Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Dûxân — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

59 ayetRûpel 2 / 2
34-36. “Doğrusu inkârcılar, “Ölüm bir defadır bir daha diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru sözlü iseniz bize babalarımızı getirsenize,” derler.” Diyorlar ki, o sadece bizim ilk ölümümüzdür artık, bir daha dirilmeyeceğiz, diriltilmeyeceğiz. Yaşadığımız hayat işte şu hayattır, bu-nun ötesinde başka bir hayat yoktur. Varsa da, yoksa da hayat işte bu dünya hayatı vardır, bu hayatın sonunda öldükten sonra dirilerek tekrar yeniden bir hayatın olacağını, yâni hesabın, kitabın görüleceği bir âhiret hayatının olacağını sanmıyoruz, diyorlar. Aslında ölüm tüm insanlığın gözlerinin önünde duran ve inkâr etmeleri, reddetmeleri mümkün olmayan bir gerçek olduğu için onu inkâr edemiyorlar. “Ölüm bir keredir,” diyorlar. “Bir kere öleceğiz, ondan sonra bir daha dirilme olmayacak,” diyorlar. “Ölümümüzden sonra başka bir hayat yoktur,” diyorlar ve sanki kendi yasalarını kendileri koyuyorlar. Yâni sanki kendileri hakkında yargılamayı kendileri yapıyorlar. Sanki kendilerini yaratan kendileriymiş gibi kendi hesaplarını da kendileri görüyorlar. Sanki kendi kaderlerini kendileri belirlemeye çalışıyorlar. Biz bizim hakkımızda bunu münasip gördük. Biz ölümümüzden sonra tekrar dirilip yaptıklarımızın hesabını vereceğimiz bir hayatın ol-masını istemiyoruz. Çünkü yaptıklarımızın bizi nereye götüreceğini, nasıl bir sonuç doğuracağını biliyoruz. İyisi mi olmasın böyle bir hesap, kitap diyerek yaşadıkları dünyada iştahlarını kaçıran bir gerçeği reddetmeye ve bu inkâra dayalı yapabilecekleri günâhları rahat işleyebilecekleri bir anlayışın sahibi olmaya çalışıyorlar. Kendileri dışında kendilerine egemen olan, kendilerini yaratan, yaşatan, öldüren ve sonunda hesaba çekecek olan Allah’ı, karşı gelinmez mutlak gücü reddediyorlardı. Böyle düşünen, böyle yaşayan insanlara sormak lâzım: Eh öy-leyse madem ki kendi kaderinizi kendiniz belirliyorsunuz da ölüme ne-den çare bulamıyorsunuz? Madem ki her şey sizin elinizde, o halde haydi ölmemeyi de becerebilseniz ya. Ölüme karşı gelebilseniz ya. Neden ölüyorsunuz? Neden teslim oluyorsunuz Allah’ın ölüm yasasına? Ölüm yasasına karşı gelemeyen sizler, dirilme yasasına nasıl karşı geleceksiniz? Sizi öldüren Allah diriltemez mi? Öldürmeye güç yetiren, diriltmeye güç yetiremez mi? Bütün bunları biliyorlar hainler de, ölümlerinden sonra tekrar dirildikleri hayat kendileri için hiç de hoş olmayan hesabın, kitabın gündeme gelmesi sebebiyle elleriyle işledikleri suçlar yüzünden ona inanmak istemiyorlar. Çünkü böyle bir şeye iman, hayatın programını temelinden değiştirecektir. Yâni bu imana göre hayatları değişecek ve işledikleri suçların pek çoğunu yapamaz hale gelecekler de onun için reddetmek daha kolaylarına geliyordu. Bakın ölüm ötesi hayatı, ölümden sonraki dirilişi, hesabı, kitabı reddederken de güya delilleri de şöyleydi: Eğer ölümden sonra diriliş vardır, herkes dünyada yaptıklarının hesabını ödemek ve yaşadığı hayatın sonucuna göre ya cennete, ya da cehenneme gitmek zorunda kalacaktır derken doğru söylüyorsanız, eğer bu konuda iddialarınızı eyleme dönüştürme imkânlarınız varsa, o zaman haydi babalarımızı getirin bakalım, diyorlar. Eğer doğru söylüyorsanız, haydi ölmüş atalarımızı diriltip geri getirin de görelim, diyorlar. Eğer bunu yapamı-yorsanız, atalarımızı diriltip dünyaya geri getiremiyorsanız biz de sizin dediklerinize inanmıyoruz, diyorlar. Âhiretin varlığını inkâr ederken sarıldıkları delil de işte budur. Sanki Allah’ın Resûlü kendilerine böyle bir şey demiş gibi. Yâni sanki Allah’ın Resûlü ölülerin geri geleceğini iddia etmiş gibi, “haydi onları geri getir de görelim,” diyorlar. Halbuki kimse onlara böyle bir şey de-memişti. Yâni bu dirilişin dünyaya tekrar dönüş olduğunu kimse iddia etmemiştir. Ölmüş babalarını geri getirerek ölüm sonrası dirilişi ispata Allah’ın ihtiyacı yoktur. İster inanırlar ister inanmazlar, keyifleri bilir. Kaldı ki inanacak olanlar için daha evvel bunları da yapmıştı Rabbimiz. Ölümlerinden üç yüz küsur yıl sonra Ashab-ı Kehf’i tekrar dirilterek veya İbrahim’in (a.s) elinde ölmüş kuşları tekrar dirilterek ve-ya yüz yıl öldürdükten sonra dirilterek veya şu anda çevremizde yazın, kışın tabiatı her an öldürerek, dirilterek aslında bunu gösteriyor Rabbimiz. Bunlar aslında ölüm ötesi dirilişin mümkün olduğunu gösteren Allah’ın âyetleridir. Bu âyetlere kör ve sağır kesildikleri için anla-mıyorlar da yeni deliller, yeni âyetler istiyorlar. Bundan sonra ölüm ötesi hayatı reddederek güya dünyada rahat bir hayat yaşamaya çalışan bu kâfirlerle öncekiler arasında bir mukayese yaparak Rabbimiz şöyle buyurur:
34-36. “Doğrusu inkârcılar, “Ölüm bir defadır bir daha diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru sözlü iseniz bize babalarımızı getirsenize,” derler.” Diyorlar ki, o sadece bizim ilk ölümümüzdür artık, bir daha dirilmeyeceğiz, diriltilmeyeceğiz. Yaşadığımız hayat işte şu hayattır, bu-nun ötesinde başka bir hayat yoktur. Varsa da, yoksa da hayat işte bu dünya hayatı vardır, bu hayatın sonunda öldükten sonra dirilerek tekrar yeniden bir hayatın olacağını, yâni hesabın, kitabın görüleceği bir âhiret hayatının olacağını sanmıyoruz, diyorlar. Aslında ölüm tüm insanlığın gözlerinin önünde duran ve inkâr etmeleri, reddetmeleri mümkün olmayan bir gerçek olduğu için onu inkâr edemiyorlar. “Ölüm bir keredir,” diyorlar. “Bir kere öleceğiz, ondan sonra bir daha dirilme olmayacak,” diyorlar. “Ölümümüzden sonra başka bir hayat yoktur,” diyorlar ve sanki kendi yasalarını kendileri koyuyorlar. Yâni sanki kendileri hakkında yargılamayı kendileri yapıyorlar. Sanki kendilerini yaratan kendileriymiş gibi kendi hesaplarını da kendileri görüyorlar. Sanki kendi kaderlerini kendileri belirlemeye çalışıyorlar. Biz bizim hakkımızda bunu münasip gördük. Biz ölümümüzden sonra tekrar dirilip yaptıklarımızın hesabını vereceğimiz bir hayatın ol-masını istemiyoruz. Çünkü yaptıklarımızın bizi nereye götüreceğini, nasıl bir sonuç doğuracağını biliyoruz. İyisi mi olmasın böyle bir hesap, kitap diyerek yaşadıkları dünyada iştahlarını kaçıran bir gerçeği reddetmeye ve bu inkâra dayalı yapabilecekleri günâhları rahat işleyebilecekleri bir anlayışın sahibi olmaya çalışıyorlar. Kendileri dışında kendilerine egemen olan, kendilerini yaratan, yaşatan, öldüren ve sonunda hesaba çekecek olan Allah’ı, karşı gelinmez mutlak gücü reddediyorlardı. Böyle düşünen, böyle yaşayan insanlara sormak lâzım: Eh öy-leyse madem ki kendi kaderinizi kendiniz belirliyorsunuz da ölüme ne-den çare bulamıyorsunuz? Madem ki her şey sizin