Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Ahqâf — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

35 ayetRûpel 2 / 2
34. “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün onlara: “Bu, gerçek değil miydi?” denir, onlar: “Rabbinize an-dolsun ki evet gerçekti” derler. Allah: “İnkâr etmenizden ötürü azabı tadın” der. Bir gün gelecek bu hayat bitecek. Bir gün gelecek yaşadıkları bu hayatın sonunda kâfirler ateşe arz olunacaklar. Ebediyen içinde kalmak, bir daha oradan çıkmamak üzere ateşe yuvarlanacaklar. Bu kâfirler ateşe sunulurken de kendilerine şöyle bir soru sorulacak: “Bu hak değil miymiş? Nasıl, Allah’ın size vaad ettiği ateş, Rabbinizin dünyada sürekli sizi kendisiyle uyardığı cehennem hak değil miymiş?” Tıpkı suç işlemiş bir kölenin, efendisinin huzurunda durdurulup hesaba çekilmesi gibi, onları yaşadıkları hayatın, işledikleri suçların hesabını vermek, yaptıklarının faturasını ödemek üzere Rabblerinin huzuruna çıkarıldıkları zaman bir görsen! Rabbleri tarafından onlara: “Nasıl, bu dirilme işi hak değil miymiş? Hesaba çekilme konusu hak değil miymiş? Bu dünyada inkâr edip durduğunuz öldükten sonra di-rilme işi gerçek değil miymiş? Hayatınızı hep dirilmeme hesabına gö-re bina ediyordunuz. Yaşadığınız hayat programında bu dirilme yoktu değil mi? Öldükten sonra unutulup gidecektiniz bir böcek gibi. Sümen altı edilecek ve bir daha hesaba çekilmeyecektiniz. Yaptıklarınız yanınıza kâr kalacaktı. Haydi söyleyin bakalım, aslı yok muymuş kıyâmet gününün? Allah yalan mı söylüyormuş? Kitap, peygamber ve mü’minler yalan mı söylüyorlarmış? Gerçekten bu, insanı eriten, kahreden bir soru. Tûr sûresinde de şöyle deniyordu: “Bu bir büyü müdür? Yoksa hâlâ görmez misiniz? Girin oraya artık sabretseniz de sabretmeseniz de birdir. Ancak işlediğiniz günâhların karşılığını görüyorsunuz,” denilir.” (Tûr 15,16) Bedir’de gebertilen müşriklerin cesetleri Kalib-i Bedir denen çukura doldurulduklarında, Allah’ın Resûlü onlara şöyle demişti: “Ey kâfirler! Söyleyin bakalım! Ben Rabbimin bana vaadini hak buldum! Sizler de Rabbinizin size vaadini hak buldunuz mu?” Neydi Rabbimi-zin peygamberine vaadi? Rabbimizin peygamberine vaadi zafer, galibiyet, hidâyet, cennetti. Peki kâfirlere vaadi neydi? Hezimet, mağlubiyet, ateş, cehennemdi. Allah’ın Resûlü, kâfirlerin cesetlerinin üzerinde onlara soruyordu: “Ben Rabbimin bana vaadini gerçek buldum, siz de size vaadini gerçek buldunuz mu? Nasıl, yapar mıymış Allah dediklerini?” diyordu. Sahâbe-i kiram: “Ey Allah’ın Resûlü, bunlar geberdiler, sizin sözünüzü duyarlar mı?” diye sorunca, Allah’ın Resûlü: “Evet onlar duyarlar ama cevap veremezler,” buyuruyordu. Bakın burada da Rabbimiz buyurur ki: “Bu gerçek değil miymiş?” Bu sual karşısında artık tüm gerçekleri gören bu kâfirler: “Evet Rabbimiz hakkı için gerçekmiş” diyecekler. Böylelikle dünyada inkâr ettikleri öldükten sonra dirilme gerçeğini itiraf edecekler. Üstelik bu itirafı yeminle de pekiştirecekler. “Vallahi ya Rabbi, bu iş hakmış,” diyecekler. Demez komaz olsunlar. Bunu dünyada diyeceklerdi. Bunu dünyada kabul edecek ve hayatlarını buna göre bina edeceklerdi, geçmişler olsun! İtiraf edecekler, hem de yeminle, ama heyhat ki bu itirafın kendilerine hiçbir faydası olmayacak. Onu kesinlikle inkâr edemeye-cekleri bir ortamda itiraf etmektedirler. O ortamda zaten inkâra güçleri