmaya razı oldular.” Çünkü “Allah da kalplerini mühürledi. Bunun için onlar bilmezler.” Kalplerine hayır namına bir şey girmez ve onlar dinî ve dünyevî menfaatlerini fark edemezler. Bu, işlediklerine karşılık bir cezadır.

90- Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar. İçlerinden kâfir olanlar, can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır. 91- Zayıflara, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile (savaşa çıkmama konusunda) hiçbir vebal yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 92- Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde:“Size bir binek bulamıyorum” dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de (bir vebal yoktur). 93- Vebal, ancak zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Onlar (savaştan) geri kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.

90. “Bedevilerden özür beyan edenler kendilerine izin verilmesi için geldiler” Yani bedevilerden savaşa çıkmak hususunda işi önemsemeyen ve bu konuda gerekeni yapmayan kimseler, cihadı terk etmek hususunda kendilerine izin verilmesi için -kabalıkları ve utanmazlıkları dolayısı ile özür dilemeye hiç aldırış etmeksizin- geldiler. Onların bu gelişleri, imanlarının zayıf oluşu sebebiyledir. İçlerinden “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler”e gelince onlar, oturup kaldılar ve hiç özür beyan etmediler. “Özür beyan edenler” buyruğunun manasının, “mazereti olup da kendilerini mazur görmesi için Allah Rasûlüne gelenler”, şeklinde olma ihtimali vardır. Zira mazereti olan kimselerin mazeretini kabul etmek onun âdeti idi. Aralarından iman iddialarında “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar.” Halbuki iman, savaşa çıkmayı ve böyle yapmamayı gerektirir. Daha sonra Yüce Allah, onları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“İçlerinden kâfir olanlar” dünyada da âhirette de “can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır.”
91. Allah daha önce özür beyan edenleri söz konusu etmişti. Bu kimseler, bir bölümü dinen mazereti kabul edilenler, bir bölümü de kabul edilmeyenler olmak üzere iki kısım olduklarından dolayı Yüce Allah, bu hususu şöyle söz konusu etmektedir: Cihada çıkmaya ve savaşmaya güçleri yetmeyen, bedenlerinde ve gözlerinde zaaf bulunan “zayıflara, hastalara”; bu hastalık, kişinin cihada çıkma gücünü ortadan kaldıran topallık, körlük, sıtma, felç vb. bütün hastalık türlerini kapsar, “ve harcayacak bir şey bulamayanlara” yani savaş yolculuğunda kendilerini gidecekleri yere ulaştıracak kadar azık ve binek bulamayanlara; “Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile” yani imanlarında samimi olmaları ve eğer cihada güçleri yetmiş olsaydı mutlaka güçlerinin yettiği kadarı ile cihada çıkma niyet ve azmini taşımaları, ellerinden geldiği kadar cihada çıkmaya teşvik etmeleri ve bu konuda insanların arzularını harekete geçirmeleri şartıyla cihada çıkmamalarından dolayı onlara “hiçbir vebal yoktur.”“Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur.” Yani bunların aleyhlerinde sorumluluğu gerektirecek bir durum yoktur. Çünkü bunlar, üzerlerinde olan Allah’ın ve kulların haklarını iyi bir şekilde yerine getirerek kendilerine yöneltilebilecek kınamalara açık kapı bırakmamışlardır. Zira kul, gücü yeten hususlarda üzerine düşeni güzel bir şekilde yerine getirecek olursa güç yetiremediği şeylerin sorumluluklarından kurtulur. Bu âyet-i kerime şöyle bir kaideye delil gösterilmektedir: Kişi şahsı veya malı ile veya buna benzer yollarla başkasına iyilikte bulunacak olup da bilahare bu iyiliği dolayısıyla herhangi bir eksiklik ya da bir şeylerin telef olması sonucunu doğuran bir iş meydana gelirse o, bu eksiklik ve telefin tazminatını ödemez. Çünkü o, iyilik yapan bir kimsedir. İyilik yapanların aleyhine de bir yol ve sorumluluk yoktur. Aynı zamanda bu, iyilik yapmayan, yani kötü olan kimsenin görevini ihmal eden kimse gibi sayıldığına ve sebep olduğu zararların tazminatını ödeyeceğine de delildir. “Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” O’nun mağfiret ve rahmetinin bir tecellisi olarak O, gücü yetmeyenleri affetmiştir. Samimi ve kararlı niyetleri dolayısı ile de cihada güç yetiren ve fiilen cihad eden kimselere verdiği sevabın aynısını onlara verir.
92. “Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde” senin böyle bir imkâna sahip olmadığını gören, senin de kendilerine özür beyan ederek:“Size bir binek bulamıyorum, dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de” bir vebal ve günah yoktur. Çünkü bunlar, aciz kimselerdir ve kendilerini fedaya hazırdırlar. İmkân bulamadıklarından dolayı Yüce Allah’ın söz ettiği şekilde üzülmüş ve zorlukla karşı karşıya kalmışlardır. İşte bunlar için de bir vebal yoktur. Bunların vebali kalktığına göre durum, asıl haline döner ki o da şudur: Bir hayra niyet edip de bu kararlı niyeti ile birlikte gücünün yettiği çalışma ve çabayı ortaya koymasına rağmen maksadına güç yetiremeyen kimse, o işi tam ve eksiksiz olarak yapmış gibi sayılır.
93. “Vebal” ve kınama “ancak zengin oldukları” hiçbir mazeretleri bulunmadığı ve cihada çıkmaya güç yetirebildikleri “halde senden izin isteyenleredir.” Ancak böyleleri hakkında vebal ve kınama söz konusu olur. İşte “onlar” hem kendileri hem de dinleri açısından “geri kalanlarla” kadın, çocuk ve benzerleri ile “beraber olmaya razı oldular.” Çünkü “Allah da kalplerini mühürledi. Bunun için onlar bilmezler.” Kalplerine hayır namına bir şey girmez ve onlar dinî ve dünyevî menfaatlerini fark edemezler. Bu, işlediklerine karşılık bir cezadır.

90- Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar. İçlerinden kâfir olanlar, can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır. 91- Zayıflara, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile (savaşa çıkmama konusunda) hiçbir vebal yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 92- Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde:“Size bir binek bulamıyorum” dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de (bir vebal yoktur). 93- Vebal, ancak zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Onlar (savaştan) geri kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.