elinizde, o halde haydi ölmemeyi de becerebilseniz ya. Ölüme karşı gelebilseniz ya. Neden ölüyorsunuz? Neden teslim oluyorsunuz Allah’ın ölüm yasasına? Ölüm yasasına karşı gelemeyen sizler, dirilme yasasına nasıl karşı geleceksiniz? Sizi öldüren Allah diriltemez mi? Öldürmeye güç yetiren, diriltmeye güç yetiremez mi? Bütün bunları biliyorlar hainler de, ölümlerinden sonra tekrar dirildikleri hayat kendileri için hiç de hoş olmayan hesabın, kitabın gündeme gelmesi sebebiyle elleriyle işledikleri suçlar yüzünden ona inanmak istemiyorlar. Çünkü böyle bir şeye iman, hayatın programını temelinden değiştirecektir. Yâni bu imana göre hayatları değişecek ve işledikleri suçların pek çoğunu yapamaz hale gelecekler de onun için reddetmek daha kolaylarına geliyordu. Bakın ölüm ötesi hayatı, ölümden sonraki dirilişi, hesabı, kitabı reddederken de güya delilleri de şöyleydi: Eğer ölümden sonra diriliş vardır, herkes dünyada yaptıklarının hesabını ödemek ve yaşadığı hayatın sonucuna göre ya cennete, ya da cehenneme gitmek zorunda kalacaktır derken doğru söylüyorsanız, eğer bu konuda iddialarınızı eyleme dönüştürme imkânlarınız varsa, o zaman haydi babalarımızı getirin bakalım, diyorlar. Eğer doğru söylüyorsanız, haydi ölmüş atalarımızı diriltip geri getirin de görelim, diyorlar. Eğer bunu yapamı-yorsanız, atalarımızı diriltip dünyaya geri getiremiyorsanız biz de sizin dediklerinize inanmıyoruz, diyorlar. Âhiretin varlığını inkâr ederken sarıldıkları delil de işte budur. Sanki Allah’ın Resûlü kendilerine böyle bir şey demiş gibi. Yâni sanki Allah’ın Resûlü ölülerin geri geleceğini iddia etmiş gibi, “haydi onları geri getir de görelim,” diyorlar. Halbuki kimse onlara böyle bir şey de-memişti. Yâni bu dirilişin dünyaya tekrar dönüş olduğunu kimse iddia etmemiştir. Ölmüş babalarını geri getirerek ölüm sonrası dirilişi ispata Allah’ın ihtiyacı yoktur. İster inanırlar ister inanmazlar, keyifleri bilir. Kaldı ki inanacak olanlar için daha evvel bunları da yapmıştı Rabbimiz. Ölümlerinden üç yüz küsur yıl sonra Ashab-ı Kehf’i tekrar dirilterek veya İbrahim’in (a.s) elinde ölmüş kuşları tekrar dirilterek ve-ya yüz yıl öldürdükten sonra dirilterek veya şu anda çevremizde yazın, kışın tabiatı her an öldürerek, dirilterek aslında bunu gösteriyor Rabbimiz. Bunlar aslında ölüm ötesi dirilişin mümkün olduğunu gösteren Allah’ın âyetleridir. Bu âyetlere kör ve sağır kesildikleri için anla-mıyorlar da yeni deliller, yeni âyetler istiyorlar. Bundan sonra ölüm ötesi hayatı reddederek güya dünyada rahat bir hayat yaşamaya çalışan bu kâfirlerle öncekiler arasında bir mukayese yaparak Rabbimiz şöyle buyurur:
34-36. “Doğrusu inkârcılar, “Ölüm bir defadır bir daha diriltilmeyeceğiz. Eğer doğru sözlü iseniz bize babalarımızı getirsenize,” derler.” Diyorlar ki, o sadece bizim ilk ölümümüzdür artık, bir daha dirilmeyeceğiz, diriltilmeyeceğiz. Yaşadığımız hayat işte şu hayattır, bu-nun ötesinde başka bir hayat yoktur. Varsa da, yoksa da hayat işte bu dünya hayatı vardır, bu hayatın sonunda öldükten sonra dirilerek tekrar yeniden bir hayatın olacağını, yâni hesabın, kitabın görüleceği bir âhiret hayatının olacağını sanmıyoruz, diyorlar. Aslında ölüm tüm insanlığın gözlerinin önünde duran ve inkâr etmeleri, reddetmeleri mümkün olmayan bir gerçek olduğu için onu inkâr edemiyorlar. “Ölüm bir keredir,” diyorlar. “Bir kere öleceğiz, ondan sonra bir daha dirilme olmayacak,” diyorlar. “Ölümümüzden sonra başka bir hayat yoktur,” diyorlar ve sanki kendi yasalarını kendileri koyuyorlar. Yâni sanki kendileri hakkında yargılamayı kendileri yapıyorlar. Sanki kendilerini yaratan kendileriymiş gibi kendi hesaplarını da kendileri görüyorlar. Sanki kendi kaderlerini kendileri belirlemeye çalışıyorlar. Biz bizim hakkımızda bunu münasip gördük. Biz ölümümüzden sonra tekrar dirilip yaptıklarımızın hesabını vereceğimiz bir hayatın ol-masını istemiyoruz. Çünkü yaptıklarımızın bizi nereye götüreceğini, nasıl bir sonuç doğuracağını biliyoruz. İyisi mi olmasın böyle bir hesap, kitap diyerek yaşadıkları dünyada iştahlarını kaçıran bir gerçeği reddetmeye ve bu inkâra dayalı yapabilecekleri günâhları rahat işleyebilecekleri bir anlayışın sahibi olmaya çalışıyorlar. Kendileri dışında kendilerine egemen olan, kendilerini yaratan, yaşatan, öldüren ve sonunda hesaba çekecek olan Allah’ı, karşı gelinmez mutlak gücü reddediyorlardı. Böyle düşünen, böyle yaşayan insanlara sormak lâzım: Eh öy-leyse madem ki kendi kaderinizi kendiniz belirliyorsunuz da ölüme ne-den çare bulamıyorsunuz? Madem ki her şey sizin elinizde, o halde haydi ölmemeyi de becerebilseniz ya. Ölüme karşı gelebilseniz ya. Neden ölüyorsunuz? Neden teslim oluyorsunuz Allah’ın ölüm yasasına? Ölüm yasasına karşı gelemeyen sizler, dirilme yasasına nasıl karşı geleceksiniz? Sizi öldüren Allah diriltemez mi? Öldürmeye güç yetiren, diriltmeye güç yetiremez mi? Bütün bunları biliyorlar hainler de, ölümlerinden sonra tekrar dirildikleri hayat kendileri için hiç de hoş olmayan hesabın, kitabın gündeme gelmesi sebebiyle elleriyle işledikleri suçlar yüzünden ona inanmak istemiyorlar. Çünkü böyle bir şeye iman, hayatın programını temelinden değiştirecektir. Yâni bu imana göre hayatları değişecek ve işledikleri suçların pek çoğunu yapamaz hale gelecekler de onun için reddetmek daha kolaylarına geliyordu. Bakın ölüm ötesi hayatı, ölümden sonraki dirilişi, hesabı, kitabı reddederken de güya delilleri de şöyleydi: Eğer ölümden sonra diriliş vardır, herkes dünyada yaptıklarının hesabını ödemek ve yaşadığı hayatın sonucuna göre ya cennete, ya da cehenneme gitmek zorunda kalacaktır derken doğru söylüyorsanız, eğer bu konuda iddialarınızı eyleme dönüştürme imkânlarınız varsa, o zaman haydi babalarımızı getirin bakalım, diyorlar. Eğer doğru söylüyorsanız, haydi ölmüş atalarımızı diriltip geri getirin de görelim, diyorlar. Eğer bunu yapamı-yorsanız, atalarımızı diriltip dünyaya geri getiremiyorsanız biz de sizin dediklerinize inanmıyoruz, diyorlar. Âhiretin varlığını inkâr ederken sarıldıkları delil de işte budur. Sanki Allah’ın Resûlü kendilerine böyle bir şey demiş gibi. Yâni sanki Allah’ın Resûlü ölülerin geri geleceğini iddia etmiş gibi, “haydi onları geri getir de görelim,” diyorlar. Halbuki kimse onlara böyle bir şey de-memişti. Yâni bu dirilişin dünyaya tekrar dönüş olduğunu kimse iddia etmemiştir. Ölmüş babalarını geri getirerek ölüm sonrası dirilişi ispata Allah’ın ihtiyacı yoktur. İster inanırlar ister inanmazlar, keyifleri bilir. Kaldı ki inanacak olanlar için daha evvel bunları da yapmıştı Rabbimiz. Ölümlerinden üç yüz küsur yıl sonra Ashab-ı Kehf’i tekrar dirilterek veya İbrahim’in (a.s) elinde ölmüş kuşları tekrar dirilterek ve-ya yüz yıl öldürdükten sonra dirilterek veya şu anda çevremizde yazın, kışın tabiatı her an öldürerek, dirilterek aslında bunu gösteriyor Rabbimiz. Bunlar aslında ölüm ötesi dirilişin mümkün olduğunu gösteren Allah’ın âyetleridir. Bu âyetlere kör ve sağır kesildikleri için anla-mıyorlar da yeni deliller, yeni âyetler istiyorlar. Bundan sonra ölüm ötesi hayatı reddederek güya dünyada rahat bir hayat yaşamaya çalışan bu kâfirlerle öncekiler arasında bir mukayese yaparak Rabbimiz şöyle buyurur:
37: “Bunlar mı daha üstün yoksa Tübba milleti ve onlardan öncekiler mi? Onları yok etmişizdir, çünkü onlar suçlu idiler.” Bu adamlar mı daha üstün, yoksa Tübba mı? Tübba, Yemen-de bir hükümdar, kendisi Müslüman ama kavmi kâfir bir devlet reisi. Daha önce yaşamış ve kendisinin hayırlı bir kişi olduğuna dair hakkında şehadette bulunup bir devlet reisinden söz ederek diyor ki Allah, “söyleyin bakalım şimdi ölüm ötesi hayatı reddeden şu Mekkeli müşrikler mi daha hayırlı, yoksa Yemen hükümdarı Tübba mı daha hayırlı? Yahut da söyleyin bakalım, Mekke müşrikleri mi daha hayırlı, yoksa onlardan öncekiler mi daha hayırlı? Yâni Sâlih’in (a.s), Lût’un (a.s), Hud’un (a.s) kavimleri mi daha hayırlı? Halbuki onlar güç kuvvet, uzun ömür yönünden sizden çok daha üstündüler, sizden çok daha zengindiler ama suçlu olmaları sebebiyle, suç işlemeleri sebebiyle Biz onların tamamını helâk ettik. Yâni sizden çok daha güçlü, ya da sizden çok daha hayırlı olanlar ölüme çare bulamadılar da siz mi bulacaksınız? Onlar helâk yasasından kurtulamadılar da, sizler mi kurtulacaksınız?” Onlar suç-luydular. Rabblerine karşı suç işlediler, Rabblerinden kendilerine gön-derilen peygamberlerine karşı suç işlediler. Allah’a ve O’nun elçilerine teslim olmadılar. Allah da onları helâk ediverdi. Çünkü onlar suçluydular. Allah’ı inkâr eden, âhireti reddeden her insan, her toplum suçludur. Allah’ı ve âhireti inkâr eden her fert ve toplum sonunda helâk olmuştur. Yeryüzünde bu dengeyi bozan her toplum sonunda iflas etmiştir.
38,39. “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. Biz onları, ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık, ama insanların çoğu bilmezler.” “Gökleri ve yeri, göktekileri ve yerdekileri oyun olsun, eğlence olsun, insanlar eğlensinler, hoşça vakit geçirsinler diye yaratmadık,” diyor Allah. Onun ikisini de hakla yarattık, hak yasalarla yarattık. Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Gökleri ve yeri eğlence olsun, fantezi olsun diye yaratmamıştır, insanın imtihanı için yaratmıştır onları. Allah insandan kendisi için, kendisinin imtihanı için yarattığı bu göklerin de, yerin de hesabını soracaktır. Burada göklerin ve yerin hak olarak yaratıldığı anlatılırken, başka yerlerde de göklerin ve yerin bâtıl yere yaratılmadığını anlatan âyetler vardır. “Rabbimiz sen bunları bâtıl yere yaratmadın. Seni tesbih ederiz, bizi ateş azabından koru.” (Âl-i İmrân:191) “Ben gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım.” (Enbiyâ: 16) “Siz zannediyor musunuz ki sizi boş yere yarattık ve bize hiç döndürülmeyeceksiniz?” (Mü'minûn:115) Kâinatta ne varsa hepsi hak üzerine, yâni sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmıştır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm kâinatta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. Burada göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğu anlatılmaktadır. Öyleyse kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak, hukuk, hâkimiyet ve hüküm sahibi sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. O bir şeye “ol” dediği zaman hemen oluverir. O’nun sözü haktır. O’nun sözü hukuktur. O’nun sözü mutlak dinlenen sözdür. İşte göklerde ve yerde, göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklarda da hak, hukuk vardır. Onlarda da kulluk vardır. Onlar da kendilerini var edenin kulluk yasalarına teslimdirler. Güneş hiçbir zaman O’nun hak yasasının dışına çıkamaz. Ay sürekli O’nu dinlemektedir. Yıldızlar O’na teslimdirler. Yâni göklerde ve yerde sadece Allah’a kulluk ve O’na itaat yasası işlemektedir. Yine burada Allah tarafından yaratılmış olan göklerin ve yerin hakka ve hakikate delâleti anlatılmaktadır. Yaratıcıları Allah olan bu gökler ve yerler, hak olan Allah’ın varlığına ve gücüne delildir. Eser, müessirin varlığına delildir deniyor.
38,39. “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. Biz onları, ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık, ama insanların çoğu bilmezler.” “Gökleri ve yeri, göktekileri ve yerdekileri oyun olsun, eğlence olsun, insanlar eğlensinler, hoşça vakit geçirsinler diye yaratmadık,” diyor Allah. Onun ikisini de hakla yarattık, hak yasalarla yarattık. Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Gökleri ve yeri eğlence olsun, fantezi olsun diye yaratmamıştır, insanın imtihanı için yaratmıştır onları. Allah insandan kendisi için, kendisinin imtihanı için yarattığı bu göklerin de, yerin de hesabını soracaktır. Burada göklerin ve yerin hak olarak yaratıldığı anlatılırken, başka yerlerde de göklerin ve yerin bâtıl yere yaratılmadığını anlatan âyetler vardır. “Rabbimiz sen bunları bâtıl yere yaratmadın. Seni tesbih ederiz, bizi ateş azabından koru.” (Âl-i İmrân:191) “Ben gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım.” (Enbiyâ: 16) “Siz zannediyor musunuz ki sizi boş yere yarattık ve bize hiç döndürülmeyeceksiniz?” (Mü'minûn:115) Kâinatta ne varsa hepsi hak üzerine, yâni sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmıştır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm kâinatta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. Burada göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğu anlatılmaktadır. Öyleyse kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak, hukuk, hâkimiyet ve hüküm sahibi sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. O bir şeye “ol” dediği zaman hemen oluverir. O’nun sözü haktır. O’nun sözü hukuktur. O’nun sözü mutlak dinlenen sözdür. İşte göklerde ve yerde, göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklarda da hak, hukuk vardır. Onlarda da kulluk vardır. Onlar da kendilerini var edenin kulluk yasalarına teslimdirler. Güneş hiçbir zaman O’nun hak yasasının dışına çıkamaz. Ay sürekli O’nu dinlemektedir. Yıldızlar O’na teslimdirler. Yâni göklerde ve yerde sadece Allah’a kulluk ve O’na itaat yasası işlemektedir. Yine burada Allah tarafından yaratılmış olan göklerin ve yerin hakka ve hakikate delâleti anlatılmaktadır. Yaratıcıları Allah olan bu gökler ve yerler, hak olan Allah’ın varlığına ve gücüne delildir. Eser, müessirin varlığına delildir deniyor.