yoktur. Aslında insanlar ister mü’min, ister kâfir, yaşadıkları bu hayatın sonunda mutlaka bir dirilmenin olacağını ve yaptıkları konusunda mutlaka bir hesap, kitapla karşı karşıya geleceklerini bilmektedirler. Tüm insanlar aslında bunun farkındadırlar. Rabbimizin tüm insanlara verdiği fıtrat, kitap, peygamber bilgisi bunu ortaya koymaktadır. Yâni herkes aslında bunun farkındadır. Bakın Rabbimiz Kıyâmet sûresinde tüm insanların kıyâmetin varlığından haberdar olduğunu şöyle anlatır: “Özürlerini sayıp dökse de, insanoğlu, artık kendi kendinin şahididir.” (Kıyâmet 15,16) Allah diyor ki, “yok yok, insan bu işi bilerek yapıyor. Bu bilgiyle yaratıldı bu insan. Bu bilgiye sahiptir aslında. Doğrusu insan kendisine karşı basirdir. Kendisine karşı basiret vardır o insanda.” Basiret, insanın kendi vicdanında kendi kendine şahit olması demektir. Yani insan kendini, ne yapacağını, ne yapmayacağını, neleri yapması, ne-leri yapmaması gerektiğini bilen olarak yaratılmıştır. Hani “nefs-i natıka” deniyor ya, kendini konuşan insan. “Nefs-i basira” da kendi kendini bilen, kendi kendine basîr olan, kendi kendini gözetleyen, basiretli olan insan demektir. İnsanda kendini kontrol edebilme gücü ve imkânı vardır. İş ya-parken var, yapmaya karar verdiği anda var, yapmaya başlamadan önce var, yaparken var. Ne yapacağını biliyor, yaparken düşünüyor, yapmaması gerektiğini biliyor, yaptıktan sonra biliyor. İnsan her şeyi biliyor. Hesabı da, kitabı da, kıyâmeti de biliyor, yaptıklarının sonucunda karşısına nasıl bir sonucun çıkacağını da biliyor. Cenneti de, cehennemi de biliyor, kendisinin nereye lâyık olduğunu da biliyor. İnsan mâzeretler ileri sürse, özürler beyan etse de her şeyi bi-liyor. Her ne kadar kılıfına uydursa da, ya da her ne kadar yaptıklarını kamufle etmeyi becerip dışardan güzel göstermeyi, çevresini ikna etmeyi becerse de. İnsan her ne kadar özürler beyan ederek, “ya Rabbi ben bil-miyordum, benim kıyâmetten de, öldükten sonra dirilmekten de, hesap kitaptan da haberim yoktu. Tevbe edecektim, yakında sana karşı gelmeyi bırakacaktım, seni ve kitabını diskalifiye etmeyi bırakacaktım,” diyerek mâzeretlerin arkasına saklanmaya çalışsa da insan aslında her şeyin farkındadır. Allah kesinlikle mâzeretlerle kandırılamaz. Rabbimiz bu tür sudan mâzeretlerle kendisini kandırılamaz kıldığı gibi, insanın kendisini de kendisi tarafından kandıramaz bir özellikte yaratmıştır. Rabbimiz insana öyle bir fıtrat, öyle bir vicdan vermiştir ki, insan kendi kendini bile kandıramamaktadır. Her insan bu işin farkındadır. Herkes aslında yaşadığı bu hayatın sonunda mutlaka bir hesap, kitabın olacağının bilincindedir ama bunu gündeme getirmek istemez. Neden? Çünkü o zaman insanın hayatı değişecek. Kıyâmet, hesap-kitap gündeme geldiği zaman zevkleri kaçacak, dilediği gibi yaşayamayacak, istediklerini yapamayacak, zulmedemeyecek, kan ememeyecek de onun için. Dünyadayken aslında her şeyin farkında olan bu kâfirler cehenneme sunulurken Rabbimiz onlara soracak: “Nasıl, Rabbinizin size vaad ettiği azap doğru değil miymiş? Hak değil miymiş? Sizler dünyadayken yalan diyordunuz. Aslı yok diyordunuz. Zannetmiyoruz ki bir diriliş olsun, ama eğer gerçekten böyle bir şey varsa bile, biz orada da iyi bir konumda olacağız. Dünyada bize bu hayatı, bu saltanatları lütfeden Allah elbette bizi öbür tarafta da