90. “Bedevilerden özür beyan edenler kendilerine izin verilmesi için geldiler” Yani bedevilerden savaşa çıkmak hususunda işi önemsemeyen ve bu konuda gerekeni yapmayan kimseler, cihadı terk etmek hususunda kendilerine izin verilmesi için -kabalıkları ve utanmazlıkları dolayısı ile özür dilemeye hiç aldırış etmeksizin- geldiler. Onların bu gelişleri, imanlarının zayıf oluşu sebebiyledir. İçlerinden “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler”e gelince onlar, oturup kaldılar ve hiç özür beyan etmediler. “Özür beyan edenler” buyruğunun manasının, “mazereti olup da kendilerini mazur görmesi için Allah Rasûlüne gelenler”, şeklinde olma ihtimali vardır. Zira mazereti olan kimselerin mazeretini kabul etmek onun âdeti idi. Aralarından iman iddialarında “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar.” Halbuki iman, savaşa çıkmayı ve böyle yapmamayı gerektirir. Daha sonra Yüce Allah, onları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“İçlerinden kâfir olanlar” dünyada da âhirette de “can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır.”
91. Allah daha önce özür beyan edenleri söz konusu etmişti. Bu kimseler, bir bölümü dinen mazereti kabul edilenler, bir bölümü de kabul edilmeyenler olmak üzere iki kısım olduklarından dolayı Yüce Allah, bu hususu şöyle söz konusu etmektedir: Cihada çıkmaya ve savaşmaya güçleri yetmeyen, bedenlerinde ve gözlerinde zaaf bulunan “zayıflara, hastalara”; bu hastalık, kişinin cihada çıkma gücünü ortadan kaldıran topallık, körlük, sıtma, felç vb. bütün hastalık türlerini kapsar, “ve harcayacak bir şey bulamayanlara” yani savaş yolculuğunda kendilerini gidecekleri yere ulaştıracak kadar azık ve binek bulamayanlara; “Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile” yani imanlarında samimi olmaları ve eğer cihada güçleri yetmiş olsaydı mutlaka güçlerinin yettiği kadarı ile cihada çıkma niyet ve azmini taşımaları, ellerinden geldiği kadar cihada çıkmaya teşvik etmeleri ve bu konuda insanların arzularını harekete geçirmeleri şartıyla cihada çıkmamalarından dolayı onlara “hiçbir vebal yoktur.”“Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur.” Yani bunların aleyhlerinde sorumluluğu gerektirecek bir durum yoktur. Çünkü bunlar, üzerlerinde olan Allah’ın ve kulların haklarını iyi bir şekilde yerine getirerek kendilerine yöneltilebilecek kınamalara açık kapı bırakmamışlardır. Zira kul, gücü yeten hususlarda üzerine düşeni güzel bir şekilde yerine getirecek olursa güç yetiremediği şeylerin sorumluluklarından kurtulur. Bu âyet-i kerime şöyle bir kaideye delil gösterilmektedir: Kişi şahsı veya malı ile veya buna benzer yollarla başkasına iyilikte bulunacak olup da bilahare bu iyiliği dolayısıyla herhangi bir eksiklik ya da bir şeylerin telef olması sonucunu doğuran bir iş meydana gelirse o, bu eksiklik ve telefin tazminatını ödemez. Çünkü o, iyilik yapan bir kimsedir. İyilik yapanların aleyhine de bir yol ve sorumluluk yoktur. Aynı zamanda bu, iyilik yapmayan, yani kötü olan kimsenin görevini ihmal eden kimse gibi sayıldığına ve sebep olduğu zararların tazminatını ödeyeceğine de delildir. “Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” O’nun mağfiret ve rahmetinin bir tecellisi olarak O, gücü yetmeyenleri affetmiştir. Samimi ve kararlı niyetleri dolayısı ile de cihada güç yetiren ve fiilen cihad eden kimselere verdiği sevabın aynısını onlara verir.
92. “Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde” senin böyle bir imkâna sahip olmadığını gören, senin de kendilerine özür beyan ederek:“Size bir binek bulamıyorum, dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de” bir vebal ve günah yoktur. Çünkü bunlar, aciz kimselerdir ve kendilerini fedaya hazırdırlar. İmkân bulamadıklarından dolayı Yüce Allah’ın söz ettiği şekilde üzülmüş ve zorlukla karşı karşıya kalmışlardır. İşte bunlar için de bir vebal yoktur. Bunların vebali kalktığına göre durum, asıl haline döner ki o da şudur: Bir hayra niyet edip de bu kararlı niyeti ile birlikte gücünün yettiği çalışma ve çabayı ortaya koymasına rağmen maksadına güç yetiremeyen kimse, o işi tam ve eksiksiz olarak yapmış gibi sayılır.
93. “Vebal” ve kınama “ancak zengin oldukları” hiçbir mazeretleri bulunmadığı ve cihada çıkmaya güç yetirebildikleri “halde senden izin isteyenleredir.” Ancak böyleleri hakkında vebal ve kınama söz konusu olur. İşte “onlar” hem kendileri hem de dinleri açısından “geri kalanlarla” kadın, çocuk ve benzerleri ile “beraber olmaya razı oldular.” Çünkü “Allah da kalplerini mühürledi. Bunun için onlar bilmezler.” Kalplerine hayır namına bir şey girmez ve onlar dinî ve dünyevî menfaatlerini fark edemezler. Bu, işlediklerine karşılık bir cezadır.

94- Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir. De ki:(Boşuna) özür dilemeyin. Size asla inanmayız. Zira Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir. Allah da Rasûlü de sizin yapacaklarınızı görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir. 95- Yanlarına döndüğünüzde onlardan yüz çevirmeniz için Allah’a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. 96- Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.

94. Yüce Allah, zengin oldukları ve cihaddan geri kalmakta haklı mazeretleri bulunmadığı halde münafıkların cihaddan geri kaldıklarını söz konusu ettikten sonra onların daha sonra mazeretler beyan edeceklerini şöyle haber vermektedir:“Kendilerine” gazadan “döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir.” Sen de onlara “de ki: (Boşuna) özür dilemeyin. Size asla inanmayız.” Hiçbir zaman sizin mazeret olarak uydurduğunuz bu yalanların doğru olduğunu kabul etmeyiz. Çünkü “Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir.” Sözü doğru olan da O’dur. Artık özür dilemenizin bir faydası kalmamıştır. Çünkü onlar, Allah’ın bildirdiğinden farklı mazeretler ileri sürerek özür dilemeye kalkışmışlardı. Doğruluğun en üst mertebesinde bulunan Allah’ın haberine aykırı olan sözlerinin doğru olmasına ise imkân yoktur. “Allah da Rasûlü de sizin” dünyada “yapacaklarınızı görecek” Çünkü doğru ile yalanın asıl ölçüsü, yapılan davranışlardır. Kuru sözlerin bu konuda hiçbir anlamı yoktur. “Sonra görüneni de görünmeyeni de bilene” ve kendisine hiçbir şey gizli kalmayana “döndürüleceksiniz. O da size” hayır ve şer türünden “yaptıklarınızı haber verecektir.” Size zerre ağırlığı kadar zulmetmeksizin de adalet ve lütfuyla o amellerinizin karşılığını verecektir.
95. Şunu bilmek gerekir ki, günahkâr kimsenin üç hali vardır: Ya sözü ve mazereti zahiren de batınen de kabul edilir ve hiç günah işlememiş gibi affa mazhar olur yahut günahları dolayısı ile fiilen cezalandırılır ve azarlanır. Yahut da ondan yüz çevrilerek yaptığının karşılığı olan fiili ceza ile cezalandırılmaz. İşte Yüce Allah’ın burada münafıklar hakkında sözünü ettiği hal budur. Zira onların mazeretleri geçerli değildir ve çirkin halleri ile kötü amelleri kesinlik kazanmıştır. O nedenle Allah'ın bu münafıklar hakkında uygulanmasını emrettiği şey işte bu üçüncü haldir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde siz de onlardan yüz çevirin.” Onları azarlamayın, onlara sopa cezası uygulamayın yahut öldürmeyin. “Çünkü onlar murdardırlar.” Pis ve kötü kimselerdir. Onları önemsemeye değmez. Azarlamanın ve cezanın da onlara bir faydası yoktur. “Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir” ki bu da ceza olarak onlara yeter.
96. “Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler.” Onların kendilerinden yüz çevirip onları rahat bırakmanızın dışında sizden görmek istedikleri bir başka maksatları daha vardır. Şöyle ki onlar, sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi onlardan razı olmanızı isterler. “Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.” Yani ey mü’minler! Allah’ın kendilerinden hoşnut olmadığı kimselerden hoşnut olmamanız gerekir. Hoşnutluk ve gazabında Rabbinize uygun hareket etmelisiniz. Yüce Allah’ın:“Şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz” buyurup da “şüphesiz Allah onlardan hoşnut olmaz” buyurmaması üzerinde dikkatle düşünelim. Bu ifade, tevbe kapısının açık olduğunu, onların da başkalarının da tevbe etmeleri halinde Yüce Allah’ın tevbelerini kabul edip onlardan hoşnut olacağını ifade etmektedir. Ancak fasıklıklarını sürdürdükleri sürece şüphesiz Yüce Allah -rızasının önündeki engelin varlığı dolayısı ile- onlardan hoşnut olmayacaktır. Bu engel de onların Allah’ın razı olduğu iman ve itaatin dışına çıkmarak Allah’ın gazabına sebeb olan şirk, münafıklık ve masiyetlere yönelmiş olmalarıdır. Yüce Allah’ın bu son buyruklarda sözünü ettiği hususların özeti şudur: Mazeretsiz olarak cihaddan geri kalan münafıklar, mü’minlere özür beyan edip de geri kalmaları hakkında birtakım mazeretlerinin bulunduğunu ileri sürecek olsalar dahi hiç şüphesiz münafıklar, bununla sizin kendilerinden yüz çevirmenizi hatta onlardan hoşnut olup mazeretlerini kabul etmenizi isterler. Onların mazeretlerinin kabul edilip onlardan hoşnut olunmasının ise kendilerine en ufak bir faydası olmaz. Şöyle ki onların özrünün kabul edilmesi ve onlardan razı olunması, onlara olan sevgi ve saygıdan değildir. Onlardan yüz çevirmeye gelince mü’minler, onlardan seviyesiz ve pis şeylerden yüz çevirdikleri gibi yüz çevirirler. Bu âyet-i kerimelerde yani Yüce Allah’ın:“Zira Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir”(94. âyet) buyruğunda Yüce Allah’ın kelâm sıfatına sahip olduğu ifade edildiği gibi, O’nun meşîet ve kudreti ile ortaya çıkan ihtiyarî fiillere sahip olduğu da ortaya konmaktadır. Yine bu son hususu Yüce Allah’ın:“Allah da Rasûlü de sizin yapacaklarınızı görecek” buyruğunda da görmek mümkündür. Zira Yüce Allah, burada bu fiilleri meydana gelişinden sonra göreceğini haber vermektedir. Yine bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah’ın iyilikte bulunanlardan razı olacağı, fasık kimselere de gazap edeceği ifade edilerek rıza ve gazap sıfatları olduğu bildirilmektedir.

94- Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir. De ki:(Boşuna) özür dilemeyin. Size asla inanmayız. Zira Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir. Allah da Rasûlü de sizin yapacaklarınızı görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir. 95- Yanlarına döndüğünüzde onlardan yüz çevirmeniz için Allah’a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. 96- Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.

94. Yüce Allah, zengin oldukları ve cihaddan geri kalmakta haklı mazeretleri bulunmadığı halde münafıkların cihaddan geri kaldıklarını söz konusu ettikten sonra onların daha sonra mazeretler beyan edeceklerini şöyle haber vermektedir:“Kendilerine” gazadan “döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir.” Sen de onlara “de ki: (Boşuna) özür dilemeyin. Size asla inanmayız.” Hiçbir zaman sizin mazeret olarak uydurduğunuz bu yalanların doğru olduğunu kabul etmeyiz. Çünkü “Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir.” Sözü doğru olan da O’dur. Artık özür dilemenizin bir faydası kalmamıştır. Çünkü onlar, Allah’ın bildirdiğinden farklı mazeretler ileri sürerek özür dilemeye kalkışmışlardı. Doğruluğun en üst mertebesinde bulunan Allah’ın haberine aykırı olan sözlerinin doğru olmasına ise imkân yoktur. “Allah da Rasûlü de sizin” dünyada “yapacaklarınızı görecek” Çünkü doğru ile yalanın asıl ölçüsü, yapılan davranışlardır. Kuru sözlerin bu konuda hiçbir anlamı yoktur. “Sonra görüneni de görünmeyeni de bilene” ve kendisine hiçbir şey gizli kalmayana “döndürüleceksiniz. O da size” hayır ve şer türünden “yaptıklarınızı haber verecektir.” Size zerre ağırlığı kadar zulmetmeksizin de adalet ve lütfuyla o amellerinizin karşılığını verecektir.
95. Şunu bilmek gerekir ki, günahkâr kimsenin üç hali vardır: Ya sözü ve mazereti zahiren de batınen de kabul edilir ve hiç günah işlememiş gibi affa mazhar olur yahut günahları dolayısı ile fiilen cezalandırılır ve azarlanır. Yahut da ondan yüz çevrilerek yaptığının karşılığı olan fiili ceza ile cezalandırılmaz. İşte Yüce Allah’ın burada münafıklar hakkında sözünü ettiği hal budur. Zira onların mazeretleri geçerli değildir ve çirkin halleri ile kötü amelleri kesinlik kazanmıştır. O nedenle Allah'ın bu münafıklar hakkında uygulanmasını emrettiği şey işte bu üçüncü haldir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde siz de onlardan yüz çevirin.” Onları azarlamayın, onlara sopa cezası uygulamayın yahut öldürmeyin. “Çünkü onlar murdardırlar.” Pis ve kötü kimselerdir. Onları önemsemeye değmez. Azarlamanın ve cezanın da onlara bir faydası yoktur. “Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir” ki bu da ceza olarak onlara yeter.
96. “Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler.” Onların kendilerinden yüz çevirip onları rahat bırakmanızın dışında sizden görmek istedikleri bir başka maksatları daha vardır. Şöyle ki onlar, sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi onlardan razı olmanızı isterler. “Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.” Yani ey mü’minler! Allah’ın kendilerinden hoşnut olmadığı kimselerden hoşnut olmamanız gerekir. Hoşnutluk ve gazabında Rabbinize uygun hareket etmelisiniz. Yüce Allah’ın:“Şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz” buyurup da “şüphesiz Allah onlardan hoşnut olmaz” buyurmaması üzerinde dikkatle düşünelim. Bu ifade, tevbe kapısının açık olduğunu, onların da başkalarının da tevbe etmeleri halinde Yüce Allah’ın tevbelerini kabul edip onlardan hoşnut olacağını ifade etmektedir. Ancak fasıklıklarını sürdürdükleri sürece şüphesiz Yüce Allah -rızasının önündeki engelin varlığı dolayısı ile- onlardan hoşnut olmayacaktır. Bu engel de onların Allah’ın razı olduğu iman ve itaatin dışına çıkmarak Allah’ın gazabına sebeb olan şirk, münafıklık ve masiyetlere yönelmiş olmalarıdır. Yüce Allah’ın bu son buyruklarda sözünü ettiği hususların özeti şudur: Mazeretsiz olarak cihaddan geri kalan münafıklar, mü’minlere özür beyan edip de geri kalmaları hakkında birtakım mazeretlerinin bulunduğunu ileri sürecek olsalar dahi hiç şüphesiz münafıklar, bununla sizin kendilerinden yüz çevirmenizi hatta onlardan hoşnut olup mazeretlerini kabul etmenizi isterler. Onların mazeretlerinin kabul edilip onlardan hoşnut olunmasının ise kendilerine en ufak bir faydası olmaz. Şöyle ki onların özrünün kabul edilmesi ve onlardan razı olunması, onlara olan sevgi ve saygıdan değildir. Onlardan yüz çevirmeye gelince mü’minler, onlardan seviyesiz ve pis şeylerden yüz çevirdikleri gibi yüz çevirirler. Bu âyet-i kerimelerde yani Yüce Allah’ın:“Zira Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir”(94. âyet) buyruğunda Yüce Allah’ın kelâm sıfatına sahip olduğu ifade edildiği gibi, O’nun meşîet ve kudreti ile ortaya çıkan ihtiyarî fiillere sahip olduğu da ortaya konmaktadır. Yine bu son hususu Yüce Allah’ın:“Allah da Rasûlü de sizin yapacaklarınızı görecek” buyruğunda da görmek mümkündür. Zira Yüce Allah, burada bu fiilleri meydana gelişinden sonra göreceğini haber vermektedir. Yine bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah’ın iyilikte bulunanlardan razı olacağı, fasık kimselere de gazap edeceği ifade edilerek rıza ve gazap sıfatları olduğu bildirilmektedir.