40. “Doğrusu hüküm günü hepsinin bir arada bulunacağı gündür.” Kâfirlerin, eğer doğru sözlülerseniz haydi ölmüş atalarımızı ka-birlerinden diriltip dünyaya geri getirin şeklindeki isteklerine Allah böyle cevap veriyor. Hayır hayır, bu diriliş burada olmayacaktır, bu dirilişi Allah fasıl gününe ertelemiştir. Onun günü fasıl günüdür. Fasıl günü hem sizleri, hem de atalarınızı bir arada toplayacağız. Fasıl günü onların randevu vakti ve günüdür ki, onların hepsini bir araya toplayacağız. Fasıl günü Mürselât’ta anlatıldığına göre hall-ü fasl günüdür. Her şeyin hall-ü fasl edileceği gün. Her şeyin ve herkesin hesabının, kitabının görülüp karara bağlanacağı veya her şeyin tafsilatıyla ortaya döküleceği, tüm detayların gündeme getirileceği gün. Her şeyin, tüm amellerin ve o amelleri yaptıran niyetlerin tafsilatıyla gündeme getirileceği, fâsılalı, fâsılalı ortaya konulacağı gün. Hepiniz Allah’ın bu yasasına tabi tutulacaksınız. Herkes birbirinden ayrılacak. Kâfir, mü’-minden, müşrik, münâfıktan, Müslüman, gayr-i müslimden, iyiler, kötülerden, salihler, facirlerden ayrılacaktır o gün.
41. “O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz, yardım da görmezler.” O gün artık başka bir gündür. O gün kimsenin kimseye yapabileceği bir şey yoktur. Kimse kimseye sıcak bir kucak açamayacak, kimse kimsenin halini hatırını soramayacaktır o gün. O gün dostluklar bitmiştir. O gün bağlar kopmuştur. O gün protokoller sona ermiştir. O gün ne babanın evlâdına, ne evlâdın babasına, ne kadının kocasına, ne kocanın karısına sağlayabileceği bir fayda yoktur. Çünkü herkes o gün kendi başının derdine düşmüştür. Kur’an’ın değişik yerlerinde bu konunun anlatıldığını görüyoruz. “Hiç kimse diğerinin yükünü yüklenemez!” (Fâtır: 18) “O gün herkes kendi derdine düşmüştür!” (Abese: 37) “Babanın oğluna, oğulum da babaya hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çok korkun!” (Lokman: 33) Ne zorla, zorbayla ne de kolaylıkla hiç kimse kimsenin başına gelecek olanları defedemez. Zorla defedemez, çünkü yardım yoktur o gün. Kolaylıkla da defedemez, çünkü şefaat da yok o gün.
42. “Yalnız, Allah’ın merhamet ettiği kimseler bunların dışındadır. O, şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” Sadece Allah’ın merhametine mazhar olanlar, Allah’ın razı olacağı bir hayat yaşayarak Rabblerinin rızasını kazananlar müstesnadır. Onlara peygamberlerin ve Allah’ın kendilerine şefaat konusunda izin verdiklerinin faydası dokunabilecektir. O gün tüm şefaat, tüm yetkiler Allah’a aittir. Hiç kimsenin alacağı kararlar konusunda O’nu etkilemesi, O’na tesir etmesi, O’na torpil yaparak fikrinden caydırması ke-sinlikle mümkün değildir. Ancak dilediklerini affedip rahmetine idhal buyurması da kendisinin bileceği bir iştir. Ama şurası muhakkaktır ki, Allah hiç kimse kendisini zorlamamışken, kimse kendisine hesap sor-ma hakkına ve gücüne sahip değilken, kimse kendisini minnet altında tutamazken, O kendi arzusuyla kullarına zulmü de haram kılmıştır. Rabbimizin kullarıyla ilişkisi her zaman rahmet ilkesine dayanmaktadır. Bu âyetten anlıyoruz ki sadece Allah’ın merhamet buyurdukları kurtuluşa ereceklerdir. Peki acaba Allah kimlere merhamet eder? Şunu kesin biliyoruz ki, Allah kesinlikle kâfirlere ve müşriklere merhamet etmeyecektir. Yeryüzünde Allah’ın rahmetinden istifade etmeyi istemeyenlere Allah rahmet etmeyecektir. Çünkü Allah yeryüzünde kulları için rahmet kapıları açmıştır. Kitaplar, elçiler göndermek sûretiyle Rabbimiz yeryüzündeki kullarına rahmet kapıları açmıştır. Allah’ın mü’min kulları bu kapılardan istifade etmişler, ama kâfirler, müşrikler Rabblerinin kendileri için açtığı bu rahmet kapılarından istifade etmeyi istememişlerdir. İşte Allah’ın kendileri için açtığı bu rahmet kapılarından istifade edip Allah’ın istediği şekilde bir hayat yaşayarak rahmete hak kazanan mü’minlere merhamet ederken, bu rahmete karşı nötr davranan kâfirlere de merhamet etmeyecektir. Kur’an rahmettir. Rahmân olan Allah Kur’an’ı öğretmiştir. Öy-leyse Kur’an’la beraber olan, Kur’an’la hareket eden kişi rahmete hak kazanmış demektir. Rasulullah, rahmeten lil’âlemîndir. Tüm alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Öyleyse böyle rahmet kaynağı bir elçiyle beraber olan, o elçiyi kendisine örnek alan, o rahmetten istifade etmesini bilen kişilere Allah merhamet edecektir diyoruz.
43-46. “Doğrusu günâhkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.” Günâhkarların yiyeceği de zakkum ağacıdır. Kıyâmet günü kâfirlerin yerleşim merkezlerinde hiç şüphesiz ki kâfirler için de yiyecek ve içecekler söz konusudur, tıpkı dünya hayatında olduğu gibi. Dünya hayatında mü’minler Allah’ın kendilerine helâl kıldığı temiz, güzel yiyecek ve içeceklerden istifa etmişler, bir kısım şeyleri canları çekse de Rabbleri haram kıldığı için onlardan tiksinerek uzak durmayı becermişlerdi. Kâfirler ve müşrikler ise haram-helâl tanımadan, Allah ya-salarını reddederek aslında insan fıtratına ters düşen şeyleri yiyip içmeye devam ediyorlardı. İşte dünyadaki bu suçlarına denk olarak, dünyadaki bu haddi aşmalarına karşılık olarak, Allah da onları orada zakkumla cezalandıracaktır. Zakkum günâhkarların, vebal yüklenenlerin yiyeceğidir. Hem kendi günâhlarını, hem de çevrelerindekilerin veballerini ve günâhlarını yüklenerek günâh yüküyle sırtları kamburlaşmış insanların yiyeceğidir. Sanki o bir pota, erimiş bir maden eriyiği veya suyun kaynaması gibi karınlarının içinde kaynayacaktır, Allah korusun. Bu daya-nılmaz azapların içindeyken yarın onlara şöyle denecektir:
43-46. “Doğrusu günâhkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.” Günâhkarların yiyeceği de zakkum ağacıdır. Kıyâmet günü kâfirlerin yerleşim merkezlerinde hiç şüphesiz ki kâfirler için de yiyecek ve içecekler söz konusudur, tıpkı dünya hayatında olduğu gibi. Dünya hayatında mü’minler Allah’ın kendilerine helâl kıldığı temiz, güzel yiyecek ve içeceklerden istifa etmişler, bir kısım şeyleri canları çekse de Rabbleri haram kıldığı için onlardan tiksinerek uzak durmayı becermişlerdi. Kâfirler ve müşrikler ise haram-helâl tanımadan, Allah ya-salarını reddederek aslında insan fıtratına ters düşen şeyleri yiyip içmeye devam ediyorlardı. İşte dünyadaki bu suçlarına denk olarak, dünyadaki bu haddi aşmalarına karşılık olarak, Allah da onları orada zakkumla cezalandıracaktır. Zakkum günâhkarların, vebal yüklenenlerin yiyeceğidir. Hem kendi günâhlarını, hem de çevrelerindekilerin veballerini ve günâhlarını yüklenerek günâh yüküyle sırtları kamburlaşmış insanların yiyeceğidir. Sanki o bir pota, erimiş bir maden eriyiği veya suyun kaynaması gibi karınlarının içinde kaynayacaktır, Allah korusun. Bu daya-nılmaz azapların içindeyken yarın onlara şöyle denecektir:
43-46. “Doğrusu günâhkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.” Günâhkarların yiyeceği de zakkum ağacıdır. Kıyâmet günü kâfirlerin yerleşim merkezlerinde hiç şüphesiz ki kâfirler için de yiyecek ve içecekler söz konusudur, tıpkı dünya hayatında olduğu gibi. Dünya hayatında mü’minler Allah’ın kendilerine helâl kıldığı temiz, güzel yiyecek ve içeceklerden istifa etmişler, bir kısım şeyleri canları çekse de Rabbleri haram kıldığı için onlardan tiksinerek uzak durmayı becermişlerdi. Kâfirler ve müşrikler ise haram-helâl tanımadan, Allah ya-salarını reddederek aslında insan fıtratına ters düşen şeyleri yiyip içmeye devam ediyorlardı. İşte dünyadaki bu suçlarına denk olarak, dünyadaki bu haddi aşmalarına karşılık olarak, Allah da onları orada zakkumla cezalandıracaktır. Zakkum günâhkarların, vebal yüklenenlerin yiyeceğidir. Hem kendi günâhlarını, hem de çevrelerindekilerin veballerini ve günâhlarını yüklenerek günâh yüküyle sırtları kamburlaşmış insanların yiyeceğidir. Sanki o bir pota, erimiş bir maden eriyiği veya suyun kaynaması gibi karınlarının içinde kaynayacaktır, Allah korusun. Bu daya-nılmaz azapların içindeyken yarın onlara şöyle denecektir:
43-46. “Doğrusu günâhkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.” Günâhkarların yiyeceği de zakkum ağacıdır. Kıyâmet günü kâfirlerin yerleşim merkezlerinde hiç şüphesiz ki kâfirler için de yiyecek ve içecekler söz konusudur, tıpkı dünya hayatında olduğu gibi. Dünya hayatında mü’minler Allah’ın kendilerine helâl kıldığı temiz, güzel yiyecek ve içeceklerden istifa etmişler, bir kısım şeyleri canları çekse de Rabbleri haram kıldığı için onlardan tiksinerek uzak durmayı becermişlerdi. Kâfirler ve müşrikler ise haram-helâl tanımadan, Allah ya-salarını reddederek aslında insan fıtratına ters düşen şeyleri yiyip içmeye devam ediyorlardı. İşte dünyadaki bu suçlarına denk olarak, dünyadaki bu haddi aşmalarına karşılık olarak, Allah da onları orada zakkumla cezalandıracaktır. Zakkum günâhkarların, vebal yüklenenlerin yiyeceğidir. Hem kendi günâhlarını, hem de çevrelerindekilerin veballerini ve günâhlarını yüklenerek günâh yüküyle sırtları kamburlaşmış insanların yiyeceğidir. Sanki o bir pota, erimiş bir maden eriyiği veya suyun kaynaması gibi karınlarının içinde kaynayacaktır, Allah korusun. Bu daya-nılmaz azapların içindeyken yarın onlara şöyle denecektir:
47-50. “Suçluyu yakalayıp, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün” denir, sonra ona: “Tat bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir” denir.” Onu tutunuz. Yakalayınız o günâhkarı de cehennemin ta ortasına atınız. Cehennemin ta ortasına sürükleyiniz. Sonra da onun başı üzerine hamim dökünüz. Hamim, kaynar su ya da maden demektir. Onun başının üzerine binlerce derece kaynatılmış maden eriyiği dökünüz. Sonra da deyin ki ona: “Bak bakalım bunun tadına. Tat bakalım haydi bunun tadını. Haydi zevk al bakalım bundan!” Azaplar içinde kıvranan kâfirin ruhunu rencide edici, gururunu kırıcı bir ifade. Haydi ezil, haydi alçal bakalım. Dünyada izzet ve şeref sevdalısıydın. Malınla, mülkünle, dükkanınla, tezgahınla, çoluğunla, çocuğunla, saltanatınla, devletinle Allahlık iddiasına soyunuyordun. Benim hiçbir şeye ihtiyacım yoktur. Benim ne Allah’a, ne Allah’ın dinine, ne Allah’ın kitabına, ne Allah’ın yasalarına ihtiyacım yoktur. Benim aklım, mantığım, keyfim vardır. Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi, mala bakışımı, hayata bakışımı, kadına, kazanma-harcamaya bakışımı nasıl ayarlayacağımı, nasıl giyineceğimi, neleri yiyip-içeceğimi ben kendim de bilirim. Nasıl bir hayat yaşayacağımı ben kendim de bilirim, diyerek İlâhlık iddiasında bulunuyordun. Günâh nedir bilmiyordun. Günâhlarınla böbürleniyordun. Kâfirliğinle övünüyordun. Müslümanlara zulmediyordun. Rabbim Allah diyenleri takibe alıyordun. Onlar için dosyalar hazırlıyordun. Onlara hayat hakkı tanımıyordun. Onların Rabblerinin istediği biçimde Müslü-manca bir hayat yaşamalarına engel olmaya çalışıyordun. Bu konuda yasalar çıkararak kulluklarını engellemeye çalışıyordun. Hayatına Allah’ı karıştırmayarak kendi kendine hayat programı yapmaya çalışıyordun. Hayattan Allah’ı diskalifiye etmeye çalışıyordun. Tâğutluk yapıyordun. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunuyordun. “O bilirse ben de bilirim! O böyle diyorsa ben de şöyle diyorum!” diyordun. Allah karşısında güç iddiasında bulunuyordun. “Onun Cehennemi varsa be-nimde hapishanelerim var! Onun melekleri varsa benim de askerlerim var! Benim de avenem var!” diyordun. Toplumun en değerlisiydin, Herkes sana saygı duyuyordu. Herkes senin önünde eğiliyordu, eğdiriyordun insanları önünde. Herkes çevrende pervane olsun istiyordun. Haydi tat bakalım şimdi bu horluk hakirlik azabını,” diyecek Rabbimiz onlara.
47-50. “Suçluyu yakalayıp, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün” denir, sonra ona: “Tat bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir” denir.” Onu tutunuz. Yakalayınız o günâhkarı de cehennemin ta ortasına atınız. Cehennemin ta ortasına sürükleyiniz. Sonra da onun başı üzerine hamim dökünüz. Hamim, kaynar su ya da maden demektir. Onun başının üzerine binlerce derece kaynatılmış maden eriyiği dökünüz. Sonra da deyin ki ona: “Bak bakalım bunun tadına. Tat bakalım haydi bunun tadını. Haydi zevk al bakalım bundan!” Azaplar içinde kıvranan kâfirin ruhunu rencide edici, gururunu kırıcı bir ifade. Haydi ezil, haydi alçal bakalım. Dünyada izzet ve şeref sevdalısıydın. Malınla, mülkünle, dükkanınla, tezgahınla, çoluğunla, çocuğunla, saltanatınla, devletinle Allahlık iddiasına soyunuyordun. Benim hiçbir şeye ihtiyacım yoktur. Benim ne Allah’a, ne Allah’ın dinine, ne Allah’ın kitabına, ne Allah’ın yasalarına ihtiyacım yoktur. Benim aklım, mantığım, keyfim vardır. Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi, mala bakışımı, hayata bakışımı, kadına, kazanma-harcamaya bakışımı nasıl ayarlayacağımı, nasıl giyineceğimi, neleri yiyip-içeceğimi ben kendim de bilirim. Nasıl bir hayat yaşayacağımı ben kendim de bilirim, diyerek İlâhlık iddiasında bulunuyordun. Günâh nedir bilmiyordun. Günâhlarınla böbürleniyordun. Kâfirliğinle övünüyordun. Müslümanlara zulmediyordun. Rabbim Allah diyenleri takibe alıyordun. Onlar için dosyalar hazırlıyordun. Onlara hayat hakkı tanımıyordun. Onların Rabblerinin istediği biçimde Müslü-manca bir hayat yaşamalarına engel olmaya çalışıyordun. Bu konuda yasalar çıkararak kulluklarını engellemeye çalışıyordun. Hayatına Allah’ı karıştırmayarak kendi kendine hayat programı yapmaya çalışıyordun. Hayattan Allah’ı diskalifiye etmeye çalışıyordun. Tâğutluk yapıyordun. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunuyordun. “O bilirse ben de bilirim! O böyle diyorsa ben de şöyle diyorum!” diyordun. Allah karşısında güç iddiasında bulunuyordun. “Onun Cehennemi varsa be-nimde hapishanelerim var! Onun melekleri varsa benim de askerlerim var! Benim de avenem var!” diyordun. Toplumun en değerlisiydin, Herkes sana saygı duyuyordu. Herkes senin önünde eğiliyordu, eğdiriyordun insanları önünde. Herkes çevrende pervane olsun istiyordun. Haydi tat bakalım şimdi bu horluk hakirlik azabını,” diyecek Rabbimiz onlara.