düşünmelidir, diyor-dunuz. Dünya hakkında, cennet hakkında, cehennem hakkında, hayat hakkında farklı farklı şeyler söylüyordunuz. Şimdi buldunuz mu onları?” deyince bakın onlar diyorlar ki: “Evet, doğru ya Rabbi! Dediklerin hakdır ya Rabbi! vaat ettikle-rinin tamamı hakmış ya Rabbi!” Artık gerçek Rabblerini tanıyorlar. Halbuki dünyadayken Allah’ın Rabbleri oluşunu reddediyorlardı. Kanun koyucu olarak, yasa belirleyici olarak, hayat programı vaz edici olarak Allah’ı reddediyor ve kendilerine başka Rabbler bulmaya, başka Rabblerin yasalarını uygulamaya, başka Rabbleri razı etmeye çalışıyorlardı. Başka Rabbler adına bir hayat yaşamaya çalışıyorlardı. İşleri düştüğü zaman, başları daraldığı zaman Rablerini hatırlıyor hainler! Demek ki orada insanların dünya hayatında ört-bas etmeye çalıştıkları, kamufle ederek bir hayat yaşamaya çalıştıkları iman açığa çıkacak. Öyleyse: Onlara: “Yaptıklarınıza karşılık haydi tadın bakalım şimdi azabı. Tadına bakın bakalım o reddettiğiniz azabı. O örttüğünüz, ört-bas ettiğiniz, bildiğiniz halde gündemden düşürdüğünüz, farkında olduğunuz halde hayatınıza geçirmediğiniz azabı tadın bakalım. Sizler hep örttünüz, hep örtmeden yana oldunuz. Fıtratlarınızı, bilgilerinizi, benliklerinizi, vicdanlarınızın sesini, Allah’ın âyetlerini, içinizdeki enfüs âyetlerini örttünüz; tüm bu âyetleri diriltip açığa çıkaracak olan kitabın âyetlerini örttünüz. Tüm bu örtmelerinizin cezası olarak tadın şimdi azabı!” denecek.
35. “Ey Muhammed! Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret; inkârcılar için acele etme; onlar, kendilerine vaadedilen azabı gördüklerinde sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir bildiridir; yoldan çıkmış olanlardan başkası mı yok edilir?” “Öyleyse ey peygamberim, sen de ulü’l-azim peygamberlerin sabrettikleri gibi sabret. Bu inkârcılar konusunda acele etme!” Buradaki ulü’l-azim peygamberlerden kasıt ya daha önce Rabbimizin anlattığı Adem, Nuh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (a.s.) gibi yüce peygamberler ya da azim sahipleri olan peygamberler gibi sen de sabret demektir. Azm, ya da azim; bir insanın iradesini kesin olarak bir şeye bağlaması, kesin olarak bir şeyin icrasına karar verip iradesini ona bağlaması demektir. Öyleyse bu mânâda Allah’ın elçilerinin tamamı azim, karar sahibi kimselerdir ve burada kastedilenler de tüm peygamberlerdir. Öyleyse mânâ, “ey peygamberim, sen de senden önceki azim sahibi peygamberler gibi sabret ve onlar için acele etme,” demektir. “Onlar için azap konusunda acele etme. Acilen onların he-lâklarını isteme. Çünkü bu kâfirler kendilerine vaadedilen azabı gördükleri zaman sanki dünyada gündüzün bir saati kadar kaldıklarını, dünyada hiç yaşamamış olduklarını zannederler. Onun için sen hiç üzülme, onların şu andaki saltanatlarının hiçbir değeri yoktur.” İşte bu bir tebliğdir. Hiç yoldan çıkanlardan, kulluğu terk eden sapıklardan başkaları helâk edilir mi? Elbette helâke maruz kalacak olanlar yoldan çıkan sapıklardan başkaları değildir. Burada sûrenin son bölümünde Rabbimiz peygamberini ve peygamber yolunun yolcularını teselli ediyor. Kur’an’ın pek çok yerinde aynı tavsiyeleri görüyoruz. Kendisinden önceki elçilerin sabırları gündeme getirilerek Rasûlullah Efendimize sabır tavsiye edildiğini gö-rüyoruz. “Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalara ve sıkıştırılmalara katlandılar. Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur, andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.” (En’âm 34) “Peygamberim, yalanlanan sadece sen değilsin, senden önce de pek çok peygamberler yalanlanmıştır. Pek çok peygamber de işkencelere maruz kalmıştır. Bu peygamberler kendilerine yardımımız gelene kadar sabretmiş, dayanmış, direnmiş, yılmamış, durmamış, dönmemiş, yollarına devam etmiştir.” Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur. Yeryüzünde Allah’ın koyduğu yasalarını değiştirecek yoktur. Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz. Burada Allah’ın kelimelerinden ve bu kelimelerin değişmeyeceğinden maksat, doğruyla yanlış, hakla bâtıl, imanla küfür, Allah yo-lu taraftarlarıyla şeytan yolu taraftarları arasında süregelen savaştır. Hakla bâtıl arasındaki çatışma yasasıdır. Allah’ın yeryüzünde koyduğu bu yasa hiç değişmeden devam etmektedir. Bu yasaya göre hak, iman, takva sahibi kimselerin bu konuda-ki sabırları, sadâkatleri, dirençleri ve Allah’a olan tevekkülleri ve güvenlerini ispat etmeleri için, uzun bir süre imtihana tabi tutulmaları, çeşitli eleklerden geçirilmeleri gerekmektedir. Böylece bu denemelerden, bu potalardan geçirilirken hem istenmeyen cürufları atılacak, hem yüce hasletleri geliştirilecek, hem de en sonunda kazandıkları bu silahlarla küfür cephesi karşısında dayanabilme ve zaferi elde edebilme noktasına geleceklerdir. İşte bu değişmeyen bir yasadır. Her dönemde müslümanlar bu yasadan geçirileceklerdir. İşte bu yasa gereği yardıma ehil hale gelen müslümanlara Allah’ın yardımı gelecektir. Yine bu yasaya göre müslümanlar kendilerine düşeni yapmadıkları sürece, kendilerine Allah’ın yardımı gelmeyecektir. Mü’minler kendilerini değiştirmedikleri sürece Allah onları asla değiştirmeyecektir. İşte Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz ifadesinin mânâsı anlayabildiğimiz kadarıyla budur. Kâfirler iman cephesine karşı hep savaş açacaklar, müslü-manlardan asla razı olmayacaklardır; bu bir yasadır. Allah yolunun yolcuları bu kâfirlerin tutumlarına, yalanlamalarına karşı sabredecek, yani her şeye rağmen Allah’ın dediğini yapmaya çalışacak, kulluktan vazgeçmeyecek, yollarında, dâvâlarında şüpheye düşmeyecek, yılgınlık göstermeyeceklerdir, bu da bir yasadır. Nihâyet onlara Allah’ın yardımı gelecektir, bu da bir yasadır. Tarih boyunca bu hep böyle ola-gelmiştir. Allah’ın yasalarını asla değiştirecek yoktur. Bu yasalara uy-gun hareket eden kullarına Allah’ın vaad ettiği yardımı değiştirecek yoktur. Yine Mücâdele sûresinde şöyle deniyor: “Allah, “Andolsun ki ben ve peygamberlerim üstün geleceğiz” diye yazmıştır. Doğrusu Allah kuvvetlidir. Güçlüdür.” (Mücâdele 21) Bu bir yasadır. Yeryüzünde değişmeyen bir yasadır. “Öyleyse peygamberim! Sen de bu yasa gereği sabret, diren, dayan, yılgınlık gösterme. Sana düşeni yaparsan, Allah da sana karşı yardımını gönderecektir, bundan şüphen olmasın. Sonunda zafere ulaşacak olanlar mü’minler ve helâk olacak olanlar da onlardır.” Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Bu sûre de burada sona erdi. Rabbim gereği gibi iman edip hayatını bu imanla düzenleyen kullarından eylesin. Vel hamdü lillâhi Rabbil’ âlemin. Bunu E-postayla GönderBlogThis!
Tefsîra Sûreya Ahqâf — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân) — Rûpel 2 | Meala Tewhîd