94- Kendilerine döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir. De ki:(Boşuna) özür dilemeyin. Size asla inanmayız. Zira Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir. Allah da Rasûlü de sizin yapacaklarınızı görecek, sonra görüneni de görünmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O da size yaptıklarınızı haber verecektir. 95- Yanlarına döndüğünüzde onlardan yüz çevirmeniz için Allah’a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. 96- Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.

94. Yüce Allah, zengin oldukları ve cihaddan geri kalmakta haklı mazeretleri bulunmadığı halde münafıkların cihaddan geri kaldıklarını söz konusu ettikten sonra onların daha sonra mazeretler beyan edeceklerini şöyle haber vermektedir:“Kendilerine” gazadan “döndüğünüz vakit size özür beyan edeceklerdir.” Sen de onlara “de ki: (Boşuna) özür dilemeyin. Size asla inanmayız.” Hiçbir zaman sizin mazeret olarak uydurduğunuz bu yalanların doğru olduğunu kabul etmeyiz. Çünkü “Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir.” Sözü doğru olan da O’dur. Artık özür dilemenizin bir faydası kalmamıştır. Çünkü onlar, Allah’ın bildirdiğinden farklı mazeretler ileri sürerek özür dilemeye kalkışmışlardı. Doğruluğun en üst mertebesinde bulunan Allah’ın haberine aykırı olan sözlerinin doğru olmasına ise imkân yoktur. “Allah da Rasûlü de sizin” dünyada “yapacaklarınızı görecek” Çünkü doğru ile yalanın asıl ölçüsü, yapılan davranışlardır. Kuru sözlerin bu konuda hiçbir anlamı yoktur. “Sonra görüneni de görünmeyeni de bilene” ve kendisine hiçbir şey gizli kalmayana “döndürüleceksiniz. O da size” hayır ve şer türünden “yaptıklarınızı haber verecektir.” Size zerre ağırlığı kadar zulmetmeksizin de adalet ve lütfuyla o amellerinizin karşılığını verecektir.
95. Şunu bilmek gerekir ki, günahkâr kimsenin üç hali vardır: Ya sözü ve mazereti zahiren de batınen de kabul edilir ve hiç günah işlememiş gibi affa mazhar olur yahut günahları dolayısı ile fiilen cezalandırılır ve azarlanır. Yahut da ondan yüz çevrilerek yaptığının karşılığı olan fiili ceza ile cezalandırılmaz. İşte Yüce Allah’ın burada münafıklar hakkında sözünü ettiği hal budur. Zira onların mazeretleri geçerli değildir ve çirkin halleri ile kötü amelleri kesinlik kazanmıştır. O nedenle Allah'ın bu münafıklar hakkında uygulanmasını emrettiği şey işte bu üçüncü haldir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“O halde siz de onlardan yüz çevirin.” Onları azarlamayın, onlara sopa cezası uygulamayın yahut öldürmeyin. “Çünkü onlar murdardırlar.” Pis ve kötü kimselerdir. Onları önemsemeye değmez. Azarlamanın ve cezanın da onlara bir faydası yoktur. “Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir” ki bu da ceza olarak onlara yeter.
96. “Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler.” Onların kendilerinden yüz çevirip onları rahat bırakmanızın dışında sizden görmek istedikleri bir başka maksatları daha vardır. Şöyle ki onlar, sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi onlardan razı olmanızı isterler. “Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz.” Yani ey mü’minler! Allah’ın kendilerinden hoşnut olmadığı kimselerden hoşnut olmamanız gerekir. Hoşnutluk ve gazabında Rabbinize uygun hareket etmelisiniz. Yüce Allah’ın:“Şüphesiz Allah, o fâsıklar topluluğundan hoşnut olmaz” buyurup da “şüphesiz Allah onlardan hoşnut olmaz” buyurmaması üzerinde dikkatle düşünelim. Bu ifade, tevbe kapısının açık olduğunu, onların da başkalarının da tevbe etmeleri halinde Yüce Allah’ın tevbelerini kabul edip onlardan hoşnut olacağını ifade etmektedir. Ancak fasıklıklarını sürdürdükleri sürece şüphesiz Yüce Allah -rızasının önündeki engelin varlığı dolayısı ile- onlardan hoşnut olmayacaktır. Bu engel de onların Allah’ın razı olduğu iman ve itaatin dışına çıkmarak Allah’ın gazabına sebeb olan şirk, münafıklık ve masiyetlere yönelmiş olmalarıdır. Yüce Allah’ın bu son buyruklarda sözünü ettiği hususların özeti şudur: Mazeretsiz olarak cihaddan geri kalan münafıklar, mü’minlere özür beyan edip de geri kalmaları hakkında birtakım mazeretlerinin bulunduğunu ileri sürecek olsalar dahi hiç şüphesiz münafıklar, bununla sizin kendilerinden yüz çevirmenizi hatta onlardan hoşnut olup mazeretlerini kabul etmenizi isterler. Onların mazeretlerinin kabul edilip onlardan hoşnut olunmasının ise kendilerine en ufak bir faydası olmaz. Şöyle ki onların özrünün kabul edilmesi ve onlardan razı olunması, onlara olan sevgi ve saygıdan değildir. Onlardan yüz çevirmeye gelince mü’minler, onlardan seviyesiz ve pis şeylerden yüz çevirdikleri gibi yüz çevirirler. Bu âyet-i kerimelerde yani Yüce Allah’ın:“Zira Allah size dair birtakım haberleri bize bildirmiştir”(94. âyet) buyruğunda Yüce Allah’ın kelâm sıfatına sahip olduğu ifade edildiği gibi, O’nun meşîet ve kudreti ile ortaya çıkan ihtiyarî fiillere sahip olduğu da ortaya konmaktadır. Yine bu son hususu Yüce Allah’ın:“Allah da Rasûlü de sizin yapacaklarınızı görecek” buyruğunda da görmek mümkündür. Zira Yüce Allah, burada bu fiilleri meydana gelişinden sonra göreceğini haber vermektedir. Yine bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah’ın iyilikte bulunanlardan razı olacağı, fasık kimselere de gazap edeceği ifade edilerek rıza ve gazap sıfatları olduğu bildirilmektedir.

97- Bedevîler, küfür ve nifâk bakımından daha beterdirler. Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye de daha yatkındırlar. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 98- Bedevîlerden öyleleri vardır ki yaptıkları infakı zarar sayarlar ve başınıza türlü belalar gelmesini gözlerler. Belânın kötüsü kendi başlarındadır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 99- Bedevilerden öyleleri de vardır ki Allah’a ve âhiret gününe iman eder, yaptıkları infakı Allah’a yakın olmaya ve Peygamberin dualarını almaya vesile edinirler. İyi bilin ki bu (infakları), onlar için gerçekten bir yakınlık vesilesidir. Allah, onları rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahimdir.