47-50. “Suçluyu yakalayıp, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün” denir, sonra ona: “Tat bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir” denir.” Onu tutunuz. Yakalayınız o günâhkarı de cehennemin ta ortasına atınız. Cehennemin ta ortasına sürükleyiniz. Sonra da onun başı üzerine hamim dökünüz. Hamim, kaynar su ya da maden demektir. Onun başının üzerine binlerce derece kaynatılmış maden eriyiği dökünüz. Sonra da deyin ki ona: “Bak bakalım bunun tadına. Tat bakalım haydi bunun tadını. Haydi zevk al bakalım bundan!” Azaplar içinde kıvranan kâfirin ruhunu rencide edici, gururunu kırıcı bir ifade. Haydi ezil, haydi alçal bakalım. Dünyada izzet ve şeref sevdalısıydın. Malınla, mülkünle, dükkanınla, tezgahınla, çoluğunla, çocuğunla, saltanatınla, devletinle Allahlık iddiasına soyunuyordun. Benim hiçbir şeye ihtiyacım yoktur. Benim ne Allah’a, ne Allah’ın dinine, ne Allah’ın kitabına, ne Allah’ın yasalarına ihtiyacım yoktur. Benim aklım, mantığım, keyfim vardır. Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi, mala bakışımı, hayata bakışımı, kadına, kazanma-harcamaya bakışımı nasıl ayarlayacağımı, nasıl giyineceğimi, neleri yiyip-içeceğimi ben kendim de bilirim. Nasıl bir hayat yaşayacağımı ben kendim de bilirim, diyerek İlâhlık iddiasında bulunuyordun. Günâh nedir bilmiyordun. Günâhlarınla böbürleniyordun. Kâfirliğinle övünüyordun. Müslümanlara zulmediyordun. Rabbim Allah diyenleri takibe alıyordun. Onlar için dosyalar hazırlıyordun. Onlara hayat hakkı tanımıyordun. Onların Rabblerinin istediği biçimde Müslü-manca bir hayat yaşamalarına engel olmaya çalışıyordun. Bu konuda yasalar çıkararak kulluklarını engellemeye çalışıyordun. Hayatına Allah’ı karıştırmayarak kendi kendine hayat programı yapmaya çalışıyordun. Hayattan Allah’ı diskalifiye etmeye çalışıyordun. Tâğutluk yapıyordun. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunuyordun. “O bilirse ben de bilirim! O böyle diyorsa ben de şöyle diyorum!” diyordun. Allah karşısında güç iddiasında bulunuyordun. “Onun Cehennemi varsa be-nimde hapishanelerim var! Onun melekleri varsa benim de askerlerim var! Benim de avenem var!” diyordun. Toplumun en değerlisiydin, Herkes sana saygı duyuyordu. Herkes senin önünde eğiliyordu, eğdiriyordun insanları önünde. Herkes çevrende pervane olsun istiyordun. Haydi tat bakalım şimdi bu horluk hakirlik azabını,” diyecek Rabbimiz onlara.
47-50. “Suçluyu yakalayıp, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına azap olarak kaynar su dökün” denir, sonra ona: “Tat bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir” denir.” Onu tutunuz. Yakalayınız o günâhkarı de cehennemin ta ortasına atınız. Cehennemin ta ortasına sürükleyiniz. Sonra da onun başı üzerine hamim dökünüz. Hamim, kaynar su ya da maden demektir. Onun başının üzerine binlerce derece kaynatılmış maden eriyiği dökünüz. Sonra da deyin ki ona: “Bak bakalım bunun tadına. Tat bakalım haydi bunun tadını. Haydi zevk al bakalım bundan!” Azaplar içinde kıvranan kâfirin ruhunu rencide edici, gururunu kırıcı bir ifade. Haydi ezil, haydi alçal bakalım. Dünyada izzet ve şeref sevdalısıydın. Malınla, mülkünle, dükkanınla, tezgahınla, çoluğunla, çocuğunla, saltanatınla, devletinle Allahlık iddiasına soyunuyordun. Benim hiçbir şeye ihtiyacım yoktur. Benim ne Allah’a, ne Allah’ın dinine, ne Allah’ın kitabına, ne Allah’ın yasalarına ihtiyacım yoktur. Benim aklım, mantığım, keyfim vardır. Hayatımı nasıl düzenleyeceğimi, mala bakışımı, hayata bakışımı, kadına, kazanma-harcamaya bakışımı nasıl ayarlayacağımı, nasıl giyineceğimi, neleri yiyip-içeceğimi ben kendim de bilirim. Nasıl bir hayat yaşayacağımı ben kendim de bilirim, diyerek İlâhlık iddiasında bulunuyordun. Günâh nedir bilmiyordun. Günâhlarınla böbürleniyordun. Kâfirliğinle övünüyordun. Müslümanlara zulmediyordun. Rabbim Allah diyenleri takibe alıyordun. Onlar için dosyalar hazırlıyordun. Onlara hayat hakkı tanımıyordun. Onların Rabblerinin istediği biçimde Müslü-manca bir hayat yaşamalarına engel olmaya çalışıyordun. Bu konuda yasalar çıkararak kulluklarını engellemeye çalışıyordun. Hayatına Allah’ı karıştırmayarak kendi kendine hayat programı yapmaya çalışıyordun. Hayattan Allah’ı diskalifiye etmeye çalışıyordun. Tâğutluk yapıyordun. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunuyordun. “O bilirse ben de bilirim! O böyle diyorsa ben de şöyle diyorum!” diyordun. Allah karşısında güç iddiasında bulunuyordun. “Onun Cehennemi varsa be-nimde hapishanelerim var! Onun melekleri varsa benim de askerlerim var! Benim de avenem var!” diyordun. Toplumun en değerlisiydin, Herkes sana saygı duyuyordu. Herkes senin önünde eğiliyordu, eğdiriyordun insanları önünde. Herkes çevrende pervane olsun istiyordun. Haydi tat bakalım şimdi bu horluk hakirlik azabını,” diyecek Rabbimiz onlara.
