62. “Allah, kullarından dilediğine rızkı bol ve ölçüye göre verir. Doğrusu Allah her şeyi bilendir.” Kullarından dilediklerine fazlasıyla rızık veren, dilediklerine de az veren Allah’tır. Muhakkak ki Allah her şeyi bilendir. Evet rızık Onun elindedir, rızkı taksim eden Odur. Dilediklerine rızkı genişletir bol bol verir, dilediklerine de kısıverir. Çünkü her şeyi bilendir Odur. Kime ne kadar vereceğini, kime ne kadar kısacağını bilen, takdir eden Odur. Çünkü hikmet sahibidir O. Hikmeti gereği yapar bu taksimi. Kimin için zenginlik daha hayırlı, kimin için fakirlik daha iyi bunu bilen Odur. Bol vermesinde de, az vermesinde de mutlaka bir hikmet ve hayır vardır. Öyleyse bu konuda Ona akıl vermeye, Ona yol göstermeye hakkımız yoktur. Ya Rabbi bana şu kadar vermeliydin. Beni şununla imtihan etmeliydin. Ben buna lâyıktım. Beni şununla imtihan etseydin mutlaka imtihanı kazanırdım diyerek Ona karşı gelmenin anlamı yoktur. Verdiklerini verdikleriyle imtihan eden Allah kimi neyle imtihan edeceğini en iyi bilendir. Öyleyse Onun ne verişi imtihanı kazanma sebebidir, ne de vermeyip kısması imtihanı kaybetme sebebidir. Ne çok verilenler iyi insan, ne de az verilenler kötüdür. Yâni kendilerine dünyalık bir şeyler verilenler Allah katında şerefli de verilmeyenler şerefsiz değildir. Vermesi de, vermeyip kısması da birer imtihan konusudur ve kimin kazandığı, kimin kaybettiği yarın belli olacaktır. Evet madem rızık Allah’tandır, öyleyse nasıl oluyor da rızık vericiye kulluğu bir kenara bırakırsınız da başkalarına kulluğa yönelirsiniz? Olacak şey midir bu? Kimin ekmeğini yiyip, kimin kılıcını sal-lıyorsunuz? diyor Rabbimiz.
63. “Andolsun ki onlara: “Gökten su indirip onunla, ölümünden sonra yeri dirilten kimdir? “diye sorsan, şüphesiz, “Allah'tır” derler. De ki: “Övülmek Allah içindir”, fa-kat çoğu bunu akl etmezler.” Yine onlara sorsan, gökten yağmuru indirip onunla ölümünden sonra arzı dirilten kimdir? O gökyüzünden indirdiği yağmurla yeryüzünü bahara götüren, yeryüzünde o canlılığı yaratan kimdir? Derler ki Allah. Bunu da hiç kimse inkâr edemez. Gökten suyu indiren, onunla yeryüzünü dirilten Allah’tan başkası değildir. De ki, elhamdülillah. Elhamdülillah. İşte böyle bir Allah bizim Rabbimizdir, bizim İlâhımızdır. Ve işte hamd e lâyık olan böyle bir Allah’tır. İşte biz böyle bir Allah’a inanıyor, böyle bir Allah’ı Rab ve İlâh biliyor, hayatımızı böyle bir Allah için yaşıyoruz elhamdülillah. Ama onların çoğu bunu akl etmiyorlar. Onların pek çoğu aklını kullanıp böyle bir Allah’ı tanıyamıyorlar, böyle bir Allah’a teşekkür adına kulluğa yanaşmıyorlar da başkalarına kulluğu Ona kulluğa tercih ediyorlar.