97. “Bedeviler” çölde ve meskûn olmayan yerlerde yaşayan Araplar “küfür ve nifâk bakımından” aralarında küfür ve nifak ehli bulunan şehir sakinlerine göre “daha beterdirler.” Bunun pek çok sebebi vardır. Dinî ve şer’î hükümleri, ameli ve ahkâmı bilmekten uzak olmaları bunlardan bazılarıdır. Bundan dolayı onlar, “Allah’ın, Rasûlüne” iman esasları, emir ve yasaklara dair hükümler kabilinden “indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye de daha yatkındırlar.” Oysa şehir ve kasabalarda yaşayanlar böyle değildir. Zira onların Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilme imkânları ve ihtimalleri daha çoktur. Bu bilgi dolayısı ile de onlar, güzel düşüncelere sahip olurlar ve çölde yaşayanlara nispetle -çöldekiler bilme imkânını bulamadıkları için- daha çok hayır yapmak istekleri söz konusu olur. Yine onların, çölde yaşayanlara göre huyları daha yumuşak ve davetçiye itaat etme ihtimalleri de daha fazladır. Yine onlar, çöldekilere nispetle iman ehli kimselerle daha çok oturur kalkar ve onlarla daha fazla içli dışlı olurlar. Bu sebepten ötürü onlar, çölde yaşayanlara göre hayır işlerine daha yatkındırlar. Her ne kadar hem çölde yaşayanlar arasında hem de şehirlerde yaşayanlar arasında kâfir ve münafıklar bulunmakta ise de çöldekilerin küfür ve nifakı, şehirlerde yaşayanlara göre daha çok ve daha ileridir.
98. Bedevî Arapların bu özelliklerinden biri de mala karşı daha tutkun ve daha cimri olmalarıdır. Bu nedenle “bedevilerden öyleleri vardır ki yaptıkları infakı” verdikleri zekâtı, Allah yolunda yaptıkları tasaddukları vb. “zarar sayarlar” Bunu bir ziyan ve malı eksilten bir sebep olarak kabul ederler. Ondan dolayı ecir beklemez ve bu infakı ile de Allah’ın rızasını gözetmezler. Hemen hemen bu gibi bütün infaklarını istemeye istemeye, zorla yerine getirirler. “Ve başınıza türlü belalar gelmesini gözlerler.” Mü’minlere olan düşmanlıkları ve kinleri dolayısı ile onların başına çeşitli musibetlerin gelmesini ve türlü facialarla karşı karşıya kalmalarını arzularlar. Ancak bu, kendi aleyhlerine dönecektir. Böylelikle “belânın kötüsü kendi başlarına” gelecektir. Mü’minlere gelince onlar, düşmanlarına karşı güzel sonuçlar elde ederler ve güzel âkıbet onlarındır. “Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Kullarının niyetlerini, ihlaslı olsun olmasın yaptıkları tüm işleri bilir.
99. Bedevilerin tamamı yerilmeyi hak etmiş kötü kimseler değillerdir. Aksine “bedevilerden öyleleri de vardır ki Allah’a ve âhiret gününe iman eder” Böylelikle küfür ve münafıklıktan esenliğe kavuşur, imanın gereğini yaparlar. “yaptıkları infakı Allah’a yakın olmaya ve Peygamberin dualarını almaya vesile edinirler” İnfakının ecrini Allah’tan bekler, onunla Allah’ın rızasını gözetir ve O’na yakın olmayı isterler. Aynı şekilde o infakları vesilesiyle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kendileri için dua etmesi ve bereket dilemesini arzularlar. Yüce Allah da Peygamberinin dualarının fayda sağlayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“İyi bilin ki bu (infakları), onlar için gerçekten” kendilerini Allah’a yakınlaştıran “bir yakınlık vesilesidir.” Ayrıca bu, mallarını daha da artırır, onlara bereket ihsan edilmesine vesile olur. “Allah, onları” salih kulları arasına katarak “rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahimdir.” Tevbe ederek kendisine yönelenlerin, büyük de olsa günahlarını bağışlar. Her şeyi kuşatan rahmeti ile kullarını merhametle kuşatır. Mü’min kullarına da kendilerini hayırlara muvaffak ettiği, emirlerine muhalefetten koruyup türlü mükâfatlara mazhar kıldığı özel rahmetini tahsis eder. Bu son âyet-i kerimelerde şu hususlara delil vardır: 1- Şehirlerde yaşayanlar arasında da bedeviler arasında da yerilmeyi hak eden kimseler olduğu gibi övülmeye değer kimseler de vardır. Yüce Allah bedevileri yalnızca bedevi oldukları ve çöllerde yaşadıkları için yermemektedir. Aksine onları Allah’ın emirlerini terk ettiklerinden ve bu şekilde davranmalarının daha kuvvetle muhtemel olduğundan dolayı yermektedir. 2- Küfür ve münafıklık duruma göre artar, eksilir, ağırlaşır ve de hafifler. 3- İlmin ne kadar faziletli olduğu ve ilim sahibi olmayanın ilim sahibine oranla kötülüğe daha yakın olduğu da bu ayetlerden anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah bedevileri yermekte, onların küfür ve nifaklarının daha ileri olduğunu bildirmekte, ardından da bunu gerektiren sebebi de onların Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye daha yatkın oldukları şeklinde bildirmektedir. 4- Bütün ilimler arasında en faydalı bilgi Allah’ın, Rasûlüne bildirdiklerinin sınırlarını, dinin aslî ve fer’î hükümlerini bilmektir. Mesela imanın, İslâm’ın, ihsanın, takvanın, felâhın, itaatin, iyiliğin, akrabalık ve yakınlık bağlarını gözetmenin, iyilikte bulunmanın, küfrün, münafıklığın, fasıklığın, isyanın, zinanın, içkinin, faizin vb. şeylerin sınırlarını bilmek gibi. Çünkü bunları bilen bir kimse, eğer söz konusu olan, yapılması gereken şeyler ise onları yapma imkânını elde eder. Şâyet yapılmaması emredilmiş yahut yasaklanmış şeyler ise onları terk etme imkânına sahip olur. 5- Mü’minin, üzerindeki hakları gönül hoşluğu içinde ve razı bir kalple yerine getirmesi, bu hakları eda etmeyi bir ganimet bilmesi ve onları bir külfet ve yük olarak görmemesi gerekir.

97- Bedevîler, küfür ve nifâk bakımından daha beterdirler. Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye de daha yatkındırlar. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 98- Bedevîlerden öyleleri vardır ki yaptıkları infakı zarar sayarlar ve başınıza türlü belalar gelmesini gözlerler. Belânın kötüsü kendi başlarındadır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 99- Bedevilerden öyleleri de vardır ki Allah’a ve âhiret gününe iman eder, yaptıkları infakı Allah’a yakın olmaya ve Peygamberin dualarını almaya vesile edinirler. İyi bilin ki bu (infakları), onlar için gerçekten bir yakınlık vesilesidir. Allah, onları rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahimdir.