51,52. “Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise, güvenli bir yerde, bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.” Ama beri tarafta muttakîler, Allah’la yol bulanlar, yollarını Allah’a sorarak yaşayanlar, hayat programlarını Allah’ın kitabından ve Resûlü’nün sünnetinden alanlar, Allah’ın koruması altına girenler, Allah’ın velâyetini kabul edip iradelerini Allah’ın iradesine teslim edenler, kendi bilgilerini, kendi akıllarını, kendi anlayışlarını bir kenara bırakarak Allah’ın kendileri adına seçtiklerini, kendileri için seçim kabul edenler, hâsılı hayatlarını Allah adına ve Allah’ın istediği biçimde yaşayanlar var ya, işte onlar da güvenilir bir makamdadırlar. Allah yoluna girip kâfirlerin, müşriklerin davranışlarından uzak duran ve sadece Allah’ı razı etmek için çırpınan muttaki mü’minler de bu tür azaplardan, bu tür pisliklerden emniyet mahallerindedirler. Hem Firavunların geberip giderken bıraktıkları nîmetler, hem de âhiretteki cennet nîmetleri muttakîler içindir. Onlar emin ve güvenilir makamlardadırlar. Yâni dünyadaki gibi sallanan, sarsılan, yıkılan, yok olan, solan, kaybolan, ölümcül makamlar değildir. Hiçbir şey cennetteki o makamları sarsamaz. Hiçbir şey o makamları mü’minlerin ellerinden alamaz. Ölümle son bulan makamlar değildir onlar, çünkü orada ölüm de yoktur. İhtilallerle, darbelerle de yıkılmaz o makamlar, çünkü orada ihtilaller de yoktur. İhtiyarlamayla da sarsılmaz o makamlar, çünkü orada ihtiyarlama da yoktur. İşte bu son âyetlerde bir diriliş, yeniden bir dirilişin gerçekleştiğini ve yaşadıkları hayata göre insanların iki grup olduklarını görüyoruz. İşte bakın muttakîlerin mükafatlarının zikri devam ediyor:
51,52. “Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise, güvenli bir yerde, bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.” Ama beri tarafta muttakîler, Allah’la yol bulanlar, yollarını Allah’a sorarak yaşayanlar, hayat programlarını Allah’ın kitabından ve Resûlü’nün sünnetinden alanlar, Allah’ın koruması altına girenler, Allah’ın velâyetini kabul edip iradelerini Allah’ın iradesine teslim edenler, kendi bilgilerini, kendi akıllarını, kendi anlayışlarını bir kenara bırakarak Allah’ın kendileri adına seçtiklerini, kendileri için seçim kabul edenler, hâsılı hayatlarını Allah adına ve Allah’ın istediği biçimde yaşayanlar var ya, işte onlar da güvenilir bir makamdadırlar. Allah yoluna girip kâfirlerin, müşriklerin davranışlarından uzak duran ve sadece Allah’ı razı etmek için çırpınan muttaki mü’minler de bu tür azaplardan, bu tür pisliklerden emniyet mahallerindedirler. Hem Firavunların geberip giderken bıraktıkları nîmetler, hem de âhiretteki cennet nîmetleri muttakîler içindir. Onlar emin ve güvenilir makamlardadırlar. Yâni dünyadaki gibi sallanan, sarsılan, yıkılan, yok olan, solan, kaybolan, ölümcül makamlar değildir. Hiçbir şey cennetteki o makamları sarsamaz. Hiçbir şey o makamları mü’minlerin ellerinden alamaz. Ölümle son bulan makamlar değildir onlar, çünkü orada ölüm de yoktur. İhtilallerle, darbelerle de yıkılmaz o makamlar, çünkü orada ihtilaller de yoktur. İhtiyarlamayla da sarsılmaz o makamlar, çünkü orada ihtiyarlama da yoktur. İşte bu son âyetlerde bir diriliş, yeniden bir dirilişin gerçekleştiğini ve yaşadıkları hayata göre insanların iki grup olduklarını görüyoruz. İşte bakın muttakîlerin mükafatlarının zikri devam ediyor:
53. “İnce ipekten ve parlak atlastan giyinerek karşılıklı otururlar.” “İpekten ve parlak atlastan en güzel elbiseler giyinerek karşılıklı otururlar.” Buradaki “mütekabilin” ifadesi karşı karşıya gelirler, karşı karşıya otururlar ifadesi sadece birbirlerine yönelirler, birbirlerine bakarak otururlar anlamına değil, aynı zamanda gönüllerinin, kalplerinin, gözlerinin, duygularının aynı zevkleri paylaşması, aynı şeylerden hoşlanması anlamına gelmektedir. Cennette buna kavuşan mü’min-ler, zaten dünyada da birbirlerini severler, birlikte hareket ederler, aynı şeylerden hoşlanırlar, aynı şeylerden nefret ederlerdi.
54. “Bu böyledir; onları iri siyah gözlü hûrilerle eşlendiririz.” O mü’minler orada iri gözlü hûrilerle de evlendirilirler. Ceylan gözlülerle evlendirilecektir onlar. Bunlar güzellikleri tahayyül bile edilemeyecek kadar güzel kadınlardır. Dünyada kadınlar için güzellik ge-çicidir, fânidir. Ama oradaki kadınlar ve onların güzellikleri ölümsüzdür. Bakara sûresinde de bu kadınların temizlikleri anlatılır: “Bir de orada onlar için tertemiz zevceler vardır.” (Bakara 27) Âyet-i kerimede kadının temizliğinden söz ediliyor. Ya da eşlerin temizliğinden bahsediliyor. Bunun anlamı şudur: Oradaki eşler hem madde olarak kan, idrar, koku, hayız, nifas, dışkı vs. gibi hiçbir şeyleri olmayacak şeklinde tertemiz. Hem de mânâ olarak yalan dolan cinsinden, aldatma, ahlâksızlık, geçimsizlik cinsinden de bir kötülüğü, bir pisliği, necisliği, necesliği, bir küfrü, nifâkı, inkârı olmayacak tertemiz eşler verilecektir onlara. Bütün bu anlatılanlar kâfirlerin kulağına gittiği, bunları duydukları halde, hayret ki yine de âhireti inkâr etmeye sebep bulabiliyorlar. Cennette Allah’ın mü'minler için hazırladığı bu nîmetler anlatılınca: “Ne yâni! Onları biz de buluruz dünyada! Biz de elde ederiz! İstediğimizi buluruz dünyada. Bağ, bahçe, elma, armut, karı, kız istediğimiz kadar buluruz!” diyorlar ama “Halidîne fî ha ebeda” denince, yâni oradakiler ebedîdir, ebediyen bu nîmetler onların ellerinden alınmayacak denince, işte orada duruyorlar. Çünkü dünyada onların bulabildiklerinin tamamı ve de kendileri bir gün geliyor ki o nîmetlere veda etmek zorunda kalıyorlar.
55. “Orada, güven içinde olarak her yemişi isteye-bilirler.” Sonra orada o mü’minler güven içinde, huzur ve saadet içinde istedikleri her türlü meyvelere ulaşırlar. Çağırdıkları, istedikleri her türlü meyveler onlara sunulur.
56,57. “Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Rabbin lütfuyla onları cehennem azabından korumuştur. İşte büyük kurtuluş budur.” Orada ölüm de yoktur. Dünyada ilk tattıkları ölümden sonra artık bir daha ölüm tatmayacaklardır. Az evvel anlatmıştı Rabbimiz, kâfirler de öyle diyorlardı. “Bizim için tek ölüm vardır, biz bir kere öldürüleceğiz. Bu ölümümüzden sonra artık bir daha dirilmeyeceğiz,” di-yorlardı. Halbuki önceki âyetlerde gördük ki, Allah onları ölümsüzleştirdi. Onlar cehennemde azaptan kurtulabilmek için ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Mü’minler için de cennette ölümsüzlük vardır. Ama birisinde emniyet, güven, saadet, mutluluk; öbür tarafta azap üstüne azap. Allah mü’minleri lütfu ve rahmetiyle o cehennem azabından korumuştur ve işte bu kurtuluşların en büyüğü budur. Bundan daha büyük bir kurtuluş düşünmek mümkün değildir. diyor Allah. Yâni tüm bu nîmetlere Allah’ın fazlu keremiyle ulaşmıştır mü’minler. Hani sûrenin baş taraflarında şöyle buyrulmuştu: Bakın burada da “fazlen min Rabbik” buyruluyor. Öyleyse Allah’ın fazl-ı keremi olan cennete ve cennetteki bu ölümsüzlüğe ulaşmanın yolu, rahmet kaynağı, rahmet kapısı olan kitapla beraber olma-ya bağlıdır. Allah’ın en büyük nîmeti ve rahmeti olan Kur’an ve sünnetten istifade edebilen, dünyada Allah’ın kullarına rahmeti gereği bu iki rahmet kapısından girebilen, onların istediği hayatı yaşayıp Allah’ın lütfuna lâyık hale gelebilen kişi, sonunda cennete gidecek ve cehennemden de korunacaktır. Çünkü bakın son âyetinde Rabbimiz cennete gidişin yolu olan bu Kur’an’ı kolaylaştırdığını anlatıyor.