64. “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat âhiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler!” Şu dünya hayat, şu denî hayat sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Evet dünya sadece bir eğlenceden, oyundan, oyalanmadan, oyuncaktan ibarettir. Evleri, barkları, dükkanları, tezgâhları, hesapları, kararları, evliliği, boşanması, sanki çocukların evcik oynamasına ben-ziyor. Dünya işte budur. Ama bakıyoruz ki bugün mü'mini de kâfiri de dünyayı hedeflemiş, herkes dünyayı kucaklama sevdasına kapılmış. Dünya sadece bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğu halde insanlar hep dünyayı tercih ediyorlar. Yarışlarını hep dünya adına yapıyoruz. Hep dünyalıklar konusunda yarışıyorlar. Aman daha çok malım olsun, aman daha çok Markım Dolarım olsun, daha çok dükkan, daha çok arsa, daha çok şan, daha çok şöhret, daha çok alkış, daha çok koltuk, daha çok makam, daha iyi model araba, daha güzel sofra adına yarışıyorlar. Ama maalesef daha iyi müslümanlık adına, cennette daha üstün makamları elde etme adına, daha güzel kulluk adına yarışan çok az. Halbuki işte Rabbimizin beyanıyla adına yarıştıkları dünya oyun ve eğlenceden öte hiçbir değeri olmayan bir şeydir. Evet âhiret yurdu yanında bu dünya hayat sonludur, geçicidir. Hedef değil vasıtadır. Bitmeyecek zannettiğiniz, tüm ömrünüzü uğruna fedâ ettiğiniz bu dünya hayatı tıpkı faydalı, gerekli işleri bırakıp faydasız oyunların peşine takılanlar gibi bir oyalanmaktan ibarettir. Dünya hayatını temel kabul edenler, onu sonsuz zannedenler, varsa da yoksa da işte yaşadığımız bu hayat vardır, bunun ötesinde başka bir hayat yoktur diyenler oyun ve eğlenceye yönelen insanlardır. Ya da onların dünyada yaptıklarının tamamı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ya da tıpkı oyun ve eğlence gibi bu hayat da kısa sürmektedir. Veya insan oyun ve eğlencelere olayların sonunu düşünemediği zamanlar dalar da ancak işin ciddiyetini, ya da ötesini düşündüğü zaman oyunun da eğlencenin de tadı tuzu kalmaz ya, işte aynen öyledir bu dünya. Tıpkı çocuklar mahallelerinde oyun oynarken, kendi aralarında rol taksimi yapıp kimisi prens, kimisi prenses, biri kral, öbürüsü kraliçe, birisi komutan ötekisi asker filân. Gün batımına doğru anneleri, ya da babaları onları eve çağırınca o çocukların içine daldıkları prenslikleri, prenseslikleri bir anda unutup gerçek hayata dönüverirler değil mi? Yaptıkları saraylarına, evlerine de bir tekme vuruverirler değil mi? Yâni şu anda bizim yaptıklarımız da bu değil mi? Bizler de ev bark peşinde, dükkan tezgah peşinde, krallık, prenslik peşinde koşarken bir gün bir dâvetçi, yâni ölüm meleği bizi de gerçek evimize, gerçek yurdumuza çağırıverince biz de tıpkı o çocuklar gibi oyunlarımızı bitiriveririz. Halbuki daha oyunun tam koyusundaydık. Daha işlerimizi tamamlamamıştık. Hedeflerimiz vardı. Planlarımız, projelerimiz vardı. Ama ölüm meleği çağırıverdi bir ikindi vaktinde. Ne yaparsınız? Tüm ömrünüzü uğruna fedâ ettiğiniz bu ev-lerinize, bu dükkanlarınıza, bu oyuncaklarınıza bir tekme vurup işte ben gidiyorum demenin dışında yapabileceğiniz bir şey var mı? Bir dünya hayatı buysa, öyleyse ey zavallı insanlar nedir sizin bu dünyaya tapınmanız? Nedir Allah’ı unutma pahasına, âhireti unutma pahasına bu dünyaya tutkunuz? Ne oluyor? Yıkılmayacak mı zannediyorsunuz bu dünyayı? Yok olmayacağını mı zannediyorsunuz ticari hayatınızın? Bitmeyeceğini mi zannediyorsunuz ömrünüzün? Bu kadar bu dünyaya bağlılığınız niye? İşte gerçek hayat, işte canlılık, işte dirilik, işte asıl yaşanacak hayat âhiret hayatıdır. Keşke bilmiş olsalardı bu gerçeği? Gerçek hayatın öbür tarafta Allah’ın lütfedeceği cennet hayatı olduğunu bir bilebilselerdi bu insanlar.