97. “Bedeviler” çölde ve meskûn olmayan yerlerde yaşayan Araplar “küfür ve nifâk bakımından” aralarında küfür ve nifak ehli bulunan şehir sakinlerine göre “daha beterdirler.” Bunun pek çok sebebi vardır. Dinî ve şer’î hükümleri, ameli ve ahkâmı bilmekten uzak olmaları bunlardan bazılarıdır. Bundan dolayı onlar, “Allah’ın, Rasûlüne” iman esasları, emir ve yasaklara dair hükümler kabilinden “indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye de daha yatkındırlar.” Oysa şehir ve kasabalarda yaşayanlar böyle değildir. Zira onların Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilme imkânları ve ihtimalleri daha çoktur. Bu bilgi dolayısı ile de onlar, güzel düşüncelere sahip olurlar ve çölde yaşayanlara nispetle -çöldekiler bilme imkânını bulamadıkları için- daha çok hayır yapmak istekleri söz konusu olur. Yine onların, çölde yaşayanlara göre huyları daha yumuşak ve davetçiye itaat etme ihtimalleri de daha fazladır. Yine onlar, çöldekilere nispetle iman ehli kimselerle daha çok oturur kalkar ve onlarla daha fazla içli dışlı olurlar. Bu sebepten ötürü onlar, çölde yaşayanlara göre hayır işlerine daha yatkındırlar. Her ne kadar hem çölde yaşayanlar arasında hem de şehirlerde yaşayanlar arasında kâfir ve münafıklar bulunmakta ise de çöldekilerin küfür ve nifakı, şehirlerde yaşayanlara göre daha çok ve daha ileridir.
98. Bedevî Arapların bu özelliklerinden biri de mala karşı daha tutkun ve daha cimri olmalarıdır. Bu nedenle “bedevilerden öyleleri vardır ki yaptıkları infakı” verdikleri zekâtı, Allah yolunda yaptıkları tasaddukları vb. “zarar sayarlar” Bunu bir ziyan ve malı eksilten bir sebep olarak kabul ederler. Ondan dolayı ecir beklemez ve bu infakı ile de Allah’ın rızasını gözetmezler. Hemen hemen bu gibi bütün infaklarını istemeye istemeye, zorla yerine getirirler. “Ve başınıza türlü belalar gelmesini gözlerler.” Mü’minlere olan düşmanlıkları ve kinleri dolayısı ile onların başına çeşitli musibetlerin gelmesini ve türlü facialarla karşı karşıya kalmalarını arzularlar. Ancak bu, kendi aleyhlerine dönecektir. Böylelikle “belânın kötüsü kendi başlarına” gelecektir. Mü’minlere gelince onlar, düşmanlarına karşı güzel sonuçlar elde ederler ve güzel âkıbet onlarındır. “Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Kullarının niyetlerini, ihlaslı olsun olmasın yaptıkları tüm işleri bilir.
99. Bedevilerin tamamı yerilmeyi hak etmiş kötü kimseler değillerdir. Aksine “bedevilerden öyleleri de vardır ki Allah’a ve âhiret gününe iman eder” Böylelikle küfür ve münafıklıktan esenliğe kavuşur, imanın gereğini yaparlar. “yaptıkları infakı Allah’a yakın olmaya ve Peygamberin dualarını almaya vesile edinirler” İnfakının ecrini Allah’tan bekler, onunla Allah’ın rızasını gözetir ve O’na yakın olmayı isterler. Aynı şekilde o infakları vesilesiyle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kendileri için dua etmesi ve bereket dilemesini arzularlar. Yüce Allah da Peygamberinin dualarının fayda sağlayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“İyi bilin ki bu (infakları), onlar için gerçekten” kendilerini Allah’a yakınlaştıran “bir yakınlık vesilesidir.” Ayrıca bu, mallarını daha da artırır, onlara bereket ihsan edilmesine vesile olur. “Allah, onları” salih kulları arasına katarak “rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahimdir.” Tevbe ederek kendisine yönelenlerin, büyük de olsa günahlarını bağışlar. Her şeyi kuşatan rahmeti ile kullarını merhametle kuşatır. Mü’min kullarına da kendilerini hayırlara muvaffak ettiği, emirlerine muhalefetten koruyup türlü mükâfatlara mazhar kıldığı özel rahmetini tahsis eder. Bu son âyet-i kerimelerde şu hususlara delil vardır: 1- Şehirlerde yaşayanlar arasında da bedeviler arasında da yerilmeyi hak eden kimseler olduğu gibi övülmeye değer kimseler de vardır. Yüce Allah bedevileri yalnızca bedevi oldukları ve çöllerde yaşadıkları için yermemektedir. Aksine onları Allah’ın emirlerini terk ettiklerinden ve bu şekilde davranmalarının daha kuvvetle muhtemel olduğundan dolayı yermektedir. 2- Küfür ve münafıklık duruma göre artar, eksilir, ağırlaşır ve de hafifler. 3- İlmin ne kadar faziletli olduğu ve ilim sahibi olmayanın ilim sahibine oranla kötülüğe daha yakın olduğu da bu ayetlerden anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah bedevileri yermekte, onların küfür ve nifaklarının daha ileri olduğunu bildirmekte, ardından da bunu gerektiren sebebi de onların Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye daha yatkın oldukları şeklinde bildirmektedir. 4- Bütün ilimler arasında en faydalı bilgi Allah’ın, Rasûlüne bildirdiklerinin sınırlarını, dinin aslî ve fer’î hükümlerini bilmektir. Mesela imanın, İslâm’ın, ihsanın, takvanın, felâhın, itaatin, iyiliğin, akrabalık ve yakınlık bağlarını gözetmenin, iyilikte bulunmanın, küfrün, münafıklığın, fasıklığın, isyanın, zinanın, içkinin, faizin vb. şeylerin sınırlarını bilmek gibi. Çünkü bunları bilen bir kimse, eğer söz konusu olan, yapılması gereken şeyler ise onları yapma imkânını elde eder. Şâyet yapılmaması emredilmiş yahut yasaklanmış şeyler ise onları terk etme imkânına sahip olur. 5- Mü’minin, üzerindeki hakları gönül hoşluğu içinde ve razı bir kalple yerine getirmesi, bu hakları eda etmeyi bir ganimet bilmesi ve onları bir külfet ve yük olarak görmemesi gerekir.

97- Bedevîler, küfür ve nifâk bakımından daha beterdirler. Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye de daha yatkındırlar. Allah Alîmdir, Hakîmdir. 98- Bedevîlerden öyleleri vardır ki yaptıkları infakı zarar sayarlar ve başınıza türlü belalar gelmesini gözlerler. Belânın kötüsü kendi başlarındadır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 99- Bedevilerden öyleleri de vardır ki Allah’a ve âhiret gününe iman eder, yaptıkları infakı Allah’a yakın olmaya ve Peygamberin dualarını almaya vesile edinirler. İyi bilin ki bu (infakları), onlar için gerçekten bir yakınlık vesilesidir. Allah, onları rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahimdir.