56,57. “Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Rabbin lütfuyla onları cehennem azabından korumuştur. İşte büyük kurtuluş budur.” Orada ölüm de yoktur. Dünyada ilk tattıkları ölümden sonra artık bir daha ölüm tatmayacaklardır. Az evvel anlatmıştı Rabbimiz, kâfirler de öyle diyorlardı. “Bizim için tek ölüm vardır, biz bir kere öldürüleceğiz. Bu ölümümüzden sonra artık bir daha dirilmeyeceğiz,” di-yorlardı. Halbuki önceki âyetlerde gördük ki, Allah onları ölümsüzleştirdi. Onlar cehennemde azaptan kurtulabilmek için ölümü temenni edecekler ama ölemeyecekler. Mü’minler için de cennette ölümsüzlük vardır. Ama birisinde emniyet, güven, saadet, mutluluk; öbür tarafta azap üstüne azap. Allah mü’minleri lütfu ve rahmetiyle o cehennem azabından korumuştur ve işte bu kurtuluşların en büyüğü budur. Bundan daha büyük bir kurtuluş düşünmek mümkün değildir. diyor Allah. Yâni tüm bu nîmetlere Allah’ın fazlu keremiyle ulaşmıştır mü’minler. Hani sûrenin baş taraflarında şöyle buyrulmuştu: Bakın burada da “fazlen min Rabbik” buyruluyor. Öyleyse Allah’ın fazl-ı keremi olan cennete ve cennetteki bu ölümsüzlüğe ulaşmanın yolu, rahmet kaynağı, rahmet kapısı olan kitapla beraber olma-ya bağlıdır. Allah’ın en büyük nîmeti ve rahmeti olan Kur’an ve sünnetten istifade edebilen, dünyada Allah’ın kullarına rahmeti gereği bu iki rahmet kapısından girebilen, onların istediği hayatı yaşayıp Allah’ın lütfuna lâyık hale gelebilen kişi, sonunda cennete gidecek ve cehennemden de korunacaktır. Çünkü bakın son âyetinde Rabbimiz cennete gidişin yolu olan bu Kur’an’ı kolaylaştırdığını anlatıyor.
58,59. “Ey Muhammed! Biz, öğüt alırlar diye, Kur’-an’ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık. Sen bekle, onlar da beklemektedirler.” İnsanlar öğüt alsınlar, insanlar onunla yol bulsunlar, hayat programlarını ona sorsunlar ve hayatlarının tüm problemlerini onunla çözümlesinler ve de sonunda cennete, Allah’ın lütfuna ulaşsınlar diye biz bu Kur’an’ı senin lisânında kolaylaştırdık, diyor Rabbimiz. Bu kitap Rasulullah Efendimizin dilinde kolaylaştırılmıştır. Okunması kolay, öğrenilmesi, anlaşılması, ezberlenmesi, uygulanması, yaşanması kolay, istediği hayat kolay, her şeyi çok kolaydır. Allah onu bizim için kolaylaştırmıştır. Belki onu zikrederler, zikir haline getirirler, hatırlarlar, kafalarında, kalplerinde canlı tutarlar da hayatlarını onunla düzenlerler diye. Belki onu tezkira yaparlar, kafalarında kalplerinde hayat programı yaparlar da, haftalık ders programı gibi, günlük, aylık, haftalık sürekli bakılacak bir konuma getirirler diye Allah bizim için onu kolaylaştırmıştır. Kur’an öyle olmalıdır zaten. Kur’an anlaşılıp hayat onunla düzenlenecek ve kafalarda ve kalplerde canlı tutulacaktır. Çünkü hayat programıdır o. Ona bakılmadan, ona sorulmadan hayat yaşanmamalıdır. Çünkü bu kitap hayatımızın her bir saniyesinde bize yol gösterecek bir kitaptır. Allah, “biz onu sizler için kolaylaştırdık,” diyor ama unutmayalım ki ona yönelenlere kolaydır bu kitap. Onunla ilgilenenlere kolaydır. Ona yönelenlerin hayatları kolaylaşacaktır. Öyleyse ey peygamberim, sen bekle, onlar da beklemektedirler. Öyleyse ey peygamber yolunun yolcuları, sizler bekleyin, onlar da beklemektedirler. Neyi bekleyeceğiz? Yeryüzünde bu kitabın varlığına rağmen, hayat programı olarak, hidâyete ulaştırıcı, hakkı beyan edici, cenneti gösterici olarak yeryüzünde böyle bir hidâyet kaynağı, böyle kolaylaştırılmış bir kitap olduğu halde yine de kâfirler olabilecektir. Yine de inanmayanlar olabilecektir. Onların yok olmalarını, helâk olmalarını, yerin dibine batırılmalarını hemen beklemeyeceğiz. Onlarla Allah’ın istediği biçimde diyaloglarımızı, uyarılarımızı sürdürecek ve kesinlikle bileceğiz ki, şartlar ne olursa olsun âkıbet muttakilerin olacaktır. Sonunda kazananlar, mutlaka muttakiler olacaktır. Bunu hiçbir za-man hatırınızdan çıkarmayın, diyor Rabbimiz. Onlar da beklesinler, sen de bekle, ama şunu asla unutmayın ki, son kazanan mü’minler olacaktır. Son kazananlar Allah safında yer alanlar olacaktır. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereği gibi iman edip sâlih ameller işleyen kullarından eylesin. 15. ciltte buluşmak üzere Allah’a emanet olun. Velhamdü lillâhi Rabbil’âlemîn.
58,59. “Ey Muhammed! Biz, öğüt alırlar diye, Kur’-an’ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık. Sen bekle, onlar da beklemektedirler.” İnsanlar öğüt alsınlar, insanlar onunla yol bulsunlar, hayat programlarını ona sorsunlar ve hayatlarının tüm problemlerini onunla çözümlesinler ve de sonunda cennete, Allah’ın lütfuna ulaşsınlar diye biz bu Kur’an’ı senin lisânında kolaylaştırdık, diyor Rabbimiz. Bu kitap Rasulullah Efendimizin dilinde kolaylaştırılmıştır. Okunması kolay, öğrenilmesi, anlaşılması, ezberlenmesi, uygulanması, yaşanması kolay, istediği hayat kolay, her şeyi çok kolaydır. Allah onu bizim için kolaylaştırmıştır. Belki onu zikrederler, zikir haline getirirler, hatırlarlar, kafalarında, kalplerinde canlı tutarlar da hayatlarını onunla düzenlerler diye. Belki onu tezkira yaparlar, kafalarında kalplerinde hayat programı yaparlar da, haftalık ders programı gibi, günlük, aylık, haftalık sürekli bakılacak bir konuma getirirler diye Allah bizim için onu kolaylaştırmıştır. Kur’an öyle olmalıdır zaten. Kur’an anlaşılıp hayat onunla düzenlenecek ve kafalarda ve kalplerde canlı tutulacaktır. Çünkü hayat programıdır o. Ona bakılmadan, ona sorulmadan hayat yaşanmamalıdır. Çünkü bu kitap hayatımızın her bir saniyesinde bize yol gösterecek bir kitaptır. Allah, “biz onu sizler için kolaylaştırdık,” diyor ama unutmayalım ki ona yönelenlere kolaydır bu kitap. Onunla ilgilenenlere kolaydır. Ona yönelenlerin hayatları kolaylaşacaktır. Öyleyse ey peygamberim, sen bekle, onlar da beklemektedirler. Öyleyse ey peygamber yolunun yolcuları, sizler bekleyin, onlar da beklemektedirler. Neyi bekleyeceğiz? Yeryüzünde bu kitabın varlığına rağmen, hayat programı olarak, hidâyete ulaştırıcı, hakkı beyan edici, cenneti gösterici olarak yeryüzünde böyle bir hidâyet kaynağı, böyle kolaylaştırılmış bir kitap olduğu halde yine de kâfirler olabilecektir. Yine de inanmayanlar olabilecektir. Onların yok olmalarını, helâk olmalarını, yerin dibine batırılmalarını hemen beklemeyeceğiz. Onlarla Allah’ın istediği biçimde diyaloglarımızı, uyarılarımızı sürdürecek ve kesinlikle bileceğiz ki, şartlar ne olursa olsun âkıbet muttakilerin olacaktır. Sonunda kazananlar, mutlaka muttakiler olacaktır. Bunu hiçbir za-man hatırınızdan çıkarmayın, diyor Rabbimiz. Onlar da beklesinler, sen de bekle, ama şunu asla unutmayın ki, son kazanan mü’minler olacaktır. Son kazananlar Allah safında yer alanlar olacaktır. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereği gibi iman edip sâlih ameller işleyen kullarından eylesin. 15. ciltte buluşmak üzere Allah’a emanet olun. Velhamdü lillâhi Rabbil’âlemîn.