65,66. “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O'na hemen eş koşarlar. Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.” Bir gemiye binip denize açıldıkları zaman, gemi Allah’ın emrinde, su Allah’ın emrinde. Bütün varlıklarıyla Allah’a yönelip o anda dini sadece Allah’a halis kılarak Rablerine dua ederler. Karadayken tapındıkları, sığındıkları, hayatlarında etkili, yetkili bilip yasalarını uyguladıkları egemen güçleri unuturlar, onların bu durumda kendilerini asla koruyamayacaklarını, kurtaramayacaklarını anlarlar. Yeryüzü tanrılarının ne denize, ne gemiye, ne rüzgara söz geçirme imkânlarının olmadığını anlarlar. Aslında karada hakim ve durumda olanların orada da bir yetkileri yok ta orada durum biraz daha farklı olduğu için onları farklı bir konumda görebiliyorlar. Ama bindikleri gemide ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya geldikleri zaman, şiddetli bir fırtına, şiddetli bir kasırga, yükselen dalgalar onları her yönden sardığı ve kurtulma ümitlerinin kalmadığı bir durumda tüm güçleriyle, tüm benlikleriyle Allah’a dua ederler. Hem de dini Allah’a halis kılarak yalvarıp yakarırlar. Dini Allah’a halis kılarak. Yâni dini yaşamanın, dine bağlanmanın gerekliliğini anlayarak Allah’a dua ederler. Dini sadece Allah’a halis kılarlar. Yâni hayat programı dediğimiz dini sadece Allah’tan almaya ve hayatlarının tümünde sadece Allah’ı hakim ve söz sahibi görmeye başlarlar ve Ona dua ederler, Ona baş vururlar. Evet böyle ciddi bir durumdayken, Allah’a işleri düşmüşken duaları, çağırışları, ibadetleri, kullukları, yalvarıp yakarmaları sadece Allah’adır. Çünkü böyle bir durumda onların Allah’tan başka dostları yoktur. Daha önce sığındıkları, dua ettikleri, yasalarını uyguladıkları tüm siyasal, ekonomik, hukuk, eğitim tanrıları, kılık kıyafet tanrıları gözlerinde sıfıra inmişlerdir. Ne zaman ki Allah onları karaya doğru kurtardığı zaman da şirk koşmaya başlayıveriyorlar. Tehlike geçince azmaya, azgınlık yapmaya, Allah’a kafa tutmaya, Allah’a ortaklar bulmaya başlayıveriyorlar. Allah’la işleri bitince Ona şirke yöneliveriyorlar. İşleri bitince eski küfürlerine, eski şirklerine, eski isyanlarına dönüveriyorlar. Ne kötü değil mi? Unutuyorlar denizlerin Rabbini, unutuyorlar gemilerin, rüzgarların, göklerin, yerin ve tüm âlemlerin Rabbini. Artık denizden toprağa ayak bastılar ya sanki kentlerin farklı Rableri var, farklı İlâhları var. Evet anlıyoruz ki kâfirlerin de, müşriklerin de vicdanlarında gerçek Rab, gerçek İlâh olarak Allah hissi vardır. Ciddi bir tehlike anında o tehlikeleri def edecek, tüm zararları kaldıracak ve kendilerini koruyacak yegâne güç ve kuvvet sahibi tek varlığın, tek mercinin Allah olduğu onların vicdanlarının derinliklerinde mevcuttur. Her vicdan sahibi insan bunu çok rahatlıkla anlayacaktır, yeter ki onun vicdanı bozulmamış olsun. Mü’mini de, kâfiri de, müşriki de daraldığı zaman Allah’a dua etmekte, Allah’a yalvarıp yakarmaktadır. Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler diye Rab-bimiz böylece imkân veriyor onlara. Biraz faydalansınlar bakalım. Bi-raz bu dünyada yaşasınlar, saltanat sürsünler bakalım. Biraz bu dünyadan istifade etsinler bakalım. Yakında bilecekler, anlayacaklar. Yaşasınlar bir dünya hayatını ama bilsinler ki bu hayat çok çabuk bitecek, bu hayat çok çabuk bitecek ve gerçeği anlayacaklar. Gemi yolculuklarının bittiği gibi. Tüm yolculuklarını bittiği gibi. Dünya hayatı da biter bir gün ve kabul etmeye yanaşmadığınız bir Allah’ın huzuruna çıkarsınız da hesabınızı görüverir O Allah. Şimdi bu dünyada işinize geldiği zaman Allah’a, işinize geldiği zaman da başkalarına kulluk ede durun bakalım. İşiniz düştüğü zaman Allah’a, işiniz bittiği zaman başkalarına yönelin. Elbet bir gün Onun sorgulamasıyla karşı karşıya geleceksiniz.