97. “Bedeviler” çölde ve meskûn olmayan yerlerde yaşayan Araplar “küfür ve nifâk bakımından” aralarında küfür ve nifak ehli bulunan şehir sakinlerine göre “daha beterdirler.” Bunun pek çok sebebi vardır. Dinî ve şer’î hükümleri, ameli ve ahkâmı bilmekten uzak olmaları bunlardan bazılarıdır. Bundan dolayı onlar, “Allah’ın, Rasûlüne” iman esasları, emir ve yasaklara dair hükümler kabilinden “indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye de daha yatkındırlar.” Oysa şehir ve kasabalarda yaşayanlar böyle değildir. Zira onların Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilme imkânları ve ihtimalleri daha çoktur. Bu bilgi dolayısı ile de onlar, güzel düşüncelere sahip olurlar ve çölde yaşayanlara nispetle -çöldekiler bilme imkânını bulamadıkları için- daha çok hayır yapmak istekleri söz konusu olur. Yine onların, çölde yaşayanlara göre huyları daha yumuşak ve davetçiye itaat etme ihtimalleri de daha fazladır. Yine onlar, çöldekilere nispetle iman ehli kimselerle daha çok oturur kalkar ve onlarla daha fazla içli dışlı olurlar. Bu sebepten ötürü onlar, çölde yaşayanlara göre hayır işlerine daha yatkındırlar. Her ne kadar hem çölde yaşayanlar arasında hem de şehirlerde yaşayanlar arasında kâfir ve münafıklar bulunmakta ise de çöldekilerin küfür ve nifakı, şehirlerde yaşayanlara göre daha çok ve daha ileridir.
98. Bedevî Arapların bu özelliklerinden biri de mala karşı daha tutkun ve daha cimri olmalarıdır. Bu nedenle “bedevilerden öyleleri vardır ki yaptıkları infakı” verdikleri zekâtı, Allah yolunda yaptıkları tasaddukları vb. “zarar sayarlar” Bunu bir ziyan ve malı eksilten bir sebep olarak kabul ederler. Ondan dolayı ecir beklemez ve bu infakı ile de Allah’ın rızasını gözetmezler. Hemen hemen bu gibi bütün infaklarını istemeye istemeye, zorla yerine getirirler. “Ve başınıza türlü belalar gelmesini gözlerler.” Mü’minlere olan düşmanlıkları ve kinleri dolayısı ile onların başına çeşitli musibetlerin gelmesini ve türlü facialarla karşı karşıya kalmalarını arzularlar. Ancak bu, kendi aleyhlerine dönecektir. Böylelikle “belânın kötüsü kendi başlarına” gelecektir. Mü’minlere gelince onlar, düşmanlarına karşı güzel sonuçlar elde ederler ve güzel âkıbet onlarındır. “Allah her şeyi işitendir, bilendir.” Kullarının niyetlerini, ihlaslı olsun olmasın yaptıkları tüm işleri bilir.
99. Bedevilerin tamamı yerilmeyi hak etmiş kötü kimseler değillerdir. Aksine “bedevilerden öyleleri de vardır ki Allah’a ve âhiret gününe iman eder” Böylelikle küfür ve münafıklıktan esenliğe kavuşur, imanın gereğini yaparlar. “yaptıkları infakı Allah’a yakın olmaya ve Peygamberin dualarını almaya vesile edinirler” İnfakının ecrini Allah’tan bekler, onunla Allah’ın rızasını gözetir ve O’na yakın olmayı isterler. Aynı şekilde o infakları vesilesiyle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kendileri için dua etmesi ve bereket dilemesini arzularlar. Yüce Allah da Peygamberinin dualarının fayda sağlayacağını beyan ederek şöyle buyurmaktadır:“İyi bilin ki bu (infakları), onlar için gerçekten” kendilerini Allah’a yakınlaştıran “bir yakınlık vesilesidir.” Ayrıca bu, mallarını daha da artırır, onlara bereket ihsan edilmesine vesile olur. “Allah, onları” salih kulları arasına katarak “rahmetine alacaktır. Şüphesiz ki Allah Ğafurdur, Rahimdir.” Tevbe ederek kendisine yönelenlerin, büyük de olsa günahlarını bağışlar. Her şeyi kuşatan rahmeti ile kullarını merhametle kuşatır. Mü’min kullarına da kendilerini hayırlara muvaffak ettiği, emirlerine muhalefetten koruyup türlü mükâfatlara mazhar kıldığı özel rahmetini tahsis eder. Bu son âyet-i kerimelerde şu hususlara delil vardır: 1- Şehirlerde yaşayanlar arasında da bedeviler arasında da yerilmeyi hak eden kimseler olduğu gibi övülmeye değer kimseler de vardır. Yüce Allah bedevileri yalnızca bedevi oldukları ve çöllerde yaşadıkları için yermemektedir. Aksine onları Allah’ın emirlerini terk ettiklerinden ve bu şekilde davranmalarının daha kuvvetle muhtemel olduğundan dolayı yermektedir. 2- Küfür ve münafıklık duruma göre artar, eksilir, ağırlaşır ve de hafifler. 3- İlmin ne kadar faziletli olduğu ve ilim sahibi olmayanın ilim sahibine oranla kötülüğe daha yakın olduğu da bu ayetlerden anlaşılmaktadır. Çünkü Yüce Allah bedevileri yermekte, onların küfür ve nifaklarının daha ileri olduğunu bildirmekte, ardından da bunu gerektiren sebebi de onların Allah’ın, Rasûlüne indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye daha yatkın oldukları şeklinde bildirmektedir. 4- Bütün ilimler arasında en faydalı bilgi Allah’ın, Rasûlüne bildirdiklerinin sınırlarını, dinin aslî ve fer’î hükümlerini bilmektir. Mesela imanın, İslâm’ın, ihsanın, takvanın, felâhın, itaatin, iyiliğin, akrabalık ve yakınlık bağlarını gözetmenin, iyilikte bulunmanın, küfrün, münafıklığın, fasıklığın, isyanın, zinanın, içkinin, faizin vb. şeylerin sınırlarını bilmek gibi. Çünkü bunları bilen bir kimse, eğer söz konusu olan, yapılması gereken şeyler ise onları yapma imkânını elde eder. Şâyet yapılmaması emredilmiş yahut yasaklanmış şeyler ise onları terk etme imkânına sahip olur. 5- Mü’minin, üzerindeki hakları gönül hoşluğu içinde ve razı bir kalple yerine getirmesi, bu hakları eda etmeyi bir ganimet bilmesi ve onları bir külfet ve yük olarak görmemesi gerekir.

100- Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya işte Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. O, onlar için içlerinde ebediyen kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kazançtır.

100. “Öne geçen” yani iman, hicret, cihad ve Allah’ın dinini yayma konusunda bu ümmetin en önüne geçen “ilk Muhacirler” ki onlar “yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım edenlerdir. İşte dosdoğru olanlar bunlardır.”(el-Haşr, 59/8)“ve Ensar” ki onlar “Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan, kendilerine göç edip gelenleri seven ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmeyen, kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih edenlerdir.”(el-Haşr, 59/9)“ile onlara” itikatları ile sözleri ile davranışları ile “güzellikle tabi olanlar var ya işte Allah” yerilmekten kurtulup en ileri derecede övgüye mazhar olan, Allah’tan en büyük lütuf ve ihsanlara nail olan bu kimselerden “razı olmuş,” O’nun rızası ise cennet nimetlerinin en büyüğüdür. “Onlar da O’ndan razı olmuşlardır. O, onlar için içlerinde ebediyen kalmak üzere” öyle ki oradan ayrılıp başka bir yere gitmek ve onun yerine başka bir yerde olmak istemeyeceklerdir. Çünkü temenni ettikleri her şeyi, elde etmeyi istedikleri her nimeti orada bulacaklardır. “altlarından” cennetin güzel bahçelerine, oldukça bol ve güzel ağaçlıklı bağlarına akan ve oaraları sulayan “ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kazançtır.” Zira canların istediği, ruhların lezzet aldığı, kalplerin hoşlandığı ve bedenlerin arzuladığı her güzel şeyi elde etmişler ve her türlü sıkıntıdan da uzak olmuşlardır.

101- Çevrenizdeki bedeviler içinde de Medine ahalisi içinde de münafıklar vardır. Onlar münafıklıkta direten kimselerdir. Sen onları bilmezsin, (ama) biz onları biliriz. Biz onları iki kere azaba uğratacağız. Sonra da onlar, büyük bir azaba itileceklerdir.

101. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çevrenizdeki bedeviler içinde de Medine ahalisi içinde de münafıklar vardır.” Bu münafıklar “münafıklıkta direten kimselerdir.” Yani bunlar nifakı âdet edinen, onda inat eden ve münafıklıkta ileri gidip azıtan kimselerdir. “Sen onları bilmezsin” şahısları itibari ile tanımazsın ki onları cezalandırasın yahut da münafıklıklarının gereği ne ise onlara öylece davranasın. Bunun böyle olmasında Yüce Allah’ın çok büyük hikmetleri vardır. (ama) biz onları biliriz. Biz onları iki kere azaba uğratacağız.” Buradaki “iki kere” ifadesinin, malum “iki” anlamına gelme ve söz konusu azabın biri dünya hayatında diğeri de âhirette olmak üzere iki ayrı azap olma ihtimali vardır. Buna göre dünyadaki azapları karşı karşıya kaldıkları keder, endişe, mü’minlerin elde ettikleri fetih ve zaferlerden hoşlanmamalarıdır. Âhiretteki azapları ise ateş azabıdır ki orası, ne kötü bir yerdir! “İki kere” ifadesindeki kastın, onların azabını ağırlaştıracağız, katmerleştireceğiz ve tekrarlayacağız olma ihtimali de vardır.

102- Diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler. Bunlar, salih amellere kötü ameller karıştırmışlardır. Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah, Ğafurdur, Rahimdir. 103- Mallarından sadaka al ki bununla kendilerini temizleyip arındırmış olasın. Onlara dua da et, çünkü senin duan şüphesiz onlara huzur verir. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.

102. Medine’de ve Medine’nin çevresinde bulunanlar arasında hatta diğer İslâm beldelerinde olanlardan “diğer bir kısım da günahlarını itiraf ettiler.” Günahlarını kabul ederek onlara pişman oldular, bu günahlardan tevbe etmeye ve onların kirlerinden arınmaya koştular. “Bunlar, salih amellere kötü ameller karıştırmışlardır.” Bir amel, ancak kul, tevhidin ve imanın küfür ve şirkten kurtaran asgari derecesine sahip olduğu takdirde salih olur. Zira böyle bir iman ve tevhid, her türlü salih amel için şarttır. İşte bunlar da salih amelleri kötü amellere karıştırmışlardır. Bazı haramları işlemek ve bazı farzları yerine getirmekte kusurlu davranmak gibi. Bununla birlikte onlar, günahlarını itiraf etmekte ve Yüce Allah’ın günahlarını bağışlamasını ummaktadırlar. İşte böyleleri “olur ki Allah, onların tevbelerini kabul eder.” Allah’ın kulunun tevbesini kabul etmesi ise iki şekilde olur: Ona tevbe etme muvaffakiyetini ihsan etmesi ve fiilen tevbe etmelerinden sonra da bu tevbelerini kabul etmesi. “Şüphesiz Allah, Ğafurdur, Rahimdir.” Yani mağfiret ve rahmet, Yüce Allah'ın, hiçbir mahlukun uzak olmadığı, hatta ulvi ve süfli alemin varlığını devam ettirmesinin kendilerine bağlı olduğu iki sıfatıdır. Zira Yüce Allah zulümleri sebebi ile insanları cezalandıracak olsa yeryüzünde canlı tek bir varlık bırakmazdı:“Muhakkak ki Allah, göklerle yeri düzenleri bozulmasın diye tutar. Eğer düzenleri bozulacak olsa andolsun ki O’ndan başka hiçbir kimse onları tutamaz. Muhakkak ki O, hilim sahibidir, mağfiret edendir.”(Fâtır, 35/41) Kendi aleyhlerine kötülük işlemede ileri giderek ömürlerini kötülükler işlemekle berbat eden kimseleri, -ölümlerinden çok az bir süre önce dahi olsa- tevbe edip Allah’a yöneldikleri takdirde affedip bağışlaması da Allah’ın mağfiretinin bir tecellisidir. Bu âyet-i kerime hem iyilikler hem de kötülükler işleyen, kötülüklerini itiraf eden, samimi bir tevbe yapmamış olmakla birlikte bunlardan pişman olan bir kimsenin korku ile ümit arasında olduğuna, bununla birlikte kurtuluş ihtimalinin daha yüksek olduğuna delildir. Hem iyilikler hem de kötülükler işlemekle birlikte günahını itiraf etmeyen ve yaptıklarına pişman olmayan, aksine günahlar üzerinde ısrar edip duran kimsenin durumu ise çok endişe vericidir, onun azaba uğraması büyük bir ihtimaldir.
103. Yüce Allah Rasûlüne ve onun ardından onun konumunda olacak (yönetici) kimselere, mü’minleri arındırıp tertemiz edecek, imanlarını kemale erdirecek bir hususu şöylece emretmektedir:“Mallarından sadaka” farz olan zekâtı “al ki bununla kendilerini” günahlardan ve kötü ahlaktan “temizleyip arındırmış” Mallarını artırmış, güzel huylarını, salih amellerini, dünyevî ve uhrevî mükâfaatlarını da çoğaltmış “olasın.” “Onlara dua da et.” Yani genel olarak bütün mü’minlere, özel olarak da mallarının zekâtını verenlere dua et. “Çünkü senin duan şüphesiz onlara” kalplerine “huzur” ve sevinç “verir.”“Allah hakkıyla işitendir” senin duanı da işitir ve kabul eder; “bilendir.” kullarının hallerini ve niyetlerini bilir. Amelde bulunan herkese ilmine ve niyetine göre karşılık verir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Yüce Allah’ın bu emrine uyarak müminlere zekât vermelerini emreder ve zekât toplamak için görevlilerini gönderirdi. Zekât görevlisi zekâtı getirip de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu teslim aldı mı zekât sahibine dua eder, malına bereket ihsan etmesini Allah'tan niyaz ederdi. Bu âyet-i kerimede bütün mallarda zekâtın farz olduğuna delil vardır. Şayet bu mallar, ticaret içinse zekatın farz olma nedeni açıktır. Çünkü ticaret malı artıp çoğalır ve onunla daha çok mal kazanılır. O nedenle tüccarın, Yüce Allah’ın ticaret mallarında farz kılmış olduğu zekâtı eda etmek sureti ile fakirleri gözetmesi, adaletin bir gereğidir. Ticaret malları dışındaki mallara gelince gelir getirmesi ve üreyip çoğalması amacı güdülen tahıl, zirai mahsul ve hayvanlara da zekât düşer. Bu amacı taşımayalara ise zekât düşmez. Çünkü bu tür mallar (ticaret dışında maişet vb. için) edinilirse o zaman âdeten ticaret yapmak ve maldan gözetilen maksatların gerçekleştirilmesi için sahip olunan mallar seviyesinde olmazlar. Bu gibi malların ticaret amacı olmaksızın elde tutulması, bunların artan mal oluş özelliklerini ortadan kaldırır. Yine bu âyet-i kerimede malının zekâtını vermedikçe kulun, arınıp temizlenmesinin imkânı bulunmadığına ve bu günahın, zekâtı eda etmekten başka keffareti olmadığına delil vardır. Çünkü temizlenip arınma, zekâtın verilmesine bağlıdır. Bu ayet, imamın (İslâm devlet başkanının) yahut onun vekilinin, zekâtını veren kimsenin malına bereket ihsan etmesi için Allah'a dua etmesinin müstehab oldğunu göstermektedir. Bunun da zekâtını veren kimsenin işiteceği ve böylelikle huzur bulacağı bir şekilde açıkça yapılması gerekir. Bu ayetten şu da anlaşılmaktadır: Tatlı sözler söylemek, dua etmek vb. gibi kalbe huzur ve sükûn verecek şeylerle mü’minin sevindirilmesi gerekir. Yine Allah yolunda mal harcayan ve salih bir amel işleyen kimsenin dua, övgü vb. ile teşvik edilmesi gerekir.