65,66. “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O'na hemen eş koşarlar. Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.” Bir gemiye binip denize açıldıkları zaman, gemi Allah’ın emrinde, su Allah’ın emrinde. Bütün varlıklarıyla Allah’a yönelip o anda dini sadece Allah’a halis kılarak Rablerine dua ederler. Karadayken tapındıkları, sığındıkları, hayatlarında etkili, yetkili bilip yasalarını uyguladıkları egemen güçleri unuturlar, onların bu durumda kendilerini asla koruyamayacaklarını, kurtaramayacaklarını anlarlar. Yeryüzü tanrılarının ne denize, ne gemiye, ne rüzgara söz geçirme imkânlarının olmadığını anlarlar. Aslında karada hakim ve durumda olanların orada da bir yetkileri yok ta orada durum biraz daha farklı olduğu için onları farklı bir konumda görebiliyorlar. Ama bindikleri gemide ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya geldikleri zaman, şiddetli bir fırtına, şiddetli bir kasırga, yükselen dalgalar onları her yönden sardığı ve kurtulma ümitlerinin kalmadığı bir durumda tüm güçleriyle, tüm benlikleriyle Allah’a dua ederler. Hem de dini Allah’a halis kılarak yalvarıp yakarırlar. Dini Allah’a halis kılarak. Yâni dini yaşamanın, dine bağlanmanın gerekliliğini anlayarak Allah’a dua ederler. Dini sadece Allah’a halis kılarlar. Yâni hayat programı dediğimiz dini sadece Allah’tan almaya ve hayatlarının tümünde sadece Allah’ı hakim ve söz sahibi görmeye başlarlar ve Ona dua ederler, Ona baş vururlar. Evet böyle ciddi bir durumdayken, Allah’a işleri düşmüşken duaları, çağırışları, ibadetleri, kullukları, yalvarıp yakarmaları sadece Allah’adır. Çünkü böyle bir durumda onların Allah’tan başka dostları yoktur. Daha önce sığındıkları, dua ettikleri, yasalarını uyguladıkları tüm siyasal, ekonomik, hukuk, eğitim tanrıları, kılık kıyafet tanrıları gözlerinde sıfıra inmişlerdir. Ne zaman ki Allah onları karaya doğru kurtardığı zaman da şirk koşmaya başlayıveriyorlar. Tehlike geçince azmaya, azgınlık yapmaya, Allah’a kafa tutmaya, Allah’a ortaklar bulmaya başlayıveriyorlar. Allah’la işleri bitince Ona şirke yöneliveriyorlar. İşleri bitince eski küfürlerine, eski şirklerine, eski isyanlarına dönüveriyorlar. Ne kötü değil mi? Unutuyorlar denizlerin Rabbini, unutuyorlar gemilerin, rüzgarların, göklerin, yerin ve tüm âlemlerin Rabbini. Artık denizden toprağa ayak bastılar ya sanki kentlerin farklı Rableri var, farklı İlâhları var. Evet anlıyoruz ki kâfirlerin de, müşriklerin de vicdanlarında gerçek Rab, gerçek İlâh olarak Allah hissi vardır. Ciddi bir tehlike anında o tehlikeleri def edecek, tüm zararları kaldıracak ve kendilerini koruyacak yegâne güç ve kuvvet sahibi tek varlığın, tek mercinin Allah olduğu onların vicdanlarının derinliklerinde mevcuttur. Her vicdan sahibi insan bunu çok rahatlıkla anlayacaktır, yeter ki onun vicdanı bozulmamış olsun. Mü’mini de, kâfiri de, müşriki de daraldığı zaman Allah’a dua etmekte, Allah’a yalvarıp yakarmaktadır. Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler diye Rab-bimiz böylece imkân veriyor onlara. Biraz faydalansınlar bakalım. Bi-raz bu dünyada yaşasınlar, saltanat sürsünler bakalım. Biraz bu dünyadan istifade etsinler bakalım. Yakında bilecekler, anlayacaklar. Yaşasınlar bir dünya hayatını ama bilsinler ki bu hayat çok çabuk bitecek, bu hayat çok çabuk bitecek ve gerçeği anlayacaklar. Gemi yolculuklarının bittiği gibi. Tüm yolculuklarını bittiği gibi. Dünya hayatı da biter bir gün ve kabul etmeye yanaşmadığınız bir Allah’ın huzuruna çıkarsınız da hesabınızı görüverir O Allah. Şimdi bu dünyada işinize geldiği zaman Allah’a, işinize geldiği zaman da başkalarına kulluk ede durun bakalım. İşiniz düştüğü zaman Allah’a, işiniz bittiği zaman başkalarına yönelin. Elbet bir gün Onun sorgulamasıyla karşı karşıya geleceksiniz.
67. “Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken Bizim Mekke'yi güven içinde ve kutsal bir yer kıldığımızı görmediler mi? Bâtıla inanıp Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” Görmüyorlar mı? Bakmıyorlar mı? Hiç düşünmüyorlar mı? Bir baksalar ya oturdukları Mekke’yi nasıl korunmuş, emin, güvenlikli bir hale getirdik. Halbuki etraflarındaki insanlar kırıp geçmektedir. Etraflarındakiler kavgalarla, boğuşmalarla birbirlerini yiyip bitirirken onlar son derece emin bir beldede emniyet içinde bulunmaktadırlar. Allah beyti sebebiyle onları çevreye ülfet ettirmişti. Kimse onlara dokunmu-yordu. Eğer bir adam Kureyş’tense, hattâ Kureyşten birisinin himaye-sindeyse kimse ona dokunma cesaretini kendisinde bulamıyordu. Çünkü Allah’ın Beytinin hizmetçisi olmalarından ötürü tüm kabileler yaptıkları bu hizmetten dolayı onlara saygı duyuyorlardı. Kâbe’yi ziyaret için çevreden gelenlere cömertçe davranmaları onların saygınlığını ve dokunulmazlıklarını artırıyordu. Kimse onların kervanlarına dokunmuyordu. Halbuki çevrelerinde soygun, vurgun, talan kol geziyordu. Kervanlar soyuluyor, adamlar öldürülüyor ama kimse onlara dokunmaya cesaret edemiyordu. Yıllar önce atamız İbrâhim (a.s) dua etmişti Rabbimize: “Hatırlayın İbrâhim demişti ki Rabbim burasını emin bir belde kıl! Ahalisinden Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır diye dua etmişti.” (Bakara 126) Ya Rabbi, bu belde emin olsun. Emniyette olsun. Yerden ve gökten gelebilecek her türlü belâ ve musibetlerden emin olsun. İnsanların birbirlerini yediği, zulümlerle haksızlıklarla birbirlerini yok etmeye çalıştığı, birinin diğerine hak tanımadığı bir dünyada yaşadıkları dönemlerde bile bu belde emin olsun, emniyetin sembolü olsun. Bu belde de insanlar huzur içinde yaşasın ya Rabbi diye dua etmişti İbrâhim (a.s) da Rabbimiz de bu beldeyi emin kılıvermişti. İşte Rabbimiz Mekkelilere bu nimetini hatırlatarak buyuruyor ki, görmüyorlar mı bu insanlar? Allah’ın kendilerine lütfettiği bu özel nimetten dolayı Rablerine kulluğa yönelmeleri, Rablerinin elçisine iman etmeleri gerekmez mi? O gün Mekkeliler, bugün bizler tabii. Şu anda emniyet içinde bir hayat yaşıyorsak bunu bize sağlayan Allah değil mi? Şu anda evlerimize girilmiyorsa, şu anda karınlarımız doyuyorsa, ticaretimiz iyi gidiyorsa bunları bize sağlayan Allah değil mi? Niye tüm bu nimetleri bize veren Allah’ı, Onun kitabını, Onun elçisini gündemlerimize almıyoruz? Niye Rabbimize şükre koşmuyoruz? Niye tüm bu nimetler konusunda en ufak bir müdahaleleri olmayanları gündeme alıyoruz? Niye onlar kaynaklı bir hayat yaşayarak onlara hamd etmeye çalışıyoruz? Yoksa bâtıla inanıyorlar da Allah’ın nimetlerini inkâr mı ediyorlar? Yoksa bâtıllara inanıyoruz da Rabbimizin nimetlerine karşı küfranda, nankörlükte mi bulunuyoruz? Kim verdi tüm bu nimetleri bize? Emanı, emniyeti, huzuru, sükunu, rızkı Allah mı verdi, yoksa şu hamd edilenler mi? Her şeyi Allah versin ama insanlar nimetlerin sahibine hayat hakkı tanımasınlar. Allah’ı hayatlarına karıştırmasınlar. Allah’ın istediği bir hayatı değil de başkalarının istediği bir hayatı yaşasınlar. Allah’ı bırakıp ta kendilerine başka Rabler, başka İlâhlar bulsunlar ve onların yasalarını uygulasınlar. Hayatlarında Allah’ın âyetleri değil de zalimler söz sahibi olsun. Olacak şey mi bu?
68. “Allah'a karşı yalan uydurandan veya hak kendisine gelmişken onu yalanlayandan daha zalim kimdir? Cehennemde inkârcılar için bir durak yok mudur?” Tüm bu nimetlerin sahibi olan Allah’a karşı böyle davranarak yalan iftira edenden daha zalim kim vardır? Kendisine hak geldiği zaman o hakkı yalanlayandan daha zalim kim vardır? Evet Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir? Allah’ı yalanla tanımlayan, Allah’ı kendisinin tanıttığının dışında tanıtan, Allah’ın zatıyla, sıfatlarıyla, yetkileriyle alâkalı yalan söyleyen kimse zalimlerin en büyüğüdür. Allah hayata karışmaz, Allah vahiy göndermez, Allah bizden kulluk istemez şeklinde yalan söyleyen kimse zalimlerin en kötüsüdür. Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini kendisinde gören veya Allah’tan başkalarına veren kimse zalimlerin en tehlikelisidir. Yeryüzünde Allah’tan başka Rablerin, İlâhların, tanrıların varlığını kabul eden kimse zalimlerin en zalimidir. Allah bir konuda öyle bir şey demediği halde Allah böyle buyuruyor, Allah böyle istiyor diyerek Allah’a yalan iftirada bulunan kimse zalimlerin en eşettidir. İdeolojiler uydurarak, sistemler geliştirerek bunları Allah’a isnat eden, Allah’a onaylattırmaya çalışan kimseden daha zalim kim vardır? Evet yeryüzünde haram helâl belirleme hakkının yasa koyma hakkının kendilerinde olduğunu iddia edenlerden daha zalim kim vardır? Allah’ı, dini, kitabı, peygamberi, hayatı Allah’ın kitabında ortaya koyduğu gibi değil de kendi hevâ ve hevesleriyle tanımlayarak Allah’a iftira eden kimseden daha zalim kim vardır? Halbuki ona bu konularda hak bir kitap, hak bir bilgi, hak bir peygamber gelmişti. Bu hakkı reddederek kendince hareket eden kimseden daha zalim kim olabilir? İşte böyle zalimce davranan kâfirler için cehennem bir sığınak, bir barınak değil mi? Onlar için en iyi barınak orası değil mi? Tam on-lara lâyık bir yer değil mi? Allah’a karşı zalimce davranan, müslüman-lara karşı zalimce davranan, onlara yeryüzünde hayat hakkı tanımayanlara cehennem lâyık değil mi? Yaşasın kâfirler ve zalimler için ce-hennem? Bu zalimlere tamı tamına lâyık bir barınak hazırlayan Rab-bimize hamd olsun. Bundan daha güzel bir yer olmaz onlar için. Dünyada Rabbim Allah diyenlere alçakça saldıran, Allah’ın dünyasında Allah’a hayat hakkı tanımayan bu alçakları Rabbimiz en iyi bilendir ve onlara layığını da hazırlamıştır.
69. “Ama Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz, iyi davrananlarla beraberdir.” Bizim yolumuzda, bizim kulluk programımızda, bizim dinimizde cehd eden, cihad eden, çalışıp çabalayan, müslümanca bir hayatın kavgasını veren kimseler için onları muhakkak ki kendi yollarımıza ileteceğiz. Yollarımızı göstereceğiz onlara. Bizim istediğimiz bir hayatı yaşamanın derdinde olanlara, Bizi razı etmenin heyecanıyla koşanlara, Adem’in, Nuh’un, İbrâhim’in, Mûsâ’nın, Îsâ’nın, Muhammed (a.s) ların yolunu takip etmek isteyen, bu yolda cehd ü gayret gösterenler için Biz onlara onların yollarını açacağız. Onlara cennete giden yollarımızı açacağız, göstereceğiz, kolay getireceğiz. Muhakkak ki Allah muhsinlerle beraberdir. Allah kendisini görüyormuşçasına kulluk yapanlarla beraberdir. Allah kendisinin kontrolü altında olduğunun bilinci içinde kendisine lâyık kulluğa koşanlarla beraberdir. Allah’la beraber olanlar, Allah desteğinde olanlar da hem dünyada, hem de ukbada kazananlardır. Öyleyse muhsinler olarak Rabbimize kulluğa koşalım, zalim-lerden olmayalım inşallah. Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereği gibi anlayıp, iman edip amele dönüştüren kullarından eylesin inşallah. Ve âhiru dâvana enilhamdü lillahi Rabbil’âlemîn. Bunu E-postayla GönderBlogThis!